17 Ağustos 2026 Pazartesi

MEMLEKETİMİN LEZZETLERİ

 

MEMLEKETİMİN LEZZETLERİ; ELMALLI PİDE

 

Rüştü Kam
16.08.2026 – DENİZLİ

 

“Memleketimin lezzetleri” diye başlayalım söze.

Türkiye’de yaşayanların tabiriyle biz gurbetçiler; biraz bağrı yanık insanlarız. İçimiz kan ağlar bizim. Buna rağmen gülebiliriz. Memlekete geldiğimizde, hiç değilse birkaç haftalığına içimizdeki hasreti ve yangını biraz olsun dindirmek isteriz. Siz bakmayın bizim öyle güldüğümüze.

Zaten zamanımız da kısa. En fazla beş haftamız var.

Beş hafta sonra yine bavullar toplanacak, yine yollar görünecek, yine bu cennet memleketten ayrılacağız. Seneye kadar da özlemini çektiğimiz sokaklardan, dostlardan, akrabalardan ve elbette memleket yemeklerinden uzak kalacağız.

Denizli’nin maşallahı var. Lezzeti bol.

Her gün bir başka yöresel yemeğin tadına baksanız yine de canınızın çektiği her şeyi yemeye zaman yetmez. Kelle paçasından gövecine, pidesinden kuyu kebabına, yanık koyun yoğurdundan, kokoreçine ve daha nice yöresel lezzete kadar ne varsa insanın hepsinden yiyesisi geliyor.

Bizim bu hâlimizi gören bazıları ise farklı düşünüyor.

“Görgüsüzlük bunlarınki…”

“Şımarıyorlar…”

“Birkaç kuruşları oldu, hava atıyorlar…” gibi.


Kulaklarım şahittir bu sözlere.

Oysa kimse işin bir de öteki tarafını düşünmüyor.

Bir ay sonra biz istesek de bu lezzetlerle buluşamayacağız.

Bir tabak kelle paça, bir porsiyon pide, bir göveç, kokoreç… Bunlar bizim için sadece yemek değil ki! Evet değil.

Memleket demek biraz da bunlar.

Bir yemek kokosu çocukluğumuza götürüyor bizleri. Bir lokma yemek, yıllar öncesinden bir sofrayı hatırlatıyor. Bir yoğurdun tadında annemizin mutfağı, bir pidenin kokusunda çocukluğumuzun sokağı çıkıveriyor karşınıza.

İşte biz gurbetçiler biraz da bunun için açlıoktan çıkmış gib yiyoruz. Evet doğr udur...

Doymak için değil, hasret gidermek için yiyoruz biz.

Ama bunu herkes anlamıyor.


Yirmi yıl önce “gurbetçi” denilen insanlara hiç değilse biraz saygı vardı. Şimdi ise “gurbetçi” kelimesi zaman zaman küçümsemenin, alay etmenin bahanesi hâline gelmiş.

Oysa biz bu ülkenin insanlarıyız.

Nerede yaşarsak yaşayalım, gönlümüzün bir tarafı hep burada.

Çalışıyoruz, kazanıyoruz, çocuklarımızı büyütüyoruz. Kimi zaman yıllarca memleket yüzü görmeden yaşıyoruz. Sonra birkaç haftalığına geliyoruz. Çarşısını, pazarını, dostlarını, akrabalarını ve yemeklerini doya doya yaşamak istiyoruz.

Bunun neresi görgüsüzlük?

Neresi şımarıklık?

İnsan özlediğini görünce seviniyor işte.

Hepsi bu.

Siz hiç gurbet yaşadınız mı? Siz hiç Vatan hasreti çektiniz mi? Size hiç aşağılamak için çingene barbar Türk denildi mi? Monşerlik yaparak bu güzel Vatanınızın bağrına hançer saplamayın.

Denizli’yi baz alarak söylüyorum; Allah’a şükür burada hayat var. İnsanların kahir ekseriyeti çalışıyor, kazanıyor, evine ekmek götürüyor. Bugün dünyanın nimetlerine ulaşmak, yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha kolay. Elbette ekonomik sıkıntı yaşayanlar da var. Fakirliği inkâr etmiyorum.

Ama her gördüğünüz insana “yoksulluk, çaresizlik, perişanlık” diye memleketinizi şikayet etmeyin. İnsan kendi ev halini başkasına şikayet  i edermiş. Yazıktır, günahtır.

Bazen fakirlik edebiyatını en çok yapanlar, siyasetin içinde bulunanlar ve onların sözcülüğünü yapanlardır. Çok çirkin bir alışkanlıktır.

 

EDLMALLI PİDE SALONU

Neyse…

Biz dönelim pidemize.

Bir gün enişteme, “Bugün canım kuşbaşılı pide çekti. Sonrasında da tahinli, ballı pide olsun.” dedim.

“Tamam, o iş bende.” dedi.

Bindik Renodes’e.

Tavas’a gidiyoruz.” dedi.

“Pide için Denizli’den Tavas’a mı gidiyoruz?” dedim.

Bir saatlik yol!
“Evet oraaya gidiyoruz”

Akıl kârı değil gibi geldi bana.

Ama insanın canı bir şeyi çekmeye görsün…

Gidiyoruz.

Elmallı Pide Salonu’na gidiyoruz.

Salona girdik.

İçerisi tıklım tıklım.

Meğer o gün festival varmış. Salon oldukça yoğun.

Kapıda bizi işletme sahiplerinden Ahmet Bey karşıladı.

“Hoş geldiniz.” dedikten sonra, yoğunluğu göstererek:

“Yaklaşık 35 dakika beklemeniz gerekecek.” dedi.

Kabul ettik.

Dört kişilik masaya bir sandalye daha ilave ettiler, beş kişi oturduk ve beklemeye başladık.

Doğrusu zamanlamaları çok iyiydi.

Tam 35 dakika sonra siparişlerimiz masada yerini aldı.

Ama pide gelmeden önce masaya söğüşler geldi.

Domatesin kokusunu alınca dayanamadık.

Pideyi beklerken domatesleri bitirdik.

Bu arada domatesleri getiren küçük Talha’ya seslendim:

“Talha, bize yanık koyun yoğurdu da getiriver.”

Hemen getirdi.

Onu da bitirdik.

Biraz sonra masaya bir başka küçük hanım yaklaştı.

Gülin.

Ondan da yoğurt istedik.

O da hemen getirdi.

Pideler de bu arada masaya geldi.

Ben bir yoğurt daha isteyince Gülin şaşkın şaşkın:

“Bir tane daha mı?” dedi.

Gülüştük.

Ama o “Bir tane daha mı?” deyişindeki samimiyet çok hoşumuza gitti.

Bazen insanı etkileyen şey, yediği yemekten çok gördüğü samimiyettir.

Derken kuşbaşılı pide geldi.

Kıymalı pide geldi.

Kıymalı kaşarlı geldi.

Sonra da ortaya tahinli, ballı pide…

“Yeme de yanında yat.” derler ya…

İşte tam da öyle.

Ağız tadıyla bir güzel yemek yedik.

Ben de enişteme teşekkür ettim.

Hani başta “Pide için Tavas’a mı gidilir?” demiştim ya…

O sözü hemen geri aldım.

İyi ki gelmişiz.

Ahmet Bey’e de ayrıca teşekkür ettim.

Teşekkürümün sebebi sadece pidelerin lezzeti değildi.

Hijyen, nezaket, saygı ve işlerini severek yapmalarıydı.

İşini iyi yapan insana teşekkür etmek gerekir.

Müşterisine değer veren insanın da hakkını teslim etmek gerekir.

Ahmet Bey bizim gurbetçi olduğumuzu bilmiyordu.

Bilseydi farklı davranır mıydı?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var:

İyi insan, karşısındakinin nereden geldiğine bakmadan iyi davranır.

Ben de memnuniyetimizi paylaşmak istedim siz okuyucularımla.

Herhangi bir ücret almadım ha.Yanlıoş anlamayın. Burada reklam yapmıyorum. Hakikati anlatıyorum.

Böyle bir beklentim de olmadı.

Sadece gördüğümü yazıyorum.

Çünkü bazen bir işletmeyi tanıtmanın en güzel yolu, reklamını yapmak değil; müşterisinin memnuniyetini anlatmaktır.

Elmallı Pide Salonu’nun hikâyesi de ayrıca ilginç

“Güreş meydanlarının tozundan asırlık bir lezzet durağına uzanan yaklaşık iki yüz yıllık bir aile hikâyesi bu.

Hikâyenin başlangıcı Antalya’nın Elmalı’sına, 1817 yılına kadar uzanıyor. Dönemin pehlivanlarından Fırıncı Sadık Usta’nın bir güreş sırasında rakibinin ölümüne sebep olması üzerine yaşadığı vicdan azabı, ailesiyle birlikte 1818 yılında Tavas’a göç etmesine vesile oluyor.

Sadık Usta, Tavas’ta ata mesleği olan fırıncılığa sarılıyor. Kendi elleriyle yaptığı pideler kısa zamanda çevrede tanınmaya başlıyor.

Yıllar geçiyor.

1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca aile, geldikleri toprakları ve köklerini unutmamak için “Elmalı” soyadını alıyor. Ama nüfus memuru Elmallı diye yazıyor. Bu yanlış öylece kalıyor.

Bugün bu gelenek, Sadık Usta’nın altıncı kuşaktan torunları tarafından Tavas’taki iki şubede yaşatılmaya devam ediyor. Beş kardeşler.

Demek ki bazı lezzetlerin sırrı sadece hamurda, ette veya fırında değil.

Geçmişte.

Ailede.

Sabırda.

İşte böyle olunca pide, sadece pide olmaktan çıkıyor.

Bir hikâyeye dönüşüyor.

Bir hatıraya dönüşüyor.

Bir memleket kokusuna dönüşüyor.


Biz gurbetçiler de böyleyiz işte. Ciğerimiz yanıktır bizim.


Bir ay sonra yine gideceğiz gurbete.

Denizli’nin sokaklarını, dostlarını, akrabalarını ve sofralarını geride bırakacağız.

Kelle paça, göveç, pide, kuyu kebabı, yanık koyun yoğurdu, kokoreç… Hepsi geride kalacak.

Seneye kadar tekrer özleyeceğiz onları. Sizler yine nasıl olsa şımarık diyeceksiniz bizlere, gögüsüz  diyeceksiniz.

O yüzden bırakın da geldiğimizde biraz fazla yiyelim.

Bırakın da canımız ne çekiyorsa tadına bakalım.

Bırakın da memleketin nimetlerinden birkaç hafta daha fazla istifade edelim.


Buna görgüsüzlük diyenlere de bir çift sözümüz olsun:

Bizim yediğimiz bir lokma pide, sizin sandığınız gibi gösteriş değildir,

Hasrettir.

Bir tabak yemek bazen insanın çocukluğudur.

Bir yoğurt bazen annesinin sofrasıdır.

Bir pide bazen memlekettir.

Ve insan memleketinden uzakta yaşarken, memlekete geldiğinde bunlara biraz fazla sarılıyorsa…

Bırakın sarılsın.

Çünkü gurbetçinin sofrasında bazen yemek değil, hasret yenir.


Ahmet Bey’e, Talha’ya, Gülin’e ve Elmalı Pide Salonu’nun bütün çalışanlarına teşekkür ediyorum.

Allah sizleri tuttuğunuz bu hizmet yolunda daim eylesin.

Para dediğin nedir ki?

Elin kiridir; yıkarsın, geçer.

Bir kıvılcım neyin varsa neyin yoksa alıp götürebilir.

Ama samimiyet…

Dürüstlük…

İşini severek yapmak…

Müşterini memnun etmek…

Bunlar baki kalır.

Benim gibi “gurbetçi” denilen bir insan, ta Berlin’den kalkıp gelir; bir sofrada gördüğü samimiyeti, aldığı hizmeti ve duyduğu memnuniyeti başka insanlarla paylaşır.

İşte asıl kazanç budur.


Yolunuz açık olsun.

Fırınınızın ateşi hiç sönmesin.

Sofranız bereketli olsun.

Memleketimin lezzetleri bitmesin; bizim de memleket hasretimiz…

 

2 Ağustos 2026 Pazar

DİYARBAKIR-VAN

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN

(XV) VAN- III-SON


Rüştü KAM

15 Nisan 2026 – Berlin




AKDAMAR, VAN KEDİSİ VE İNCİ KEFALİ


Van denince insanın aklına ilk gelen şeylerden biri hiç şüphesiz Van Kedisi...

Bembeyaz tüyleri, biri mavi biri kehribar gözleriyle adeta şehrin sembolü olmuş.

Sessiz yürüyüşünde bile mağrur bir hâl var.

Sanki Van'ın karakterini taşıyor üzerinde.

Sakin...

Vakarlı...

Gösterişsiz ama dikkat çekici...

Kedi ile fotoğraflar çekildik, kimi arkadaşlarımız da kedilere yem verdiler. 

Kedi muhabbetinden sonra, hediyelik eşya muhabbeti başladı. Midyat’ta aradıkları gümüş takıları tam olarak bulamayanlar buradan aldılar.


Ozan uyardı arkadaşlar, adaya geç kalmayalım. Toparlanıp bindik aracımıza. Adaya geçmek için iskelede tekneyi bizi bekliyor olarak bulduk.

Hemen bindik.

Tekne ağır ağır kıyıdan ayrılırken Van Gölü bütün ihtişamıyla önümüzde açılıyor.

Göl sakin.

Su berrak.

Gökyüzü ise masmavi.

İnsan uzun uzun seyretmek istiyor.

Bazen hiçbir şey konuşmadan sadece bakmak yetiyor. Gök mavisi ile deniz mavisinin dansını.

Akdamar Adası uzaktan görünüyor.

Yaklaştıkça kilisenin silueti beliriyor.

Biraz daha yaklaşınca taş işçiliğinin zarafeti kendisini göstermeye başlıyor.

Karaya çıkıp yürümeye başladığımızda ilk dikkat çeken şey, yapının gölle kurduğu uyum oluyor.

Sanki ada ile kilise birbirini tamamlamak için yaratılmış.

Akdamar Kilisesi gerçekten etkileyici.

Taş işçiliği hayran bırakıyor insanı.

Duvarlardaki kabartmalar aradan geçen bin yılı aşkın zamana rağmen canlılığını koruyor.

İncil'den sahneler...

Hayvan figürleri...

Üzüm salkımları...

Av sahneleri...

Taş, adeta dile gelmiş incili anlatıyor.


Rehberimiz kilisenin tarihinden söz etti. 

Onuncu yüzyılda inşa edildiğini, Orta Çağ Ermeni mimarisinin en önemli eserlerinden biri kabul edildiğini anlattı. 

Ardından bölgenin meşhur efsanesine geçti.


AH TAMARA 


Fırtınalı gecelerde sevdiğine ulaşmak için gölde yüzen genç çoban...

Karanlıkta yolunu bulmasını sağlayan ışık...

Bir gecede sönen umut...

Ve gölün ortasında yükselen o feryat:

"Ah Tamara!.."

Bu coğrafyada tarih ile efsane birbirine karışıyor.

Hangisi gerçek, hangisi hikâye ayırmak kolay değil. Belki de her efsanenin içinde biraz tarih, her tarihin içinde de biraz efsane vardır.        


Efsane şöyle:


Eski zamanlarda, bu adada yaşayan Ermeni bir başkeşişin, güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı vardır. Adanın çevresindeki köylerde koyun otlatan genç bir Kürt çoban, bir gün adanın kıyısında Tamara’yı görür ve iki genç ilk bakışta birbirlerine sevdalanırlar.

Çoban, her gece sevdiğini görebilmek için kıyıdan Van Gölü’nün serin sularına atlar ve adaya doğru yüzmeye başlar. Tamara ise karanlıkta yolunu kaybetmesin, kendisini bulabilsin diye adanın sahilinde bir fener (veya meşale) yakarak ona kılavuzluk eder. İki genç, adanın tenha bir köşesinde her gece gizlice buluşur, sadece fısıldaşarak aşklarını yaşarlar.

Ancak bu gizli aşk çok uzun sürmez. Kızının bir çobanla buluştuğunu fark eden başkeşiş, durumu öğrenince öfkeden deliye döner. İki sevgiliyi ayırmak için acımasız bir plan yapar.

Fırtınalı, dalgaların gölü adeta yuttuğu karanlık bir gecede, Tamara'yı odaya kilitler. Eline bir fener alarak sahile iner. Feneri sürekli yer değiştirerek adanın dört bir yanına koşturur. Gölün azgın sularında dalgalarla boğuşan genç çoban, ışığın yer değiştirmesinden dolayı yönünü kaybeder. Işığa ulaşmak için sürekli farklı yönlere yüzer, ancak dev dalgalar arasında gücü tükenmeye başlar.

Genç çoban, yorgunluktan ve soğuktan bitap düşüp gölün derinliklerine doğru çekilirken, son nefesiyle adaya doğru yüreği dağlayan bir çığlık atar:

"Ah Tamara!.."

Suların içinden yükselen bu acı feryadı duyan Tamara, sevdiğinin dalgalara yenik düştüğünü anlar. Yüreğindeki bu büyük acıya dayanamaz ve kendini adanın kayalıklarından Van Gölü’nün azgın sularına bırakarak canına kıyar.

O günden sonra iki sevdalıya mezar olan bu adaya "Ah Tamara" denmeye başlar ve bu isim zamanla dönüşerek günümüze "Akdamar" olarak ulaşır.


Akdamar'dan ayrılırken insan yalnızca bir kilise görmüş olmuyor.

Bu topraklarda yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış medeniyetlerin izlerine de tanıklık etmiş oluyor. Van Gölü ise kendi hikâyesini anlatmaya devam ediyor.


Rehberimiz bu kez sözü İnci Kefali’ne getiriyor... Dünyada yalnızca bu havzada yaşayan, nevi şahsına münhasır bir balık türüdür İnci Kefali. Her yıl yeni nesillerin hayata gözlerini açabilmesi için, adeta bir ana şefkatiyle akıntıya karşı verdiği o inanılmaz mücadeleyi dinliyoruz rehberimizden.

Suyun tersine yüzüşünü, önüne çıkan amansız engelleri nasıl birer birer aştığını ve bazen suyun üzerinde şahlanıp sıçrayarak yoluna devam edişindeki o tatlı zorluğu hayal ediyoruz... Anlamasını bilenler için, bizzat doğanın bağrından kopan örnek bir hayat mücadelesidir onun hikayesi. O, başkalarından emir alarak sürdürmez soyunu. Kendi azmiyle her türlü engeli aşar; ama kendi denizinde, kendi evinde kalarak verir dalgalara karşı kavgasını. Ve ne pahasına olursa olsun, sonunda hep başarır...


Rehber Ozan’ı dinlerken insan ister istemez kendi hayatını düşünüyor.

Direnmeyi düşünüyor.

Vazgeçmemeyi düşünüyor.

Bazen bir balığın hikâyesi, insanın kendi hikâyesine dönüşebiliyor.

Belki de bu yüzden İnci Kefali yalnızca bir balık değil.

Bu coğrafyanın karakterini anlatan bir sembol.


Van biraz da böyle bir şehir zaten.

Zorluklara rağmen ayakta kalmayı bilen...

Yara bere içinde olsa da yürümeye devam eden...

Hafızasını bütünüyle kaybetmeyen...

Başına gelen terör belalarına rağmen geçmişiyle bağını tamamen koparmayan bir şehir...Güzel bir şehir. 


DÖNÜŞ YOLUNDA


Gezi boyunca birçok şehir gördük.

Diyarbakır’ın kadim surlarını...

Urfa’nın peygamberler iklimini...

Mardin’in taş sokaklarını...

Midyat’ın taş konaklarını...

Cizre’nin tarih kokan mahallelerini...

Hakkâri’nin heybetli dağlarını...

Ve Van’ın masmavi gölünü ve İnci Kefali’ni, kedisini


Her şehir bize farklı bir hikâye anlattı.

Her durak, bu toprakların başka bir yüzünü gösterdi.

Kimi zaman bir medresenin avlusunda geçmişe misafir olduk.

Kimi zaman bir türbenin gölgesinde tarihle karşılaştık.

Kimi zaman ikram edilen bir bardak çayda Anadolu insanının samimiyetini gördük.

Kimi zaman da terör belasından bağrı delik deşik olmuş o mahzun ve tarihi şehirleri gördük. Taşlarında kurşun izleri, sokaklarında yaşanmışlıkların sızısı vardı...


Dokuz gün boyunca yalnızca şehirleri gezmedik; adeta kadim bir medeniyet coğrafyasının kalbinde yürüdük. Kırk yıl boyunca bu topraklarda olup bitenlerin sessiz tanığı olduk; canımız yandı, gözyaşı döktük. Hendeklerin kıyısında, namluların gölgesinde kalmış çaresiz insanları dinledik... Evladı dağda olduğu için bağrı yanık, gözü yaşlı anaların feryadına kulak verdik...


Dönüş yolunda otobüs her zamankinden biraz daha sessizdi.

Herkes üzgün ve yorgundu.

Ama güzel bir yorgunluktu bu.

Herkes düşünceliydi.

Dokuz gün boyunca heybesine ne koyduysa onunla baş başaydı.


Pencerenin dışından akıp giden dağlara bakarken insan ister istemez bazı sorular üzerinde düşünüyor:

Bir toplum geçmişiyle bağını koparırsa geleceğini nasıl kurabilir?

Bir medeniyet kendi hafızasını kaybederse hangi kaynaklardan beslenebilir?

Çünkü, inkişaf dediğimiz şey yalnız ekonomik büyüme değildir.

Sadece yollar yapmak, binalar dikmek, fabrikalar kurmak da değildir.

İnkişaf biraz da hafıza işidir.

Kök meselesidir.

Kendi hikâyesini bilme meselesidir.

Geçmişini tamamen unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlara benzer.

Rüzgâr nereye eserse oraya savrulurlar.

Bugün yaşadığımız birçok zihinsel savrulmanın temelinde de biraz bu var galiba.

Kendi kaynaklarından uzaklaşan nesiller...

Kendi tarihini başkalarının kaleminden öğrenen insanlar...

Kendi medeniyet birikimini yeterince tanımayan toplumlardır...


Bu yolculuk boyunca gördüğümüz her şehir bize aynı şeyi fısıldıyordu:


"Hafızanı koru..."


Gezi bitti. Akşam saatlerinde otelimize dönüyoruz.

Salon bizim için hazırlanmış.

Gelenek hâline gelen değerlendirme toplantımızı yapıyoruz.


Dokuz günlük yolculuk boyunca herkes heybesine ne koyduysa ortaya döküyor.

Kimi gördüğü tarihî eserlerden bahsediyor.

Kimi tanıştığı insanlardan...

Kimi yaşadığı ilginç hatıralardan...

Kimi de bölgenin geleceğine dair umutlarından...


Ortak kanaat şu:


İyi ki gelmişiz.

İyi ki görmüşüz.

İyi ki bu yolculuğu yapmışız.

Daha sonra rehberlerimize, kaptanımıza, tur şirketi yetkili Ahmet bey kardeşimiz olmak üzere, gezi boyunca gruba hizmet eden, gezinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için emek veren görevli arkadaşlarımıza Türk Eğitim Derneği olarak hediyelerimizi takdim ediyoruz.

Teşekkür ediyoruz.

Kucaklaşıyoruz.

Helalleşiyoruz.


Dokuz gün boyunca aynı otobüsü, aynı sofrayı, aynı sevinçleri ve aynı yorgunlukları paylaşan insanlar olarak, ayrılırken birbirimize biraz daha yakın hissediyoruz kendimizi.

Diyarbakır–Van gezisine doyamadık desek abartmış olmayız.

Çünkü bu gezi sadece bir seyahat değildi.

Bir öğrenme yolculuğuydu.

Bir tanışma yolculuğuydu.

Bir hafıza yolculuğuydu.


SONUÇ YERİNE


Van’dan ayrılırken zihnimizde sadece gölün mavisi kalmadı.

Van Kalesi’nin gölgesi...

Akdamar’ın taşları...

Hüsrev Paşa Külliyesi’nin sessizliği...

Eski Van’ın harabeleri...

Hakkâri’nin dağları...

Mardin’in taş sokakları...

Diyarbakır’ın kadim surları...

Ve bu toprakların insanlarının sıcaklığı  bizimle birlikte geldi.


Dokuz gün boyunca Diyarbakır’dan Van’a uzanan bu yolculukta sadece şehirleri gezmedik.

Tarihin içinde yürüdük.

Medeniyetlerin izlerine dokunduk.

Aynı sofraya oturduğumuz insanların gönül dünyalarına misafir olduk.

Bir kez daha gördük ki Türkiye’nin taşı da toprağı da gerçekten altındır.

Çünkü bu coğrafyanın her köşesinde bir hikâye, her taşında bir hatıra, her şehrinde insanı düşünmeye sevk eden bir medeniyet birikimi saklıdır.

Bazen bir kale duvarında...

Bazen bir mezar taşında...

Bazen bir medrese avlusunda...

Bazen de bir tas sıcak çorbanın buharında çıkar karşınıza. 


Şimdi ayrılık vakti...

Elveda Van...

Elveda Mezopotamya’nın kadim şehirleri...

Elveda Ozan…Elveda Ahmet…Elveda Celal…

Biz dönüyoruz.

Fakat gönlümüzün bir parçası bu dağlarda, bu göl kıyılarında, bu taş şehirlerde kalıyor. Mezopotamya’da kalıyor.


Rabbim bu güzel memleketin birliğini, dirliğini ve huzurunu daim eylesin.

Nice yeni yolculuklarda yeniden buluşmak ümidiyle...

Yolumuz açık...

Hatıralarımız bereketli olsun. 


BİTTİ

OSMANLIDAN CUMHURİYETE-CELALETTİN VATANDAŞ

 OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BATILILAŞMA SERÜVENİ: 

SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-1-


Celalettin VATANDAŞ


Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.


Berlin Türk Eğitim Derneği, geleneksel hale gelen eğitim kamplarının 15'incisini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celalettin Vatandaş'ın katılımıyla tamamladı. Üç gün süren ve yoğun ilgi gören kampta, her biri ikişer saatlik derinlikli analizler içeren toplam 8 oturum gerçekleştirildi.

Bu verimli kamptaki tüm oturumların, sunumların ve konferans konularının kapsamlı özetini, siz değerli okurlarımız için MOCCA dergisinin 47. sayısında hem Almanca hem de Türkçe olarak yayımlayacağız. Bu entelektüel buluşmanın detaylarını kaçırmamak için dergimizin yeni sayısını incelemeyi unutmayın!


GİRİŞ

Türkiye’de modernleşme veya batılılaşma tartışmalarının en temel problemlerinden biri, tarihsel sürekliliği dikkate almayan ideolojik yaklaşımların uzun yıllar boyunca egemen olmasıdır. Özellikle Cumhuriyet döneminde hâkim olan resmî yaklaşım, yeni rejimi geçmişin devamı olarak görmek yerine, geçmişten radikal biçimde kopmuş, her şeyi yeniden kurmuş ve adeta “yeni bir toplum” yaratmış bir başlangıç olarak takdim etmeyi tercih etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde Osmanlı geçmişi çoğu zaman geri kalmışlığın, çöküşün, irrasyonelliğin, hurafenin ve başarısızlığın kaynağı şeklinde sunulurken; ilerleme, akılcılık, çağdaşlık, bilim, gelişme ve medeniyet gibi olumlu addedilen hemen her unsur Cumhuriyet dönemine ait kılınmıştır. Böylece Cumhuriyet, yalnızca yeni bir siyasal rejim değil; aynı zamanda geçmişi neredeyse tamamen reddeden ve kendisini tarih dışı bir başlangıç noktası gibi konumlandıran ideolojik bir inşa sürecinin merkezine yerleştirilmiştir.

Buna karşılık Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen dönüşümlere itiraz eden çevrelerin önemli bir kısmı da tam tersi yönde bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu kesimler açısından tüm yüzyıllarıyla Osmanlı geçmişi neredeyse bütünüyle ihtişamın, adaletin, ahlaki bütünlüğün, medeniyetin ve toplumsal huzurun temsilcisi olarak görülmüş; Cumhuriyet dönemi ise kültürel yabancılaşmanın, kimlik çözülmesinin, yozlaşmanın ve toplumsal kırılmanın temel sebebi olarak değerlendirilmiştir. Böylelikle Türkiye’de tarih okumaları büyük ölçüde iki uç yaklaşım arasında sıkışmıştır: Bir tarafta geçmişe küfreden ve Cumhuriyet’i kutsayan anlayış; diğer tarafta geçmişi kutsayan ve Cumhuriyet’i bütünüyle olumsuzlayan yaklaşım.

Oysa tarihsel gerçeklik, bu iki indirgemeci yaklaşımın çok ötesinde daha karmaşık, çok katmanlı ve süreklilik taşıyan bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme süreci, çoğu zaman iddia edildiği gibi Cumhuriyet ile başlamamıştır. Aynı şekilde Cumhuriyet dönemi, Osmanlı geçmişinden tümüyle kopmuş bağımsız bir tarihsel evre olarak da değerlendirilemez. Osmanlı’nın özellikle 18. yüzyıldan itibaren içine girdiği askerî, idarî, hukukî, siyasal ve kültürel dönüşüm süreci, kesintisiz biçimde Tanzimat’a, Meşrutiyet’e ve nihayet Cumhuriyet’e uzanmıştır. Bu nedenle Tanzimat dönemi olmaksızın Meşrutiyet’i, Tanzimat ve Meşrutiyet olmaksızın da Cumhuriyet’i anlamlandırmak mümkün değildir. Her dönem, kendinden sonraki dönemin zihinsel, kurumsal ve siyasal zeminini hazırlamıştır.

Nitekim Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte yalnızca modernleşme fikri değil; bürokratik yapı, merkezîleşme anlayışı, hukuk reformları, eğitim kurumları, askerî organizasyonlar, idarî mekanizmalar ve hatta devlet elitinin zihniyet dünyası da büyük ölçüde süreklilik göstermiştir. Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği birçok dönüşümün zihinsel ve kurumsal temelleri geç Osmanlı döneminde atılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet, Osmanlı modernleşmesinden bütünüyle kopmuş bir başlangıç değil; onun daha radikal ve daha kapsamlı biçimde devam ettirilmiş bir aşaması olarak değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla Osmanlı-Türkiye modernleşmesini anlamaya çalışan bir yaklaşımın, kutsama ile küfretme arasında sıkışmış ideolojik tutumlardan uzak durması gerekmektedir. Çünkü tarih ne bütünüyle altın çağlardan ne de bütünüyle karanlık dönemlerden oluşur. Her tarihsel dönem kendi içerisinde başarıları, krizleri, imkanları ve çelişkileri birlikte taşır. Bu nedenle sağlıklı bir tarih okuması, geçmişi romantize eden veya bütünüyle mahkûm eden yaklaşımlar yerine; süreklilikleri, kırılmaları, zihniyet dönüşümlerini ve yapısal değişimleri birlikte değerlendirebilen bütüncül bir perspektifi gerekli kılmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan batılılaşma süreci de ancak böyle bir tarihsel süreklilik içerisinde anlaşılabilir.


ÇÖZÜLÜŞ

Osmanlı Sistemi için 15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın sonlarına kadar devam eden yaklaşık 150 yıllık dönem, Osmanlı devlet ve toplumunda egemen olan yasal, siyasal, kültürel, ekonomik ve askerî sistemin en yetkin olduğu yıllar olarak anlam kazanmaktadır. Bu durum, aynı zamanda, 16. yüzyılı takiben “Geleneksel Osmanlı Sistemi”nin çözülmeye başlandığının da dolaylı bir şekilde dile getirilişidir. Zira 16. yüzyılın sonları, geleneksel Osmanlı sistemi açısından, daha önce hemen hiç tanık olunmayan bazı önemli ve sarsıcı problemler yaşamaya başlanmasının önemli bir eşiğini temsil etmektedir. Kendini daha çok idari, mali ve askerî alanda hissettiren ve her geçen gün derinleşen bazı problemler, yıllar geçtikçe artan oran ve şiddetle geleneksel sistemi yıpratıp güçsüz düşürmeye başlamıştır. Geleneksel sistem, artık bundan böyle, yüzyıllar boyunca yerine getirdiği temel bazı işlevleri yerine getiremez hale geldiğinin önemli işaretlerini vermeye başlamıştır. Sultan (Kanuni) Süleyman’ın son yıllarından (saltanat yılları: 1520-1566) başlamak üzere farklı zamanlarda yayınlanan Adaletnâme’ler ise sistemdeki çözülmenin resmen kabulünü ifade eden en üst düzeydeki belgeler olarak anlam kazanmıştır. Adaletnâmeler’e ilaveten, devlet adamlarından ve ulemadan bazı şahsiyetler, 16. yüzyılın son çeyreğini takiben, gözlemledikleri çözülmenin teşhis ve tedavisine yönelik bazı tespit ve düşüncelerini dile getiren raporlar hazırlayıp, bunları başta Sultan olmak üzere üst düzey yetkililere takdim etmişlerdir. Bunlar arasında Gelibolu’lu Mustafa Âlî’nin (1541-1600) “Nasihatü’s- Selâtin” (1581), “Künhü’l-Ahbâr” (16. yüzyılın sonları) ve “Fusûlü’l-Halli ve’l-Akd ve Usûlü’l-Harcı ve’n-Nakd” (1598) isimli kitapları, III. Murad’a sunulduğu düşünülen “Hırzü’l Mülûk”, Hasan Kâfî-i Aksarî’nin “Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Âlem”i (1596), Üveys b. Mehmed’in “Habnâme”si, Aynî Ali Efendi’nin Kuyucu Murad Paşa’nın isteği üzerine kaleme aldığı ve I. Ahmed’e (İktidar yılları: 1603-1607) sunduğu “Kavânîn-i âl-i Osman der Hülâsa-i Mezamin-i Defter-i Dîvan ve Risâle-i Vazife Horân ve Merâtib-i Bendegân-ı Âl-i Osman” ilk olmanın ötesinde, konuyu ele alış tarzlarıyla da önemli örneklerdir. Bu zamanlarda askerî açıdan oldukça ağır zorluklarla dolu 30-35 yılı takiben yaşanan Zitvatoruk (1606) süreci, sistemdeki çözülmenin ilk ve en güçlü işaretlerinden biri olmuştur. Girit Adasının ancak 25 yılda fethedilebilmesi ise (1645-1669) yaşanan problemler içerisinde askerî nitelikte olanın öncelikli olduğuna inandırmıştır. Bunun üzerine askerî sistemi ıslah etmeyi daha baskın şekliyle gündeme getiren yeni raporlar hazırlanmış ve başta Sultan olmak üzere üst düzey yöneticilere takdim edilmiştir. Bunlar arasında yazarı bilinmeyen “Kitab-i Müstetâb” (muhtemelen 1620), Avnî Ömer Efendi’nin Sultan İbrahim’e (İktidar yılları: 1640-48) sunduğu “Kanûn-ı Osmanî Mefhum-ı Defter-i Hakanî”si, Koçi Bey’in (ö. 1650) “Telhîsât der Ahvâl-i Âlem-i Sultân Murâd Hân”ı yani “Risâle”si ve yine muhtemelen Koçi Bey’e ait olan “Veliyüddin Telhisleri”, Aziz Efendi’nin “Kanûn-nâme-i Sultânî”si, yazarı bilinmeyen “Kitâbu Mesâlihi’l-Müslimîn ve Menâfî’l-Müminîn” (1639/40), Kâtip Çelebi’nin “Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel”i (1652/53), Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîn-i Âl-i Osman”ı (muhtemelen 1670) ve tüm bunlara göre biraz daha geç döneme denk gelen Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın “Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ”sı (1714-1717) önemli örneklerdir. Tüm bu raporlar, yaşanmakta olan çözülmenin durdurulmasının, mevcut sistemin, ancak, Sultan Süleyman dönemindeki veya öncesindeki örneğine uygun şekilde ıslahıyla mümkün olabileceğine olan inanca sahiptirler. 

Adaletname’lerde ve yukarıda isimleri verilen raporlarda “kadim” olan temel referanstır ve Sultan Süleyman dönemi “kadim” olanın somut örneği olarak anlam kazanır. Raporların hepsinde mevcut sistemin tedavisi amaçlanmıştır. Raporların herhangi bir şekilde de olsa yeni bir sistem teklifi yoktur. İkinci Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasını takip eden ve 16 yıl devam eden, bu süre içerisinde Papa XI. Innocentius’un teşvikleriyle başlangıçta Avusturya, Lehistan, Venedik üçlüsü ile 1695 tarihinde Rusya’nın da katılmasıyla dört devletin birleşimiyle teşekkül eden “Kutsal İttifak”a karşı savaşların yürütüldüğü, askerî açıdan oldukça ağır zorluklarla dolu bir süreci takiben imzalanan Karlofça (1699) ise Osmanlı için tam anlamıyla büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Zitvatoruk askerî açıdan güç kaybedildiğinin, Karlofça ise askerî açıdan Avrupa devletlerinin orduları karşısında aciz kalındığının Osmanlı tarafından kabulü olmuştur. Büyük oranda “gösterişin ve eğlencenin iktidarı” niteliğine sahip olan Lale Devri ise yaşanan zorluklarla dolu bu uzun sürecin yol açtığı bir “şaşkınlık” ve kendine gelme çabalarının yol açtığı bir “boş vermişlik” dönemi olmuştur. Ancak, Fransa sosyetesini referans alan gösteriş ve eğlence ortamı Lale Devri ile sınırlı kalmış gibi görünse de esasen 12 yıllık bu dönem, bir zihniyet kırılmasına işaret etmektedir. Bu kısa zaman zarfında Osmanlı üst düzey yönetim kadrosunun zihniyeti önemli bir değişime uğrayarak, çok yönlü olmak üzere Avrupa’ya ilgi göstermeye başlamıştır. Lale Devri ile Avrupai olan her şeyi güzel görmeye yönelik bir anlayışın temelleri atılmıştır. Takip edecek sürecin şekillenmesine katkı sağlayacak malzemeyi ise Avrupa ülkelerine gönderilen elçiler ve bu elçilerin yazdıkları raporlar, Avrupa ile ticaret yapan gayrimüslimler ve bunlar içerisinde de özellikle Rum tüccarlar, Avrupa’dan gelen elçiler, kişisel amaçlarla rapor hazırlayıp Osmanlı yönetimine sunan Avrupalı uzmanlar, biraz daha geç zamana denk gelmekle birlikte Avrupa’ya gönderilen öğrenciler ve Avrupa’ya kaçan Osmanlı yönetimine muhalif kimseler sağlamış ve sunmuşlardır. 

Devam edecek

HAYRA TEŞVİK

 Sefam; haber değeri varsa kullanırsan sevinirim.

HATIRLATMA VE TEŞVİK


Sevgili dostlar sosyal medyadaki bazı tartışmaları, okuyorum ve üzülüyorum; bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey ayrılık değil birliktir. 


27 Haziran Cumartesi günü saat 15 ten itibaren Yapacağımız Aşure programı vesilesiyle hatırlatmak isteriz ki; bu mesele asırlardır konuşulmakta, tartışılmakta ve farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Yaklaşık 1400 yıldır çözülemeyen ihtilafları bugün bizim çözmemiz de mümkün görünmemektedir.


Bizlere düşen; Aşure'nin tarihî ve manevi anlamını öğrenmek, bu vesileyle hayırda bulunmak ve başta Hz. Hüseyin olmak üzere Kerbelâ’da adalet, hakikat ve onur uğruna mücadele edenleri rahmet ve saygıyla yâd etmektir.


Kerbelâ’yı yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak görmek de doğru değildir. Hz. Hüseyin’i şehit eden zihniyetin izleri, zaman ve mekân değişse de farklı şekillerde varlığını sürdürebilmektedir. Bu sebeple önemli olan, Hz. Hüseyin’in temsil ettiği hak, adalet, cesaret ve dik duruşu kendi hayatımızda yaşatabilmektir.


Gelin, bu bilinçle aşuremize katkıda bulunalım; hayrımıza ortak olalım ve Kerbelâ’dan günümüze uzanan mesajı birlikte yaşatalım.


Aşure Programına Katkıda Bulunmak İsteyenler İçin Banka Hesap Bilgilerimiz:


Türkischer Bildungsverein e.V.


IBAN:

DE87 1005 0000 0190 9220 36


BIC:

BELADEBEXXX


Katkıda bulunan, dua eden ve destek veren bütün dostlarımızdan Allah razı olsun.


Selam ve dua ile.


Rüştü KAM

Ünal Oğuz


Adres: Reuterstr. 58

12047 Berlin

AŞURE VE HZ. HÜSEYİN

 AŞURE KAZANI VE KERBELÂ'NIN GÖLGESİ


-Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız-

Rüştü KAM

24.06.2026 Berlin

Muharrem ayı geldiğinde aklıma önce Hz. Nuh gelir.

Yıllarca kavmini Allah'ın yoluna davet etmişti. Gece gündüz demeden hakikati anlatmış, sabırla insanları uyarmıştı. Fakat ona inananların sayısı çok azdı. Gün geldi, Allah Teâlâ kendisine bir gemi yapmasını emretti. Ortada ne deniz vardı ne de yaklaşan bir tufanın görünen bir işareti...

Hz. Nuh, Rabbinin emrine teslim oldu. Gemiyi yapmaya başladı.

Onu görenler alay ediyorlardı.

"Çölde gemi mi yapılır?" diyor, onu küçümsüyorlardı.

Hz. Nuh ise kimseyle tartışmıyor, kendisini ispat etmeye çalışmıyordu. Çünkü biliyordu ki hakikat, insanların alkışına göre değil, Allah'ın emrine göre şekillenir.

Sonra beklenen gün geldi.

Gök kapılarını açtı.

Yeryüzü sularını fışkırttı.

Tufan, inkârın bütün gururunu önüne katıp götürdü. Alay edenler helâk olurken, iman edenler o gemide yeni bir hayatın yolcuları oldular.

Rivayetlere göre tufanın ardından gemi, 10 Muharrem günü Cudi Dağı'na oturdu. Aylar süren yolculuğun sonunda gemide kalan son erzaklar bir araya getirildi. Bir avuç buğday, biraz nohut, fasulye, mercimek ve kuru meyveler... Hiçbiri tek başına bir sofraya yetmiyordu. Ama aynı kazanda birleşince berekete dönüştüler.

İşte bugün "aşure" dediğimiz gelenek, yalnızca bir tatlı değildir. O; tufandan sonra yeniden filizlenen hayatın, paylaşmanın, şükrün ve dayanışmanın sembolüdür. Farklı tatların aynı kazanda uyum içinde buluşması, aslında farklı insanların da ortak değerlerde buluşabileceğini anlatan sessiz ama güçlü bir mesajdır.

Ne var ki tarih, aynı 10 Muharrem'e asırlar sonra bambaşka bir anlam daha yükleyecektir.

Bir zamanlar, Dicle Nehri’nin kenarında, Cudi Dağı'nın eteklerinde kurtuluşun ve umudun günü olarak hatırlanan bu tarih, bu sefer Hicrî 61 yılında Fırat Nehri’nin kenarında Kerbelâ'nın kavurucu çölünde insanlık vicdanını kanatan büyük bir acının da adı olacaktır.

Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin, dedesinden miras aldığı adalet anlayışını ve hakikati korumak için yola çıkmıştı. Karşısında ise gücünü haktan değil, iktidardan alan bir yönetim vardı.

Muaviye'nin ölümünün ardından oğlu Yezid'in hilafet makamına getirilmesi, İslam toplumunda derin tartışmalara yol açmıştı. Hz. Hüseyin'den de biat etmesi istendi. Fakat onun için mesele bir şahsa bağlılık meselesi değildi. Mesele, adaletin mi yoksa zorbalığın mı yanında durulacağı meselesiydi.

Bu yüzden Hz. Hüseyin tarihî bir duruş sergiledi.

Canını verdi; ama inandığı değerlerden vazgeçmedi.

Kûfe'ye doğru çıktığı yolculuk, Kerbelâ'da durduruldu. Yanındaki aile fertleri ve sadık dostlarıyla birlikte günlerce susuz bırakıldı. Fırat'ın kıyısında suya hasret kalan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar tarihin en acı sahnelerinden birini yaşadılar.

10 Muharrem günü başlayan saldırıda Hz. Hüseyin'in arkadaşları birer birer şehit düştü. Yakınlarını toprağa veren Hz. Hüseyin de sonunda şehadet şerbetini içti. Ardında ise yalnızca gözyaşı değil, bütün çağlara hitap eden büyük bir ahlâk dersi bıraktı.

Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmış acı bir hadise değildir.

Kerbelâ; hakkın güç karşısındaki imtihanıdır.

Vicdanın menfaatle sınanmasıdır.

Adaletin saltanata kurban edilmesidir.

Belki de bu yüzden Kerbelâ'nın üzerinden on dört asır geçmiş olmasına rağmen acısı hâlâ dinmemektedir.

Bugün isimler değişmiştir.

Elbiseler değişmiştir.

Saraylar değişmiştir.

Fakat hak ile batılın mücadelesi hâlâ devam etmektedir.

Zalimler dün de vardı.

Bugün de var.

Mazlumlar dün de vardı.

Bugün de var.

Bu yüzden Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında okunacak bir hadise değildir; insanlığın her çağda yeniden yüzleştiği ahlâkî bir imtihandır.

Muharrem ayı bize iki büyük miras bırakmıştır.

Birincisi Hz. Nuh'un aşure kazanıdır.

Paylaşmayı...

Şükretmeyi...

Farklılıklarımızla aynı sofrada buluşabilmeyi öğretir.

İkincisi ise Kerbelâ'dır.

Hakkın yanında durmanın bazen ağır bedeller istediğini...

İnsan onurunun makamdan da servetten de kıymetli olduğunu hatırlatır.

Belki de bu sebeple Muharrem, İslam tarihinin en anlamlı aylarından biridir.

Bir yanında Cudi Dağı'nın umut dolu sabahı vardır.

Diğer yanında Kerbelâ'nın kavurucu çölü...

Biri kurtuluşun sevincini anlatır.

Diğeri adalet uğruna ödenen bedeli...

Ve ikisi birlikte aynı hakikati fısıldar:

Allah'a güvenen kurtulur.

Haktan ayrılmayan ise, kaybetmiş görünse bile, aslında tarihin ve insanlığın vicdanında daima kazanır.

Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız.

BEDEL ÖDEMEK

 Sevgili Sefam, bu metni bugün programda okuyacağım. Belki gazetede yayınlaman da uygun olur diye gönderiyorum...

BEDEL ÖDEMEYENLERİN GELECEĞİ OLMAZ

Rüştü Kam

28 Haziran 2026 – Berlin

ha-ber.com


Muharrem ayı geldiğinde çoğumuzun aklına aşure gelir. Kimimiz Hz. Nuh'un gemisini, kimimiz Kerbelâ'yı, kimimiz de paylaşmanın ve bereketin sembolü olan aşure kazanlarını hatırlarız. Bunların her biri doğrudur. Ancak Muharrem'in bize anlattığı çok daha büyük bir hakikat vardır: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz.

İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Allah, hiçbir büyük şahsiyeti rahatın ve konforun içinde yetiştirmemiştir. Hiçbir peygamber mücadele etmeden yücelmemiş, hiçbir hak dava fedakârlık göstermeden zafere ulaşmamıştır. Tarihin değişmeyen ilâhî kanunu budur: Önce bedel, sonra zafer...

