18 Mart 2026 Çarşamba

ÇANAKKALE I

 ÇANAKKALE’DE İMAN SAF TUTMUŞTU (I)


Rüştü Kam
18.03.2026
Çanakkale, yalnızca bir savaşın adı değildir. O, bir milletin imanla, sabırla ve fedakârlıkla yazdığı büyük bir destanın adıdır. Bu topraklarda kurşunlar kadar dualar da yükselmiş, top sesleri kadar “Allahü Ekber” nidaları da göklere ulaşmıştır. Siperler arasında ölüm kol gezerken bile Mehmetçiğin kalbinde sarsılmaz bir inanç vardı. Çünkü o biliyordu ki bu mücadele sadece bir vatan toprağını savunmak için değil, aynı zamanda bir inancı, bir haysiyeti ve bir medeniyeti ayakta tutmak içindi. Çanakkale’de yaşanan birçok olağanüstü olay vardır. Bunları sadece akılla açıklamak her zaman kolay değildir; ancak iman gözüyle bakıldığında her şey daha anlamlı hâle gelir. Çünkü bazı gerçekler sadece görülmez, aynı zamanda hissedilir. İşte bu satırlar, o büyük destanın içinde yer alan ve bugün bile insanın yüreğini etkileyen hatıralardan birkaçını anlatmak için kaleme alınmıştır.

Çanakkale’ye vardığımızda saat 06’yı gösteriyordu. Berlin Türk Eğitim Derneği üyelerinin Çanakkale gezisinden söz ediyorum. Namaz ve yemek derken saat 07.30’a gelmişti çoktan, hemen savaşın cereyan ettiği mekânlara doğru yola koyulduk.
Çanakkale rehberimiz Erdoğan Bey, Seyit Onbaşı ile birlikte karşıladılar bizi Seddülbahir’de…
Erdoğan Bey hiç vakit geçirmeden başladı, Seyit Onbaşı’nın dilinden Çanakkale’yi anlatmaya: “İngiliz’i, Fransız’ı, Avustralyalısı… Ne kadar güçlü ve büyük devlet varsa toplanmışlar, gelmişler Çanakkale Boğazı’na. Gayeleri bizi geldiğimiz yere, Orta Asya’ya sürmekmiş. Çoktan paylaşmışlar bile kendi aralarında Osmanlı toprağını. Birkaç bomba atarak Çanakkale’yi geçip Marmara Denizi’nde yudumlamak istiyorlarmış sabah kahvelerini. Balkan Savaşları’nda yorgun düşen ve hırpalanan Osmanlı’nın dayanacak gücünün kalmadığını düşünüyorlarmış.”
Mayın temizleme gemileriyle temizlemişler Osmanlı’nın Boğaz’a döşedikleri mayınları. Sonra da kendilerinden emin bir şekilde, 19 Şubat sabahı başlamışlar Osmanlı tabyalarını bombalamaya.
Yer yerinden oynamış, taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmamış. Cesetler havada uçuşmaya başlamış. Komutanı çıkarmış Seyit Onbaşı’yı enkazın altından. Ayakta kalan üç kişi var: Bir subay, bir er ve bir de Seyit Onbaşı.Yapabilecekleri fazla bir şey yokmuş.
Neleri nasıl yapabileceklerinin hesabını yaparlarken, Seyit Onbaşı daha fazla zaman kaybetmek istememiş; “Ya Allah, bismillah” diyerek almış yerde duran 250 kiloluk o son top mermisini, sürmüş topun ağzına, yollamış hedefine. Tam isabet. Bir telaştır almış düşman donanmasını. Birbirlerini yedeklerine almaya çalışan diğer gemiler de, Anadolu yakasına paralel olarak ne zaman döşendiğini bilemedikleri mayınlara çarparak başlamışlar birer birer denize gömülmeye.
“Gerçekten inanıyorsanız ve sabırlıysanız, Ben sizin 20 kişilik gücünüze 200 kişilik güç veririm.”
Seyit Onbaşı, Allah’ın bu müjdesine mazhar olmuş Çanakkale Boğazı’nda 19 Şubat sabahı.
Yudumlayamamışlar kahvelerini Marmara’da düşmanlar o gün. Arkalarına bile bakmadan başlamışlar kaçmaya. Deniz savaşı Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmış.
Ancak düşman pes etmemiş. Denizi geçemeyeceklerini anlayan bu devletler, kara savaşıyla hedeflerine ulaşmayı düşünerek Arıburnu’ndan çıkarma yapmışlar Gelibolu’ya. Bu sefer Yahya Çavuş çıkmış karşılarına, 63 kişiyle. O da destan yazmışlar orada ama hepsi şehit olmuşlar.
Beklenmedik bir olay daha gerçekleşmiş: “Fransız ordusuna mensup Senegalli askerler, Müslüman Osmanlı askerleriyle savaştıklarını fark edince çevirmişler silahlarını Fransız askerlerine. Onların da hepsi şehit edilmiş Fransız askerleri tarafından…”
Kazandıkları bu mevzi başarılarından cesaret alan düşman askeri, Conk Bayırı’na doğru başlamışlar ilerlemeye. Bigalı köyünde geri hizmette görevlendirilen Mustafa Kemal çıkmış bu sefer sahneye. Kurmay Yarbay Hüseyin Avni ile birlikte yapmışlar planlarını. 57’nci Alay’ın komutanıymış Hüseyin Avni Paşa. Anzaklarla girişilen çatışmada 57’nci Alay’ın hepsi şehit düşmüş. Önlerine çıkan engelleri birer birer aşan düşman askerleri için an meselesiymiş artık savaşı kazanmak.
Allah’ın yardımı bu sefer de Mustafa Kemal’e ulaşmış. Mermileri bittiği için Anzaklardan kaçan askerlerle karşılaşmış Conk Bayırı’nda Mustafa Kemal. Arkalarından kovalamaktaymış Anzaklar onları. Tehlikeyi sezen Mustafa Kemal birden askerlere “Yat!” komutunu vermiş. Birdenbire ne olduğunu anlayamayan Anzak askerleri de o an yere yatmışlar. İşte Çanakkale zaferinin kırılma noktası bu komut olmuş.
