21 Mart 2026 Cumartesi

ÇANAKKALE II

 ÇANAKKALE’DE İMAN SAF TUTMUŞTU (II)


Rüştü Kam
21.03.2026 Berlin

-Tatil planları yapılırken çoğu şey düşünülür ama bazı duraklar unutulur. Oysa Çanakkale unutulacak bir yer değildir. Bu yıl yolunuz Türkiye’ye düşerse, bir gününüzü Çanakkale’ye ayırın; belki de kendinize en çok o gün yaklaşacaksınız-

Çanakkale savaşı en iyi anlayan-anlatan ve yaşayan kişi hiç kuşkusuz Mehmet Akif Ersoy’dur. Kendisi, savaş esnasında gönüllü toplamak üzere Mısır’da görevli olmasına rağmen, sanki savaşın en kızgın yerinde savaşıyormuş gibi yazmıştır Çanakkale Destanını. Mehmet Akif olmak böyle bir şeydir

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.”

Çanakkale yalnızca geçmişte yaşanmış bir savaş değildir. O, bu milletin hafızasında hâlâ dip diri duran bir ruhtur.

Berlin Türk Eğitim Derneği, 5 Nisan 2009’da Çanakkale’deydi. Rehber eşliğinde gezdik Çanakkale’yi. Gördük. Duygulandık. Gözyaşı döktük. Üç yüz on altı bin vatan evladına mezar olan o toprakların bağrına bastığı şehitlerimizin hikâyesini dinledik Rehberimizden. Anladık. Ağladık.
Ağlamamak mümkün mü? 
Mümkün mü insanın içinin titrememesi?
Nasıl titremesin?  
Türkiye’de bir hane yoktur ki, Çanakkale’de “Kınalı Kuzusu” olmasın… Bir şehidi bulunmasın.

Ama herkes aynı yerden bakamıyor hayata…Mesela; Demet Yılmaz ağlayamadı.
Ağlayamadı… Çünkü anlayamamıştı Çanakkale’yi.
Anlasaydı, ağlayacaktı.

Neden ağlayamadığını ise şu sözlerle anlattı:

“Ben sizlerin niçin ağladığını Çanakkale turu bittikten sonra ancak kavrayabildim. Ama yine de ağlayacak kadar anlayabilmiş, kavrayabilmiş değilim.”

Açık yüreklilikle söyledi bunu. Samimiyetle… İçtenlikle söyledi…Ve ardından, bir eksikliğin farkına varmış olmanın mahcubiyetiyle ekledi: En kısa zamanda köklerimle tanışacağım.” Asil bir davranış.

İşte mesele tam da burada başlıyor. Avrupa’da yetişen çocuklarımızın maalesef kahir ekseriyeti böyledir, bilmezler geçmişlerini. Köklerinden kopuk… Tarihinden habersiz…
Kendi hikâyesini bilmeden büyüyen nesillerdir bunlar

Bilmezler onlar, bilemezler,
Çünkü öğretilmedi onlara.
Tanımazlar. Tanıyamazlar,
Çünkü tanıtılmadı onlara.
Hissetmezler. Hissedemezler,
Çünkü hissettirilmedi onlara.

Bir gün Çanakkale’ye gelirler… Gelirler gelmesine ve toprağına da basarlar basmasına ama toprağın altındakini hissedemezler. Öğretilmedi ki onlara bilsinler.

Peki, köksüz ağaç olur mu?
Kökü olmayan bir ağacın dalları nasıl yeşerecek?
Bahar geldiğinde çiçekler nasıl açacak?
Dallar nasıl meyveye duracak?

Kökü kurumuş bir ağacın gövdesi ayakta dursa ne olur durmasa ne olur… İçinde hayat suyu yoktur o ağacın.

İnsan da aynen böyledir.

Köklerini tanımayan…
Geçmişiyle bağ kuramayan…
Kendi hikâyesini, değerini bilmeyen bir şahsın  kimliği nasıl oluşacak?

Tarihini bilmeyen…
Kültürünü tanımayan…
Kendi medeniyetinin izini süremeyen bir neslin sağlam bir kişilik inşa etmesi nasıl mümkün olacak?

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Karşımızda ciddi bir eksiklik var. 
Bu eksikliğin giderilmesi için en büyük sorumluluk ailenindir. 
Önce ailelere… Sonra da yetkililere düşer görev. Çünkü çocuk, dünyayı önce ailesinin penceresinden bakarak tanır.

Bir çocuğun zihninde tarih sevgisini…
Kültür bilincini…
Aidiyet duygusunu…
Uyandıracak ilk adım ailede atılır. 

Anne ve babalar çocuklarına yalnızca iyi bir meslek kazandırmakla yetinemezler.
Kimliklerini de kazandırmak zorundadırlar… Güçlü bir kimliktir kastettiğimKim var diye sorulduğunda; evet ben varım diyebilecek şuurda bir gençlik. 

Şuur eğitimle verilir, 
Tarih şuuruyla verilir,
Kültürel değerlerini tanıtmakta verilir
Ecdadıyla bağ kurmasını öğreterek verilir.
İçinde merak uyandırarak verilir
Geçmişine karşı ilgi ve sorumluluk duygusu oluşturan bir eğitimle verilir.

Çanakkale’yi anlatmak zordur elbet. Ama o sarp yokuşu mutlaka aşmak gerekir.
Kurtuluş Savaşı’nı da anlatmak gerekir…
Bu milletin yaşadığı büyük fedakârlıkaları anlatmak gerekir.

Çünkü bir milletin geleceği, geçmişini anlayabilen nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.

Mezarların çoğuna daha ulaşılamamış…

Dağlardaki şehit mezarlarının çoğuna hâlâ ulaşılamamış.
Çanakkale’nin sarp tepelerinde, toprağın altında nice isimsiz vatan evladı yatıyor
O Kınalı Kuızular, gün yüzüne çıkarılacağı zamanı sessizce bekliyorlar.

Evet bekliyorlar

Oysa İngilizlerin, Fransızların ve Anzakların mezarlıkları çoktan yapılmış.
Düzenli… Bakımlı… İhtimamla da korunuyor.

Her biri özenle hazırlanmış; etrafı çiçeklerle çevrili…Tabelalar işaretlenmiş… yolları yapılmış … Hatıraları yaşatılıyor…Unutulmamışlar

Bizim şehitlerimizin mezarları ise yeni yeni yapılmaya başlanmış.
Dağların arasında kalan gerçek kabirler ancak şimdilerde gün yüzüne çıkarılıyor.

Aradan doksan dört yıl geçmiş (2009)…Neredeyse bir asır…

Ama o toprakların altında yatanların hatırasına gereken ilgi gösterilmemiş.
İçimiz sızladı bunları görünce-duyunca. Çünkü o toprağın altında yatanlar, bu vatan için canlarını vermişti.

Daha bıyığı terlememiş delikanlılardı onlar…
Kınalı kuzulardı onlar…
Köylerinden, okullarından çıkıp gelen, vatanı savunmaya koşan gençlerdi onlar…
Canlarını verdiler Çanakkale’de.
Verdiler vermesine de sonrasında unutuldular… Evet unuttuk onları…Sessizce… Yavaş yavaş…

Bunda elbette geçmişte yapılan yanlışların payı büyüktür. Biliyoruz o hataları. Kimlerin yaptığını da biliyoruz…Ama bilmek yetmez…Onları deşifre etmek gerekir. Çünkü bu sadece bir tarih meselesi değildir…Bir milletin tarih hafızasının silinmesi meselesidir. Unutulan her şehit…Aslında silinen bir hatıradır.

Kendi geçmişiyle barışık olmayan…
Tarihine mesafeli duran…
Hatta zaman zaman unutan, unutturmak isteyen bir anlayıştan bahsediyorum. Celladına aşık yöneticilerden bahsediyorum. Yani monşerlerden…

Oysa bir millet geçmişiyle yaşar. Ecdadını unutan toplumlar…Zamanla kendini de unutur.

Çünkü tarih sadece kitaplarda yazılı satırlardan ibaret değildir.
Tarih, bir milletin hafızasıdır. Onurudur. Köküdür.

Çanakkale tepelerinde yatan o şehitler… Sadece bir savaşın askerleri değildir. Onlar bu milletin vicdanıdır.
Fedakârlığın… İnancın… Adanmışlığın sembolüydü onlar.

Onların hatırasına sahip çıkmak aslında kendimize sahip çıkmaktır.

Bugün o mezarlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılıyor.
Şehitlikler yapılıyor…
Yollar açılıyor…
İsimler tespit edilmeye çalışılıyor…

Geç kalmış bir vefa…Ama yine de kıymetli.

Ama insan sormadan edemiyor:

Bunca yıl neden beklendi?
Neden bu toprakların gerçek sahipleri bu kadar geç hatırlandı?

Çanakkale’de yatan o gençler bizden ne bir makam, ne bir ödül bekliyorlarOnların makamını Allah zaten vermiş.

Onlar sadece hatırlanmak istiyorlar ve bu milletin hafızasında hak ettikleri yeri almak istiyorlar.

 

İşte asıl mesele burada başlıyor


Çanakkale ile ilgili seyredebildiğimiz birkaç film var. Var olmasına var da ne yazık ki çoğu, bu büyük destanı anlatmaktan uzak yapımlar…Ucuz yapımlar, çala kalem yapılmış. 

Yüreğe dokunan eserler gerekir…
İnsanın içini titreten…
Gözünü yaşartan…
İzleyen herkese “ben kimim” sorusunu sorduran eserlerler gerekir

Türkiye gibi her köşesinde tarih kokan, her toprağında bir hatıra barındıran müstesna bir vatana sahibiz. Bu toprakların her karışı, bir film, bir roman, bir belgesel olacak kadar zengin hikâyelerle doludur. Fakat ne yazık ki film ve dizi yapımcılarımız çoğu zaman bu zenginliği görmezden geliyor. Onun yerine ekranlarımızı Aşk-ı Memnularla, Binbir Gece Masallarıyla, Miran Ağa’larla, Hanımın Çiftliğiyle, Kızılcık Şerbetiyle, Yaprak Dökümüyle dolduruyorlar. Önümüze konulan bu hikâyeleri de mecburen biz izliyoruz… Yersen diyorlar… Ve yiyoruz.

Eğer Türkiye’deki bu tarihî doku Amerikalıların ya da Avrupalıların elinde olsaydı şüphesiz her bir tarihî mekân, her bir kahraman, her bir destan için onlarca film ve belgesel çekilirdi. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar da bu hikâyeleri izler, o kahramanları tanırdı.

Bazen de şu soru zihnime takılıyor: Kültür Bakanlığı ne iş yapar? 
Elektrik parasını bile bizim ödediğimiz TRT ne iş yapar?
Bu kadar büyük bir tarih, bu kadar büyübir miras ortadayken neden hâlâ hak ettiği şekilde anlatılamıyorlarAllah aşkına…

Yazık… Hem de çok yazık.

Elbette haksızlık da etmeyelim. Son yirmi yılda TRT’nin yaptığı bazı yapımlar, özellikle tarihî diziler ve filmler, bu alanda önemli bir adım olmuştur. Bilhassa tarihî yapımlar konusunda TRT’nin ortaya koyduğu gayreti teslim etmek gerekir. Ancak yine de Çanakkale gibi bir destanın, bu milletin ruhuna yakışır dizilerle, eserlerle anlatılması gerektiği gerçeği ortadadır.

Ne yazık ki biz çoğu zaman yatırımı yanlış yerlere yapıyoruz. Hem halk olarak hem de devlet olarak;

Taşa…
Betona…
Toprağa yatırım yapıyoruz. Üstelik buralara yapılan yatırımları da büyütüyoruz.

Elbette bunlar da önemlidir.
Şehirler büyür…
Yollar yapılır…
Binalar yükselir…

Ama asıl mesele bu mudur?

Hayır.

En kıymetli yatırım insana yapılan yatırımlardır. Kültürel değerlere yapılan yatırımlardır. Bir ülkenin gerçek serveti gökdelenleri değildir…Yetişmiş insanlarıdır.

Bu yüzden çocuklarımıza yapılan yatırımlar, bir milletin geleceğine yapılan yatırımlardır. Yarının toplumunu şekillendirecek olan yatırımlardır onlar.

Bir ağacın dalları hemen meyve vermez.
Bazen yıllar geçer…

Toprağı işlemek gerekir…
Kökünü beslemek…
Sabırla büyümesini beklemek için 

İlk bakışta hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.
Sessizdir… Derinden ilerler.

Ama kök sağlamsa…
Zamanla dallar güçlenir.
Bahar geldiğinde tomurcuklar belirir…
Ardından çiçekler açar…
Ve nihayet meyveye durur.

İnsan yetiştirmek de böyledir.

Sabır ister…
Emek ister…
Bilinç ister…

Yeter ki doğru besleyelim onları…
Yeter ki çocuklarımızı kendi tarihleriyle…
Kendi kültürleriyle buluşturalım.

O zaman göreceğiz…

Bugün attığımız küçük adımlar…
Yarının güçlü, kimlik sahibi nesillerine dönüşecek.

Çünkü sabırla beslenen kökler…
Er ya da geç…
Mutlaka meyveye duracaktır.

“Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber;
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”

Bitti

18 Mart 2026 Çarşamba

ÇANAKKALE I

 ÇANAKKALE’DE İMAN SAF TUTMUŞTU (I)


Rüştü Kam
18.03.2026
Çanakkale, yalnızca bir savaşın adı değildir. O, bir milletin imanla, sabırla ve fedakârlıkla yazdığı büyük bir destanın adıdır. Bu topraklarda kurşunlar kadar dualar da yükselmiş, top sesleri kadar “Allahü Ekber” nidaları da göklere ulaşmıştır. Siperler arasında ölüm kol gezerken bile Mehmetçiğin kalbinde sarsılmaz bir inanç vardı. Çünkü o biliyordu ki bu mücadele sadece bir vatan toprağını savunmak için değil, aynı zamanda bir inancı, bir haysiyeti ve bir medeniyeti ayakta tutmak içindi. Çanakkale’de yaşanan birçok olağanüstü olay vardır. Bunları sadece akılla açıklamak her zaman kolay değildir; ancak iman gözüyle bakıldığında her şey daha anlamlı hâle gelir. Çünkü bazı gerçekler sadece görülmez, aynı zamanda hissedilir. İşte bu satırlar, o büyük destanın içinde yer alan ve bugün bile insanın yüreğini etkileyen hatıralardan birkaçını anlatmak için kaleme alınmıştır.

Çanakkale’ye vardığımızda saat 06’yı gösteriyordu. Berlin Türk Eğitim Derneği üyelerinin Çanakkale gezisinden söz ediyorum. Namaz ve yemek derken saat 07.30’a gelmişti çoktan, hemen savaşın cereyan ettiği mekânlara doğru yola koyulduk.
Çanakkale rehberimiz Erdoğan Bey, Seyit Onbaşı ile birlikte karşıladılar bizi Seddülbahir’de…
Erdoğan Bey hiç vakit geçirmeden başladı, Seyit Onbaşı’nın dilinden Çanakkale’yi anlatmaya: “İngiliz’i, Fransız’ı, Avustralyalısı… Ne kadar güçlü ve büyük devlet varsa toplanmışlar, gelmişler Çanakkale Boğazı’na. Gayeleri bizi geldiğimiz yere, Orta Asya’ya sürmekmiş. Çoktan paylaşmışlar bile kendi aralarında Osmanlı toprağını. Birkaç bomba atarak Çanakkale’yi geçip Marmara Denizi’nde yudumlamak istiyorlarmış sabah kahvelerini. Balkan Savaşları’nda yorgun düşen ve hırpalanan Osmanlı’nın dayanacak gücünün kalmadığını düşünüyorlarmış.”
Mayın temizleme gemileriyle temizlemişler Osmanlı’nın Boğaz’a döşedikleri mayınları. Sonra da kendilerinden emin bir şekilde, 19 Şubat sabahı başlamışlar Osmanlı tabyalarını bombalamaya.
Yer yerinden oynamış, taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmamış. Cesetler havada uçuşmaya başlamış. Komutanı çıkarmış Seyit Onbaşı’yı enkazın altından. Ayakta kalan üç kişi var: Bir subay, bir er ve bir de Seyit Onbaşı.Yapabilecekleri fazla bir şey yokmuş.
Neleri nasıl yapabileceklerinin hesabını yaparlarken, Seyit Onbaşı daha fazla zaman kaybetmek istememiş; “Ya Allah, bismillah” diyerek almış yerde duran 250 kiloluk o son top mermisini, sürmüş topun ağzına, yollamış hedefine. Tam isabet. Bir telaştır almış düşman donanmasını. Birbirlerini yedeklerine almaya çalışan diğer gemiler de, Anadolu yakasına paralel olarak ne zaman döşendiğini bilemedikleri mayınlara çarparak başlamışlar birer birer denize gömülmeye.
“Gerçekten inanıyorsanız ve sabırlıysanız, Ben sizin 20 kişilik gücünüze 200 kişilik güç veririm.”
Seyit Onbaşı, Allah’ın bu müjdesine mazhar olmuş Çanakkale Boğazı’nda 19 Şubat sabahı.
Yudumlayamamışlar kahvelerini Marmara’da düşmanlar o gün. Arkalarına bile bakmadan başlamışlar kaçmaya. Deniz savaşı Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmış.
Ancak düşman pes etmemiş. Denizi geçemeyeceklerini anlayan bu devletler, kara savaşıyla hedeflerine ulaşmayı düşünerek Arıburnu’ndan çıkarma yapmışlar Gelibolu’ya. Bu sefer Yahya Çavuş çıkmış karşılarına, 63 kişiyle. O da destan yazmışlar orada ama hepsi şehit olmuşlar.
Beklenmedik bir olay daha gerçekleşmiş: “Fransız ordusuna mensup Senegalli askerler, Müslüman Osmanlı askerleriyle savaştıklarını fark edince çevirmişler silahlarını Fransız askerlerine. Onların da hepsi şehit edilmiş Fransız askerleri tarafından…”
Kazandıkları bu mevzi başarılarından cesaret alan düşman askeri, Conk Bayırı’na doğru başlamışlar ilerlemeye. Bigalı köyünde geri hizmette görevlendirilen Mustafa Kemal çıkmış bu sefer sahneye. Kurmay Yarbay Hüseyin Avni ile birlikte yapmışlar planlarını. 57’nci Alay’ın komutanıymış Hüseyin Avni Paşa. Anzaklarla girişilen çatışmada 57’nci Alay’ın hepsi şehit düşmüş. Önlerine çıkan engelleri birer birer aşan düşman askerleri için an meselesiymiş artık savaşı kazanmak.
Allah’ın yardımı bu sefer de Mustafa Kemal’e ulaşmış. Mermileri bittiği için Anzaklardan kaçan askerlerle karşılaşmış Conk Bayırı’nda Mustafa Kemal. Arkalarından kovalamaktaymış Anzaklar onları. Tehlikeyi sezen Mustafa Kemal birden askerlere “Yat!” komutunu vermiş. Birdenbire ne olduğunu anlayamayan Anzak askerleri de o an yere yatmışlar. İşte Çanakkale zaferinin kırılma noktası bu komut olmuş.
