20 Ocak 2026 Salı

FEMİNİZM IV

 DÖRDÜNCÜ DALGA FEMİNİZM: DİJİTAL AKTİVİZM, DENEYİM VE TEPKİ SİYASETİ (IV)

 

Rüştü KAM
22.01.2026

 

Dördüncü dalga feminizm, 2010’lu yıllarla birlikte hayatımıza sessizce değil, ekrandan ekrana yayılarak girdi. Sosyal medya, bu dalganın yalnızca aracı değil, aynı zamanda dili ve sahnesi oldu. Bu yeni dalga, feminizmi baştan icat etmedi; ama onu başka bir yerden konuşturdu. Sözcükler değişti, itiraz biçimleri değişti, sesini duyurmanın yolları değişti. En önemlisi, uzun süre bastırılan, görmezden gelinen deneyimler görünür hâle geldi. Kişisel olan, bir kez daha ama bu kez çok daha güçlü biçimde politikleşti.

#MeToo gibi küresel kampanyalar, uzun süre konuşulamayanların sesini duyurmayı amaçladı. Utanç, yalnızlık ve bastırılmışlık, sosyal medya aracılığıyla siyasal bir dile dönüştü. Kadınlar yaşadıklarını anlattı; tanıklıklar görünürlük kazandı, farkındalık oluştu. Ancak zamanla bu dil yön değiştirdi. İstisnai ve marjinal vakalar genelleştirildi, suç ile iddia arasındaki sınırlar bulanıklaştı. Haklı bir itiraz olarak başlayan bu hareket, maalesef giderek toplumsal güveni zedeleyen ve öfkeyi besleyen bir dijital tepki siyasetine evrildi.[1]

 

Bu dijital görünürlük, beraberinde sessiz ama derin bir kırılma da getirdi. Deneyim, artık yalnızca anlatılan bir yaşantı değil; siyasal meşruiyet üreten bir ölçü hâline geldi. Ne söylendiğinden çok ne yaşandığı belirleyici olmaya başlandı. Soru sormak geri çekildi, eleştiri sustu. Tanıklık, dokunulmaz bir hakikat alanına yerleşti. Böylece feminizm, ortak talepler etrafında şekillenen bir mücadeleden uzaklaşıp bireysel anlatılarla ilerleyen bir tepki siyasetine dönüştü.

Bu zemin, güçlü bir ahlâkî yargı dilini de beraberinde getirdi. Yanlışlar hızla teşhir edildi, sorunlu bulunan sözler anında damgalandı. Tartışma yerini hükme bıraktı. Muhakeme geri çekilirken tepki öne çıktı. Suçlamak kolaylaştı, savunmak neredeyse imkânsız hale geldi.

Adalet ise artık bir süreç meselesi olmaktan çıkıp kamusal baskının konusu hâline geldi. Haklılık, delille değil alkışla ölçülüyor oldu. Sosyal medya mahkemeleri devreye girdi. Bir etiket, bir insanın yıllar içinde kurduğu itibarı silmeye yetti. Eleştiriyle dışlama arasındaki çizgi bulanıklaştı; çoğu zaman da tamamen ortadan kalktı.

 

Böyle bir ortamda feminizm, adaleti güçlendiren bir dil üretmekte zorlandı. Ahlâkî üstünlük iddiası arttıkça dinleme iradesi zayıfladı. Tepki büyüdü; fakat çözüm üretmedi.[2] Haklı olma duygusu, anlamaya çalışmanın önüne geçti. İtiraz sertleşti, diyalog daraldı.

Bu dalgada birden fazla kimliği aynı anda merkeze alan bir yaklaşım öne çıktı. Cinsiyet eşitsizliği artık tek başına ele alınmadı; ırk, sınıf, kimlik, cinsel yönelim ve kültürel aidiyetler aynı potada toplandı. İlk bakışta kapsayıcı görünen bu çerçeve, çoğu zaman derinlikli bir analiz üretmedi. Sloganlaştı. Kolay tüketilen bir dile dönüştü. Çoklu eşitsizlik anlatısı, açıklayan bir araç olmaktan çıktı; doğru tarafta durduğunu ilan eden bir ahlâkî etikete indirgendi.[3]

 

Dördüncü dalga feminizmin bir diğer dikkat çekici yönü, güçlü bir ahlâkî yargı dili üretmiş olmasıydı. Yanlış davranışlar hızla teşhir edildi. Sorunlu ifadeler anında mahkûm edildi. Adalet, süreç ve muhakeme üzerinden değil; kamusal tepki üzerinden şekillendi. Eleştiriyle dışlama arasındaki çizgi giderek silikleşti.[4]

Kurumsal siyasetle kurulan ilişki de bu nedenle baştan sorunluydu. Bir yandan devlet politikaları, şirketler ve medya üzerinde hızlı bir baskı oluştu. Tepki görünürdü. Etki anlıktı. Öte yandan bu baskı çoğu zaman yüzeyde kaldı. Sembolik kazanımlarla yetinildi. Dil değişti. Temsiller yenilendi. Ama hayat aynı yerinde durdu. Emek konuşulmadı. Sınıf meselesi ötelenmişti. Ekonomik eşitsizlikler arka planda kaldı.

Bu dalgada feminizm, giderek bireysel kimlik anlatılarıyla iç içe geçti. Kadınlık, ortak bir toplumsal deneyim olmaktan çıktı; kişisel bir anlatı alanına dönüştü. Sesler çoğaldı, evet. Ancak ortak bir siyasal dil kurmak zorlaştı. Mücadele artık kolektif bir zeminde büyümedi. Kişisel beyanlar dolaşıma girdi; ortak hedefler dağıldı.[5]

 

Bu duruma dair örnekler de uzak değildi. Bir şirkette kullanılan dil “kapsayıcı” hâle getirildi. Reklam afişleri yenilendi. Sosyal medya hesapları duyarlılık mesajlarıyla dolduruldu. Ancak aynı şirkette düşük ücretle çalışan kadınların koşulları değişmedi. Kreş yoktu. Güvencesizlik sürdü. Temsil vardı; dönüşüm yoktu.

Benzer bir tablo siyasette de ortaya çıktı. Birkaç sembolik atama yapıldı, görünürlük arttı. Fakat kadınların çalışma hayatındaki yapısal sorunları yerli yerinde durdu. Eşitsizlik konuşulmadı. Yoksulluk gündeme gelmedi. Dil düzeldi; hayat düzelmedi.

İşte bu nedenle dördüncü dalga feminizmin kurumsal siyasetle kurduğu ilişki çelişkiliydi. Tepki hızlıydı; fakat kalıcı değildi. Tabelalar değişti. Sloganlar yenilendi. Kampanyalar yapıldı. Ama derine inilmedi. Ücretler aynı kaldı, çalışma koşulları değişmedi. Dışarıdan bakıldığında bir dönüşüm varmış gibi görünüyordu; oysa bu dönüşüm hayatın özüne dokunmadı. Yapıyı dönüştürmedi. Eşitsizlik, bütün gürültünün arasında varlığını sürdürdü.

 

Sonuç olarak dördüncü dalga feminizm, dijital çağın açtığı kapılardan girerek aynı çağın çizdiği sınırlar arasında şekillendi. Görünmez kılınmış deneyimlerin ifşa edilmesi kuşkusuz önemliydi. Hızlı mobilizasyon ve küresel etkileşim dikkat çekiciydi. Ancak hız, derinliğin; görünürlük ise dönüşümün yerini aldığında sorun başladı. Bu kazanımlar, sahici bir düşünsel çerçeve ve uzun vadeli bir siyasal stratejiyle desteklenmediği sürece kalıcı olamadı. Etki üretti, fakat iz bırakmadı. Bu nedenle dördüncü dalga feminizm, bir sıçrama vaadi kadar, ciddi bir duraklama—hatta tükenme—riski de taşıdı.

 

Dördüncü dalga feminizm, dijital çağın hızını arkasına alarak güçlü bir görünürlük üretmiş; ancak derinlik, adalet ve uzun vadeli bir siyasal akıl geliştiremediği ölçüde, dönüştüren bir güç olmaktan ziyade anlık tepkilerle kendini tüketen bir harekete dönüşme riskiyle karşı karşıya kaldı.

Devam edecek.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder