14 Nisan 2026 Salı

HZ. EYYUB PEYGAMBER Ve HALFETİ

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; HZ. EYYUB PEYGAMBER (VII)


Rüştü Kam

15 Nisan 2026 -Berlin

Şanlıurfa denildiğinde akla gelen manevî duraklardan biri de Hz. Eyyub Peygamberin Makamı’dır. Sabır denildiğinde adı ilk anılan peygamberlerden olan Hz. Eyyub, yaşadığı ağır hastalıklar ve uzun süren imtihanlar karşısında gösterdiği metanetle insanlık için eşsiz bir örnek olmuştur.

Rivayetlere göre bu imtihan öyle derinleşmiştir ki, hastalık zamanla bedeninin neredeyse her tarafını sarmış, hatta diline kadar ulaşmıştır. Buna rağmen Hz. Eyyub, dilini şikâyete değil zikre yöneltmiş; en zor anlarında bile Rabbine yönelişinden vazgeçmemiştir. Bu yönüyle onun kıssası, acının büyüklüğünden ziyade sabrın derinliğini gösteren ibretlik bir hâldir.

Yıllar süren bu hastalık boyunca ne dilinden bir şikâyet dökülmüş ne de kalbinden bir isyan geçmiştir. En dar anında bile Rabbine yönelişi değişmemiş; “Rabbim! Bana gerçekten hastalık dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” duası, sabrın ve teslimiyetin en saf ifadesi olarak hafızalara kazınmıştır. Bu dua, sadece bir yakarış değil; aynı zamanda kulun acziyetini kabul edip ilâhî rahmete sığınmasının en ibretlik örneklerinden biridir.

Şanlıurfa’da bulunan makamı ve hemen yanındaki su kuyusu, onun şifa bulduğu yer olarak kabul edilir. Ziyaretçiler, bu mekânda sadece geçmişi anmakla kalmaz; kendi sıkıntılarını, dertlerini ve umutlarını da bu hatıranın içine bırakırlar. Sessizce edilen dualar, taş duvarlara sinmiş bir teslimiyet duygusuyla birleşir. Bu yönüyle burası, sadece tarihî bir ziyaret noktası değil; sabrın, şifanın ve yeniden ayağa kalkmanın sembolüdür.

Hz. Eyyub’un kıssası insana şunu hatırlatır: İmtihan ne kadar ağır olursa olsun, sabır insanı Rabbine yaklaştıran en güçlü yoldur.

Ve belki de daha derin bir hakikat şudur: Sabır, sadece beklemek değildir; acının içinde dahi sükûneti koruyabilmektir. Dağılmadan… kırılmadan… Umudu yitirmeden yönelmektir Rabbine. Şikâyet etmeden. İsyan etmeden.

Çünkü sabır, sessiz bir direniştir aslında. İçten içe büyüyen bir teslimiyet… Kulun, en zor anında bile “Ben buradayım” diyebilmesidir Rabbine.

Ve belki de en güzeli şudur: Sabreden, yalnız değildir. Çünkü sabırla yürüyen, her adımda Rabbine biraz daha yaklaşır.


HALFETİ

Halfeti… Fırat’ın kıyısına kurulmuş bir yerleşim yeri. Geçmişiyle yaşayan, acısını içinde taşıyan, hikâyeleriyle var olan bir yer.

Halfeti denince akla Fırat gelir, hatıralar gelir, ağıtlar gelir. Suyla yoğrulmuş bir coğrafyadır Halfeti. Fırat Nehri Halfeti’yi ikiye böler; kimi zaman hayat verir, kimi zaman hüzün taşır. Bir kader çizgisi gibi, sessizce Halfeti’nin akıp gider.

