5 Haziran 2026 Cuma

REHA MUHTAR

 

ÖLÜLERİNİZİ HAYIRLA YÂD EDİNİZ SÖZÜ NASIL ANLAŞILMALIDIR?

Rüştü KAM
05.06.2026 BERLİN

Son günlerde Reha Muhtar’ın ölümü üzerinden yeniden aynı tartışma gündeme geldi: Bir insan öldüğünde, hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun arkasından sadece güzel şeyler mi söylemek gerekir? "Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" hadisi bunu mu emretmektedir?

Bu mesele duygularla değil, Kur’an ve sünnet ışığında ele alınmalıdır.

Ölüm Günahları Silmez

Öncelikle şu gerçeği hatırlamak gerekir: Bir insanın ölmesi, onun dünyadaki sözlerini, fikirlerini ve eylemlerini ortadan kaldırmaz.

Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût, 29/57)

Başka bir ayette:

"Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onu görür."
(Zilzâl, 99/7-8)

Demek ki ölüm, hesap defterini kapatan değil; hesabın başlayacağı kapıyı açan bir hadisedir.

Bu sebeple bir insanın ölmesi, onun bütün davranışlarının doğru kabul edilmesini gerektirmez.

"Ölülerinizi Hayırla Yâd Ediniz" Hadisinin Maksadı Nedir?

Hadis kaynaklarında geçen:

"Ölülerinizi hayırla anınız." (Ebû Dâvûd, Cenâiz)

rivayeti, her ölü hakkında gerçekleri gizlemeyi emreden bir metin değildir.

İslam âlimleri bu hadisi açıklarken, ölen kişinin şahsiyetini gereksiz yere hedef alan, ailesini inciten, dedikodu ve hakaret niteliği taşıyan konuşmaların yasaklandığını ifade etmişlerdir.

Yoksa tarihte yaşamış zalimlerin, müşriklerin, münafıkların veya İslam'a savaş açmış kişilerin yaptıklarını anlatmak haram değildir.

Eğer öyle olsaydı Kur’an'da:

  • Firavun anlatılmazdı.
  • Nemrut anlatılmazdı.
  • Ebu Leheb hakkında bir sure inmezdi.
  • Ebu Cehil'in tavırları zikredilmezdi.
  • Münafıkların özellikleri açıklanmazdı.

Kur’an, ölmüş insanların yanlışlarını anlatarak sonraki nesillere ibret vermektedir.

Kur’an Yanlışları Gizlemeyi Değil Açıklamayı Emreder

Kur’an şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun."
(Mâide, 5/8)

Adaletin gereği, iyiyi iyi; kötüyü kötü olarak söylemektir.

Bir insanın hayatı boyunca dine, Kur’an'a, peygamberlere veya Müslümanlara hakaret ettiği biliniyorsa, ölümünden sonra onu "iyi bir insandı" diye tanıtmak hakikati gizlemek olur.

Kur’an ise:

"Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile gerçeği gizlemeyin." (Bakara, 2/42)

buyurmaktadır.

Peygamberimiz Herkes İçin Rahmet Dilemiş midir?

Hayır.

Kur’an, Peygamberimize bile bazı insanlar için istiğfar etmeyi yasaklamıştır.

"Cehennemlik oldukları belli olduktan sonra akraba bile olsalar müşrikler için bağışlanma dilemek ne Peygamber'e ne de müminlere yaraşır."
(Tevbe, 9/113)

Yine münafıklar hakkında:

"Onlar için ister bağışlanma dile ister dileme; onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır." (Tevbe, 9/80) buyurulmuştur.

Bu ayetler bize önemli bir ilke öğretmektedir:

Rahmet dilemek ile hakikati söylemek birbirinden farklı şeylerdir.

 

Müslüman Merhametlidir Ama Hafızasız Değildir

İslam merhamet dinidir.

Fakat merhamet ile hafızasızlık aynı şey değildir.

Affetmek ile hakikati inkâr etmek aynı şey değildir.

Bir insan hayatta iken dine hakaret etmiş, başörtülü kadınları aşağılamış, Kur’an ile alay etmiş, Müslümanların temel haklarının gasp edilmesine destek vermişse; ölümünden sonra bunları hiç yaşanmamış gibi göstermek tarih şuursuzluğudur.

Özellikle 28 Şubat gibi dönemleri yaşamış nesiller için bu konu daha da hassastır.

Binlerce insanın eğitim hakkı elinden alınmış, memurlar fişlenmiş, öğrenciler okullarından uzaklaştırılmış, insanlar inançlarından dolayı aşağılanmıştır.

Bu süreçleri alkışlayan veya meşrulaştıran kişilerin yaptıklarını unutmak başka, vefatlarına saygı göstermek başka şeydir.


Ölene Hakaret Edilmez; Ama Yanlışı da Doğruya Çevrilmez

İslam'ın dengesi burada ortaya çıkar.

Müslüman;

  • Ölünün ardından sövmez.
  • Hakaret etmez.
  • Kin ve nefret dili kullanmaz.

Fakat aynı Müslüman;

  • Tarihi çarpıtmaz.
  • Yanlışı doğruya dönüştürmez.
  • Küfrü iman gibi göstermez.
  • Zulmü kahramanlık diye pazarlamaz.

Kur’an'ın emrettiği tavır budur.

Sonuç

"Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" hadisi, ölen herkes hakkında methiyeler düzmek anlamına gelmez.

Bu hadis, ölüler üzerinden hakaret, dedikodu ve kişisel düşmanlık üretmeyi yasaklar.

Fakat bir kişinin hayattayken savunduğu fikirleri, dine karşı tavrını, topluma verdiği zararı veya yaptığı iyilikleri konuşmayı yasaklamaz.

Müminin görevi ne kör düşmanlık ne de kör hayranlıktır.

Kur’an'ın istediği duruş şudur:

"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun."
(Mâide, 5/8)

Ölülere karşı da dirilere karşı da ölçümüz adalet olmalıdır.

Ne sevgi bizi hakikatten uzaklaştırmalı, ne de öfke bizi adaletsizliğe sürüklemelidir.

Son söz olarak şunu söyleyelim:

Bir insan öldüğünde hesabı Allah'a kalır. Fakat geride bıraktığı fikirler, sözler ve etkiler toplumun hafızasında yaşamaya devam eder. Müminin vazifesi, ne hakaret etmek ne de hakikati gizlemektir. Vazifesi; adaletle konuşmak, doğruları doğru, yanlışları yanlış olarak söyleyebilmektir. Çünkü Allah'ın huzurunda sorulacak olan, insanların hatıralarını değil; bizim doğruluk ve adalet konusundaki şahitliğimizi nasıl yerine getirdiğimizdir.

 

2 Haziran 2026 Salı

VAN

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN;

(XIVVAN-I

Rüştü Kam
15 Nisan 2026 – Berlin

Hakkâri’den Van’a doğru yol almaktayız. Yol üzerindeki bir dinlenme tesisinde mola verdik. Restoranın camından dışarı bakınca, dağların silueti hâlâ eşlik ediyor bize. Uzun yol insanı yoruyor. Hele günlerdir et ağırlıklı sofralara oturmuşsanız, ağır geliyor her bir lokma bünyeye. Bir noktadan sonra insanın canı sulu bir tencere yemeği çekiyor.

Masaya oturur oturmaz bir Van güzeli yaklaştı yanımıza.
Elinde adisyon…
Yüzünde eksilmeyen o doğu insanına has sıcak tebessüm…

“Hoş geldiniz,” 
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Yüksekova’ya özgü sulu yemeklerden neler var? Et yemekten biraz bıktık da…”
Sanki bu soruyu bekliyormuş gibi… Van güzeli hafifçe güldü ve burada et çoktur ama bizim mutfağımız sadece etyemeğinden ibaret değildir,” dedi ve yemekleri tek tek saydı:

“Keledoş var…Ayranlı, nohutlu, dövmeli.
Doğaba var, yoğurtlusıcak.
Pırpar çorbası yoğurtlu, yarma bulgurlu.
Heliz tereyağlı, et sulu döğme buğdaylı.
Evelik aşı evelik otlu, bulgurlu, yeşil mercimekli ve nohutlu…”

İsimleri dinlerken bile insanın zihninde başka bir coğrafya beliriyor.
Dağlar…
Uzun kış geceleri…
Tandır başında kaynayan kazanlar…

Bir an sustuk. Çünkü bazen bir yemek tarifini değil, bir halkın hafızasını dinlediğinizi hissedersiniz. O an öyle oldu işte.Doğu’nun mutfağı sadece karın doyurmuyor.
Sabır öğretiyor.
Kanaatkârlık öğretiyor.
Yoklukta paylaşmayı öğretiyor.

Belki de bu yüzden o yemeklerde başka şehirlerde bulamadığımız bir tat var.
Baharatın değil, hayatın tadı… Seçimimizi çoğunlukla keledoştan yana yaptık. Van güzeli yine tebessüm etti.

“Doğru tercih,” dedi.

Sonradan üniversitede güzel sanatlar bölümünü bitirdiğini öğrendiğimiz Van güzeli, yol yorgunluğunun üzerine, ana yemekten önce sıcak bir çorbanın iyi geleceğini de söyledi.

Haklıydı.

