15 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM III

 İKİNCİ DALGA FEMİNİZM: KİMLİK, ROL VE GÜNDELİK HAYATIN SİYASALLAŞMASI


Rüştü KAM
13.01.2025

İkinci dalga feminizm, 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Batı dünyasında ortaya çıkan feminist düşünce ve hareketleri ifade eder. Birinci dalga feminizmin hukuki ve siyasal eşitlik taleplerinin önemli ölçüde karşılanmasının ardından, bu dönemde feminist söylem yön değiştirerek kadının toplumsal konumu, kimliği ve rolü üzerine yoğunlaşmıştır. Böylece feminizm, hukuki eşitsizlikten ziyade, toplumsal ve kültürel yapıların eleştirisini merkeze alan yeni bir aşamaya girmiştir.¹

İkinci dalga feminizmin temel varsayımı, kadınların maruz kaldığı eşitsizliğin yalnızca yasal düzenlemelerden kaynaklanmadığıdır. Bu yaklaşıma göre asıl sorun, aile, eğitim, din, dil ve kültür aracılığıyla yeniden üretilen toplumsal normlardır. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik gerçeklikten çok, toplumsal beklentilerle inşa edilen roller olarak ele alınmıştır. Bu nedenle feminist eleştiri, hukuki metinlerden ziyade gündelik hayatın kendisine yönelmiştir.²

Bu dönemin en etkili isimlerinden biri olan Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı eserinde kadının tarih boyunca “öteki” olarak konumlandırıldığını ileri sürer. Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesi, biyolojik cinsiyetten ziyade toplumsal ve kültürel inşaya vurgu yapan bu yaklaşımın özlü bir ifadesidir. Bu söylemle birlikte kadınlık, doğal bir durum olmaktan çıkarılarak tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak tanımlanmıştır.³

İkinci dalga feminizmde aile, annelik ve ev içi roller yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur. Geleneksel aile yapısı, kadının kamusal alandan dışlanmasının ve ekonomik bağımlılığının temel mekanizması olarak görülmüştür. Annelik ise çoğu zaman kadını sınırlandıran, onu belirli bir role hapseden bir kurum olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, kadınların bireysel özgürlüklerini gerçekleştirebilmeleri için geleneksel rollerden kurtulmaları gerektiği düşüncesini güçlendirmiştir.⁴

Bu aşamada feminizm, kadın sorununu yalnızca “hak” meselesi olarak değil, aynı zamanda kimlik meselesi olarak ele almaya başlamıştır. Kadının kendini nasıl tanımladığı, hangi rolleri kabul ettiği ya da reddettiği, feminist söylemin merkezine yerleşmiştir. Böylece feminizm, toplumsal yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen daha kapsamlı ve normatif bir ideolojiye doğru evrilmiştir.⁵

Ancak bu dönüşüm, feminizmin eleştiri alanını genişletirken aynı zamanda yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Kadınlık tecrübesinin tek tip bir baskı anlatısı üzerinden okunması, farklı kültürel ve dini bağlamların göz ardı edilmesine yol açmıştır. Ayrıca biyolojik gerçekliğin ve fıtrat kavramının bütünüyle dışlanması, feminizmin kadın sorununu çözmek yerine yeni ontolojik tartışmalar üretmesine zemin hazırlamıştır. Bu durum, feminizmin sonraki aşamalarında daha radikal teorik yönelimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.⁶

Bu bağlamda ikinci dalga feminizm, birinci dalganın hukuki eşitlik taleplerini aşarak kadınlığın anlamını ve sınırlarını tartışmaya açan bir kırılma noktasıdır. Batı dünyasında belirli tarihsel ve toplumsal sorunlara güçlü bir eleştiri sunmuş olsa da, bu yaklaşımın evrensel bir kadın tecrübesi olarak sunulması ciddi metodolojik sorunlar barındırmaktadır. Bu husus, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini değerlendirmede belirleyici bir öneme sahiptir.

Bu dönemin ayırt edici sloganı olan “özel olan politiktir” anlayışı, aile içi rollerden cinselliğe kadar uzanan alanların siyasal eleştirinin konusu hâline gelmesini sağlamıştır.
Gündelik hayatın mahrem alanlarını siyasal eleştirinin konusu hâline getiren “özel olan politiktir” yaklaşımı, birey–toplum ilişkisini yeniden tanımlama iddiası taşımakta; bu iddianın, aileyi yalnızca toplumsal bir yapı değil aynı zamanda ahlâkî bir kurum olarak ele alan İslam düşüncesiyle nasıl bir gerilim ve karşıtlık ürettiği sorusunu gündeme getirmektedir.


Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder