29 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM VI

 FEMİNİZM TARTIŞMALARINDA ONTOLOJİ: ÜÇ DİNDE KADININ KONUMU (VI)

- Kadın meselesi yalnızca haklar ve roller üzerinden değil, insan olarak nasıl tanımlandığı üzerinden tartışılmalıdır. Tevrat, İncil ve Kur’an, kadını aynı kelimelerle anar; ama aynı yere koymaz.-
Rüştü KAM
2026 BERLİN
Ontoloji; insanın ne olduğu, nasıl var kabul edildiği ve değerinin hangi zeminde kurulduğunu sorgulayan düşünce alanıdır.
Feminizm tartışmalarında asıl mesele haklar değildir. Asıl soru şudur:
Kadın, insan olarak nerede durur?
Bağımsız bir özne midir; yoksa bedenine, rollerine ya da erkeğe göre mi tanımlanır?
Değeri baştan mı kabul edilir, yoksa talep ettikçe mi verilir?
İşte ontoloji tam da bunu açığa çıkarır. Feminizm ne söylüyor değil; kadını ne olarak görüyor, mesele budur. Çünkü insan önce nasıl kavranıyorsa, hak da özgürlük de oradan doğar.
Peki kutsal dinler ontolojiye nasıl bakar?
Kutsal metinlerde kadın, yalnızca toplumsal bir rol olarak ele alınmaz. Mesele daha derindedir. Kadının insan olarak değeri, yaratılıştaki yeri ve Tanrı karşısındaki konumu birlikte düşünülür. Yani soru şudur:
Kadın kimdir ve ne olarak vardır?
Bir role indirgenen bir varlık mı, yoksa başlı başına insan mı?
Değeri, başkasına göre mi belirlenir; yoksa yaratılıştan mı gelir?
Önce anne, eş ve beden midir; yoksa önce insan mıdır?
Ontoloji tam da bunu sorar. Kadının ne yaptığıyla değil, ne olduğuyla ilgilenir. Çünkü bir varlık insan olarak nerede duruyorsa, hakları da sorumlulukları da oradan başlar.
Tevrat
Bu noktada Tevrat, İncil ve Kur’an aynı dili konuşmaz. Benzer kavramlar kullanırlar; ama insanı aynı yerden kurmazlar. Kadının değeri, sorumluluğu ve konumu her kitapta başka bir insan tasavvuruna yaslanır.
Tevrat’ta kadın, yaratılış anlatısında erkeğin ardından ve onun için yaratılan bir varlık olarak sunulur. “Adamın yalnız kalması iyi değildir; ona uygun bir yardımcı yapacağım” denir (Yaratılış 2:18). Kadının varoluşu baştan ilişkiseldir. Referansı erkektir. Kendi başına değil; ona göre tanımlanır.
Bu bağı güçlendiren bir ayrıntı daha vardır.
Tevrat’ta kadın, erkeğin kaburgasından yaratılır (Yaratılış 2:22). Ontolojik başlangıçta bir öncelik kurulmuştur burada. Önce erkek vardır. Kadın, ondan türetilir.
Bu anlatı kadını insan olmaktan çıkarmaz; ama daha en başta hiyerarşik bir düzen kurar.
Eşitliği değil, sıralamayı esas alır.
Bu hiyerarşi, düşüş anlatısıyla daha da belirginleşir. İlk günah anlatısında yasağı ilk ihlal eden figür kadındır (Yaratılış 3:6).
Sorumluluk, anlatının merkezine kadını yerleştirir.
Buna eşlik eden ceza da dikkat çekicidir. Kadına hitaben yalnızca doğum sancısından söz edilmez; erkeğe tâbi olması gerektiği açıkça ifade edilir: “O sana egemen olacak” (Yaratılış 3:16).