Doğrusu insan bazen en gösterişli sofraları değil; üstünde buharı tüten sade bir çorbayı arıyor.
Ben tercihimi Doğaba çorbasından yana kullandım. Zaten Hakkâri’de tanışmıştık kendisiyle.
Samimi ve güler yüzlü biriydi…
İnsanın içini ısıtan kişiler vardır ya…
İşte tam da yleydi.

Siparişlerimiz kısa sürede masamızdaki yerini aldı.
Bakır tabaklardan yükselen buhar, sanki yol yorgunluğunu da beraberinde alıp götür.

Bir an sessizlik oldu masada.
Kimse konuşmuyordu, herkes önündeki çorbaların keyfini çıkarıyordu. 

Çünkü bazı tatlar anlatılmaz.
Sadece tadarak hissedilir…

Bir süre sonra mekânın müdürü geldi masamıza. Hal-hatır sordu. Biraz da sohbet etmek istiyor gibiydi. Biz de o isteğe dahil olduk. Sohbet ister istemez “Terörsüz Türkiye” sürecine geldi dayandı. Biz daha ziyade onu dinlemek istedik.Sorularla onun önünü açtık. Terörsüz Türkiye sizin için ne ifade ediyor?

“Yüzlerin gülmesinden belli olmuyor mu efendim?” 
“Allah’a şükür ekmek paramızı kazanmaya başladık. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Baksanıza, restoran tıklım tıklım… Uzun zamandır alışık olmadığımız doluluk bu. Bunlar buraları görmeye gelen insanlar. Sizin gibi misafirler. Çok şükür…”

Bunu söylerken yüzündeki memnuniyet dikkat çekiyordu. Cümlelerinden çok, ses tonu anlatıyordu bazı şeyleri. Bu arada çaylar da geldi. Tabii kaçak çay. ÇAYKUR yetkilileri buralara gelmezler mi? sorusuna bugüne kadar görmedik ama inşallah bundan sonra gelirler.” Diye cevap verdi.
Ardından birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik ve vedalaştık.

Van güzeli ile müessesenin müdürü bizi aracımıza kadar uğurladılar. Yolculuk bazen sadece gidilen yerleri değil, kısa karşılaşmaları da insanın hafızasına bırakıyor. O gün aklımızda kalan biraz da buydu.

Van’a yaklaştıkça coğrafya değişiyor. Dağlar dikleşiyor. Renkler koyulaşıyor. Yol uzuyor ama insan sıkılmıyor. Çünkü her virajın ardından başka bir manzara çıkıyor karşınıza. Sonra bir anda o büyük mavilik beliriyor ufukta… Van Gölü. Bir zamanlar canavarıyla kendisini tanıtan o göl... 
İlk bakışta deniz sanıyor insan.
Öyle geniş.
Öyle sessiz ki...
Doğu’nun yalçın dağlarının arasında saklanmış bir iç deniz gibi.

Van başka bir şehir gerçekten. Bir tarafında göl, diğer tarafında göğe yaslanmış yalçın dağlar… Tarih burada sadece kitaplarda yaşamıyor; taşlarda, sokaklarda, harabelerde ve insanların yüzlerinde dolaşmaya devam ediyor.

Van’a vardık. Otele geçmeden önce hediyelik eşyalarımızı almamız tavsiye edildi. Öbür gün fırsat olmayabilirmiş. Rehberimizin tavsiyesi böyle. Büyükçe bir dükkân. Ne arasan var.  Bal çeşitleri, peynir çeşitleri, tahin helvası v.s. Aldık alacaklarımızı hem de fazlasıyla. 

Otel şehrin içindeymiş. Oldukça kalabalık bir cadde. Yürüyemiyoruz. Beş km. yolu 1 saatte ancak geçebildik. Bazen ters yöne bile girdik. Girdik girmesine de geçişe müsaade etmediler. Gerisin geriye çıktık. Kaptanımız Celal, genç birisi ama oldukça tecrübeli. Dikiz aynasıyla o sıkışıklıktan yara almadan çıktı. Sonra başka bir taraftan denedi. 
Nihayet araç yanaştı otele. Kayıtlar kontrol edildikten sonra çıktık odalarımıza. Odalara yerleşir yerleşmez hemen yemek salonuna geçtik. Yemek saatine ulaşamadık. Gecikmeden dolayı personeli bekletmişler. 
El pençe yemek salonunun girişinde bizleri bekliyor olarak bulduk görevlileri. Başlarında şefleriyle birlikte 3 kişi var. Servisler yapıldı. Otelin menüsünde ne varsa onu getirdiler sofraya. Afiyetle yedik.  
Yemekten hemen sonra, bütün arkadaşlarımız sokaklara dağıldılar. Kimisi tatlı yemeğe gitmiş kimileri de alışverişe. Ben oğlum Hureyre ve gelinim Zelifa ile birlikte Urfa’nın sağanak yağmurunda giyilemez hale gelen ayakkabımın yerine yenisini almaya gittim. Bir alana birisi bedava diye bir reklam gördük. Ayakkabının suni derimi yoksa gerçek derimi olduğuna bile bakmadan aldık iki çift ayakkabıyı. Hemen birisini giydim. Bir iki saat sonra otele geldiğimizde ayağım terlemişti. Onu hemen çıkarıp attım çöpe. Neyse ki ikinci ayakkabı deriymiş. Onu giydim. Başka bir dükkândan da pantolon aldım. Daha doğrusu gelinim bana aldı. İnanın hediye almak insanın hoşuna gidiyor. Değer verildiğinizi anlıyorsunuz. Mesele pantolon değil, değer verilmiş olmak.
Geç saatlere kadar herkes sokaktaydı. Sabah erken kalkılacak... 

Verilen saatte otobüste yerlerimizi aldık. Van rehberimiz de oldukça tecrübeli ve nazik. Ozan. Y
ol boyunca Van’ı tanıtıyor bize: Bu coğrafyanın ne kadar eski olduğunu anlatıyor. Urartulardan söz ediyor. Tuşpa’dan bahsediyor… Yani eski Van’dan. Urartuların bu bölgeyi merkez yaptığını, kaleler kurduğunu, su kanalları açtığını, sert coğrafyaya rağmen nasıl büyük bir medeniyet inşa edildiğini anlatıyor

Bugün bile mühendislik harikası sayılabilecek yapıları bundan binlerce yıl önce nasıl yapmışlar? İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Demek ki medeniyet sadece teknolojiyle olmuyormuş. Akıl, disiplin, hedef ve hafıza işiymiş biraz da…

Van’ın sokaklarında yol alırken şehir hemen kendini hissettiriyor. Genç bir nüfus var. Hareketli bir şehir. Türkçe duyuyorsunuz, Kürtçe duyuyorsunuz. Farsça duyuyorsunuz. Çarşılarında eski ile yeni yan yana yürüyor. Bir taraftamodern telefon satan dükkanlar, birkaç adım sonra bakırcılar, biraz daha ilerde tatlıcılar, tekstilciler, kunduracılar

İnsanları sıcak.
Çayı bol.
Sohbet etmeyi çok seviyorlar…

Sabah kahvaltısı bir başka oluyor Van’da.

Van kahvaltısı artık başlı başına bir kültür…
Hatta bir medeniyet dili gibi.

Otlu peynir ve çeşitleri…
Kavut… (Kavrulmuş buğdayın veya arpanın öğütülmesiyle elde edilen unun; tereyağı, süt, bal ya da şekerle karıştırılmasıyla hazırlanır.)


Murtuğa…(Tereyağı, un ve yumurta karışımından yapılır)
Bal, tereyağı, tandır ekmeği…

Masaya bakınca insan sadece peynir ya da zeytin görmüyor.
Bir coğrafyanın üretim biçimini görüyor.
İklimini görüyor.
Yoklukla yoğrulmuş ama bereketi kaybetmemiş hayat anlayışını görüyor.

O otlu peynirin içinde yaylaların kokusu var mesela.
Kavutta uzun kışların sabrı…
Murtuğada ise doğu insanının pratik zekâsı ve kanaatkârlığı var

Van kahvaltısı biraz da budur zaten.
Gösterişten uzak ama zengin.
Sade ama güçlü.

Masadaki her ürün, bu toprakların hafızasından süzülüp geliyor sanki.
Bir annenin tandır başındaki emeği…
Bir çobanın yayladaki yalnızlığı…
Bir köy evinin sabah telaşı…

İnsan ilk lokmayı aldıktan sonra acele etmeyi bırakıyor.
Çayın buharı yükselirken zaman yavaşlıyor adeta.

Belki de Van kahvaltısını özel yapan şey tam olarak bu: Sadece karnınızı doyurmuyor.
Size bir hayat hikâyesi 
de anlatıyor…

Devam edecek


28 Mayıs 2026 Perşembe

KURBAN BAYRAMI BERLİN

 “KURBAN BAYRAMINDA BİRLİKTE OLALIM” DAVETİNE İCABET ETMEK GEREKİYORDU; BİZ DE ETTİK


Rüştü KAM
28.05.2026 / BERLİN


Halil Kaya önce beni dernekten aldı, sonra da yolda Durmuş Ali Matur’u. Üçümüz birlikte davete doğru gidiyoruz.

Hava sıcak; 21 derece. Arabada klima çalışıyor çalışmasına ama insanın içini ferahlatan o tabii serinliğin yerini tutmuyor. Suni serinlik...

Durmuş Ali Bey daha arabaya biner binmez Kurban Bayramı meselesini açtı:

“Hocam,” dedi, “sizin görüşlerinize değer veren birisiyim. Kurban kesiminin Allah’ın rızasına uygun olması için nasıl bir yol izlemeliyiz?”

Ardından dedesinden bahsetti. Köyün varlıklı ailelerinden olduklarını, kurban zamanlarında dağıtılan paylarla insanların nasıl sevindirildiğini anlattı. Belliydi… O eski bayramların özlemini çekiyordu.

 

Hangimiz çekmiyoruz ki?

Muhabbet muhabbeti açtı. Kurbandan girdik, paylaşmaktan çıktık. Sonra söz döndü dolaştı yine Berlin’e geldi.

 

Neden bir kültür evimiz yok?
Neden üniversite öğrencileri için bir yurdumuz yok?
Neden kalıcı kurumlarımız yok?

 

Yokları saymaya başlayınca ardı arkası kesilmiyor. Yıllardır biraz da bunun muhasebesini yapıyoruz aslında. İnşallah bir gün varlarımızı da konuşuruz.

 

Trafik oldukça yoğundu ama verilen adrese zamanından önce vardık. Kapıda konsolosluğun güler yüzlü hanımefendileri karşıladı bizi. İsim kontrolü yapıldı. Dedektör de bizi yokladıktan sonra içeri buyur edildik.

 

Uzun zamandır resmî toplantılara katılmadığım için selamlaşacak, el sıkışacak, bayramlaşacak insan sayısı oldukça fazlaydı. Masaları tek tek dolaştık. Bazı masalarda fazla kaldık. 

İkramlar abartılı değildi: Et kavurma, içli pilav, köfte, salata, Arnavut ciğeri… Tabii ki baklava.


Benim gözüm ise semaverdeydi.

“Herhâlde ÇAYKUR çayı demleniyordur,” dedim içimden.

Yanılmışım.

Yine eskiye dönülmüş.

Ahmet Başar dönemindeki hassasiyet geride kalmış.

İnsan bazen küçük gibi görünen meselelerin aslında büyük bir zihniyet meselesi olduğunu düşünüyor. Bir ülkenin büyükelçisi, başkonsolosu, müşavirleri, ataşeleri kendi ülkelerinin ürünlerine sahip çıkmazsa bunu anlamakta oldukça zorlanıyorum.


Biz çay içen bir milletiz. Kendi toprağımızda da çay üretiyoruz. Üstelik dünyanın en kaliteli çaylarından biri üretiliyor Karadeniz’de. Doğal, temiz, emek verilmiş bir çay…BİO çay.

Ama ne acıdır ki bazen Karadenizliler bile kendi çaylarını yeterince tüketmiyorlar.

Sadece Almanya’daki Türkler ÇAYKUR çayı içse, inanın Karadeniz yeniden ihya olur.

Bu mesele sadece çay meselesi değil aslında. Kendi değerine sahip çıkma meselesi…

Ben yazacağım. Ömrüm oldukça, elim kalem tuttukça yazacağım.

 

Derken program başladı. Önce Başkonsolos İlker Okan Şanlı kürsüye davet edildi.

Şanlı, halk tarafından sevilen bir diplomat. Katıldığı davetler, insanlarla kurduğu sıcak ilişki ve ulaşılabilir tavrıyla dikkat çekiyor. Eşi hanımefendi de aynı nezaketi taşıyor.

 

Başkonsolos Şanlı konuşmasında şunları söyledi: “Bu güzel bayram günü, siz kıymetli vatandaşlarımızla Başkonsolosluğumuz resmi konutunda biraraya gelmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum. Hepinizi şahsım ve Başkonsolosluğumuz adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Mübarek Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle tebrik ediyorum.

Bir Kurban Bayramı’na daha erişmenin mutluluğu ve heyecanını yaşıyoruz. Hepimizin bildiği üzere, bayramlarımız alelade birer takvim yaprağından çok daha ötedirler. Zira, bayramların bizim kültürümüzde çok özel bir yeri vardır. Onlar adeta sevgiye, barışa, dostluğa, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe açılan kapılardır. Kurban Bayramı da, dinen bir vecibe olmanın yanısıra, aynı zamanda paylaşmayı hatırlatır. Soframızı, sevgimizi, vaktimizi ve gönlümüzü paylaşmayı… İnsanın sadece kendisi için değil, başkaları için de yaşamasının gerekliliğini anımsatır. Bu sayede, toplumsal dayanışmanın önemini öğretir.

Berlin’de yaşayan vatandaşlarımızla hemen her buluşmamızda şunu görüyorum: Burada çok güçlü bir dayanışma kültürü nesiller boyunca oluşmuş durumda. Asrın felaketi sonrasındaki kitlesel yardım seferberliğinde olduğu gibi, bazı acı tecrübelerimizin sonrasında bunu açıklıkla gördük. Bu tür olağanüstü hallerin dışındaki durumlarda da, Başkonsolosluğumuzun temasta olduğu 150 civarındaki dernek ve sivil toplum kuruluşumuz, her biri kendi uğraş alanlarında ve üye tabanlarında dayanışmanın örneğini göstermektedirler. Ayrıca, Berlin gibi nüfusumuzun hayli yüksek olduğu bir merkezde, sivil toplumun önemi daha belirgin bir biçimde öne çıkmaktadır. Sivil toplumumuzun güzide üyeleri, gerek Türk toplumunun gerek hepimize evsahipliği yapan bu güzel şehrin hayrına olacak plan, proje ve faaliyetler için en yakın çalışma ve danışma ortaklarımızdır. Dün olduğu gibi bundan sonraki dönemlerde de, kapılarımız ve gönüllerimiz bu yönde açık olacak, imkanlar ölçüsünde katkımızı sunmaya çalışacağız.” 

Ardından Büyükelçi Gökhan Turan da kısa bir konuşma yaptı. Başkonsolos Şanlı’ya çalışmalarından dolayı teşekkür etti ve davetlilerin Kurban Bayramı’nı tebrik etti.


Bahçe doluydu.

Farklı dünya görüşlerinden insanlar aynı masa etrafında toplanmışlardı. Belki de bayramların en güzel tarafı buydu. İnsanların birbirine yaklaşabilmesi…

Çünkü bazen bir bayram, sadece bayram değildir.
Bir hatırlayıştır.
Bir toparlanıştır.
Birbirimizi yeniden fark ediştir.
Kurban bayramı hayırlara vesile olsun…

 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

PENTEKOST-KİLİSENİN DOĞUMU

 İLK İNANÇ SÖZLEŞMESİ: İZNİK’TEN GÜNÜMÜZE KİLİSENİN KURUMSAL YOLCULUĞU


Rüştü KAM
25.05.2026 BERLİN


25 Mayıs tarihinde kilisenin doğum gününü kutladık. Hristiyan alemi için önemli bir gündür. Paskalyadan 50 gün sonra kutlanır. Geçmiş yüzyılların inanç ve düşünce dünyasını anlamadan, modern dünyanın kültürel kodlarını çözmek mümkün değildir. Pentekost(Kilisenin doğum günü) ile temelleri atılan ve evlerde gizlice toplanan ilk Hristiyan cemaatleri, zamanla Roma İmparatorluğu'nun çehresini değiştirecek devasa bir yapıya dönüştü. Ancak bu büyüme, beraberinde ciddi fikir ayrılıklarını ve teolojik tartışmaları da getirdi. İşte tam bu noktada, Hristiyanlık tarihinin en büyük kurumsal adımı atıldı: 

İznik Konsili.


Takvimler MS 325 yılının Mayıs ayını gösterdiğinde, İmparator Konstantin’in çağrısıyla dünyanın dört bir yanından gelen piskoposlar bugün Bursa sınırları içinde kalan İznik’te (Nicaea) toplandı. Bu toplantı, sıradan bir dini buluşma olmanın çok ötesindeydi. O güne kadar dağınık, yerel ve çoğunlukla baskı altında var olmaya çalışan kiliseler, tarihte ilk kez imparatorluk koruması altında tek bir çatı altında bir araya geliyordu.

İznik Konsili ve İnanç Birliği

Konsilin temel amacı, özellikle İskenderiyeli bir din adamı olan Arius’un "İsa'nın Tanrı ile aynı özden olmadığı" yönündeki görüşlerinin yarattığı teolojik bölünmeye son vermekti. Haftalar süren tartışmaların ardından piskoposlar, Hristiyanlığın temel amentüsü olan İznik İnanç Bildirgesi’ni kabul ettiler.

Bu bildirgeyle birlikte:

  • Hristiyanlığın temel dogmaları ve inanç esasları resmi olarak kayıt altına alındı.
  • Dağınık haldeki yerel kiliseler, ortak bir öğreti etrafında birleşerek kurumsal bir kimlik kazandı.
  • Paskalya gibi kutsal günlerin takvimi standardize edilerek tüm dünyadaki kiliseler için bağlayıcı hale getirildi.

Evlerden İmparatorluk Kurumuna: İlk Kilise Yaşamı

İznik’teki bu büyük kurumsallaşmadan önce, ilk Hristiyan topluluklarının yaşam tarzı oldukça yalın ve dayanışma odaklıydı. MS 1. ve 2. yüzyıllarda, Roma baskısı nedeniyle ibadetler gösterişli binalarda değil, "ev kiliseleri" (house churches) adı verilen gizli meskenlerde yapılıyordu.

Bu ilk dönem topluluklarının en belirgin özelliği, toplumsal sınıf farkı gözetmeksizin kölelerin, soyluların, kadınların ve erkeklerin aynı masa etrafında bir araya gelmesiydi. Paylaşılan ortak yemekler, yoksullara yardım fonları ve sözlü geleneğin aktarılması, kilisenin bir binadan ziyade "bir kardeşlik bağı" olarak algılanmasını sağlıyordu. İznik Konsili ile birlikte bu sivil ve yerel yapı yerini; hiyerarşisi, yasaları ve dogmaları olan küresel ve politik bir kuruma bıraktı.

Bugün 25 Mayıs takviminde simgelenen o kadim gelenek, köklerini işte bu iki farklı dönemden alır: Bir yanı Kudüs’ün evlerinde paylaşılan yalın bir ekmeğe, diğer yanı ise İznik’in salonlarında şekillenen evrensel bir hukuk ve inanç sistemine dayanır.

Anadolu'daki yedi kilise (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sardes, Filadelfiya, Laodikeia) Hristiyanlığın erken yayılımında kilit rol oynamış, Pavlus'un mektupları ise bu toplulukların inanç yapısını şekillendirmiştir. İznik Konsili ile kurumsal bir yapıya bürünen Hristiyanlık, öncesinde bu yedi merkezle Pavlus'un Mektupları sayesinde teolojik temellerini atmıştır.

Pavlus'un mektuplarından bir örnek: 

Efesliler 4:1-6 bölümlerinde yer alan mektup metninin tamamı tam olarak şöyledir [2, 3]:

"Bu nedenle, Rab’bin yolunda tutuklu olan ben, aldığınız çağrıya yaraşır biçimde yaşamanızı rica ederim. Her bakımdan alçakgönüllü, yumuşak huylu, sabırlı olun. Birbirinize sevgiyle katlanın. Ruh’un birliğini esenlik bağıyla korumaya gayret edin. Çağrınızdan doğan tek bir umuda çağrıldığınız gibi, beden bir, Ruh bir, Rab bir, iman bir, vaftiz bir, her şeyden üstün, her şeyle ve her şeyde olan herkesin Tanrısı ve Babası birdir." 

 

21 Mayıs 2026 Perşembe

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI

19 MAYIS; GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI MIDIR,

YOKSA BİR İDEOLOJİNİN DAYATILMASI MIDIR?

BİR BAŞKA AÇIDAN 19 MAYIS…

Biz o yıllarda ortaokula ve liseye beyaz şeritli şapkalarla giderdik. Her okulun şerit rengi farklıydı. Sokakta öğretmenlerimizle karşılaşınca asker selamı vermek zorundaydık. Vermezsek disiplin cezası kaçınılmazdı. O dönemin ruhunda askerî disiplin vardı. Sadece şapkada değil, eğitim anlayışında da… 19 Mayıs kutlamalarını da biraz bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

19 Mayıs yaklaşınca içimizi garip bir korku sarardı:
“İnşallah bu sene beni törenlere seçmezler…”

Kutlamalar için aylar öncesinden hazırlık başlardı. Ders çalışmaya vakit bulamazdık. Tören kıyafetlerinin parası ailelerden alınırdı. Zaten geçim sıkıntısı yaşayan aileler bu yükün altında daha da zorlanırdı. Hele beden eğitimi öğretmeniniz disiplin konusunda sertse, vay halinize…

Aradan yaklaşık elli yıl geçti. Stadyum törenleri kaldırıldı. Çocuklar rahatladı, aileler rahatladı. Elbette buna itiraz edenler de oldu. Ama o itirazların hangi saiklerle yapıldığı da az çok belliydi.

Gördük ki stadyumlara binlerce öğrenciyi doldurmadan da 19 Mayıs kutlanabiliyormuş. Hatta daha anlamlı, daha sıcak ve daha verimli kutlamalar yapılabiliyormuş.

Berlin Türk Evi’nde gerçekleştirilen kutlamaları kastediyorum. Berlin Başkonsolosluğu’nun düzenlediği 19 Mayıs programını…

Program, Başkonsolosumuz Mustafa Pulat’ın konuşmasıyla başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartlarından başlayarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı anlattı. Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu iradeden, fedakârlığından ve mücadele ruhundan bahsetti. Katılımcılar dikkatle dinledi. Konuşma sinevizyon gösterileriyle de desteklenmişti. Dolu dolu, doyurucu bir konuşmaydı.

Daha sonra Eğitim Ataşeliği Koordinatörü Aslı Ahmetoğlu tarafından organize edilen şiir yarışması geceye bambaşka bir hava kattı. Yarışmaya katılan öğrenciler, Berlin’in farklı ilçelerinde yapılan elemelerde dereceye giren çocuklardan oluşuyordu. Şiirler kura ile belirlendi. Seçilen şiirlerde Türkiye mozaiği gözetilmişti. Her kesimin değer verdiği şairlerden örnekler vardı.

Yarışma başlamadan dakikalar önce salon tıklım tıklım dolmuştu. Çocuklarına destek olmak için gelen anne ve babalar, çocuklardan daha heyecanlı görünüyordu. Çocuğu şiir okurken gözyaşlarını tutamayan anneler vardı.

İşte 19 Mayıs budur.

19 Mayıs böyle kutlanmalıdır.

Gençleri saatlerce sıcağın altında stadyumlarda bekletmenin kime ne faydası vardı? Bu manzarayı görünce alınan kararın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha düşündüm. Meseleye akl-ı selimle yaklaşanların bunu anlamaması mümkün değildir.

Bu vesileyle çocuklarımızı Türkçe şiirle buluşturan Başkonsolosumuz Mustafa Pulat Bey’e, Eğitim Ataşeliği Koordinatörü Aslı Ahmetoğlu Hanımefendi’ye ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

19 Mayıs, millî egemenlik yolunda atılan ilk adımdır.

19 Mayıs; şartlar ne olursa olsun, vatan toprağında nefes alan insanlar var oldukça millî ve manevî değerlerin ayaklar altına alınmaması için milletle yapılan ahitleşmenin adıdır.

19 Mayıs; vatanını, bayrağını, milletini ve dinini seven şuurlu bir nesil yetiştirme iradesidir.

19 Mayıs özgürlüktür.
Bağımsızlıktır.
Kimliğini koruma mücadelesidir.
Asimile olmamak için malıyla ve canıyla direnmenin adıdır.

Bayramlar, ruhuna uygun şekilde kutlanırsa anlam taşır. Esas olan o ruhu yaşatmak ve nesilden nesile aktarmaktır.

1919’da Samsun’a ayak basanlar, Anadolu’yu işgalden kurtarmak için yola çıktılar. Bugün de aynı ruh yaşatılabiliyorsa, işte o zaman 19 Mayıs gerçek anlamını bulur.

Üstelik işgal sadece tankla, tüfekle olmaz. Kültürel işgal de bir işgaldir. Asimilasyon da öyledir.

Bu yüzden Avrupa’da yaşayan Türkler için 19 Mayıs’ın ayrı bir anlamı vardır.

Türk milleti nerede yaşarsa yaşasın, hangi şart altında bulunursa bulunsun, bu şuuru gelecek nesillere aktarmak zorundadır.

Türkiye’de 19 Mayıs bazen alışılmış bir resmî gelenek olarak kutlanıyor olabilir. Ama Avrupa’da 19 Mayıs’ı kutlamak çok daha farklı bir anlam taşır. Çünkü Samsun’a ayak basmanın ne demek olduğunu Avrupa’da yaşayan Türkler daha iyi hisseder.

19 Mayıs vesilesiyle kendi durumumuzu yeniden düşünmek gerekir.

1919’da Samsun’a çıkanlar; Türk milletinin dili, dini, örfü, geleneği kaybolmasın diye mücadele ettiler. Çünkü İstanbul işgal altındaydı. Yokluk vardı. Açlık vardı. Silah yoktu, ulaşım yoktu. Ama azim vardı. İnanç vardı. Direniş vardı.

Aç kalındı.
Susuz kalındı.
Bedeller ödendi.

Ve sonunda işgalciler denize döküldü.

Ben hep şunu düşündüm:

Buna benzer bir “19 Mayıs çıkarması” yıllar önce Avrupa’daki Türkler için de yapılmalıydı. İnsanımız yıllarca böyle bir sahiplenmeyi bekledi. Nihayet bazı adımlar atıldı. Şimdi görev Avrupa’da yaşayan bizlere düşüyor.

Unutmayalım…

1919’da Anadolu’yu işgal edenlerle bugün aynı oksijeni paylaşıyoruz. Sanmayın ki o zihniyet tamamen ortadan kalktı. Avrupa’da yükselen ırkçı söylemler, o dönemin başka tonlarda konuşan seslerinden farklı değildir.

