22 Eylül 2026 Salı

ELİF ERALP; BERLİN EYALET BAŞBAKANI 2026

 

BİR ZAMANLAR MİSAFİRDİK… ŞİMDİ ALMANYA'NIN GELECEĞİNİ BİRLİKTE İNŞA EDİYORUZ

Elif Eralp Berlin'de Birinci Oldu; Ne de Güzel Oldu

Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLİN

Sevinmek hakkımız. Hem de gönülden sevinmek. Ama şımarmadan. Kimseye tepeden bakmadan. Kimseyi ötekileştirmeden. Çünkü bizim hikâyemiz dün başlamadı. Almanya ile Türklerin hikâyesi de 1961'de başlamadı. Çok daha eskilere gidiyor.

Rivayet edilen tarihî kayıtlara göre Selçuklu ordusunda görev yapan Mehmet Sadık Selim Sultan, 13. yüzyılın sonlarında Haçlılar tarafından esir alındı. Yollar onu Halep'ten Beyrut'a, oradan Kıbrıs'a, Cenova'ya ve nihayet Almanya'ya kadar getirdi.
Sonra başka Türkler geldi bu topraklara. 1683 Viyana Kuşatmasının ardından esir alınarak getirilen Osmanlılar oldu. Bazıları vaftiz edildi. Bazıları saraylarda görev aldı. Bazıları burada evlendi, çor çocuk sahibi oldu. Burada öldü. Buraya gömüldü.
Sonra tüccarlar geldi. Öğrenciler geldi. Subaylar geldi. Mühendisler geldi. Doktorlar geldi.

Ve takvimler 30 Ekim 1961'i gösterdiğinde bu defa başka bir kapı açıldı. Türkiye ile Federal Almanya arasında İşgücü Anlaşması imzalandı. Onlara bir isim verdiler: Gastarbeiter. Misafir işçi. Aslında kelimenin içinde her şey vardı. İşçiydiler. Ve misafirdiler. Yani çalışacaklar, para kazanacaklar, Alman ekonomisine katkıda bulunacaklar ve sonra memleketlerine döneceklerdi.

Öyle olmadı. Geldiler. Madenlere indiler. Fabrikaların kapısından girdiler. Ford'da, Mercedes'te, Siemens'te çalıştılar. Demir döktüler. Kömür çıkardılar. Gece vardiyasına kaldılar. Almanca bilmiyorlardı. Ceplerinde sözlük taşıdılar. Bazen anlatamadılar dertlerini. Bazen anlamadılar kendilerine söyleneni. Tahta bavulları vardı. İşçi yurtlarında kaldılar. Memlekette bıraktıkları çocuklarının fotoğraflarını dolaplarının kapağına astılar.

Bir gün döneceklerdi. Hep öyle söylediler. Biraz para biriktireceklerdi. Bir ev alacaklardı. Bir traktör alacaklardı. Sonra döneceklerdi. Dönemediler. Çünkü hayatın hesabı insanın hesabına uymadı.

Ardından eşleri geldi. Çocukları geldi. Aileler kuruldu. Mahalleler oluştu. Camiler açıldı. Dernekler kuruldu. Bakkallar, lokantalar, işyerleri açıldı. Çocuklar okula başladı. O çocukların çocukları üniversiteye gitti. Doktor oldular. Mühendis oldular. Öğretmen oldular. Hâkim oldular. Avukat oldular. Profesör oldular. Milletvekili oldular. Belediye Başkanı oldular. Bakan oldular. Ve sonunda başbakan oldular.

Cem Özdemir, 13 Mayıs 2026'da Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanlığı görevine seçildi. Bir işçi göçü hikâyesinin nerelere ulaşabileceğinin sembollerinden biri oldu.

Şimdi Berlin'de yeni bir sayfa açılıyor. 20 Eylül 2026 Berlin Eyalet seçimlerinde Elif Eralp'in başını çektiği Die Linke yüzde 25,7 oyla seçimin birinci partisi oldu. Elif Eralp kendi seçim bölgesinde de yüzde 50,4 oy alarak doğrudan Berlin Temsilciler Meclisi'ne seçildi. Şimdi önünde koalisyon görüşmeleri var. Ardından Berlin Temsilciler Meclisi'nin seçeceği Eyalet Başbakanlığı makamı var. Henüz o koltuğa oturmadı. Ama kapı ardına kadar açıldı.

İşte ben buna seviniyorum. Partisine oy verdiğim veya onun bütün siyasî düşüncelerini paylaştığım için değil. Mesele benim için bundan daha büyük. Bir göç hikâyesinin vardığı yere bakıyorum. Bir zamanlar Almanca bilmeyen annelerin ve babaların çocuklarının, torunlarının bugün Almanya'nın yönetiminde sorumluluk alabilecek noktaya gelmesine bakıyorum. Ve seviniyorum. Ne de güzel oldu diyorum.

Çünkü Almanya artık yalnız Hans'ın, Helmut'un, Wolfgang'ın Almanya'sı değildir. Ayşe'nin de Almanya'sıdır. Mehmet'in de. Fatma'nın da. Cem'in de. Elif'in de. Bu ülkede yarım asrı aşkın süredir yaşayan, çalışan, vergi veren, çocuk yetiştiren, üreten ve bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonların da Almanya'sıdır. Türkler artık bu ülkenin geçici misafirleri değildir. Bu toplumun kalıcı unsurlarından biridir.

Burada üzerinde özellikle durmamız gereken başka bir gerçek daha var. Almanya'nın tarihî ve kültürel kökleri büyük ölçüde Hristiyanlıkla şekillenmiştir. Almanya'daki Türk toplumunun büyük çoğunluğu ise Müslümandır. Kur'an, Hristiyanları ve Yahudileri Ehl-i Kitap diye isimlendirir. Müslümanlar da kendilerini Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e uzanan vahiy geleneğinin devamında görürler. Yani birbirimize bütünüyle yabancı değiliz. Aynı değiliz elbette. İnançlarımız arasında önemli farklılıklar vardır. Fakat birbirimizi tanımaya, birbirimize adaletle davranmaya ve iyilikte buluşmaya yetecek kadar da ortak değerimiz vardır.

Hele bugün… Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, antisemitizmin, İslam düşmanlığının ve ötekileştirmenin yeniden yükseldiği bir dünyada bunun kıymeti daha da büyüktür. Hristiyan ile Müslümanın birbirinden korktuğu değil; birbirinin hukukunu koruduğu bir Almanya… Kilisenin camiden, caminin kiliseden rahatsız olmadığı; aksine haksızlık karşısında birbirinin yanında durabildiği bir Almanya… İnsanları kökenlerine göre ayırmayan, farklılıkları tehdit değil zenginlik kabul eden bir Almanya… İşte dünyaya verilebilecek en güzel cevaplardan biri budur.

İncil'in Dağ Vaazı'nda Hz. İsa'nın şu sözü aktarılır: “Ne mutlu barışı sağlayanlara; çünkü onlara Tanrı'nın çocukları denecek.” (Matta 5:9). Kur'an ise insanlığın farklı milletler ve topluluklar halinde yaratılmasının hikmetini şöyle açıklar: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık; tanışasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı sorumluluğu en fazla olanınızdır.” (Hucurât, 49/13).

Dikkat edelim: Kur'an “tanışasınız diye” diyor. Kavga edesiniz diye değil. Birbirinizi aşağılayasınız diye değil. Birbirinizin ülkesini, dilini, rengini veya inancını küçümseyesiniz diye hiç değil. Tanışmak… Anlamak… Birbirinin hukukunu gözetmek… İşte Almanya'nın geleceğinde Hristiyanların ve Müslümanların birlikte başarabilecekleri en önemli işlerden biri de budur.

Belki Almanya'nın önünde tarihî bir imkân vardır. Hristiyanı, Müslümanı, Yahudisi, inananı ve inanmayanıyla; Almanı, Türkü ve başka köklerden gelen milyonlarıyla ortak hukuk altında huzur içinde yaşayabilen bir toplum oluşturmak. Kimsenin dininden vazgeçmesini istemeden. Kimsenin kimliğini eritmeden. Aynılaşmadan birlikte yaşayabilmek. Asıl medeniyet işte  budur.

