14 Mart 2026 Cumartesi

SAVAŞLAR-ACILAR VE GÖZYAŞLARI

 GÖZYAŞININ ŞAHİTLİĞİ


-
 Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır-

Rüştü KAM
15.03.2026 -Berlin

İnsan bazen kelimelerle anlatamaz içindeki alev alev yanan ateşin verdiği ıstırabı. Dil susar, cümleler yarım kalır, kelimeler kifayetsizleşir. İşte o an insanın yardımına gözyaşı yetişir. Gözyaşı, kalbin dilidir. Kalp konuşur, gözler tercüme eder. Belki de bu yüzden ağlamak, insan olmanın en sahici hâllerinden biridir.

Ağlamak insanı rahatlatan bir duygunun dışa vurumudur. İçine biriken keder, hüzün, acı ve çaresizlik gözyaşıyla dışarı akar. İnsan ağladıkça hafifler. Gözyaşı, kalbin yükünü omuzlarından alıp götüren görünmez bir el gibidir. Bu yüzden ağlayan insan bir zaman sonra derin bir nefes alır; sanki içindeki fırtına dinmiş, kalbinin üzerindeki ağırlık biraz olsun hafiflemiştir.

Herkes bilir ki; insan dünyaya geldiği ilk anda başlar ağlamaya. Ana rahminin karanlık ama güvenli dünyasından ayrılıp bilinmez bir hayata adım atmanın ilk tepkisidir o ağlayış. Uzunca bir süre ağladıktan sonra sakinleşir, yeni dünyasına başlamıştır alışmayaO ilk nefes, ilk gözyaşıyla birlikte anlam kazanır.

İnsan ölürken de ağlar. Çünkü ölüm yalnızca bir kapının kapanması değildir; aynı zamanda büyük bir ayrılığın başlangıcıdır da. İnsan sevdiği dünyadan, sevdiklerinden ve kendisini sevenlerden ayrılırken kalbinin en derin yerinde ince bir sızı hisseder. 
Ar
kasında kalanlar da ağlar. Çünkü gözyaşı sadece acının değil, sevginin de ifadesidir. Bir insanın ardından dökülen her damla gözyaşı, onun hayatımızdaki yerini, kalbimizde bıraktığı izi anlatır. Bazen bir insanın kıymeti, ardından dökülen gözyaşlarının sıcaklığında daha iyi anlaşılır. Çünkü sevgi çoğu zaman sözlerle değil, gözyaşıyla kendini ele verir.

Fakat ağlamak her insanın harcı değildir. Ağlamak zordur. Herkes ağlayamaz. Kalbi nasırlaşmış olanlar, duyguları körelmiş olanlar ağlayamaz. Onların gözleri kurudur. Ama asıl kuruyan gözleri değil, kalpleridir. Çünkü merhametin kuruduğu yerde gözyaşı olmaz. Böyle insanlar başkalarının acısına ağlayamazlar; bilakis başkalarını ağlatmaktan zevk alırlar. İşte insanlığın en büyük felaketlerinden biri de budur: Ağlayamayan kalplerin giderek çoğalması...

Gerçek göz yaşını görmek için dünyanın dört bir yanında ağlayanların kimler olduğuna bakmak yeterlidir: Ağlayanlar mazlumlardır. Ağlayanlar çocuklardır. Analardır. Yetimlerdir. Kimsesizlerdir. Gücün karşısında ezilen, zulmün altında kalan insanlardır ağlayanlar. Onların bu haline bakarak ağlayanlar ise yok denecek kadar azdır.

Mübarek Ramazan ayında dünyanın bazı coğrafyalarında kurulan sofralar iftar sofraları değildir; adeta ağıt sofralarıdır. Gazze’de çocuklar ağlıyor. Enkazların arasında kalan oyuncakların yanında, paramparça olmuş hayatların ortasında çocuklar ağlıyor. Birinin elinde kırık bir oyuncak, bir diğerinin yüzünde korkunun o korkunç izi… Kimi annesini arıyor, kimi babasının sesini. Kimi ise neyi kaybettiğini bile anlayamayacak kadar küçük ama ağlıyor. Köşe bucak annesini arayan o çocukların feryadı, aslında bütün insanlığın vicdanına hitap eden yaman bir çığlıktır.

Bütün bu acılara ve gözyaşlarına rağmen dünyanın başka başka yerlerinde Müslümanlar lüks iftar sofraları kurabiliyor. Ekranlarda Gazze’nin, Tahran’ın, Ukrayna’nın yıkılmış evleri görünürken; tozun toprağın içinde annesini arayan çocuklar, enkaz arasında sessizce ağlayan babalar gözyaşı dökerken, onların sofralarında tabaklar dolup dolup, boşalıyor; bardaklar havaya kalkıyor. Bir yanda iftar ezanı okunurken, diğer yanda bir çocuğun feryadı ekranlardan arşa yükseliyor.

O insanlar bir yandan iftarını açarken, diğer yandan göz ucuyla ekrana bakıp yalnızca “vay be…” diyebiliyor. Oysa bazı acılar seyredilecek görüntüler değildir. İnsan, gerçekten yanan bir kalbi gördüğünde yalnızca “vay be” diyemez; ya susar, ya da kalbiyle birlikte gözleri konuşur. Çünkü mazlumun gözyaşı karşısında sessiz kalan bir kalp, zamanla merhametini de kaybetmeye başlar.

Oysa insanın kalbi gerçekten titrediğinde lokma boğazından geçmez. Bir çocuğun “anne!” diye haykırışı, insanın elindeki ekmeği bırakmasına yeter de artar bile. Çünkü bazı çığlıklar sadece kulakla duyulmaz; insanın kalbine düşer, orada bir yangın başlatır. Eğer o yangın içimizde hiçbir şeyi yakmıyorsa, asıl korkulması gereken şey uzaktaki bombalar değildir, kalplerimizin yavaş yavaş taşlaşmaya başlamasıdır.

Bir annenin “evladım” diye haykırışı, dünyanın neresinde olursa olsun insanın yüreğini yerinden söküp almalıdır. Eğer o çığlığı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmaya rahatça uzanabiliyorsak, orada sadece bir uzaklık değil, bir vicdan yorgunluğu var demektir.

O zaman korkulması gereken şey sadece bombalar değildir;
Korkulması gereken şey, bir gün mazlumun çığlığı karşısında kalplerimizin hiçbir şey hissetme
yecek kadar katılaşmış olmasıdır.

Çünkü, zulüm dünyayı yaralar; ama merhametin ölmesi insanlığın yok olmasıdır.

Bir çocuğun gözyaşı, insanlığın vicdanına düşen en ağır imtihandır. Eğer o feryadı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmayı hiç zorlanmadan yutabiliyorsak, orada bir eksiklik vardır. Çünkü merhametin olduğu yerde insanın boğazı düğümlenir, kelimeler susar, gözler konuşur. Ama eğer bir gün bir çocuğun feryadı karşısında yalnızca “vay be” diyebiliyorsak, işte o zaman korkmamız gereken şey dünyanın zulmü değil, kalplerimizin sessizce taşlaşmaya başlamasıdır.

Arakan’da analar ağlıyor. Yurtlarından sürülen insanların gözlerinde memleketin yangını var. Ukrayna’da bir annenin çocuğunu ağlayarak son kez kucaklayışına şahit oluyoruz. İran’da, dünyanın başka köşelerinde, nice evlerde gözyaşları var. Ağlıyorlar.

Fakat belki de en acı olanı şudur:
Bugün birçok insan bu acıları 
göz yaşlarını, televizyon ekranlarından film izler gibi izliyor ama kalbi tiremiyor. Ekranın bir tarafında bombalar düşüyor, çocuklar ağlıyor; diğer tarafında ise hayat aynı kayıtsızlıkla devam ediyor. Hatta bazen insan, “oh olsun” diyenleri bile duyabiliyor. Zulmü yapan kadar, zulme sessiz kalanların da çoğaldığını görmek insanın içini ürpertiyor.

Bir yanda açlıktan mideleri sırtına yapışmış, can çekişen çocuklar varken; diğer yanda lüks otellerde kurulan gösterişli iftar sofraları… Ne yaman bir çelişkidir bu! 
Bir yanda evlatlarının mezarı başında dua eden acılı analar varken; diğer yanda bütün bu acıları görmezden gelen Müslümanların hâli… Bu nasıl bir duyarsızlıktır, bu nasıl bir gaflettir?
Aman Allah’ım… Bu ne yaman çelişkidir böyle! 
Bir tarafta gözyaşıyla açılan oruçlar, diğer tarafta sadece kuş sütünün eksik olduğu ihtişamla kurulan sofralar… İnsan sormadan edemiyor: Aynı kıbleye yönelen, aynı Ramazan’ı yaşayan insanlar arasında bu kadar büyük bir uçurum ne zaman-nasıl oluştu? 

“Müminler birbirlerine sevgi, merhamet ve şefkat göstermede tek bir beden gibidir. Bedenin bir yeri ağrıdığında nasıl ki bütün beden o acıyı hisseder ve uykusuz kalırsa, müminler de birinin acısını hep birlikte hissetmelidir.”

Bugün bir çocuğun gözyaşı akıyorsa, ve biz o acıyı hissetmiyorsak, bedenimizin değil kalbimizin hasta olduğunu düşünmek gerekir.

“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunacaktır.” (Hud, 113)

Zulüm sadece kılıçla, silahla, bombayla yapılmaz. Bazen suskun kalarak da zulme ortak olunur. Haksızlık karşısında yükselmeyen her ses, zalimin elini biraz daha güçlendirir. Çünkü bazı durumlarda susmak, tarafsız kalmak değildir; zalimin gölgesine sığınmaktır.

“Bir yerde bir çocuk ölüyorsa,
orada insanlık susmuştur.”

Belki de bugün insanlığın en büyük açmazı budur: Başkasının gözyaşını görememek.

Oysa merhamet, insanın kalbinde yaşaması gereken en büyük nimet olmalıdır. Bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebildiğimiz ölçüde insan kalırız. Gözyaşı, sadece acının değil; vicdanın da işaretidir.

Ve unutmayalım:
Ağlayabilen bir kalp hâlâ canlıdır. Başkasının acısına ağlayabilen bir insan hâlâ insanlığını koruyor
 demektir.

Mazlum ağlarken kalbimiz sarsılmıyorsa, korkmamız gereken şey zalimlerin zulmü değil, kalplerimizin merhameti kaybetmiş olmasıdır.

Belki de bu Ramazan’da yapmamız gereken yalnızca iftar sofraları kurmak değildir; kalbimizi yeniden merhametle diriltmektir.

Bir çocuğun gözyaşını kendi evladımızın gözyaşı gibi hissedebilmek, bir annenin feryadını kendi annemizin sesi gibi duyabilmektir. Çünkü merhamet, insanın kalbinde yeniden filizlenmedikçe, kurulan sofralar yalnızca bir yemek sofrası olarak kalacaktır. 
Oysa 
Oruç, insanın yalnızca midesini değil, kalbini de arındırması gereken bir ibadettir. Anlayana.

Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır. Göz yaşları, yapılan bu zulümlerin canlı şahitleridir.

 

13 Mart 2026 Cuma

FİDYE-FİTRE

 

 

FİDYE VE FİTRE

Rüştü Kam
11.03.2026 – Berlin

Ramazan ayında verilmesi gereken iki sadaka türü vardır: Fitre ve Fidye.

FİTRE

Fitre, şükür sadakası olarak verilir. Ramazan ayında durumu iyi olan Müslümanların şükür amacıyla vermesi gereken bir sadakadır. Sünnettir. Amaç sosyal adaletin sağlanmasıdır.

Evde yaşayan kişi sayısına göre verilir. Bir kimse, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin fitresini vermekle yükümlüdür.