Hemen sonra, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” komutuyla şahlanan askerler, “Allah Allah” nidalarıyla hücuma kalkmışlar, püskürtmüşler Anzakları. Kara savaşında zafere doğru gidilen yolda ilk adım işte böylece atılmış.
Metrekareye 8.000 merminin düştüğü, bir gecede on bin gencin kaybedildiği, nişanlıları birbirinden, öğrencileri okullarından ayıran Çanakkale Savaşı, 250.000’i şehit olmak üzere 316.000 kayıpla, 29 Ağustos 1915’te zaferle sonuçlanmış.
Biz diyoruz ki, Çanakkale anlatılmaz, ancak yaşanır.
Anzak askeri Üsteğmen Casey’den savaşla ilgili bir not
—Savaştan sonra Avustralya Genel Valisi olmuştur—
“Conk Bayırı’nda siper savaşları bütün şiddetiyle devam ediyordu. Kurşunlar yağmur gibi yağıyor, toprağın her karışı ölümle iç içe yaşanıyordu. Siperlerin arasındaki birkaç metre bile insanın hayatına mal olabilecek kadar tehlikeliydi. Böyle bir hengâmenin içinde bir taarruz sırasında bir yüzbaşı açıkta kalmıştı. Ağır yaralıydı. Ayağı neredeyse kopmuştu. Acıdan kıvranıyor, çaresizlik içinde ağlayarak ‘Kurtarın!’ diye bağırıyordu.
Biz onu görüyorduk, yardım etmek istiyorduk. Fakat bulunduğu yere çıkmak demek, kurşunların ortasına atlamak demekti. Siperden başını çıkaran anında vuruluyordu. Kimse o mesafeyi aşacak cesareti bulamıyordu; çünkü bu, neredeyse kesin bir ölüm demekti.
Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Osmanlı siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Ardından silahsız bir Osmanlı askeri siperden çıktı. Kurşunların arasından koşarak yaralı yüzbaşının yanına geldi. Bir an bile tereddüt etmedi. Onu kucakladı, kolunu omzuna attı ve ağır ağır bizim siperlere doğru getirdi.
O an sanki savaş durmuş gibiydi. Herkes donup kalmıştı. Kurşunlar susmuştu. O asker yaralı subayı bize teslim etti. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve aynı sakinlikle kendi siperine doğru yürüyüp gitti.
Biz şaşkınlık içindeydik. Ne diyeceğimizi bilemedik. Teşekkür etmeyi bile akıl edemedik. Sonradan bunun için çok üzüldük.
Günlerce o sahneyi konuştuk. O askerin cesaretini, merhametini, insanlığını… Savaşın ortasında bile düşmanına el uzatabilen bir yürek… İşte Çanakkale’yi Çanakkale yapan da belki buydu.
Çünkü Çanakkale yalnızca bir savaş değildi. Aynı zamanda insanlığın da sınandığı bir yerdi. Ve o gün, kurşunların, barutun ve ölümün ortasında bir Osmanlı askeri bize şunu öğretmişti: İnsanlık, savaşın bile öldüremediği bir değerdir.”
Bir not da bizim gaziden
—Bayram namazında askerimizi örten bulutlar—
Allah’ın yardımı, Çanakkale’de Müslüman askerlerimizi hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır. Tarih boyunca nice savaşta olduğu gibi, burada da insan aklının izah etmekte zorlandığı birçok sıra dışı hadise yaşanmıştır. Bedir’den Huneyn’e, Çanakkale’den Sakarya’ya, oradan Kore’ye kadar uzanan bu uzun tarih yolculuğunda, inananların dilinden düşmeyen bir hakikat vardır: “Allah yardım edince dengeler değişir.”
Kur’an’da bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Allah ve melekleri Peygamber’e yardım eder; ey iman edenler, siz de yardım edin…”
İşte bu inanç, cephedeki Mehmetçiğin en büyük dayanağıydı. Çünkü Çanakkale’de savaşan asker yalnızca silahına değil, imanına da güveniyordu.
1915 yılının Temmuz ve Ağustos ayları Ramazan’a denk gelmişti. Cephede savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Açlık, susuzluk, uykusuzluk…
Buna rağmen Mehmetçik orucundan taviz vermemişti. Gün boyu süren çarpışmaların ardından iftar saatini bekleyen askerler, çoğu zaman birkaç lokma ile oruçlarını açıyor, sonra yeniden siperlere dönüyordu.
