BİRİNCİ DALGA FEMİNİZM: HUKUKİ EŞİTLİK VE YURTTAŞLIK TALEBİ
Rüştü KAM
12.01.2025
Birinci dalga feminizm, 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanan dönemde, başta Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere Batı dünyasında ortaya çıkan kadın hareketlerini ifade eder. Bu dönemin temel karakteristiği, kadınların hukuki statü, eğitim hakkı ve yurttaşlık temelinde talepler geliştirmesidir. Birinci dalga feminizm, sonraki feminist akımlarla karşılaştırıldığında, daha sınırlı fakat tarihsel bağlamı içinde oldukça somut ve belirgin hedeflere sahip bir hak arayışı olarak şekillenmiştir.
Bu dönemde kadınların karşı karşıya olduğu en temel sorun, hukuken bağımsız bir özne olarak tanınmamalarıdır. Avrupa hukuk sistemlerinde kadın, özellikle evlilik sonrasında, büyük ölçüde hukuki ehliyetini kaybetmekte; mülkiyet edinme, sözleşme yapma ve dava açma gibi temel haklardan yoksun bırakılmaktaydı. Kadının hukuki varlığı, çoğu zaman baba ya da koca üzerinden tanımlanmış; bu durum kadını kamusal alanda görünmez ve bağımlı bir konuma itmiştir.
Eğitim alanındaki dışlanma, bu hukuki eşitsizliğin hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kadınların eğitimsiz bırakılması, onların entelektüel kapasitelerinin sınırlı olduğu yönündeki önyargıları beslemiş; bu önyargılar ise kadınların hukuki ve siyasal haklardan mahrum bırakılmasını meşrulaştırmıştır. Birinci dalga feminizm, bu kısır döngüyü kırmak amacıyla, kadınların erkeklerle eşit eğitim hakkına sahip olması gerektiğini güçlü biçimde savunmuştur.
Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri, bu dönemin düşünsel çerçevesini en açık biçimde yansıtan metinlerden biridir. Wollstonecraft, kadınların aklen erkeklerden geri olmadığını; geri bırakılmışlıklarının temel nedeninin eğitimden sistematik biçimde mahrum edilmeleri olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, kadının doğasına ilişkin olumsuz kabulleri reddetmesi bakımından dönemi için önemli bir kırılma noktasıdır.
Birinci dalga feminizmin bir diğer önemli talebi, siyasal katılım ve oy hakkıdır. Kadının oy kullanma hakkı, eşit yurttaşlık anlayışının zorunlu bir sonucu olarak görülmüş; bu talep, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında örgütlü kadın hareketleri aracılığıyla gündeme taşınmıştır. Ancak bu hak, birçok Batı ülkesinde uzun mücadeleler sonucunda ve çoğu zaman kademeli biçimde tanınabilmiştir.
Bununla birlikte birinci dalga feminizmin sınırları da göz ardı edilmemelidir. Bu hareket, büyük ölçüde orta ve üst sınıfa mensup beyaz kadınların deneyimlerini merkeze almış; sınıf, sömürgecilik ve kültürel farklılıklar gibi unsurları yeterince dikkate almamıştır. Ayrıca kadın sorununu çözümlerken dini ve metafizik referansları dışlayan seküler bir zeminde ilerlemiş; bu durum, feminizmin ilerleyen dönemlerde daha ideolojik bir çizgiye evrilmesinin de zeminini hazırlamıştır.
Bu bağlamda birinci dalga feminizm, Batı dünyasında kadınların hukuki ve eğitsel alandaki dışlanmasına karşı geliştirilmiş tarihsel bir hak arayışı olarak değerlendirilmelidir. Bu talepler, kendi tarihsel bağlamında anlaşılabilir ve büyük ölçüde meşrudur. Ancak bu meşruiyet, birinci dalga feminizmin ortaya çıktığı tarihsel şartlar dikkate alınmadan evrenselleştirilmesini zorunlu kılmamaktadır. Bu nokta, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini tartışırken belirleyici bir öneme sahiptir.
Feminizm tartışması, İslam dünyasında çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülmektedir. Bu tartışma, feminizmin doğduğu tarihsel ve toplumsal bağlam yeterince dikkate alınmadan, evrensel bir hak arayışı gibi ele alınmakta; Avrupa merkezli bir ideoloji, İslam’ın vahiy temelli kadın anlayışına doğrudan uygulanmaya çalışılmaktadır. Oysa feminizmin itiraz ettiği tarihsel sorunlar ile İslam’ın hitap ettiği toplumsal gerçeklikler aynı değildir. Bu bağlam kopukluğu, İslam’ın kadınlara tanıdığı ontolojik, ahlaki ve hukuki hakların göz ardı edilmesine; kadın meselesinin vahiy yerine ideoloji üzerinden okunmasına yol açmaktadır. Böylece tartışma, İslam’ın ne söylediğini anlamaktan çok, feminizmin sorularına cevap üretme çabasına indirgenmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder