İSLAMİ FEMİNİZM SÖYLEMİNİN METODOLOJİK SORUNLARI (VII)
RÜSTÜ KAM
Rüştü Kam'ın yazılarından oluşan bir Blog'tur. Yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz.
2 Şubat 2026 Pazartesi
FEMİNİZM VII
FEMİNİZM VIII
FEMİNİZM VE ÇEŞİTLERİ: AİLE, AHLÂK VE ADALET ÖLÇEĞİNDE BİR OKUMA (VIII)
-Adalet, ancak ahlâkla birlikte ayakta durur. Aile ayakta kaldığında toplum ancak ayakta kalabilir. Gerisi, gürültüdür. İyi ve kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada, adalet nasıl kurulacaktır? Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde, adalet kime göre sağlanacaktır? Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada, adalet gerçekten mümkün müdür?-
LİBERAL FEMİNİZM
Rüştü KAM
02.02.2026
Liberalizm, bireysel özgürlüğü ahlâkî ve toplumsal bağların önüne koyan; hakları sorumluluktan bağımsız düşünen bir düşünce geleneğidir. Modern insanın en çok tekrarladığı kelimelerden biri özgürlüktür. En az konuştuğu şeylerden biri ise ahlâktır. Bu tesadüf değildir. Çünkü çağımızın hâkim düşünce iklimi olan liberalizm, özgürlüğü merkeze alırken ahlâkı bilinçli biçimde geri plana çeker. Onu reddettiği için değil; onu tanımlamanın, sınırlandırmanın ve bağlayıcı kılmanın doğuracağı sonuçlardan kaçındığı için.
Liberal düzen, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek istemez. “İyi hayat”ın ne olduğu sorusunu herkesin kendi cevabına bırakır. Bu, ilk bakışta cazip bir çoğulculuk vaadidir. Kimsenin kimseye hayat dersi vermediği, değerlerin rekabet ettiği ama dayatılmadığı bir dünya… Ne var ki ahlâk tam da burada sessizleşir. Çünkü ahlâk, doğası gereği konuşur; yön verir, sınır çizer ve bazen rahatsız eder. Liberalizm ise rahatsız edici hakikatler üretmek istemez.
Bu yüzden liberal toplumlarda ahlâk, çoğu zaman hukukun dar çerçevesine sıkışır. Bir davranış başkasına doğrudan zarar vermiyorsa, meşru kabul edilir. Bencillik, duyarsızlık, nankörlük ya da merhametsizlik hukuku ilgilendirmediği sürece ahlâkî bir sorun olmaktan çıkar. Ahlâk, artık insanın nasıl biri olması gerektiğiyle değil, başkasının alanına ne kadar girdiğiyle ölçülür. Erdem geri çekilir, hak öne çıkar.
Bu durumda, ortaya tuhaf bir tablo çıkar: Herkes serbesttir ama kimse kendisini sorumlu hissetmez. Herkes konuşur ama kimse yükümlülük almaz. Ortak iyiden söz edilir ama kimse onun bedelini ödemek istemez. Liberalizm bu tabloyu üretirken belki kötücül bir niyet taşımaz; tam tersine, çatışmayı azaltmak ister. Ancak ahlâkı özel alana hapsettiği ölçüde, toplumsal vicdanın sesini de kısar.
Liberalizmi şeytanlaştırmayalım ama şunu da soralım: Özgürlüğü korumakta bu kadar istekli olan bir düşünce, neden insanı daha iyi, daha erdemli, daha sorumlu kılmakta bu kadar suskundur? Ve daha önemlisi: Ahlâkın yalnızca kişisel bir tercih olarak görüldüğü bir dünyada, birlikte yaşamanın yükünü kim taşıyacak?
Bu bağlamda liberal feminizm, kadın meselesini ağırlıklı olarak bireysel haklar ve özgürlükler üzerinden ele alır. Çıkış noktası, kadın ile erkeğin hukuk önünde eşit olması ve kadınların kamusal alanda erkeklerle aynı fırsatlara sahip olabilmesidir. Bu yaklaşım, özellikle eğitim, çalışma hayatı ve siyasal temsil gibi alanlarda kadınların önündeki tarihsel engellerin kaldırılmasına kayda değer katkılar sunmuştur. Uzun süre “özel alan”a hapsedilmiş kadın varlığının kamusal görünürlük kazanması, liberal feminizmin göz ardı edilemeyecek kazanımlarındandır.