Fıtır sadakasının kişi başına verilmesi hükmü, İslam fıkhında doğrudan Hz. Peygamber’in hadislerine dayanmaktadır. Kur’ân’da fitre adıyla ayrıntılı bir hüküm yer almaz; ancak yoksullara yardım ve infak emri genel bir ilke olarak vurgulanır (Bakara 2/177). Fitrenin miktarı ve bu miktarın kişi başına verilmesi gerektiği ise Hz. Peygamber’in tepitiyle belirlenmiştir.

Bu konuda en temel dayanaklardan biri Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen şu hadistir:

“Resûlullah (s.a.v.), fıtır sadakasını küçük–büyük, hür–köle her Müslüman için bir sa‘ hurma veya bir sa‘ arpa olarak verilmesini emretmiştir.” (Buhârî ve Müslim)

Bir sa‘ hurma veya bir sa‘ arpa yaklaşık üç kilograma tekabül etmektedir. Hicrî birinci asrın toplumsal şartları dikkate alındığında, yani 7. yüzyıl Orta Çağ toplumunda hurma ve arpa, sofraya konan en değerli ve temel gıda maddeleri arasında yer almaktaydı. Bu nedenle söz konusu ölçünün, o dönemde insanların günlük temel beslenme ihtiyacını karşılayabilecek bir miktarı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Günümüzde ise bu ölçünün, insanların günlük normal beslenme ihtiyacını karşılayacak bir değer üzerinden değerlendirilmesi daha isabetli görünmektedir.

Bununla birlikte ölçüyü doğrudan bir sa‘ hurma üzerinden ele alırsak ortaya çıkan tablo şu şekildedir: Avrupa’da kaliteli hurmanın, özellikle Ajwa hurmasının kilogram fiyatı oldukça yüksektir. Bu hesaba göre bir sa‘ hurmanın bedeli yaklaşık 40-45 avro civarına tekabül etmektedir. İhtiyaç sahibinin günlük temel gıda ihtiyacını karşılayabilecek miktarın da bundan daha düşük olmaması gerekir. Nitekim günümüz şartlarında 40-45 avro yaklaşık iki öğün yemek bedeline karşılık gelmektedir. Bu sebeple bunun altındaki bir miktarın fitre olarak verilmesi uygun görünmemektedir.

FİDYE

Fidye, kronik hastalığı bulunanların, yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanların veya oruç tutması mümkün olmakla birlikte işlerinin ağır şartları sebebiyle oruç tutamayan kimselerin vermesi gereken bir bedeldir. Bu bedel, tutamadıkları Ramazan orucunun yerine verilen mali bir karşılıktır. Fidye vermek farzdır.

İsterseniz bunu biraz daha ilmî/akademik bir üslupla da şöyle düzenleyebiliriz:

Fidye, kronik hastalığı sebebiyle oruç tutamayanların, yaşlılık nedeniyle oruç tutma gücünü kaybedenlerin veya çalışma şartlarının zorluğu sebebiyle oruç tutması fiilen mümkün olmayan kimselerin vermesi gereken mali bir bedeldir. Bu bedel, tutulamayan Ramazan orucunun yerine verilen bir karşılık olup verilmesi farzdır.

Fidyenin dayanağı Kur’ân’da şöyle ifade edilir:

“Oruç tutmaya gücü yettiği hâlde çeşitli mazeretler sebebiyle oruç tutamayan kimselerin, bir fakiri doyuracak miktarda fidye vermeleri gerekir.” (Bakara 2/184–185)Fitre ve Fidyenin Özellikleri

Fitre, Ramazan Bayramı’ndan önce verilmelidir. Bunun temel hikmeti, ihtiyaç sahiplerinin bayram gününe maddî sıkıntı yaşamadan girebilmelerini ve bayram sevincine ortak olabilmelerini sağlamaktır.

Fidye için ise böyle belirli bir zaman şartı bulunmamaktadır. Fidye, Ramazan ayı içinde verilebileceği gibi bayramdan sonra da verilebilir.

Fitre ve fidye, İslam toplumunda sosyal dayanışmayı güçlendiren ve ihtiyaç sahiplerinin toplumla birlikte bayram sevincini yaşayabilmesine katkı sağlayan önemli ibadetlerdendir. Bu sebeple Müslümanların, yardım ve desteklerini öncelikle yaşadıkları çevredeki ihtiyaç sahiplerine yöneltmeleri ve toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmeleri büyük önem taşımaktadır.

Kur’ân’da bu husus şu şekilde ifade edilmektedir:
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: Hayır olarak ne harcarsanız; ana-baba, yakın akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.” (Bakara 2/215)

Kur’ân’ın temel amacı, yardımın en muhtaç olana ulaştırılmasını sağlamaktır. Bu kişi çoğu zaman en yakın akraba da olabilir. Nitekim Kur’ân’da zekâtın anne ve babaya verilemeyeceğine dair açık bir hüküm yer almamaktadır. Bu konuda ileri sürülen bazı sınırlamalar ise daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan fıkhî yorumlar çerçevesinde değerlendirilmektedir.

AVRUPA’DA YAŞAYAN MÜSLÜMANLAR İÇİN ÖNEMLİ BİR HUSUS !

Bu mesele özellikle Avrupa’da yaşayan Müslümanlar açısından büyük bir önem taşımaktadır. Fitre veya fidye verilirken yapılacak hesap, kişinin yaşadığı yerin ekonomik şartları dikkate alınarak belirlenmelidir. Avrupa’da yaşayan bir kimse, fitre veya fidye miktarını da bulunduğu toplumun hayat şartlarını esas alarak tespit etmeli ve ödemesini buna göre yapmalıdır.

Buna rağmen bazı kişiler, Avrupa’da yaşamalarına rağmen fitre veya fidyeyi Türkiye’de ya da başka ülkelerde belirlenen miktarlara göre hesaplamaktadır. Oysa bu doğru bir yaklaşım değildir. Hiledir. Bu hileyi Allah bilir. O’nun gözünden hiçbir şeyi kaçıramazsınız. Nitekim Türkiye’de 2026 yılı için belirlenen fitre miktarı 240 TL’dir ve bu rakam yaklaşık olarak 5 avroya karşılık gelmektedir.

Avrupa’da yaşayan bir kişinin fitresini bu tutar üzerinden hesaplaması, yaşadığı yerin ekonomik şartlarını dikkate almamak ve dolayısıyla ihtiyaç sahibinin hakkını eksik vermek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, adalet duygusuyla bağdaşmadığı gibi fakirin hakkının eksik verilmesine de yol açar. Bu ise açıkça bir hak gaspıdır.

Bu nedenle Avrupa’da yaşayan bir Müslüman, fitre veya fidyesini bulunduğu ülkenin ekonomik şartlarına göre belirlemelidir. Yardım Türkiye’deki akrabalara veya başka ülkelerdeki ihtiyaç sahiplerine gönderilecek olsa bile, hesap kişinin yaşadığı yerin şartları esas alınarak yapılmalıdır.

Bu ölçü dikkate alındığında, Avrupa’da yaşayan bir Müslüman için fitre veya fidye miktarı günümüz şartlarında ortalama iki öğün yemek bedeline denk gelmektedir. Bu da yaklaşık 40–45 avro civarında bir miktara karşılık gelmektedir.

Unutulmamalıdır ki sadaka yalnızca bir rakam değildir; aynı zamanda bir vicdan ve adalet meselesidir. Fitre ve fidye, fakirin hakkını gözetmek ve toplumdaki dayanışmayı güçlendirmek için vardır. Bu sebeple verilecek miktar, sembolik ve en düşük hesaplarla belirlenen bir rakam olarak görülmemeli; ihtiyaç sahibinin hakkını gözeten bir sorumluluk bilinciyle tespit edilmelidir.

Çünkü mesele yalnızca bir ibadeti yerine getirmek değildir. Mesele, hakkı sahibine eksiksiz ulaştırmaktır. Eğer bir Müslüman yaşadığı toplumun şartlarını görmezden gelerek fitre veya fidyesini en düşük ölçülerle belirliyorsa, ibadetin ruhunu zayıflatmış olur. Oysa fitre ve fidyenin amacı, fakirin sofrasını büyütmek, kalpler arasındaki bağı güçlendirmek ve toplumda adaleti canlı tutmaktır.

Bu nedenle Avrupa’da yaşayan Müslümanların bu konuda daha bilinçli ve daha duyarlı davranmaları gerekir. Fitre ve fidye bir hesap meselesi değil, bir hak ve vicdan meselesidir.

Zira mesele sadece bir ibadeti yerine getirmek değil, hakkı hak sahibine eksiksiz ulaştırmaktır. Avrupa’da yaşayan Müslümanların bu gerçeği göz ardı etmeden, fitre ve fidyelerini yaşadıkları toplumun ekonomik şartlarını dikkate alarak vermeleri hem dinî hem de ahlâkî bir sorumluluktur.

 

11 Mart 2026 Çarşamba

İRAN 2026

 

İRAN’DA İNSANLIK ÖLÜRKEN MEZHEP HESABI YAPANLAR,
YAZIKLAR OLSUN SİZLERE!

Rüştü KAM
11.03.2026 / BERLİN

28 Şubat’tan bu yana, tam da Ramazan ayının ortasında, Müslüman coğrafyası akıl almaz bir acının içinden geçiyor. İran’ın üzerinde gece gündüz demeden bombalar patlıyor. Amerika ve İsrail saldırıyor; gökyüzü ateş kusuyor. Füzeler düşüyor, şehirler yanıyor. Ama en acısı şu: Bu bombalar askeri hedefleri değil, insanları vuruyor. Siviller vuruluyor. Okullar vuruluyor. Çocuklar öldürülüyor. Hastaneler vuruluyor. Evler yıkılıyor. Bir insanlık suçu işleniyor ve dünya adeta bunu seyrediyor.

Ne Birleşmiş Milletler’den ciddi bir ses çıkıyor, ne de İslam ülkelerinden. Herkes suskun. Herkes seyirci. Sanki bir film izler gibi ekranların karşısına geçip bombaların patlamasını izliyoruz. Hikâye gibi geliyor insanlara. Ama bu bir hikâye değil. Bu gerçek. Ve o gerçek her gün onlarca, yüzlerce günahsız insanın, çocukların hayatına mal oluyor.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu Müslümanlar ne ara bu kadar duyarsız oldu? Ne zaman bu kadar duyarsızlaştı? Kimler bu toplumu bu hale getirdi?

Birileri dünyadaki başka kepazeliklerin, Epstein skandalların üstünü örtmek için İran’a saldırıyor. Yazıklar olsun size. Binlerce kez yazıklar olsun. Büyük güçlerin kirli hesaplarının üstünü örtmelerine böylece sizler de alet oluyorsunuz. O küçücük kızların çığlıkları sizi de boğacaktır! Ama Müslümanlar bu kepazeliği çoktan unuttular bile. Şimdi de onların kayığına binmişler yol alıyorlar.

Türkiye’de bazı köşe yazarları, bazı sözde tarihçiler adeta bayram ediyor. “İran bizim dostumuz mu ki?” diye yazılar yazıyorlar. “Tarihe bakalım, İran’la ne zaman dost olduk?” diye ahkâm kesiyorlar.

Ey utanmazlar!
Ey arlanmazlar!

Siz kimin değirmenine su taşıdığınızın farkında mısınız? Bari susun! Bari sessiz kalın! Çünkü sizin bu sözleriniz, bu ayrıştırıcı diliniz, tam da emperyalistlerin istediği dildir.

Sünni–Şii ayrışmasını körükleyenler onlarla birlikte sizsiniz. Siz varken başkalarının fitne çıkarmasına gerek yok. “Onlar Şii”, “bunlar Sünni” diyerek insanlık dramını mezhep kavgasına indiriyorsunuz.

Yazıklar olsun!

Size de sizin Müslümanlığınızın da içine tüküreyim ben. Yazıklar olsun sizin gimi Müslüman kılıklı ahmaklara!