Türklerin siyasette daha fazla sorumluluk almalarını bu nedenle yalnızca “Türklerin başarısı” olarak okumak eksik olur. Bu, aynı zamanda Alman demokrasisinin de sınavıdır. Bir ülkede göçmen olarak işe başlayan bir insanın torunu, bir gün o ülkenin yönetiminde söz sahibi olabiliyorsa orada sosyal hareketlilik adına dikkate değer bir hikâye vardır. Fakat o makama gelen kişinin de kendisini yalnız Türklerin, yalnız Müslümanların veya yalnız kendisine oy verenlerin temsilcisi olarak görmemesi gerekir. Devlet yönetmek, herkese adaletle yaklaşmayı gerektirir.

Aidiyet de zaten budur. Bir ülkeye ait olmak yalnızca o ülkenin nimetlerinden faydalanmak değildir. O ülkenin derdiyle dertlenmektir. Vergisini vermektir. Hukukuna saygı göstermektir. Komşusunu sahiplenmektir. Çocuğunun eğitimine kafa yormaktır. Sokağına sahip çıkmaktır. Yanlış gördüğünde konuşmak, doğru gördüğünde desteklemektir. Ve gerektiğinde elini taşın altına koymaktır.

Bugün artık o taşın altına daha fazla elimizi koymak zorundayız. Çünkü dünya değişiyor. Hem de baş döndürücü bir hızla. Yapay zekâ, dijitalleşme, robot teknolojileri, biyoteknoloji, iklim değişikliği, göç, yaşlanan nüfus, enerji meselesi, savaşlar, yeni yoksulluk biçimleri ve yeni yalnızlıklar… İnsanlık yeni bir çağın kapısında. Bunu görmek lazım.

Bu yeni dünyayı yalnızca teknolojinin gözüyle okumak yetmez. İnsanın gözüyle de okumak gerekir. Ahlâkın gözüyle. Vicdanın gözüyle. Farklı kültürlerin birikimiyle. İşte tam burada Almanya'daki Türklerin önünde tarihî bir sorumluluk bulunduğuna inanıyorum. Çünkü biz iki dünyanın tecrübesini taşıyoruz. Doğu'yu biliyoruz. Batı'yı biliyoruz. İstanbul'u biliyoruz. Berlin'i biliyoruz. Anadolu'nun mahallesini de biliyoruz, Avrupa'nın metropolünü de. Dedemizin hikâyesini de biliyoruz, torunumuzun dijital dünyasını da.

Bu küçümsenecek bir birikim değildir. Tam tersine Almanya'nın geleceği için büyük bir zenginliktir. Dijitalleşen dünyaya Türklerin gözüyle de bakabilmek; kendi tarihî ve kültürel birikimimizi Alman toplumunun bilim, hukuk, disiplin ve demokratik tecrübesiyle buluşturabilmek büyük bir imkândır. Almanya'nın geleceğinin inşasında bizim de aklımızın, emeğimizin, kültürümüzün, inancımızın ve vicdanımızın bulunması gurur vericidir.

Bizim çocuklarımızın görevi artık sadece “başarılı bir göçmen” olmak değildir. Daha fazlasıdır; Almanya'nın geleceğinin inşasına katkıda bulunmaktır. Bilimde, teknolojide, sanatta, eğitimde, ekonomide, siyasette ve en önemlisi ahlâkta. Çünkü teknoloji büyürken insan küçülürse bunun adına ilerleme diyemeyiz. Yapay zekâ gelişirken vicdan gerilerse insanlık kazanmış olmaz. Dijital dünya sınırları kaldırırken insanlar birbirlerine yabancılaşıyorsa ortada düşünmemiz gereken ciddi bir mesele vardır.

Belki bizim tarihî tecrübemiz tam da burada işe yarayacaktır. Aileyi bilen, komşuluğu bilen, dayanışmayı bilen, büyüğe hürmeti, küçüğe merhameti bilen, aynı sofranın etrafında oturmayı bilen bir kültürün çocukları olarak modern Almanya'ya söyleyecek sözümüz olmalıdır. Ama önce kendimiz o değerleri yaşayacağız.

İşte Elif Eralp'in Berlin seçimlerinde elde ettiği başarıya ben biraz da buradan bakıyorum. Berlin'in 2026 bütçesi yaklaşık 45,5 milyar Euro. Eğer koalisyon görüşmeleri sonunda Elif Eralp Berlin Eyalet Başbakanlığına seçilirse, yaklaşık dört milyon insanın yaşadığı bir dünya şehrinin hükümetinin başında büyük bir siyasî sorumluluk üstlenecek. Kolay değil. Böyle bir şehri yönetmek makam sahibi olmak değildir. Vebal almaktır.

Onun için sevincimizin yanına duamızı da koyalım. Başarılı olsun. Adaletli olsun. Liyakati esas alsın. Kendisini yalnızca kendisine benzeyenlerin değil, bütün Berlinlilerin sorumluluğunu taşıyan bir siyasetçi olarak görsün. Türk kökenli olması bizim için bir sevinç sebebi olabilir. Fakat başarılı olup olmadığının ölçüsü kökeni değil, yaptığı iş olacaktır. Bunu da unutmayalım.

Çünkü bizim ihtiyacımız sembollerden daha fazlasıdır. Başarılı insanlara ihtiyacımız var. Ahlâklı insanlara. Adaletli yöneticilere. İşini bilenlere. Kamu malına kendi malından daha fazla hassasiyet gösterenlere. İnsanı kimliğine göre değil, insan olduğu için değerli görenlere.

Onun için sevinelim. Ama şımarmayalım. “Berlin'i Türkler aldı” gibi anlamsız hamasetlere hiç girmeyelim. Kimse bir yerleri almadı. Kimse birilerini yenmedi. Berlin yine Berlin. Almanya yine Almanya. Sadece bu ülkenin hikâyesine yeni insanlar katıldı. Bir zamanların misafirlerinin çocukları artık evin sorumluluğunu paylaşmaya başladı.

Bence asıl güzel olan budur.

Dedelerimiz fabrikalarda Almanya'nın kalkınmasına omuz verdiler. Babalarımız dükkânlar açtılar. Annelerimiz fabrikalarda çalışırken çocuk büyüttüler. Biz dernekler kurduk. Camiler yaptık. Gazeteler çıkardık. Çocuklarımız üniversitelere gittiler. Şimdi torunlarımız laboratuvarlarda, hastanelerde, şirketlerde, üniversitelerde, parlamentolarda ve hükümetlerde görev alıyorlar.

Hikâye devam ediyor.

1279'dan 1683'e… 1961'den 2026'ya…

Uzun bir yol.

Bir zamanlar bize, “Hoş geldiniz, misafir işçiler” denilmişti. Bugün ise çocuklarımızın önünde başka bir cümle duruyor:

Hoş geldiniz değil… Sorumluluk alın.

Çünkü artık misafir değilsiniz.

Bu ülkenin geleceğinde sizin de emeğiniz, sözünüz ve sorumluluğunuz var.

Cem Özdemir Baden-Württemberg'de… Elif Eralp Berlin'in kapısında… Yarın başka isimler başka şehirlerde. İsimlerin önemi yok. Önemli olan yolun açılmasıdır. Ve o yolda yürüyenlerin nereden geldiklerini unutmamasıdır.

Hristiyanıyla, Müslümanıyla, Yahudisiyle; inananıyla, inanmayanıyla el ele vererek daha adaletli, daha huzurlu ve daha insanca bir Almanya inşa edebilirsek, bundan yalnız Almanya kazanmaz.

Irkçılığın yeniden sesini yükselttiği dünyaya da güzel bir cevap vermiş oluruz.

Sevinelim.

Şükredelim.

Çalışalım.