Ne var ki bu yaklaşım, meseleyi büyük ölçüde hukuksal eşitlik ve bireysel özgürlük çerçevesinde ele aldığı için kadınlığın ahlâkî, toplumsal ve ilişkisel boyutlarını ikincil hâle getirmiştir. Kadının yaşadığı sorunlar, çoğu zaman “hak ihlali” diline tercüme edilerek okunur; oysa her sorun hukukun konusu değildir. Anlam kaybı, değersizleştirilme, nesneleştirilme ya da görünürlük adı altında tüketim kültürüne eklemlenme gibi meseleler, salt özgürlük söylemiyle açıklanamaz.
Liberal feminizm kadını özgürleştirirken, onu çoğu zaman yalnızlaştırır. Toplumsal bağlardan, ahlâkî yükümlülüklerden ve anlam kurucu ilişkilerden arındırılmış bir birey olarak yeniden tanımlar. Bu noktada kadın, korunması gereken bir değer olmaktan çok, kendi başına ayakta durması beklenen bir “özgür özne”ye dönüşür. Özgürlük artar; fakat sorumluluk, dayanışma ve ahlâkî derinlik aynı ölçüde güçlenmez. Neredeyse çöker.
Böylece liberal feminizm, kadının önündeki bazı kapıları açarken, geride daha derin ve daha derin yaralar açar. Kadın, yalnızca haklarını bilen ve özgürlüklerini talep eden bir birey midir; yoksa aynı zamanda anlam arayan, sorumluluk taşıyan ve ahlâkıyla var olan bir insan mı? Eşitlik adına her farkın silinmesi, kadını gerçekten güçlendirir mi, yoksa onu kendi hakikatinden uzaklaştırır mı? Ve özgürlük, vicdanla ve ahlâkla buluşmadığında, kadını koruyan bir imkâna mı dönüşür, yoksa onu daha yalnız ve daha savunmasız mı bırakır?
Liberal feminizm bu sorulara büyük ölçüde tek bir varsayımla yaklaşır: Kadın, özgürleştikçe güçlenir. Ancak burada özgürlük çoğu zaman bağlardan ve sınırlardan kurtulma olarak tanımlanır. Aile, gelenek ve ahlâk; kadının bireysel tercih alanını daraltan, bu nedenle de aşılması gereken unsurlar olarak görülür. Sorun tam da bu noktada başlar.
Çünkü kadın, toplumsal bağlamından koparılarak yalnız bir birey olarak ele alındığında, gerçek hayatın yüküyle baş başa bırakılır. Oysa kadın yalnızca birey değildir; aynı zamanda aile içinde, toplum içinde ve ahlâkî ilişkiler ağında konumlanan bir öznedir. Bu bağlar zayıflatıldığında kadın güçlenmez; aksine daha fazla sorumluluğu tek başına taşımak zorunda kalır, yalnızlaşır ve korunmasız hâle gelir.
Bu yaklaşımda hak, çoğu zaman sorumluluktan bağımsız düşünülür. Özgürlük, ahlâkî bir ölçüyle sınanmaz. Kadının korunması gereken yönleri değil, yalnızca talep edilebilir hakları öne çıkarılır. Böylece adalet fikri, yerini rekabetçi bir eşitlik anlayışına bırakır; daha çok hak talep edebilenin güçlü sayıldığı bir düzene evrilir.
Bu dil, kaçınılmaz olarak kadının karşısına erkeği yerleştirir. İlişki tamamlayıcılık üzerinden değil, çıkar çatışması üzerinden okunur. Aile, ortak bir sorumluluk ve emanet alanı olmaktan çıkar; bir güç mücadelesi sahnesine dönüşür. Oysa adalet, taraf üretmekle değil, ölçü koymakla mümkündür. Ve ölçü kaybolduğunda, en çok zarar gören de yine kadın olur.
Bu nedenle liberal feminizm, bazı hakları genişletirken, ahlâkî ve toplumsal bütünlüğü zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Kadını korumak adına aileyi gözden çıkaran, özgürlüğü yüceltirken sorumluluğu ihmal eden her yaklaşım, uzun vadede ne kadına ne de topluma fayda sağlar.
