2 Ağustos 2026 Pazar

DİYARBAKIR-VAN

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN

(XV) VAN- III-SON


Rüştü KAM

15 Nisan 2026 – Berlin




AKDAMAR, VAN KEDİSİ VE İNCİ KEFALİ


Van denince insanın aklına ilk gelen şeylerden biri hiç şüphesiz Van Kedisi...

Bembeyaz tüyleri, biri mavi biri kehribar gözleriyle adeta şehrin sembolü olmuş.

Sessiz yürüyüşünde bile mağrur bir hâl var.

Sanki Van'ın karakterini taşıyor üzerinde.

Sakin...

Vakarlı...

Gösterişsiz ama dikkat çekici...

Kedi ile fotoğraflar çekildik, kimi arkadaşlarımız da kedilere yem verdiler. 

Kedi muhabbetinden sonra, hediyelik eşya muhabbeti başladı. Midyat’ta aradıkları gümüş takıları tam olarak bulamayanlar buradan aldılar.


Ozan uyardı arkadaşlar, adaya geç kalmayalım. Toparlanıp bindik aracımıza. Adaya geçmek için iskelede tekneyi bizi bekliyor olarak bulduk.

Hemen bindik.

Tekne ağır ağır kıyıdan ayrılırken Van Gölü bütün ihtişamıyla önümüzde açılıyor.

Göl sakin.

Su berrak.

Gökyüzü ise masmavi.

İnsan uzun uzun seyretmek istiyor.

Bazen hiçbir şey konuşmadan sadece bakmak yetiyor. Gök mavisi ile deniz mavisinin dansını.

Akdamar Adası uzaktan görünüyor.

Yaklaştıkça kilisenin silueti beliriyor.

Biraz daha yaklaşınca taş işçiliğinin zarafeti kendisini göstermeye başlıyor.

Karaya çıkıp yürümeye başladığımızda ilk dikkat çeken şey, yapının gölle kurduğu uyum oluyor.

Sanki ada ile kilise birbirini tamamlamak için yaratılmış.

Akdamar Kilisesi gerçekten etkileyici.

Taş işçiliği hayran bırakıyor insanı.

Duvarlardaki kabartmalar aradan geçen bin yılı aşkın zamana rağmen canlılığını koruyor.

İncil'den sahneler...

Hayvan figürleri...

Üzüm salkımları...

Av sahneleri...

Taş, adeta dile gelmiş incili anlatıyor.


Rehberimiz kilisenin tarihinden söz etti. 

Onuncu yüzyılda inşa edildiğini, Orta Çağ Ermeni mimarisinin en önemli eserlerinden biri kabul edildiğini anlattı. 

Ardından bölgenin meşhur efsanesine geçti.


AH TAMARA 


Fırtınalı gecelerde sevdiğine ulaşmak için gölde yüzen genç çoban...

Karanlıkta yolunu bulmasını sağlayan ışık...

Bir gecede sönen umut...

Ve gölün ortasında yükselen o feryat:

"Ah Tamara!.."

Bu coğrafyada tarih ile efsane birbirine karışıyor.

Hangisi gerçek, hangisi hikâye ayırmak kolay değil. Belki de her efsanenin içinde biraz tarih, her tarihin içinde de biraz efsane vardır.        


Efsane şöyle:


Eski zamanlarda, bu adada yaşayan Ermeni bir başkeşişin, güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı vardır. Adanın çevresindeki köylerde koyun otlatan genç bir Kürt çoban, bir gün adanın kıyısında Tamara’yı görür ve iki genç ilk bakışta birbirlerine sevdalanırlar.

Çoban, her gece sevdiğini görebilmek için kıyıdan Van Gölü’nün serin sularına atlar ve adaya doğru yüzmeye başlar. Tamara ise karanlıkta yolunu kaybetmesin, kendisini bulabilsin diye adanın sahilinde bir fener (veya meşale) yakarak ona kılavuzluk eder. İki genç, adanın tenha bir köşesinde her gece gizlice buluşur, sadece fısıldaşarak aşklarını yaşarlar.

Ancak bu gizli aşk çok uzun sürmez. Kızının bir çobanla buluştuğunu fark eden başkeşiş, durumu öğrenince öfkeden deliye döner. İki sevgiliyi ayırmak için acımasız bir plan yapar.

Fırtınalı, dalgaların gölü adeta yuttuğu karanlık bir gecede, Tamara'yı odaya kilitler. Eline bir fener alarak sahile iner. Feneri sürekli yer değiştirerek adanın dört bir yanına koşturur. Gölün azgın sularında dalgalarla boğuşan genç çoban, ışığın yer değiştirmesinden dolayı yönünü kaybeder. Işığa ulaşmak için sürekli farklı yönlere yüzer, ancak dev dalgalar arasında gücü tükenmeye başlar.

Genç çoban, yorgunluktan ve soğuktan bitap düşüp gölün derinliklerine doğru çekilirken, son nefesiyle adaya doğru yüreği dağlayan bir çığlık atar:

"Ah Tamara!.."

Suların içinden yükselen bu acı feryadı duyan Tamara, sevdiğinin dalgalara yenik düştüğünü anlar. Yüreğindeki bu büyük acıya dayanamaz ve kendini adanın kayalıklarından Van Gölü’nün azgın sularına bırakarak canına kıyar.

O günden sonra iki sevdalıya mezar olan bu adaya "Ah Tamara" denmeye başlar ve bu isim zamanla dönüşerek günümüze "Akdamar" olarak ulaşır.


Akdamar'dan ayrılırken insan yalnızca bir kilise görmüş olmuyor.

Bu topraklarda yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış medeniyetlerin izlerine de tanıklık etmiş oluyor. Van Gölü ise kendi hikâyesini anlatmaya devam ediyor.


Rehberimiz bu kez sözü İnci Kefali’ne getiriyor... Dünyada yalnızca bu havzada yaşayan, nevi şahsına münhasır bir balık türüdür İnci Kefali. Her yıl yeni nesillerin hayata gözlerini açabilmesi için, adeta bir ana şefkatiyle akıntıya karşı verdiği o inanılmaz mücadeleyi dinliyoruz rehberimizden.

Suyun tersine yüzüşünü, önüne çıkan amansız engelleri nasıl birer birer aştığını ve bazen suyun üzerinde şahlanıp sıçrayarak yoluna devam edişindeki o tatlı zorluğu hayal ediyoruz... Anlamasını bilenler için, bizzat doğanın bağrından kopan örnek bir hayat mücadelesidir onun hikayesi. O, başkalarından emir alarak sürdürmez soyunu. Kendi azmiyle her türlü engeli aşar; ama kendi denizinde, kendi evinde kalarak verir dalgalara karşı kavgasını. Ve ne pahasına olursa olsun, sonunda hep başarır...


Rehber Ozan’ı dinlerken insan ister istemez kendi hayatını düşünüyor.

Direnmeyi düşünüyor.

Vazgeçmemeyi düşünüyor.

Bazen bir balığın hikâyesi, insanın kendi hikâyesine dönüşebiliyor.

Belki de bu yüzden İnci Kefali yalnızca bir balık değil.

Bu coğrafyanın karakterini anlatan bir sembol.


Van biraz da böyle bir şehir zaten.

Zorluklara rağmen ayakta kalmayı bilen...

Yara bere içinde olsa da yürümeye devam eden...

Hafızasını bütünüyle kaybetmeyen...

Başına gelen terör belalarına rağmen geçmişiyle bağını tamamen koparmayan bir şehir...Güzel bir şehir. 


DÖNÜŞ YOLUNDA


Gezi boyunca birçok şehir gördük.

Diyarbakır’ın kadim surlarını...

Urfa’nın peygamberler iklimini...

Mardin’in taş sokaklarını...

Midyat’ın taş konaklarını...

Cizre’nin tarih kokan mahallelerini...

Hakkâri’nin heybetli dağlarını...

Ve Van’ın masmavi gölünü ve İnci Kefali’ni, kedisini


Her şehir bize farklı bir hikâye anlattı.

Her durak, bu toprakların başka bir yüzünü gösterdi.

Kimi zaman bir medresenin avlusunda geçmişe misafir olduk.

Kimi zaman bir türbenin gölgesinde tarihle karşılaştık.

Kimi zaman ikram edilen bir bardak çayda Anadolu insanının samimiyetini gördük.

Kimi zaman da terör belasından bağrı delik deşik olmuş o mahzun ve tarihi şehirleri gördük. Taşlarında kurşun izleri, sokaklarında yaşanmışlıkların sızısı vardı...


Dokuz gün boyunca yalnızca şehirleri gezmedik; adeta kadim bir medeniyet coğrafyasının kalbinde yürüdük. Kırk yıl boyunca bu topraklarda olup bitenlerin sessiz tanığı olduk; canımız yandı, gözyaşı döktük. Hendeklerin kıyısında, namluların gölgesinde kalmış çaresiz insanları dinledik... Evladı dağda olduğu için bağrı yanık, gözü yaşlı anaların feryadına kulak verdik...


Dönüş yolunda otobüs her zamankinden biraz daha sessizdi.

Herkes üzgün ve yorgundu.

Ama güzel bir yorgunluktu bu.

Herkes düşünceliydi.

Dokuz gün boyunca heybesine ne koyduysa onunla baş başaydı.


Pencerenin dışından akıp giden dağlara bakarken insan ister istemez bazı sorular üzerinde düşünüyor:

Bir toplum geçmişiyle bağını koparırsa geleceğini nasıl kurabilir?

Bir medeniyet kendi hafızasını kaybederse hangi kaynaklardan beslenebilir?

Çünkü, inkişaf dediğimiz şey yalnız ekonomik büyüme değildir.

Sadece yollar yapmak, binalar dikmek, fabrikalar kurmak da değildir.

İnkişaf biraz da hafıza işidir.

Kök meselesidir.

Kendi hikâyesini bilme meselesidir.

Geçmişini tamamen unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlara benzer.

Rüzgâr nereye eserse oraya savrulurlar.

Bugün yaşadığımız birçok zihinsel savrulmanın temelinde de biraz bu var galiba.

Kendi kaynaklarından uzaklaşan nesiller...

Kendi tarihini başkalarının kaleminden öğrenen insanlar...

Kendi medeniyet birikimini yeterince tanımayan toplumlardır...


Bu yolculuk boyunca gördüğümüz her şehir bize aynı şeyi fısıldıyordu:


"Hafızanı koru..."


Gezi bitti. Akşam saatlerinde otelimize dönüyoruz.

Salon bizim için hazırlanmış.

Gelenek hâline gelen değerlendirme toplantımızı yapıyoruz.


Dokuz günlük yolculuk boyunca herkes heybesine ne koyduysa ortaya döküyor.

Kimi gördüğü tarihî eserlerden bahsediyor.

Kimi tanıştığı insanlardan...

Kimi yaşadığı ilginç hatıralardan...

Kimi de bölgenin geleceğine dair umutlarından...


Ortak kanaat şu:


İyi ki gelmişiz.

İyi ki görmüşüz.

İyi ki bu yolculuğu yapmışız.

Daha sonra rehberlerimize, kaptanımıza, tur şirketi yetkili Ahmet bey kardeşimiz olmak üzere, gezi boyunca gruba hizmet eden, gezinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için emek veren görevli arkadaşlarımıza Türk Eğitim Derneği olarak hediyelerimizi takdim ediyoruz.

Teşekkür ediyoruz.

Kucaklaşıyoruz.

Helalleşiyoruz.


Dokuz gün boyunca aynı otobüsü, aynı sofrayı, aynı sevinçleri ve aynı yorgunlukları paylaşan insanlar olarak, ayrılırken birbirimize biraz daha yakın hissediyoruz kendimizi.

Diyarbakır–Van gezisine doyamadık desek abartmış olmayız.

Çünkü bu gezi sadece bir seyahat değildi.

Bir öğrenme yolculuğuydu.

Bir tanışma yolculuğuydu.

Bir hafıza yolculuğuydu.


SONUÇ YERİNE


Van’dan ayrılırken zihnimizde sadece gölün mavisi kalmadı.

Van Kalesi’nin gölgesi...

Akdamar’ın taşları...

Hüsrev Paşa Külliyesi’nin sessizliği...

Eski Van’ın harabeleri...

Hakkâri’nin dağları...

Mardin’in taş sokakları...

Diyarbakır’ın kadim surları...

Ve bu toprakların insanlarının sıcaklığı  bizimle birlikte geldi.


Dokuz gün boyunca Diyarbakır’dan Van’a uzanan bu yolculukta sadece şehirleri gezmedik.

Tarihin içinde yürüdük.

Medeniyetlerin izlerine dokunduk.

Aynı sofraya oturduğumuz insanların gönül dünyalarına misafir olduk.

Bir kez daha gördük ki Türkiye’nin taşı da toprağı da gerçekten altındır.

Çünkü bu coğrafyanın her köşesinde bir hikâye, her taşında bir hatıra, her şehrinde insanı düşünmeye sevk eden bir medeniyet birikimi saklıdır.

Bazen bir kale duvarında...

Bazen bir mezar taşında...

Bazen bir medrese avlusunda...

Bazen de bir tas sıcak çorbanın buharında çıkar karşınıza. 


Şimdi ayrılık vakti...

Elveda Van...

Elveda Mezopotamya’nın kadim şehirleri...

Elveda Ozan…Elveda Ahmet…Elveda Celal…

Biz dönüyoruz.

Fakat gönlümüzün bir parçası bu dağlarda, bu göl kıyılarında, bu taş şehirlerde kalıyor. Mezopotamya’da kalıyor.


Rabbim bu güzel memleketin birliğini, dirliğini ve huzurunu daim eylesin.

Nice yeni yolculuklarda yeniden buluşmak ümidiyle...

Yolumuz açık...

Hatıralarımız bereketli olsun. 


BİTTİ

OSMANLIDAN CUMHURİYETE-CELALETTİN VATANDAŞ

 OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BATILILAŞMA SERÜVENİ: 

SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-1-


Celalettin VATANDAŞ


Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.


Berlin Türk Eğitim Derneği, geleneksel hale gelen eğitim kamplarının 15'incisini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celalettin Vatandaş'ın katılımıyla tamamladı. Üç gün süren ve yoğun ilgi gören kampta, her biri ikişer saatlik derinlikli analizler içeren toplam 8 oturum gerçekleştirildi.

Bu verimli kamptaki tüm oturumların, sunumların ve konferans konularının kapsamlı özetini, siz değerli okurlarımız için MOCCA dergisinin 47. sayısında hem Almanca hem de Türkçe olarak yayımlayacağız. Bu entelektüel buluşmanın detaylarını kaçırmamak için dergimizin yeni sayısını incelemeyi unutmayın!


GİRİŞ

Türkiye’de modernleşme veya batılılaşma tartışmalarının en temel problemlerinden biri, tarihsel sürekliliği dikkate almayan ideolojik yaklaşımların uzun yıllar boyunca egemen olmasıdır. Özellikle Cumhuriyet döneminde hâkim olan resmî yaklaşım, yeni rejimi geçmişin devamı olarak görmek yerine, geçmişten radikal biçimde kopmuş, her şeyi yeniden kurmuş ve adeta “yeni bir toplum” yaratmış bir başlangıç olarak takdim etmeyi tercih etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde Osmanlı geçmişi çoğu zaman geri kalmışlığın, çöküşün, irrasyonelliğin, hurafenin ve başarısızlığın kaynağı şeklinde sunulurken; ilerleme, akılcılık, çağdaşlık, bilim, gelişme ve medeniyet gibi olumlu addedilen hemen her unsur Cumhuriyet dönemine ait kılınmıştır. Böylece Cumhuriyet, yalnızca yeni bir siyasal rejim değil; aynı zamanda geçmişi neredeyse tamamen reddeden ve kendisini tarih dışı bir başlangıç noktası gibi konumlandıran ideolojik bir inşa sürecinin merkezine yerleştirilmiştir.