Ama asla şımarmayalım.

Çünkü asıl başarı makama gelmek değil;

o makamdan ayrılırken arkanızdan “İyi ki gelmişti” dedirtebilmektir. Yolun açık olsun Elif. Duamız seninledir…

GEMEINSAM DIE ZUKUNFT DEUTSCHLANDS

Elif Eralp wurde in Berlin Erste – wie schön, dass es so gekommen ist

Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLIN

Wir dürfen uns freuen. Und zwar von Herzen. Aber ohne überheblich zu werden. Ohne auf andere herabzusehen. Ohne jemanden auszugrenzen. Denn unsere Geschichte hat nicht erst gestern begonnen. Auch die Geschichte der Türken in Deutschland begann nicht erst 1961. Sie reicht viel weiter zurück.

Überlieferten historischen Berichten zufolge geriet Mehmet Sadık Selim Sultan, der im Heer der Seldschuken diente, gegen Ende des 13. Jahrhunderts in die Gefangenschaft der Kreuzfahrer. Sein Weg führte ihn von Aleppo nach Beirut, von dort nach Zypern, weiter nach Genua und schließlich nach Deutschland.

Dann kamen andere Türken in dieses Land. Nach der Belagerung Wiens im Jahre 1683 wurden Osmanen als Gefangene nach Deutschland gebracht. Einige wurden getauft. Einige traten in den Dienst an Fürstenhöfen. Einige heirateten hier und gründeten Familien. Sie starben hier. Sie wurden hier begraben.

Dann kamen Kaufleute. Studenten kamen. Offiziere kamen. Ingenieure kamen. Ärzte kamen.

Und als der Kalender den 30. Oktober 1961 zeigte, öffnete sich diesmal eine andere Tür. Zwischen der Türkei und der Bundesrepublik Deutschland wurde das Anwerbeabkommen geschlossen. Man gab diesen Menschen einen Namen: Gastarbeiter.

Gastarbeiter.

Eigentlich steckte in diesem Wort schon alles.

Sie waren Arbeiter.

Und sie waren Gäste.

Das bedeutete: Sie sollten arbeiten, Geld verdienen, ihren Beitrag zur deutschen Wirtschaft leisten und anschließend wieder in ihre Heimat zurückkehren.

Doch so kam es nicht.

Sie kamen. Sie stiegen hinab in die Bergwerke. Sie gingen durch die Tore der Fabriken. Sie arbeiteten bei Ford, Mercedes und Siemens. Sie gossen Metall. Sie förderten Kohle. Sie arbeiteten in Nachtschichten. Sie konnten kein Deutsch. Sie trugen Wörterbücher in ihren Taschen. Manchmal konnten sie ihre Sorgen nicht erklären. Manchmal verstanden sie nicht, was man ihnen sagte. Sie hatten einfache Koffer. Sie lebten in Arbeiterwohnheimen. Die Fotos ihrer Kinder, die sie in der Heimat zurückgelassen hatten, hängten sie an die Türen ihrer Spinde.

Eines Tages würden sie zurückkehren.

Das sagten sie immer.

Sie wollten ein wenig Geld sparen.

Ein Haus kaufen.

Einen Traktor kaufen.

Und dann zurückkehren.

Sie kehrten nicht zurück.

Denn die Rechnung des Lebens ging mit der Rechnung des Menschen nicht auf.

Dann kamen ihre Ehefrauen. Ihre Kinder kamen. Familien wurden gegründet. Wohnviertel entstanden. Moscheen wurden eröffnet. Vereine wurden gegründet. Lebensmittelgeschäfte, Restaurants und Unternehmen entstanden. Die Kinder gingen zur Schule. Die Kinder dieser Kinder besuchten die Universitäten. Sie wurden Ärzte. Ingenieure. Lehrer. Richter. Rechtsanwälte. Professoren. Abgeordnete. Bürgermeister. Minister.

Und schließlich wurden sie Ministerpräsidenten.

Cem Özdemir wurde am 13. Mai 2026 zum Ministerpräsidenten von Baden-Württemberg gewählt. Er wurde zu einem der Symbole dafür, wohin die Geschichte einer Arbeitsmigration führen kann.

Nun wird in Berlin eine neue Seite aufgeschlagen.

Bei der Wahl zum Berliner Abgeordnetenhaus am 20. September 2026 wurde Die Linke unter der Führung von Elif Eralp mit 25,7 Prozent der Stimmen stärkste Partei. Elif Eralp selbst gewann ihren Wahlkreis mit 50,4 Prozent der Stimmen direkt und zog in das Berliner Abgeordnetenhaus ein.

Nun stehen Koalitionsverhandlungen vor ihr.

Danach steht die Wahl zum Amt der Regierenden Bürgermeisterin durch das Berliner Abgeordnetenhaus an.

Noch sitzt sie nicht auf diesem Stuhl.

Aber die Tür steht weit offen.

Genau darüber freue ich mich.

Nicht deshalb, weil ich ihre Partei gewählt hätte oder weil ich alle ihre politischen Vorstellungen teilen würde.

Für mich geht es um etwas Größeres.

Ich schaue darauf, wohin eine Migrationsgeschichte geführt hat.

Ich schaue darauf, dass die Kinder und Enkel jener Mütter und Väter, die einst kein Deutsch konnten, heute an einem Punkt angekommen sind, an dem sie Verantwortung für die Regierung Deutschlands und seiner Länder übernehmen können.

Und ich freue mich.

Wie schön, sage ich.

Denn Deutschland ist heute nicht mehr nur das Deutschland von Hans, Helmut und Wolfgang.

Es ist auch das Deutschland von Ayşe.

Von Mehmet.

Von Fatma.

Von Cem.

Und von Elif.

Es ist auch das Deutschland von Millionen Menschen, die seit mehr als einem halben Jahrhundert in diesem Land leben, arbeiten, Steuern zahlen, Kinder großziehen, produzieren und einen Teil der Last dieses Landes auf ihren Schultern tragen.

Die Türken sind keine vorübergehenden Gäste dieses Landes mehr.

Sie sind ein dauerhafter Bestandteil dieser Gesellschaft.

An dieser Stelle gibt es noch eine weitere Tatsache, auf die wir besonders hinweisen sollten. Deutschlands historische und kulturelle Wurzeln sind in hohem Maße vom Christentum geprägt. Die große Mehrheit der türkischen Gemeinschaft in Deutschland hingegen ist muslimisch. Der Koran bezeichnet Christen und Juden als „Leute der Schrift“ – Ahl al-Kitāb. Auch die Muslime verstehen sich als Teil einer Offenbarungstradition, die sich über Abraham, Moses und Jesus bis zu Mohammed erstreckt.

Wir sind einander also nicht völlig fremd.

Natürlich sind wir nicht gleich.

Zwischen unseren Glaubensüberzeugungen bestehen bedeutende Unterschiede.

Aber wir besitzen genügend gemeinsame Werte, um einander kennenzulernen, einander gerecht zu behandeln und uns im Guten zu begegnen.

Gerade heute…

In einer Welt, in der Rassismus, Fremdenfeindlichkeit, Antisemitismus, Muslimfeindlichkeit und Ausgrenzung wieder zunehmen, gewinnt dies noch größere Bedeutung.

Ein Deutschland, in dem Christen und Muslime keine Angst voreinander haben, sondern die Rechte des jeweils anderen schützen…

Ein Deutschland, in dem sich Kirche und Moschee nicht gegenseitig als Störung empfinden, sondern bei Ungerechtigkeit füreinander einstehen können…

Ein Deutschland, das Menschen nicht nach ihrer Herkunft trennt und Unterschiede nicht als Bedrohung, sondern als Bereicherung versteht…

Das wäre eine der schönsten Antworten, die man der Welt geben könnte.