RADİKAL FEMİNİZM
Radikal kavramı, yüzeysel düzenlemeleri değil, köklü dönüşümü ifade eder. Orta yolu reddeden, aşamalı değişimi yetersiz bulan bu yaklaşım, meseleleri temelden ele almayı hedefler. “Biraz düzeltelim” değil, “baştan düşünelim” diyen bir tutumu temsil eder. Uzlaşmadan çok hesaplaşmayı, reformdan çok yeniden inşayı savunur. Radikal feminizm de adını ve yönünü tam olarak bu tavırdan alır.
Bu çerçevede radikal feminizm, kadın meselesini bireysel haklar ve fırsatlar düzeyinde ele almaz; sorunun kaynağını toplumun temel yapılarında arar. Ona göre kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler, geçici hukuki düzenlemelerle ya da kamusal alandaki sınırlı reformlarla çözülemez. Çünkü sorun yüzeyde değil, derindedir. Aile, cinsellik, evlilik ve annelik gibi kurumlar, bu bakış açısında ataerkil düzenin taşıyıcı unsurları olarak değerlendirilir.
Radikal feminizmin temel iddiası şudur: Erkek egemenliği, toplumsal hayatın yalnızca bazı alanlarında değil, bütününde var olan sistematik bir baskı biçimidir. Bu nedenle mesele tekil adaletsizlikler ya da münferit hak ihlalleri değil, bizzat düzenin kendisidir. Kadın bu düzen içinde eşitlenerek değil; bu düzeni dönüştürerek özgürleşebilir. Talep edilen şey daha adil bir pay değil, oyunun kurallarının değişmesidir.
Bu noktada kullanılan dil de belirgin biçimde sertleşir. Erkek, yaptığı eylemler üzerinden değil, sırf erkek olduğu için sorunlu kabul edilir. Kadın ise bireysel farklılıklarıyla değil, topluca mağdur bir kimliğin parçası olarak tanımlanır. Böylece ilişki, sorumluluk ve adalet üzerinden değil; karşı karşıya konmuş iki cinsiyet üzerinden kurulur. Eleştirilen şey yanlış davranışlar olmaktan çıkar, cinsiyetin kendisi hâline gelir.
Bu bakış açısı, aile ve evlilik kurumlarına yönelik yaklaşımı da belirler. Radikal feminizm, aileyi nötr ya da korunması gereken bir yapı olarak görmez. Aile ve evlilik, kadının bedeni, emeği ve doğurganlığı üzerinde toplumsal denetim kuran mekanizmalar olarak okunur. Annelik ise doğal ve anlamlı bir ilişki biçimi olmaktan çok, kadını belirli rollere hapseden ideolojik bir çerçeve şeklinde değerlendirilir. Bu nedenle çözüm, aileyi güçlendirmek değil; aile merkezli ahlâk anlayışını dağıtmaktır.
Buradan ahlâk meselesine geçildiğinde, radikal feminizm ile modern norm yıkımcı söylemler arasındaki kesişim daha görünür hâle gelir. Ahlâk, toplumu ayakta tutan bağlayıcı ilkeler bütünü olarak değil, birey üzerinde baskı kuran tarihsel bir gelenek olarak tanımlanır. Cinsellik ise toplumsal sorumluluklardan ve ahlâkî sınırlardan ayrılarak yalnızca bireysel tercih ve ifade alanına indirgenir. Böylece özgürlük, sınırlarla birlikte düşünülen bir değer olmaktan çıkar; sınırsızlıkla özdeşleştirilir.
Ancak bu yaklaşım, kadını koruma iddiasıyla toplumsal bağları zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Aile çözülürken kadın güçlenmez; çoğu zaman yalnızlaşır. Erkekle kurulan çatışmacı dil, adalet üretmekten ziyade süreklileşmiş bir gerilim doğurur. Toplum ise ortak ölçülerini ve denge noktalarını kaybetmeye başlar.
Norm yıkımının etkileri en açık biçimde aile ve cinsellik alanında görünür hâle gelir. LGBT (Lezbiyen: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan kadın.
Gey: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan erkek.
Biseksüel: Birden fazla cinsiyete ilgi duyabilen kişi.
Transgender (Trans): Cinsiyet kimliği, doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeyen kişi.