Buna karşılık Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen dönüşümlere itiraz eden çevrelerin önemli bir kısmı da tam tersi yönde bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu kesimler açısından tüm yüzyıllarıyla Osmanlı geçmişi neredeyse bütünüyle ihtişamın, adaletin, ahlaki bütünlüğün, medeniyetin ve toplumsal huzurun temsilcisi olarak görülmüş; Cumhuriyet dönemi ise kültürel yabancılaşmanın, kimlik çözülmesinin, yozlaşmanın ve toplumsal kırılmanın temel sebebi olarak değerlendirilmiştir. Böylelikle Türkiye’de tarih okumaları büyük ölçüde iki uç yaklaşım arasında sıkışmıştır: Bir tarafta geçmişe küfreden ve Cumhuriyet’i kutsayan anlayış; diğer tarafta geçmişi kutsayan ve Cumhuriyet’i bütünüyle olumsuzlayan yaklaşım.

Oysa tarihsel gerçeklik, bu iki indirgemeci yaklaşımın çok ötesinde daha karmaşık, çok katmanlı ve süreklilik taşıyan bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme süreci, çoğu zaman iddia edildiği gibi Cumhuriyet ile başlamamıştır. Aynı şekilde Cumhuriyet dönemi, Osmanlı geçmişinden tümüyle kopmuş bağımsız bir tarihsel evre olarak da değerlendirilemez. Osmanlı’nın özellikle 18. yüzyıldan itibaren içine girdiği askerî, idarî, hukukî, siyasal ve kültürel dönüşüm süreci, kesintisiz biçimde Tanzimat’a, Meşrutiyet’e ve nihayet Cumhuriyet’e uzanmıştır. Bu nedenle Tanzimat dönemi olmaksızın Meşrutiyet’i, Tanzimat ve Meşrutiyet olmaksızın da Cumhuriyet’i anlamlandırmak mümkün değildir. Her dönem, kendinden sonraki dönemin zihinsel, kurumsal ve siyasal zeminini hazırlamıştır.

Nitekim Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte yalnızca modernleşme fikri değil; bürokratik yapı, merkezîleşme anlayışı, hukuk reformları, eğitim kurumları, askerî organizasyonlar, idarî mekanizmalar ve hatta devlet elitinin zihniyet dünyası da büyük ölçüde süreklilik göstermiştir. Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği birçok dönüşümün zihinsel ve kurumsal temelleri geç Osmanlı döneminde atılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet, Osmanlı modernleşmesinden bütünüyle kopmuş bir başlangıç değil; onun daha radikal ve daha kapsamlı biçimde devam ettirilmiş bir aşaması olarak değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla Osmanlı-Türkiye modernleşmesini anlamaya çalışan bir yaklaşımın, kutsama ile küfretme arasında sıkışmış ideolojik tutumlardan uzak durması gerekmektedir. Çünkü tarih ne bütünüyle altın çağlardan ne de bütünüyle karanlık dönemlerden oluşur. Her tarihsel dönem kendi içerisinde başarıları, krizleri, imkanları ve çelişkileri birlikte taşır. Bu nedenle sağlıklı bir tarih okuması, geçmişi romantize eden veya bütünüyle mahkûm eden yaklaşımlar yerine; süreklilikleri, kırılmaları, zihniyet dönüşümlerini ve yapısal değişimleri birlikte değerlendirebilen bütüncül bir perspektifi gerekli kılmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan batılılaşma süreci de ancak böyle bir tarihsel süreklilik içerisinde anlaşılabilir.


ÇÖZÜLÜŞ

Osmanlı Sistemi için 15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın sonlarına kadar devam eden yaklaşık 150 yıllık dönem, Osmanlı devlet ve toplumunda egemen olan yasal, siyasal, kültürel, ekonomik ve askerî sistemin en yetkin olduğu yıllar olarak anlam kazanmaktadır. Bu durum, aynı zamanda, 16. yüzyılı takiben “Geleneksel Osmanlı Sistemi”nin çözülmeye başlandığının da dolaylı bir şekilde dile getirilişidir. Zira 16. yüzyılın sonları, geleneksel Osmanlı sistemi açısından, daha önce hemen hiç tanık olunmayan bazı önemli ve sarsıcı problemler yaşamaya başlanmasının önemli bir eşiğini temsil etmektedir. Kendini daha çok idari, mali ve askerî alanda hissettiren ve her geçen gün derinleşen bazı problemler, yıllar geçtikçe artan oran ve şiddetle geleneksel sistemi yıpratıp güçsüz düşürmeye başlamıştır. Geleneksel sistem, artık bundan böyle, yüzyıllar boyunca yerine getirdiği temel bazı işlevleri yerine getiremez hale geldiğinin önemli işaretlerini vermeye başlamıştır. Sultan (Kanuni) Süleyman’ın son yıllarından (saltanat yılları: 1520-1566) başlamak üzere farklı zamanlarda yayınlanan Adaletnâme’ler ise sistemdeki çözülmenin resmen kabulünü ifade eden en üst düzeydeki belgeler olarak anlam kazanmıştır. Adaletnâmeler’e ilaveten, devlet adamlarından ve ulemadan bazı şahsiyetler, 16. yüzyılın son çeyreğini takiben, gözlemledikleri çözülmenin teşhis ve tedavisine yönelik bazı tespit ve düşüncelerini dile getiren raporlar hazırlayıp, bunları başta Sultan olmak üzere üst düzey yetkililere takdim etmişlerdir. Bunlar arasında Gelibolu’lu Mustafa Âlî’nin (1541-1600) “Nasihatü’s- Selâtin” (1581), “Künhü’l-Ahbâr” (16. yüzyılın sonları) ve “Fusûlü’l-Halli ve’l-Akd ve Usûlü’l-Harcı ve’n-Nakd” (1598) isimli kitapları, III. Murad’a sunulduğu düşünülen “Hırzü’l Mülûk”, Hasan Kâfî-i Aksarî’nin “Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Âlem”i (1596), Üveys b. Mehmed’in “Habnâme”si, Aynî Ali Efendi’nin Kuyucu Murad Paşa’nın isteği üzerine kaleme aldığı ve I. Ahmed’e (İktidar yılları: 1603-1607) sunduğu “Kavânîn-i âl-i Osman der Hülâsa-i Mezamin-i Defter-i Dîvan ve Risâle-i Vazife Horân ve Merâtib-i Bendegân-ı Âl-i Osman” ilk olmanın ötesinde, konuyu ele alış tarzlarıyla da önemli örneklerdir. Bu zamanlarda askerî açıdan oldukça ağır zorluklarla dolu 30-35 yılı takiben yaşanan Zitvatoruk (1606) süreci, sistemdeki çözülmenin ilk ve en güçlü işaretlerinden biri olmuştur. Girit Adasının ancak 25 yılda fethedilebilmesi ise (1645-1669) yaşanan problemler içerisinde askerî nitelikte olanın öncelikli olduğuna inandırmıştır. Bunun üzerine askerî sistemi ıslah etmeyi daha baskın şekliyle gündeme getiren yeni raporlar hazırlanmış ve başta Sultan olmak üzere üst düzey yöneticilere takdim edilmiştir. Bunlar arasında yazarı bilinmeyen “Kitab-i Müstetâb” (muhtemelen 1620), Avnî Ömer Efendi’nin Sultan İbrahim’e (İktidar yılları: 1640-48) sunduğu “Kanûn-ı Osmanî Mefhum-ı Defter-i Hakanî”si, Koçi Bey’in (ö. 1650) “Telhîsât der Ahvâl-i Âlem-i Sultân Murâd Hân”ı yani “Risâle”si ve yine muhtemelen Koçi Bey’e ait olan “Veliyüddin Telhisleri”, Aziz Efendi’nin “Kanûn-nâme-i Sultânî”si, yazarı bilinmeyen “Kitâbu Mesâlihi’l-Müslimîn ve Menâfî’l-Müminîn” (1639/40), Kâtip Çelebi’nin “Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel”i (1652/53), Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîn-i Âl-i Osman”ı (muhtemelen 1670) ve tüm bunlara göre biraz daha geç döneme denk gelen Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın “Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ”sı (1714-1717) önemli örneklerdir. Tüm bu raporlar, yaşanmakta olan çözülmenin durdurulmasının, mevcut sistemin, ancak, Sultan Süleyman dönemindeki veya öncesindeki örneğine uygun şekilde ıslahıyla mümkün olabileceğine olan inanca sahiptirler. 

Adaletname’lerde ve yukarıda isimleri verilen raporlarda “kadim” olan temel referanstır ve Sultan Süleyman dönemi “kadim” olanın somut örneği olarak anlam kazanır. Raporların hepsinde mevcut sistemin tedavisi amaçlanmıştır. Raporların herhangi bir şekilde de olsa yeni bir sistem teklifi yoktur. İkinci Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasını takip eden ve 16 yıl devam eden, bu süre içerisinde Papa XI. Innocentius’un teşvikleriyle başlangıçta Avusturya, Lehistan, Venedik üçlüsü ile 1695 tarihinde Rusya’nın da katılmasıyla dört devletin birleşimiyle teşekkül eden “Kutsal İttifak”a karşı savaşların yürütüldüğü, askerî açıdan oldukça ağır zorluklarla dolu bir süreci takiben imzalanan Karlofça (1699) ise Osmanlı için tam anlamıyla büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Zitvatoruk askerî açıdan güç kaybedildiğinin, Karlofça ise askerî açıdan Avrupa devletlerinin orduları karşısında aciz kalındığının Osmanlı tarafından kabulü olmuştur. Büyük oranda “gösterişin ve eğlencenin iktidarı” niteliğine sahip olan Lale Devri ise yaşanan zorluklarla dolu bu uzun sürecin yol açtığı bir “şaşkınlık” ve kendine gelme çabalarının yol açtığı bir “boş vermişlik” dönemi olmuştur. Ancak, Fransa sosyetesini referans alan gösteriş ve eğlence ortamı Lale Devri ile sınırlı kalmış gibi görünse de esasen 12 yıllık bu dönem, bir zihniyet kırılmasına işaret etmektedir. Bu kısa zaman zarfında Osmanlı üst düzey yönetim kadrosunun zihniyeti önemli bir değişime uğrayarak, çok yönlü olmak üzere Avrupa’ya ilgi göstermeye başlamıştır. Lale Devri ile Avrupai olan her şeyi güzel görmeye yönelik bir anlayışın temelleri atılmıştır. Takip edecek sürecin şekillenmesine katkı sağlayacak malzemeyi ise Avrupa ülkelerine gönderilen elçiler ve bu elçilerin yazdıkları raporlar, Avrupa ile ticaret yapan gayrimüslimler ve bunlar içerisinde de özellikle Rum tüccarlar, Avrupa’dan gelen elçiler, kişisel amaçlarla rapor hazırlayıp Osmanlı yönetimine sunan Avrupalı uzmanlar, biraz daha geç zamana denk gelmekle birlikte Avrupa’ya gönderilen öğrenciler ve Avrupa’ya kaçan Osmanlı yönetimine muhalif kimseler sağlamış ve sunmuşlardır. 

Devam edecek

HAYRA TEŞVİK

 Sefam; haber değeri varsa kullanırsan sevinirim.

HATIRLATMA VE TEŞVİK


Sevgili dostlar sosyal medyadaki bazı tartışmaları, okuyorum ve üzülüyorum; bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey ayrılık değil birliktir. 


27 Haziran Cumartesi günü saat 15 ten itibaren Yapacağımız Aşure programı vesilesiyle hatırlatmak isteriz ki; bu mesele asırlardır konuşulmakta, tartışılmakta ve farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Yaklaşık 1400 yıldır çözülemeyen ihtilafları bugün bizim çözmemiz de mümkün görünmemektedir.


Bizlere düşen; Aşure'nin tarihî ve manevi anlamını öğrenmek, bu vesileyle hayırda bulunmak ve başta Hz. Hüseyin olmak üzere Kerbelâ’da adalet, hakikat ve onur uğruna mücadele edenleri rahmet ve saygıyla yâd etmektir.


Kerbelâ’yı yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak görmek de doğru değildir. Hz. Hüseyin’i şehit eden zihniyetin izleri, zaman ve mekân değişse de farklı şekillerde varlığını sürdürebilmektedir. Bu sebeple önemli olan, Hz. Hüseyin’in temsil ettiği hak, adalet, cesaret ve dik duruşu kendi hayatımızda yaşatabilmektir.


Gelin, bu bilinçle aşuremize katkıda bulunalım; hayrımıza ortak olalım ve Kerbelâ’dan günümüze uzanan mesajı birlikte yaşatalım.


Aşure Programına Katkıda Bulunmak İsteyenler İçin Banka Hesap Bilgilerimiz:


Türkischer Bildungsverein e.V.


IBAN:

DE87 1005 0000 0190 9220 36


BIC:

BELADEBEXXX


Katkıda bulunan, dua eden ve destek veren bütün dostlarımızdan Allah razı olsun.


Selam ve dua ile.


Rüştü KAM

Ünal Oğuz


Adres: Reuterstr. 58

12047 Berlin

AŞURE VE HZ. HÜSEYİN

 AŞURE KAZANI VE KERBELÂ'NIN GÖLGESİ


-Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız-

Rüştü KAM

24.06.2026 Berlin

Muharrem ayı geldiğinde aklıma önce Hz. Nuh gelir.

Yıllarca kavmini Allah'ın yoluna davet etmişti. Gece gündüz demeden hakikati anlatmış, sabırla insanları uyarmıştı. Fakat ona inananların sayısı çok azdı. Gün geldi, Allah Teâlâ kendisine bir gemi yapmasını emretti. Ortada ne deniz vardı ne de yaklaşan bir tufanın görünen bir işareti...

Hz. Nuh, Rabbinin emrine teslim oldu. Gemiyi yapmaya başladı.

Onu görenler alay ediyorlardı.

"Çölde gemi mi yapılır?" diyor, onu küçümsüyorlardı.

Hz. Nuh ise kimseyle tartışmıyor, kendisini ispat etmeye çalışmıyordu. Çünkü biliyordu ki hakikat, insanların alkışına göre değil, Allah'ın emrine göre şekillenir.

Sonra beklenen gün geldi.

Gök kapılarını açtı.

Yeryüzü sularını fışkırttı.

Tufan, inkârın bütün gururunu önüne katıp götürdü. Alay edenler helâk olurken, iman edenler o gemide yeni bir hayatın yolcuları oldular.

Rivayetlere göre tufanın ardından gemi, 10 Muharrem günü Cudi Dağı'na oturdu. Aylar süren yolculuğun sonunda gemide kalan son erzaklar bir araya getirildi. Bir avuç buğday, biraz nohut, fasulye, mercimek ve kuru meyveler... Hiçbiri tek başına bir sofraya yetmiyordu. Ama aynı kazanda birleşince berekete dönüştüler.

İşte bugün "aşure" dediğimiz gelenek, yalnızca bir tatlı değildir. O; tufandan sonra yeniden filizlenen hayatın, paylaşmanın, şükrün ve dayanışmanın sembolüdür. Farklı tatların aynı kazanda uyum içinde buluşması, aslında farklı insanların da ortak değerlerde buluşabileceğini anlatan sessiz ama güçlü bir mesajdır.

Ne var ki tarih, aynı 10 Muharrem'e asırlar sonra bambaşka bir anlam daha yükleyecektir.

Bir zamanlar, Dicle Nehri’nin kenarında, Cudi Dağı'nın eteklerinde kurtuluşun ve umudun günü olarak hatırlanan bu tarih, bu sefer Hicrî 61 yılında Fırat Nehri’nin kenarında Kerbelâ'nın kavurucu çölünde insanlık vicdanını kanatan büyük bir acının da adı olacaktır.

Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin, dedesinden miras aldığı adalet anlayışını ve hakikati korumak için yola çıkmıştı. Karşısında ise gücünü haktan değil, iktidardan alan bir yönetim vardı.

Muaviye'nin ölümünün ardından oğlu Yezid'in hilafet makamına getirilmesi, İslam toplumunda derin tartışmalara yol açmıştı. Hz. Hüseyin'den de biat etmesi istendi. Fakat onun için mesele bir şahsa bağlılık meselesi değildi. Mesele, adaletin mi yoksa zorbalığın mı yanında durulacağı meselesiydi.