Eskiden çocuklar, gençler yüzermiş bu sularda. Ama her zaman masum olmazmış Fırat; zaman zaman can da alırmış. Ardından ağıtlar yakılır, türküler söylenirmiş… acı üstüne acı…

Şu Fırat'ın suyu akar serindir oy
Ölem ölem derdo ölem

Akar serindir oy oy oy oy
 

Yârimi götürdü anam

Kanlı zalimdir ölem ölem
Kanlı zalimdir nasıl gülem oy oy oy oy

 

Daha gün görmemiş taze gelindir oy
Ölem ölem derdo ölem

Taze gelindir oy oy oy oy

 

Söyletmeyin beni anam yaram derindir
Ölem ölem yaram derindir

Nasıl gülem oy oy oy oy

 

Kömürhan köprüsü Harput'a bakar oy
Ölem ölem derdo ölem 

Harput'a bakar oy oy oy oy
 

Merhametsiz zalim Fırat

Ocaklar yıkar ölem ölem
Ocaklar yıkar nasıl gülem oy oy oy oy

 

Ahbapların gelmiş ağıtlar yakar oy
Ölem ölem derdo ölem

Ağıtlar yakar oy oy oy oy

 

Söyletmeyin beni anam yaram derindir
Ölem ölem yaram derindir

Nasıl gülem oy oy oy oy” 


Güfte ve bestesi İzzet Altınmeşe’ye ait olan “Şu Fırat’ın suyu akar serindir” türküsü, işte bu acıların, bu kayıpların bir yankısıdır.
Fırat… hem yaşat
mış hem de almış; hem sevdirmiş hem de hüzünlendirmiştir.

Bir gün gelmiş, zaman değişmiş… Nehrin önüne kurulan barajla birlikte eski Halfeti yavaş yavaş sulara teslim olmuş. Sadece Halfeti değil; bir hayat, bir hafıza, alışkanlıkların tamamı gömülmüş suyun altına. Geriye ne mi kalmış? Birkaç yapı… ve suların içinden, şehadet parmağı gibi göğe yükselen o minareler. Minare değildir onlar sadece; susmayan tanıklardır, kaybolan bir hayatın sessiz çığlığıdır. Öylece dururlar orada, kendilerine biçilen o kaderi bekler gibi.

Yeni bir yerleşim yeri kurulmuş yukarıda, köy de oraya taşınmış. Elbet hesaplar yapılmış, kararlar öyle verilmiştir. Devlet hesapsız iş mi yaparmış!. Yapmaz yapmasına da… bazı şeyler hesapla ölçülmez ki. Hatıralar mesela… alışkanlıklar… yaşanmışlıklar…Unutulmaz onlar. Unutulmamalıdır da zaten. Baksanıza… minareler bile, tutulan suya inat, hâlâ direniyor, gömülmemek için Fırat’ın dibine.

Öğle yemeğimizi Fırat Nehri’nin üzerine kurulmuş bir iskelede yedik. Sofraya, yöreye has şabut balığı geldi. Dalgalar hafif hafif tekneyi okşuyor… suyun sesi de başka oluyorSu sesi, para sesi ve kadın sesi diye boşuna dememişler. 

Arkadaşlar kaçak çayın keyfine de vardıktan sonra tekneyle Fırat’a açıldık. Bir süre sonra oyun havaları yükseldi Fırat’ın üzerinden. Yüksek ses… hızlı ritim… Derken kendini müziğe kaptıranlar çıktı ortaya. Oynamaya başladılar. Fırat’ın dinginliğiyle müziğin coşkusu karıştı birbirine. Gezilerin o vazgeçilmez anları… insanı dinlendiren, ruhunu tazeleyen, hafifleten anlar bunlar… 

Ama işin bir başka yüzü de vardı. Eksik olan bir şeyler… hem de hissedilir derecede. Tanıtım neredeyse yoktu. Sadece tekne turu yapıyoruz. Yapay zekâ ile hazırlanmış olduğu söylenen anlatımlar vardı ama ruhu yoktu içinde bu tanıtımın. Yüzeysel, geçiştirilmiş, derinlikten uzak… Oysa burası böyle birkaç cümleyle anlatılıp geçilecek bir yer değil. Rehber yoksa bile, düşünülerek doğru bir şekilde hazırlanmış bir anlatım bekliyorduk. Çünkü insan buraya sadece Fırat’ı görmek için gelmez; anlamak ister, hissetmek ister. Birkaç oyun havasıyla insanları gaza getirip gönderilecek yer değil burası. “İnsanlar nankördür” diyor ya Yaratıcımız. Boşuna dememiş bunu. İnsanlar ellerindeki nimetin kıymetini bilmiyorlar gerçekten. 