Muhammed İkbal boşuna dememiş:
“Kaç Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa.”  diye

Muhammed İkbal’e sizin gibi aymaz Müslümanlar söyletmiş olmalı bu sözü. Çünkü sizin tuttuğunuz orucun da bir hayrı yoktur, kıldığınız namazın da bir anlamı yoktur. Eğer bir çocuk ölürken kalbiniz sızlamıyorsa, eğer bir şehir bombalanırken vicdanınız susuyorsa, sizin ibadetinizin ne değeri vardır? Birileri de Umre turları düzenliyor iyimi? Hem de böyle bir günde. Allah aşkına sizler kimsiniz? Kimlerin değirmenine su taşıyorsunuz?

Siz neyin peşindesiniz? Sizin yularınız kimin elindedir?

Dünya’da insanlık yok ediliyor. Çocuklar öldürülüyor. Okullar bombalanıyor. Şehirler yerle bir ediliyor. Ama siz hâlâ mezhepçilik oyunu oynuyorsunuz. Bire arlanmazlar.

Gazze’nin acısı daha dinmemişken şimdi bu acıya İran eklendi. Dün Suriye de aynı acıyı yaşamıştı. Halep’te, Şam’da, Humus’ta insanlar aynı şekilde öldürülmüştü.

Benim inandığım Allah sizin inandığınız Allah olmasa gerektir.

Çünkü, benim inandığım Allah ne pahasına olursa olsun, mazlumun yanında durmayı emreder. Mazlumun Müslüman olması şart değildir. İnsan olması yeterlidir. Hatta canlı olması bile yeterlidir.

Ama siz böylesine vahim bir günde Mezhepçilik oyunu oynuyorsunuz. Kim Sünni, kim Şii diye hesap yapıyorsunuz.

Ben size ancak Kur’an’dan bir ifadeyi hatırlatarak söyleyeyim:
Sizler “Belhüm edall.”siniz.
Yani: Hayvanlar gibisiniz, hatta onlarda daha da aşağıdasınız.

Evet, ben size bunu söylerim. Çünkü vicdanını kaybeden insan, gerçekten de hayvandan aşağı bir hale düşer.

Ey sözde tarihçiler!
Ey Müslüman kimliği taşıdığını söyleyen ama aklını kullanmayan ahmak tarihçiler!

Osmanlı’nın kuruluş dönemini ne çabuk unuttunuz? Beylikler arasındaki savaşları ne çabuk unuttunuz? Selçuklu artıklarıyla Kayıların, Osmanlıların yaptığı mücadeleleri ne çabuk unuttunuz?

Üstelik onların hepsi Sünni idi.

Hadi aynı şeyi onlar için de söylesenize!
Hadi “Sünniler birbirini canice öldürdü” desenize!

Ama diyemezsiniz. Çünkü derdiniz tarihi gerçekler değil. Derdiniz hakikat değil. Sizin derdiniz sadece bugünün siyasetine malzeme üretmek.

Şiielerin, amel defterini siz mi tutuyorsunuz?

Allah size vekâlet mi verdi?

Kimin Müslüman, kimin değil olduğuna siz mi karar veriyorsunuz?

Benim inandığım Allah, mazlumun kimliğine bakmaz ve o mazlumun ahını yerde de bırakmaz. Benim inandığım Allah, zalimden de hesap sorar; zalime sessiz kalarak destek veren ahmaklardan da. Beş vakit namaz kılsa da, oruç tutsa da, umreye ve hacca gitse de. “Nice namaz kılanlar vardır ki yazıklar olsun onlara”. Bu söz; Benim inandığım Allah’ın sözdür.

Çünkü hain ile ahmak aynı işi yapar. Sonuç değişmez.

Ahmaklığınız sizi kurtarmayacaktır.

Bugün çocuklar ölürken susanlar, yarın bunun hesabını vereceklerdir. Bombalar şehirleri alev alev yakarken mezhep hesabı yapanlar, o gün geldiğinde suskunluklarının hesabını en ağır şekilde vereceklerdir. Hesaba çekecek olan bu yapılanları unutmayacaktır.

Yazıklar olsun sizlere!

Gerçekten yazıklar olsun sizin gibi Müslüman kılıklı ahmaklara… belki de hainlere.

 

8 Mart 2026 Pazar

8 MART KADINLAR GÜNÜ 2026

 8 MART’TA KUTLANAN NEDİR: KADIN MI, KADININ İSTİSMARI MI?

Rüştü Kam
8.03.2026 / Berlin

Her yıl 8 Mart geldiğinde dünyanın dört bir yanında aynı cümle tekrar edilir:
“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

Mesajlar yazılır.
Konuşmalar yapılır.
Çiçekler dağıtılır.

“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

Fakat bütün bu sözlerin arasında çoğu zaman sorulmayan bir soru vardır:

Gerçekten neyi kutluyoruz?

Kadına verilen değeri mi?

Yoksa modern dünyanın kadına sunduğu yeni istismar biçimlerini mi?

Eğer mesele gerçekten kadına değer vermekse, insan ister istemez şu soruyu sorar:

Kadın bugün gerçekten daha çok mu saygı görüyor?
Yoksa yalnızca daha görünür bir istismarın içine mi sürüklen
iyor?

 

Kutlanan Nedir: Kadın mı, Kadının İstismarı mı?


8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor.

Kutlansın kutlanmasına da insan sormadan edemiyor:

Neyi kutluyoruz?
Niçin kutluyoruz?
Kimin emriyle kutluyoruz?

Bugün dünyanın dört bir yanında konuşmalar yapılıyor, mesajlar yayımlanıyor, sosyal medyada sayısız kutlama cümleleri dolaşıyor. Fakat bütün bu sözlerin arasında şu temel soru sorulmuyor:
Bu çağda kadın gerçekten kadın olarak ana olarak değer görüyor mu?


Tarih boyunca kadının yaşadığı en büyük sorunlardan biri istismar olmuştur.