Hz. Âdem, cennetten yeryüzüne indirildi; hata yaptı, pişman oldu, tevbe etti, gözyaşı döktü, toprağın ve emeğin ne demek olduğunu öğrendi. Bu ağır imtihanın sonunda insanlığın ilk peygamberi olma şerefine erişti. 

Hz. Nuh, dokuz yüz elli yıl boyunca kavmini hakka çağırdı. Alay edildi, dışlandı, en yakınlarını kaybetti; fakat davasından vazgeçmedi. Ödediği bedelin sonunda insanlığın ikinci atası olarak tarihteki yerini aldı.

Hz. İbrahim ateşe atıldı, yurdunu terk etti, evladını Allah'ın emrine teslim etmeye hazır oldu. Hayatının her safhası imtihanlarla geçti. İşte bu yüzden Allah onu "Halîlullah", yani dostu olarak nitelendirdi. 

Hz. Musa Firavun'un sarayını bırakıp çölün çilesini tercih etti; korkuya teslim olmadı, denizin önünde yalnız kaldığında bile Rabbine güvendi. 

Hz. İsa iftiralara uğradı, takip edildi, çarmıha gerildi, öldürülmek istendi; fakat hakikatten taviz vermedi. Son peygamber Hz. Muhammed ise Taif'te taşlandı, yıllarca boykot altında yaşadı, aç kaldı, en yakınlarını kaybetti, yurdundan hicret etmek zorunda bırakıldı. Buna rağmen davasından bir an olsun vazgeçmedi. İşte bu sebeple Kur'ân onu "âlemlere rahmet" olarak tanıttı.

Peygamberlerin ortak hayat çizgisine baktığımızda açıkça görüyoruz ki Allah, şerefi mücadeleden, izzeti sabırdan, başarıyı ise fedakârlıktan sonra vermektedir. Hiçbir peygamber makamına bedelsiz ulaşmamıştır. Öyleyse bizler neden emek vermeden başarı, fedakârlık yapmadan güçlü bir gelecek bekliyoruz?

Bu ilâhî kanun sadece peygamberler için değil, milletler için de geçerlidir. Büyük medeniyetler rahat koltuklarda değil; alın teriyle, gözyaşıyla ve fedakârlıkla kurulmuştur. Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan büyük yürüyüşü bunun en açık örneklerinden biridir. Selçuklular Anadolu'nun kapılarını bedel ödeyerek açmış, Osmanlı üç kıtaya yine bedel ödeyerek ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed yalnızca İstanbul'u fethetmemiş, aynı zamanda yeni bir çağın kapısını aralamıştır. Bütün bunların arkasında rahatlık değil; inanç, emek ve fedakârlık vardır.

Bizler de bugün yaşadığımız Almanya'da aynı hakikatin canlı şahidiyiz. 1961 yılında bu ülkeye gelen ilk kuşak, dilini bilmediği, kültürünü tanımadığı bir ülkede ağır şartlar altında çalıştı. Madenlerde, fabrikalarda, gece vardiyalarında alın teri döktü. Ailesinden, memleketinden ve sevdiklerinden uzak yaşadı. Bugün rahatça namaz kıldığımız camiler, çocuklarımızın eğitim aldığı dernekler ve kültür merkezleri onların emeğinin eseridir. Biz, onların ödediği bedelin meyvelerini topluyoruz. Asıl soru ise şudur: Bizler, bizden sonraki nesillere ne bırakacağız?

Muharrem ayı işte tam burada bize Kerbelâ'yı hatırlatır. Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında kalmış acı bir hadise değildir; hak ile bâtıl arasında yapılan tercihin adıdır. Hz. Hüseyin'i büyük yapan yalnızca şehit olması değildir. Onu büyük yapan, yanlış olduğunu bildiği bir şeye "evet" dememesidir. O, makamını kurtarmayı değil, şahsiyetini korumayı seçmiştir. Canını vermiş; fakat onurunu vermemiştir. Başını vermiş; fakat başını eğmemiştir. İşte Hüseynî duruş budur.

Bugün bizlerden istenen de Kerbelâ'da savaşmak değil; zulme karşı direnmek, vicdanımızı kiralamamak, adaletten ayrılmamak, mazlumun yanında durmak ve hakikati menfaat uğruna terk etmemektir. Çünkü her çağın kendi Kerbelâ'sı vardır. Her gün hak ile menfaat, doğruluk ile konfor, fedakârlık ile rahatlık arasında tercihler yapıyoruz. İnsan aslında her gün kendi vicdanında Kerbelâ'yı yaşamaktadır.

Modern dünyanın en büyük hastalığı belki de budur. Herkes güçlü olmak istiyor; fakat yük taşımak istemiyor. Herkes başarılı olmak istiyor; fakat çalışmak istemiyor. Herkes güçlü kurumlar arzuluyor; fakat o kurumlar için emek vermeye yanaşmıyor. Oysa medeniyetler para ile değil, insanla kurulur. İnsan ise ancak fedakârlıkla yetişir. Bir milletin gerçek serveti bankalardaki parası değil, gerektiğinde kendinden vazgeçebilen insanlarının sayısıdır.

Çocuklarımız bizden evlerimizi, arabalarımızı ve bankadaki paramızı miras alabilirler. Fakat onları büyük bir millet yapacak olan bunlar değildir. Asıl miras; uğruna emek verdiğimiz, fedakârlık yaptığımız ve gerektiğinde bedel ödediğimiz değerlerdir. Çünkü tarih rahat yaşayanları değil, bedel ödeyenleri hatırlar.

Muharrem ayı vesilesiyle kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Biz, çocuklarımıza tüketilmiş imkânlar mı bırakacağız, yoksa uğruna mücadele edilmiş değerler mi? Geleceği inşa edecek olanlar, rahatını değil hakikati tercih edenlerdir.

Unutmayalım: Bedel ödemeyenlerin geleceği olmaz. Allah, tarihi rahat yaşayanlarla değil, hakikat uğruna fedakârlık yapanlarla yazdırır.

Bir dava bedel ister.

Bir medeniyet emek ister.

Bir millet fedakârlık ister.

Bir insan şahsiyet ister.

Ve gelecek...

Sadece bedel ödeyenlere aittir. Rahat yaşayanlar tarih okurlar. Bedel ödeyenler ise tarih yazarlar.

YEŞİLÇAM

 YEŞİLÇAM BİTİNCE SADECE SİNEMA DEĞİL, KÜLTÜR DİLİMİZİN BİR PARÇASI DA KAYBOLDU


Rüştü KAM

28.062026 BERLİN

Bir milleti tanımak istiyorsanız yalnızca tarih kitaplarına bakmanız yetmez. O milletin masallarını, türkülerini, romanlarını ve filmlerini de izlemeniz gerekir. Çünkü sanat, toplumun aynasıdır. Türkiye'nin yaklaşık yarım asırlık toplumsal hafızasını anlamak isteyen bir araştırmacı için de en önemli duraklardan biri hiç şüphesiz Yeşilçam'dır. Yeşilçam yalnızca filmler çekilen bir sokak değil, aynı zamanda bu milletin sevinçlerini, acılarını, hayallerini ve değerlerini beyaz perdeye taşıyan büyük bir kültür okuluydu. Kusurları elbette vardı; ancak bütün kusurlarına rağmen bir toplumu ayakta tutan ahlâkî omurgayı korumaya çalışan bir anlayışa sahipti.

Adını İstanbul Beyoğlu'ndaki küçük bir sokaktan alan Yeşilçam, özellikle 1950'li yıllardan itibaren Türk sinemasının merkezi hâline geldi. 1960 ile 1975 yılları arasında ise altın çağını yaşadı. Yılda iki yüzü aşan film üretimiyle yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın en üretken sinema merkezlerinden biri oldu. İmkânlar bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dijital teknoloji yoktu. Bilgisayar destekli efektler bilinmiyordu. Buna rağmen ortaya konulan filmler, milyonlarca insanın hafızasında unutulmaz izler bıraktı. Çünkü o filmlerin asıl gücü teknik donanımlarından değil, anlattıkları hikâyelerden ve temsil ettikleri değerlerden geliyordu.

Yeşilçam'ın kahramanları yalnızca oyuncu değildi; aynı zamanda toplumun ideal tipleriydi. 

Cüneyt Arkın, mazlumun yanında duran cesur insanı temsil ediyordu. Kılıcını adalet için kuşanıyor, gücünü zayıfı ezmek için değil, onu korumak için kullanıyordu. 

Serdar Gökhan tarih filmlerinde yalnızca bir alp ya da komutan değildi; devlet fikrini, sancağı ve vatan sevgisini temsil eden bir karakterdi. 

Kadir İnanır'ın canlandırdığı delikanlılar sertti ama merhametsiz değildi; sevdasına sadık, mahallesine bağlı, annesine hürmet eden insanlardı. 

Ahmet Mekin dürüstlüğün ve tevazunun sessiz yüzü olurken, 

Münir Özkul çoğu zaman vicdanın sesi olarak karşımıza çıkıyordu. 

Hulusi Kentmen ise otoriteyi bağırıp çağırarak değil, şefkat ve adaletle kuran baba figürünün sembolüydü. Bugün bu oyuncuların isimleri anıldığında akla yalnızca sinema değil, aynı zamanda karakter gelmesinin sebebi de budur.