Halfeti sadece manzarasıyla yaşamaz; hikâyeleriyle yaşar. Suyun içinden yükselen yarımada görüntüsündeki Rumkale, Kalenin Havari Yuhanna’nın İncil’i yazmaya başladığı yer olduğuna dair rivayetler… Kral kızının o destansı aşkı… Bir damla göz yaşından oluşan içme suyunun hayat hikâyesi… Rumkale’den, kayalıkların arasından aşağı doğru inen ve Fırat ile bağlantıyı sağlayan taş merdivenler...

Bunlar olmadan Halfeti mi olurmuş? Olmadı zaten.

Anlatılan o aşk hikâyesi… tarih kitaplarına girmemiştir belki ama halkın hafızasına kazınmıştır. Bir kral kızı … bir halk çocuğu… Yasak bir sevda… Engel üzerine engel… Sevdalarından vazgeçmeyen gönüller. Kavuşamayan sevdalılarve dökülen gözyaşları… Sonu hüzün...

Fırat’ın suyu… sadece susuzluğu gidermez. İçine hüzün düşmüştür, hatıra karışmıştır. İçenlerin kalbine dokunur o su. Kimine göre şifa, kimine göre teselli… Ama kesin olan şu: Halfeti’de su bile göz yaşı döker şahit olduklarına. Çünkü burada her şeyin bünyesine bir hikâye sinmiştir. Bir çeşme… bir taş… bir minare… Aslında hepsi konuşur, anlayan anlar.

İşte Halfeti’yi farklı kılan da budur. Gördüğün sadece bir manzara değildir. Duyduğun sadece bir hikâye değildir. Hepsi birlikte yaşayan bir hatıradır. Ve o hatıralar olmazsa… Halfeti, Halfeti olmaz.

Tekne, sular altında kalan eski köyün önünde durdu. Kısa bir çay molası… belli ki her gelen gruba aynı uygulama yapılıyor30 dakika mola. Ne yapılacak burada; çay içilecek Fırat’a karşı. İyi de biraz önce içtik ya çayımızı. Saldım çayıra Mevlâm kayıra. 
O terkedilmiş köy hakkında b
ilgilendirme yok; baraj ne zaman kuruldu, köyün ne kadar nüfusu vardı? Bunlar anlatılmıyor. İlgi yok. Güler yüz, nezaket yok… olması gerekenler yok. Soru soruyorsun, cevap; “bilmiyoruz. Oradaki resme bakın. Köyün eski hailidir o resim.”

Bilmiyorsanız öğrenin. Öğrenemiyorsanız anlatacak bir şey koyun oraya. Bir broşür… bir pano… bir iz… İnsan sadece fotoğraf çekmeye oynamaya gelmez ki buraya. Anlamak da ister.

Halfeti’nin en büyük eksikliği kendisini anlatamamaktır. Simsarlar ele geçirmiş Halfeti’yi. Oradan kazananların, oraya sahip çıkması gerekmez mi? Turizm sadece para değildir. Aynı zamanda bir sorumluluktur.

Söyledim oradaki görevli bayana, gördüğüm bu eksiklikleri. “Tanıtım böyle olmaz,” dedim. “Bu, gelen insanları ciddiye almamaktır” dedim. Özür diledi. İyi niyetliydi belki… ama yetmedi. Çünkü bazı eksikler vardır ki iyi niyetle değil, özenle giderilir.

Halfeti, güzel ve güzel olmasına da ancak bir yerin değeri manzarasında değil, onu nasıl anlattığınızda gizlidir.
Anlatamazsan… en güzel yer bile bir görüntüden ibaret kalır.

Oysa Halfet; bir görüntüden çok daha fazlasını hak ediyor.