Bu sesleri iyi tanımak gerekir.

Bir lokma ekmek uğruna Anadolu’dan kalkıp Avrupa’ya gelen insanlarımızın; Türkçeyi, Türk edebiyatını ve Türk kültürünü küçümsemesi ya da ihmal etmesi kimseye fayda sağlamaz.

Almanya’daki Türkler, geleceklerini geçmişlerini unutmadan inşa etmek zorundadırlar.

Çocuklarına ana dillerini öğretmek zorundadırlar.

Mesela yarışmaya katılan bazı çocuklar Türkçe telaffuzunda zorlanıyordu. Öğretmenlerinin onları çalıştırdığı belliydi ama yine de zorlanıyorlardı.

Bu yüzden diyorum ki:

Anneler, babalar…

Çocuklarımıza ne pahasına olursa olsun ana dilimizi öğretelim.

Başkonsolosluğumuz tarafından verilen Türkçe derslerine mutlaka gönderelim.

Evlerimizde çocuklarımızla Türkçe konuşalım.

Onları Türkçe hikâyelerle, masallarla büyütelim.

Yunus Emre’mizi, Mevlânâ’mızı, Karacaoğlan’ımızı, Pir Sultan Abdal’ımızı, Âşık Veysel’imizi çocuklarımıza tanıtalım.

Mahallelerimizdeki Türk derneklerini Türkçe kursları açmaları için teşvik edelim. Konsolosluklarımızdan öğretmen desteği isteyelim.

İşte o zaman Avrupa’da kutladığımız 19 Mayıs gerçek anlamını bulur.

İşte o zaman Samsun’a ayak basışın bizim için bir karşılığı olur.

Gerisi laf-ı güzâf…

Ha-ber.com
Rüştü Kam
19 Mayıs 2012

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Hz. İSA'NIN GÖĞE ÇEKİLMESİ

 HAKİKATİN IŞIĞINDA BİR UTANÇ SAYFASI: GOLGOTHA’DA KATLEDİLEN VİCDAN VE İLAHİ REF'


Rüştü KAM
13.05.2026 BERLİN

İnsanlık tarihinin en karanlık, en gaddar ve en utanç verici sayfalarından biri, bir şefkat ve merhamet elçisinin canice hedef alınmasıyla yazılmıştır. Zulmün, cehaletin ve hırsın yeryüzünü esir aldığı o çağda, karanlığa bir ışık olmak, ezilenlerin ve çaresizlerin sesi olmak üzere gönderilen kutsal bir peygamber vardı: Hz. İsa.

Yüreğinde sadece barış ve sevgi taşıyan bu mübarek peygamber, adaletsizliğin tavan yaptığı topraklarda zalimlere "dur" demek için haykırdı. Ancak ne acıdır ki, onun şefkat dolu vaazları, hakikatten korkan, kendi çıkarlarını ve sahte otoritelerini kaybetmekten ödün vermeyen o günün karanlık zihniyetini derinden rahatsız etti. Hakikatin sesini kısmak, ilahi nuru söndürmek isteyen dönemin statükocuları, nefret ve hasetle bir araya gelerek Hz. İsa’yı Roma’nın zalim valisine şikayet ettiler.

Roma’nın Filistin Valisi Pontius Pilatus ise tarihin en korkak, en bencil ve en aşağılık figürlerinden biri olarak sahneye çıktı. Kendi koltuğunu korumak, sahte rahatını ve düzenini bozmamak adına adaleti ayaklar altına aldı. Hakikati dinlemek yerine, nefret dolu bir güruhun çirkin şikayetlerini esas bildi. Ortada hiçbir suç yokken, insanlığın gördüğü en adil insanı yargılamaya cüret etti.

Ve o dehşet anı geldi... Verilen hüküm, sadece bir idam değil; insanlığın ve vicdanın tamamen katledilmesiydi. Alışılmadık, barbarca ve vahşi bir yöntem seçildi. Hz. İsa’yı acımasızca, hiçbir insani değerle bağdaşmayan bir canilikle Golgotha Tepesi’nde 

çarmıha gererek ölüme mahkum ettiler. O temiz bedene acı çektirenler, o çivileri çakanlar ve buna göz yumanlar, tarihin en büyük yüz karası olarak hafızalara kazındı. Bu caniliği organize eden o kirli zihniyet de, kendi konforu için bu vahşete imza atan o korkak vali de bu lanetli suçun ortaklarıdır. Bu nefret dolu tezgahı kuranlar da, uygulayanlar da insanlık arenasından sonsuza dek silinmeyecek kara bir lekeyle damgalanmıştır.

Fakat unuttukları bir şey vardı: Kulun tuzağı varsa, Yüce Allah’ın da bir hükmü vardı. Zalimler onu çarmıhta yok ettiklerini sandıkları an, Yüce Allah Hz. İsa’yı kendi katına, yüce huzuruna yükseltti. Gökyüzü kapılarını bu masum peygamber için açarken, yeryüzü zalimlerin kendi pisliklerinde boğulduğu utanç dolu bir karanlığa gömüldü.

"Bir de 'Biz Allah'ın elçisi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük' demeleri yüzünden (onları lanetledik). Oysa onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler; fakat kendilerine öyle gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur ve onu kesinlikle öldürmediler." (Nisâ, 157)

"Aksine Allah onu kendi katına yükseltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir." (Nisâ, 158)

 

14 Mayıs, Hz. İsa’nın Allah’ın katına yükseldiği, göğe çekildiği (Himmelfahrt) o kutlu ama bir o kadar da içimizi kavuran tarihtir. Bugün, yüreklerde derin bir sızı, gözlerde yaş bırakan koskoca bir yas günüdür. İnsanlığın masumiyeti katletmeye çalıştığı, tarihin en utanç verici kalleşliklerinden birinin anısıdır.

Türk Eğitim Derneği olarak, asırlar öncesinden bugüne insanlığın ortak vicdanını kanatan bu vahşi, insanlık dışı caniliği ve bu nefreti en derin duygularımızla kınamaktayız. Hakikate karşı işlenmiş bu canice suç, tüm insanlığın ortak acısıdır.

Bu vesileyle, Hristiyan aleminin bu derin sızısını paylaşıyor, en samimi duygularımızla başsağlığı diliyoruz. Masumiyete ve peygamberlere sıkılan her kurşun, çakılan her çivi bizim de canımızı yakar. Acınız, acımızdır.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Süryaniler-Mor Gabriel Manastırı 2026

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; 

MOR GABRİEL MANASTIRI VE SÜRYANİLER (XIII)

- Manastır; dinî hayatı dünyadan uzak, daha sakin ve ibadete yoğunlaşmış şekilde yaşamak isteyen rahiplerin veya rahibelerin birlikte yaşadığı dinî yapılara verilen isimdir. Hristiyanlıkta manastırlar: İbadet edilen, dinî eğitim verilen, el yazması eserlerin korunduğu, inziva ve tefekkür hayatının sürdürüldüğü, keşişlerin bulunduğu merkezler olarak önemli bir yere sahiptir.


Rüştü Kam

14 Mayıs 2026 -Berlin

MOR (AZİZ) GABRİEL MANASTIRI 

Eğlence Köyü’nden ayrılıyoruz. Yolumuz Mor Gabriel Manastırı’na doğru uzanıyor. Geleceğimiz önceden haber verilmişti manastır yetkililerine.

Manastır uzaktan görünmeye başlayınca hepimizin dikkati oraya yöneldi. Sarı taşlardan yapılmış yapı, Mezopotamya güneşinin altında oldukça etkileyici görünüyor. Yüzyıllardır ayakta duran bu manastır, bölgenin tarihini ve hafızasını taşıyan önemli yapılardan biri.

Otobüsümüzü park ediyoruz. Bahçe kapısından içeri adım attığımız anda dış dünyanın gürültüsü arkada kalıyor. Sol tarafta küçük bir kontrol ve kayıt noktası var. Görevliler oldukça nazik. İşlemler bitince içeri buyur ediliyoruz.

Ağaçların arasından ağır ağır manastıra doğru ilerlerken, kimimiz fotoğraf çekiyor, kimimiz sadece etrafı seyrediyor. Çünkü bazı mekânlar insana konuşmaz; insanı susturur. Mor Gabriel de öyle bir yer işte…

Manastırın kapısında bizi genç bir Metropolit (Süryani cemaatinin üst düzey din adamlarından biri) karşılıyor. Uzun boylu, sakin bakışlı, oldukça kibar orta yaşlı bir Manastır görevlisiBize rehberlik yapacağını ve manastırı tanıtacağını söylüyor. Kısa bir hoş-beşten sonra anlatmaya başlıyor:

“Burası, Süryanilerin Deyrulumur dediği yerdir… Yani Yaşamın Evi demektir…”

Gerçekten de öyle.

İnsan daha ilk anda burada zamanın bir başka aktığını hissediyor. Saatlerle değil, asırlarla ölçülen bir zamandan söz ediyoruz artık.

Manastırın tarihi milattan sonra 397 yılına kadar uzanır. Mor Şmuel ve Mor Şemun adlı iki rahib manastırın ilk temellerini atmıştır. Rivayete göre bu tepe onlara ilahi bir işaretle gösterilmiş. Sonrasında Roma döneminde yapılan bağışlarla yapı büyümüş; imparatorların ve imparatoriçe Theodora’nın destekleriyle devasa bir inanç merkezine dönüşmüştür.

