TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN;
MİDYAD (IX)
-O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değilmiş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük-
Rüştü Kam
15 Nisan 2026 -Berlin
BEYAZSU’DAN MİDYAT’A: TAŞIN, ZAMANIN VE İNSANIN HİKÂYESİ
Beyazsu’dan çıktık yola. Gün akşama dönüyordu; istikametimiz Midyat. Araçta sohbet Beyazsu’nun etrafında dolaşıyordu. Kulübelerde yenen yemeğin verdiği mutluluk, dilimizde yeniden canlanıyordu. Mekân sahibi Adnan Bey’le kurulan samimi bağ, sanki yemeğin en özel sosuydu. Derken gelmişiz Midyat’a.
Midyat’ın girişindeyiz. Şekerleme çeşitlerinden hediyelik alacağız. Yolun sağında büyük bir dükkânın önünde. Aracımız daha yaklaşır yaklaşmaz karşılaştığımız ilgi, samimiyet ve coşku gözlerimizi yaşarttı. Sanki yıllardır tanıdıkları bir misafiri ağırlıyor gibiydiler.
Müşteriydik, evet… Ama bu karşılamadaki içtenlik, bizleri mahcup ediyordu. Bir an için, gösterilen ilginin sıcaklığı karşısında kendimizi sıradan bir yolcu değil de, uzun zamandır beklenen bir misafir gibi hissettik.
Belki de bu heyecan, “terörsüz Türkiye” sürecinin bir tezahürüydü. Kahveyi getiren delikanlıya sordum hemen: Memnun musunuz bu süreçten? Alışverişlerde bir canlanma oldu mu?
“Olmazmıyız efendim, alışverişler hızlandı. Turlar arttı. Esnaf kan ağlıyordu; şimdi herkes mutlu. Belli değil mi? Yüzler gülüyor. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Gözyaşları dinsin artık. Analar ağlamasın. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. İçeride ne varsa yiyip içmek serbesttir. İkramdır, sınırı yoktur.”
“Peki bunları nasıl hesaplayacaksınız?”
“İkramdır dedim ya abey,” dedi gülümseyerek.
“Ancak bir şey satın alırsanız, o zaman ödemenizi yaparsınız.”
Bu incelik karşısında elimiz boş çıkamayacağımız daha ilk anda belliydi. Aldıklarımız tartılırken kimsenin aklına kilo hesabı yapmak gelmedi. Uçağa binerken başımıza ne gelecek onu o zaman göreceğiz…
Biraz sonra tezgâhtar olan genç bir kızla tanıştım. Üniversiteye yeni başlamış. Birkaç soru sordu. “Nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz?” Derken sohbet uzadı gitti. Farkına varmadan koyu bir muhabbete daldık.
İçtenliği öyle sahiciydi ki, yanımda bulunan MOCCA dergisini ona hediye ettim. Sevinci yüzünden okunuyordu. Onlar da özlemişler yeni yüzlerle tanışmayı sohbet etmeyi…
O an bir kez daha anladım: Doğunun insanı gerçekten bambaşka… Sıcak, samimi, içten. Yüzünüz hep gülsün güzel insanlar.
İnsanları karşı karşıya getirenler, elbet yaptıklarıyla bir gün yüzleşecektir. O zaman geride kalan, bütün incelikleriyle insanlık olacaktır.
Aldık alacaklarımızı ve ödemelerimizi de yaptık. Vedalaştık o güzel insanlarla.
Rehberimizin yönlendirmesiyle bu kez telkâri alışverişi için başka bir dükkâna geçtik. Dükkân sahibi önce bu ince sanatın hikâyesini anlattı. “Gümüş,” dedi, “sabırla ilmik ilmik işlenir. Her parça ustasının nefesini taşır… ve ortaya bu güzellikler çıkar.”
Sonra biz de o hikâyenin bir parçası olduk.
Kızım Dilruba’ya, damadım İbrahim’e, oğlum Zülfikar’a ve kız kardeşim Sema’ya hediyeler aldım. Hureyre ile gelinim yanımda oldukları için onlara bir şey alamadım; kendileri aldılar kendilerine, kendi elleriyle hediyelerini. Gelinim zaten Midyatlı. Bazen birlikte olmak, en güzel hediye oluyor zaten.