In der Bergpredigt des Evangeliums wird von Jesus folgendes Wort überliefert:

„Selig sind, die Frieden stiften; denn sie werden Gottes Kinder heißen.“
(Matthäus 5,9)

Der Koran wiederum erklärt den Sinn der Verschiedenheit von Völkern und Gemeinschaften mit folgenden Worten:

„O ihr Menschen! Wir haben euch aus einem Mann und einer Frau erschaffen und euch zu Völkern und Stämmen gemacht, damit ihr einander kennenlernt. Wahrlich, der Angesehenste von euch bei Allah ist der Gottesfürchtigste unter euch.“
(Koran, Sure al-Hudschurāt 49,13)

Achten wir darauf:

Der Koran sagt: „damit ihr einander kennenlernt.“

Nicht, damit ihr miteinander streitet.

Nicht, damit ihr einander erniedrigt.

Und schon gar nicht, damit ihr das Land, die Sprache, die Hautfarbe oder den Glauben des anderen geringschätzt.

Einander kennenlernen…

Einander verstehen…

Die Rechte des anderen achten…

Genau darin liegt eine der wichtigsten Aufgaben, die Christen und Muslime für die Zukunft Deutschlands gemeinsam bewältigen können.

Vielleicht steht Deutschland heute vor einer historischen Chance.

Eine Gesellschaft aufzubauen, in der Christen, Muslime, Juden, Gläubige und Nichtgläubige, Deutsche, Türken und Millionen Menschen anderer Herkunft unter einem gemeinsamen Recht friedlich miteinander leben können.

Ohne von irgendjemandem zu verlangen, seinen Glauben aufzugeben.

Ohne die Identität eines Menschen aufzulösen.

Gemeinsam leben, ohne gleich werden zu müssen.

Genau das ist Zivilisation.

Dass Türken zunehmend politische Verantwortung übernehmen, nur als einen „Erfolg der Türken“ zu betrachten, wäre deshalb zu kurz gegriffen.

Es ist zugleich auch eine Bewährungsprobe für die deutsche Demokratie.

Wenn der Enkel eines Menschen, der einst als Arbeitsmigrant in ein Land kam, eines Tages an der politischen Führung dieses Landes beteiligt sein kann, dann erzählt dies eine bemerkenswerte Geschichte gesellschaftlicher Teilhabe und sozialen Aufstiegs.

Wer jedoch ein solches Amt übernimmt, darf sich nicht nur als Vertreter der Türken, nur der Muslime oder nur der eigenen Wähler verstehen.

Einen Staat zu führen bedeutet, allen Menschen mit Gerechtigkeit zu begegnen.

Genau das bedeutet Zugehörigkeit. Zu einem Land zu gehören bedeutet nicht nur, von den Möglichkeiten dieses Landes zu profitieren. Es bedeutet, sich seine Sorgen zu eigen zu machen. Steuern zu zahlen. Seine Rechtsordnung zu achten. Für den Nachbarn einzustehen. Sich Gedanken über die Bildung der eigenen Kinder zu machen. Verantwortung für die eigene Straße und das eigene Umfeld zu übernehmen. Das Wort zu erheben, wenn man etwas Falsches sieht, und das Richtige zu unterstützen. Und wenn es notwendig ist, selbst Verantwortung zu übernehmen und mit anzupacken.

Heute müssen wir noch stärker mit anpacken.

Denn die Welt verändert sich.

Und zwar in atemberaubender Geschwindigkeit.

Künstliche Intelligenz, Digitalisierung, Robotertechnologien, Biotechnologie, Klimawandel, Migration, eine alternde Bevölkerung, Energiefragen, Kriege, neue Formen der Armut und neue Formen der Einsamkeit…

Die Menschheit steht an der Schwelle eines neuen Zeitalters.

Das müssen wir erkennen.

Es reicht nicht, diese neue Welt nur mit den Augen der Technologie zu betrachten.

Wir müssen sie auch mit den Augen des Menschen betrachten.

Mit den Augen der Moral.

Mit den Augen des Gewissens.

Und mit der Erfahrung unterschiedlicher Kulturen.

Genau an diesem Punkt, so glaube ich, tragen die Türken in Deutschland eine historische Verantwortung.

Denn wir tragen die Erfahrung zweier Welten in uns.

Wir kennen den Osten.

Wir kennen den Westen.

Wir kennen Istanbul.

Wir kennen Berlin.

Wir kennen das Leben in den Straßen und Vierteln Anatoliens ebenso wie das Leben in den Metropolen Europas.

Wir kennen die Geschichte unseres Großvaters.

Und wir kennen die digitale Welt unseres Enkels.

Das ist keine Erfahrung, die man geringschätzen sollte.

Im Gegenteil.

Sie ist ein großer Reichtum für die Zukunft Deutschlands.

Die digitalisierte Welt auch mit den Augen der Türken betrachten zu können; unsere eigene historische und kulturelle Erfahrung mit Wissenschaft, Rechtsstaatlichkeit, Disziplin und demokratischer Erfahrung der deutschen Gesellschaft zusammenzuführen – darin liegt eine große Chance.

Dass auch unser Verstand, unsere Arbeit, unsere Kultur, unser Glaube und unser Gewissen beim Aufbau der Zukunft Deutschlands ihren Platz haben, erfüllt uns mit Stolz.

Die Aufgabe unserer Kinder besteht heute nicht mehr nur darin, ein „erfolgreicher Migrant“ zu sein.

Sie geht darüber hinaus:

Sie sollen am Aufbau der Zukunft Deutschlands mitwirken.

In der Wissenschaft.

In der Technologie.

In der Kunst.

In der Bildung.

In der Wirtschaft.

In der Politik.

Und vor allem in der Moral.

Denn wenn die Technologie wächst, während der Mensch kleiner wird, können wir das nicht Fortschritt nennen.

Wenn sich die künstliche Intelligenz weiterentwickelt, während das Gewissen zurückgeht, hat die Menschheit nichts gewonnen.

Wenn die digitale Welt Grenzen beseitigt, während sich die Menschen immer fremder werden, dann gibt es etwas sehr Grundsätzliches, worüber wir nachdenken müssen.

Vielleicht kann gerade hier unsere historische Erfahrung von Bedeutung sein.

Als Kinder einer Kultur, die Familie kennt, Nachbarschaft kennt, Solidarität kennt, die Achtung vor den Älteren und Barmherzigkeit gegenüber den Jüngeren kennt und weiß, was es bedeutet, gemeinsam an einem Tisch zu sitzen, sollten wir dem modernen Deutschland etwas zu sagen haben.

Aber zuerst müssen wir selbst diese Werte leben.

Auch aus dieser Perspektive betrachte ich den Wahlerfolg von Elif Eralp in Berlin.

Der Berliner Haushalt für 2026 beträgt rund 45,5 Milliarden Euro.

Sollte Elif Eralp nach Abschluss der Koalitionsverhandlungen zur Regierenden Bürgermeisterin von Berlin gewählt werden, würde sie an der Spitze der Regierung einer Weltstadt mit rund vier Millionen Einwohnern eine enorme politische Verantwortung übernehmen.

Das ist keine leichte Aufgabe.

Eine solche Stadt zu regieren bedeutet nicht einfach, ein Amt zu besitzen.

Es bedeutet, Verantwortung auf sich zu nehmen.

Deshalb sollten wir neben unsere Freude auch unser Gebet stellen. Möge sie erfolgreich sein. Möge sie gerecht handeln. Möge sie Eignung und Leistung zum Maßstab machen. Möge sie sich nicht nur für diejenigen verantwortlich fühlen, die ihr ähnlich sind, sondern für alle Berlinerinnen und Berliner. Ihre türkische Herkunft mag für uns ein Grund zur Freude sein. Doch der Maßstab ihres Erfolges wird nicht ihre Herkunft sein, sondern das, was sie in ihrem Amt leistet. Auch das sollten wir nicht vergessen.

Denn wir brauchen mehr als Symbole.

Wir brauchen erfolgreiche Menschen.

Menschen mit moralischen Grundsätzen.

Gerechte Verantwortliche.

Menschen, die ihr Handwerk verstehen.