Orta Çağ Avrupa’sına bakıldığında kadın çoğu zaman bir eşya gibi görülmüş, hakları sınırlanmış, toplumsal hayatın dışına itilmiştir. Peki bugün gerçekten büyük bir değişim yaşandığını söylemek mümkün müdür?

Dün kadının emeği sömürülüyordu.
Bugün de sömürülüyor.

Dün kadının bedeni üzerinden menfaat devşiriliyordu. Bugün de devşiriliyor.

Aradaki fark özde değişim değildir, yalnızca biçimde değişimdir.

Orta Çağ’da kadın açıkça bastırılan bir varlıktı. Doğrudur.

Bugün de özgürlük söylemleri altında tüketilen varlık yine kadındır. Buna kim itiraz edebilir?  

Modern dünyanın, kadına sunduğu sözde özgürlük, kadını daha görünür bir istismar alanına sürüklemiştir. Bu yadsınamaz bir gerçektir. 
Bu durumda “kadınlar gününüz kutlu olsun demek ne demektir? 
Kimler kimlerin davulunu çalıyor? 

Reklamdan eğlence sektörüne, modadan medya dünyasına kadar birçok alanda kadının varlığı, insanî değeriyle değil, bedeniyle ölçülmektedir. Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri de budur. Çıplak kadın modern kadındır.

Son yıllarda ortaya çıkan Jeffrey Epstein skandalı, bu gerçeğin en çıplak örneklerinden biri değil midir? 

Dünyanın en güçlü çevreleriyle ilişkileri olan bir kişi.
Kurduğu kirli bir istismar ağı.
Ve o ağın mağdurları…

Bunlar 
genç kızlar ve kadınlar değil midir?


Kadın haklarının en çok konuşulduğu çağlardan birinde…Böylesine büyük bir istismar ağının yıllarca varlığını sürdürebilmiş olması…Gerçekten düşündürücü
 değil midir? Siz ey 8 Mart kadın hakları savunucuları; yıllardan beri devam eden bu kepazeliği neden görmediniz?


Sahi siz kimin hakkını savunuyorsunuz?

Ve savunduğunuz şey gerçekten hangi hak?


Eğer 
siz gerçekten kadınların onurunu korunuyorsanız;
21. yüzyılda yaşanan bu kepazeliğin izahını kadın hakları savunucuları 
olarak nasıl yapacaksınız? Sizlerin dilinden yazılan yazılarda, o kepazeliğin kınandığı bir cümleye rastlamadım. 


Siz ey 8 Mart kadın hakları savunucuları; sahi siz kimin davulunu çalıyorsunuz?

Kadını onurlandırmak, yılda bir gün mesaj yayımlamakla olmaz.

Kadını vitrinlere koyarak olmaz.
Hem de çıplak olarak
Onları reklamların nesnesi hâline getirerek hiç olmaz.
Sloganlara hapsetmekle de olmaz.

Çünkü kadını yücelten şey;
onu tüketimin malzemesi haline getirmek değil,
kadın olarak, insan olarak onurunu korumaktır.

İnsan onurunu yücelten şey bedeni tüketmek değil, haysiyeti korumaktır. Bir toplum kadına nasıl bakıyorsa, aslında kendi insan anlayışını da ortaya koyar. Bir anayı tüketimin bir parçasına dönüştüren bir düzen, ne kadar modern görünürse görünsün…Özünde insanı küçülten bir düzendir.

Çünkü kadın annedir. İnsan neslinin devamını sağlayan… İnsanı doğuran… Büyüten… Terbiye eden…Toplumun ilk mektebi olan annedir.
Bugün modern kültür içinde annelik geri plana itilmiştir.

Kadının değeri başka ölçülerle belirlenmektedir:

görünürlük,
popülerlik,
tüketim,
gösteri…


Kadın çoğu zaman hem tüketilen hem de tüketimin aracı hâline getirilen bir varlığa dönüştürülmektedir.

Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Sahi siz hangi kadının hakkını savunuyorsunuz?

Ve savunduğunuz şey ne menem bir haktır?


Eğer kadın hâlâ beden üzerinden kurulan bir düzenin merkezinde tutuluyorsa…

Eğer kadın istismarı modern dünyanın ortasında hâlâ varlığını sürdürebiliyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir zafer yoktur. Üzerinde düşünülmesi gereken derin bir çelişki vardır.

Sahi siz hangi kadının hakkını savunuyorsunuz?


Kadınlar Günü…

Şımarık mesajların günü olmamalıdır.

Yılışık kutlamaların günü olmamalıdır.

Anaların istismar edildiği bir dünyada…

“Kadınlar gününüz kutlu olsun” demek…
Bütün bu istismarın ortasında…
Biraz da acı bir ironi değil midir?

Belki de bugün yapılması gereken kutlamak değildir;

Kadının onurunun nerede nasıl kaybolduğunu aramaktır.

Çünkü bir toplum kadına nasıl bakıyorsa…

kendi geleceğine de öyle bakıyor demektir.

Sahi siz hangi kadının hakkını 
niçin savunuyorsunuz?

 

 

7 Mart 2026 Cumartesi

LÜKS OTELLERD İFTAR SOFRALARI BERLİN

 BERLİN’DE LÜKS OTEL İFTARLARI: İSRAF DEĞİLSE NEYİN TEMSİLİDİR?


-Berlin’de binlerce Euro harcanarak lüks otellerde iftar sofraları kuruluyor. Salonlar ışıl ışıl. Fotoğraflar paylaşılıyor. “Temsil gücü” deniyor. “Prestij” deniyor. İki saat sonra o paralar lağımla buluşuyor. Yazıktır. Günahtır-
Rüştü Kam
29.02.2026
Berlin’de Müslüman iş adamları dernekleri, binlerce Euro harcayarak lüks otellerde iftar sofraları kuruyorlar. İki saat sonra o Euro’lar lağımla buluşup gidiyor. Geriye ne kalıyor? Birkaç fotoğraf, birkaç tebessüm, birkaç “ne güzel organizasyon” cümlesi… Hepsi bu.
Yazıktır. Günahtır.
İsrafın haram olduğunu dillerinden düşürmeyen bu çevreler, bugün bu lüksün ve gösterişin peşinde neyi aramaktadırlar? 
Allah’ın verdiği nimetlerle şımarmanın, servetin insanı körleştirmesinin bir tezahürü değil midir bu yapılanlar? 
Müslüman olduklarını her fırsatta yüksek sesle ilan eden; fakat Müslümanlığın ahlâkını, infak bilincini ve hesap sorumluluğunu taşımayan bir anlayış değil midir bu yapılanlar? 
Dil ile İslam’ı savunup, fiil ile onun ruhunu zedelemek ne yaman bir çelişkidir? 