Telkâri alışverişinden sonra taş konağa çıktık. Şimdilerde devlet konuk evi olarak kullanılıyormuş. Rehberimiz konak hakkında bilgi verdi: “Midyat’ın en dikkat çekici yapılarından biri olan Midyat Devlet Konukevi, 19. yüzyılın ortalarında, yaklaşık 1850’li yıllarda Midyat’ın köklü Süryani ailelerinden biri olan Şabo ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Bölgenin usta taş işçileri tarafından yapılan bu konak, yalnızca bir konut değil, aynı zamanda dönemin sosyal ve ekonomik gücünü yansıtan bir prestij yapısı olarak da öne çıkmıştır.
Yapı, Cumhuriyet döneminde kamulaştırılmış, ilerleyen yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek yeniden işlevlendirilmiştir. Bugün “Devlet Konukevi” olarak anılmasının sebebi, resmî ziyaretler kapsamında gelen yerli ve yabancı misafirlerin ağırlanmasına tahsis edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte yapı, turistik ziyaretlere de açıktır ve Midyat’ın kültürel tanıtımında önemli bir rol üstlenmektedir.
Mimari açıdan konak, Midyat taş mimarisinin en seçkin örneklerinden biridir. Üç katlı olarak inşa edilen yapı, yer yer ana kayanın oyulmasıyla oluşturulmuş alt kat bölümleriyle dikkat çeker. Üst katlarda geniş teraslar, kemerli geçişler ve avlu etrafında şekillenen mekân düzeni hâkimdir. İnce işçilikli taş oymalar, pencere ve balkon süslemeleri, Süryani ustalığının estetik anlayışını açıkça ortaya koyar. Dar ve kıvrımlı merdivenler, mekânlar arasında hem işlevsel hem de görsel bir geçiş sağlar.
Konum itibarıyla Midyat’ın yüksek noktalarından birine yerleştirilen bu konak, ziyaretçilerine hem eski hem de yeni Midyat’ı kuşbakışı izleme imkânı sunar. Günümüzde yalnızca bir mimari eser değil; aynı zamanda dizi ve film çekimlerine ev sahipliği yapmış, şehrin simgelerinden biri hâline gelmiş canlı bir kültür mekânıdır. Bu yönüyle Midyat Devlet Konukevi, geçmişle bugünü bir araya getiren güçlü bir hafıza olarak varlığını sürdürmektedir.”
Terasına kadar çıktık merdivenlerden; çıkarken odaları teker teker gezdik. Rehberimiz bazı odaların kapalı olabileceğini söylemişti ama kapalı değildi. Meğer burası değişik, dizi filmlerin çekildiği taş konaklardan biriymiş. O odalarda dolaşırken insan kendini başka bir zamanın içinde hissediyor.
Terasa çıktığımızda manzara birden değişti; Midyat bütün haşmetiyle ayaklarımızın altına serildi. Şehir ışıl ışıldı, sanki dümdüz bir ovaya ince bir nakış gibi işlenmişti. Bir tarafta cami minaresi yükseliyor, öte tarafta bir kilisenin çan kulesi uzanıyordu göğe. İşte hoşgörü… İşte birlikte yaşamanın o sessiz, gösterişsiz dili.
Zaten Midyat’ı Midyat yapan da biraz bu değil mi? Mezopotamya’nın ortasında, yüzyıllardır farklı inançların, dillerin ve kültürlerin kesiştiği bir durak burası. İsminin kökeni bile bu çok katmanlı geçmişin izlerini taşır: Kimi “ayna” anlamına geldiğini söyler, kimi “Matiate”—yani mağaralar kenti—der. Ama hangisi doğru olursa olsun, değişmeyen bir şey vardır o değişmez: “Bu toprakların hafızası derindir. Şehrin altına doğru uzanan mağaralar, ilk yerleşimlerin sessiz izlerini hâlâ saklar; zaman, burada sadece geçmişte kalmaz, taşın içinde yaşamaya devam eder.