Bu yüzden Hz. Hüseyin tarihî bir duruş sergiledi.

Canını verdi; ama inandığı değerlerden vazgeçmedi.

Kûfe'ye doğru çıktığı yolculuk, Kerbelâ'da durduruldu. Yanındaki aile fertleri ve sadık dostlarıyla birlikte günlerce susuz bırakıldı. Fırat'ın kıyısında suya hasret kalan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar tarihin en acı sahnelerinden birini yaşadılar.

10 Muharrem günü başlayan saldırıda Hz. Hüseyin'in arkadaşları birer birer şehit düştü. Yakınlarını toprağa veren Hz. Hüseyin de sonunda şehadet şerbetini içti. Ardında ise yalnızca gözyaşı değil, bütün çağlara hitap eden büyük bir ahlâk dersi bıraktı.

Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmış acı bir hadise değildir.

Kerbelâ; hakkın güç karşısındaki imtihanıdır.

Vicdanın menfaatle sınanmasıdır.

Adaletin saltanata kurban edilmesidir.

Belki de bu yüzden Kerbelâ'nın üzerinden on dört asır geçmiş olmasına rağmen acısı hâlâ dinmemektedir.

Bugün isimler değişmiştir.

Elbiseler değişmiştir.

Saraylar değişmiştir.

Fakat hak ile batılın mücadelesi hâlâ devam etmektedir.

Zalimler dün de vardı.

Bugün de var.

Mazlumlar dün de vardı.

Bugün de var.

Bu yüzden Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında okunacak bir hadise değildir; insanlığın her çağda yeniden yüzleştiği ahlâkî bir imtihandır.

Muharrem ayı bize iki büyük miras bırakmıştır.

Birincisi Hz. Nuh'un aşure kazanıdır.

Paylaşmayı...

Şükretmeyi...

Farklılıklarımızla aynı sofrada buluşabilmeyi öğretir.

İkincisi ise Kerbelâ'dır.

Hakkın yanında durmanın bazen ağır bedeller istediğini...

İnsan onurunun makamdan da servetten de kıymetli olduğunu hatırlatır.

Belki de bu sebeple Muharrem, İslam tarihinin en anlamlı aylarından biridir.

Bir yanında Cudi Dağı'nın umut dolu sabahı vardır.

Diğer yanında Kerbelâ'nın kavurucu çölü...

Biri kurtuluşun sevincini anlatır.

Diğeri adalet uğruna ödenen bedeli...

Ve ikisi birlikte aynı hakikati fısıldar:

Allah'a güvenen kurtulur.

Haktan ayrılmayan ise, kaybetmiş görünse bile, aslında tarihin ve insanlığın vicdanında daima kazanır.

Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız.

BEDEL ÖDEMEK

 Sevgili Sefam, bu metni bugün programda okuyacağım. Belki gazetede yayınlaman da uygun olur diye gönderiyorum...

BEDEL ÖDEMEYENLERİN GELECEĞİ OLMAZ

Rüştü Kam

28 Haziran 2026 – Berlin

ha-ber.com


Muharrem ayı geldiğinde çoğumuzun aklına aşure gelir. Kimimiz Hz. Nuh'un gemisini, kimimiz Kerbelâ'yı, kimimiz de paylaşmanın ve bereketin sembolü olan aşure kazanlarını hatırlarız. Bunların her biri doğrudur. Ancak Muharrem'in bize anlattığı çok daha büyük bir hakikat vardır: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz.

İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Allah, hiçbir büyük şahsiyeti rahatın ve konforun içinde yetiştirmemiştir. Hiçbir peygamber mücadele etmeden yücelmemiş, hiçbir hak dava fedakârlık göstermeden zafere ulaşmamıştır. Tarihin değişmeyen ilâhî kanunu budur: Önce bedel, sonra zafer...

Hz. Âdem, cennetten yeryüzüne indirildi; hata yaptı, pişman oldu, tevbe etti, gözyaşı döktü, toprağın ve emeğin ne demek olduğunu öğrendi. Bu ağır imtihanın sonunda insanlığın ilk peygamberi olma şerefine erişti. 

Hz. Nuh, dokuz yüz elli yıl boyunca kavmini hakka çağırdı. Alay edildi, dışlandı, en yakınlarını kaybetti; fakat davasından vazgeçmedi. Ödediği bedelin sonunda insanlığın ikinci atası olarak tarihteki yerini aldı.

Hz. İbrahim ateşe atıldı, yurdunu terk etti, evladını Allah'ın emrine teslim etmeye hazır oldu. Hayatının her safhası imtihanlarla geçti. İşte bu yüzden Allah onu "Halîlullah", yani dostu olarak nitelendirdi. 

Hz. Musa Firavun'un sarayını bırakıp çölün çilesini tercih etti; korkuya teslim olmadı, denizin önünde yalnız kaldığında bile Rabbine güvendi. 

Hz. İsa iftiralara uğradı, takip edildi, çarmıha gerildi, öldürülmek istendi; fakat hakikatten taviz vermedi. Son peygamber Hz. Muhammed ise Taif'te taşlandı, yıllarca boykot altında yaşadı, aç kaldı, en yakınlarını kaybetti, yurdundan hicret etmek zorunda bırakıldı. Buna rağmen davasından bir an olsun vazgeçmedi. İşte bu sebeple Kur'ân onu "âlemlere rahmet" olarak tanıttı.

Peygamberlerin ortak hayat çizgisine baktığımızda açıkça görüyoruz ki Allah, şerefi mücadeleden, izzeti sabırdan, başarıyı ise fedakârlıktan sonra vermektedir. Hiçbir peygamber makamına bedelsiz ulaşmamıştır. Öyleyse bizler neden emek vermeden başarı, fedakârlık yapmadan güçlü bir gelecek bekliyoruz?

Bu ilâhî kanun sadece peygamberler için değil, milletler için de geçerlidir. Büyük medeniyetler rahat koltuklarda değil; alın teriyle, gözyaşıyla ve fedakârlıkla kurulmuştur. Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan büyük yürüyüşü bunun en açık örneklerinden biridir. Selçuklular Anadolu'nun kapılarını bedel ödeyerek açmış, Osmanlı üç kıtaya yine bedel ödeyerek ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed yalnızca İstanbul'u fethetmemiş, aynı zamanda yeni bir çağın kapısını aralamıştır. Bütün bunların arkasında rahatlık değil; inanç, emek ve fedakârlık vardır.

Bizler de bugün yaşadığımız Almanya'da aynı hakikatin canlı şahidiyiz. 1961 yılında bu ülkeye gelen ilk kuşak, dilini bilmediği, kültürünü tanımadığı bir ülkede ağır şartlar altında çalıştı. Madenlerde, fabrikalarda, gece vardiyalarında alın teri döktü. Ailesinden, memleketinden ve sevdiklerinden uzak yaşadı. Bugün rahatça namaz kıldığımız camiler, çocuklarımızın eğitim aldığı dernekler ve kültür merkezleri onların emeğinin eseridir. Biz, onların ödediği bedelin meyvelerini topluyoruz. Asıl soru ise şudur: Bizler, bizden sonraki nesillere ne bırakacağız?

Muharrem ayı işte tam burada bize Kerbelâ'yı hatırlatır. Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında kalmış acı bir hadise değildir; hak ile bâtıl arasında yapılan tercihin adıdır. Hz. Hüseyin'i büyük yapan yalnızca şehit olması değildir. Onu büyük yapan, yanlış olduğunu bildiği bir şeye "evet" dememesidir. O, makamını kurtarmayı değil, şahsiyetini korumayı seçmiştir. Canını vermiş; fakat onurunu vermemiştir. Başını vermiş; fakat başını eğmemiştir. İşte Hüseynî duruş budur.

Bugün bizlerden istenen de Kerbelâ'da savaşmak değil; zulme karşı direnmek, vicdanımızı kiralamamak, adaletten ayrılmamak, mazlumun yanında durmak ve hakikati menfaat uğruna terk etmemektir. Çünkü her çağın kendi Kerbelâ'sı vardır. Her gün hak ile menfaat, doğruluk ile konfor, fedakârlık ile rahatlık arasında tercihler yapıyoruz. İnsan aslında her gün kendi vicdanında Kerbelâ'yı yaşamaktadır.

Modern dünyanın en büyük hastalığı belki de budur. Herkes güçlü olmak istiyor; fakat yük taşımak istemiyor. Herkes başarılı olmak istiyor; fakat çalışmak istemiyor. Herkes güçlü kurumlar arzuluyor; fakat o kurumlar için emek vermeye yanaşmıyor. Oysa medeniyetler para ile değil, insanla kurulur. İnsan ise ancak fedakârlıkla yetişir. Bir milletin gerçek serveti bankalardaki parası değil, gerektiğinde kendinden vazgeçebilen insanlarının sayısıdır.

Çocuklarımız bizden evlerimizi, arabalarımızı ve bankadaki paramızı miras alabilirler. Fakat onları büyük bir millet yapacak olan bunlar değildir. Asıl miras; uğruna emek verdiğimiz, fedakârlık yaptığımız ve gerektiğinde bedel ödediğimiz değerlerdir. Çünkü tarih rahat yaşayanları değil, bedel ödeyenleri hatırlar.

Muharrem ayı vesilesiyle kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Biz, çocuklarımıza tüketilmiş imkânlar mı bırakacağız, yoksa uğruna mücadele edilmiş değerler mi? Geleceği inşa edecek olanlar, rahatını değil hakikati tercih edenlerdir.

Unutmayalım: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz. Allah, tarihi rahat yaşayanlarla değil, hakikat uğruna fedakârlık yapanlarla yazdırır.

Bir dava bedel ister.

Bir medeniyet emek ister.

Bir millet fedakârlık ister.

Bir insan şahsiyet ister.

Ve gelecek...

Sadece bedel ödeyenlere aittir. Rahat yaşayanlar tarih okurlar. Bedel ödeyenler ise tarih yazarlar.

YEŞİLÇAM

 YEŞİLÇAM BİTİNCE SADECE SİNEMA DEĞİL, KÜLTÜR DİLİMİZİN BİR PARÇASI DA KAYBOLDU


Rüştü KAM

28.062026 BERLİN

Bir milleti tanımak istiyorsanız yalnızca tarih kitaplarına bakmanız yetmez. O milletin masallarını, türkülerini, romanlarını ve filmlerini de izlemeniz gerekir. Çünkü sanat, toplumun aynasıdır. Türkiye'nin yaklaşık yarım asırlık toplumsal hafızasını anlamak isteyen bir araştırmacı için de en önemli duraklardan biri hiç şüphesiz Yeşilçam'dır. Yeşilçam yalnızca filmler çekilen bir sokak değil, aynı zamanda bu milletin sevinçlerini, acılarını, hayallerini ve değerlerini beyaz perdeye taşıyan büyük bir kültür okuluydu. Kusurları elbette vardı; ancak bütün kusurlarına rağmen bir toplumu ayakta tutan ahlâkî omurgayı korumaya çalışan bir anlayışa sahipti.

Adını İstanbul Beyoğlu'ndaki küçük bir sokaktan alan Yeşilçam, özellikle 1950'li yıllardan itibaren Türk sinemasının merkezi hâline geldi. 1960 ile 1975 yılları arasında ise altın çağını yaşadı. Yılda iki yüzü aşan film üretimiyle yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın en üretken sinema merkezlerinden biri oldu. İmkânlar bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dijital teknoloji yoktu. Bilgisayar destekli efektler bilinmiyordu. Buna rağmen ortaya konulan filmler, milyonlarca insanın hafızasında unutulmaz izler bıraktı. Çünkü o filmlerin asıl gücü teknik donanımlarından değil, anlattıkları hikâyelerden ve temsil ettikleri değerlerden geliyordu.

Yeşilçam'ın kahramanları yalnızca oyuncu değildi; aynı zamanda toplumun ideal tipleriydi. 

Cüneyt Arkın, mazlumun yanında duran cesur insanı temsil ediyordu. Kılıcını adalet için kuşanıyor, gücünü zayıfı ezmek için değil, onu korumak için kullanıyordu. 

Serdar Gökhan tarih filmlerinde yalnızca bir alp ya da komutan değildi; devlet fikrini, sancağı ve vatan sevgisini temsil eden bir karakterdi. 

Kadir İnanır'ın canlandırdığı delikanlılar sertti ama merhametsiz değildi; sevdasına sadık, mahallesine bağlı, annesine hürmet eden insanlardı. 

Ahmet Mekin dürüstlüğün ve tevazunun sessiz yüzü olurken, 

Münir Özkul çoğu zaman vicdanın sesi olarak karşımıza çıkıyordu. 

Hulusi Kentmen ise otoriteyi bağırıp çağırarak değil, şefkat ve adaletle kuran baba figürünün sembolüydü. Bugün bu oyuncuların isimleri anıldığında akla yalnızca sinema değil, aynı zamanda karakter gelmesinin sebebi de budur.


Yeşilçam'ın kadınları da en az erkek kahramanları kadar bu milletin gönlünde yer edindi. Adile Naşit denildiğinde akla yalnızca gülen bir yüz değil, bütün çocukları kendi evladı gibi kucaklayan şefkatli bir anne gelir. Fatma Girik, güçlü duruşuyla Anadolu kadınının fedakârlığını ve mücadele ruhunu temsil etti. Türkan Şoray, iffet, sadakat ve vakarın sembolü hâline geldi; canlandırdığı karakterlerde sevgi, çıkarın değil gönlün meselesiydi. Hülya Koçyiğit aileyi, mahremiyeti ve geleneksel değerleri; Filiz Akın ise zarafeti, nezaketi ve ölçülü modernliği beyaz perdeye taşıdı. Bu kadınlar sadece film çevirmediler; anne olmanın, eş olmanın, sevgili olmanın ve gerektiğinde evin yükünü omuzlayan cefakâr Anadolu kadınının nasıl olması gerektiğine dair hafızalarda derin izler bıraktılar. Onların canlandırdığı karakterlerde güzellik, bedenin teşhirinde değil; edepte, sadakatte, fedakârlıkta ve vakarda aranıyordu. Belki de bu yüzden Yeşilçam'ın kadınları unutulmadı; çünkü onlar yalnızca bir rolü değil, bir medeniyetin kadın anlayışını temsil ediyorlardı.

Yeşilçam'da erkek kahraman olmanın bir ahlâkı vardı; kadın olmanın da bir asaleti vardı. Erkek cesaretiyle, kadın ise iffeti, merhameti ve vakarıyla hatırlanıyordu. Seyirci, oyuncuların yüzünü değil, temsil ettikleri karakteri seviyordu. İşte bugün en çok özlediğimiz şey de belki budur.

Yeşilçam'ın en dikkat çekici yönlerinden biri, iyiliği ve kötülüğü birbirine karıştırmamasıdır. Elbette hayatın içinde hırsız da vardı, zalim de vardı, düzenbaz da... Ancak senaryoların sonunda kötülük ödüllendirilmezdi. İyilik, doğruluk ve fedakârlık sonunda mutlaka karşılığını bulurdu. Anne kutsaldı. Baba aileyi ayakta tutan direkti. Komşuluk önemliydi. Bayrak, vatan ve şehitlik yalnızca slogan olarak kullanılmaz, hikâyelerin doğal bir parçası hâline gelirdi. İnsanlar birbirlerinin kapısını çalabiliyor, mahallenin yaşlısına saygı gösterebiliyor, yetimin başını okşayabiliyordu. Sinema, hayatı şekillendiren görünmez bir öğretmen gibiydi.

Yeşilçam'ın tarih filmleri de ayrı bir dünyanın kapısını aralıyordu. Battal Gazi, Malkoçoğlu, Kara Murat gibi kahramanlar tarihî gerçeklik bakımından zaman zaman eleştirilebilir. Ancak bu filmler, milyonlarca çocuğun tarih merakını uyandırdı. Malazgirt'i, İstanbul'un fethini, Osmanlı'yı ve ecdadı sevdirdi. Tarihin bütün ayrıntılarını öğretmiyordu belki ama tarihle duygusal bir bağ kurulmasına vesile oluyordu. Aynı şekilde savaş filmleri de yalnızca cephe sahneleri göstermiyordu; fedakârlığın, kardeşliğin ve vatan uğruna verilen mücadelenin değerini anlatıyordu.