Queer: Cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi heteronormatif kalıplara uymayan şemsiye bir terim) söylemi etrafında şekillenen norm eleştirisi, zamanla bireysel hak ve özgürlük talebinin ötesine geçmiştir. Burada mesele yalnızca belirli bireylerin korunması değil; ailenin, mahremiyetin ve ahlâkî sınırların meşruiyetinin bütünüyle sorgulanmasıdır. Cinsellik, toplumsal sorumluluk ve bağlayıcı ilkelerden koparılarak tamamen bireysel tercihe indirgenir. Aile ise düzenleyici ve koruyucu bir yapı olmaktan çıkarılıp, normatif baskının kaynağı gibi sunulur.
Bu süreç, özgürlük üretmekten çok, bireyi koruyucu bağlardan koparır; ahlâkı görecelileştirir ve toplumsal istikrarı zayıflatır. Ortaya çıkan tablo, daha adil bir düzen değil; ölçüsü belirsiz, yönü dağılmış bir toplumsal alandır.
SOLCU FEMİNİZM
Solculuk, en sade hâliyle eşitsizliklere karşı durmayı, adaleti ve paylaşımı merkeze alan siyasal ve düşünsel bir yaklaşımdır. İnsanlar arasındaki ekonomik ve sosyal farkların doğal değil, tarihsel ve yapısal olduğunu savunur. Bu nedenle yoksulluk, emek sömürüsü ve güç yoğunlaşması gibi sorunları bireysel başarısızlıkların değil, kurulu düzenin sonuçları olarak okur. Sol düşünce, paylaşımı, dayanışmayı ve kamusal sorumluluğu vurgulayarak “herkes kendi başına” anlayışına karşı çıkar. Ancak bu güçlü adalet söylemi, her zaman insanın ahlâkî ve ilişkisel boyutlarını aynı ölçüde dikkate alan bir zemine yaslanmaz. Solculuk, eşitsizliği görünür kılarken, insanın hangi değerlerle ve hangi sınırlar içinde yeniden inşa edileceği sorusunu çoğu zaman açık bırakır.
Solcu feminizm bu düşünce hattı içinde şekillenir. Ona göre mesele çoğu zaman yalnızca kadın meselesi değildir; hatta kimi zaman doğrudan kadın bile değildir. Asıl mesele sınıftır, kapitalizmdir, üretim ilişkileridir. Kadının yaşadığı adaletsizlik, bu büyük ekonomik düzenin yan ürünüdür. Erkek egemenliği vardır elbette; ancak bu egemenlik gerçek gücünü kapitalist sistem içinde kazanır. Sorunun kaynağı bireyler değil, bizzat düzendir.
Bu bakış açısında kadın, hukuki eşitsizlikten önce ekonomik eşitsizliğin mağdurudur. Ev içi emek ücretsizdir; değersizdir; görünmezdir. Oysa yemek yapan, çocuk büyüten, evi ayakta tutan kadın, kapitalist sistemin en büyük destekçilerinden biridir—çoğu zaman bunun farkında olmadan. Çünkü bu emek ücretlendirilmez, hesaplanmaz, kayda geçmez. Kadın bu nedenle yalnızca erkeğe değil, bütünüyle sisteme bağımlı hâle gelir.
Solcu feminizmin liberal feminizmle arasına mesafe koyması da burada anlam kazanır. Yönetim kurullarında kaç kadın olduğu, kaç kadın CEO bulunduğu onları ikna etmez. Bu tür başarı hikâyeleri, işçi kadınların hayatında çoğu zaman hiçbir şeyi değiştirmez. Cam tavan kırılmış olabilir; ama yerde hâlâ milyonlarca kadın düşük ücretle, güvencesiz ve sessiz biçimde çalışmaktadır. Solcu feminizm için asıl mesele, birkaç kadının yükselmesi değil; çoğunluğun hayatının değişmesidir.
Bu yaklaşım, aileye yönelik eleştiriyi de beraberinde getirir. Solcu feministlere göre geleneksel aile masum bir kurum değildir; ücretsiz emeğin üretildiği, kadın emeğinin normalleştirildiği tarihsel bir yapıdır. Kadın evde çalışır, erkek dışarıda. Biri para kazanır, diğeri “görevini yapar”. Bu dağılım onlara göre doğal değil, ideolojiktir. Kadının kurtuluşu da bu yüzden bireysel başarıyla gelmez: Ne tek başına eğitimle, ne oy hakkıyla, ne de hukuki reformlarla. Kapitalizm ayakta kaldıkça kadın da çoğu zaman ayakta kalmak için eğilmek, uyum sağlamak ve susmak zorunda kalacaktır.
