ÇANAKKALE’DE İMAN SAF TUTMUŞTU (II)
Rüştü Kam
21.03.2026 Berlin
-Tatil planları yapılırken çoğu şey düşünülür ama bazı duraklar unutulur. Oysa Çanakkale unutulacak bir yer değildir. Bu yıl yolunuz Türkiye’ye düşerse, bir gününüzü Çanakkale’ye ayırın; belki de kendinize en çok o gün yaklaşacaksınız-
Çanakkale savaşını en iyi anlayan-anlatan ve yaşayan kişi hiç kuşkusuz Mehmet Akif Ersoy’dur. Kendisi, savaş esnasında gönüllü toplamak üzere Mısır’da görevli olmasına rağmen, sanki savaşın en kızgın yerinde savaşıyormuş gibi yazmıştır Çanakkale Destanını. Mehmet Akif olmak böyle bir şeydir…
“Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.”
Çanakkale yalnızca geçmişte yaşanmış bir savaş değildir. O, bu milletin hafızasında hâlâ dip diri duran bir ruhtur.
Berlin Türk Eğitim Derneği, 5 Nisan 2009’da Çanakkale’deydi. Rehber eşliğinde gezdik Çanakkale’yi. Gördük. Duygulandık. Gözyaşı döktük. Üç yüz on altı bin vatan evladına mezar olan o toprakların bağrına bastığı şehitlerimizin hikâyesini dinledik Rehberimizden. Anladık. Ağladık.
Ağlamamak mümkün mü?
Mümkün mü insanın içinin titrememesi?
Nasıl titremesin? Türkiye’de bir hane yoktur ki, Çanakkale’de “Kınalı Kuzusu” olmasın… Bir şehidi bulunmasın.
Ama herkes aynı yerden bakamıyor hayata…Mesela; Demet Yılmaz ağlayamadı.
Ağlayamadı… Çünkü anlayamamıştı Çanakkale’yi.
Anlasaydı, ağlayacaktı.
Neden ağlayamadığını ise şu sözlerle anlattı:
“Ben sizlerin niçin ağladığınızı Çanakkale turu bittikten sonra ancak kavrayabildim. Ama yine de ağlayacak kadar anlayabilmiş, kavrayabilmiş değilim.”
Açık yüreklilikle söyledi bunu. Samimiyetle… İçtenlikle söyledi…Ve ardından, bir eksikliğin farkına varmış olmanın mahcubiyetiyle ekledi: “En kısa zamanda köklerimle tanışacağım.” Asil bir davranış.
İşte mesele tam da burada başlıyor. Avrupa’da yetişen çocuklarımızın maalesef kahir ekseriyeti böyledir, bilmezler geçmişlerini. Köklerinden kopuk… Tarihinden habersiz…
Kendi hikâyesini bilmeden büyüyen nesillerdir bunlar…
Bilmezler onlar, bilemezler,
Çünkü öğretilmedi onlara.
Tanımazlar. Tanıyamazlar,
Çünkü tanıtılmadı onlara.
Hissetmezler. Hissedemezler,
Çünkü hissettirilmedi onlara.
Bir gün Çanakkale’ye gelirler… Gelirler gelmesine ve toprağına da basarlar basmasına ama toprağın altındakini hissedemezler. Öğretilmedi ki onlara bilsinler.
Peki, köksüz ağaç olur mu?
Kökü olmayan bir ağacın dalları nasıl yeşerecek?
Bahar geldiğinde çiçekler nasıl açacak?
Dallar nasıl meyveye duracak?
Kökü kurumuş bir ağacın gövdesi ayakta dursa ne olur durmasa ne olur… İçinde hayat suyu yoktur o ağacın.
İnsan da aynen böyledir.
Köklerini tanımayan…
Geçmişiyle bağ kuramayan…
Kendi hikâyesini, değerini bilmeyen bir şahsın kimliği nasıl oluşacak?
Tarihini bilmeyen…
Kültürünü tanımayan…
Kendi medeniyetinin izini süremeyen bir neslin sağlam bir kişilik inşa etmesi nasıl mümkün olacak?
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Karşımızda ciddi bir eksiklik var.
Bu eksikliğin giderilmesi için en büyük sorumluluk ailenindir.
Önce ailelere… Sonra da yetkililere düşer görev. Çünkü çocuk, dünyayı önce ailesinin penceresinden bakarak tanır.
Bir çocuğun zihninde tarih sevgisini…
Kültür bilincini…
Aidiyet duygusunu…
Uyandıracak ilk adım ailede atılır.