Ramazan ilerledikçe bayram da yaklaşıyordu. İşte o günlerde askerlerin zihninde aynı soru dolaşmaya başlamıştı:
“Acaba bayram namazını kılacak mıyız, kılacaksak nasıl kılacağız?”
Bayram namazı cemaatle kılınan bir namazdır. Oysa siperler arasındaki mesafe birkaç adım kadardı. Kurşunlar durmaksızın havada uçuşuyor, top sesleri hiç kesilmiyordu. Böyle bir savaş ortamında askerlerin topluca namaz kılması mümkün olacak mıydı?
Mehmetçik bunu düşünüyordu. Belki de birçoğu içinden şu endişeyi taşıyordu:
“Acaba bu yıl bayram namazını kılamayacak mıyız?”
Fakat Çanakkale’de birçok kez olduğu gibi, o gün de beklenmedik şeyler yaşanacaktı. Çünkü bazen savaşın ortasında bile sükûnetin kapıları açılır. Ve insan o anlarda, görünmeyen bir yardımın varlığını daha derinden hisseder.
Olayı gazimizin dilinden dinleyelim:
“Gelibolu’da ikamet ediyordum. Hafızdım. Çanakkale’de 9. Tümen teşekkül edince gönüllü olarak kıtaya kaydoldum. Savaş ilerledikçe din görevlilerinin yerleri de belirli olmaktan çıkmıştı. Benim gibi gençler —o zaman yirmi sekiz yaşındaydım— cephede, savaşın tam ortasında görev yapıyorduk. Daha yaşlı olanlar ise sargı yerlerinde ve hastanelerde yaralılarla ilgileniyordu. Ben, Seddülbahir Cephesi’nden savaş bitinceye kadar hiç ayrılmadım.
Ramazan ayının son günleriydi. Arife günü cephe kumandanı Vehip Paşa beni yanına çağırdı ve şöyle dedi: 
“Hafız, askerin bir talebi var. Yarın Ramazan Bayramı. Sabahleyin hep birlikte bayram namazı kılmak istiyorlar. Ancak askerlerin toplu hâlde bulunması çok tehlikeli. Böyle bir fırsatı düşman kaçırmaz. Tekliflerini bu yüzden kabul etmedim. Sen de uygun bir dille bunu askerlere anlatırsın.” (1915 yılında Ramazan, miladî takvime göre 13 Temmuz Salı günü başlamış ve 11 Ağustos Çarşamba günü sona ermişti.)
Paşanın yanından ayrıldım. İçimde bir ağırlık vardı. Bir yanda askerlerin bayram namazı arzusu, diğer yanda savaşın acı gerçeği…
Tam o sırada karşıma zamanın ulularından biri çıktı. Gözü gönlü Hak ile dolu, arif ve zarif bir zat… Tanırdım onu. İlmiyle tanınmıştı. Onunla bilgide yarışabilecek kimse yok gibiydi. Develer yüküyle kitap okumuştu. Sohbetine oturanlar, yangın içinde bile olsalar o sohbeti bırakıp kalkamazlardı.
O gün o mübarek zat da cephedeydi. Bana yaklaştı ve sakin bir sesle şöyle dedi:
“Askerlere bir şey söyleme. Gün ola, hayır ola… Allah ne derse o olur.”
Bu sözleri söylerken yüzünde derin bir sükûnet vardı. Sanki o hengâmenin ortasında bile başka bir hakikati görüyordu. Ben de o sözlerin ağırlığını hissederek sustum.
Çünkü bazen insanın söyleyeceği söz kalmaz. O zaman kaderin hükmünü beklemek gerekir.”
12 Ağustos 1915 Perşembe sabahı… Gün henüz yeni ağarıyordu. Erkenden kalktım. Cephede bir hareketlilik vardı. Askerler de ayaktaydı. Belli ki içlerinde büyük bir kararlılık vardı; ne olursa olsun bayram namazını eda edeceklerdi.
Biraz sonra yüzlerce Mehmetçik bir araya geldi. Aynı göle dökülen sular gibi… Aynı imanla, aynı sevgiyle birleşmişlerdi. Allah sevgisinde buluşan o askerler saf saf dizildiler imamın arkasına. Birazdan hep birlikte Rablerinin huzurunda secdeye varacaklardı.
Tam o sırada baktık ki; gökyüzünde hevenk hevenk bulutlar belirmişti. Sessizce süzülerek üzerimize doğru geliyorlardı. Birkaç dakika sonra o bulutlar adeta yere indi ve bütün cepheyi kaplayıverdi. Aman Allah’ım bu ne muhteşem bir manzaraydı.
Askerler hep bir ağızdan “Allahü Ekber!” diyerek tekbir aldılar ve sonra da secdeye kapandılar. Alınlar toprağa değdi. O an sanki zaman durmuştu. Kurşunların, top seslerinin, savaşın gürültüsünün ortasında bambaşka bir sükûnet hâkim olmuştu. İki rekât bayram namazı eda edildi.