Allah, Müslümanları bu ölçüsüzlüğün, bu yanlış temsillerin ve bu vebalin ağır sonucundan muhafaza eylesin.

Kapitalistten daha kapitalist olan bu anlayış, Karun gibi yaşar; Haman ve Bel‘am gibi dünyanın keyfini sürer. Bu üçlü, iktidar, servet ve bilginin, ahlâkî denetimden kopması hâlinde nasıl bir çöküşe yol açabileceğini gösterir. Servetle şımaran Karun, güce yaslanan Hâmân ve bilgiyi çıkar için eğip büken Bel‘am; İslam düşüncesinde sadece tarihsel şahsiyetler değil, her çağda ortaya çıkabilecek ahlâkî sapma biçimleridir. Bu nedenle mesele isimler değil; temsil ettikleri zihniyettir.(Kasas 28/38-39, 76-83; Mü’min 40/36. A‘râf 7/175-176)
Lüksün köleleştirdiği insanlardır bunlar. Otuz bin, kırk bin 50 bin Euro’yu iki saat içinde lağımla buluşturur, sonra buna “medeniyet” derler, “temsil gücü” derler. Bilmezler ki; Almanca konuşan bir toplumun içinde bu görüntü, “temsil” olarak değil, çoğu zaman ölçüsüz bir şatafat olarak algılanır. Saygı uyandırdığını zannettikleri şey, gerçekte ciddiyet kaybına yol açar. Ve nice insan, köşesine çekilip içten içe alaycı bir tebessümle bu gösterişi izler.
İsrafın Haramlığı: Allah’ın Açık Hükmü
Kur’an, isrâfı sadece “ayıp” saymaz; yasaklar.
“Yiyin için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf, 7/31)
“Şüphesiz müsrifler şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ, 17/27)
“Allah, haddi aşan müsrifleri sevmez.” (En‘âm, 6/141)
Burada mesele sıradan bir yemek meselesi değildir. Asıl mesele; ibadetin ruhuna şatafatı karıştırmak, Allah’ın verdiği nimeti gösteriş malzemesine dönüştürmek ve toplumsal yaralara merhem olması gereken imkânları iki saatlik bir ihtişam gösterisine harcamaktır. İbadeti tevazu ile değil, prestijle ölçmeye başladığınızda; geriye ibadetin özü değil, sadece dekoru kalır.
Gösteriş ve Riya: İbadeti Fotoğrafa Çeviren Hastalık
İnfak (harcama) ve hayır, İslam’da kalbin amelidir. Gösterişe bulaşırsa hayrın ruhu söner.
“Ey iman edenler! Başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın…” (Bakara, 2/264)
“Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar…” (Nisâ, 4/38)
Hayır; “insanlar görsün” diye yapılırsa, ahirette “Allah rızası” diye yazılmaz. Berlin’in lüks otel salonlarında, kameralar arasında, sponsor afişleri altında, israfın üstüne “ibadet” etiketi yapıştırmak; korkarım ki hayrı değil, hesabı büyütür.
Peygamber’in İftarı: Ölçü, Sadelik, Şükür
Peygamberimizin (s.a.s.) iftarını anlatırken hurmadan, sudan, sadelikten uzun uzun bahsedersiniz. “Bulamazsa birkaç lokmayla açardı orucunu” diye gözler dolarak konuşursunuz. Ama iş kendi sofranıza gelince, o anlattığınız sünneti ilk terk eden yine siz olursunuz. Diliniz Resûl’ü över, hayatınız lüksü tercih eder.
Bu nasıl bir tutarsızlıktır?
Sünneti kürsüde anlatıp, salonda inkâr etmek değil midir bu?
Sadelik üzerinden vaaz verip, şatafat üzerinden itibar devşirmek nasıl bir ahlâk anlayışıdır?
Söz ile amel arasındaki bu uçurum, sadece bir çelişki değil; temsil iddiasının çöküşüdür. Çünkü sünneti anlatmak kolaydır; sünnetle yaşamak ise bedel ister.
“Resûlullah (s.a.s.) akşam namazını kılmadan önce birkaç taze hurma ile; bulamazsa kuru hurma ile; onu da bulamazsa su ile iftar ederdi.” (Tirmizî, Savm)
Bu ölçü bize şunu öğretir: İftarın esası, lüks değil şükürdür. İftarın esası, gösteriş değil merhamettir.
“Sofraların En Çirkini…”: Fakirin Çağrılmadığı Sofra
“Yemeğin en kötüsü, zenginin çağrılıp fakirin terk edildiği davet yemeğidir.” (Müslim, Nikâh)
Hadisler üzerinden başkalarına iman dersi vermeye kalkanlara şimdi sormak gerekir:
Bu lüks iftarlara kaç Obdachlos davet ediliyor?
Kaç kimsesiz insan?
Kaç yalnız yaşlı?
Kaç borç yükü altında ezilen öğrenci?
Kaç kira derdiyle boğuşan aile?
Kaç şiddet mağduru kadın?
Kaç onurundan dolayı el açamayan, “kimseye söyleyemeyen” fakir?
Yoksa davet listeleri hep aynı çevrelerden mi oluşuyor?
Aynı unvanlar, aynı kartvizitler, aynı sponsorlar…
Eğer o sofralarda fakir yoksa, o sofranın adı “iftar” değildir.
O, bir itibar organizasyonudur.
Bir prestij gösterisidir.
Bir çevre buluşmasıdır.
Fakir dışarıda kalmışsa, o sofra rahmet üretmez; fotoğraf üretir.
Şöhret üretir.
Alkış üretir.
Ama Allah katında değeri olan şey, alkış değil; samimiyettir.
Zekât ve İnfak: Karın Doyurmak Değil, Gelecek İnşa Etmek