Böylece kadın, sadece geçmişte yaşanmış bir hatanın faili olarak değil; suçu temsil eden, cezayı bedeninde taşıyan ve itaati kaderi olarak yüklenen bir varlık olarak konumlandırılır. Tevrat anlatısı, kadını ilk günahla ilişkilendirir ve onu suçun taşıyıcısı konumuna yerleştirir. Burada söz konusu olan suç, tekil bir ihlal değildir; asli bir suçtur. Yani sonradan işlenmiş bir hata değil, insanlık tarihinin başına yerleştirilen kurucu bir kusurdur. Anlatıda kadın, bu ilk ihlalin faili olarak konumlandırılır; suç, onunla birlikte başlar ve onun üzerinden anlam kazanır.
Bu nedenle mesele bir davranıştan ibaret değildir. Kadın, sadece yanlış yapan biri olarak değil; yanlışın kaynağı, düşüşün sebebi olarak tasvir edilir.
İncil
İncil, bu mirası devralır; ancak kadının Tanrı katındaki değeri konusunda yeni bir vurgu getirir. Özellikle Pavlus’un ifadelerinde, kurtuluş açısından cinsiyet farkının ortadan kalktığı açıkça dile getirilir: “Ne erkek ne dişi vardır; hepiniz Mesih’te birsiniz” (Galatyalılar 3:28). Bu söz, ruhsal düzeyde bir eşitliği ilan eder.
Fakat aynı metinlerde, bu eşitliğin sınırları hemen çizilir. Ontolojik eşitlik ile toplumsal düzen arasında belirgin bir gerilim ortaya çıkar. Pavlus, kadının öğretme yetkisini sınırlar ve gerekçe olarak yaratılış sırasını gösterir: “Önce Adem yaratıldı, sonra Havva” (1. Timoteos 2:13).
Aynı çizgi, “erkeğin kadının başı olduğu” vurgusuyla sürdürülür; “Şunu bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih’tir; kadının başı erkektir; Mesih’in başı da Tanrı’dır.” (1. Korintliler 11:3)
Böylece İncil’de kadın, Tanrı önünde eşit kabul edilir; ancak düzen, otorite ve görevler söz konusu olduğunda ikincil bir konumda tutulur. Ruhsal eşitlik kabul edilir belki; ama
asli günah anlatısıyla kurulan hiyerarşi devam eder.
Kur’an
Kur’an ise kadının ontolojik konumunu baştan farklı bir zeminde kurar. Kadın ve erkek, “tek bir nefisten” yaratılmıştır (Nisâ 4:1; A‘râf 7:189).
Kadın, erkeğin parçası ya da ondan türetilmiş bir varlık değildir. Yaratılışın öznesi ortaktır. Başlangıçta bir öncelik yoktur. Bir hiyerarşi de kurulmaz.
İlk hata ve sorumluluk meselesinde de Kur’an’ın dili nettir. Günah kadına yüklenmez. Hata müşterektir: “Derken ikisi de ondan yediler” (Bakara 2:36).
Şeytanın vesvesesi de yalnızca kadına değil, her ikisine yöneliktir (A‘râf 7:20).
Böylece suç cinsiyetlendirilmez. Kadının varlığına ontolojik bir leke eklenmez.
Kur’an’da değer ölçüsü cinsiyet değildir. Ölçü ahlâktır. “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır” denir (Hucurât 49:13).
Salih amel ve sorumluluk, kadın ve erkek için aynı şekilde geçerlidir (Nahl 16:97).
Kadın ne kutsallaştırılır ne de suçun taşıyıcısı kılınır. İnsan olarak merkeze yerleştirilir.
Bu üç metin birlikte okunduğunda tablo nettir. Tevrat’ta kadın, ontolojik olarak erkeğe bağlı ve suçla ilişkilendirilmiş bir varlık olarak sunulur. İncil, ruhsal eşitliği kabul eder; fakat yapısal hiyerarşiyi sürdürür. Kur’an ise kadın ve erkeği aynı ontolojik zeminde konumlandırır.