Asurlulardan Perslere, Romalılardan Selçukluya kadar pek çok medeniyet bu topraklardan geçmiş. Bir dönem Hristiyanlık bölgede hâkim olmuş; manastırlar, kiliseler kurulmuş. Ardından İslamiyet’le birlikte yeni bir dönem başlamış. Halit bin Velid’in ordularından Abbasilere, oradan Artuklulara uzanan bir tarih… Özellikle Artuklular zamanında Midyat, Mardin ile Musul arasında önemli bir geçiş noktası hâline gelmiş.”
Ve bütün bu tarih, bugün hâlâ hissediliyor. Aynı sokakta bir minareyle bir çan kulesinin yan yana yükselmesi tesadüf değil; bu, yüzyılların getirdiği bir birlikte yaşama kültürü. Burası Türkiye, Müslüman Türkiye…Hoşgörünün coğrafyası. Bakmayın siz son yıllarda insanların karşı karşıya getirilmelerine. Tarih var burada. Yaşanmışlıklar var burada. İşte görüyoruz onları.
Saat 19.00’da belirlenen yerde toplandık ve otele geçtik. İstirahate çekilen arkadaşlar oldu. Ama biz, Midyat sokaklarının o akşamki heyecanını yaşamak istedik. Kendimizi attık sokağa. Zaten tek bir ana cadde var; hayat orada akıyor. Cıvıl cıvıl…
Bir künefeci gördük, hiç düşünmeden girdik içeri. Hemen el ayak oldular ve masalarımızı birleştirdiler. Siparişlerimizi verdik. Künefeyi dondurma ile birlikte ikram ediyorlar. Türkiye’de insanlar gezmeyi de biliyor, yemeyi de. Zaman mefhumu yok sanki; gece 12’de bile çorbacılar açık, künefeciler açık…Adamlar yaşamasını ve yaşatmasını biliyorlar. Geç saate kadar muhabbet ettik.
Ertesi sabah, kahvaltının ardından yeniden Midyat çarşısına daldık. Kimi başörtüsü aldı, kimi elbise baktı, kimi de şalların renkleri arasında kayboldu. Rengarenk.
Akşam taş konağa çıkamayanlar ise sabahın serinliğinde oraya yöneldi; böylece içlerinde kalan o küçük eksikliği de tamamladılar.
Midyat’ta bir başka dikkat çeken şey de zengin bir ilçe oluşu. Evlerin her biri konak veya villa. Sadece maddî değil; mimaride, kültürde, yaşam tarzında da zenginlik var. Binalar görkemli, evler geniş… Öyle ki burada evlerin 150 metrekare civarında olduğu söyleniyor. Taş sadece bir yapı malzemesi değil; bir estetik anlayışının, bir hayat biçiminin ifadesi. Midyat, taş konakların dillerin, dinlerin ve huzurun şehri. İnsan burada hem geçmişi hatırlıyor ve görüyor hem bugünü yaşıyor. Taşın sabrı, insanın sıcaklığıyla birleşince ortaya unutulmaz bir yol hikâyesi çıkıyor.
Erşan ve Hureyre’nin mideleri henüz normalleşmedi. Keriman Hanım sanki grubun doktoru gibi sağlık hizmeti veriyor, turun başlangıcından beri midesi bozulanlar, başı ağrıyanlar, grip olanlar ona gidiyor. Keriman Hanım severek yapıyor bu işi. Berlin’de aldığı ilaçlar Midyat’a kadar dayanabilmiş. Eksik olan veya alınması gereken ilaçları da Midyat’tan temin etti. Herkese ulaşmaya çalışıyordu. Hastalanan sadece Erşan ve Hureyre değildi. Sağ olasın Keriman Hanım. İyi ki Erşan’la hayatını birleştirmişsin…Şanslı adam bu Erşan…
EĞLENCE KÖYÜ (ZİNOLE)
Saat 11.00’de çıktık Midyat’tan yola. İlk durağımız Eğlence Köyü, yani eski adıyla Zinole köyü. Anayoldan yaklaşık 6 kilometre içeride… Gelinim Zelifa’nın annesinin köyü. Arkadaşlar anlayış gösterdi, yönümüzü oraya çevirdik.