Solcu feminizm tam da bu noktada iddiasını yükseltir: Kadın özgürlüğü, sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Sosyalizm olmadan feminizm eksiktir; feminizm olmadan sosyalizm de. Kadının özgürleşmesi, üretim ilişkileri değişmeden mümkün değildir.
Ancak burada belirgin bir ayrım ortaya çıkar. Solcu feminizm, kadının özgürlüğünü büyük ölçüde sınıf mücadelesine bağlar. Sorunu doğru bir yerden yakalar: Eşitsizlik. Fakat çözümü tek bir alana kilitler: Ekonomi. Kadın, önce emek gücü olarak tanımlanır; üreten ya da sömürülen bir varlık olarak görülür. Özgürlük, üretim ilişkileri değiştiğinde gelecektir.
Aile meselesi bu ayrımı daha da görünür kılar. Solcu feminizm için aile çoğu zaman sömürünün yeniden üretildiği bir alandır. Ücretsiz emek vardır, rol dayatması vardır. Bu itirazın haklı yönleri yok değildir. Ancak burada bir tercih yapılır: Kadın özgürlüğü, erkekle mücadele üzerinden mi kurulacaktır; yoksa zulümle yüzleşme ve sorumluluk bilinci üzerinden mi? Solcu feminizm çoğu zaman birincisini seçer.
Ve belki de asıl soru tam burada sorulmalıdır: Kadını gerçekten özgürleştiren şey, hangi düzende yaşadığı mıdır; yoksa hangi değerle yaşadığı mı?
Bu soru, liberal, solcu ve radikal feminizmi birlikte düşünmeyi de zorunlu kılar. Farklı teorik zeminlerden beslenmelerine rağmen bu üç yaklaşım, kadın meselesini benzer bir kopuş hattı üzerinden ele alır. Liberal feminizm bireysel hak ve özgürlükleri, solcu feminizm sınıf ilişkilerini, radikal feminizm ise patriyarkal yapıları merkeze alır. Yöntemleri farklıdır; hedef aldıkları alanlar ayrıdır. Ancak vardıkları yer çoğu zaman benzerdir.
Bu üç yaklaşım da kadının özgürleşmesini, toplumsal bağlardan ayrışma üzerinden tanımlar. Liberal feminizm aileyi bireysel tercih alanını daraltan bir sınır olarak görür. Solcu feminizm aileyi ücretsiz emeğin üretildiği yapısal bir sömürü alanı olarak okur. Radikal feminizm ise aileyi ve evliliği patriyarkal tahakkümün temel kurumları arasında sayar. Farklı gerekçelerle de olsa aile, ortak biçimde sorunlu bir yapı olarak konumlandırılır.
Benzer biçimde ahlâk da bu yaklaşımlarda bağlayıcı bir ilke olmaktan çıkar. Liberal feminizm ahlâkı bireysel tercihe indirger. Solcu feminizm ahlâkı ekonomik ilişkilerin yan ürünü olarak görür. Radikal feminizm ise ahlâkı erkek egemen düzenin ideolojik aracı sayar. Sonuçta ahlâk, adaletin taşıyıcısı olmaktan çıkar; aşılması gereken bir engel hâline gelir.
Bu üç yaklaşımda ortak olan bir diğer nokta, adaletin ilke merkezli değil, konum merkezli kurulmasıdır. Hak, çoğu zaman sorumluluktan koparılır; özgürlük, ahlâkla sınanmaz. Kadın, korunması gereken bir emanet olmaktan çok, belirli bir mücadele hattının taşıyıcısı hâline gelir. Erkek ise sıklıkla karşıt bir figür olarak konumlandırılır.
Sonuçta liberal, solcu ve radikal feminizm; farklı yollardan yürüyerek benzer bir açmaza ulaşır. Kadını koruma iddiasıyla aileyi zayıflatan, adaleti savunma adına ahlâkı görecelileştiren bu yaklaşımlar, uzun vadede ne kadını ne de toplumu güçlendirir. Çünkü ölçü kaybolduğunda özgürlük savrulmaya, hak ise çatışmaya dönüşür.