Yeşilçam'ın kadınları da en az erkek kahramanları kadar bu milletin gönlünde yer edindi. Adile Naşit denildiğinde akla yalnızca gülen bir yüz değil, bütün çocukları kendi evladı gibi kucaklayan şefkatli bir anne gelir. Fatma Girik, güçlü duruşuyla Anadolu kadınının fedakârlığını ve mücadele ruhunu temsil etti. Türkan Şoray, iffet, sadakat ve vakarın sembolü hâline geldi; canlandırdığı karakterlerde sevgi, çıkarın değil gönlün meselesiydi. Hülya Koçyiğit aileyi, mahremiyeti ve geleneksel değerleri; Filiz Akın ise zarafeti, nezaketi ve ölçülü modernliği beyaz perdeye taşıdı. Bu kadınlar sadece film çevirmediler; anne olmanın, eş olmanın, sevgili olmanın ve gerektiğinde evin yükünü omuzlayan cefakâr Anadolu kadınının nasıl olması gerektiğine dair hafızalarda derin izler bıraktılar. Onların canlandırdığı karakterlerde güzellik, bedenin teşhirinde değil; edepte, sadakatte, fedakârlıkta ve vakarda aranıyordu. Belki de bu yüzden Yeşilçam'ın kadınları unutulmadı; çünkü onlar yalnızca bir rolü değil, bir medeniyetin kadın anlayışını temsil ediyorlardı.

Yeşilçam'da erkek kahraman olmanın bir ahlâkı vardı; kadın olmanın da bir asaleti vardı. Erkek cesaretiyle, kadın ise iffeti, merhameti ve vakarıyla hatırlanıyordu. Seyirci, oyuncuların yüzünü değil, temsil ettikleri karakteri seviyordu. İşte bugün en çok özlediğimiz şey de belki budur.

Yeşilçam'ın en dikkat çekici yönlerinden biri, iyiliği ve kötülüğü birbirine karıştırmamasıdır. Elbette hayatın içinde hırsız da vardı, zalim de vardı, düzenbaz da... Ancak senaryoların sonunda kötülük ödüllendirilmezdi. İyilik, doğruluk ve fedakârlık sonunda mutlaka karşılığını bulurdu. Anne kutsaldı. Baba aileyi ayakta tutan direkti. Komşuluk önemliydi. Bayrak, vatan ve şehitlik yalnızca slogan olarak kullanılmaz, hikâyelerin doğal bir parçası hâline gelirdi. İnsanlar birbirlerinin kapısını çalabiliyor, mahallenin yaşlısına saygı gösterebiliyor, yetimin başını okşayabiliyordu. Sinema, hayatı şekillendiren görünmez bir öğretmen gibiydi.

Yeşilçam'ın tarih filmleri de ayrı bir dünyanın kapısını aralıyordu. Battal Gazi, Malkoçoğlu, Kara Murat gibi kahramanlar tarihî gerçeklik bakımından zaman zaman eleştirilebilir. Ancak bu filmler, milyonlarca çocuğun tarih merakını uyandırdı. Malazgirt'i, İstanbul'un fethini, Osmanlı'yı ve ecdadı sevdirdi. Tarihin bütün ayrıntılarını öğretmiyordu belki ama tarihle duygusal bir bağ kurulmasına vesile oluyordu. Aynı şekilde savaş filmleri de yalnızca cephe sahneleri göstermiyordu; fedakârlığın, kardeşliğin ve vatan uğruna verilen mücadelenin değerini anlatıyordu.

Yeşilçam'ın aşk anlayışı da bugünkünden oldukça farklıydı. Sevgi vardı ama teşhir yoktu. Hasret vardı ama bayağılık yoktu. Bir mendil, bir bakış, bir mektup bazen saatler süren diyaloglardan daha anlamlı olabiliyordu. Seven insanlar birbirlerine kavuşabilmek için mücadele ediyor, sabrediyor, fedakârlık yapıyordu. Duygular beden üzerinden değil, gönül üzerinden anlatılıyordu. Bu nedenle o filmler yıllar geçse de eskimedi; çünkü insan ruhuna hitap ediyordu.

Eski Yeşilçam filmlerini dikkatle izleyenler bir ayrıntıyı hemen fark eder. Tam kavga başlayacakken, tam biri büyük bir hata yapacakken uzaktan yükselen bir ezan sesi duyulur. Kimi zaman bu yalnızca çekim yapılan mahallenin doğal sesi, kimi zaman ise yönetmenin bilinçli bir tercihi olurdu. Ancak hangi sebeple kullanılmış olursa olsun, ezan sesi o filmlerde vicdanı hatırlatan bir fon olarak yer alırdı. Seyirciye açıkça vaaz verilmezdi; fakat hayatın içinde dinin, mahallenin ve maneviyatın doğal bir yeri olduğu hissettirilirdi.

Yeşilçam'ın çözülmesi ise bir anda olmadı. 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren televizyonun yaygınlaşması, ekonomik krizler ve sinema salonlarının seyirci kaybetmesi yapımcıları kolay kazanç arayışına yöneltti. Nitelikli senaryoların yerini giderek ucuz güldürüler ve erotik filmler almaya başladı. Böylece Yeşilçam, kendi içindeki değer dünyasını yavaş yavaş tüketti. 1980'lerden sonra ise eski üretim modeli büyük ölçüde sona erdi ve Türk sineması yeni bir döneme girdi.

Bugün teknik bakımdan çok daha güçlü filmler ve diziler çekiliyor. Kameralar daha kaliteli, görüntüler daha etkileyici, müzikler daha profesyonel. Ancak bütün bu teknik ilerlemeye rağmen insanı düşündüren temel soru hâlâ cevabını bekliyor: Ekranlar bize nasıl bir insan modeli sunuyor? Son yıllarda birçok yapımda ihanet, şiddet, mafya düzeni, güç tutkusu, gösterişli hayatlar ve aile içi çatışmalar sıradanlaştırılıyor. Elbette istisnalar vardır ve bütün dizileri aynı kefeye koymak doğru değildir. Ancak genel tabloya bakıldığında örf, gelenek, mahalle kültürü, aile büyükleri ve toplumu bir arada tutan değerler eskiye göre çok daha geri planda kalmıştır.

Belki de bugün kaybettiğimiz şey yalnızca Yeşilçam değildir. Kaybettiğimiz, iyiliğin alkışlandığı, kötülüğün mahkûm edildiği ortak hikâyelerimizdir. Bugün daha kaliteli kameralara sahibiz; fakat çocuklarımızın örnek alacağı Hulusi Kentmenler, Münir Özkullar, Ahmet Mekinler, Cüneyt Arkınlar, kadir İnanırlar ve Serdar Gökhanlar yetiştirebiliyor muyuz? Fatma Girikler, Türkan Şoraylar, Hülya Koçyiğitler, Filiz Akınlar yetiştirebiliyor muyuz? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca teknoloji değildir; o teknolojinin anlattığı hikâyeler ve o hikâyelerin inşa ettiği karakterlerdir. Yeşilçam'ın bize bıraktığı en büyük miras da tam olarak budur.

İZİN GURBETÇİ II

 İZİN DEĞİL, HASRET YOLCULUĞU(I)


Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı

"Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talâk, 65/2-3)

Rüştü Kam

12.07.2026


Berlin'de yine o tanıdık telaş başladı. Her yaz olduğu gibi bu yaz da okullar tatile girdi, fabrikalarda izin listeleri hazırlandı, havaalanları dolup taştı, otobanlara çıkan Türk plakalı otomobiller kilometrelerce uzanan konvoylar oluşturdu. Evlerin salonlarında günlerdir açık duran bavullar nihayet kapandı. Anneler son kez çocukların eşyalarını kontrol ediyor, babalar otomobillerinin yağını, suyunu, lastiklerini ve evraklarını gözden geçiriyor. Çocuklar ise büyük bir heyecan içinde dedelerini, ninelerini, kuzenlerini görecekleri günün hayalini kuruyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yaz tatili hazırlığı gibi görünen bu manzara, aslında yarım asrı aşan bir gurbet hikâyesinin her yıl yeniden yazılan ilk satırıdır.

Bu günlerde en çok duyulan cümle ise yalnızca iki kelimeden oluşur:

"Memlekete gidiyoruz."

Ne kadar kısa... Ne kadar sade... Fakat bir o kadar da ağır bir cümledir bu.

Çünkü bu sözü söyleyen insanların büyük çoğunluğu tatile gitmiyor. Onlar, yıllardır içlerinde büyüttükleri özlemi biraz olsun dindirmeye gidiyorlar. Bir otelin havuzuna, deniz kenarındaki şezlonga ya da dinlenme merkezlerine değil; annelerinin duasına, babalarının hasretine, çocukluklarının geçtiği sokaklara, dedelerinin, ninelerinin mezarına ve yarım kalmış hatıralarına doğru yola çıkıyorlar.

Gurbetçinin izni, dışarıdan görüldüğü gibi bir tatil değildir. O, dinlenme mevsimi değil; hasret mevsimidir. Çünkü gurbetçinin yolu asfaltla başlamaz; yüreğinde başlar. Bavulunu toplamadan önce özlemini toplar. Arabasına binmeden önce yıllardır içinde taşıdığı hasreti yüklenir. Yolculuğu kilometrelerle değil, bekleyişlerle ölçülür. Her virajın sonunda biraz daha memleket vardır; her mola yerinde biraz daha çocukluğu...

Bu yola ilk defa çıkanlar da vardır. Henüz birkaç yıl önce gelin olmuş, damat olmuş, hayatını Almanya'da kurmaya çalışan gençlerdir bunlar... Ama bu yolun gerçek yolcuları, saçlarını gurbet ellerde ağartanlardır. Bundan altmış yıl önce "birkaç seneliğine" diye yola çıkıp ömrünü gurbette tamamlayanlardır onlar. Onlar fabrikalarda çalışan, maden ocaklarında ter döken, inşaatlarda ömür tüketen, çocuklarını büyütürken anne ve babalarının yaşlandığını uzaktan seyretmek zorunda kalanlardır. Onlar için memlekete dönüş, yalnızca bir yolculuk değil; geçen zamana yetişme çabasıdır.