Hemen sonra, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” komutuyla şahlanan askerler, “Allah Allah” nidalarıyla hücuma kalkmışlar, püskürtmüşler Anzakları. Kara savaşında zafere doğru gidilen yolda ilk adım işte böylece atılmış.
Metrekareye 8.000 merminin düştüğü, bir gecede on bin gencin kaybedildiği, nişanlıları birbirinden, öğrencileri okullarından ayıran Çanakkale Savaşı, 250.000’i şehit olmak üzere 316.000 kayıpla, 29 Ağustos 1915’te zaferle sonuçlanmış.
Biz diyoruz ki, Çanakkale anlatılmaz, ancak yaşanır.
Anzak askeri Üsteğmen Casey’den savaşla ilgili bir not
—Savaştan sonra Avustralya Genel Valisi olmuştur—
“Conk Bayırı’nda siper savaşları bütün şiddetiyle devam ediyordu. Kurşunlar yağmur gibi yağıyor, toprağın her karışı ölümle iç içe yaşanıyordu. Siperlerin arasındaki birkaç metre bile insanın hayatına mal olabilecek kadar tehlikeliydi. Böyle bir hengâmenin içinde bir taarruz sırasında bir yüzbaşı açıkta kalmıştı. Ağır yaralıydı. Ayağı neredeyse kopmuştu. Acıdan kıvranıyor, çaresizlik içinde ağlayarak ‘Kurtarın!’ diye bağırıyordu.
Biz onu görüyorduk, yardım etmek istiyorduk. Fakat bulunduğu yere çıkmak demek, kurşunların ortasına atlamak demekti. Siperden başını çıkaran anında vuruluyordu. Kimse o mesafeyi aşacak cesareti bulamıyordu; çünkü bu, neredeyse kesin bir ölüm demekti.
Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Osmanlı siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Ardından silahsız bir Osmanlı askeri siperden çıktı. Kurşunların arasından koşarak yaralı yüzbaşının yanına geldi. Bir an bile tereddüt etmedi. Onu kucakladı, kolunu omzuna attı ve ağır ağır bizim siperlere doğru getirdi.
O an sanki savaş durmuş gibiydi. Herkes donup kalmıştı. Kurşunlar susmuştu. O asker yaralı subayı bize teslim etti. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve aynı sakinlikle kendi siperine doğru yürüyüp gitti.
Biz şaşkınlık içindeydik. Ne diyeceğimizi bilemedik. Teşekkür etmeyi bile akıl edemedik. Sonradan bunun için çok üzüldük.
Günlerce o sahneyi konuştuk. O askerin cesaretini, merhametini, insanlığını… Savaşın ortasında bile düşmanına el uzatabilen bir yürek… İşte Çanakkale’yi Çanakkale yapan da belki buydu.
Çünkü Çanakkale yalnızca bir savaş değildi. Aynı zamanda insanlığın da sınandığı bir yerdi. Ve o gün, kurşunların, barutun ve ölümün ortasında bir Osmanlı askeri bize şunu öğretmişti: İnsanlık, savaşın bile öldüremediği bir değerdir.”
Bir not da bizim gaziden
—Bayram namazında askerimizi örten bulutlar—
Allah’ın yardımı, Çanakkale’de Müslüman askerlerimizi hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır. Tarih boyunca nice savaşta olduğu gibi, burada da insan aklının izah etmekte zorlandığı birçok sıra dışı hadise yaşanmıştır. Bedir’den Huneyn’e, Çanakkale’den Sakarya’ya, oradan Kore’ye kadar uzanan bu uzun tarih yolculuğunda, inananların dilinden düşmeyen bir hakikat vardır: “Allah yardım edince dengeler değişir.”
Kur’an’da bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Allah ve melekleri Peygamber’e yardım eder; ey iman edenler, siz de yardım edin…”
İşte bu inanç, cephedeki Mehmetçiğin en büyük dayanağıydı. Çünkü Çanakkale’de savaşan asker yalnızca silahına değil, imanına da güveniyordu.
1915 yılının Temmuz ve Ağustos ayları Ramazan’a denk gelmişti. Cephede savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Açlık, susuzluk, uykusuzluk…
Buna rağmen Mehmetçik orucundan taviz vermemişti. Gün boyu süren çarpışmaların ardından iftar saatini bekleyen askerler, çoğu zaman birkaç lokma ile oruçlarını açıyor, sonra yeniden siperlere dönüyordu.
Ramazan ilerledikçe bayram da yaklaşıyordu. İşte o günlerde askerlerin zihninde aynı soru dolaşmaya başlamıştı:
“Acaba bayram namazını kılacak mıyız, kılacaksak nasıl kılacağız?”
Bayram namazı cemaatle kılınan bir namazdır. Oysa siperler arasındaki mesafe birkaç adım kadardı. Kurşunlar durmaksızın havada uçuşuyor, top sesleri hiç kesilmiyordu. Böyle bir savaş ortamında askerlerin topluca namaz kılması mümkün olacak mıydı?
Mehmetçik bunu düşünüyordu. Belki de birçoğu içinden şu endişeyi taşıyordu:
“Acaba bu yıl bayram namazını kılamayacak mıyız?”
Fakat Çanakkale’de birçok kez olduğu gibi, o gün de beklenmedik şeyler yaşanacaktı. Çünkü bazen savaşın ortasında bile sükûnetin kapıları açılır. Ve insan o anlarda, görünmeyen bir yardımın varlığını daha derinden hisseder.
Olayı gazimizin dilinden dinleyelim:
“Gelibolu’da ikamet ediyordum. Hafızdım. Çanakkale’de 9. Tümen teşekkül edince gönüllü olarak kıtaya kaydoldum. Savaş ilerledikçe din görevlilerinin yerleri de belirli olmaktan çıkmıştı. Benim gibi gençler —o zaman yirmi sekiz yaşındaydım— cephede, savaşın tam ortasında görev yapıyorduk. Daha yaşlı olanlar ise sargı yerlerinde ve hastanelerde yaralılarla ilgileniyordu. Ben, Seddülbahir Cephesi’nden savaş bitinceye kadar hiç ayrılmadım.
Ramazan ayının son günleriydi. Arife günü cephe kumandanı Vehip Paşa beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: 
“Hafız, askerin bir talebi var. Yarın Ramazan Bayramı. Sabahleyin hep birlikte bayram namazı kılmak istiyorlar. Ancak askerlerin toplu hâlde bulunması çok tehlikeli. Böyle bir fırsatı düşman kaçırmaz. Tekliflerini bu yüzden kabul etmedim. Sen de uygun bir dille bunu askerlere anlatırsın.” (1915 yılında Ramazan, miladî takvime göre 13 Temmuz Salı günü başlamış ve 11 Ağustos Çarşamba günü sona ermişti.)
Paşanın yanından ayrıldım. İçimde bir ağırlık vardı. Bir yanda askerlerin bayram namazı arzusu, diğer yanda savaşın acı gerçeği…
Tam o sırada karşıma zamanın ulularından biri çıktı. Gözü gönlü Hak ile dolu, arif ve zarif bir zat… Tanırdım onu. İlmiyle tanınmıştı. Onunla bilgide yarışabilecek kimse yok gibiydi. Develer yüküyle kitap okumuştu. Sohbetine oturanlar, yangın içinde bile olsalar o sohbeti bırakıp kalkamazlardı.
O gün o mübarek zat da cephedeydi. Bana yaklaştı ve sakin bir sesle şöyle dedi:
“Askerlere bir şey söyleme. Gün ola, hayır ola… Allah ne derse o olur.”
Bu sözleri söylerken yüzünde derin bir sükûnet vardı. Sanki o hengâmenin ortasında bile başka bir hakikati görüyordu. Ben de o sözlerin ağırlığını hissederek sustum.
Çünkü bazen insanın söyleyeceği söz kalmaz. O zaman kaderin hükmünü beklemek gerekir.”
12 Ağustos 1915 Perşembe sabahı… Gün henüz yeni ağarıyordu. Erkenden kalktım. Cephede bir hareketlilik vardı. Askerler de ayaktaydı. Belli ki içlerinde büyük bir kararlılık vardı; ne olursa olsun bayram namazını eda edeceklerdi.
Biraz sonra yüzlerce Mehmetçik bir araya geldi. Aynı göle dökülen sular gibi… Aynı imanla, aynı sevgiyle birleşmişlerdi. Allah sevgisinde buluşan o askerler saf saf dizildiler imamın arkasına. Birazdan hep birlikte Rablerinin huzurunda secdeye varacaklardı.
Tam o sırada baktık ki; gökyüzünde hevenk hevenk bulutlar belirmişti. Sessizce süzülerek üzerimize doğru geliyorlardı. Birkaç dakika sonra o bulutlar adeta yere indi ve bütün cepheyi kaplayıverdi. Aman Allah’ım bu ne muhteşem bir manzaraydı.
Askerler hep bir ağızdan “Allahü Ekber!” diyerek tekbir aldılar ve sonra da secdeye kapandılar. Alınlar toprağa değdi. O an sanki zaman durmuştu. Kurşunların, top seslerinin, savaşın gürültüsünün ortasında bambaşka bir sükûnet hâkim olmuştu. İki rekât bayram namazı eda edildi.
Namaz bitince yüzlerce asker hep bir ağızdan kelime-i tevhidi tekrar etmeye başladı:
“La ilahe illallah, Muhammed’ün Resûlullah…”