Devam edecek

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; DİYARBAKIR(III)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; DİYARBAKIR(III)

- Dicle’nin kenarındayız.
Karşımızda On Gözlü Köprü var…
Köprü Dicle’nin üstüne kurulmuş bir hat değil sadece; geçmişle bugün arasında bir bağ gibi-

Rüştü Kam
06.04.2026 - Berlin


“Diyarbakır, Mezopotamya’nın kuzeyinde yer alan ve yaklaşık 10.000 yıllık geçmişe sahip çok eski bir yerleşimdir. Antik çağda “Amida” adıyla bilinen şehir, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca önemli medeniyetlerin hâkimiyetine girmiştir. Roma, Bizans ve Sasani imparatorlukları arasında sık sık el değiştiren Diyarbakır, 7. yüzyılda İslam hâkimiyetine girmiştir. Daha sonra Artuklular ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir merkez hâline gelmiş, bu süreçte hem kültürel hem de ekonomik açıdan gelişimini sürdürmüştür. Şehrin simgesi olan Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri günümüzde UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.
2024–2025 verilerine göre Diyarbakır’ın nüfusu yaklaşık 2 milyon civarındadır. Nüfusun büyük bölümü Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir gibi merkez ilçelerde yaşamaktadır. Şehrin etnik yapısı tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir. Günümüzde nüfusun büyük çoğunluğunu Kürtler oluştururken, Türkler ve Zazalar da önemli gruplar arasındadır. Geçmişte Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler de şehirde önemli bir yer tutmuş, ancak zamanla sayıları azalmıştır.
Diyarbakır, tarihi ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken bir şehirdir. Diyarbakır Surları, Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun ve en iyi korunmuş surlarından biri olarak kabul edilir. Hevsel Bahçeleri ise tarih boyunca şehrin en önemli tarım alanlarından biri olmuş, yüzyıllar boyunca Diyarbakır’ın beslenmesinde hayati bir rol oynamıştır.
Ulu Camii Anadolu’nun en eski camilerinden biri olup, On Gözlü Köprü Dicle Nehri üzerinde yer alan önemli tarihi yapılardandır. Hasan Paşa Hanı ise günümüzde sosyal yaşamın canlı noktalarından biridir.
Şehirde güçlü bir sözlü kültür bulunmaktadır. Dengbêj geleneği bu kültürün en önemli unsurlarından biridir. Aile bağları ve misafirperverlik dikkat çekicidir. Sokak hayatı canlıdır ve çarşılar sosyal yaşamın merkezini oluşturur.
Ekonomik yapı tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret üzerine kuruludur. Pamuk, buğday ve mercimek üretimi yaygındır. GAP projesi ile tarımsal üretim artmıştır. Küçükbaş hayvancılık önemli yer tutar. Sanayi alanında tekstil ve gıda sektörü öne çıkmaktadır. Diyarbakır aynı zamanda bölgesel bir ticaret merkezidir.