Namaz bitince yüzlerce asker hep bir ağızdan kelime-i tevhidi tekrar etmeye başladı:
“La ilahe illallah, Muhammed’ün Resûlullah…”
İçimizde ince, tarif edilmez bir huzur yeşermişti. Sanki Yüce Mevla’m bizi o beyaz bulutların arasında saklamış, görünmez kılmıştı.
Biraz sonra o mübarek zat askerin önüne geçti. Başını hafifçe eğdi. Ardından o derin, tatlı ve yanık sesiyle Fetih Sûresi’ni başladı oklumaya. Sûrenin ilk ayetlerinden dokuzuncu ayetine kadar tilavet etti. O ses, cephede yankılanıyor; her bir askerin yüreğine dokunuyordu.
Sözler dalga dalga yayıldı. Siperlerden dağlara, dağlardan göklere yükseliyordu.
O an askerlerin yüzleri kül gibi olmuştu. Gözlerinde hem derin bir hüzün hem de büyük bir teslimiyet vardı. Herkes biliyordu ki bu savaş kolay bir savaş değildi.
Öyle bir andı ki; hiç kimsenin yüreğinde korku namına bir şey yoktu. Çünkü o sabah Çanakkale’de yalnız askerler değil, iman da saf tutmuştu.
Bu manzaraya taş olsa dayanamazdı. Görenler mi dayanacaktı, söyleyenler mi? “Allah! Allah!” nidaları yükseldikçe askerler kendilerinden geçiyor, sanki ruhları göklere doğru kanatlanıyordu. O an, insanın benliği eriyor; kalbinde yalnızca Allah’a yönelen bir teslimiyet kalıyordu. Mehmetçik, ilahî ahengin içinde varlığından sıyrılmış, benliğinden arınmış, kendini bütünüyle Yüce Kudret’e teslim etmişti.
Zığındere’nin susuz yatağında bir alçalıp bir yükselen “La ilahe illallah” sesleri, insanın kalbini kimi zaman varlığın sonsuz ufuklarında koşturuyor, kimi zaman da yokluğun tarif edilemez huzurunda dinlendiriyordu. O an herkesin dilinde aynı hakikat vardı: Hak’tan başka Hak yoktu. Tekrarlanan hep buydu… Dil de bunu söylüyordu, kalp de… “La ilahe illallah.”
Bir süre sonra kısa bir sessizlik oldu. Sanki cephe bir an için nefesini tutmuştu. Tam o anda, düşman siperlerinden yükselen bir ses duyuldu:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber!”
Önce uzaklardan gelen bir uğultu gibiydi. Sonra dalga dalga yayılarak bize kadar ulaştı. Perde perde yükselen bu sesleri duyunca bir an şaşkınlık içinde kaldık.
Sonradan anladık ki o sesler, İngiliz ordusunun içinde bulunan Müslüman askerlerin sesleriymiş. Onlar da kılmışlar bayram namazlarını.
Günler sonra öğrendik ki bu askerler de, karşılarında savaşan ordunun Müslüman Türk askeri olduğunu anlayınca isyan etmişler. Müslüman’ın Müslüman’a karşı savaştırılmasına razı olmamışlar. Bunun üzerine derhâl cepheden geri çekilmiş ve başka yerlere gönderilmişler.
Çanakkale’de böyle sahneler yaşandı. Kurşunların, top seslerinin ve ölümün ortasında bile iman, insanları birbirine bağlayan en güçlü hakikat olarak ortaya çıktı. Çünkü bazı anlar vardır ki savaş bile o hakikatin önünde susar. (Mehmet İhsan Gençcan, Çanakkale Savaşları ve Menkıbeler, İstanbul, 1998, s. 75)
Çanakkale’de yaşanan bu sahneler, sadece bir savaş hatırası değildir; bir milletin imanının, merhametinin ve insanlığının canlı şahitleridir. Kurşunların gölgesinde secdeye varan o askerler, aslında bir gerçeği bütün dünyaya göstermiştir: İnançla ayağa kalkan bir millet kolay kolay yenilmez. Bugün o siperlerde yatan şehitler bize yalnızca bir zafer bırakmadılar; aynı zamanda bir ruh, bir ahlâk ve bir sorumluluk emanet ettiler. O emaneti yaşatmak, onların hatırasını anlamak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin görevidir. Çünkü Çanakkale yalnızca geçmişte kalmış bir savaş değildir; o, bu milletin kalbinde hâlâ yaşayan bir iman ve diriliş destanıdır.