Yüzyıllar sonra ise burada yaşayan Mor Gabriel’in adı verilmiş manastıra. O günden bugüne…Tam on altı asırdır burada mumlar sönmemiş. Dualar eksilmemiş. Taş duvarlar susmuş belki ama inanç susmamış.
Savaşlar olmuş… İstilalar yaşanmış… Devletler çökmüş… Sınırlar değişmiş… Ama Mor Gabriel bütün bunları sessizce seyrederek ayakta kalmış.

Metropolit heyecanlı heyecanlı anlatırken gözlerim avludaki taşlara takıldı bir ara. İnsan ister istemez düşünüyor:
Bu taşlar acaba yüzyıllar boyunca nelere şahit oldu?.
Hangi korkular geçti bu avludan?
Hangi dualar yükseldi bu duvarların arasından?
Hangi ayrılıklar yaşandı?..
Hangi gözyaşları sessizce bu taşların üzerine düştü?...Öyle geçiyor ki zaman…

Mor Gabriel bugün sadece tarihî bir yapı değil. Hâlâ yaşayan bir manastır. İçeride rahipler, rahibeler ve çocuklar var. Küçük Süryani çocukları burada kendi dillerini öğreniyor. Kadim ayinleri, ilahileri, duaları ezberliyorlar. Çünkü burası sadece bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda bir eğitim yuvası.

Mimarisi ise insanı hayran bırakıyor. Midyat’ın meşhur sarı taşları güneşin altında farklı bir renge bürünmğşManastır yüzyılların yorgunluğunu taşımasına rağmen hâlâ dimdik ayakta.

Rehberimiz, bazı bölümlerde taşların harç kullanılmadan birbirine geçirildiğini anlatıyor. Duvarlara bakınca sadece ustalığı değil; emeği, sabrı ve büyük bir ustalığı da hissediyorsunuz.

Theodora Kubbesi’nin altına geçtiğimizde en küçük ses bile duvarlarda yankılanıyor. Rehberimiz, kubbenin akustiğinin hayranlık uyandırdığını anlatıyor. Gerçekten de insan fısıltıyla konuşsa bile ses bütün mekâna yayılıyor. Taş işçiliği burada da dikkat çekici; sade ama ölçülü bir estetik var.

Hemen yanında bulunan Meryem Ana Kilisesi ise daha farklı bir atmosfer taşıyor. Gösterişli bir ihtişamdan çok, insanı içine çeken bir sadelik hâkim kilisede. Loş ışığın taş duvarlara vurması, içerideki sessizlik ve yüzyılların bıraktığı izler, mekâna ayrı bir derinlik katıyor. İnsan ister istemez burada daha yavaş konuşuyor. Sanki mekânın kendisi sessizliği öğütlüyor gibi.

Azizler Mezarlığı’ndayız. Süryanice adıyla “Beth Kadişe” denilen bu bölümün, manastırın en kutsal yerlerinden biri kabul edildiğini anlattı rehberimiz ve devam etti; buraya bazı din büyükleri ve azizler toprağa dikey şekilde defnedilirmiş. Bunun sebebini ise diriliş gününü ayakta karşılayacaklarına dair olan inançla açıkladı. Hepimiz dikkat kesildik. Çünkü alışık olmadığımız bir defin anlayışıydı bu.

Bir an etraf daha da sessizleşiyor sanki. İnsan burada ölümün yalnızca bir son olarak görülmediğini düşünüyor. Sonra konu Süryanilere geliyor.

SÜRYANİLER

 

Metropolit, Süryanilerin Mezopotamya’nın en eski halklarından biri olduğunu, köklerinin Aramilere kadar uzandığını söylüyor. Süryanilerin en dikkat çekici tarafları dilleriymiş…Çünkü bugün hâlâ manastırın duvarları arasında yankılanan Süryanice, Hz. İsa’nın konuştuğu Aramice’nin yaşayan son lehçelerinden biri kabul edilirmiş. Bu yüzden burada duyulan her dua, sadece bir ibadet değil; aynı zamanda tarihin içinden gelen bir sesmiş.

TUR ABDİN

Bu bölgeye Tur Abdin bölgesi denirmiş.  
Tur Abdin bölgesi Süryaniler için sadece bir coğrafya değil aynı zamanda bir kimlik. Bir hafıza. Bir kök imiş.
Tur Abdin adı Süryanice kökenliymiş ve genellikle “Kulların Dağı” ya da “Tanrı’nın Hizmetkârlarının Dağı” anlamına gelirmiş.
“Tur” kelimesi dağ anlamına,
“Abdin” ise ibadet edenler, kullar, hizmetkârlar anlamına gelirmiş. 

Bu isim boşuna verilmemiştir. Çünkü bölge yüzyıllar boyunca Süryani keşişlerinin, rahiplerin ve manastır hayatının merkezi olmuştur. Midyat, Nusaybin, İdil ve çevresindeki çok sayıdaki manastır ve kilise nedeniyle bölge, Süryani Hristiyanlığı’nın en önemli ruhani merkezlerinden biri kabul edilir.
Bugün bile Mor Gabriel Manastırı, Deyrulzafaran Manastırı gibi kadim manastırlar bu kültürel ve dinî mirasın yaşayan sembolleri olarak ayakta duruyor.
Mor Gabriel ise bu hafızanın kalbidirBugün dünyanın dört bir yanına savrulmuş milyonlarca Süryani için burası son varış noktasıdır.” 

“Pşitta ya da yaygın yazılışıyla Peshitta, Süryanilerin kullandığı kutsal kitabın adıdır. Süryanice bir kelimedir ve “basit”, “sade”, “apaçık” anlamlarına gelir. Süryani Ortodoks Kilisesi geleneğinde Pşitta, Kitab-ı Mukaddes’in Süryanice tercümesidir. Yani Tevrat, Zebur ve İncil metinlerinin çok eski dönemlerde Aramice/Süryaniceye çevrilmiş hâlidir.

Önemi şuradan gelir: Bugün manastırlarda ve ayinlerde okunan birçok metin hâlâ Pşitta üzerinden okunur. Çünkü Süryaniler, bu metnin en eski ve en güvenilir tercümelerden biri olduğuna inanırlar.

Ardından konu Hristiyan dünyasında yaşanan ayrılıklara geliyor; özellikle 451 yılında yapılan Kadıköy Konsili Süryani Kilisesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır.
O dönem Hristiyan dünyasında Hz. İsa’nın varlığının ve özünün nasıl anlaşılması gerektiği konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır. Batı kiliseleri ile Bizans geleneği, İsa’nın hem insanî hem ilahî olmak üzere iki ayrı tabiata sahip olduğunu savunurken; Süryani Ortodoks Kilisesi, bu iki tabiatın birbirinden ayrılmadan tek bir yapıda birleştiğine kanidir ve bu görüş ayrılığı zamanla kiliselerin birbirinden kopmasına yol açmıştır.
Bu inanç ayrılığından dolayı o konsilde; 
Süryani Kilisesi bağımsızlığını ilan etmiştir. Bugün Süryaniler, Roma’daki Papa’ya bağlı değildir. Kendi patriklik yapıları ve dinî gelenekleri vardır. Ayin dili olarak hâlâ Süryaniceyi kullanmaları ise onları diğer birçok kiliseden ayıran en temel özelliklerden biridir.

Anlatırken sık sık “Biz kadim geleneği korumaya çalışıyoruz,” diyor Metropolit. Gerçekten de manastırın içinde dolaşırken, burada sadece bir dinî aidiyetin değil; yüzyıllardır taşınan bir kültürün de korunmaya çalışıldığı hissediliyor.

Metropolit anlatımını bitirince kendisine teşekkür ediyoruz ve o uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına bir daha göz atarak Manastır’dan ayrılıyoruz. 

Tur Abdin bambaşka bir coğrafya. Orada sadece taş yapılar, kiliseler ya da manastırlar yok; hissedilen başka bir ruh var. Geçmiş medeniyetlerin, inançların ve yüzyılların bıraktığı derin bir iz dolaşıyor etrafda.

İnsan bazen gördükleriyle değil, hissedebildikleriyle yol alıyor burada. Taş duvarların sessizliğinde, dar sokakların tenha köşelerinde, eski manastırların avlularında zamanın tamamen kaybolmadığını hissediyorsunuzBuralarda sanki geçmişhâlâ yaşamaya devam ediyor.

Tur Abdin’de yürürken insan sadece bir coğrafyanın içinde ilerlemiyor; biraz da zamanın içinden geçiyor.