Zelifa annesinin köyüne hayatında ilk kez geliyordu. Daha köyün girişine varmadan yüzündeki ifade değişti. Sanki yıllardır içinde taşıdığı ama hiç dokunamadığı bir yere yaklaşıyordu. Annesinin köyüne. Annesinin evini görünce kendini tutamadı. Sessizce süzülen gözyaşları, sadece bir ev için değildi… Gidilemeyen yılların, kurulamamış bağların, geç kalmış bir buluşmanın gözyaşlarıydı bunlar. Dış kapı öylece tutturulmuştu. Tellerden örülmüş bir kapı. Kapıdan attı adımını bahçeye. Ama evin içine giremedi. Kilitliydi.
Dayılarıyla, teyzeleriyle görüştü. Zaten o köyde herkes birbirine akraba gibiydi. Kimse kimseye yabancı değildi; yüzler tanıdık, bakışlar sıcaktı. Damların üzerinden sesleniyorlardı: “Hoş geldiniz!”
Bu arada Sebahattin Demirci bir ara ortadan kayboldu. Meğer köyün okuluna uğramış; öğretmenle görüşmüş, öğrencilerle sohbet etmiş. Az sonra köyün muhtarını da yanına alıp meydana geldi. Yüzünden mutluluğu okunuyordu. Sanki köyünü yeniden hatırlamıştı. Karadenizliydi… Ne de olsa serde öğretmenlik vardı. Sağ olasın Selahattin Bey. Benim de geçmişimde 15 yıllık öğretmenlik var. Beni de duygulandırdın. İyi ki varsın…
Köy muhtarı da Zelifa’nın akrabasıymış. Ne güzel bir tesadüf. Bizi çaya davet ettiler. Israr da ettiler. Ama vaktimiz sınırlıydı.
Köy meydanında dururken insan sadece bugünü görmüyor; geçmiş de gelip yanınıza oturuyor. Çünkü bu köyün adı bile başlı başına bir hikâye. Bugün “Eğlence Köyü” ya da başka bir resmî adla anılsa da, buranın asıl adı Zinole.
“1960’tan sonra bu topraklarda sadece yollar değil, isimler de değişti. Arapça, Kürtçe, Süryanice, Ermenice nice köy adı haritalardan silindi; yerlerine yeni isimler yazıldı. Resmî gerekçe “millî birliği sağlamaktı”. Ama zaman gösterdi ki değişen sadece tabelalar olmadı…
İnsanlar doğdukları yerin adını söyleyemez hâle geldi. Çocuklar, kendi köylerinin gerçek ismini bilmeden büyüdü. Bir yerin adı değişince sadece bir kelime değişmiyor; o yerin hatırası, dili, hikâyesi de yavaş yavaş siliniyor.
Belki de en büyük kopuş burada yaşandı:
İnsanların kendi geçmişiyle arasındaki bağ, fark ettirmeden zayıflatıldı. Belki de amaç buydu.
Ama isimler değişse de hafıza değişmiyor. İnsanlar hâlâ buraya Zinole diyor. Çünkü bir yerin adı sadece haritada yazan değil; kalpte kalanıdır. Kemaliye’ye halk arasında hâlâ Eğin dendiği gibi.
Anaların ve babaların yaptığı en büyük hatalardan biri, çeşitli bahaneler uydurarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek, çocuklarını köklerinden koparmaktır… Köylerinden, akrabalarından uzaklaştırmaktır. Korkularla büyütmek. “Gitmeyin oraya, giderseniz hemen hapse atarlar” gibi mesnetsiz sözlerle bir nesli kendi geçmişinden mahrum bırakmaktır…
Bunun sonucunu orada gördüm ben. Hepimiz gördük.
Otuz yaşına gelmiş bir insan, annesinin köyüne ilk kez geliyor. Tanımadığı bir köyde, tanımadığı bir evin önünde duruyor ve orada gözyaşı dökebiliyor. İşte aidiyet budur.
