GÖZYAŞININ ŞAHİTLİĞİ
- Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır-
Rüştü KAM
15.03.2026 -Berlin
İnsan bazen kelimelerle anlatamaz içindeki alev alev yanan ateşin verdiği ıstırabı. Dil susar, cümleler yarım kalır, kelimeler kifayetsizleşir. İşte o an insanın yardımına gözyaşı yetişir. Gözyaşı, kalbin dilidir. Kalp konuşur, gözler tercüme eder. Belki de bu yüzden ağlamak, insan olmanın en sahici hâllerinden biridir.
Ağlamak insanı rahatlatan bir duygunun dışa vurumudur. İçine biriken keder, hüzün, acı ve çaresizlik gözyaşıyla dışarı akar. İnsan ağladıkça hafifler. Gözyaşı, kalbin yükünü omuzlarından alıp götüren görünmez bir el gibidir. Bu yüzden ağlayan insan bir zaman sonra derin bir nefes alır; sanki içindeki fırtına dinmiş, kalbinin üzerindeki ağırlık biraz olsun hafiflemiştir.
Herkes bilir ki; insan dünyaya geldiği ilk anda başlar ağlamaya. Ana rahminin karanlık ama güvenli dünyasından ayrılıp bilinmez bir hayata adım atmanın ilk tepkisidir o ağlayış. Uzunca bir süre ağladıktan sonra sakinleşir, yeni dünyasına başlamıştır alışmaya. O ilk nefes, ilk gözyaşıyla birlikte anlam kazanır.
İnsan ölürken de ağlar. Çünkü ölüm yalnızca bir kapının kapanması değildir; aynı zamanda büyük bir ayrılığın başlangıcıdır da. İnsan sevdiği dünyadan, sevdiklerinden ve kendisini sevenlerden ayrılırken kalbinin en derin yerinde ince bir sızı hisseder.
Arkasında kalanlar da ağlar. Çünkü gözyaşı sadece acının değil, sevginin de ifadesidir. Bir insanın ardından dökülen her damla gözyaşı, onun hayatımızdaki yerini, kalbimizde bıraktığı izi anlatır. Bazen bir insanın kıymeti, ardından dökülen gözyaşlarının sıcaklığında daha iyi anlaşılır. Çünkü sevgi çoğu zaman sözlerle değil, gözyaşıyla kendini ele verir.
Fakat ağlamak her insanın harcı değildir. Ağlamak zordur. Herkes ağlayamaz. Kalbi nasırlaşmış olanlar, duyguları körelmiş olanlar ağlayamaz. Onların gözleri kurudur. Ama asıl kuruyan gözleri değil, kalpleridir. Çünkü merhametin kuruduğu yerde gözyaşı olmaz. Böyle insanlar başkalarının acısına ağlayamazlar; bilakis başkalarını ağlatmaktan zevk alırlar. İşte insanlığın en büyük felaketlerinden biri de budur: Ağlayamayan kalplerin giderek çoğalması...
Gerçek göz yaşını görmek için dünyanın dört bir yanında ağlayanların kimler olduğuna bakmak yeterlidir: Ağlayanlar mazlumlardır. Ağlayanlar çocuklardır. Analardır. Yetimlerdir. Kimsesizlerdir. Gücün karşısında ezilen, zulmün altında kalan insanlardır ağlayanlar. Onların bu haline bakarak ağlayanlar ise yok denecek kadar azdır.
Mübarek Ramazan ayında dünyanın bazı coğrafyalarında kurulan sofralar iftar sofraları değildir; adeta ağıt sofralarıdır. Gazze’de çocuklar ağlıyor. Enkazların arasında kalan oyuncakların yanında, paramparça olmuş hayatların ortasında çocuklar ağlıyor. Birinin elinde kırık bir oyuncak, bir diğerinin yüzünde korkunun o korkunç izi… Kimi annesini arıyor, kimi babasının sesini. Kimi ise neyi kaybettiğini bile anlayamayacak kadar küçük ama ağlıyor. Köşe bucak annesini arayan o çocukların feryadı, aslında bütün insanlığın vicdanına hitap eden yaman bir çığlıktır.
Bütün bu acılara ve gözyaşlarına rağmen dünyanın başka başka yerlerinde Müslümanlar lüks iftar sofraları kurabiliyor. Ekranlarda Gazze’nin, Tahran’ın, Ukrayna’nın yıkılmış evleri görünürken; tozun toprağın içinde annesini arayan çocuklar, enkaz arasında sessizce ağlayan babalar gözyaşı dökerken, onların sofralarında tabaklar dolup dolup, boşalıyor; bardaklar havaya kalkıyor. Bir yanda iftar ezanı okunurken, diğer yanda bir çocuğun feryadı ekranlardan arşa yükseliyor.
O insanlar bir yandan iftarını açarken, diğer yandan göz ucuyla ekrana bakıp yalnızca “vay be…” diyebiliyor. Oysa bazı acılar seyredilecek görüntüler değildir. İnsan, gerçekten yanan bir kalbi gördüğünde yalnızca “vay be” diyemez; ya susar, ya da kalbiyle birlikte gözleri konuşur. Çünkü mazlumun gözyaşı karşısında sessiz kalan bir kalp, zamanla merhametini de kaybetmeye başlar.
Oysa insanın kalbi gerçekten titrediğinde lokma boğazından geçmez. Bir çocuğun “anne!” diye haykırışı, insanın elindeki ekmeği bırakmasına yeter de artar bile. Çünkü bazı çığlıklar sadece kulakla duyulmaz; insanın kalbine düşer, orada bir yangın başlatır. Eğer o yangın içimizde hiçbir şeyi yakmıyorsa, asıl korkulması gereken şey uzaktaki bombalar değildir, kalplerimizin yavaş yavaş taşlaşmaya başlamasıdır.