Menschen, die mit öffentlichem Eigentum noch sorgsamer umgehen als mit ihrem eigenen.

Menschen, die einen Menschen nicht aufgrund seiner Identität wertschätzen, sondern weil er ein Mensch ist.

Deshalb:

Freuen wir uns.

Aber werden wir nicht überheblich.

Lassen wir uns nicht auf sinnlose Parolen wie „Die Türken haben Berlin erobert“ ein.

Niemand hat irgendetwas erobert.

Niemand hat irgendjemanden besiegt.

Berlin bleibt Berlin.

Deutschland bleibt Deutschland.

Nur sind neue Menschen Teil der Geschichte dieses Landes geworden.

Die Kinder jener Menschen, die einst Gäste waren, beginnen nun, Verantwortung für das gemeinsame Haus zu übernehmen.

Genau darin liegt für mich das eigentlich Schöne.

Unsere Großväter halfen in den Fabriken beim Aufbau Deutschlands.

Unsere Väter eröffneten Geschäfte.

Unsere Mütter arbeiteten in Fabriken und zogen gleichzeitig ihre Kinder groß.

Wir gründeten Vereine.

Wir bauten Moscheen.

Wir gaben Zeitungen und Zeitschriften heraus.

Unsere Kinder gingen an die Universitäten.

Und heute arbeiten unsere Enkel in Laboren, Krankenhäusern, Unternehmen, Universitäten, Parlamenten und Regierungen.

Die Geschichte geht weiter.

Von 1279 bis 1683…

Von 1961 bis 2026…

Ein langer Weg.

Einst sagte man zu uns:

„Herzlich willkommen, Gastarbeiter.“

Heute steht vor unseren Kindern ein anderer Satz:

Nicht mehr: Herzlich willkommen …

Sondern: Übernehmt Verantwortung.

Denn ihr seid keine Gäste mehr.

Auch eure Arbeit, eure Stimme und eure Verantwortung gehören zur Zukunft dieses Landes.

Cem Özdemir in Baden-Württemberg…

Elif Eralp vor der Tür des Roten Rathauses in Berlin…

Morgen werden es andere Namen in anderen Städten sein.

Die Namen sind nicht das Entscheidende.

Entscheidend ist, dass sich der Weg geöffnet hat.

Und dass diejenigen, die diesen Weg gehen, niemals vergessen, woher sie gekommen sind.

Wenn es uns gelingt, als Christen, Muslime und Juden, als Gläubige und Nichtgläubige Hand in Hand ein gerechteres, friedlicheres und menschlicheres Deutschland aufzubauen, dann wird davon nicht nur Deutschland profitieren.

Wir würden damit zugleich einer Welt, in der der Rassismus wieder seine Stimme erhebt, eine eindrucksvolle Antwort geben.

Freuen wir uns.

Seien wir dankbar.

Arbeiten wir.

Aber werden wir niemals überheblich.

Denn der eigentliche Erfolg besteht nicht darin, ein Amt zu erreichen.

Der eigentliche Erfolg besteht darin, dass die Menschen, wenn man dieses Amt eines Tages verlässt, sagen:

„Wie gut, dass sie da war.“

Elif, möge dein Weg offen sein. Unsere Gebete begleiten dich …

 

 

7 Eylül 2026 Pazartesi

MİLLİ BAŞARIYI KİMLİK OPERASYONUNA DÖNÜŞTÜRMEK



-Bu başarı Türk Kadını’nın başarısıdır demenin kime ne zararı var. Cumhuriyetin açtığı yolda yürüyen Türk kadını demekle, ne demek isteniyor-

 

Rüştü Kam

8.09.2026-Denizli

A Millî Kadın Voleybol Takımı’nın her başarısının ardından aynı bayat senaryo yeniden sahneleniyor. Yıllardır değişmeyen bu senaryo, maalesef 2026’da da karşımıza çıktı. Maç bitti, ideolojik gösteri başladı.Türk milletinin ortak gururu olması gereken sportif başarılar, yine başka amaçlara alet ediliyor. Toplumu germek için kullanılıyor. Kutuplaştırmak için kullanılıyor. Müslüman Türk Milltinin inançlarıyla, değerleriyle ve genetiğiyle oynamak için kullanılıyor.

Maç bitiyor. Zafer kazanılıyor. Sporcuların sevinci daha yaşanmadan ideolojik gösteri başlıyor. Bir yerlerden sufle almışçasına “Cumhuriyetin açtığı yolda yürüdük” edebiyatı yapılıyor. Sahadaki millî başarı, bir anda ideolojik bir propagandaya dönüştürülüyor. Bu başarı Türk Kadını’nın başarısıdır demenin kime ne zararı var. “Cumhuriyetin açtığı yolda yürüyen Türk kadını” demekle, ne demek isteniyor?

Spordan sorumlu Bakan orada. Federasyon Başkanı orada. Maçtan sonra Türk milletini temsilen bir konuşma yapılıyor. Bu konuşmayı da Millî Takım kaptanı yapıyor. Fakat söylenen sözler, milletin ortak değerlerini kucaklamak yerine ayrıştırıcı bir dile dönüşüyor. Millî bir zaferin sevincine gölge düşüren bu dil, toplumun bir kesimini ötekileştiriyor.Artık bu ayrıştırıcı nefret dilinden kurtulalım. Yeter artık! Bu milletin evlatlarını birbirine düşüren, kin ve nefret kusan söylemlerden vazgeçelim. Millî formanın altında birleşelim. Zaferlerimizi ideolojik kavgalara değil, milletimizin ortak sevincine dönüştürelim.

Bu ve benzeri ifadeler, masum birer teşekkür veya durum tespiti değildir. Bu dil, Türk kadınının şanlı tarihini, asaletini ve gücünü sadece son yüz yıla sıkıştırmaya çalışan bir ideolojinin dilidir. Bu milletin İslamiyet’le yoğrulmuş mayasını yok saymaktır. Bu dil Türk Milletinin köklü geçmişini görmezden gelen bir dildir. Bu dil, yüzyıllara uzanan medeniyet birikimini adeta hafızadan siliyor. Bunun adı, açıkça bir kimlik aşındırma çabasıdır.

Türk kadınının hikâyesi Cumhuriyet’le başlamadı. Türk kadını, bu topraklarda yüzyıllar boyunca vardı. Tarihimiz bunun sayısız örneğiyle doludur. Bizim kadınımız tarih sahnesine dün çıkmadı! Bu milletin kadını Selçuklu’da devlet yönetti, Osmanlı’da vakıflar kurup medeniyet inşa etti, Kurtuluş Savaşı’nda imanıyla ve cesaretiyle cepheye mermi taşıdı. Türk kadınını ecdadına düşman gibi göstermeye çalışmak, bu milletin köklerine dinamit koymaktır.

En büyük ayıp ve sorumsuzluk ise Federasyon yönetiminde ve Spor Bakanlığı’ndadır. Bu ideolojik şovlara çanak tutmaları kabul edilemez. Daha da kötüsü, sessiz kalmalarıdır.

Sormak gerekir: Siz orada ne iş yapıyorsunuz?
Bu milletin parasıyla desteklenen, devletin imkânlarıyla parlatılan isimler, milletin inançlarına ve tarihine yönelik sözler söylüyor. Siz ise sessiz kalıyorsunuz. Neden göz yumuyorsunuz? Neden tepki göstermiyorsunuz?
Bu ülkenin kurumları, milletin değerlerine yönelik saldırılar karşısında sessiz kalmak için mi vardır?

Ay-yıldızlı forma, kimsenin ideolojik mülkü değildir. O forma, bu milletin ortak değeridir. Türk kadınlarının binlerce yıllık tarihinin mirasıdır. Eski Türk devletlerinin hatunlarından, Selçuklu’nun Terken Hatunlarına; Osmanlı’nın güçlü kadınlarından Cumhuriyet’in kadınlarına uzanan büyük bir mirastır. O forma, 85 milyonun ortak gururu ve namusudur..