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya,
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, 
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, 
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... 

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”(Mehmet Akif Ersoy)
Devam edecek

14 Mart 2026 Cumartesi

SAVAŞLAR-ACILAR VE GÖZYAŞLARI

 GÖZYAŞININ ŞAHİTLİĞİ


-
 Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır-

Rüştü KAM
15.03.2026 -Berlin

İnsan bazen kelimelerle anlatamaz içindeki alev alev yanan ateşin verdiği ıstırabı. Dil susar, cümleler yarım kalır, kelimeler kifayetsizleşir. İşte o an insanın yardımına gözyaşı yetişir. Gözyaşı, kalbin dilidir. Kalp konuşur, gözler tercüme eder. Belki de bu yüzden ağlamak, insan olmanın en sahici hâllerinden biridir.

Ağlamak insanı rahatlatan bir duygunun dışa vurumudur. İçine biriken keder, hüzün, acı ve çaresizlik gözyaşıyla dışarı akar. İnsan ağladıkça hafifler. Gözyaşı, kalbin yükünü omuzlarından alıp götüren görünmez bir el gibidir. Bu yüzden ağlayan insan bir zaman sonra derin bir nefes alır; sanki içindeki fırtına dinmiş, kalbinin üzerindeki ağırlık biraz olsun hafiflemiştir.

Herkes bilir ki; insan dünyaya geldiği ilk anda başlar ağlamaya. Ana rahminin karanlık ama güvenli dünyasından ayrılıp bilinmez bir hayata adım atmanın ilk tepkisidir o ağlayış. Uzunca bir süre ağladıktan sonra sakinleşir, yeni dünyasına başlamıştır alışmayaO ilk nefes, ilk gözyaşıyla birlikte anlam kazanır.

İnsan ölürken de ağlar. Çünkü ölüm yalnızca bir kapının kapanması değildir; aynı zamanda büyük bir ayrılığın başlangıcıdır da. İnsan sevdiği dünyadan, sevdiklerinden ve kendisini sevenlerden ayrılırken kalbinin en derin yerinde ince bir sızı hisseder. 
Ar
kasında kalanlar da ağlar. Çünkü gözyaşı sadece acının değil, sevginin de ifadesidir. Bir insanın ardından dökülen her damla gözyaşı, onun hayatımızdaki yerini, kalbimizde bıraktığı izi anlatır. Bazen bir insanın kıymeti, ardından dökülen gözyaşlarının sıcaklığında daha iyi anlaşılır. Çünkü sevgi çoğu zaman sözlerle değil, gözyaşıyla kendini ele verir.

Fakat ağlamak her insanın harcı değildir. Ağlamak zordur. Herkes ağlayamaz. Kalbi nasırlaşmış olanlar, duyguları körelmiş olanlar ağlayamaz. Onların gözleri kurudur. Ama asıl kuruyan gözleri değil, kalpleridir. Çünkü merhametin kuruduğu yerde gözyaşı olmaz. Böyle insanlar başkalarının acısına ağlayamazlar; bilakis başkalarını ağlatmaktan zevk alırlar. İşte insanlığın en büyük felaketlerinden biri de budur: Ağlayamayan kalplerin giderek çoğalması...

Gerçek göz yaşını görmek için dünyanın dört bir yanında ağlayanların kimler olduğuna bakmak yeterlidir: Ağlayanlar mazlumlardır. Ağlayanlar çocuklardır. Analardır. Yetimlerdir. Kimsesizlerdir. Gücün karşısında ezilen, zulmün altında kalan insanlardır ağlayanlar. Onların bu haline bakarak ağlayanlar ise yok denecek kadar azdır.