Bu eşsiz coğrafyayı görmediyseniz hemen programınıza alın, yarın çok geç olabilir…

Devam edecek

6 Mayıs 2026 Çarşamba

HAKKARİ MEDRESELERİ

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; 

HAKKÂRİ (XII)


-
Mesele sadece bir alfabe değişikliği değil, kütüphanelerin bir gecede dilsizleşmesi ve koca bir medeniyet birikiminin 'yabancı bir dil' haline gelmesidir. Harf Devrimi ile kendi geçmişine yabancılaşan, dedesinin mezar taşını dahi okuyamayan bir neslin, entelektüel derinlik inşa etmesi beklenemez. Geçmişini unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlar gibi rüzgârın estiği yöne savrulmaya mahkûmdurlar. Bugün başkalarının kültürel hegemonyasında 'nal topluyor' olmamızın sebebi, kendi kadim bilgi pınarlarımızdan bir gecede koparılmış olmamızdır. İnkişaf, ancak koptuğu yeri hatırlayan ve o kökten beslenen bir bilinçle mümkündür-

 


Rüştü Kam

15 Nisan 2026 -Berlin


HAKKÂRİ

Şırnak’tan Hakkari’ye doğru yol alırken, doğa devasa bir sahne gibi önümüzde açılıyor; göğe yükselen geçit vermez dağların arasından geçiyoruz. Her taraf bembeyaz gelinlik gibi. Sevecen. Heybetli. Gökyüzünün mavisiyle birleşince başımızı döndürüyor. Biz aracımızla bu bembeyaz masalın içinden süzülürken, pencereden akıp giden manzarayı seyre doyamıyoruz. Dağların tam kalbinde, vadinin en derininde ise Zap Suyu bize eşlik ediyor.

Sarp yamaçlara nakış gibi işlenmiş bu dar yollarda ilerlerken, yer yer çığ tünellerine giriyoruz. Tonlarca karın yıkıcı gücüne karşı bizi bir zırh gibi koruyan bu karanlık beton koridorlardan çıkınca, güneşin vurduğu o sonsuz beyazlık bizi yeniden selamlıyor. 

Bu vahşi coğrafyada her viraj, doğanın hem ürkütücü gücünü hem de büyüleyici güzelliğini bahşediyor bizlere. Karşıda dağın dibindeki köyler o kadar güzel görünüyorlar ki bizleri büyülüyor. Fotoğraf çekmek için uygun bir yerde duruyoruz. 
Gözümüz bir yandan da o meşhur Devrimci Gençlik Köprüsü’nü arıyor. 1969’da gençlerin ve halkın el birliğiyle, "Boğaz'a değil, Zap'a köprü" diyerek inşa ettiği o dayanışma sembolünü görmeyi çok istiyoruz. 
Ancak biz coğrafyanın görkemine dalmışken köprünün yanından fark etmeden geçip gitmişiz. Kısmetimizde o köprüyü görmek ve üzerinden geçmek yokmuş. İsminin başındaki devrimci kelimesini kaldırmışlar sadece gençlik köprüsü kalmış. Rehberimiz öyle anlattı. 

Şırnak’tan Hakkari’ye uzanan o tehlikeli ama bir o kadar da harika yolların ardından şehre doğru süzülürken, dağları geride bırakıyoruz. Hakkari’nin girişindeki benzinlikte verdiğimiz kısa mola, saatlerdir bizi kuşatan o devasa beyazlığın ardından adeta dünyaya bir geri dönüş anı gibiydi... 

Rehberimiz Ahmet Yavuz önce otele gideceğimizi ve sonrasında da akşam yemeği, için başka bir mekâna geçeceğimizi söyledi. 

Otelde Hakkâri rehberimiz Yavuz Bey karşıladı biziİyi giyimli, güler yüzlü ve sevecen tavrıyla daha ilk görüşte içimizi ısıttı. Tanışma faslından sonra hazırlanmak için odalarımıza çekildik. Otuz dakika sonra aşağıda olmamız gerekiyordu. Verilen saatte herkes lobideydi.  

 

HAKKARİ’DE EV YEMEKLERİ

Akşamın sessizliği şehrin üzerine çökerken, Yavuz Bey’in bizim için özel olarak ayarladığı o gizemli lezzet durağına doğru yola çıktık. 

Mekânın sahibi bizi kapıda karşıladı. Bir işletmeciden ziyade, en kıymetli misafirini bekleyen bir ev sahibinin sıcaklığını hissettik üzerimizdeRestorandan çok, misafirhane titizliğiyle işletilen 25 kişilik mütevazı ve özel bir mekânmış.

Öğrendik ki; bu lokantada günde yalnızca tek bir öğün yemek verilirmiş; o akşam da kapılarını sadece bizim grubumuz için aralamışlar.

Mekân sahibinin oğlu, işini aşkla yaptığı her halinden belli olan nazik bir şef; personel ise bu nezaketi tamamlayan bir profesyonelliğe sahip. Tenceresinde samimiyetin kaynadığı bu sofrada, buharı tüten ev yemekleri içimizi ısıtırken, kulaklarımızda hâlâ geride bıraktığımız Zap Suyu’nun o hırçın ve mağrur uğultusu yankılanıyordu. Hakkâri, sadece coğrafyasıyla değil, bu sofradaki gönül zenginliğiyle de ruhumuza dokunmayı başarmıştı.


Masaya oturduğumuz an, Hakkâri mutfağının kalbi sayılan lezzetler, birer birer önümüzde yerini almaya başladı. Genç şef, elinde buharı tüten Doğaba tenceresiyle yanımıza yaklaştı ve gülümseyerek: "Bu yemek sadece sabırla pişer; annem hep 'Doğaba'nın ateşi kısık, gönlü geniş olmalı' derdi, biz de öyle yaptık" dedi.

Süzme yoğurt, buğday ve kuzu etinin saatlerce kaynamasıyla hazırlanan o muazzam Doğaba’nın üzerindeki dağ kekiği kokusu tüm restoranı kapladı
Derken sahneye Kiris çıktı; içinde ceviz, üzüm ve parça etin harmanlandığı bu tabak, tatlıyla tuzlunun o hırçın coğrafyadaki eşsiz dengesini anlatıyordu sanki. Yanında yöreye has kabak ve çökelekle hazırlanan, o yoğun tatları dengeleyen Kadu vardı. Ama o meşhur Sengeser masaya geldiğinde akan sular durdu. Üzerindeki kurutulmuş meyveleri ve kavrulmuş etiyle damağımızda öyle bir iz bıraktı ki, şefin o "gönlü geniş" sofrasında birbirimize bakıp "İşte budur!" dedik ve başladık Allah ne verdiyse kaşıklamaya.


Hakkâri’de yediğimiz yemekler sahiciy ev yemeğiydi. Hakkâri mutfağına aitti. Tabağa konan, yılların alışkanlığıydı. Yemekler sırayla değil, sofranın ruhuna göre geldi. Her biri ayrı ama aynı hikâyenin içindeydi. Hakkâri ev yemekleri…


Vedalaşma vakti geldiğinde, kapıda bizi karşılayan mekan sahibi tarafından aynı samimiyetle uğurlandık. Lokantadan dışarı adımımızı attığımızda Hakkâri’nin ayazı yüzümüze çarptı ama içimizde o gönül sofrasının hiç sönmeyecek sıcaklığı vardı.


Kendimizi Hakkari’nin o tek caddesine bıraktık. Az önce masamızda hissettiğimiz o "ev misafiri" duygusu, şimdi Hakkari’nin ışıklı caddesinde attığımız her adımda bize eşlik ediyordu. Hakkâri canlı bir şehir. Diyarbakır ve Van kadar olmasa da cıvıl cıvıl. Üniversite şehri olduğu her halinden belli. Caddeyi boydan boya yürüdük. Ters lalenin bulunduğu döner kavşaktan geriye döndük. Bu sefer aynı caddenin öbür tarafına geçtik. Maksat değişiklik olsun…

KELEBEĞİN RÜYASI

Dönüşte ilginç bir olayla karşılaştık. 10 kadar insan aceleyle içeriden bir yerlerden dışarıya kitap atıyorlar oradan da küreklerle arabaya yüklüyorlar. “Kelebeğin Rüyası” eserin adı. Ne yaptıklarını sorduk. Taşınıyoruz dediler. İyi de bunlar hep aynı kitap? 

“İsterseniz alabilirsiniz. “Birer tane aldık. Korsan baskı. Elinize alınca anlıyorsunuz. Belli ki korsan olarak bastılar kitabı o da ellerinde kaldı veya birileri şikâyet etti... Şimdi de küreklerle arabaya dolduruyorlar, bir yerlerde imha edecekler besbelli. Gecenin 12’ sinde büromu taşınırmış. Eskiler bu durumda Allahü a'lem bi-murâdihî derler…Biz de öyle dedik…

Hakkari’de iki tane otel varmış. Biz üç yıldızlı olanında kaldık. Koskoca üniversite şehrinde iki tane otel. Tuhaf değil mi? Ama rehberimiz Yavuz beyin cevabı enteresan “biz misafirlerimizi otellerde değil evlerimizde ağırlarız.” Duyda inanma. Evet biz de duyduk ve de inanmadık! Çünkü bizlere evde kalma teklifi yapılmadı…

SEYİR TERASI

Hakkâri’de yeni güne, şehrin en görkemli balkonuna—seyir terasına—çıkan merdivenleri adımlayarak başlıyoruz. Her basamakta ciğerlerimize dolan o sert ve temiz dağ havası, bizi biraz daha yukarıya, şehrin bütün sırlarını ele veren o en tepeye taşıyor. Tepeye ulaştığımızda, aşağıda yılan gibi kıvrılarak akan Zap Suyu’nu yine görüyoruz. 