Milletimizin inancıyla, kültürel genetiğiyle oynayarak bir kimlik zaafiyeti oluşturmak isteyenler bilsinler ki; bu toprakların mayası sandığınızdan çok daha sağlamdır. Sporu, kendi köhne ideolojilerine cephe mühimmatı yapanlar bu millete en büyük ihaneti etmektedir. Federasyon ve bakanlık, milli formayı taşıyanların toplumu ayrıştırmasına artık dur demelidir. Hiç kimse, bu aziz milletin parasıyla bu milletin değerlerine parmak sallayamaz.
Hiç kimse bu milletin ecdadına olan hürmetini ve inancını yok saymaya cüret edemez!
Türk Milleti kendi değerleriyle varlığını sürdüren aziz bir millettir...

5 Eylül 2026 Cumartesi

GEZİ YAZILARI KİTAP OLUYOR

 DUYURU

Sevgili okuyucularım, sevgili dostlar,

2009 yılından bu yana Türk Eğitim Derneği’ne gönül veren dostlarımızla birlikte çeşitli geziler düzenliyoruz. Bugüne kadar Türkiye’nin farklı bölgelerine dokuz gezi gerçekleştirdik. Dokuzuncu gezimizi de bu yılın(2026) nisan ayında Doğu Anadolu’ya yaptık.

Yıllar içinde gerçekleştirdiğimiz bu gezilerde gördüğüm yerleri, tanıdığım insanları, dinlediğim hikâyeleri ve bende iz bırakan nice güzelliği yazıya dökmeye çalıştım.

Bir süre sonra bu yazıların yalnızca bilgisayarımda ve arşivimde kalmaması gerektiğini düşündüm. Onları bir araya getirerek bir seyahatname serisine dönüştürmeye karar verdim. Rüştünün Seyahatnamesi adıyla.

Ortaya altı ciltlik bir gezi yazıları külliyatı çıkacak.

Bu çalışmanın en büyük teşvikçilerinden biri de sevgili eşim olmuştu. Yazmam, biriktirmem ve bunları kitaplaştırmam konusunda beni her zaman yüreklendirdi. O bugün aramızda değil. Allah rahmet eylesin.

Onun teşvikini ve desteğini bu çalışmanın her sayfasında ayrı bir hatıra olarak taşıyorum.

İlk cildin hazırlıkları tamamlanmak üzere. Kitabın önsözünü sizlerle paylaşmak ve daha kitap yayımlanmadan önce düşüncelerinizi almak istedim.

Sizlerin görüşleri benim için kıymetli.

Okuyun, eleştirin, önerin.

Belki bir cümleyi değiştirir, bir eksikliği tamamlar, bir ayrıntıyı yeniden düşünürüm.

Çünkü bu kitaplar yalnızca benim çıktığım yolların değil, birlikte yürüdüğümüz yolların da hikâyesi olacak.

Şimdiden ilginiz, desteğiniz ve samimi değerlendirmeleriniz için teşekkür ediyorum.

Sevgi ve selamlarımla…

Rüştü Kam 


ÖNSÖZ


İnsan neden yola çıkar?

Bir şehri görmek, bir denizin kıyısında durmak, hiç bilmediği sokaklarda yürümek, uzak bir coğrafyanın kokusunu içine çekmek için mi?

Sanmıyorum.

İnsan, biraz da kendisinden uzaklaşmak ve kendisine başka bir yerden bakabilmek için yola çıkar.

Çünkü yol, insana yalnızca mesafeyi değil, zamanı da aştırır.

Bir antik kentin taşları arasında yürürken bugünden binlerce yıl geriye gidersiniz. Bir mabedin sessizliğinde, yüzyıllar önce orada dua eden insanların seslerini hayal edersiniz. Bir denizin karşısında durduğunuzda ise zamanın bütün gürültüsü bir anda susar; geriye yalnızca dalgaların sesi ve insanın kendi iç sesi kalır.

Ege ve Akdeniz yolculuğum bana bunları düşündürdü.

Bu coğrafyada tarih ile tabiat öylesine iç içe geçmiş ki, bazen hangisine baktığınızı ayırt edemiyorsunuz. Mavi bir koyun hemen ardında binlerce yıllık bir şehir yükseliyor; zeytin ağaçlarının gölgesinde eski medeniyetlerin izleri duruyor; bugün sıradan görünen bir yol, belki de yüzyıllar önce kralların, askerlerin, tüccarların ve inanan insanların geçtiği bir yol oluyor.

İnsan, böyle yerlerde yürürken yalnızca mekân değiştirmiyor.

Zamanın içinde yürüyor.

İşte bu kitap, biraz da böyle bir yürüyüşün hikâyesidir.

Ege ve Akdeniz’i yalnızca güzellikleriyle anlatmak istemedim. Elbette denizin mavisi, koyların dinginliği, dağların heybeti, tabiatın cömertliği bu yolculuğun vazgeçilmez parçalarıydı. Fakat benim için asıl mesele, bütün bu güzelliklerin altında ve arasında saklı duran büyük insanlık hikâyesiydi.

Antik kentlere bu yüzden yalnızca eski taş yığınları olarak bakmadım.

O taşların arasında yaşamış insanları düşündüm.

Onların evlerini, pazarlarını, meydanlarını, tiyatrolarını; sevinçlerini, korkularını, inançlarını ve hayallerini…

Bugün isimlerini bile bilmediğimiz insanlar, bir zamanlar bu topraklarda bizim kadar gerçektiler. Onlar da sabahları güneşle uyandılar, sevdiler, çalıştılar, çocuklarını büyüttüler, gelecek için planlar yaptılar. Sonra zaman geçti ve hayatları tarihin derinliklerine karıştı.

Geriye taşlar kaldı.

Fakat o taşlara dikkatle bakarsanız, aslında taşlardan çok daha fazlasını görürsünüz.

Bir medeniyetin hikâyesini görürsünüz.

Yedi Kiliseler’in izini sürerken de benim için mesele yalnızca dinler tarihinin önemli merkezlerini görmek değildi. Bu topraklarda yaşanmış büyük bir inanç serüveninin izlerini takip etmekti. Bugün sessizliğe bürünmüş o mekânlarda bir zamanlar insanların toplandığını, inandığını, umut ettiğini ve hayatlarını anlamlandırmaya çalıştığını düşünmek, insanı ister istemez kendi zamanını sorgulamaya götürüyor.

Ne kadar değiştik?

Ne kadar aynı kaldık?

Aradan yüzlerce, binlerce yıl geçmesine rağmen insanın temel arayışlarının çok da değişmediğini fark ediyorsunuz.

İnsan yine anlam arıyor.

Yine seviyor.

Yine korkuyor.

Yine bir yerlere tutunmak, hayatına bir anlam vermek istiyor.

Belki de tarih dediğimiz şey, biraz da insanın kendisini geçmişte aramasıdır.

Bu yolculuklarda bazen bir antik tiyatronun basamaklarında oturdum. Etrafımdaki sessizliğe baktım ve bir zamanlar burada binlerce insanın oturduğunu düşündüm. Kim bilir kaç kahkaha yükseldi bu taşların arasından, kaç gözyaşı döküldü, kaç insan burada ilk kez bir hikâyeye kapıldı.

Bugün o insanlar yok.

Sesleri yok.

Evleri yok.

Ama oturdukları taşlar hâlâ burada.

İşte insanın faniliğini bundan daha iyi anlatan ne olabilir?

Biz de bir gün bu dünyadan geçip gideceğiz.

Arkamızda belki bir ev, birkaç fotoğraf, birkaç hatıra ve bizi tanıyan insanların hafızasında birkaç cümle bırakacağız.

Sonra zaman bizi de eski bir hikâyeye dönüştürecek.

Bu düşünce insana korkudan çok tevazu veriyor.

Çünkü insan, dünyanın sahibi değil; yolcusudur.

Belki de seyahat etmenin güzelliği biraz buradan geliyor.

Yolcu olduğunuzu daha iyi anlıyorsunuz.