Anne ve babalar çocuklarına yalnızca iyi bir meslek kazandırmakla yetinemezler.
Kimliklerini de kazandırmak zorundadırlar… Güçlü bir kimliktir kastettiğim. Kim var diye sorulduğunda; evet ben varım diyebilecek şuurda bir gençlik.
Şuur eğitimle verilir,
Tarih şuuruyla verilir,
Kültürel değerlerini tanıtmakta verilir…
Ecdadıyla bağ kurmasını öğreterek verilir.
İçinde merak uyandırarak verilir…
Geçmişine karşı ilgi ve sorumluluk duygusu oluşturan bir eğitimle verilir.
Çanakkale’yi anlatmak zordur elbet. Ama o sarp yokuşu mutlaka aşmak gerekir.
Kurtuluş Savaşı’nı da anlatmak gerekir…
Bu milletin yaşadığı büyük fedakârlıkaları anlatmak gerekir.
Çünkü bir milletin geleceği, geçmişini anlayabilen nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.
Mezarların çoğuna daha ulaşılamamış…
Dağlardaki şehit mezarlarının çoğuna hâlâ ulaşılamamış.
Çanakkale’nin sarp tepelerinde, toprağın altında nice isimsiz vatan evladı yatıyor…
O Kınalı Kuızular, gün yüzüne çıkarılacağı zamanı sessizce bekliyorlar.
Evet bekliyorlar…
Oysa İngilizlerin, Fransızların ve Anzakların mezarlıkları çoktan yapılmış.
Düzenli… Bakımlı… İhtimamla da korunuyor.
Her biri özenle hazırlanmış; etrafı çiçeklerle çevrili…Tabelalar işaretlenmiş… yolları yapılmış … Hatıraları yaşatılıyor…Unutulmamışlar
Bizim şehitlerimizin mezarları ise yeni yeni yapılmaya başlanmış.
Dağların arasında kalan gerçek kabirler ancak şimdilerde gün yüzüne çıkarılıyor.
Aradan doksan dört yıl geçmiş (2009)…Neredeyse bir asır…
Ama o toprakların altında yatanların hatırasına gereken ilgi gösterilmemiş.
İçimiz sızladı bunları görünce-duyunca. Çünkü o toprağın altında yatanlar, bu vatan için canlarını vermişti.
Daha bıyığı terlememiş delikanlılardı onlar…
Kınalı kuzulardı onlar…
Köylerinden, okullarından çıkıp gelen, vatanı savunmaya koşan gençlerdi onlar…
Canlarını verdiler Çanakkale’de.
Verdiler vermesine de sonrasında unutuldular… Evet unuttuk onları…Sessizce… Yavaş yavaş…
Bunda elbette geçmişte yapılan yanlışların payı büyüktür. Biliyoruz o hataları. Kimlerin yaptığını da biliyoruz…Ama bilmek yetmez…Onları deşifre etmek gerekir. Çünkü bu sadece bir tarih meselesi değildir…Bir milletin tarih hafızasının silinmesi meselesidir. Unutulan her şehit…Aslında silinen bir hatıradır.
Kendi geçmişiyle barışık olmayan…
Tarihine mesafeli duran…
Hatta zaman zaman unutan, unutturmak isteyen bir anlayıştan bahsediyorum. Celladına aşık yöneticilerden bahsediyorum. Yani monşerlerden…
Oysa bir millet geçmişiyle yaşar. Ecdadını unutan toplumlar…Zamanla kendini de unutur.
Çünkü tarih sadece kitaplarda yazılı satırlardan ibaret değildir.
Tarih, bir milletin hafızasıdır. Onurudur. Köküdür.
Çanakkale tepelerinde yatan o şehitler… Sadece bir savaşın askerleri değildir. Onlar bu milletin vicdanıdır.
Fedakârlığın… İnancın… Adanmışlığın sembolüydü onlar.
Onların hatırasına sahip çıkmak aslında kendimize sahip çıkmaktır.
Bugün o mezarlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılıyor.
Şehitlikler yapılıyor…
Yollar açılıyor…
İsimler tespit edilmeye çalışılıyor…
Geç kalmış bir vefa…Ama yine de kıymetli.
Ama insan sormadan edemiyor:
Bunca yıl neden beklendi?
Neden bu toprakların gerçek sahipleri bu kadar geç hatırlandı?
Çanakkale’de yatan o gençler bizden ne bir makam, ne bir ödül bekliyorlar…Onların makamını Allah zaten vermiş.