Genel Değerlendirme
Bugün kadın adına konuşan pek çok söylem, kadını gerçekten duymaktan çok onu ideolojik bir zemine taşımakla meşguldür. Aileyi başlı başına bir sorun kaynağı olarak gören, ahlâkı baskı diliyle özdeşleştiren ve sorumluluğu görünmez kılan hiçbir yaklaşım gerçek anlamda özgürlük üretemez. Ürettiği şey özgür bireyler değil, dağılmış ve yalnızlaşmış insanlardır. Hak, sorumluluktan koparıldığında adalet doğmaz; yalnızca bitmeyen talepler çoğalır. Özgürlük ahlâktan ayrıldığında yönünü kaybeder. Toplum ise bu savrulmanın bedelini parçalanarak öder.
Kadını güçlendirdiğini iddia eden söylemlerin, kadını erkekle çatıştırarak, aileden kopararak ve ahlâkı tartışmalı hâle getirerek ilerlemesi tesadüf değildir. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz bir istikamet kaybının sonucudur. Zulümle yüzleşmek yerine ölçüyü hedef alan her hareket, eninde sonunda kendi iddiasını boşa düşürür. Çünkü ölçü yıkıldığında, adalet de dayanacak zemin bulamaz.
Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan, daha sert kimlik dili ya da yeni mağduriyet anlatıları değildir. İhtiyaç duyulan şey; hesap verilebilir bir ahlâk, korunmuş bir aile ve ilkeye dayanan bir adalet anlayışıdır. Kadını erkekle karşı karşıya değil, zulme karşı yan yana koyan bir adalet anlayışı… Bu bir geri adım değildir. Bu, yanlış bir istikametten dönme çağrısıdır.
Çünkü ölçü kaybolduğunda, en yüksek sesle dile getirilen hak bile adaletsizliğe dönüşür. Ahlâkı dağıtan hiçbir söylem adalet üretemez. Aileyi zayıflatan hiçbir hareket kadını güçlendiremez. Hak sorumluluktan, özgürlük ahlâktan koparıldığında geriye kalan şey ilerleme değil; çözülmedir.
Kadını ideolojilerin malzemesi olmaktan çıkaracak olan şey daha fazla slogan değil, ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda, hak da istikametini kaybeder. Bu yüzden şimdi durup düşünme zamanıdır.
Kadına özgürlük diye sunulan şey gerçekten onu güçlendiriyor mu, yoksa yalnızlaştırıyor mu?
Aileyi aşılması gereken bir yük gibi gösteren bir dil onu koruyor mu, yoksa daha savunmasız mı bırakıyor?
İyi ile kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada adalet nasıl kurulacaktır?
Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde adalet kime göre sağlanacaktır?
Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada adalet mümkün müdür?
Soruyu başkalarına değil, kendimize soralım.
Cevabı ideolojilerde değil, hakikatte arayalım.
Çünkü adalet ancak ahlâkla birlikte ayakta durur.
Aile ayakta kaldığında toplum ayakta kalır.
Gerisi, gürültüdür.
Devam edecek
29 Ocak 2026 Perşembe
FEMİNİZM V
BEŞİNCİ DALGA FEMİNİZM: ONTOLOJİK BİR MUHASEBE, YÖN ARAYIŞI VE BÜTÜNLÜK TALEBİ (V)
- Belki de asıl soru şudur: Kadını özgürleştirdiğini söyleyen feminizm, onu daha görünür kılarken gerçekten daha çok mu güvence altına aldı; yoksa sınırları kaldırarak daha kolay harcanır hâle mi getirdi?-
RÜŞTÜ KAM
24.01.2026/BERLİN
Görünürlük elbette önemli. Ama tek başına yeterli değil. Çünkü görünür olmak, her zaman dönüştürmek anlamına gelmiyor.
Beşinci dalga feminizm, özgürlük ile sorumluluk arasındaki kopuşu yeniden düşünmeye çağırır. Çünkü özgürlük, yalnızca sınırların kaldırılması değildir; aynı zamanda hangi yönde yüründüğüyle ilgilidir. Bu noktada temel soru şudur: Özgürlük yalnızca “benim” özgürlüğüm müdür, yoksa başkalarını ve sonuçları da hesaba katan bir sınırı olmalı mıdır?
Beşinci dalga feminizm, tam olarak bunu yapmak istiyor. Bir anlamda hesaplaşmak… Bir anlamda günah çıkarmak. Ama en çok da, kaybedilen yön duygusunu yeniden bulmaya çalışmak.
Devam edecek
FEMİNİZM VI
FEMİNİZM TARTIŞMALARINDA ONTOLOJİ: ÜÇ DİNDE KADININ KONUMU (VI)