Biz çocuklarımızı gerçekten koruyor muyuz…? Yoksa onları, ait oldukları yerlerden, kültürlerinden, değerlerindensessizce uzaklaştırıyor muyuz?
Bazı kayıplar fark edilmez.
Ama değerli olanlar, işte tam da böyle yaşanır.
Ne adına yaşandı bütün bunlar?
Kim kazandı, ne kazandı, neyi kazandı?
Üç günlük bu fani dünyada, bunca acıya değer miydi?
Yıllarca yan yana yaşamış insanları birbirine düşman etmenin bedelini, en çok çocuklar ödüyor işte.
Ortada kin ve korkuyla büyütülmüş bir nesil var.
Değerlerini özlemiş masum bir nesil…
Ama içine işlenen korkular yüzünden o değerlere dokunamamış yıllarca.
Zelifa…
Ve onun gibi köyünden, yuvasından, toprağından koparılan binlerce çocuk var…
Kim verecek bunun hesabını? Ortada duran kocaman bir soru. Evet kim verecek bunun hesabını?
Yazıktır…
Gerçekten yazıktır. Veyl olsun onlara!
EZİDİLER / MAĞARA KÖYÜ (KİWEX KÖYÜ)
Midyat ve çevresi sadece taş konaklarıyla değil, taşıdığı inançların çeşitliliğiyle de dikkat çekiyor. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Süryaniler ve Ezidiler yan yana yaşamış. Her biri bu coğrafyaya kendi izini bırakmış, kendi hikâyesini işlemiş taşlara.
Ezidiler, kökleri çok eskiye dayanan, kendine özgü inanç sistemi ve ritüelleri olan bir topluluk. Midyat çevresinde, özellikle köylerde ve dağ eteklerinde uzun yıllar yaşamışlar. Terör belası onların da yakasını bırakmamış. Zamanla göçler olmuş, köyler boşalmış, kapılar kapanmış… Ama taş susmamış. Konuşmuş. Hâlâ konuşuyor. Mardin taşının kaderi bu. Çağlar öncesinden haber getirmek. Geride kalan evler, mezarlıklar ve izler hâlâ bir şeyler anlatıyor.
Bu köy Mağara köyü “mağara köyü” denmesinin de ayrı bir anlamı var. Aslında burası tek bir köy değil; çok daha eski bir hayatın izleri. Eski kaynaklarda Midyat’ın adı “Matiate”, yani “mağaralar kenti” olarak geçermiş. Özellikle İzlo Dağı eteklerinde insanlar bir zamanlar yerin altına oydukları mağaralarda yaşarmış. Bu mağaralar sadece korunak değil; aynı zamanda korunma, saklanma ve hayatta kalma alanlarıymış.
Bugün o mağaralara baktığımızda bir hayat görüyoruz. Sıcağa, soğuğa, terör korkusuna ve zamana karşı verilmiş bir mücadeleyi görüyoruz… Belki de bu yüzden Mardin’de taş sadece taş değildir; sabırdır, hatıradır, zamandır.
Ezidi köyleri de, mağaralar da, terk edilmiş evler de aynı şeyi fısıldıyor misafirlerine:
Bu topraklarda insanlar sadece yaşamamış…
İz bırakmış, eser bırakmış. Nitekim çevrede, Ezidilerin yaşadığı ve halk arasında “mağara köyü” diye bilinen Kiwex (Mağara Köyü), bu kadim yaşam biçiminin izlerini hâlâ taşıyor. Gelecek nesillere aktarmak için. İşte bu köy o köy.
Bu köy, adını sonradan almış olsa da eski adıyla Kiwex, kaya oyuklarına yaslanan yapısıyla geçmişin sessiz bir tanığı. Zamanın içinden süzülüp gelen bu yerleşimler, bize şunu hatırlatıyor: Bu topraklarda hayat sadece yüzeyde değil, yerin altında da sürmüş; insan, taşı oyarak kendine bir dünya kurmuş. Yaşam alanı inşa etmiş.