Mübarek Ramazan ayında dünyanın bazı coğrafyalarında kurulan sofralar iftar sofraları değildir; adeta ağıt sofralarıdır. Gazze’de çocuklar ağlıyor. Enkazların arasında kalan oyuncakların yanında, paramparça olmuş hayatların ortasında çocuklar ağlıyor. Birinin elinde kırık bir oyuncak, bir diğerinin yüzünde korkunun o korkunç izi… Kimi annesini arıyor, kimi babasının sesini. Kimi ise neyi kaybettiğini bile anlayamayacak kadar küçük ama ağlıyor. Köşe bucak annesini arayan o çocukların feryadı, aslında bütün insanlığın vicdanına hitap eden yaman bir çığlıktır.

Bütün bu acılara ve gözyaşlarına rağmen dünyanın başka başka yerlerinde Müslümanlar lüks iftar sofraları kurabiliyor. Ekranlarda Gazze’nin, Tahran’ın, Ukrayna’nın yıkılmış evleri görünürken; tozun toprağın içinde annesini arayan çocuklar, enkaz arasında sessizce ağlayan babalar gözyaşı dökerken, onların sofralarında tabaklar dolup dolup, boşalıyor; bardaklar havaya kalkıyor. Bir yanda iftar ezanı okunurken, diğer yanda bir çocuğun feryadı ekranlardan arşa yükseliyor.

O insanlar bir yandan iftarını açarken, diğer yandan göz ucuyla ekrana bakıp yalnızca “vay be…” diyebiliyor. Oysa bazı acılar seyredilecek görüntüler değildir. İnsan, gerçekten yanan bir kalbi gördüğünde yalnızca “vay be” diyemez; ya susar, ya da kalbiyle birlikte gözleri konuşur. Çünkü mazlumun gözyaşı karşısında sessiz kalan bir kalp, zamanla merhametini de kaybetmeye başlar.

Oysa insanın kalbi gerçekten titrediğinde lokma boğazından geçmez. Bir çocuğun “anne!” diye haykırışı, insanın elindeki ekmeği bırakmasına yeter de artar bile. Çünkü bazı çığlıklar sadece kulakla duyulmaz; insanın kalbine düşer, orada bir yangın başlatır. Eğer o yangın içimizde hiçbir şeyi yakmıyorsa, asıl korkulması gereken şey uzaktaki bombalar değildir, kalplerimizin yavaş yavaş taşlaşmaya başlamasıdır.

Bir annenin “evladım” diye haykırışı, dünyanın neresinde olursa olsun insanın yüreğini yerinden söküp almalıdır. Eğer o çığlığı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmaya rahatça uzanabiliyorsak, orada sadece bir uzaklık değil, bir vicdan yorgunluğu var demektir.

O zaman korkulması gereken şey sadece bombalar değildir;
Korkulması gereken şey, bir gün mazlumun çığlığı karşısında kalplerimizin hiçbir şey hissetme
yecek kadar katılaşmış olmasıdır.

Çünkü, zulüm dünyayı yaralar; ama merhametin ölmesi insanlığın yok olmasıdır.

Bir çocuğun gözyaşı, insanlığın vicdanına düşen en ağır imtihandır. Eğer o feryadı duyduğumuz hâlde soframızdaki lokmayı hiç zorlanmadan yutabiliyorsak, orada bir eksiklik vardır. Çünkü merhametin olduğu yerde insanın boğazı düğümlenir, kelimeler susar, gözler konuşur. Ama eğer bir gün bir çocuğun feryadı karşısında yalnızca “vay be” diyebiliyorsak, işte o zaman korkmamız gereken şey dünyanın zulmü değil, kalplerimizin sessizce taşlaşmaya başlamasıdır.

Arakan’da analar ağlıyor. Yurtlarından sürülen insanların gözlerinde memleketin yangını var. Ukrayna’da bir annenin çocuğunu ağlayarak son kez kucaklayışına şahit oluyoruz. İran’da, dünyanın başka köşelerinde, nice evlerde gözyaşları var. Ağlıyorlar.