Gittiğiniz her yerde sizden önce yürümüş insanların izlerine rastlıyor, sizden sonra gelecek insanların da aynı yollardan geçeceğini düşünüyorsunuz. Böylece hayatın büyük yürüyüşü içinde kendi yerinizi daha iyi kavrıyorsunuz.

Bu kitapta gördüğüm yerleri anlatırken yalnızca bilgi vermeye çalışmadım. Gördüklerimin bende bıraktığı duyguyu da korumak istedim. Çünkü bir yeri tanımak, onun adını bilmekten ibaret değildir. Bir şehrin tarihini bilmek başka, onun ruhunu hissetmek başkadır.

Ben biraz da o ruhun peşine düştüm.

Kimi zaman bir antik kentin taşlarında…

Kimi zaman eski bir mabedin sessizliğinde…

Kimi zaman bir köy yolunda…

Kimi zaman masmavi bir denizin karşısında…

Ve kimi zaman da yol arkadaşlarımla yapılan uzun bir sohbetin içinde…

Bu yüzden elinizde tuttuğunuz kitap yalnızca bir seyahat kitabı değildir.

Biraz tarih kitabıdır.

Biraz tabiat kitabıdır.

Biraz hatıra…

Biraz insan…

Ve belki biraz da kendimizi aradığımız bir yolculuk kitabıdır.

Yazmak istememin bir başka sebebi de şuydu:

Gördüklerim yalnızca benim hafızamda kalmasın.

Çünkü insanın hafızası yaşlandıkça bazı ayrıntıları unutur. Bir manzaranın rengi solar, bir ses uzaklaşır, bir yolun ayrıntıları birbirine karışır. Fakat yazı, unutmaya karşı insanın elindeki en güçlü araçlardan biridir.

Yazarsınız.

Ve zaman, hiç değilse bir süreliğine durur.

Bu kitabın sayfalarında benim geçtiğim yolları, gördüğüm şehirleri, dokunduğum taşları, dinlediğim hikâyeleri bulacaksınız.

Belki bazı yerleri benden önce gördünüz.

Belki bazılarını hiç görmediniz.

Belki de bu sayfalardan sonra görmek isteyeceksiniz.

Ama umarım kitabı bitirdiğinizde yalnızca “güzel yerler varmış” demezsiniz.

Bir an durur ve kendi kendinize şunu sorarsınız:

“Ben bu topraklara daha önce neden böyle bakmadım?”

Eğer bunu düşündürebilirsem, bu kitap amacına ulaşmış demektir.

Çünkü benim için seyahat, gidilecek yerlerin listesini çıkarmak değildir.

Seyahat, bakmayı öğrenmektir.

Bir taşın yalnızca taş olmadığını…

Bir şehrin yalnızca binalardan ibaret olmadığını…

Bir denizin yalnızca maviden oluşmadığını…

Ve geçmişin aslında hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmadığını anlamaktır.

Bazen bir yere gidersiniz ve hiçbir şey değişmemiş gibi görünür.

Oysa siz değişmişsinizdir.

Döndüğünüzde aynı insan değilsinizdir artık.

Belki daha fazla soru sorarsınız.

Belki geçmişe daha dikkatli bakarsınız.

Belki hayatın kıymetini biraz daha iyi anlarsınız.

Belki de bir gün yeniden yola çıkarsınız.

Benim için bu kitabın asıl hikâyesi işte burada başlıyor.

Çünkü bazı yollar insanı bir yere götürür.

Bazı yollar ise insanın içine…

Ve insanın içine açılan yolların sonu yoktur.

Yol açık, ufuk geniş olsun...

İyi yolculuklar.

Rüştü Kam

2026

17 Ağustos 2026 Pazartesi

MEMLEKETİMİN LEZZETLERİ

 

MEMLEKETİMİN LEZZETLERİ; ELMALLI PİDE

 

Rüştü Kam
16.08.2026 – DENİZLİ

 

“Memleketimin lezzetleri” diye başlayalım söze.

Türkiye’de yaşayanların tabiriyle biz gurbetçiler; biraz bağrı yanık insanlarız. İçimiz kan ağlar bizim. Buna rağmen gülebiliriz. Memlekete geldiğimizde, hiç değilse birkaç haftalığına içimizdeki hasreti ve yangını biraz olsun dindirmek isteriz. Siz bakmayın bizim öyle güldüğümüze.

Zaten zamanımız da kısa. En fazla beş haftamız var.

Beş hafta sonra yine bavullar toplanacak, yine yollar görünecek, yine bu cennet memleketten ayrılacağız. Seneye kadar da özlemini çektiğimiz sokaklardan, dostlardan, akrabalardan ve elbette memleket yemeklerinden uzak kalacağız.

Denizli’nin maşallahı var. Lezzeti bol.

Her gün bir başka yöresel yemeğin tadına baksanız yine de canınızın çektiği her şeyi yemeye zaman yetmez. Kelle paçasından gövecine, pidesinden kuyu kebabına, yanık koyun yoğurdundan, kokoreçine ve daha nice yöresel lezzete kadar ne varsa insanın hepsinden yiyesisi geliyor.

Bizim bu hâlimizi gören bazıları ise farklı düşünüyor.

“Görgüsüzlük bunlarınki…”

“Şımarıyorlar…”

“Birkaç kuruşları oldu, hava atıyorlar…” gibi.


Kulaklarım şahittir bu sözlere.

Oysa kimse işin bir de öteki tarafını düşünmüyor.

Bir ay sonra biz istesek de bu lezzetlerle buluşamayacağız.

Bir tabak kelle paça, bir porsiyon pide, bir göveç, kokoreç… Bunlar bizim için sadece yemek değil ki! Evet değil.

Memleket demek biraz da bunlar.

Bir yemek kokosu çocukluğumuza götürüyor bizleri. Bir lokma yemek, yıllar öncesinden bir sofrayı hatırlatıyor. Bir yoğurdun tadında annemizin mutfağı, bir pidenin kokusunda çocukluğumuzun sokağı çıkıveriyor karşınıza.

İşte biz gurbetçiler biraz da bunun için açlıoktan çıkmış gib yiyoruz. Evet doğr udur...

Doymak için değil, hasret gidermek için yiyoruz biz.

Ama bunu herkes anlamıyor.


Yirmi yıl önce “gurbetçi” denilen insanlara hiç değilse biraz saygı vardı. Şimdi ise “gurbetçi” kelimesi zaman zaman küçümsemenin, alay etmenin bahanesi hâline gelmiş.

Oysa biz bu ülkenin insanlarıyız.

Nerede yaşarsak yaşayalım, gönlümüzün bir tarafı hep burada.

Çalışıyoruz, kazanıyoruz, çocuklarımızı büyütüyoruz. Kimi zaman yıllarca memleket yüzü görmeden yaşıyoruz. Sonra birkaç haftalığına geliyoruz. Çarşısını, pazarını, dostlarını, akrabalarını ve yemeklerini doya doya yaşamak istiyoruz.

Bunun neresi görgüsüzlük?

Neresi şımarıklık?

İnsan özlediğini görünce seviniyor işte.

Hepsi bu.

Siz hiç gurbet yaşadınız mı? Siz hiç Vatan hasreti çektiniz mi? Size hiç aşağılamak için çingene barbar Türk denildi mi? Monşerlik yaparak bu güzel Vatanınızın bağrına hançer saplamayın.

Denizli’yi baz alarak söylüyorum; Allah’a şükür burada hayat var. İnsanların kahir ekseriyeti çalışıyor, kazanıyor, evine ekmek götürüyor. Bugün dünyanın nimetlerine ulaşmak, yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha kolay. Elbette ekonomik sıkıntı yaşayanlar da var. Fakirliği inkâr etmiyorum.

Ama her gördüğünüz insana “yoksulluk, çaresizlik, perişanlık” diye memleketinizi şikayet etmeyin. İnsan kendi ev halini başkasına şikayet  i edermiş. Yazıktır, günahtır.