Ben koşarak yukarıya yamaca tırmanmaya başladım. Yukarıda inşa edilen o köy evlerine girmek onları fotoğraflamak istedim. Arkamdan Fatma Mıdık ve Keriman hanımlar da geldiler. Evlerin içine girdik ve fotoğrafladık. Evin damına çıkarak da vadiyi selamladık ve selamlaştık….
Ve orada şunu hissediyoruz: Bazı yerler terk edilmezmiş…Sadece sessizleşirmiş.
SEMBOLLERİN ÖNÜNDEYİZ
Mağara (Kiwex) köyünde dolaşırken bir noktada durduk. Taşın üzerine işlenmiş sembollerin önünde… Rehberimiz Abdülaziz Bilge burada Ezidileri ve Ezidiliği kısaca anlatmaya başladı. Özellikle inançlarının merkezinde yer alan “yedi melek”ten söz etti. “Bu meleklerin en önemlisi, Tavus Melek’tir. Ezidilere göre Tavus Melek, Allah’ın yarattığı ilk varlıklardan biridir ve dünyayı korumakla görevlidir. Çoğu zaman yanlış anlaşılan bu figür, aslında onların inancında kötülüğü değil; ilahi emaneti ve düzeni temsil eder.”
Rehberimiz, bir başka sembol olarak “kara yılan”dan da bahsetti. “Ezidi anlatılarında kara yılan, koruyucu bir işaret olarak görülür. Rivayete göre tufan sırasında yılan, gemide açılan bir deliği kapatmış, geminin su almasını engellemiş ve hayatın devamına vesile olmuştur. Bu yüzden yılan, korkulan değil; aksine saygı duyulan bir varlık olarak kabul edilir.”
Sonra yönümüzü güneşe çevirdik. Rehberimiz, Ezidilerin ibadet ederken güneşe dönmelerinin sebebini anlattı. “Güneş, onların inancında Tanrı’nın kendisi değil; O’nun nurunun, ışığının bir yansımasıdır. Yani güneşe yönelmek, aslında Yaratıcı’ya yönelmenin bir sembolüdür.”
O an bulunduğumuz yer, sıradan bir gezi noktasının çok ötesine geçmişti. Taşın, sembollerin ve anlatılanların içinde yüzyılların biriktirdiği inanç saklıydı. İnsan anlatılanları dinlerken yalnızca bilgi edinmiyor; aynı zamanda olan biteni anlamaya, hissetmeye çalışıyor.
İnsanlar bir şeye inanmışlar ve o inancın içinde kendi huzurlarını bulmuşlar. Bu yüzden onları dışlamanın hiçbir anlamı yoktur. İnanç, insanın en tabiî hakkıdır; kişi inanmakta da, inanmamakta da hürdür. Benim inandığım gibi inanmıyor diye bir başkasını ötelemek, ne vicdanla ne de akılla izah edilebilir.
Rehberimiz anlatırken köyün yakın geçmişine de değindi. Zinole ve çevresindeki birçok köy gibi burası da özellikle 1980’lerin sonu ile 1990’lı yıllarda yaşanan terör olayları nedeniyle büyük ölçüde boşalmış. Güvenlik kaygıları artmış, insanlar kendilerini ve ailelerini korumak için göç etmek zorunda kalmış. Devlet de o dönemin şartları içinde bu göçlere engel olmamış veya olamamış; öylece bölgedeki pek çok yerleşim zamanla sessizleşmiş.
Bugün ise yavaş yavaş köye geri dönüş var. Tam anlamıyla eski kalabalık günlerine dönmese de, insanlar bağlarını koparmamış köyden. Yaz aylarında gelenler, evlerini onaranlar, köye yeniden nefes vermeye çalışanlar… Köy terk edilmiş değil artık; sadece uzun bir sessizlikten uyanıyor gibi.
O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değilmiş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük.
Köyler boşalır…
Ama hafıza boşalmazmış.
Taş susar belki, ama duvarlar hatırlarmış.
Kapılar kapanır, ama izler silinmezmiş.
İnsan gider…ama çocukluğu orada kalırmış.
Devam edecek