Bir annenin “evladım” diye haykırışı, dünyanın neresinde olursa olsun insanın yüreğini yerinden söküp almalıdır. Eğer o çığlığı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmaya rahatça uzanabiliyorsak, orada sadece bir uzaklık değil, bir vicdan yorgunluğu var demektir.
O zaman korkulması gereken şey sadece bombalar değildir;
Korkulması gereken şey, bir gün mazlumun çığlığı karşısında kalplerimizin hiçbir şey hissetmeyecek kadar katılaşmış olmasıdır.
Çünkü, zulüm dünyayı yaralar; ama merhametin ölmesi insanlığın yok olmasıdır.
Bir çocuğun gözyaşı, insanlığın vicdanına düşen en ağır imtihandır. Eğer o feryadı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmayı hiç zorlanmadan yutabiliyorsak, orada bir eksiklik vardır. Çünkü merhametin olduğu yerde insanın boğazı düğümlenir, kelimeler susar, gözler konuşur. Ama eğer bir gün bir çocuğun feryadı karşısında yalnızca “vay be” diyebiliyorsak, işte o zaman korkmamız gereken şey dünyanın zulmü değil, kalplerimizin sessizce taşlaşmaya başlamasıdır.
Arakan’da analar ağlıyor. Yurtlarından sürülen insanların gözlerinde memleketin yangını var. Ukrayna’da bir annenin çocuğunu ağlayarak son kez kucaklayışına şahit oluyoruz. İran’da, dünyanın başka köşelerinde, nice evlerde gözyaşları var. Ağlıyorlar.
Fakat belki de en acı olanı şudur:
Bugün birçok insan bu acıları göz yaşlarını, televizyon ekranlarından film izler gibi izliyor ama kalbi tiremiyor. Ekranın bir tarafında bombalar düşüyor, çocuklar ağlıyor; diğer tarafında ise hayat aynı kayıtsızlıkla devam ediyor. Hatta bazen insan, “oh olsun” diyenleri bile duyabiliyor. Zulmü yapan kadar, zulme sessiz kalanların da çoğaldığını görmek insanın içini ürpertiyor.
Bir yanda açlıktan mideleri sırtına yapışmış, can çekişen çocuklar varken; diğer yanda lüks otellerde kurulan gösterişli iftar sofraları… Ne yaman bir çelişkidir bu!
Bir yanda evlatlarının mezarı başında dua eden acılı analar varken; diğer yanda bütün bu acıları görmezden gelen Müslümanların hâli… Bu nasıl bir duyarsızlıktır, bu nasıl bir gaflettir?
Aman Allah’ım… Bu ne yaman çelişkidir böyle!
Bir tarafta gözyaşıyla açılan oruçlar, diğer tarafta sadece kuş sütünün eksik olduğu ihtişamla kurulan sofralar… İnsan sormadan edemiyor: Aynı kıbleye yönelen, aynı Ramazan’ı yaşayan insanlar arasında bu kadar büyük bir uçurum ne zaman-nasıl oluştu?
“Müminler birbirlerine sevgi, merhamet ve şefkat göstermede tek bir beden gibidir. Bedenin bir yeri ağrıdığında nasıl ki bütün beden o acıyı hisseder ve uykusuz kalırsa, müminler de birinin acısını hep birlikte hissetmelidir.”
Bugün bir çocuğun gözyaşı akıyorsa, ve biz o acıyı hissetmiyorsak, bedenimizin değil kalbimizin hasta olduğunu düşünmek gerekir.
“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunacaktır.” (Hud, 113)
Zulüm sadece kılıçla, silahla, bombayla yapılmaz. Bazen suskun kalarak da zulme ortak olunur. Haksızlık karşısında yükselmeyen her ses, zalimin elini biraz daha güçlendirir. Çünkü bazı durumlarda susmak, tarafsız kalmak değildir; zalimin gölgesine sığınmaktır.
“Bir yerde bir çocuk ölüyorsa,
orada insanlık susmuştur.”
Belki de bugün insanlığın en büyük açmazı budur: Başkasının gözyaşını görememek.
Oysa merhamet, insanın kalbinde yaşaması gereken en büyük nimet olmalıdır. Bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebildiğimiz ölçüde insan kalırız. Gözyaşı, sadece acının değil; vicdanın da işaretidir.
Ve unutmayalım:
Ağlayabilen bir kalp hâlâ canlıdır. Başkasının acısına ağlayabilen bir insan hâlâ insanlığını koruyor demektir.
Mazlum ağlarken kalbimiz sarsılmıyorsa, korkmamız gereken şey zalimlerin zulmü değil, kalplerimizin merhameti kaybetmiş olmasıdır.
Belki de bu Ramazan’da yapmamız gereken yalnızca iftar sofraları kurmak değildir; kalbimizi yeniden merhametle diriltmektir.
Bir çocuğun gözyaşını kendi evladımızın gözyaşı gibi hissedebilmek, bir annenin feryadını kendi annemizin sesi gibi duyabilmektir. Çünkü merhamet, insanın kalbinde yeniden filizlenmedikçe, kurulan o sofralar yalnızca bir yemek sofrası olarak kalacaktır.
Oysa Oruç, insanın yalnızca midesini değil, kalbini de arındırması gereken bir ibadettir. Anlayana.
Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır. Göz yaşları, yapılan bu zulümlerin canlı şahitleridir.