Fakat belki de en acı olanı şudur:
Bugün birçok insan bu acıları 
göz yaşlarını, televizyon ekranlarından film izler gibi izliyor ama kalbi tiremiyor. Ekranın bir tarafında bombalar düşüyor, çocuklar ağlıyor; diğer tarafında ise hayat aynı kayıtsızlıkla devam ediyor. Hatta bazen insan, “oh olsun” diyenleri bile duyabiliyor. Zulmü yapan kadar, zulme sessiz kalanların da çoğaldığını görmek insanın içini ürpertiyor.

Bir yanda açlıktan mideleri sırtına yapışmış, can çekişen çocuklar varken; diğer yanda lüks otellerde kurulan gösterişli iftar sofraları… Ne yaman bir çelişkidir bu! 
Bir yanda evlatlarının mezarı başında dua eden acılı analar varken; diğer yanda bütün bu acıları görmezden gelen Müslümanların hâli… Bu nasıl bir duyarsızlıktır, bu nasıl bir gaflettir?
Aman Allah’ım… Bu ne yaman çelişkidir böyle! 
Bir tarafta gözyaşıyla açılan oruçlar, diğer tarafta sadece kuş sütünün eksik olduğu ihtişamla kurulan sofralar… İnsan sormadan edemiyor: Aynı kıbleye yönelen, aynı Ramazan’ı yaşayan insanlar arasında bu kadar büyük bir uçurum ne zaman-nasıl oluştu? 

“Müminler birbirlerine sevgi, merhamet ve şefkat göstermede tek bir beden gibidir. Bedenin bir yeri ağrıdığında nasıl ki bütün beden o acıyı hisseder ve uykusuz kalırsa, müminler de birinin acısını hep birlikte hissetmelidir.”

Bugün bir çocuğun gözyaşı akıyorsa, ve biz o acıyı hissetmiyorsak, bedenimizin değil kalbimizin hasta olduğunu düşünmek gerekir.

“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunacaktır.” (Hud, 113)

Zulüm sadece kılıçla, silahla, bombayla yapılmaz. Bazen suskun kalarak da zulme ortak olunur. Haksızlık karşısında yükselmeyen her ses, zalimin elini biraz daha güçlendirir. Çünkü bazı durumlarda susmak, tarafsız kalmak değildir; zalimin gölgesine sığınmaktır.

“Bir yerde bir çocuk ölüyorsa,
orada insanlık susmuştur.”

Belki de bugün insanlığın en büyük açmazı budur: Başkasının gözyaşını görememek.

Oysa merhamet, insanın kalbinde yaşaması gereken en büyük nimet olmalıdır. Bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebildiğimiz ölçüde insan kalırız. Gözyaşı, sadece acının değil; vicdanın da işaretidir.

Ve unutmayalım:
Ağlayabilen bir kalp hâlâ canlıdır. Başkasının acısına ağlayabilen bir insan hâlâ insanlığını koruyor
 demektir.

Mazlum ağlarken kalbimiz sarsılmıyorsa, korkmamız gereken şey zalimlerin zulmü değil, kalplerimizin merhameti kaybetmiş olmasıdır.

Belki de bu Ramazan’da yapmamız gereken yalnızca iftar sofraları kurmak değildir; kalbimizi yeniden merhametle diriltmektir.

Bir çocuğun gözyaşını kendi evladımızın gözyaşı gibi hissedebilmek, bir annenin feryadını kendi annemizin sesi gibi duyabilmektir. Çünkü merhamet, insanın kalbinde yeniden filizlenmedikçe, kurulan sofralar yalnızca bir yemek sofrası olarak kalacaktır. 
Oysa 
Oruç, insanın yalnızca midesini değil, kalbini de arındırması gereken bir ibadettir. Anlayana.

Çünkü insan, başkasının acısına ağlayabildiği kadar insandır.
Ve gün gelecek, mazlumun gözyaşını silen eller çoğaldığında, dünya yeniden merhametin ne demek olduğunu hatırlayacaktır. Göz yaşları, yapılan bu zulümlerin canlı şahitleridir.