Yeşilçam'ın aşk anlayışı da bugünkünden oldukça farklıydı. Sevgi vardı ama teşhir yoktu. Hasret vardı ama bayağılık yoktu. Bir mendil, bir bakış, bir mektup bazen saatler süren diyaloglardan daha anlamlı olabiliyordu. Seven insanlar birbirlerine kavuşabilmek için mücadele ediyor, sabrediyor, fedakârlık yapıyordu. Duygular beden üzerinden değil, gönül üzerinden anlatılıyordu. Bu nedenle o filmler yıllar geçse de eskimedi; çünkü insan ruhuna hitap ediyordu.

Eski Yeşilçam filmlerini dikkatle izleyenler bir ayrıntıyı hemen fark eder. Tam kavga başlayacakken, tam biri büyük bir hata yapacakken uzaktan yükselen bir ezan sesi duyulur. Kimi zaman bu yalnızca çekim yapılan mahallenin doğal sesi, kimi zaman ise yönetmenin bilinçli bir tercihi olurdu. Ancak hangi sebeple kullanılmış olursa olsun, ezan sesi o filmlerde vicdanı hatırlatan bir fon olarak yer alırdı. Seyirciye açıkça vaaz verilmezdi; fakat hayatın içinde dinin, mahallenin ve maneviyatın doğal bir yeri olduğu hissettirilirdi.

Yeşilçam'ın çözülmesi ise bir anda olmadı. 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren televizyonun yaygınlaşması, ekonomik krizler ve sinema salonlarının seyirci kaybetmesi yapımcıları kolay kazanç arayışına yöneltti. Nitelikli senaryoların yerini giderek ucuz güldürüler ve erotik filmler almaya başladı. Böylece Yeşilçam, kendi içindeki değer dünyasını yavaş yavaş tüketti. 1980'lerden sonra ise eski üretim modeli büyük ölçüde sona erdi ve Türk sineması yeni bir döneme girdi.

Bugün teknik bakımdan çok daha güçlü filmler ve diziler çekiliyor. Kameralar daha kaliteli, görüntüler daha etkileyici, müzikler daha profesyonel. Ancak bütün bu teknik ilerlemeye rağmen insanı düşündüren temel soru hâlâ cevabını bekliyor: Ekranlar bize nasıl bir insan modeli sunuyor? Son yıllarda birçok yapımda ihanet, şiddet, mafya düzeni, güç tutkusu, gösterişli hayatlar ve aile içi çatışmalar sıradanlaştırılıyor. Elbette istisnalar vardır ve bütün dizileri aynı kefeye koymak doğru değildir. Ancak genel tabloya bakıldığında örf, gelenek, mahalle kültürü, aile büyükleri ve toplumu bir arada tutan değerler eskiye göre çok daha geri planda kalmıştır.

Belki de bugün kaybettiğimiz şey yalnızca Yeşilçam değildir. Kaybettiğimiz, iyiliğin alkışlandığı, kötülüğün mahkûm edildiği ortak hikâyelerimizdir. Bugün daha kaliteli kameralara sahibiz; fakat çocuklarımızın örnek alacağı Hulusi Kentmenler, Münir Özkullar, Ahmet Mekinler, Cüneyt Arkınlar, kadir İnanırlar ve Serdar Gökhanlar yetiştirebiliyor muyuz? Fatma Girikler, Türkan Şoraylar, Hülya Koçyiğitler, Filiz Akınlar yetiştirebiliyor muyuz? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca teknoloji değildir; o teknolojinin anlattığı hikâyeler ve o hikâyelerin inşa ettiği karakterlerdir. Yeşilçam'ın bize bıraktığı en büyük miras da tam olarak budur.

İZİN GURBETÇİ II

 İZİN DEĞİL, HASRET YOLCULUĞU(I)


Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı

"Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talâk, 65/2-3)

Rüştü Kam

12.07.2026


Berlin'de yine o tanıdık telaş başladı. Her yaz olduğu gibi bu yaz da okullar tatile girdi, fabrikalarda izin listeleri hazırlandı, havaalanları dolup taştı, otobanlara çıkan Türk plakalı otomobiller kilometrelerce uzanan konvoylar oluşturdu. Evlerin salonlarında günlerdir açık duran bavullar nihayet kapandı. Anneler son kez çocukların eşyalarını kontrol ediyor, babalar otomobillerinin yağını, suyunu, lastiklerini ve evraklarını gözden geçiriyor. Çocuklar ise büyük bir heyecan içinde dedelerini, ninelerini, kuzenlerini görecekleri günün hayalini kuruyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yaz tatili hazırlığı gibi görünen bu manzara, aslında yarım asrı aşan bir gurbet hikâyesinin her yıl yeniden yazılan ilk satırıdır.

Bu günlerde en çok duyulan cümle ise yalnızca iki kelimeden oluşur:

"Memlekete gidiyoruz."

Ne kadar kısa... Ne kadar sade... Fakat bir o kadar da ağır bir cümledir bu.

Çünkü bu sözü söyleyen insanların büyük çoğunluğu tatile gitmiyor. Onlar, yıllardır içlerinde büyüttükleri özlemi biraz olsun dindirmeye gidiyorlar. Bir otelin havuzuna, deniz kenarındaki şezlonga ya da dinlenme merkezlerine değil; annelerinin duasına, babalarının hasretine, çocukluklarının geçtiği sokaklara, dedelerinin, ninelerinin mezarına ve yarım kalmış hatıralarına doğru yola çıkıyorlar.

Gurbetçinin izni, dışarıdan görüldüğü gibi bir tatil değildir. O, dinlenme mevsimi değil; hasret mevsimidir. Çünkü gurbetçinin yolu asfaltla başlamaz; yüreğinde başlar. Bavulunu toplamadan önce özlemini toplar. Arabasına binmeden önce yıllardır içinde taşıdığı hasreti yüklenir. Yolculuğu kilometrelerle değil, bekleyişlerle ölçülür. Her virajın sonunda biraz daha memleket vardır; her mola yerinde biraz daha çocukluğu...

Bu yola ilk defa çıkanlar da vardır. Henüz birkaç yıl önce gelin olmuş, damat olmuş, hayatını Almanya'da kurmaya çalışan gençlerdir bunlar... Ama bu yolun gerçek yolcuları, saçlarını gurbet ellerde ağartanlardır. Bundan altmış yıl önce "birkaç seneliğine" diye yola çıkıp ömrünü gurbette tamamlayanlardır onlar. Onlar fabrikalarda çalışan, maden ocaklarında ter döken, inşaatlarda ömür tüketen, çocuklarını büyütürken anne ve babalarının yaşlandığını uzaktan seyretmek zorunda kalanlardır. Onlar için memlekete dönüş, yalnızca bir yolculuk değil; geçen zamana yetişme çabasıdır.

Yıllar geçtikçe bu yolun anlamı da değişir. İlk yıllarda gurbetçi, memlekete anne sıcaklığına koşar. Sonra çocuklarını dedeleriyle tanıştırmak için gider. Bir süre sonra yaşlanan anne ve babasının yanında biraz daha fazla kalabilmenin hesabını yapar. Derken bir gün gelir; memlekete vardığında ilk uğradığı yer baba ocağı değil, mezarlık olur. İşte o gün insan, gurbetin yalnızca kilometreden ibaret olmadığını anlar. Gurbet bazen, yetişemediğin son bakıştır. Tutamadığın son eldir. Duyamadığın son sestir.

Yüce Rabbimiz, anne ve babaya karşı vazifemizi şöyle hatırlatır:

"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara 'Öf!' bile deme; onları azarlama ve onlara gönül alıcı güzel söz söyle." (İsrâ, 17/23)

Bu ayeti her okuyuşumda, Almanya'da yaşayan binlerce anne ve baba ile onların evlatları gelir aklıma. Çünkü gurbetçi, çoğu zaman bu emri yerine getirmek istemesine rağmen kilometrelerin engeline takılır. Telefonun diğer ucundan "Anne nasılsın?" demek, elini tutmanın yerini tutmaz. Görüntülü konuşmalar, bir babanın omzuna baş koymanın sıcaklığını vermez. İşte bu yüzden gurbetçinin izni, tatil değildir; anne ve babasına biraz daha evlat olabilmek için kendisine tanınmış kısa bir ömür parçasıdır.

Gurbetçinin memlekete dönüşü çoğu zaman bir saatle başlar. "Şu gün geleceğiz." denilir. Evlerde hazırlıklar günler öncesinden başlar. Anne mutfağa girer; oğlunun ya da kızının en sevdiği yemekleri yapar. Baba, belki ellinci defa bahçeyi dolaşır, eksik bir şey var mı diye bakar. Çocukluğunda üzerine oturduğu eski sandalye bile yeniden silinir. Çünkü gurbetten gelen evlat, o ev için sadece bir misafir değildir; yıllardır beklenen bir hasretin adıdır.

Kapı çalındığında ilk birkaç saniye, yılların özeti gibidir. Anne, evladına sarılırken yalnızca bugünü değil, onu uğurladığı günü de hatırlar. Baba, güçlü görünmeye çalışır ama gözleri çoktan konuşmaya başlamıştır. Torunlar dedelerine koşar. Evin duvarları yeniden çocuk sesleriyle çınlar. Birkaç saatliğine zaman sanki geriye döner. O evde yeniden sesler yükselir, sofralar kalabalıklaşır, çay bardakları ardı ardına sofrada yerini alır, dolar dolat boşalır. Fakat gurbetçi bilir ki bu güzellik uzun sürmeyecektir. Takvim işlemektedir. Dönüş günü, daha ilk günden yaklaşmaya başlamıştır.

Belki de bu yüzden gurbetçinin mutluluğunun içinde daima ince bir hüzün vardır. Çünkü kavuştuğu anda ayrılığı da düşünmeye başlar.

Yıllar geçtikçe bu kavuşmaların rengi değişir. Bir zamanlar kapıda bekleyen anne artık bastonla yürümektedir. Babanın sesi eskisi kadar gür çıkmamaktadır. Eller titremeye başlamış, saçlar bembeyaz olmuştur. Gurbetçi, her gelişinde zamanın anne ve babasından bir şeyler alıp götürdüğünü görür. İşte o zaman insan, ömrün ne kadar hızlı geçtiğini iliklerine kadar hisseder.

Kur'ân-ı Kerîm'in anne ve babaya iyilik emrini hatırlatan ayeti, gurbetçinin vicdanında daha farklı yankılanır:

"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti..." (İsrâ, 17/23)

Bu ayet, yalnızca bir emir değildir; aynı zamanda zamanın kıymetini hatırlatan ilâhî bir uyarıdır. Çünkü anne ve baba beklemez. İnsan bazen işi bekletebilir, ticaretini erteleyebilir, hatta bazı hayallerini yıllarca sonraya bırakabilir. Fakat anne ve babanın ömrünü erteleyemez. Gurbetçinin yüreğini yakan da işte budur. Her dönüşünde kendi yaşlandığını değil, anne ve babasının biraz daha yaşlandığını görür.

Ne acıdır ki bir gün gelir, memlekete yapılan yolculuğun ilk durağı artık baba ocağı değil, kabristan olur.

Elinde bir bidon su...

Bir demet çiçek...

Dudaklarında Fâtiha...

Yüreğinde tarifsiz bir sızı...

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır." (Müslim, Cenâiz, 106)

Gurbetçi kabristana yalnızca ölümü hatırlamak için gitmez. O, orada çocukluğunu arar. Annesinin sesini, babasının nasihatlerini, bayram sabahlarını, okul yolunda elinden tutulduğu günleri hatırlar. Kabir taşına dokunurken aslında toprağın altındaki anne ve babasına değil, kendi geçmişine dokunur.

Bazen yıllardır dökemediği gözyaşlarını orada döker. Çünkü bazı acılar, insanın içinde değil, mezar taşlarının başında dile gelir.

Artık sıla-i rahim de değişmiştir. Eskiden yaşayan akrabaları ziyaret etmekti sıla-i rahim. Şimdi hem yaşayanlara hem de ebedî âleme göç edenlere vefa göstermektir. Gurbetçi bunun için binlerce kilometre yol gelir. Çünkü bilir ki akrabalık bağı yalnızca aynı sofraya oturmak değildir; aynı zamanda aynı duayı paylaşabilmektir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği şöyle ifade eder:

"Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün bereketlenmesini isterse sıla-i rahimde bulunsun." (Buhârî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20)

Belki de bu hadisin en canlı örneği gurbetçilerdir. Onlar, binlerce kilometre yolu sadece dinlenmek için değil; annelerinin elini öpmek, babalarının gönlünü almak, akrabalarının kapısını çalmak, hastaları ziyaret etmek, çocuklarına dedelerinin mezarını göstermek ve kopmaya yüz tutmuş aile bağlarını yeniden kuvvetlendirmek için kat ederler.

Fakat bütün bunları üç hafta, bilemediniz dört ya da beş haftaya sığdırmak zorundadır. Bir ömre sığmayan hasret, birkaç haftaya nasıl sığabilir? Hangi evde yeterince oturabilirler? Hangi dostla doyasıya konuşabilirler? Hangi anneye evlatlıklarını tam anlamıyla gösterebilirler?

İşte gurbetçinin en büyük çaresizliği burada başlar.

Çünkü onun zamanı da hasreti gibi bölünmüştür.

Bir yanı Almanya'da kalmıştır.

Diğer yanı ise hâlâ memleketindedir.

Gurbetçinin memlekette geçirdiği günler, dışarıdan bakıldığında bayram sevinci gibidir. Oysa bu sevincin arkasında kimsenin görmediği başka bir hayat başlar. Bavullar daha tam açılmadan telefonlar çalmaya başlar.

"Abi, sen gelmişken; şu tapu işini de halledelim."

"Kiracı yine problem çıkardı."

"Çatının tamire ihtiyacı var."

"Arsanın sınırıyla ilgili mahkemelik bir durum olmuş."

"İnşaata bir bakıver hazır gelmişken."

"Arabayı da sanayiye götürelim."

"Bankaya da uğramamız gerekiyor."

"Şu evrakta da senin imzan lazım."

Henüz yol yorgunluğu bile geçmeden, gurbetçi kendisini çözülmesi gereken meselelerin içinde buluverir. Çünkü yıllardır memleketten uzakta olmanın bir bedeli vardır. Biriken işler, ertelenen meseleler ve bekleyen insanlar...

Elbette bunların çoğu hayatın tabiî akışıdır. Memlekette kalan kardeşler de yıllarca anne ve babaya bakmış, hastanelere taşımış, resmî dairelerde koşturmuş, evin yükünü omuzlamıştır. Onların da yorgunlukları, onların da fedakârlıkları vardır. Gurbetçinin görevi, bu emeği küçümsemek değil; onun kıymetini bilmektir.

Fakat gurbetçinin yükü de görünenden daha ağırdır be kardeş.

O, iki hayatı aynı anda yaşamaya çalışan insandır.

Bir tarafta Almanya'da bıraktığı işi, sorumlulukları ve çocuklarının geleceği...

Diğer tarafta memlekette bekleyen anne ve babası, akrabaları, evi, toprağı ve hatıraları...

Bir ömrü ikiye bölünmüştür onun.

Hiçbir yere bütünüyle ait olamaz o.

Hiçbir yükü tam anlamıyla yere de bırakamaz.

Bazen kardeşleri haklı olarak, "Biraz da sen ilgilen anneyle." der.

"Babayı bu hafta sen doktora götür."der.

"Biz bir yıldır uğraşıyoruz, biraz da sen kal."başında der.

Bu sözlerde çoğu zaman sitem değil, yorgunluk vardır.

Gurbetçi bunu bilir.

Çünkü o da kardeşlerinin ne kadar emek verdiğini görmektedir.

Ama tam da burada, vicdanıyla zaman arasında sıkışıp kalır.

Kalmak ister, kalamaz...

Orada işi beklemektedir.

Biraz daha oturmak ister, oturamaz...

Dönüş bileti yaklaşmaktadır.

Annesinin elini bırakmak istemez...

Ama çocuklarının okulu başlayacaktır.

Babasının yanında biraz daha kalmak ister...İster istemesine de.

Çalıştığı fabrikada, iş yerinde ya da kurumda izin süresi bitmektedir.

İşte gurbetçinin en büyük acılarından biri budur.

Gitse gidemez içi yanar...

Kalsa kalamaz işini kaybeder…


Devam edecek

GURBETÇİ

YANİ ŞİMDİ BU NEYİN NESİ, NE DİYELİM ŞİMDİ BEN;
NEDEN BÖYLE BİR KANUN ÇIKARILIR Kİ?
-Gurbetçinin Sırtından Artık İnme Zamanı Gelmedi mi?-

Rüştü Kam
19.07.2026 – Berlin
ha-ber.com

Her yaz aynı hikâye...
Avrupa'nın dört bir yanındaki gurbetçiler aylar öncesinden izin hesapları yapar. Çocuklar memleket hayalleri kurar. Anne-babalar gün sayar. Bavullar hazırlanır, hediyeler alınır ve binlerce kilometrelik hasret yolculuğu başlar.
Çoğu insanın birkaç saatlik uçuşla ulaşacağı mesafeyi, binlerce gurbetçi üç gün direksiyon sallayarak aşar. Fiyat açısından daha uygun olsun diye bunu yapar. Aile kalabalıktır. Saatlerce sınır kapılarında bekler. Uykusuz kalır, yorulur, fakat yine de şikâyet etmez. Çünkü yolun sonunda vatan vardır. Anne vardır. Baba vardır. Çocukluğun geçtiği sokaklar vardır.
Fakat ne gariptir ki gurbetçinin çilesi yol bitince sona ermez; asıl o zaman başlar.
Arabasını evinin önüne çeker. Biraz dinlenmek ister. Kardeşi markete gidecektir, oğlu dedesini hastaneye götürecektir, yeğeni ve bir arkadaşı küçük bir işini görecektir. Anahtarı uzatır. Sonrası ise birçok gurbetçinin artık ezbere bildiği manzaradır.
Polis çevirmesi...
"Bu aracı sizden başkası kullanamaz."
Ardından ceza...
Bazen aracın bağlanması...
Bazen saatler süren işlemler...
Bazen de bütün tatilin buruk geçmesine sebep olan gereksiz bir mağduriyet...
Şimdi gerçekten sormak gerekiyor:
Bu uygulamanın kime ne faydası var?
Bu araç kaçak değildir.
Çalıntı değildir.
Vergisi ödenmeden ülkeye sokulmuş değildir.
Sahibi bellidir.
Kullanan kişi de çoğu zaman yabancı biri değil; kardeşi, evladı, babası ya da eşidir, arkadaşıdır.
O halde neden bu kadar ağır ve hayatın doğal akışına aykırı bir uygulama sürdürülmektedir?
Üstelik geçmişte bu işler çok daha kolaydı. Basit bir vekâletname ile mesele çözülebiliyordu. Bugün ise konsolosluk randevuları, noter işlemleri, harçlar ve sayısız bürokratik engel çıkarılıyor. En küçük bir eksiklik ise ağır yaptırımlarla sonuçlanabiliyor.
Devlet elbette kurallar koyacaktır.
Hiç kimse buna itiraz etmiyor, etmez de zaten.
Kaçakçılığın ve usulsüzlüğün önlenmesi de elbette devletin görevidir.
Ancak milyonlarca vatan sevdalısı gurbetçiyi potansiyel suçlu gibi gören uygulamalar, ne adalet duygusuyla ne de devlet-vatandaş ilişkisiyle bağdaşmaktadır.
Her yıl milyarlarca avroyu Türkiye ekonomisine kazandıran insanlar bunlar...
Akaryakıttan konaklamaya...
Alışverişten lokantaya...
Esnaftan turizme kadar pek çok sektöre önemli katkı sağlayan insanlar bunlar.
Fakat ne yazık ki birçok uygulamada gurbetçi hâlâ bir vatandaş olarak değil, adeta sürekli gelir elde edilecek bir kaynak olarak görülmektedir.
Bir harç...
Bir ceza...
Bir yeni düzenleme...
Bir yeni yasak...
Sanki gurbetçinin sırtına her yıl yeni bir yük yüklenmektedir.
Artık şu gerçeği görmek gerekiyor:
Gurbetçi, yalnızca döviz getiren bir insan olmaktan çıkarılmalıdır. O gurbetçidir. Adı üstünde gurbetçi. Vatan sevdalısı.
O bu milletin evladıdır.
Yarım asırdır iki vatan arasında ömür tüketen, hem yaşadığı ülkeye hem de anavatanına emek veren insanlardır onlar. 
Onun sırtına yeni yükler yüklemek yerine, yükünü hafifletmek devlet olmanın gereğidir.
Kanunların amacı vatandaşın hayatını zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır.
Kurallar insanların hayatına hizmet ettiği sürece değerlidir.
Hayatın gerçeklerinden kopan kurallar ise zamanla vatandaşın vicdanında karşılığını kaybeder.
Bugün yapılması gereken şey çok basittir.
Yurt dışından getirilen araçları kullanmanın önü açılmalıdır. Kim kullanırsa kullansın. Arabanın ruhsatı var, plakası belli. Kim kullanırsa kullansın bu devleti niçin ilgilendirir ki…
Dijital sistemlerle bu işlem güvenli şekilde takip edilebilir.
Ne devlet zarar görür...
Ne vatandaş mağdur olur...
Hem hukuk korunur hem de insanlar cezalandırılmadan hayatlarını yaşayabilir.
Sözün özü şudur:
Sayın yetkililer...
Gurbetçinin sırtına yeni yükler yüklemeyin artık. Gerçekten yorulduk. Hem de çok yorulduk. Her yaz memleket hasretiyle yollara düşen bu insanlar, zaten yolun, hasretin ve ayrılığın bedelini fazlasıyla ödüyor. 
Artık bir de gereksiz bürokrasiyle, anlamsız yasaklarla ve ağır cezalarla bu bedeli büyütmeyin.
Gurbetçinin sırtından artık inin.
Çünkü o, bugüne kadar bu ülkeye yük olmadı.
Tam aksine, yıllardır bu ülkenin yükünü omuzlayan, ekonomisine katkı sağlayan, hasretini hiç kaybetmeyen milyonlarca vefalı evlattan biridir gurbetçi.
Bunca fedakârlığın ardından çok şey mi istiyor?
Bir teşekkür...
Samimi bir tebessüm...
"Hoş geldiniz memleketinize." diyen sıcak bir ses...
"Rahat edin, gönlünüzce gezin. Bir sıkıntınız olursa devletiniz yanınızdadır; kapımız da gönlümüz de size her zaman açıktır." diyen bir anlayış...
Bunları söylemek gerçekten bu kadar zor mu?
Gurbetçi ayrıcalık istemiyor.
İmtiyaz istemiyor.
Sadece kendi ülkesinde kendisini yük gibi hissettirmeyen bir yaklaşım bekliyor.
Çünkü gurbetçi, bu ülkeye hiçbir zaman yük olmadı.
Yarım asırdır alın teriyle, gönderdiği dövizle, yaptığı yatırımlarla ve hiç eksilmeyen vatan sevgisiyle bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonlarca sessiz kahramandan biri oldu.
Belki de artık devletin, gurbetçinin sırtından biraz olsun inmesinin; onun omzundaki yükü artırmak yerine hafifletmesinin zamanı gelmiştir.

MOCCA DERGİSİ

 Sevgili Sefa'm:

BİR DERGİYİ YAŞATMAK, BİR KÜLTÜRÜ YAŞATMAKTIR


MOCCA DERGİSİ 47. SAYI SPONSORLUK DOSYASI


2009'dan Bugüne Bilginin, Kültürün ve Değerlerin Yolculuğu


Sayın İş İnsanları, Kurum Temsilcileri ve Kültür Dostları,


Bazı yatırımlar vardır; yıllar sonra geriye sadece kazançları kalır.


Bazı yatırımlar ise nesiller boyu yaşamaya devam eder.


Kitaplar…

Dergiler…

Kültür ve eğitim çalışmaları…

İnsan yetiştiren fikir hareketleri…


İşte onlar, toplumların gerçek sermayesidir.


2009 yılında büyük hayallerle başlayan Mocca Dergisi, bugün 47. sayısına ulaşmanın haklı gururunu yaşamaktadır.


Yaklaşık on yedi yıldır aralıksız yayımlanan dergimiz; siyasetin günlük tartışmalarının ötesinde, kalıcı eserler üretmeye çalışan, eğitim, kültür, tarih, din, medeniyet ve düşünce alanlarında yayın yapan bağımsız bir kültür dergisidir.


Bugün Almanya'da Türkçe yayın yapan dergilerin sayısı her geçen yıl azalırken, Mocca Dergisi bütün zorluklara rağmen yayın hayatını sürdürmektedir.


Çünkü biz inanıyoruz ki;


Bir toplum, kültürünü yaşattığı sürece ayakta kalır.


 İKİ DİLDE YAYIN


Mocca Dergisi, **Türkçe ve Almanca** olmak üzere iki dilde yayımlanmaktadır.


Bu yönüyle yalnızca birinci kuşağa değil; Almanca eğitim gören ikinci ve üçüncü kuşak gençlere de ulaşmayı hedeflemektedir.


Dergimiz;


* Almanya'daki abonelerine,

* Türkiye'deki abonelerine,

* Başta Berlin olmak üzere çeşitli şehirlerdeki okuyucularına **ücretsiz** olarak ulaştırılmaktadır.


HEDEFİMİZ


Mocca Dergisi;


* Eğitim ve bilim dünyasına ilgi duyan,

* Tarihini ve medeniyetini önemseyen,

* Dinî, ahlâkî ve millî değerlere sahip çıkan,

* Düşünmeyi, araştırmayı ve sorgulamayı seven,

* Avrupa'daki Türk toplumunun meselelerine duyarlı


okuyucular için hazırlanmaktadır.


Her sayımız aylar süren araştırmaların ardından yayımlanmaktadır.


47. SAYIMIZ BASKIYA HAZIR


Mocca Dergisi'nin 47. sayısı tamamlanmıştır.


Yazılar…

Akademik çalışmalar…

Röportajlar…

Fotoğraflar…

Grafik tasarımlar…


Hepsi hazırdır.


Şimdi tek eksiğimiz, bu emeği okuyucularımızla buluşturacak baskı desteğidir.


Artan baskı ve dağıtım maliyetleri sebebiyle, kültür ve eğitim hizmetine gönül veren kişi ve kuruluşların desteğine ihtiyaç duyuyoruz.


REKLAM VEREREK DESTEK OLABİLİRSİNİZ


A4 Tam Sayfa Reklam Ücretleri


| Reklam Alanı        |     Ücret 

| ------------------- | --------: 

| İç Sayfa            | 400 €  +%19

| 2. Sayfa (İç Kapak)  600 € +%19

| Arka İç Kapak        600 € +%19

| Arka Kapak             800 € +%19

| İçerde yarım sayfa olursa  200  €+%19

Reklamlar tam renkli olarak yayımlanmaktadır.



REKLAM VERMEDEN DE DESTEK OLABİLİRSİNİZ


Mocca Dergisi'ne destek olmanın tek yolu reklam vermek değildir.


Bu derginin yayın hayatına devam etmesini isteyen kişi, kurum ve hayırseverler;


**sponsorluk** veya **bağış** yoluyla da katkıda bulunabilirler.


Çünkü bazen verilen destek, yalnızca bir reklamın karşılığı değil; bir kültür hizmetine duyulan inancın ifadesidir.



NEDEN DESTEK OLMALISINIZ?


Çünkü bugün kapanan her kültür dergisi;


bir fikir kürsüsünün susması demektir.


Bir yazarın kaleminin eksilmesi demektir.


Bir gencin okuyacağı nitelikli bir yazının kaybolması demektir.


Bir toplumun hafızasında yeni bir boşluk oluşması demektir.


Mocca Dergisi, on yedi yıldır bu hafızayı canlı tutmaya çalışmaktadır.



BİRLİKTE BAŞARABİLİRİZ


Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da;


Bilgiyi,


Kültürü,


Medeniyetimizi,


Dilimizi,


Kimliğimizi,


Yeni nesillere taşımaya devam etmek istiyoruz.


Bu yolculukta sizleri de aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız.


Vereceğiniz her destek;


yalnızca bir derginin basılmasına değil,


yarının okuyucularına bırakılacak kalıcı bir kültür mirasına katkı olacaktır.

Bugün destek olduğunuz bir dergi, yarın bir gencin ufkunu açabilir.


Bu sayımızda;


Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan zihniyet dönüşümü,

Yapay zekâ ve transhümanizm tartışmaları,

Batı Trakya Türklerinin hukuk mücadelesi,

Özbekistan'ın tarihî ve kültürel mirası,

Faiz (ribâ) meselesi,

İslâm'da RECM meselesi,

İslâm düşüncesine dair araştırmalar

gibi güncel ve akademik değeri yüksek dosyalar yer almaktadır.


Bir Dergiyi Yaşatmak, Bir Kültürü Yaşatmaktır.


Destekleriniz için şimdiden teşekkür ederiz.


Rüştü Kam

Genel Yayın Yönetmeni

Mocca Dergisi – Berlin

ZEITSCHRIFT MOCCA

UNTERNEHMERGESELSCHAFT

HAFTUNGSBESCHRÄNKT | DE1O1004 0000 0166 6080 00

TÜRK MİLLETİNMİN DEVLET GELENEĞİ

 TÜRK MİLLETİNİN DEVLET GELENEĞİ

-Kur'an'ın Rehberliğinde Tarihten Geleceğe-


Rüştü Kam

31.07.2026 BERLİN-TED

Hutbelerden bir demet.

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz insanları fert olarak yarattığı gibi milletler halinde de yaratmıştır. Her millete bir kimlik, bir dil, bir tarih ve bir medeniyet nasip etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur:

"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."(Hucurât, 49/13)

Demek ki millet olmak Allah'ın takdiridir.

Dilimiz...

Tarihimiz...

Kültürümüz...

Örfümüz...

Medeniyetimiz...

Bunların tamamı Rabbimizin bize verdiği emanetlerdir.

Aziz kardeşlerim,

Dünyada büyük devlet kurmuş milletlere baktığımızda çok önemli bir hakikat görürüz.

Hiçbir büyük medeniyet, başka milletlerin gölgesinde doğmamıştır.

Hiçbir büyük devlet, başkasının ruhunu ödünç alarak yükselmemiştir.

Medeniyetler; kendi inancıyla, kendi diliyle, kendi ahlâkıyla ve kendi örfüyle ayağa kalkmıştır. Yükselmiştir.

Türk milleti de yaklaşık iki bin beş yüz yıldır tarih sahnesinde bulunan büyük bir millettir.

Hunlardan Göktürklere…

Göktürklerden Karahanlılara…

Karahanlılardan Selçuklulara…

Selçuklulardan Osmanlı'ya…

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar uzanan uzun yürüyüşümüzde devletler değişmiştir; fakat milletin hafızası, devlet tecrübesi ve medeniyet birikimi devam etmiştir.

Kurulan her devlet, kendinden öncekinin tecrübesini devralmış; çağının ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiştir. Cumhuriyet hariç. 

Çünkü kökü olmayan bir ağacın meyvesi olmaz.

Geçmişini inkâr eden milletlerin de geleceği olmaz.

Bugün bize düşen görev; geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değildir.

Bize düşen görev; geçmişten aldığımız ruhu geleceğe taşımaktır.

Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Allah, bir kavim kendisinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez."(Ra'd, 13/11)

Öyleyse geliniz, tarih boyunca kurduğumuz büyük devletlere Kur'ân'ın rehberliğinde birlikte bakalım.