İçimizde ince, tarif edilmez bir huzur yeşermişti. Sanki Yüce Mevla’m bizi o beyaz bulutların arasında saklamış, görünmez kılmıştı.
Biraz sonra o mübarek zat askerin önüne geçti. Başını hafifçe eğdi. Ardından o derin, tatlı ve yanık sesiyle Fetih Sûresi’ni başladı oklumaya. Sûrenin ilk ayetlerinden dokuzuncu ayetine kadar tilavet etti. O ses, cephede yankılanıyor; her bir askerin yüreğine dokunuyordu.
Sözler dalga dalga yayıldı. Siperlerden dağlara, dağlardan göklere yükseliyordu.
O an askerlerin yüzleri kül gibi olmuştu. Gözlerinde hem derin bir hüzün hem de büyük bir teslimiyet vardı. Herkes biliyordu ki bu savaş kolay bir savaş değildi.
Öyle bir andı ki; hiç kimsenin yüreğinde korku namına bir şey yoktu. Çünkü o sabah Çanakkale’de yalnız askerler değil, iman da saf tutmuştu.
Bu manzaraya taş olsa dayanamazdı. Görenler mi dayanacaktı, söyleyenler mi? “Allah! Allah!” nidaları yükseldikçe askerler kendilerinden geçiyor, sanki ruhları göklere doğru kanatlanıyordu. O an, insanın benliği eriyor; kalbinde yalnızca Allah’a yönelen bir teslimiyet kalıyordu. Mehmetçik, ilahî ahengin içinde varlığından sıyrılmış, benliğinden arınmış, kendini bütünüyle Yüce Kudret’e teslim etmişti.
Zığındere’nin susuz yatağında bir alçalıp bir yükselen “La ilahe illallah” sesleri, insanın kalbini kimi zaman varlığın sonsuz ufuklarında koşturuyor, kimi zaman da yokluğun tarif edilemez huzurunda dinlendiriyordu. O an herkesin dilinde aynı hakikat vardı: Hak’tan başka Hak yoktu. Tekrarlanan hep buydu… Dil de bunu söylüyordu, kalp de… “La ilahe illallah.”
Bir süre sonra kısa bir sessizlik oldu. Sanki cephe bir an için nefesini tutmuştu. Tam o anda, düşman siperlerinden yükselen bir ses duyuldu:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber!”
Önce uzaklardan gelen bir uğultu gibiydi. Sonra dalga dalga yayılarak bize kadar ulaştı. Perde perde yükselen bu sesleri duyunca bir an şaşkınlık içinde kaldık.
Sonradan anladık ki o sesler, İngiliz ordusunun içinde bulunan Müslüman askerlerin sesleriymiş. Onlar da kılmışlar bayram namazlarını.
Günler sonra öğrendik ki bu askerler de, karşılarında savaşan ordunun Müslüman Türk askeri olduğunu anlayınca isyan etmişler. Müslüman’ın Müslüman’a karşı savaştırılmasına razı olmamışlar. Bunun üzerine derhâl cepheden geri çekilmiş ve başka yerlere gönderilmişler.
Çanakkale’de böyle sahneler yaşandı. Kurşunların, top seslerinin ve ölümün ortasında bile iman, insanları birbirine bağlayan en güçlü hakikat olarak ortaya çıktı. Çünkü bazı anlar vardır ki savaş bile o hakikatin önünde susar. (Mehmet İhsan Gençcan, Çanakkale Savaşları ve Menkıbeler, İstanbul, 1998, s. 75)
Çanakkale’de yaşanan bu sahneler, sadece bir savaş hatırası değildir; bir milletin imanının, merhametinin ve insanlığının canlı şahitleridir. Kurşunların gölgesinde secdeye varan o askerler, aslında bir gerçeği bütün dünyaya göstermiştir: İnançla ayağa kalkan bir millet kolay kolay yenilmez. Bugün o siperlerde yatan şehitler bize yalnızca bir zafer bırakmadılar; aynı zamanda bir ruh, bir ahlâk ve bir sorumluluk emanet ettiler. O emaneti yaşatmak, onların hatırasını anlamak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin görevidir. Çünkü Çanakkale yalnızca geçmişte kalmış bir savaş değildir; o, bu milletin kalbinde hâlâ yaşayan bir iman ve diriliş destanıdır.

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya,
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, 
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, 
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... 

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”(Mehmet Akif Ersoy)
Devam edecek