Rehberimiz Yavuz Bey’in etrafında toplanıyoruz.  Eliyle, karşıdaki sarp tepeleri işaret ederek: “İşte orası Irak sınırıdır. Bir zamanlar sınır ticaretinin kalbinin attığı, kervanların ve hikâyelerin birbirine karıştığı yerdir.” Coğrafyanın kaderi gözlerimizin önünde canlanıyor. Katırlarla yapılan sınır ticaretini hatırlıyoruz…

Buradan bakınca Hakkâri bambaşka görünüyor. Dağların dalgaları arasında süzülen devasa bir taş gemi gibi… Fotoğraflarımızı çektik ve ayrıldık seyir terasından. Meydan Medresesi’ne gidiyoruz. 

MEYDAN MEDRESESİ

Kapıda medreseyi tanıtacak olan rehber karşıladı. Uzun boylu, zayıf, heyecanlı bir delikanlıydı. Görevini hakkıyla yapmaya çalışan bir görevlinin telaşı vardı üzerinde. Üniversite medreseyi bünyesine alınca; tanıtım ve koruma çalışmalarını da onlar yürütüyormuş. Neden bir tanıtım broşürü hazırlanmadığını sorduğumda, ödeneklerin zaman zaman geciktiğinden, hatta kesildiğinden yakındı. “İmkân olsa buraları daha da güzelleştirebiliriz,” dedi.

Ardından medreseyi anlatmaya başladı:

“Hakkâri il merkezinde günümüze ulaşabilmiş iki önemli tarihî medrese bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Meydan Medresesi, şehrin en sağlam kalan anıtsal yapısıdır. 1700-1701 yıllarında inşa edilen medrese, bugün Kent Arşivi ve Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Tarih boyunca eğitim kurumu olarak hizmet vermiş, Cumhuriyet döneminde ise bir süre cezaevi olarak kullanılmıştır.

Meydan Medresesi, klasik İslam medrese mimarisinin bölgeye özgü yorumlarından biridir. Taç kapısı, sivri kemerli yapısı ve geometrik-bitkisel süslemeleriyle dikkat çeker. İç avlu, sivri kemerli revaklarla çevrilidir. İki katlı yapının alt bölümleri derslik ve depo, üst katları ise talebe odaları olarak kullanılmıştır. Kapıdaki mukarnaslar ve taş işçiliği, Hakkâri beyliklerinin estetik anlayışını yansıtır.
Zeynel Bey Medresesi ise 1560-1578 yılları arasında yapılmıştır. Meydan Medresesi kadar sağlam kalamamış olsa da, 2005’ten itibaren yürütülen kazı ve restorasyon çalışmalarıyla yapının mimari hattı yeniden ortaya çıkarılmıştır. Hakkâri merkez dışında da birçok medrese bulunmaktadır.”

Meydan Medresesinin taş duvarları arasında dolaşırken, Osmanlı dönemindeki eğitim tartışmaları ister istemez zihnimizde canlandı. Sıklıkla dile getirilen “okuma-yazma oranı düşüktü” iddiası, çoğu zaman yalnızca bugünün ölçüleriyle değerlendiriliyor. Oysa dönemin eğitim sistemi bugünkünden farklıydı. Medreseler yalnızca dinî eğitim veren yapılar değil; aynı zamanda fıkıh, kelam, matematik, astronomi ve edebiyat gibi alanlarda eğitim sunan ilim merkezleriydi. Bugünün üniversiteleri olarak düşünmek lazımdır. Anadolu’nun dört bir yanına yayılan bu kurumlar, kendi dönemlerinde çok önemli âlimlerin yetişmesini sağladılar.    Bu nedenle geçmişi sadece “cehalet” ya da “geri kalmışlık” üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olur. Elbette eğitim bugünkü kadar yaygın değildi; ancak bu durum toplumun bütünüyle eğitimsiz olduğu anlamına da gelmemeli.

HARF DEVRİMİ VE HAFIZA MESELESİ

Harf Devrimi de bu tarihî süreklilik içinde değerlendirilmelidir. Yeni bir okuryazarlık süreci başlatırken, geçmişle kurulan yazılı bağ da koparılmamalıydı. Mesele yalnızca alfabenin değişmesi değildir; aynı zamanda kütüphanelerin, arşivlerin ve mezar taşlarının yeni nesiller için sessizleşmesidir.

Bir toplumun geçmişine yabancılaşması, kültürel hafızasında derin kırılmalar oluşturur. Bugün dedesinin mezar taşını okuyamayan bir neslin ortaya çıkması, bu kopuşun en somut göstergelerinden biridir. Ancak meseleyi sadece tek taraflı bir eleştiri ya da övgüyle değerlendirmek de doğru değildir. Daha sağlıklı olan, hem kazanımları hem de kayıpları birlikte görebilmektir. Madem alfabe değişecektir, Latin yerine Türk alfabesine geçilseydi; yine de anlaşılabilirdi… 

ÜNİVERSİTELER VE KÜLTÜREL İHYA

Türkiye’de 1989 yılında 29 olan üniversite sayısının bugün 208’e ulaşması, yalnızca rakamsal bir büyüme değildir. Bu gelişme, eğitimin Anadolu’ya yayılması ve şehirlerin kültürel olarak canlanması anlamına gelir. Eskiden yükseköğretim belirli merkezlerle sınırlıyken, bugün birçok şehir kendi akademik kimliğini oluşturmaya başladı.

Görüyoruz ki; üniversiteler artık yalnızca eğitim veren kurumlar değil; aynı zamanda şehirlerin tarihî hafızasını araştıran merkezler hâline gelmiş. Yerel tarih çalışmaları, restorasyon projeleri ve kültürel araştırmalar sayesinde birçok şehir geçmişini yeniden keşfetmeye başlamış.

Diyarbakır’dan Hakkâri’ye uzanan bu kadim coğrafyada yüzyıllar boyunca ilim merkezi olan medreselerin bugün üniversitelerin himayesinde yeniden ayağa kaldırılması, aslında hafızanın yeniden kurulmasıdır. Bir zamanlar astronomi, matematik, tıp ve felsefe okutulan bu yapılar bugün kent arşivleri, müzeler ve kültürel merkezler olarak yeniden hayat buluyor.

Geçmişin irfanıyla bugünün ilmini buluşturabilen toplumlar ayakta kalacaktır. Üniversitelerin enerjisiyle medreselerin hafızası birleştiğinde, bu toprakların medeniyet birikimi yeniden görünür hâle gelcektir. Geçmişe karşı tavırlı olmak kimseye bir şey kazandırmaz; amaç kazanmaksa tabiki…

Atılan bu güzel ve anlamlı adımlar da eleştirilmişti, “bu kadar üniversiteyi ne yapacaksınız, yetişmiş eleman yok, kütüphanesi yok, eğitimin kalitesini düşüreceksiniz” gibi anlamsız eleştiriler yapılmıştı. Bizler şahit olduk ki Türkiye’nin kalkınması için cumhuriyetle birlikte bu adımların atılması gerekiyormuş. 1923 yılından 2.000 yılına kadar gerekli adımların atılmaması talihsizlik olmuş... 

SONUÇ

Hakkâri’deki son durağımız Meydan Medresesi oldu. Bize, bölgenin gönül zenginliğini de tanıtan, anlatan rehberimiz Yavuz Bey’e kültürel bir hatıra olması dileğiyle Mocca dergimizi hediye ettik. Medresenin taş duvarları önünde çekildiğimiz fotoğraf ise bu ziyaretin sessiz şahidi oldu.

Şehirden ayrılırken içimizde sadece bir vedanın hüznü yoktu; aynı zamanda bir hakikati yerinde görmenin huzuru da vardı. Üniversitelerin sahip çıktığı medreseleriyle, samimiyetiyle ve genç nüfusuyla Hakkâri artık hafızamızda yalnızca sert coğrafyasıyla değil, terör olaylarıyla değil sıcak insanlarıyla da yer edecek.

Bir zamanlar terörün gölgesinde anılan sokaklarda bugün daha canlı bir hayat hissediliyor. İnsanlar daha rahat, selamlar daha içten. Batıdan gelenlerle doğuda yaşayanlar arasında görünmez bir gönül köprüsü kurulmuş gibi. Şehrin sert kayalıklarının arasında bile sıcak bir insan iklimi var.

Yönümüzü Van’a çevirirken, Meydan Medresesi’nin o vakur gölgesinde kurduğumuz samimi bağ, zihnimizde yeni ufuklar açmıştı. Bu medrese, yalnızca taş ve harçtan ibaret bir yapı değil; geleceği inşa ederken tutunacağımız köklü bir rehberdi artık bizim için. Medresenin hafıza yüklü o taş duvarlarına veda ederken içimizde buruk bir hüzün değil, aksine umut vardı. Çünkü o suskun taşlar bize yalnızca geçmişi anlatmıyor; kadim bir coğrafyanın küllerinden yeniden doğuşunu ve o mağrur diriliş hikâyesini de fısıldıyordu.

Şimdi direksiyonu Van Gölü’nün maviliğine doğru kırarken, arkamızda bıraktığımız bu kadim sessizlik yerini yeni yolların heyecanına bırakıyordu.

Devam edecek…