PKK (Kürdistan İşçi Partisi)
1970’li yıllardan itibaren bölgede yaşanan çatışmalar, şehrin sosyal ve ekonomik yapısını etkilemiştir. 1978 yılında Lice ilçesine bağlı Fis köyünde kurulan PKK, 1984 yılından itibaren silahlı eylemlere başlamıştır. Bu süreç uzun yıllar devam etmiş ve şehirde çeşitli olumsuz etkiler bırakmıştır. PKK, Türkiye ile birlikte Avrupa Birliği ve NATO üyesi birçok ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilmektedir.
Bu süreçte “Diyarbakır anneleri” olarak bilinen aileler, çocuklarına kavuşma talebiyle 2019 yılından itibaren oturma eylemleri düzenlemiştir. Bu hareket kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.
2015–2016 yıllarında yaşanan hendek olayları sırasında özellikle Sur ilçesinde ciddi çatışmalar meydana gelmiş, şehirde fiziksel ve ekonomik zararlar oluşmuştur. Sonraki yıllarda ise normalleşme süreci ile birlikte şehirde yeniden canlanma gözlemlenmiştir.”
Daha şehre girmeden hissediliyor bir şeyler… ağır ama sıcak. Taşın dili var sanki burada. Surlara yaklaştıkça anlıyorsun; sıradan bir şehir olmadığını buranın. Zaman durmuş gibi… ama aslında hiç durmamış.
Dicle’nin kenarındayız.
Karşımızda On Gözlü Köprü var…
Köprü Dicle’nin üstüne kurulmuş bir hat değil sadece; geçmişle bugün arasında bir bağ gibi.
Üzerinde yüzlerce insan var, kimisi halay çekiyor kimisi fotoğraf, kimisi de onları seyrediyor.
Davulun tok sesiyle zurnanın ince sesi birbirine öyle uyumlu ki, belli… çalışılmış, hissedilmiş.
Bir bayram havası sarıyor etrafı…
Ama içinde saklı bir şeyler de var gibi; mesela sessizce dolaşan hafif bir hüzün… Kolay değil yıllar yılı nice olaylara şahitlik etmişliği var On Gözlü Köprünün.
Arkadaşlar fotoğraf peşinde, deklanşör sesi susmuyor. Bir kısmı da Dicle’nin kenarında çaylarını yudumluyor…Daha yolun başındayız aslında, ama herkes çoktan şehre karışmış bile. Bu şehir kolay bir şehir değil…Geçmişi çok ağır.Geçmişinde kan var gözyaşı var.
Anlatıyor rehberimiz Ahmet, biz sadece dinliyoruz. 1970’lerden beri süren o zor yılları anlatıyor… İnsanların sadece yaşamakla kalmayıp, ayakta kalmaya çalıştığı zamanları.
Bir de anneler var… Dağa kaçırılmış çocuklarını bekleyen Diyarbakır anneleri. Sesini duyurmaya çalışan, evladını isteyen anneler...
Sonra Sur…
Hendek olaylarının izlerini taşıyan sokaklar.
Bazı duvarlar hâlâ konuşuyor sanki.
Ama garip bir şekilde direnen bu şehir…Ne yaşarsa yaşasın, içine hiç kapanmamış. İnsanlar hâlâ gülüyor. Hâlâ misafirlerağırlanıyor.
“Hoş gelmişsiniz…” diyor biri.
“Safalar getirmişsiniz…”
Ve gerçekten kendini onlardan biriymiş gibi hissediyorsun. Sanki yabancı değilsin.
Yorgun ama dimdik ayakta durmasını bilen bir şehir burası. Biraz hüzün, biraz direniş, biraz da umut…İşte burası Diyarbakır.

ON GÖZLÜ KÖPRÜ

“On Gözlü Köprü, Diyarbakır’ın en önemli tarihi yapılarından biri olup Dicle Nehri üzerinde, şehrin güneyinde yer almaktadır. Diyarbakır Surları’nın hemen dışında bulunan bu köprü, hem tarih boyunca ulaşımı sağlamış hem de şehrin sosyal hayatında önemli bir yer edinmiştir.
Köprünün inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüze ulaşan kitabesine göre 1065 yılında Mervanoğulları döneminde inşa edildiği kabul edilmektedir. Bazı kaynaklar köprünün daha eski dönemlere, hatta Roma dönemine kadar uzanan bir geçmişi olabileceğini, ancak mevcut yapının Orta Çağ’da yeniden inşa edildiğini belirtir. Köprü, dönemin önemli emirlerinden biri olan Nizameddin Nasr tarafından yaptırılmıştır.
Adını üzerindeki on kemerden alan On Gözlü Köprü, kesme bazalt taş kullanılarak inşa edilmiştir. Diyarbakır’ın karakteristik yapı malzemesi olan siyah bazalt taş, köprüye hem dayanıklılık hem de estetik bir görünüm kazandırmaktadır. Köprünün uzunluğu yaklaşık 170 metre, genişliği ise 5–6 metre civarındadır. Kemerler, farklı büyüklüklerde tasarlanmış olup ortadaki kemerler daha geniştir; bu da suyun akışını dengelemek ve taşkınları önlemek amacıyla yapılmıştır.
Mimari açıdan köprü, sade ama işlevsel bir tasarıma sahiptir. Üzerinde yer alan kitabe, dönemin taş işçiliğini ve estetik anlayışını yansıtır. Yüzyıllar boyunca ayakta kalmayı başaran köprü, hem mühendislik başarısı hem de tarihi sürekliliğin bir simgesi olarak kabul edilmektedir.”
Bugün On Gözlü Köprü, yalnızca bir ulaşım yapısı olmanın ötesinde, Diyarbakır halkının buluştuğu, vakit geçirdiği ve kültürel etkinliklerin yaşandığı bir mekân hâline gelmiştir. Özellikle gün batımında ve yaz akşamlarında köprü çevresi, halayların çekildiği, müziğin ve sohbetin eksik olmadığı canlı bir atmosfere sahiptir. Bu yönüyle köprü, hem geçmişin izlerini taşıyan hem de günümüzün sosyal hayatını yansıtan önemli bir simge olarak varlığını sürdürmektedir. Verilen 10 dakika serbest zamanda köprü ile hatıra fotoğrafları çelidi arkadaşlar. Sonrasında surlara çıkarak Diyarbakır’ı kuş bakışı ile seyrettik. Tamiratta olduğu için köprü ile hoş-beş edemedik.