Onlar sadece hatırlanmak istiyorlar ve bu milletin hafızasında hak ettikleri yeri almak istiyorlar.
İşte asıl mesele burada başlıyor
Çanakkale ile ilgili seyredebildiğimiz birkaç film var. Var olmasına var da ne yazık ki çoğu, bu büyük destanı anlatmaktan uzak yapımlar…Ucuz yapımlar, çala kalem yapılmış.
Yüreğe dokunan eserler gerekir…
İnsanın içini titreten…
Gözünü yaşartan…
İzleyen herkese “ben kimim” sorusunu sorduran eserlerler gerekir…
Türkiye gibi her köşesinde tarih kokan, her toprağında bir hatıra barındıran müstesna bir vatana sahibiz. Bu toprakların her karışı, bir film, bir roman, bir belgesel olacak kadar zengin hikâyelerle doludur. Fakat ne yazık ki film ve dizi yapımcılarımız çoğu zaman bu zenginliği görmezden geliyor. Onun yerine ekranlarımızı Aşk-ı Memnularla, Binbir Gece Masallarıyla, Miran Ağa’larla, Hanımın Çiftliğiyle, Kızılcık Şerbetiyle, Yaprak Dökümüyle dolduruyorlar. Önümüze konulan bu hikâyeleri de mecburen biz izliyoruz… Yersen diyorlar… Ve yiyoruz.
Eğer Türkiye’deki bu tarihî doku Amerikalıların ya da Avrupalıların elinde olsaydı şüphesiz her bir tarihî mekân, her bir kahraman, her bir destan için onlarca film ve belgesel çekilirdi. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar da bu hikâyeleri izler, o kahramanları tanırdı.
Bazen de şu soru zihnime takılıyor: Kültür Bakanlığı ne iş yapar?
Elektrik parasını bile bizim ödediğimiz TRT ne iş yapar?
Bu kadar büyük bir tarih, bu kadar büyük bir miras ortadayken neden hâlâ hak ettiği şekilde anlatılamıyorlar? Allah aşkına…
Yazık… Hem de çok yazık.
Elbette haksızlık da etmeyelim. Son yirmi yılda TRT’nin yaptığı bazı yapımlar, özellikle tarihî diziler ve filmler, bu alanda önemli bir adım olmuştur. Bilhassa tarihî yapımlar konusunda TRT’nin ortaya koyduğu gayreti teslim etmek gerekir. Ancak yine de Çanakkale gibi bir destanın, bu milletin ruhuna yakışır dizilerle, eserlerle anlatılması gerektiği gerçeği ortadadır.
Ne yazık ki biz çoğu zaman yatırımı yanlış yerlere yapıyoruz. Hem halk olarak hem de devlet olarak;
Taşa…
Betona…
Toprağa yatırım yapıyoruz. Üstelik buralara yapılan yatırımları da büyütüyoruz.
Elbette bunlar da önemlidir.
Şehirler büyür…
Yollar yapılır…
Binalar yükselir…
Ama asıl mesele bu mudur?
Hayır.
En kıymetli yatırım insana yapılan yatırımlardır. Kültürel değerlere yapılan yatırımlardır. Bir ülkenin gerçek serveti gökdelenleri değildir…Yetişmiş insanlarıdır.
Bu yüzden çocuklarımıza yapılan yatırımlar, bir milletin geleceğine yapılan yatırımlardır. Yarının toplumunu şekillendirecek olan yatırımlardır onlar.
Bir ağacın dalları hemen meyve vermez.
Bazen yıllar geçer…
Toprağı işlemek gerekir…
Kökünü beslemek…
Sabırla büyümesini beklemek için …
İlk bakışta hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.
Sessizdir… Derinden ilerler.
Ama kök sağlamsa…
Zamanla dallar güçlenir.
Bahar geldiğinde tomurcuklar belirir…
Ardından çiçekler açar…
Ve nihayet meyveye durur.
İnsan yetiştirmek de böyledir.
Sabır ister…
Emek ister…
Bilinç ister…
Yeter ki doğru besleyelim onları…
Yeter ki çocuklarımızı kendi tarihleriyle…
Kendi kültürleriyle buluşturalım.
O zaman göreceğiz…
Bugün attığımız küçük adımlar…
Yarının güçlü, kimlik sahibi nesillerine dönüşecek.
Çünkü sabırla beslenen kökler…
Er ya da geç…
Mutlaka meyveye duracaktır.
“Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber;
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”
Bitti