Allah, infakı sadece “vermek” olarak öğretmez; düzen kurmak olarak öğretir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe (birr’e) erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92)
“Onların mallarında, isteyenin ve mahrumun hakkı vardır.” (Zâriyât, 51/19)
Bu, “ister ver ister verme” değildir. Bu bir hak meselesidir.
Berlin’de o lağıma bırakılan paralarla neler yapılabilir:
  • Öğrenci yurdu
  • Burs fonu
  • Almanca yayın yapan güçlü bir platform
  • Gençliæk ve kimlik merkezleri
  • Psikolojik danışmanlık ve aile destek birimi
  • Bağımlılık danışmanlığı
  • Yoksullara sıcak yemek ve barınma koordinasyonu
  • İslam’ı tanıtıcı, Ehl-i Kitap’la diyalog ve sosyal hizmet projeleri
Bunlar “iki saatlik organizasyon” değil; iki nesillik inşa demektir emniyet demektir.
Hesap Günü: Bu İsrafın Altına İmza Atılır mı?
Hesaba gerçekten inanan insan, israfı “organizasyon” ambalajıyla meşrulaştıramaz. Vicdanı diri olan bir mümin, savurganlığı süsleyip adına “temsil” diyemez.
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8)
“İnsan, kıyamet günü; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından sorguya çekilmedikçe yerinden kıpırdayamaz.” (Tirmizî)
Bu ayet ve hadisler ortadayken, hâlâ binlerce Euroyu iki saatlik bir gösteriş için harcayabilmek, ya hesabı hafife almaktır ya da hiç düşünmemektir.
Bugünün dünyasında; savaşların, yoksulluğun, evsizliğin, gençlerin savruluşunun ortasında, sırf “prestij” adına sofralara para gömmek hangi vicdana sığar? Hangi ahlâk bunu kaldırır?
Bu, ibadet değildir.
Bu, ibadetin ruhunu boşaltmaktır.
Bu, nimeti şükürle değil, şatafatla tüketmektir.
Ve unutulmamalıdır:
Gösterişle yapılan harcama, sevap hanesini doldurmaz; hesabı ağırlaştırır.
Son Çağrı: Lütfen İslam’a Bari Zarar Vermeyin
Siz, her fırsatta Müslümanlığınızı ilan eden, bunu bir kimlik ve itibar vesilesi hâline getiren iş adamları… Eğer Müslümanlığınızla övünüyorsanız, onun yükünü de omuzlamak zorundasınız. İddia varsa, bedel vardır. Taşımayacaksanız, İslam’ın adını dilinize dolamayın. Çünkü temsil iddiası, lüks salonlarda verilen pozlarla değil; yoksulun yükünü omuzlamakla ölçülür.
Temsil, kristal bardaklar değildir.
Temsil, beş yıldızlı salonlar değildir.
Temsil, sponsorluk afişleri değildir.
Temsil; borçlu öğrencinin duasıdır.
Temsil; evsiz bir insanın sıcak çorbasıdır.
Temsil; kimliğini kaybetmek üzere olan bir gencin elinden tutmaktır.
Siz ise İslam’ın adını kullanarak onun ahlâkını zedeliyorsunuz. Gösterişi ibadetin önüne koyarak, şatafatı merhametin yerine geçirerek zarar veriyorsunuz. Bu, basit bir tercih değildir; bu, yanlış bir örneklik ve ağır bir vebaldir.
Yazıktır. Günahtır.
Berlin’de, Almanya’da yapılacak bu kadar iş, kurulacak bu kadar kurum, korunacak bu kadar genç varken; iki saatlik gösterişle lağıma karışan paraya “temsil” demek, kelimenin içini boşaltmaktır.
Bu temsil değildir.
Bu, nimete nankörlüktür.
Bu, yoksula sırt çevirmektir.
Bu, geleceğe karşı sorumsuzluktur.
Ve en acısı şudur:
İslam’a en büyük zarar, dışarıdan gelen saldırılarla değil; içeriden yapılan yanlış temsillerle verilir. Sizler onu yapıyorsunuz. 
Sizler sarp yokuşlara tırmanmak istemiyorsunuz. Kolay olanı seçiyor, zahmetten kaçıyor, bedel ödemeden temsil iddiasında bulunuyorsunuz.
Oysa Allah şöyle buyurur:
“Fakat o, sarp yokuşu aşmaya yanaşmadı.” (Beled, 90/11)
Ve ardından sorar:
“O sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?” (Beled, 90/12)
Sonra cevabını verir:
“Bir köleyi azat etmektir. Yahut açlık gününde, yakınlığı olan bir yetimi ya da topraklara düşmüş bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled, 90/13-16)
İşte sarp yokuş budur.
Sarp yokuş; lüks otelde iftar vermek değildir.
Sarp yokuş; alkış almak değildir.
Sarp yokuş; sponsor listesine ad yazdırmak değildir.
Sarp yokuş; zor olanı yapmaktır.
Sarp yokuş; açın yanında durmaktır.
Sarp yokuş; geleceği inşa etmektir.
Sarp yokuş; servetin konforunu değil, sorumluluğunu taşımaktır.
Ama siz o yokuşa yanaşmıyorsunuz.
Çünkü o yokuş terletir.
O yokuş fedakârlık ister.
O yokuş gösteriş değil, samimiyet ister.
Ve Allah açıkça söylüyor:
Sarp yokuşu aşmaya yanaşmayan, kolayın peşine düşer.
İşte mesele budur.
Yol O’nun yoludur.
O yolda olmayan her emek, rüzgâra savrulur.
Geçici olan geçer gider.
Geride sadece Hakikat kalır.
Vesselam…