Köprüden sonra şehrin içine daldık. Alabildiğince kalabalık olan yollardan ilerlemek o kadar kolay olmadı. Bir zaman sonra Ulu Cami’ye ulaştık.

Diyarbakır Ulu Camii

“Diyarbakır Ulu Camii, Anadolu’nun en eski ve en önemli camilerinden biri olarak kabul edilir. Şehrin kalbinde, surların içinde yer alan bu yapı, sadece bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği kültürün ve dönüşümün de canlı bir şahididir.
Caminin bulunduğu alanın geçmişi daha da eskilere uzanır. Yapının, İslam fethinden önce bir kilise olarak kullanıldığı; fetih sonrasında ise camiye çevrildiği bilinmektedir. Bu yönüyle Ulu Camii, Diyarbakır’ın çok katmanlı tarihini doğrudan yansıtan bir yapı niteliğindedir.
Avluya adım attığınızda ilk dikkati çeken unsurlardan biri şadırvandır. Ortada yer alan bu yapı, hem abdest alma ihtiyacını karşılar hem de avluya estetik bir merkez kazandırır. Taş işçiliğiyle uyum içinde duran şadırvan, caminin sade ama derin mimari anlayışını tamamlar.
Caminin bir diğer önemli unsuru ise muvakkithane namaz ile ilişkili zaman belirleme saatidir. Burada geçmişte namaz vakitleri güneşin hareketlerine göre hesaplanır, zamanın düzeni gökyüzüne bakılarak belirlenirdi. Bu, sadece ibadet için değil, aynı zamanda dönemin bilim anlayışı açısından da önemli bir uygulamaydı.
Mimari olarak yapı, siyah bazalt taşın hâkim olduğu sade ama güçlü bir görünüme sahiptir. Avlu etrafını saran revaklar, medrese bölümleri ve farklı dönemlerde eklenen yapılar, caminin zaman içinde nasıl geliştiğini gösterir. Özellikle Emevi Camii’ne benzetilen planı, bu yapıyı İslam mimarisi içinde özel bir yere taşır.”
Bugün Diyarbakır Ulu Camii, sadece namaz kılınan bir mekân değil; aynı zamanda geçmişten bugüne uzanan bir hafıza alanıdır. Avlusunda oturanlar, taşlarına dokunanlar, gölgesinde dinlenenler… herkes bu uzun tarihin bir parçasına kısa süreli de olsa dâhil olur.
Otelde akşam yemeğini yedikten sonra çıktık sokaklara…
Diyarbakır gecesi bambaşka.
Taş duvarların arasında yankılanan adımlarımız,
hafif serinleyen hava,
uzaktan gelen insan sesleri…
Gündüzün kalabalığı çekilmiş ama şehir uyumamış.
Bir yerlerde çay demleniyor,
bir yerde sohbet koyulaşmış.
Adım attıkça hissediyorsun;
bu şehir sadece gündüz yaşanmıyor.
Gece de anlatıyor kendini… sessizce.