I. BÜYÜK HUN DEVLETİ (MÖ 220)

Kur'ân İlkesi

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın..." (Enfâl, 8/60)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, müminlere yalnızca ibadet etmeyi değil, güçlü olmayı da emretmektedir. Çünkü güçsüz toplumlar çoğu zaman kendi değerlerini koruyamazlar. Ancak Kur'ân'ın istediği güç; zulmün değil, adaletin hizmetindeki kuvvettir.

Türk tarihinin bilinen ilk büyük devletlerinden biri olan Büyük Hun Devleti, MÖ 220 yılında Teoman tarafından kurulmuş, oğlu Mete Han zamanında ise dünyanın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline gelmiştir. Mete Han sadece başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda büyük bir devlet adamıdır. Bugün modern orduların temelini oluşturan onlu teşkilat sistemi onun döneminde kurulmuş, disiplin ve emir-komuta anlayışı devletin temel direği hâline gelmiştir.

Hunların başarısının arkasında yalnızca güçlü ordular yoktu. Onları ayakta tutan esas güç; disiplinli insanlar, ortak hedef etrafında birleşmiş bir millet ve sağlam bir devlet teşkilatıydı. İşte Kur'ân'ın "kuvvet hazırlayın" emrini tarih boyunca en güzel şekilde uygulayan milletlerden biri de Hun Türkleri olmuştur.

Ancak tarih bize şunu da göstermektedir: Devletler yalnızca dış düşmanlar yüzünden yıkılmaz. Birlik zayıfladığında, disiplin bozulduğunda ve devlet otoritesi sarsıldığında en güçlü ordular bile bir milleti ayakta tutamaz. Hun Devleti'nin zamanla parçalanması da bize bu gerçeği hatırlatmaktadır.

Aziz kardeşlerim!

Bugün de güçlü bir Türkiye istiyorsak önce güçlü aileler kurmalı, çalışmayı ibadet bilmeli, disiplini hayatımızın bir parçası hâline getirmeli ve devlet malını emanet kabul etmeliyiz. Çünkü disiplinini kaybeden milletler önce düzenlerini, sonra devletlerini kaybederler.

Hunlar bize disiplini öğretti. Disiplini kaybettiklerinde güçlerini de kaybettiler. Bugün bize düşen görev ise aileden devlete kadar hayatın her alanında disiplini, adaleti ve sorumluluk bilincini yeniden hâkim kılmaktır.

II. AVRUPA HUN DEVLETİ (375–469)

Kur'ân İlkesi

"Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün gelecek olan sizsiniz." 

(Âl-i İmrân, 3/139)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm, müminlere korkuyu, yılgınlığı ve ümitsizliği değil; cesareti, azmi ve kararlılığı öğretmektedir. Çünkü büyük hedeflere ulaşan milletler, önce büyük ideallere sahip olmuşlardır. İnancını kaybeden toplumlar cesaretini de kaybeder; cesaretini kaybedenler ise tarih sahnesinden çekilmeye mahkûm olurlar.

Büyük Hun Devleti'nin zayıflamasından sonra Batı'ya doğru ilerleyen Hun Türkleri, Avrupa Hun Devleti'ni kurarak tarihin akışını değiştirmişlerdir. Bu devletin en büyük hükümdarı olan Attila, yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de en dikkat çekici hükümdarlarından biridir. Kısa zamanda Orta Avrupa'nın büyük bölümünü hâkimiyeti altına almış, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarını siyasî bakımdan etkisi altına almış ve çağının en güçlü hükümdarları arasında yerini almıştır. Tarihçiler onu boşuna "Tanrı'nın Kırbacı" diye anmamışlardır; çünkü onun adı, Avrupa'da uzun yıllar boyunca kudretin ve askerî dehanın sembolü olarak hafızalarda yaşamıştır.

Ancak Attila'nın asıl büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda değildir. O, milletine büyük hedefler gösteren, askerlerine güven aşılayan ve dağınık boyları ortak bir ülkü etrafında toplayabilen güçlü bir liderdi. Bir milleti büyüten şey, sadece sahip olduğu silahlar değil; aynı ideale yönelmiş yüreklerdir.

Ne var ki Attila'nın vefatından sonra birlik zayıflamış, iç mücadeleler başlamış ve Avrupa Hun Devleti kısa süre içinde dağılmıştır. Tarih bize bir kez daha şu gerçeği göstermektedir: Büyük liderler devlet kurabilir; fakat o devleti yaşatacak olan adalet, inanç, istişare, birlik ve güçlü kurumlardır.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün bizlere düşen görev, Attila'nın fetihlerini tekrar etmek değildir. Bizim vazifemiz; onun cesaretini, kararlılığını, millet sevgisini ve büyük hedeflere inanma ruhunu yeniden diriltmektir. Çünkü Kur'ân'ın da haber verdiği gibi, gevşemeyen, ümidini kaybetmeyen ve inancını koruyan milletler, Allah'ın izniyle daima yeniden ayağa kalkmayı başarırlar.

Rabbimiz bizlere korkunun değil cesaretin, yılgınlığın değil azmin, ayrılığın değil birliğin hâkim olduğu bir toplum olmayı nasip eylesin.

Âmin.

Avrupa Hunları bize cesareti öğretti. 

Birlik zayıflayınca büyük devletler bile ayakta kalamadı. 

Bugün bize düşen görev, cesaretimizi imanla, gücümüzü adaletle ve birliğimizi kardeşlikle korumaktır.


III. GÖKTÜRK KAĞANLIĞI (552–744)

Kur'ân İlkesi

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân, 3/103)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, müminlere birlik içinde yaşamalarını emretmektedir. Çünkü ayrılık, yalnızca fertleri değil; milletleri ve devletleri de zayıflatır. Tarih boyunca nice güçlü devletler dışarıdan gelen saldırılarla değil, içeride bozulan birlik sebebiyle yıkılmıştır.

İşte Göktürk Kağanlığı bize bu gerçeği en açık şekilde gösteren devletlerden biridir.

552 yılında Bumin Kağan tarafından kurulan Göktürk Devleti, Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Çünkü tarihte ilk defa "Türk" adı bir devletin resmî adı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple Göktürkler yalnızca bir devlet kurmamış; aynı zamanda milletimizin adını tarihe kazımışlardır.

Bumin Kağan, İstemi Yabgu, Bilge Kağan ve Kül Tigin gibi büyük devlet adamları, yalnızca fetihlerle değil; kurdukları güçlü teşkilat ve millet anlayışıyla da tarihte iz bırakmışlardır. Bugün Orhun Yazıtları'nı okuduğumuzda karşımıza yalnızca taşlara kazınmış satırlar çıkmaz. Orada millete hizmet etmenin, devleti ayakta tutmanın, yöneticinin sorumluluğunun ve birlik içinde yaşamanın hikmeti anlatılır. Bilge Kağan'ın milletine yaptığı uyarılar, asırlar öncesinden bugüne seslenen birer ibret vesikasıdır.

Göktürk Devleti'nin yükselişinin temelinde birlik, disiplin ve ortak kimlik şuuru vardı. Ancak zamanla boylar arasındaki anlaşmazlıklar ve iç mücadeleler arttıkça devlet zayıfladı. Bu da bize bir kez daha göstermektedir ki, kimliğini koruyan milletler ayakta kalır; birlik ruhunu kaybedenler ise güçlerini yitirir.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün de bize düşen görev; ismimizle övünmekten önce, o ismin taşıdığı sorumluluğu omuzlamaktır. Millet olmak, sadece aynı soydan gelmek değildir; ortak bir tarih, ortak bir ahlâk, ortak bir medeniyet ve ortak bir gelecek idealinde buluşabilmektir.

Kur'ân'ın emrettiği birlik anlayışı ile Göktürklerin bize bıraktığı devlet şuuru birleştiğinde, güçlü toplumların hangi temeller üzerinde yükseldiği daha iyi anlaşılacaktır.

İbret

Göktürkler bize kimlik sahibi olmayı öğretti.

Birliklerini korudukları sürece güçlü oldular; ayrılığa düştüklerinde zayıfladılar.

Bugün bize düşen görev ise, inancımıza, tarihimize, dilimize ve medeniyetimize sahip çıkarak birlik içinde geleceğimizi inşa etmektir.

Rabbimiz bizleri ayrılığın değil kardeşliğin, parçalanmanın değil birliğin, zayıflığın değil izzetin temsilcileri eylesin.

Âmin.

Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan'ın "Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe..." diye başlayan hitapları, millet ve devlet şuuru bakımından Türk tarihinin en kıymetli metinleri arasındadır.


IV. UYGUR DEVLETİ (744–840)

Kur'ân İlkesi

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de ilmin değerini defalarca hatırlatmış, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını bildirmiştir. Çünkü ilim, sadece insanı değil; milletleri de yükselten en büyük güçtür. Kılıç devlet kurabilir; fakat kalem medeniyet kurar.

Türk tarihinin önemli devletlerinden biri olan Uygurlar, kendilerinden önceki Türk devletlerinden farklı olarak yerleşik hayatı geliştirmiş, şehirleşmeye büyük önem vermiş ve ilim ile kültür alanında dikkat çekici bir seviyeye ulaşmışlardır. Yazının yaygınlaşmasına, kitapların çoğaltılmasına ve eğitim faaliyetlerine verdikleri önem sayesinde, Türk kültür ve medeniyet tarihinde kalıcı izler bırakmışlardır.

Uygurlar, yalnızca şehirler inşa etmediler; aynı zamanda düşünceyi, sanatı ve eğitimi de geliştirdiler. Kurdukları kütüphaneler, yazdıkları eserler ve çoğalttıkları kitaplar, bilginin nesilden nesile aktarılmasına büyük katkı sağladı. Böylece devletin yalnızca askerî güçle değil, ilimle ve kültürle de ayakta durabileceğini gösterdiler.

Ancak tarih bize şunu da öğretmektedir: İlim, sağlam bir inanç, güçlü bir ahlâk ve birlik duygusuyla desteklenmediğinde tek başına bir devleti ayakta tutmaya yetmez. Devletler sadece bilgiyle değil; bilgiyi hikmete dönüştüren bir medeniyet anlayışıyla uzun ömürlü olurlar.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün bizlere düşen görev, çocuklarımıza yalnızca diploma kazandırmak değildir. Onlara ilimle birlikte ahlâkı, bilgiyle birlikte hikmeti, meslekle birlikte sorumluluk duygusunu da kazandırmaktır. Çünkü okuyan fakat değer üretmeyen toplumlar tüketici olur; ilmi ahlâkla birleştiren milletler ise medeniyet kurar.

Kur'ân'ın ilk emri "Oku!" olmuştur. Bu ilâhî emir bize göstermektedir ki, güçlü bir geleceğin yolu ilimden, araştırmadan ve öğrenmekten geçmektedir. Fakat ilim, insanı Rabbine yaklaştırıyor, adaleti ve merhameti güçlendiriyorsa gerçek ilimdir.

İbret

Uygurlar bize ilmin, yazının ve medeniyetin değerini öğretti.

Bilgi, ahlâk ve hikmetle birleştiğinde milletleri yüceltir.

Bugün bize düşen görev ise, ilmi inancımızdan koparmadan, kendi medeniyet değerlerimizle yoğurarak yeni nesillere aktarmaktır.

Rabbimiz bizleri, okuyan, araştıran, düşünen, üreten ve ilmini insanlığın hayrına kullanan kullarından eylesin.

Âmin.

Uygurlar ilim ve şehir medeniyetinin kapısını araladılar. Karahanlılar ise bu birikimi İslâm'ın nuruyla buluşturarak Türk tarihinin yeni bir dönemini başlattılar.


V. KARAHANLI DEVLETİ (840–1212)

Kur'ân İlkesi

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 16/125)

Aziz Müminler!

Milletlerin tarihinde bazı dönüm noktaları vardır ki, yalnızca bir devletin değil, bir medeniyetin de kaderini değiştirir. Karahanlı Devleti işte böyle bir dönüm noktasıdır. Çünkü Karahanlılar, Türk tarihine yalnızca yeni bir devlet kazandırmamış; Türk milletini İslâm medeniyetinin en güçlü temsilcilerinden biri hâline getiren büyük bir yürüyüşün kapısını aralamıştır.

Abdulkerim Satuk Buğra Han'ın Müslüman olmasıyla birlikte Karahanlı Devleti, tarihte İslâmiyet'i resmî din olarak kabul eden ilk Müslüman Türk devleti olmuştur. Böylece asırlardır devlet kurma tecrübesine sahip olan Türk milleti, İslâm'ın adalet, ilim, merhamet ve hikmet anlayışıyla buluşmuş; bu buluşma yalnızca Türk tarihini değil, İslâm dünyasının geleceğini de derinden etkilemiştir.

Karahanlı hükümdarları, fetih kadar eğitime, ilme ve hikmete de önem vermişlerdir. Bu dönemde Türkçe, ilim ve edebiyat dili olarak büyük değer kazanmış; Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eseri devlet yönetiminde adaletin, aklın ve faziletin önemini anlatmış; Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eseri ise Türk dilini ve kültürünü gelecek nesillere taşıyan eşsiz bir miras olmuştur. Edip Ahmed Yüknekî'nin Atabetü'l-Hakayık adlı eseri de ilim, ahlâk ve hikmet anlayışını güçlendiren önemli eserler arasında yerini almıştır.

Aziz kardeşlerim,

Karahanlılarla birlikte Türklük ile İslâm birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki büyük değer hâline gelmiştir. Türk milleti, sahip olduğu cesareti İslâm'ın adaletiyle; devlet tecrübesini Kur'ân'ın hikmetiyle, cihan hâkimiyeti idealini ise insanlığa hizmet anlayışıyla birleştirmiştir. İşte daha sonra Selçuklu'yu, Osmanlı'yı ve büyük Türk-İslâm medeniyetini meydana getiren ruh da bu birleşmeden doğmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiği hikmet, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu doğru zamanda ve doğru yöntemle yaşayabilmektir. Karahanlılar bize, devletin yalnızca kılıçla değil; ilimle, hikmetle, adaletle ve güzel ahlâkla da ayakta tutulacağını göstermişlerdir.

İbret

Karahanlılar bize, güçlü bir devletin en sağlam temelinin iman, ilim ve hikmet olduğunu öğretti.

Türk milleti, İslâm'ı kabul etmekle kimliğini kaybetmedi; aksine inancını, ahlâkını ve devlet anlayışını daha da derinleştiren yeni bir medeniyet ufkuna kavuştu.

Bugün bize düşen görev ise, ecdadımızın yaptığı gibi ilim ile imanı, hikmet ile adaleti, millî kimliğimiz ile İslâm ahlâkını birlikte yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.

Rabbimiz bizleri, Kur'ân'ın hikmetiyle düşünen, adaletle hükmeden, ilmi ve güzel ahlâkı hayatının merkezine alan kullarından eylesin.

Âmin.

Karahanlılar, yalnızca "ilk Müslüman Türk devleti" olarak değil; aynı zamanda Türk-İslâm düşüncesinin ve klasik Türk edebiyatının temellerini atan devlet olarak tanınırlar.


VI. GAZNELİ DEVLETİ (963–1186)

Kur'ân İlkesi

"Ey iman edenler! Eğer Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed, 47/7)

Aziz Müminler!

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de dinine samimiyetle hizmet edenlere yardım edeceğini müjdelemektedir. Bu yardım yalnızca savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle sınırlı değildir. Asıl yardım; hakkı savunabilen, adaleti ayakta tutabilen, ilmi ve hikmeti insanlığa ulaştırabilen güçlü bir medeniyet kurabilmektir.

İşte Gazneli Devleti, bu hakikatin tarihimizdeki önemli örneklerinden biridir.