Yıllar geçtikçe bu yolun anlamı da değişir. İlk yıllarda gurbetçi, memlekete anne sıcaklığına koşar. Sonra çocuklarını dedeleriyle tanıştırmak için gider. Bir süre sonra yaşlanan anne ve babasının yanında biraz daha fazla kalabilmenin hesabını yapar. Derken bir gün gelir; memlekete vardığında ilk uğradığı yer baba ocağı değil, mezarlık olur. İşte o gün insan, gurbetin yalnızca kilometreden ibaret olmadığını anlar. Gurbet bazen, yetişemediğin son bakıştır. Tutamadığın son eldir. Duyamadığın son sestir.

Yüce Rabbimiz, anne ve babaya karşı vazifemizi şöyle hatırlatır:

"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara 'Öf!' bile deme; onları azarlama ve onlara gönül alıcı güzel söz söyle." (İsrâ, 17/23)

Bu ayeti her okuyuşumda, Almanya'da yaşayan binlerce anne ve baba ile onların evlatları gelir aklıma. Çünkü gurbetçi, çoğu zaman bu emri yerine getirmek istemesine rağmen kilometrelerin engeline takılır. Telefonun diğer ucundan "Anne nasılsın?" demek, elini tutmanın yerini tutmaz. Görüntülü konuşmalar, bir babanın omzuna baş koymanın sıcaklığını vermez. İşte bu yüzden gurbetçinin izni, tatil değildir; anne ve babasına biraz daha evlat olabilmek için kendisine tanınmış kısa bir ömür parçasıdır.

Gurbetçinin memlekete dönüşü çoğu zaman bir saatle başlar. "Şu gün geleceğiz." denilir. Evlerde hazırlıklar günler öncesinden başlar. Anne mutfağa girer; oğlunun ya da kızının en sevdiği yemekleri yapar. Baba, belki ellinci defa bahçeyi dolaşır, eksik bir şey var mı diye bakar. Çocukluğunda üzerine oturduğu eski sandalye bile yeniden silinir. Çünkü gurbetten gelen evlat, o ev için sadece bir misafir değildir; yıllardır beklenen bir hasretin adıdır.

Kapı çalındığında ilk birkaç saniye, yılların özeti gibidir. Anne, evladına sarılırken yalnızca bugünü değil, onu uğurladığı günü de hatırlar. Baba, güçlü görünmeye çalışır ama gözleri çoktan konuşmaya başlamıştır. Torunlar dedelerine koşar. Evin duvarları yeniden çocuk sesleriyle çınlar. Birkaç saatliğine zaman sanki geriye döner. O evde yeniden sesler yükselir, sofralar kalabalıklaşır, çay bardakları ardı ardına sofrada yerini alır, dolar dolat boşalır. Fakat gurbetçi bilir ki bu güzellik uzun sürmeyecektir. Takvim işlemektedir. Dönüş günü, daha ilk günden yaklaşmaya başlamıştır.

Belki de bu yüzden gurbetçinin mutluluğunun içinde daima ince bir hüzün vardır. Çünkü kavuştuğu anda ayrılığı da düşünmeye başlar.

Yıllar geçtikçe bu kavuşmaların rengi değişir. Bir zamanlar kapıda bekleyen anne artık bastonla yürümektedir. Babanın sesi eskisi kadar gür çıkmamaktadır. Eller titremeye başlamış, saçlar bembeyaz olmuştur. Gurbetçi, her gelişinde zamanın anne ve babasından bir şeyler alıp götürdüğünü görür. İşte o zaman insan, ömrün ne kadar hızlı geçtiğini iliklerine kadar hisseder.

Kur'ân-ı Kerîm'in anne ve babaya iyilik emrini hatırlatan ayeti, gurbetçinin vicdanında daha farklı yankılanır:

"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti..." (İsrâ, 17/23)

Bu ayet, yalnızca bir emir değildir; aynı zamanda zamanın kıymetini hatırlatan ilâhî bir uyarıdır. Çünkü anne ve baba beklemez. İnsan bazen işi bekletebilir, ticaretini erteleyebilir, hatta bazı hayallerini yıllarca sonraya bırakabilir. Fakat anne ve babanın ömrünü erteleyemez. Gurbetçinin yüreğini yakan da işte budur. Her dönüşünde kendi yaşlandığını değil, anne ve babasının biraz daha yaşlandığını görür.

Ne acıdır ki bir gün gelir, memlekete yapılan yolculuğun ilk durağı artık baba ocağı değil, kabristan olur.

Elinde bir bidon su...

Bir demet çiçek...

Dudaklarında Fâtiha...

Yüreğinde tarifsiz bir sızı...

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır." (Müslim, Cenâiz, 106)

Gurbetçi kabristana yalnızca ölümü hatırlamak için gitmez. O, orada çocukluğunu arar. Annesinin sesini, babasının nasihatlerini, bayram sabahlarını, okul yolunda elinden tutulduğu günleri hatırlar. Kabir taşına dokunurken aslında toprağın altındaki anne ve babasına değil, kendi geçmişine dokunur.

Bazen yıllardır dökemediği gözyaşlarını orada döker. Çünkü bazı acılar, insanın içinde değil, mezar taşlarının başında dile gelir.

Artık sıla-i rahim de değişmiştir. Eskiden yaşayan akrabaları ziyaret etmekti sıla-i rahim. Şimdi hem yaşayanlara hem de ebedî âleme göç edenlere vefa göstermektir. Gurbetçi bunun için binlerce kilometre yol gelir. Çünkü bilir ki akrabalık bağı yalnızca aynı sofraya oturmak değildir; aynı zamanda aynı duayı paylaşabilmektir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği şöyle ifade eder:

"Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün bereketlenmesini isterse sıla-i rahimde bulunsun." (Buhârî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20)

Belki de bu hadisin en canlı örneği gurbetçilerdir. Onlar, binlerce kilometre yolu sadece dinlenmek için değil; annelerinin elini öpmek, babalarının gönlünü almak, akrabalarının kapısını çalmak, hastaları ziyaret etmek, çocuklarına dedelerinin mezarını göstermek ve kopmaya yüz tutmuş aile bağlarını yeniden kuvvetlendirmek için kat ederler.

Fakat bütün bunları üç hafta, bilemediniz dört ya da beş haftaya sığdırmak zorundadır. Bir ömre sığmayan hasret, birkaç haftaya nasıl sığabilir? Hangi evde yeterince oturabilirler? Hangi dostla doyasıya konuşabilirler? Hangi anneye evlatlıklarını tam anlamıyla gösterebilirler?

İşte gurbetçinin en büyük çaresizliği burada başlar.

Çünkü onun zamanı da hasreti gibi bölünmüştür.

Bir yanı Almanya'da kalmıştır.

Diğer yanı ise hâlâ memleketindedir.

Gurbetçinin memlekette geçirdiği günler, dışarıdan bakıldığında bayram sevinci gibidir. Oysa bu sevincin arkasında kimsenin görmediği başka bir hayat başlar. Bavullar daha tam açılmadan telefonlar çalmaya başlar.

"Abi, sen gelmişken; şu tapu işini de halledelim."

"Kiracı yine problem çıkardı."

"Çatının tamire ihtiyacı var."

"Arsanın sınırıyla ilgili mahkemelik bir durum olmuş."

"İnşaata bir bakıver hazır gelmişken."

"Arabayı da sanayiye götürelim."

"Bankaya da uğramamız gerekiyor."

"Şu evrakta da senin imzan lazım."

Henüz yol yorgunluğu bile geçmeden, gurbetçi kendisini çözülmesi gereken meselelerin içinde buluverir. Çünkü yıllardır memleketten uzakta olmanın bir bedeli vardır. Biriken işler, ertelenen meseleler ve bekleyen insanlar...

Elbette bunların çoğu hayatın tabiî akışıdır. Memlekette kalan kardeşler de yıllarca anne ve babaya bakmış, hastanelere taşımış, resmî dairelerde koşturmuş, evin yükünü omuzlamıştır. Onların da yorgunlukları, onların da fedakârlıkları vardır. Gurbetçinin görevi, bu emeği küçümsemek değil; onun kıymetini bilmektir.

Fakat gurbetçinin yükü de görünenden daha ağırdır be kardeş.

O, iki hayatı aynı anda yaşamaya çalışan insandır.

Bir tarafta Almanya'da bıraktığı işi, sorumlulukları ve çocuklarının geleceği...

Diğer tarafta memlekette bekleyen anne ve babası, akrabaları, evi, toprağı ve hatıraları...

Bir ömrü ikiye bölünmüştür onun.

Hiçbir yere bütünüyle ait olamaz o.

Hiçbir yükü tam anlamıyla yere de bırakamaz.

Bazen kardeşleri haklı olarak, "Biraz da sen ilgilen anneyle." der.

"Babayı bu hafta sen doktora götür."der.

"Biz bir yıldır uğraşıyoruz, biraz da sen kal."başında der.

Bu sözlerde çoğu zaman sitem değil, yorgunluk vardır.

Gurbetçi bunu bilir.

Çünkü o da kardeşlerinin ne kadar emek verdiğini görmektedir.

Ama tam da burada, vicdanıyla zaman arasında sıkışıp kalır.

Kalmak ister, kalamaz...

Orada işi beklemektedir.

Biraz daha oturmak ister, oturamaz...

Dönüş bileti yaklaşmaktadır.

Annesinin elini bırakmak istemez...

Ama çocuklarının okulu başlayacaktır.

Babasının yanında biraz daha kalmak ister...İster istemesine de.

Çalıştığı fabrikada, iş yerinde ya da kurumda izin süresi bitmektedir.

İşte gurbetçinin en büyük acılarından biri budur.

Gitse gidemez içi yanar...

Kalsa kalamaz işini kaybeder…


Devam edecek