Diyarbakır’da Gece Hayatı

Gazi Caddesi’ndeyiz…
Sur içinin kalbi burada atıyor.
Gündüz ayrı, gece ayrı bir yüzü var buranın.
Ulu Camii’nin gölgesi düşüyor bir yandan, Hasan Paşa Hanı’nın taşları hâlâ günün izini taşıyor.
Cadde cıvıl cıvıl…
İnsan akıyor resmen.
Ciğerciler dizilmiş bir yanda,
şırdancılar, kelleciler, lahmacuncular…
mumbarcılar, waffelciler, patatesciler…
her biri ayrı bir ses, ayrı bir koku.
Duman yükseliyor tezgâhlardan,
baharat kokusu karışıyor geceye.
Mısırcılar köşe başında,
bir yanda sokak şarkıları…
bir yanda kahkahalar.
Yürüdükçe kalabalığın içine karışıyorsun.
Kimse acele etmiyor, kimse yalnız değil gibi.
Bir şehir düşün…
gece olunca susmuyor,
aksine daha çok konuşuyor.
İşte Diyarbakır böyle bir şehir…
Saat gecenin on ikisi.
Gece bitmemiş, aksine yeni başlamış sanki.
“Ciğer yiyelim” dedi arkadaşlardan biri.
Olur dedik… düşünmeden, plan yapmadan.
O saatte, ayakta, birer dürüm söyledik.
Dumanı üstünde, sıcak sıcak…
Bir lokma aldık, gerisi zaten geldi.
Bitmedi…
Arkasından bir de künefe söyledik.
Olacak iş değil aslında.
Gece yarısı ciğer dürüm ve üstüne künefe…
Ama oldu.
Hem de öyle bir oldu ki bizim kahkahalarımız da karıştı Gazi caddesi esnafının sesine…Mumbara gel, şırdana gel, ciğere gel, katmere gel…
“Olur mu?” Böyle şey demeyin.
Diyarbakır’da oluyor. Oldu da zaten…
Devam edecek

HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ (V)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ

 (V)

Rüştü KAM
11.04.2026 BERLİN

HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ

Halid bin Velid’in oğlu olan Süleyman bin Halid’in adı, İslam fetihlerinin Anadolu’ya uzanan kutlu yürüyüşünde özellikle Diyarbakır’ın fethiyle birlikte anılır. İslam ordularının bu kadim şehre yönelişi, yalnızca askerî bir zafer arayışı değil; aynı zamanda adalet, inanç ve yeni bir medeniyet anlayışının taşınması anlamına geliyordu. Bu süreçte Süleyman bin Halid’in gösterdiği cesaret ve fedakârlık, fetih ruhunun en güçlü örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Rivayetlere göre Diyarbakır kuşatması sırasında şehit düşen Süleyman’ın hatırası, bölgede inşa edilen türbesiyle yaşatılmış; bu mekân zamanla hem tarihî hem de manevî bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.
Diyarbakır’ın sokaklarında dolaşırken her köşe başında yeni bir hikâyeye rastlamak mümkündür; ancak bazı yerler vardır ki sadece bir hikâye anlatmaz, insanı doğrudan geçmişin içine çeker. Hz. Süleyman Türbesi de işte böyle bir mekândır. Adı ilk duyulduğunda çoğu kişinin aklına Süleyman Peygamber gelse de, buradaki türbe ona değil; Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen Süleyman bin Halid bin Velid’e nispet edilir. Babası, İslam tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Halid bin Velid’dir ve oğlunun adı bu şehrin taşlarına sessiz ama derin bir hatıra olarak kazınmıştır. Böylece Diyarbakır’ın fethi, yalnızca bir şehrin kapılarının açılması değil, aynı zamanda İslam’ın değerlerinin bu topraklarda kök salmasının da simgesi hâline gelmiştir.
Türbenin hemen yanında yükselen Hz. Süleyman Camii, bu hatırayı canlı tutan bir diğer yapı. Surların iç kısmında, tarihin tam kalbinde yer alıyor. Buraya geldiğinizde sadece bir türbeyi ziyaret etmiyor, bir fethin ruhunu da hissediyorsunuz.
Ve o fetih… Rivayete göre, alışılmışın dışında bir dikkat ve sezgiyle gerçekleşmiş. Rivayet şöyle:
“Şehrin surları ilk bakışta aşılmaz gibidir. İslam askerleri günlerdir kaleye girebilmek için bir yol arar; fakat her deneme sonuçsuz kalır. Tam bu sırada dikkatlerini celbeden tuhaf bir hâl zuhur eder: Surların içindeki köpekler bir şekilde dışarı çıkmakta, askerlerin bulunduğu karargâha kadar gelmekte, karınlarını doyurduktan sonra yeniden kaleye dönmektedir. Başlangıçta bu duruma pek ehemmiyet verilmez. Lâkin hâl sık sık tekerrür edince, askerler yemeklerinin başında nöbet tutmaya başlarlar. Nihayet gerçeğe şahitlik ederler: Yemekleri eksiltenler köpeklerdir. Bunun üzerine köpekleri takibe koyulurlar. Takip onları kalenin bir noktasına götürür. Burada, surların altında dar bir gedikten girip çıktıklarını görürler.Tespit yapılır ve sonrasında o gediği genişletirler, oradan içeri sızarlar; böylece kale fethedilir.”
Rehberimizden bu hikâyeyi dinlerken insan ister istemez düşünüyor: Demek ki tarih, her zaman büyük hamlelerle değil; kimi zaman en küçük işaretleri fark edenlerin dikkat ve ferasetiyle yazılıyor.
Türbenin bulunduğu alanda dolaştıkça, kendimizi ister istemez fetih ile hatıra arasında bir yerde buluyoruz. Bir tarafta fetih, mücadele ve şehadetin izleri; diğer tarafta dua, hatıra ve sükûn… Aynı mekânda bu iki hâl, âdeta birbirini tamamlarcasına yan yana duruyor.
Diyarbakır’da taşlar hiç susmuyor; hep anlatıyor.
Lâkin bazı hikâyeleri kavrayabilmek için biraz yavaşlamak gerekiyor.
Bir izin peşine düşmek, bir detayı fark etmek gerekiyor…
Tıpkı o surların altındaki dar geçidi bulan askerler gibi.
Caminin hemen yanı başında küçük ama anlamlı bir müze, biraz ilerisinde ise bir kilise yükseliyor. Aynı avluda, aynı gökyüzünün altında, farklı zamanların ve inançların izleri yan yana duruyor. Burası yalnızca bir ibadet alanı değil; geçmişin ve farklı inançların bir arada varlığını sürdürdüğü canlı bir mekân.