963 yılında temelleri atılan Gazneli Devleti, özellikle Sultan Mahmud döneminde büyük bir kudrete ulaşmıştır. Sultan Mahmud Gaznevî, cesur bir kumandan olmasının yanında, ilme ve âlimlere büyük değer veren bir devlet adamıydı. Onun zamanında Gazne, yalnızca askerî başarılarıyla değil; ilim, kültür ve sanat hayatıyla da İslâm dünyasının önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Bu dönemde büyük Türk-İslâm âlimi Bîrûnî, astronomiden matematiğe, coğrafyadan eczacılığa kadar pek çok alanda insanlığa ışık tutan eserler vermiştir. Büyük şair Firdevsî de bu dönemde yaşamış ve Fars edebiyatının önemli eserlerinden Şehnâme'yi kaleme almıştır. Böylece Gazneliler, kılıç ile kalemi aynı çatı altında buluşturan bir medeniyet kurmuşlardır.

Sultan Mahmud'un Hindistan'a yaptığı seferler ise sadece toprak kazanma amacı taşımıyordu. O seferler, İslâm'ın Hindistan'da tanınmasına ve yayılmasına zemin hazırlamış; daha sonraki asırlarda milyonlarca insanın İslâm ile buluşmasına vesile olmuştur. Tarih boyunca birçok âlim ve davetçi de bu bölgelerde ilim ve irşat faaliyetlerini sürdürerek kalıcı bir medeniyet inşa etmiştir.

Aziz Kardeşlerim!

Gazneliler bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Devletin gerçek büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülmez. Asıl büyüklük; yetiştirdiği âlimlerle, inşa ettiği medeniyetle, adaletle yönettiği insanlarla ve insanlığa bıraktığı eserlerle ölçülür.

Kur'ân'ın müjdelediği ilâhî yardım, çalışana, üretene, adaleti ayakta tutana ve dinini güzel ahlâkla temsil edene gelir. Tarihimiz bunun pek çok örneğiyle doludur.

İbret

Gazneliler bize, fetih ile ilmin birbirinden ayrılmaması gerektiğini öğretti.

Kılıç kalemi korudu; kalem de medeniyeti inşa etti.

Bugün bize düşen görev ise, dinimizi yalnızca sözle değil; ilimle, güzel ahlâkla, çalışkanlıkla ve insanlığa faydalı eserler ortaya koyarak temsil etmektir.

Rabbimiz bizleri, dinini doğru anlayan, ilmiyle insanlığa hizmet eden, adaleti ve merhameti hayatının merkezine alan kullarından eylesin.

Âmin.

Gazneliler, Türk-İslâm medeniyetinin doğuya açılan kapısını güçlendirdiler. Ardından sahneye çıkan Büyük Selçuklular ise bu medeniyeti Horasan'dan Anadolu'ya, oradan da dünya tarihinin merkezine taşıyacaklardı.


VII. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ (1040–1157)

Kur'ân İlkesi

"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor." (Nisâ, 4/58)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en temel emirlerinden biri, emanetlerin ehline verilmesidir. Çünkü ehliyet ve liyakat kaybolduğunda yalnızca kurumlar değil, devletler de zayıflamaya başlar. Adaletin temeli liyakat, liyakatin temeli ise emanete sahip çıkma şuurudur.

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî ilkeyi devlet teşkilatında en güzel şekilde uygulayan büyük medeniyetlerden biri olmuştur.

1040 yılında Dandanakan Zaferi ile tarih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu Devleti, Tuğrul Bey ve Çağrı Bey'in öncülüğünde kısa zamanda İslâm dünyasının en güçlü devleti hâline gelmiştir. Sultan Alparslan'ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt Zaferi ise yalnızca bir savaşın kazanılması değil, Anadolu'nun Türk yurdu hâline gelmesinin başlangıcı olmuştur. Sultan Melikşah döneminde devlet, siyasî, askerî ve ilmî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır.

Ancak Büyük Selçuklu Devleti'ni asıl büyük yapan yalnızca fetihleri değildir. Onu kalıcı kılan, güçlü devlet teşkilatı ve ilme verdiği değerdir. Büyük devlet adamı Nizâmülmülk, yıllarca sürdürdüğü vezirlik görevinde devleti ehliyet ve liyakat esasına göre yönetmiş, kaleme aldığı Siyasetnâme adlı eseriyle adaletli devlet yönetiminin temel prensiplerini ortaya koymuştur.

Onun kurduğu Nizamiye Medreseleri, İslâm dünyasının ilk sistemli yükseköğretim kurumları arasında yer almış; yalnızca din ilimlerinin değil, matematikten astronomiye, felsefeden tıbba kadar birçok ilim dalının okutulduğu ilim merkezleri hâline gelmiştir. Bu medreselerde yetişen büyük âlimlerden biri de İmam Gazâlî'dir. Onun ilmi ve fikirleri, asırlar boyunca İslâm dünyasını derinden etkilemiştir.

Aziz kardeşlerim,

Büyük Selçuklular bize şu hakikati öğretmiştir: Bir devleti sadece ordular korumaz. Devleti ayakta tutan; adaletle çalışan kurumlar, ehliyet sahibi yöneticiler ve ilimle yetişen nesillerdir. Devlet aklı, şahıslardan daha uzun ömürlü olmalıdır. Güçlü devletler, güçlü kurumlar üzerinde yükselir.

Bugün de aileden başlayarak toplumun her kademesinde emaneti ehline vermek, işi ehil olana teslim etmek ve adaleti gözetmek, Kur'ân'ın bize emrettiği temel sorumluluklardan biridir. Liyakatin kaybolduğu yerde güven sarsılır; güvenin sarsıldığı yerde ise devletin temelleri zayıflamaya başlar.

İbret

Büyük Selçuklular bize, güçlü devletin yalnızca kılıçla değil; adaletle, ilimle ve liyakatle ayakta duracağını öğretti.

Nizâmülmülk'ün devlet aklı, Nizamiye Medreseleri'nin ilim anlayışı ve Alparslan'ın cesareti aynı medeniyetin birbirini tamamlayan üç temel direğidir.

Bugün bize düşen görev ise, emaneti ehline vermek, ilmi öncelemek, adaleti her şartta ayakta tutmak ve güçlü kurumlar inşa ederek gelecek nesillere sağlam bir devlet mirası bırakmaktır.

Rabbimiz bizleri, emanete sadık kalan, adaletle hükmeden, ilmi yücelten ve liyakati gözeten kullarından eylesin.

Âmin.

Büyük Selçuklular, Anadolu'nun kapılarını Türklere açtı; onların bıraktığı bu büyük miras, Anadolu Selçukluları tarafından yurt hâline getirildi, ardından Osmanlı Devleti tarafından üç kıtaya taşınan büyük bir medeniyete dönüştürüldü.



VIII. ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077–1308)

Kur'ân İlkesi

"Yeryüzünde düzen sağlandıktan sonra bozgunculuk yapmayın..." (A'râf, 7/56)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, yeryüzünde fesadı değil; imarı, adaleti ve huzuru emretmektedir. Bir Müslümanın görevi yalnızca yaşadığı toprağı korumak değil, onu mamur hâle getirmek, insanlar için güvenli ve yaşanabilir bir yurt oluşturmaktır.

İşte Anadolu Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî anlayışın tarihimizdeki en güzel örneklerinden biridir.

1071 Malazgirt Zaferi ile kapıları açılan Anadolu, Süleyman Şah'ın kurduğu Anadolu Selçuklu Devleti sayesinde kalıcı bir Türk yurdu hâline gelmeye başlamıştır. I. Kılıç Arslan, I. Mesud ve özellikle Sultan I. Alâeddin Keykubad dönemlerinde devlet siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan büyük bir gelişme göstermiştir.

Ancak Anadolu Selçuklularını büyük yapan yalnızca kazandıkları savaşlar değildir. Onlar, fethettikleri toprakları imar ederek gerçek anlamda vatan hâline getirmişlerdir. Anadolu'nun dört bir yanında inşa ettikleri camiler, medreseler, darüşşifalar, hanlar, kervansaraylar, köprüler ve vakıf eserleri, yalnızca taş ve topraktan ibaret yapılar değildir; bunlar bir medeniyetin, bir hizmet anlayışının ve insanı merkeze alan bir devlet düşüncesinin eserleridir.

Konya, Kayseri, Sivas ve Erzurum gibi şehirler ilim ve ticaret merkezlerine dönüşmüş; İpek Yolu üzerinde kurulan kervansaraylar sayesinde tüccarlar güven içinde seyahat etmişlerdir. Devlet, yalnızca sınırlarını korumamış; ticareti geliştirmiş, ilmi desteklemiş ve halkın huzurunu sağlamaya çalışmıştır. Böylece Anadolu, savaşların yıprattığı bir coğrafyadan medeniyetin yeşerdiği bir vatana dönüşmüştür.

Bu dönemde yetişen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi gönül erleri de Anadolu'nun manevî iklimini zenginleştirmiş, sevgi, hikmet ve kardeşlik anlayışını güçlendirmişlerdir. Kılıç toprağı fetheder; gönül ise insanı fetheder.

Aziz Kardeşlerim!

Anadolu Selçukluları bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Bir toprağı vatan yapan yalnızca üzerinde dalgalanan bayrak değildir. O toprağı vatan yapan; adalet, ilim, alın teri, vakıf ruhu ve nesiller boyunca inşa edilen medeniyettir.

Bugün bize düşen görev de yaşadığımız şehirleri sadece betonla değil; ilimle, ahlâkla, merhametle ve güzel eserlerle imar etmektir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, sağlam binalardan önce sağlam bir medeniyet şuuru olmalıdır.

İbret

Anadolu Selçukluları bize, fethetmenin yeterli olmadığını; asıl büyük başarının imar etmek, yaşatmak ve medeniyet kurmak olduğunu öğretti.

Onlar Anadolu'yu sadece ele geçirmediler; ilimle, vakıfla, ticaretle ve güzel ahlâkla gerçek bir vatana dönüştürdüler.

Bugün bize düşen görev ise, emanet olarak aldığımız bu vatanı ilimle, çalışmayla, adaletle ve güzel ahlâkla daha güçlü bir şekilde gelecek nesillere teslim etmektir.

Rabbimiz bizleri, yaşadığı yeri güzelleştiren, eser bırakan, insan yetiştiren ve ardında hayırla anılacak bir medeniyet mirası bırakan kullarından eylesin.

Âmin.

Anadolu Selçukluları bu toprakları vatan hâline getirdi; Osmanlı Devleti ise bu vatan üzerinde yükselen medeniyeti üç kıtaya taşıyarak insanlık tarihinin en büyük devletlerinden birini kurdu.


IX. OSMANLI DEVLETİ (1299–1922)

Kur'ân İlkesi

"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha uygundur." (Mâide, 5/8)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en büyük emirlerinden biri adalettir. Çünkü adalet yalnızca mahkemelerde verilen bir karar değildir; adalet, devletin ruhu, milletin vicdanı ve medeniyetin temelidir. Adalet kaybolduğunda en güçlü ordular bile devleti ayakta tutamaz.

İşte Osmanlı Devleti, altı asır boyunca bu anlayışla yaşamaya gayret eden büyük bir medeniyet olarak tarihe geçmiştir.

1299 yılında Osman Gazi'nin kurduğu küçük bir beylik, Orhan Gazi'nin teşkilatlanması, I. Murad'ın devlet düzeni, Yıldırım Bayezid'in cesareti, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethederek yeni bir çağ açması, Yavuz Sultan Selim'in İslâm dünyasının birliğini sağlaması ve Kanûnî Sultan Süleyman'ın hukuku esas alan yönetimiyle üç kıtaya yayılan büyük bir cihan devletine dönüşmüştür.

Osmanlı'nın büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülemez. Onu asıl büyük yapan; adaleti merkeze alan devlet anlayışı, ilme verdiği değer, kurduğu vakıf medeniyeti ve insana hizmeti ibadet bilen yönetim anlayışıdır.

İmparatorluğun dört bir yanında inşa edilen camiler, medreseler, darüşşifalar, imarethaneler, kütüphaneler, köprüler, çeşmeler ve hanlar yalnızca mimarî eserler değildir. Bunlar, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." anlayışının taşlara işlenmiş hâlidir. Vakıf müesseseleri sayesinde yoksullar doyurulmuş, yolcular misafir edilmiş, öğrenciler okutulmuş, hastalar tedavi edilmiş, kimsesizler korunmuştur. Böylece devlet gücü ile milletin merhameti aynı medeniyet çatısı altında birleşmiştir.

Osmanlı'nın ilim hayatı da bu medeniyetin en önemli direklerinden biri olmuştur. Akşemseddin'den Molla Fenârî'ye, Ali Kuşçu'dan Kâtip Çelebi'ye kadar birçok âlim, ilmi devletin ve toplumun hizmetine sunmuştur. Mimar Sinan'ın inşa ettiği eserler ise estetiğin, mühendisliğin ve medeniyet tasavvurunun zirvesi olarak bugün de insanlığa ilham vermektedir.

Hiç şüphesiz Osmanlı Devleti de her beşerî devlet gibi zamanla çeşitli siyasî, askerî ve ekonomik sıkıntılar yaşamış, iç ve dış sebeplerin etkisiyle zayıflamış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki hiçbir devlet, sürekli kendini yenilemeden ve adaleti ayakta tutmadan varlığını sonsuza kadar sürdüremez.

Aziz Kardeşlerim!

Osmanlı bize şu hakikati öğretmektedir: Bir devleti büyük yapan yalnızca sınırlarının genişliği değildir. Asıl büyüklük, adaletle yönetebilmek, ilim üretebilmek, insan yetiştirebilmek ve ardında hayırla yâd edilecek eserler bırakabilmektir.

Bugün bize düşen görev de ecdadımızın yaptığı gibi, adaleti her işimizin merkezine koymak, vakıf ruhunu yeniden canlandırmak, ilmi desteklemek ve insanlığa faydalı eserler bırakmaktır. Güç gelip geçicidir; fakat adalet ve güzel eserler asırlar boyunca yaşamaya devam eder.

İbret

Osmanlı Devleti bize, güçlü bir medeniyetin adalet, ilim, vakıf ve merhamet üzerine kurulacağını öğretti.

Altı asır ayakta kalan bu büyük devlet, yalnızca fetihleriyle değil; kurduğu hukuk düzeni, yetiştirdiği insanlar ve insanlığa bıraktığı eserlerle tarihte silinmez izler bıraktı.

Bugün bize düşen görev ise, geçmişle övünmekten önce onun adalet anlayışını, ilim sevgisini, hizmet ruhunu ve vakıf medeniyetini yeniden hayatımıza taşımaktır.

Rabbimiz bizleri, adaletten ayrılmayan, emaneti koruyan, ilmi yücelten, merhameti çoğaltan ve ardında hayırla anılacak eserler bırakan kullarından eylesin.

Âmin.

Osmanlı Devleti'nin sona ermesiyle birlikte Türk milleti yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyet dönemi başlamıştır. Yeni dönemde idarî ve hukukî yapıda köklü değişiklikler yaşanmış; bu değişimlerin tarihî, dinî ve kültürel etkileri ise günümüze kadar süregelen tartışmaların konusu olmuştur.


10. TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Kur'ân İlkesi

"Onların işleri aralarında istişare iledir." (Şûrâ, 42/38)

Cumhuriyet, Türk devlet geleneğinin son halkasıdır. Yeni devlet, Millî Mücadele'nin ardından kurulmuş; idarî yapıdan hukuk sistemine, eğitimden kültür politikalarına kadar pek çok alanda köklü değişikliklere gitmiştir.

Ancak bu dönem, aynı zamanda Türk tarihinin en büyük zihniyet dönüşümlerinden birine de sahne olmuştur. Yapılması gereken istişare yapılmamış. Adı cumhuriyet olan bir devlet cumhurun değerlerini yeterince dikkate almamıştır. 

Yüzyıllar boyunca devletin temel referanslarından biri olan İslâm, kamu düzenindeki belirleyici konumunu büyük ölçüde kaybetmiş; hilâfet kaldırılmış, laiklik devletin temel ilkelerinden biri hâline getirilmiştir. Hukuk, eğitim ve kültür alanlarında Batı kaynaklı modeller esas alınmış; bu değişimlerin toplum üzerindeki etkileri uzun yıllar tartışılmıştır.

Dinî hayat da bu süreçten etkilenmiştir. Bir dönem ezan Türkçe okunmuş, din eğitimi ciddi ölçüde sınırlandırılmış, birçok dinî kurum faaliyetini sürdürememiş, camilerin bir kısmı farklı amaçlarla kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda özellikle kamusal alanda başörtüsü uygulamaları da toplumda derin tartışmalara yol açmıştır.

Kültür ve sanat politikalarında da Batı'yı örnek alan bir yöneliş benimsenmiş; müzikten tiyatroya, eğitim anlayışından aile hayatına kadar birçok alanda yeni bir toplum modeli oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu süreçte geleneksel Türk-İslâm kültürünün yeterince korunamadığını düşünenler olduğu gibi, yapılan reformları modernleşme açısından gerekli görenler de olmuştur.

Aziz kardeşlerim,

Bizim üzerinde durmamız gereken esas mesele, geçmişi öfkeyle yargılamak değil, tarihten ibret almaktır.

Kur'ân'ın bize öğrettiği ölçü şudur: Bir millet, kendi köklerinden koparak uzun vadede güçlü bir medeniyet inşa edemez. Başka milletlerden ilim alınır, teknoloji öğrenilir, tecrübeden faydalanılır. Ancak bir milletin inancı, dili, tarih şuuru, örfü ve medeniyet tasavvuru başkasından ödünç alınamaz.

Gerçek kalkınma; kendi kimliğini koruyarak yenilenebilmektir. Güçlü devletler, kendi milletine benzeyen devletlerdir; kendi milletine yabancılaşan devletler değil.

Milletini değiştirmeye çalışan devletler uzun ömürlü olamaz. Devletin görevi milletine yeni bir kimlik dayatmak değil; milletinin tarihinden, inancından, örfünden ve ahlâkından aldığı güçle geleceği inşa etmektir. Çünkü kökü sağlam olmayan ağacın gölgesi de uzun sürmez.


SONUÇ

Aziz Kardeşlerim!

Hunlardan bugüne kadar bize kalan en büyük miras yalnızca sınırlar değildir.

Asıl miras;

adalettir...

ilimdir...

ehliyettir...

ahlâktır...

devlet ciddiyetidir...

ve hepsinden önemlisi, kendi medeniyetine güven duyan bir millet olabilmektir.

Başka milletlerden ilim alınır.

Teknoloji alınır.

Tecrübe alınır.

Fakat bir milletin ruhu ödünç alınamaz.

Bir millet kendi ruhunu, kendi dilini, kendi tarihini ve kendi medeniyet tasavvurunu kaybetmeye başladığında, zenginleşse bile güçlenmiş sayılmaz; yalnızca başkalarına benzemeye çalışır.

Bizim medeniyetimiz, taklit üzerine değil; inşa üzerine kurulmuştur. Mete Han'dan Alparslan'a, Osman Gazi'den Fatih Sultan Mehmed'e kadar büyük devlet adamları, milletlerine yabancılaşarak değil; onların değerlerinden güç alarak tarihe yön vermişlerdir.

Bugün de bize düşen vazife; geçmişi sadece övmek değil, onun bize emanet ettiği adalet anlayışını, ilim sevgisini, çalışkanlığını ve yüksek ahlâkını yeniden diriltmektir.

Rabbimiz bizleri, tarihinden utanan değil tarihinden ibret alan; başkalarını körü körüne taklit eden değil, kendi medeniyet değerleriyle insanlığa yeniden söz söyleyebilen bir neslin mensuplarından eylesin.

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan idarecilere de itaat edin..." (Nisâ, 4/59)

Allah bizlere; adalet üzere yaşayan, emanet ehli olan, ilmi önceleyen, birliğini koruyan ve kendi köklerinden güç alarak geleceğini inşa eden bir millet olmayı nasip eylesin.

Âmin.

OSMANLI VE BATILILAŞMA

 OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BATILILAŞMA SERÜVENİ: 

SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-II-

Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.

ARAYIŞ

Erken sayılabilecek bir dönemde kendi özel çabalarıyla Osmanlı sisteminin mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin tespit ve tekliflerini içeren ve kimin yazdığı bilinmeyen 1714/15 tarihli bir raporda (layiha), Avusturya’nın idari yapısından, hükümdarın özelliklerinden ve eyalet yönetiminden bahsedilmektedir. Ayrıca imparator seçiminin nasıl olduğu, imparatorun yetkilerinin sınırı ve bunun nasıl sınırlandırıldığı, ülke ileri gelenlerinin gelir kaynakları ve siyasi mekanizmadaki rolleri, eyaletlerin idaresi, eyalet idarecilerinin imparatorla olan münasebetleri, her ikisinin karşılıklı mükellefiyet ve yetkileri de layihada bilgi verilen hususlar olarak öne çıkarılmıştır. Yine aynı yıllarda bir başka rapor, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya “Babıâli Hizmetinde Bir Fen Kıtası Kurulması Üzerine Tasarı” adıyla takdim edilmiştir. 1716-1718 Avusturya-Osmanlı Savaşları sırasında yazıldığı tahmin edilen rapor birçok bakından dikkat çekicidir. Rochefort adında bir Fransız tarafından hazırlandığı düşünülen raporun temel konusunu Osmanlı askerî sistemi oluşturmaktadır. Bu ise Osmanlılar kadar yabancıların da Osmanlı sistemindeki çözülmeye ilişkin görüşlerde hemfikir olduğunu, çözülmenin temel belirleyicisinin ve alanının askerî sistem olarak algılandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenledir ki Osmanlı yaklaşık yüz yılı kapsayan bir süreçte, Tanzimat’a kadar uzanan dönem boyunca, neredeyse tamamen askerî alana odaklanmış, askerî sistemi ıslah etmenin çabalarını yürütmüştür. Rochefort, raporunda, artık savaşı sadece güç, kuvvet ve moralle kazanmanın mümkün olmadığını, askerî eğitim tekniklerinin ve silahların savaşları kazanmada daha etkili ve önemli hale geldiğini, bu nedenle askerî eğitim ve teknoloji konusunda Osmanlıya göre oldukça ileri düzeyde bulunan Avrupa’dan yararlanmanın Osmanlı için kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir. Rochefort, Osmanlı üst yönetiminin dikkatini çekmeyi başarmış olmalıdır ki, raporunun Divan’da konu edinildiğini biliyoruz. Proje, askerî ve mali açıdan dengeleri değiştirme potansiyeline sahip olduğu için Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın engelleyici girişimleriyle uygulamaya aktarma imkânına sahip olmamıştır. Esasen söz konusu projede dile getirilen hususlar, bu kadar detaylı ve açık olmasa bile yüz yılı aşkın bir süre önce, Hasan Kâfî-i Aksarî’nin Sultan III. Murad’a sunduğu düşünülen “Hırzü’l Mülûk, Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Âlem” (1596) isimli raporunda dile getirilen hususlarla aynıdır. Hasan Kâfî, bizzat katıldığı Eğri kuşatmasında (1596) ateşli silahların etkilerini gözlemleme imkânı bulmuş, Avrupa silah teknolojisinin Osmanlı’nınkine oranla çok ilerlediğini görmüş ve bundan yararlanmak gerektiğini dile getirmişti. 

Osmanlı, 17. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, üstesinden gelmekte aciz kaldığı ağır problemlerin altında olduğunun farkındadır ve buradan bir çıkış yolu arayışındadır. Mevcut sistemi ıslah etmenin kaçınılmaz hale geldiği genel kabule dönüşmüş durumdadır. Neredeyse herkes bunda hem fikirdir. Ancak İbrahim Müteferrika farklı bir şey yapar ve ıslahı da aşan tespit ve tekliflerini dile getiren bir rapor (Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem) hazırlar. İbrahim Müteferrika, eserini Sultan III. Ahmed’e vermek için hazırlar fakat Patrona Halil isyanı sebebiyle gerçekleşen sultan değişimine bağlı olarak raporunu Sultan I. Mahmud’a sunar. Müteferrika’nın raporunu geçmişteki raporlardan farklı kılan en önemli yönünü ise ıslahı da aşan bir anlayışla hazırlanması ve yeni bir sistemin işaretlerini taşıması oluşturmaktadır. Müteferrika’nın bu eserdeki amacını, Osmanlı ile Avrupa ülkeleri arasındaki farkın Osmanlının aleyhine olacak şekilde açılmasının sebeplerini tespit etmek ve buna bağlı olarak “yapılması” gerekenlerle ilgili tavsiyelerde bulunması oluşturmaktadır. Raporda öncelikle Avrupa ülkelerindeki siyasal sistemler incelenmiştir. Müteferrika’nın ifadesiyle “monarşiya”, “aristokrasiya” ve “demokrasiya” olmak üzere üç siyasal sistem detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Müteferrika’nın asıl üzerinde durduğu ise “demokrasiya”dır. Beğendiğini gizleme ihtiyacı hissetmediği bu sistemi anlatırken, uygulama örneği olarak Hollanda ve İngiltere’yi zikretmiştir. “Demokrasiya”nın karakteristik özelliği olarak yasaların niteliğine dikkat çekmiştir. “Demokrasiya”da yasaların tanrı/din kaynaklı bir referansa sahip olmadığını, aklın temel referans olduğunu ifade etmiştir. Bu hiç kuşku yok ki o dönem Osmanlısı için son derece önemli ve dikkat çekici bir “tekliftir”. Osmanlı’da, daha doğrusu İslam dünyasında ilk defa ilahi/vahiy kaynaklı yasa yerine “aklın” ürettiği yasalara dikkat çekilmektedir. Bu son derece radikal bir tekliftir. Bu teklif seküler zihniyetin bir gereği veya seküler zihniyetin egemenliğini tesisi sağlayacak bir sürecin başlangıç aşaması olarak anlam kazanmaktadır. Tabii ki Müteferrika tüm bunları ne oranda öngördü onu bilemiyoruz, ancak “teklifi” kadim sistemi temelden değiştirecek bir değişimin yolunu açacak niteliktedir. Onun bu teklifi Tanzimat ile uygulamaya geçecek, fakat o da Osmanlı aklının işleyişinin bir gereği olarak değil, Batı’dan seküler kanunları ithal etme biçiminde gerçekleşecektir. Böylelikle, temel referans olarak Osmanlı kadim değerleriyle uyumsuz olmasının yanı sıra, Osmanlı zihniyet ve hayat tarzıyla uyumsuz kanunların ithali sebebiyle oluşacak derin ve tahrip gücü yüksek problemler o günlerden bu günlere kadar Türkiye’nin batılılaşma tarihinin değişmeyen çehrelerinden birini oluşturacaktır. 

İbrahim Müteferrika’nın üzerinde durduğu konu başlıklarından bir diğeri de Avrupa’daki askerî sistemlerdir. Avrupa devletlerinin askerî sistemlerini, bu sistemlerdeki eğitim yöntemlerini ve kullanılan silah teknolojilerini detaylı şekilde anlatmıştır. Askerlikte haber almanın, istihbaratın, disiplinin önemine dikkat çekmiştir. Osmanlıdaki askerî sistemin en önemli problemi olarak asker-sivil ayrışmasının tam gerçekleşmemesine işaret etmiştir. Bu arada o zaman için son derece önemli bir şey yapmış; Avrupa’da yeni askerlik sistemini, bu sistemde kullanılan silahları, taktik ve stratejileri anlatırken “nizam-ı cedid” kelimesini kullanmıştır. Bu kelimeyi ilk kez Fazıl Mustafa Paşa (Görev süresi: 1689- 1691) kullanmıştı ancak temel referansları farklı bir zihniyet ve hayat tarzını kastetmemişti. Buna karşılık Müteferrika, referansları mevcuttakinden çok farklı bir sistem öngörüsüyle radikal bir değişimin teklifini dile getirmiştir. Bu teklifte geçmiş ve gelecek çok farklı tahayyül edilmiştir. İbrahim Müteferrika “nizam-ı cedid” ile neleri öngördüğünün farkındadır ve böylelikle “eski” (kadim) ve “yeni” (cedid) şeklinde gelişecek sürecin başlatıcılarından birisi olmuştur. Zira raporunu Sultan I. Mahmud’a sunan Müteferrika’nın eserinde “yeni bir sistem” anlayışının güçlü işaretleri açıkça sezilmektedir. Bu özelliği ile tarihsel açıdan özel bir öneme sahiptir. Müteferrika’nın raporu, yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı düşünce hayatına derinden tesir etmiş ve Nizâm-ı Cedîd Ordusu’nun kurulmasına giden süreçte önemli etkisi olmuştur. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Müteferrika, Usûlü’l-Hikem’ini kendi matbaasının dokuzuncu kitabı olarak 1732’de 500 adet basmış ve öngördüğü değişime ilişkin görüşlerinin yaygınlık kazanmasını da sağlanmıştır. 

UMUT 

Osmanlı için özellikle ilk zamanlar açısından Avrupa’ya yönelişin temel belirleyicisi, gittikçe büyüyüp derinleşen problemlerden kurtuluş ile ilgili sahip olunan ve her geçen gün daha da büyüyen bir “umut”tur. Bu umut, Osmanlı için 18. yüzyıldaki anlayış ve uygulamaların temel belirleyicisi olmuştur. Bir süre sonra bu umut, melankolik bir tutkuya dönüşmüştür. Bu dönüşüm 18. yüzyılın sonları itibarıyla netleşmeye başlar. Avrupa’nın eğitim, bilim, yönetim, hukuk tecrübelerinden yararlanarak Osmanlıyı çok daha güçlü kılmanın mümkün olabileceğinin düşünülmeye başlanması söz konusu umudun sebebidir. Gelinen bu aşamada, bir süredir sahip olunan mevcut problemleri çözme umut ve arzularını aşan bir durum söz konusudur. Avrupa öncekinden farklı olarak genel anlamda ve hemen her konuda model olarak görülmeye başlanmıştır. Tüm bunlara rağmen Osmanlı’nın kadim değerlerine ve kurumlarına bağlılığı hâlâ devam etmektedir. Böyle olduğu içindir ki, 18. yüzyılda girişilen “mevcut problemleri çözme” çabaları ile 18. yüzyılın sonları itibarıyla girişilen Avrupa’nın tecrübelerinden yararlanarak “kuvvet bulma” çabaları “ıslahat” olarak isimlendirilmiştir.  Islah, “iyileştirme” ve “elverişli kılma”, ana kaidenin uygulanmasından doğan “aksaklıkların giderilmesi” ve kaidelerin tam olarak tatbiki anlamına gelen bir kelimedir. Islah, var olan ilkelerin anlaşılması ve uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesini ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesini ifade etmektedir. Çoğulu “ıslahat”tır. Islah ile diğer bazı kelimeler birbirine karıştırılabilmekle birlikte, ıslahın anlamı içerisinde ölü bir şeyin yeniden hayata döndürülmesi (ihya) veya eskiyi tümden ya da kısmen atıp yerine yenisini koyma ve yenileme (tecdid) anlamları yoktur. Islah, var olan ilkelerin uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesi ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu durum, Osmanlı devlet ve ilim adamlarının kendilerine ait olan, daha doğru bir ifadeyle, kendilerini bir özne olarak var eden tüm kadim özellikleri hâlâ önemsediklerini göstermesi açısından önemlidir. O günün şartlarında düşünce olarak dahi kadim değerlerden herhangi bir şekilde taviz vermeleri söz konusu değildir. Elbette ki yaşanmakta ve gerek kapsamı gerekse şiddeti her geçen gün daha da artan birtakım problemler vardı. Kanaatlerince bu problemler esasa ait değildi; arıziydi. 18. yüzyılın sonu itibarıyla, “arızi” olarak yaşanan tüm problemlerden kurtulmanın yanı sıra, daha güçlü bir şekilde var olabilmenin en kestirme yolunun, Avrupa’nın mevcut uygulamalarından yararlanmaktan geçtiği kabul edilmeye başlandı. Dönemin devlet ve ilim adamlarının görüş ve inançlarına göre, söz konusu durum gerçekleştiğinde aksaklıklar giderilecek, eksiklikler tamamlanacak, tekrar “eski dönemlerdeki gibi” azametli, güçlü ve itibarlı olunabilecekti. 

Devam edecek