Bazen fakirlik edebiyatını en çok yapanlar, siyasetin içinde bulunanlar ve onların sözcülüğünü yapanlardır. Çok çirkin bir alışkanlıktır.

 

EDLMALLI PİDE SALONU

Neyse…

Biz dönelim pidemize.

Bir gün enişteme, “Bugün canım kuşbaşılı pide çekti. Sonrasında da tahinli, ballı pide olsun.” dedim.

“Tamam, o iş bende.” dedi.

Bindik Renodes’e.

Tavas’a gidiyoruz.” dedi.

“Pide için Denizli’den Tavas’a mı gidiyoruz?” dedim.

Bir saatlik yol!
“Evet oraaya gidiyoruz”

Akıl kârı değil gibi geldi bana.

Ama insanın canı bir şeyi çekmeye görsün…

Gidiyoruz.

Elmallı Pide Salonu’na gidiyoruz.

Salona girdik.

İçerisi tıklım tıklım.

Meğer o gün festival varmış. Salon oldukça yoğun.

Kapıda bizi işletme sahiplerinden Ahmet Bey karşıladı.

“Hoş geldiniz.” dedikten sonra, yoğunluğu göstererek:

“Yaklaşık 35 dakika beklemeniz gerekecek.” dedi.

Kabul ettik.

Dört kişilik masaya bir sandalye daha ilave ettiler, beş kişi oturduk ve beklemeye başladık.

Doğrusu zamanlamaları çok iyiydi.

Tam 35 dakika sonra siparişlerimiz masada yerini aldı.

Ama pide gelmeden önce masaya söğüşler geldi.

Domatesin kokusunu alınca dayanamadık.

Pideyi beklerken domatesleri bitirdik.

Bu arada domatesleri getiren küçük Talha’ya seslendim:

“Talha, bize yanık koyun yoğurdu da getiriver.”

Hemen getirdi.

Onu da bitirdik.

Biraz sonra masaya bir başka küçük hanım yaklaştı.

Gülin.

Ondan da yoğurt istedik.

O da hemen getirdi.

Pideler de bu arada masaya geldi.

Ben bir yoğurt daha isteyince Gülin şaşkın şaşkın:

“Bir tane daha mı?” dedi.

Gülüştük.

Ama o “Bir tane daha mı?” deyişindeki samimiyet çok hoşumuza gitti.

Bazen insanı etkileyen şey, yediği yemekten çok gördüğü samimiyettir.

Derken kuşbaşılı pide geldi.

Kıymalı pide geldi.

Kıymalı kaşarlı geldi.

Sonra da ortaya tahinli, ballı pide…

“Yeme de yanında yat.” derler ya…

İşte tam da öyle.

Ağız tadıyla bir güzel yemek yedik.

Ben de enişteme teşekkür ettim.

Hani başta “Pide için Tavas’a mı gidilir?” demiştim ya…

O sözü hemen geri aldım.

İyi ki gelmişiz.

Ahmet Bey’e de ayrıca teşekkür ettim.

Teşekkürümün sebebi sadece pidelerin lezzeti değildi.

Hijyen, nezaket, saygı ve işlerini severek yapmalarıydı.

İşini iyi yapan insana teşekkür etmek gerekir.

Müşterisine değer veren insanın da hakkını teslim etmek gerekir.

Ahmet Bey bizim gurbetçi olduğumuzu bilmiyordu.

Bilseydi farklı davranır mıydı?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var:

İyi insan, karşısındakinin nereden geldiğine bakmadan iyi davranır.

Ben de memnuniyetimizi paylaşmak istedim siz okuyucularımla.

Herhangi bir ücret almadım ha.Yanlıoş anlamayın. Burada reklam yapmıyorum. Hakikati anlatıyorum.

Böyle bir beklentim de olmadı.

Sadece gördüğümü yazıyorum.

Çünkü bazen bir işletmeyi tanıtmanın en güzel yolu, reklamını yapmak değil; müşterisinin memnuniyetini anlatmaktır.

Elmallı Pide Salonu’nun hikâyesi de ayrıca ilginç

“Güreş meydanlarının tozundan asırlık bir lezzet durağına uzanan yaklaşık iki yüz yıllık bir aile hikâyesi bu.

Hikâyenin başlangıcı Antalya’nın Elmalı’sına, 1817 yılına kadar uzanıyor. Dönemin pehlivanlarından Fırıncı Sadık Usta’nın bir güreş sırasında rakibinin ölümüne sebep olması üzerine yaşadığı vicdan azabı, ailesiyle birlikte 1818 yılında Tavas’a göç etmesine vesile oluyor.

Sadık Usta, Tavas’ta ata mesleği olan fırıncılığa sarılıyor. Kendi elleriyle yaptığı pideler kısa zamanda çevrede tanınmaya başlıyor.

Yıllar geçiyor.

1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca aile, geldikleri toprakları ve köklerini unutmamak için “Elmalı” soyadını alıyor. Ama nüfus memuru Elmallı diye yazıyor. Bu yanlış öylece kalıyor.

Bugün bu gelenek, Sadık Usta’nın altıncı kuşaktan torunları tarafından Tavas’taki iki şubede yaşatılmaya devam ediyor. Beş kardeşler.

Demek ki bazı lezzetlerin sırrı sadece hamurda, ette veya fırında değil.

Geçmişte.

Ailede.

Sabırda.

İşte böyle olunca pide, sadece pide olmaktan çıkıyor.

Bir hikâyeye dönüşüyor.

Bir hatıraya dönüşüyor.

Bir memleket kokusuna dönüşüyor.


Biz gurbetçiler de böyleyiz işte. Ciğerimiz yanıktır bizim.


Bir ay sonra yine gideceğiz gurbete.

Denizli’nin sokaklarını, dostlarını, akrabalarını ve sofralarını geride bırakacağız.

Kelle paça, göveç, pide, kuyu kebabı, yanık koyun yoğurdu, kokoreç… Hepsi geride kalacak.

Seneye kadar tekrer özleyeceğiz onları. Sizler yine nasıl olsa şımarık diyeceksiniz bizlere, gögüsüz  diyeceksiniz.

O yüzden bırakın da geldiğimizde biraz fazla yiyelim.

Bırakın da canımız ne çekiyorsa tadına bakalım.

Bırakın da memleketin nimetlerinden birkaç hafta daha fazla istifade edelim.


Buna görgüsüzlük diyenlere de bir çift sözümüz olsun:

Bizim yediğimiz bir lokma pide, sizin sandığınız gibi gösteriş değildir,

Hasrettir.

Bir tabak yemek bazen insanın çocukluğudur.

Bir yoğurt bazen annesinin sofrasıdır.

Bir pide bazen memlekettir.

Ve insan memleketinden uzakta yaşarken, memlekete geldiğinde bunlara biraz fazla sarılıyorsa…

Bırakın sarılsın.

Çünkü gurbetçinin sofrasında bazen yemek değil, hasret yenir.


Ahmet Bey’e, Talha’ya, Gülin’e ve Elmalı Pide Salonu’nun bütün çalışanlarına teşekkür ediyorum.

Allah sizleri tuttuğunuz bu hizmet yolunda daim eylesin.

Para dediğin nedir ki?

Elin kiridir; yıkarsın, geçer.

Bir kıvılcım neyin varsa neyin yoksa alıp götürebilir.

Ama samimiyet…

Dürüstlük…

İşini severek yapmak…

Müşterini memnun etmek…

Bunlar baki kalır.

Benim gibi “gurbetçi” denilen bir insan, ta Berlin’den kalkıp gelir; bir sofrada gördüğü samimiyeti, aldığı hizmeti ve duyduğu memnuniyeti başka insanlarla paylaşır.

İşte asıl kazanç budur.


Yolunuz açık olsun.

Fırınınızın ateşi hiç sönmesin.

Sofranız bereketli olsun.

Memleketimin lezzetleri bitmesin; bizim de memleket hasretimiz…