Avluda ilerliyoruz. Bir anda ufkumuz açılıyor. Aşağıda Dicle ağır ağır akıyor, hemen yanı başında Hevsel Bahçeleri ona eşlik ediyor. Yeşil ile su iç içe. Burada Türk kahvesi elbette içilir; biz de içtik zaten.
Tam karşımızda Dicle Üniversitesi ve geniş kampüsü görünüyor. Bir tarafta binlerce yıllık surlar, diğer tarafta modern bir üniversite… Diyarbakır’da geçmiş ve bugün, birbirine mesafeli değil; iç içe.
Gezi güzergâhı boyunca dikkatimizi çeken bir başka husus daha var. Kaçak çay: Bu bölgede ÇAYKUR çayına neredeyse hiç rastlamadık. Onun yerine “kaçak çay” diye bilinen çay tercih ediliyor; neredeyse herkesin bardağında o çay var. Çay üreten bir ülkede bu tablo bize oldukça düşündürücü, hatta çelişkili göründü.
İlginç olan şu ki, çay yetiştiren bir ülkede ÇAYKUR çayının demlenmemesi garibimize gitti. Onun yerine “kaçak çay” neredeyse tek seçenek hâline gelmiş. Yazık hem de çok yazık.
İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor, bu doğru, anladık. Ama yine de düşünmeden edemiyoruz: Belki bu eşik aşılabilir. Bir süre ulaşılabilir fiyatlarla, belki de özel bir destekle bu bölgede daha görünür olmak mümkündür. Böylece hem yerel ekonomi desteklenir hem de hatırı sayılır bir değer ülke içinde kalır. Ben geldim, gördüm ve yazdım. Sonrası sorumluların işi…Ama bütün bu düşünceler, maalesef elimdeki ince belli bardaktan yükselen çayın buharına karışıp gidiyor.
Çünkü Diyarbakır’da bazen mesele sadece çay değildir.
Mesele, o çayın nerede, kimlerle ve hangi manzaraya karşı içildiğidir.
Biz de Dicle’ye karşı kaçak çayımızı yudumlarken, Rizeli Niğmet Balcı da katıldı kafileye.
Bir süre sonra toparlandık ve yola koyulduk. İstikamet: Urfa.
Devam edecek