Oysa Kur’an, farklılıkları varoluşta değil, sorumluluk ve ilişki düzeyinde ele alır: “Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4)
Bu ayet, insanı yalnızca üreten ya da sömürülen bir özneye indirgemez. Bütünlüklü bir insan tasavvuru kurar. Kadın da erkek de, önce iş gücü değil; insandır.
İslam’a göre insan, yalnızca hak talep eden bir varlık değildir. Aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir emanettir:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72)
Hak vardır elbette. Ama hak, sorumluluktan kopuk değildir. Tam da burada, feminizmin hak ve eşitlik merkezli diliyle, İslam’ın emanet ve sorumluluk merkezli dili birbirinden ayrılır.
Kadın–erkek ilişkisi de bu zeminde tanımlanır. Kur’an bu ilişkiyi çatışma üzerinden değil, ontolojik birlik üzerinden kurar:
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, eşini de aynı nefisten var eden Rabbinizden sakının.” (Nisâ, 4/1)
Burada karşıtlık yoktur. Üstünlük yarışı yoktur. Ortaklık vardır. Yol arkadaşlığı vardır. Bu yüzden erkeklik, İslam düşüncesinde başlı başına bir tahakküm kategorisi değildir. Burada kullanılan eş kelimesiyle erkek işaret edilmez. Kadın da eştir.
Üstünlüğün ölçüsü de açıktır:
“Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Ne sınıf. Ne cinsiyet. Ne ekonomik konum. Ölçü ahlâktır. Bu ayet, hem patriyarkayı hem de sınıf merkezli tüm ideolojileri aynı anda sınırlar.
Aile meselesinde ayrışma daha da belirginleşir. Kur’an ise aileyi sükûnun ve dengenin mekânı olarak tanımlar:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 30/21)
Aile burada bir üretim birimi değildir. Bir sömürü alanı hiç değildir. Sorun aile değil; aile içinde üretilen zulümdür.
Kur’an zulmü cinsiyete bağlamaz. Güce bağlar.
“Allah zulmü kullarına haram kılmıştır.” Hadis-i; Kur’anî ilkeyi yansıtır.
Zulüm erkeklikten doğmaz. Denetimsiz güçten doğar. Erkek zulmedebilir; kadın da zulmedebilir. Erkek mazlum olabilir; kadın da mazlum olabilir. Bu ayrım yapılmadığında adalet, yerini toptancı suçlamalara bırakır.
Son tahlilde İslam düşüncesi, kadın meselesini ne yalnızca bireysel özgürlükte ne de salt sınıf mücadelesinde arar. Ahlâkta arar. Sorumlulukta arar. Denge fikrinde arar. Kadını erkekle savaştırmaz; zulümle yüzleştirir. Sistemi eleştirir; ama insanı indirgemez.
Ve burada şu soruyu sormak gerekir:
Kadını kim kurtaracak?
Devlet mi?
Devrim mi?
Piyasa mı?
Yoksa adaleti merkeze alan bir ahlâk mı?
Bu soru sorulmadan kurulan her teori, ne kadar güçlü görünürse görünsün, eksik kalmaya mahkûmdur.
Ontolojik eleştiri tam da bunu sorar. Kadını kutsallaştırmaz, idealleştirmez; ama onu yalnızca politik bir özneye de indirgemez. Kadını, ilişkiler içinde, sorumluluk taşıyan, hayatı kuran ve sürdüren bir insan olarak yeniden düşünmeyi teklif eder. Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir dalga değil; insanı merkeze alan bir duruştur.
Ve belki de en sarsıcı soru şudur:
Kadın özgürleşirken erkek ne oldu?
Erkek sorumluluktan çekildikçe, aile nasıl ayakta kalacak?
Aile çözülürken toplum hangi zeminde var olacak?
Feminizmin geleceği, bu sorularla yüzleşip yüzleşemeyeceğine bağlıdır. Çünkü ontoloji ihmal edildiğinde, özgürlük de adalet de sonunda yönünü kaybeder.
Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder