11 Mart 2026 Çarşamba

İRAN 2026

 

İRAN’DA İNSANLIK ÖLÜRKEN MEZHEP HESABI YAPANLAR,
YAZIKLAR OLSUN SİZLERE!

Rüştü KAM
11.03.2026 / BERLİN

28 Şubat’tan bu yana, tam da Ramazan ayının ortasında, Müslüman coğrafyası akıl almaz bir acının içinden geçiyor. İran’ın üzerinde gece gündüz demeden bombalar patlıyor. Amerika ve İsrail saldırıyor; gökyüzü ateş kusuyor. Füzeler düşüyor, şehirler yanıyor. Ama en acısı şu: Bu bombalar askeri hedefleri değil, insanları vuruyor. Siviller vuruluyor. Okullar vuruluyor. Çocuklar öldürülüyor. Hastaneler vuruluyor. Evler yıkılıyor. Bir insanlık suçu işleniyor ve dünya adeta bunu seyrediyor.

Ne Birleşmiş Milletler’den ciddi bir ses çıkıyor, ne de İslam ülkelerinden. Herkes suskun. Herkes seyirci. Sanki bir film izler gibi ekranların karşısına geçip bombaların patlamasını izliyoruz. Hikâye gibi geliyor insanlara. Ama bu bir hikâye değil. Bu gerçek. Ve o gerçek her gün onlarca, yüzlerce günahsız insanın, çocukların hayatına mal oluyor.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu Müslümanlar ne ara bu kadar duyarsız oldu? Ne zaman bu kadar duyarsızlaştı? Kimler bu toplumu bu hale getirdi?

Birileri dünyadaki başka kepazeliklerin, Epstein skandalların üstünü örtmek için İran’a saldırıyor. Yazıklar olsun size. Binlerce kez yazıklar olsun. Büyük güçlerin kirli hesaplarının üstünü örtmelerine böylece sizler de alet oluyorsunuz. O küçücük kızların çığlıkları sizi de boğacaktır! Ama Müslümanlar bu kepazeliği çoktan unuttular bile. Şimdi de onların kayığına binmişler yol alıyorlar.

Türkiye’de bazı köşe yazarları, bazı sözde tarihçiler adeta bayram ediyor. “İran bizim dostumuz mu ki?” diye yazılar yazıyorlar. “Tarihe bakalım, İran’la ne zaman dost olduk?” diye ahkâm kesiyorlar.

Ey utanmazlar!
Ey arlanmazlar!

Siz kimin değirmenine su taşıdığınızın farkında mısınız? Bari susun! Bari sessiz kalın! Çünkü sizin bu sözleriniz, bu ayrıştırıcı diliniz, tam da emperyalistlerin istediği dildir.

Sünni–Şii ayrışmasını körükleyenler onlarla birlikte sizsiniz. Siz varken başkalarının fitne çıkarmasına gerek yok. “Onlar Şii”, “bunlar Sünni” diyerek insanlık dramını mezhep kavgasına indiriyorsunuz.

Yazıklar olsun!

Size de sizin Müslümanlığınızın da içine tüküreyim ben. Yazıklar olsun sizin gimi Müslüman kılıklı ahmaklara!

Muhammed İkbal boşuna dememiş:
“Kaç Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa.”  diye

Muhammed İkbal’e sizin gibi aymaz Müslümanlar söyletmiş olmalı bu sözü. Çünkü sizin tuttuğunuz orucun da bir hayrı yoktur, kıldığınız namazın da bir anlamı yoktur. Eğer bir çocuk ölürken kalbiniz sızlamıyorsa, eğer bir şehir bombalanırken vicdanınız susuyorsa, sizin ibadetinizin ne değeri vardır? Birileri de Umre turları düzenliyor iyimi? Hem de böyle bir günde. Allah aşkına sizler kimsiniz? Kimlerin değirmenine su taşıyorsunuz?

Siz neyin peşindesiniz? Sizin yularınız kimin elindedir?

Dünya’da insanlık yok ediliyor. Çocuklar öldürülüyor. Okullar bombalanıyor. Şehirler yerle bir ediliyor. Ama siz hâlâ mezhepçilik oyunu oynuyorsunuz. Bire arlanmazlar.

Gazze’nin acısı daha dinmemişken şimdi bu acıya İran eklendi. Dün Suriye de aynı acıyı yaşamıştı. Halep’te, Şam’da, Humus’ta insanlar aynı şekilde öldürülmüştü.

Benim inandığım Allah sizin inandığınız Allah olmasa gerektir.

Çünkü, benim inandığım Allah ne pahasına olursa olsun, mazlumun yanında durmayı emreder. Mazlumun Müslüman olması şart değildir. İnsan olması yeterlidir. Hatta canlı olması bile yeterlidir.

Ama siz böylesine vahim bir günde Mezhepçilik oyunu oynuyorsunuz. Kim Sünni, kim Şii diye hesap yapıyorsunuz.

Ben size ancak Kur’an’dan bir ifadeyi hatırlatarak söyleyeyim:
Sizler “Belhüm edall.”siniz.
Yani: Hayvanlar gibisiniz, hatta onlarda daha da aşağıdasınız.

Evet, ben size bunu söylerim. Çünkü vicdanını kaybeden insan, gerçekten de hayvandan aşağı bir hale düşer.

Ey sözde tarihçiler!
Ey Müslüman kimliği taşıdığını söyleyen ama aklını kullanmayan ahmak tarihçiler!

Osmanlı’nın kuruluş dönemini ne çabuk unuttunuz? Beylikler arasındaki savaşları ne çabuk unuttunuz? Selçuklu artıklarıyla Kayıların, Osmanlıların yaptığı mücadeleleri ne çabuk unuttunuz?

Üstelik onların hepsi Sünni idi.

Hadi aynı şeyi onlar için de söylesenize!
Hadi “Sünniler birbirini canice öldürdü” desenize!

Ama diyemezsiniz. Çünkü derdiniz tarihi gerçekler değil. Derdiniz hakikat değil. Sizin derdiniz sadece bugünün siyasetine malzeme üretmek.

Şiielerin, amel defterini siz mi tutuyorsunuz?

Allah size vekâlet mi verdi?

Kimin Müslüman, kimin değil olduğuna siz mi karar veriyorsunuz?

Benim inandığım Allah, mazlumun kimliğine bakmaz ve o mazlumun ahını yerde de bırakmaz. Benim inandığım Allah, zalimden de hesap sorar; zalime sessiz kalarak destek veren ahmaklardan da. Beş vakit namaz kılsa da, oruç tutsa da, umreye ve hacca gitse de. “Nice namaz kılanlar vardır ki yazıklar olsun onlara”. Bu söz; Benim inandığım Allah’ın sözdür.

Çünkü hain ile ahmak aynı işi yapar. Sonuç değişmez.

Ahmaklığınız sizi kurtarmayacaktır.

Bugün çocuklar ölürken susanlar, yarın bunun hesabını vereceklerdir. Bombalar şehirleri alev alev yakarken mezhep hesabı yapanlar, o gün geldiğinde suskunluklarının hesabını en ağır şekilde vereceklerdir. Hesaba çekecek olan bu yapılanları unutmayacaktır.

Yazıklar olsun sizlere!

Gerçekten yazıklar olsun sizin gibi Müslüman kılıklı ahmaklara… belki de hainlere.

 

8 Mart 2026 Pazar

8 MART KADINLAR GÜNÜ 2026

 8 MART’TA KUTLANAN NEDİR: KADIN MI, KADININ İSTİSMARI MI?

Rüştü Kam
8.03.2026 / Berlin

Her yıl 8 Mart geldiğinde dünyanın dört bir yanında aynı cümle tekrar edilir:
“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

Mesajlar yazılır.
Konuşmalar yapılır.
Çiçekler dağıtılır.

“Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

Fakat bütün bu sözlerin arasında çoğu zaman sorulmayan bir soru vardır:

Gerçekten neyi kutluyoruz?

Kadına verilen değeri mi?

Yoksa modern dünyanın kadına sunduğu yeni istismar biçimlerini mi?

Eğer mesele gerçekten kadına değer vermekse, insan ister istemez şu soruyu sorar:

Kadın bugün gerçekten daha çok mu saygı görüyor?
Yoksa yalnızca daha görünür bir istismarın içine mi sürüklen
iyor?

 

Kutlanan Nedir: Kadın mı, Kadının İstismarı mı?


8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanıyor.

Kutlansın kutlanmasına da insan sormadan edemiyor:

Neyi kutluyoruz?
Niçin kutluyoruz?
Kimin emriyle kutluyoruz?

Bugün dünyanın dört bir yanında konuşmalar yapılıyor, mesajlar yayımlanıyor, sosyal medyada sayısız kutlama cümleleri dolaşıyor. Fakat bütün bu sözlerin arasında şu temel soru sorulmuyor:
Bu çağda kadın gerçekten kadın olarak ana olarak değer görüyor mu?


Tarih boyunca kadının yaşadığı en büyük sorunlardan biri istismar olmuştur.

Orta Çağ Avrupa’sına bakıldığında kadın çoğu zaman bir eşya gibi görülmüş, hakları sınırlanmış, toplumsal hayatın dışına itilmiştir. Peki bugün gerçekten büyük bir değişim yaşandığını söylemek mümkün müdür?

Dün kadının emeği sömürülüyordu.
Bugün de sömürülüyor.

Dün kadının bedeni üzerinden menfaat devşiriliyordu. Bugün de devşiriliyor.

Aradaki fark özde değişim değildir, yalnızca biçimde değişimdir.

Orta Çağ’da kadın açıkça bastırılan bir varlıktı. Doğrudur.

Bugün de özgürlük söylemleri altında tüketilen varlık yine kadındır. Buna kim itiraz edebilir?  

Modern dünyanın, kadına sunduğu sözde özgürlük, kadını daha görünür bir istismar alanına sürüklemiştir. Bu yadsınamaz bir gerçektir. 
Bu durumda “kadınlar gününüz kutlu olsun demek ne demektir? 
Kimler kimlerin davulunu çalıyor? 

Reklamdan eğlence sektörüne, modadan medya dünyasına kadar birçok alanda kadının varlığı, insanî değeriyle değil, bedeniyle ölçülmektedir. Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri de budur. Çıplak kadın modern kadındır.

Son yıllarda ortaya çıkan Jeffrey Epstein skandalı, bu gerçeğin en çıplak örneklerinden biri değil midir? 

Dünyanın en güçlü çevreleriyle ilişkileri olan bir kişi.
Kurduğu kirli bir istismar ağı.
Ve o ağın mağdurları…

Bunlar 
genç kızlar ve kadınlar değil midir?


Kadın haklarının en çok konuşulduğu çağlardan birinde…Böylesine büyük bir istismar ağının yıllarca varlığını sürdürebilmiş olması…Gerçekten düşündürücü
 değil midir? Siz ey 8 Mart kadın hakları savunucuları; yıllardan beri devam eden bu kepazeliği neden görmediniz?


Sahi siz kimin hakkını savunuyorsunuz?

Ve savunduğunuz şey gerçekten hangi hak?


Eğer 
siz gerçekten kadınların onurunu korunuyorsanız;
21. yüzyılda yaşanan bu kepazeliğin izahını kadın hakları savunucuları 
olarak nasıl yapacaksınız? Sizlerin dilinden yazılan yazılarda, o kepazeliğin kınandığı bir cümleye rastlamadım. 


Siz ey 8 Mart kadın hakları savunucuları; sahi siz kimin davulunu çalıyorsunuz?

Kadını onurlandırmak, yılda bir gün mesaj yayımlamakla olmaz.

Kadını vitrinlere koyarak olmaz.
Hem de çıplak olarak
Onları reklamların nesnesi hâline getirerek hiç olmaz.
Sloganlara hapsetmekle de olmaz.

Çünkü kadını yücelten şey;
onu tüketimin malzemesi haline getirmek değil,
kadın olarak, insan olarak onurunu korumaktır.

İnsan onurunu yücelten şey bedeni tüketmek değil, haysiyeti korumaktır. Bir toplum kadına nasıl bakıyorsa, aslında kendi insan anlayışını da ortaya koyar. Bir anayı tüketimin bir parçasına dönüştüren bir düzen, ne kadar modern görünürse görünsün…Özünde insanı küçülten bir düzendir.

Çünkü kadın annedir. İnsan neslinin devamını sağlayan… İnsanı doğuran… Büyüten… Terbiye eden…Toplumun ilk mektebi olan annedir.
Bugün modern kültür içinde annelik geri plana itilmiştir.

Kadının değeri başka ölçülerle belirlenmektedir:

görünürlük,
popülerlik,
tüketim,
gösteri…


Kadın çoğu zaman hem tüketilen hem de tüketimin aracı hâline getirilen bir varlığa dönüştürülmektedir.

Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Sahi siz hangi kadının hakkını savunuyorsunuz?

Ve savunduğunuz şey ne menem bir haktır?


Eğer kadın hâlâ beden üzerinden kurulan bir düzenin merkezinde tutuluyorsa…

Eğer kadın istismarı modern dünyanın ortasında hâlâ varlığını sürdürebiliyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir zafer yoktur. Üzerinde düşünülmesi gereken derin bir çelişki vardır.

Sahi siz hangi kadının hakkını savunuyorsunuz?


Kadınlar Günü…

Şımarık mesajların günü olmamalıdır.

Yılışık kutlamaların günü olmamalıdır.

Anaların istismar edildiği bir dünyada…

“Kadınlar gününüz kutlu olsun” demek…
Bütün bu istismarın ortasında…
Biraz da acı bir ironi değil midir?

Belki de bugün yapılması gereken kutlamak değildir;

Kadının onurunun nerede nasıl kaybolduğunu aramaktır.

Çünkü bir toplum kadına nasıl bakıyorsa…

kendi geleceğine de öyle bakıyor demektir.

Sahi siz hangi kadının hakkını 
niçin savunuyorsunuz?

 

 

7 Mart 2026 Cumartesi

LÜKS OTELLERD İFTAR SOFRALARI BERLİN

 BERLİN’DE LÜKS OTEL İFTARLARI: İSRAF DEĞİLSE NEYİN TEMSİLİDİR?


-Berlin’de binlerce Euro harcanarak lüks otellerde iftar sofraları kuruluyor. Salonlar ışıl ışıl. Fotoğraflar paylaşılıyor. “Temsil gücü” deniyor. “Prestij” deniyor. İki saat sonra o paralar lağımla buluşuyor. Yazıktır. Günahtır-
Rüştü Kam
29.02.2026
Berlin’de Müslüman iş adamları dernekleri, binlerce Euro harcayarak lüks otellerde iftar sofraları kuruyorlar. İki saat sonra o Euro’lar lağımla buluşup gidiyor. Geriye ne kalıyor? Birkaç fotoğraf, birkaç tebessüm, birkaç “ne güzel organizasyon” cümlesi… Hepsi bu.
Yazıktır. Günahtır.
İsrafın haram olduğunu dillerinden düşürmeyen bu çevreler, bugün bu lüksün ve gösterişin peşinde neyi aramaktadırlar? 
Allah’ın verdiği nimetlerle şımarmanın, servetin insanı körleştirmesinin bir tezahürü değil midir bu yapılanlar? 
Müslüman olduklarını her fırsatta yüksek sesle ilan eden; fakat Müslümanlığın ahlâkını, infak bilincini ve hesap sorumluluğunu taşımayan bir anlayış değil midir bu yapılanlar? 
Dil ile İslam’ı savunup, fiil ile onun ruhunu zedelemek ne yaman bir çelişkidir? 

Allah, Müslümanları bu ölçüsüzlüğün, bu yanlış temsillerin ve bu vebalin ağır sonucundan muhafaza eylesin.

Kapitalistten daha kapitalist olan bu anlayış, Karun gibi yaşar; Haman ve Bel‘am gibi dünyanın keyfini sürer. Bu üçlü, iktidar, servet ve bilginin, ahlâkî denetimden kopması hâlinde nasıl bir çöküşe yol açabileceğini gösterir. Servetle şımaran Karun, güce yaslanan Hâmân ve bilgiyi çıkar için eğip büken Bel‘am; İslam düşüncesinde sadece tarihsel şahsiyetler değil, her çağda ortaya çıkabilecek ahlâkî sapma biçimleridir. Bu nedenle mesele isimler değil; temsil ettikleri zihniyettir.(Kasas 28/38-39, 76-83; Mü’min 40/36. A‘râf 7/175-176)
Lüksün köleleştirdiği insanlardır bunlar. Otuz bin, kırk bin 50 bin Euro’yu iki saat içinde lağımla buluşturur, sonra buna “medeniyet” derler, “temsil gücü” derler. Bilmezler ki; Almanca konuşan bir toplumun içinde bu görüntü, “temsil” olarak değil, çoğu zaman ölçüsüz bir şatafat olarak algılanır. Saygı uyandırdığını zannettikleri şey, gerçekte ciddiyet kaybına yol açar. Ve nice insan, köşesine çekilip içten içe alaycı bir tebessümle bu gösterişi izler.
İsrafın Haramlığı: Allah’ın Açık Hükmü
Kur’an, isrâfı sadece “ayıp” saymaz; yasaklar.
“Yiyin için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf, 7/31)
“Şüphesiz müsrifler şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ, 17/27)
“Allah, haddi aşan müsrifleri sevmez.” (En‘âm, 6/141)
Burada mesele sıradan bir yemek meselesi değildir. Asıl mesele; ibadetin ruhuna şatafatı karıştırmak, Allah’ın verdiği nimeti gösteriş malzemesine dönüştürmek ve toplumsal yaralara merhem olması gereken imkânları iki saatlik bir ihtişam gösterisine harcamaktır. İbadeti tevazu ile değil, prestijle ölçmeye başladığınızda; geriye ibadetin özü değil, sadece dekoru kalır.
Gösteriş ve Riya: İbadeti Fotoğrafa Çeviren Hastalık
İnfak (harcama) ve hayır, İslam’da kalbin amelidir. Gösterişe bulaşırsa hayrın ruhu söner.
“Ey iman edenler! Başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın…” (Bakara, 2/264)
“Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar…” (Nisâ, 4/38)
Hayır; “insanlar görsün” diye yapılırsa, ahirette “Allah rızası” diye yazılmaz. Berlin’in lüks otel salonlarında, kameralar arasında, sponsor afişleri altında, israfın üstüne “ibadet” etiketi yapıştırmak; korkarım ki hayrı değil, hesabı büyütür.
Peygamber’in İftarı: Ölçü, Sadelik, Şükür
Peygamberimizin (s.a.s.) iftarını anlatırken hurmadan, sudan, sadelikten uzun uzun bahsedersiniz. “Bulamazsa birkaç lokmayla açardı orucunu” diye gözler dolarak konuşursunuz. Ama iş kendi sofranıza gelince, o anlattığınız sünneti ilk terk eden yine siz olursunuz. Diliniz Resûl’ü över, hayatınız lüksü tercih eder.
Bu nasıl bir tutarsızlıktır?
Sünneti kürsüde anlatıp, salonda inkâr etmek değil midir bu?
Sadelik üzerinden vaaz verip, şatafat üzerinden itibar devşirmek nasıl bir ahlâk anlayışıdır?
Söz ile amel arasındaki bu uçurum, sadece bir çelişki değil; temsil iddiasının çöküşüdür. Çünkü sünneti anlatmak kolaydır; sünnetle yaşamak ise bedel ister.
“Resûlullah (s.a.s.) akşam namazını kılmadan önce birkaç taze hurma ile; bulamazsa kuru hurma ile; onu da bulamazsa su ile iftar ederdi.” (Tirmizî, Savm)
Bu ölçü bize şunu öğretir: İftarın esası, lüks değil şükürdür. İftarın esası, gösteriş değil merhamettir.
“Sofraların En Çirkini…”: Fakirin Çağrılmadığı Sofra
“Yemeğin en kötüsü, zenginin çağrılıp fakirin terk edildiği davet yemeğidir.” (Müslim, Nikâh)
Hadisler üzerinden başkalarına iman dersi vermeye kalkanlara şimdi sormak gerekir:
Bu lüks iftarlara kaç Obdachlos davet ediliyor?
Kaç kimsesiz insan?
Kaç yalnız yaşlı?
Kaç borç yükü altında ezilen öğrenci?
Kaç kira derdiyle boğuşan aile?
Kaç şiddet mağduru kadın?
Kaç onurundan dolayı el açamayan, “kimseye söyleyemeyen” fakir?
Yoksa davet listeleri hep aynı çevrelerden mi oluşuyor?
Aynı unvanlar, aynı kartvizitler, aynı sponsorlar…
Eğer o sofralarda fakir yoksa, o sofranın adı “iftar” değildir.
O, bir itibar organizasyonudur.
Bir prestij gösterisidir.
Bir çevre buluşmasıdır.
Fakir dışarıda kalmışsa, o sofra rahmet üretmez; fotoğraf üretir.
Şöhret üretir.
Alkış üretir.
Ama Allah katında değeri olan şey, alkış değil; samimiyettir.
Zekât ve İnfak: Karın Doyurmak Değil, Gelecek İnşa Etmek
Allah, infakı sadece “vermek” olarak öğretmez; düzen kurmak olarak öğretir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe (birr’e) erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92)
“Onların mallarında, isteyenin ve mahrumun hakkı vardır.” (Zâriyât, 51/19)
Bu, “ister ver ister verme” değildir. Bu bir hak meselesidir.
Berlin’de o lağıma bırakılan paralarla neler yapılabilir:
  • Öğrenci yurdu
  • Burs fonu
  • Almanca yayın yapan güçlü bir platform
  • Gençliæk ve kimlik merkezleri
  • Psikolojik danışmanlık ve aile destek birimi
  • Bağımlılık danışmanlığı
  • Yoksullara sıcak yemek ve barınma koordinasyonu
  • İslam’ı tanıtıcı, Ehl-i Kitap’la diyalog ve sosyal hizmet projeleri
Bunlar “iki saatlik organizasyon” değil; iki nesillik inşa demektir emniyet demektir.
Hesap Günü: Bu İsrafın Altına İmza Atılır mı?
Hesaba gerçekten inanan insan, israfı “organizasyon” ambalajıyla meşrulaştıramaz. Vicdanı diri olan bir mümin, savurganlığı süsleyip adına “temsil” diyemez.
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8)
“İnsan, kıyamet günü; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından sorguya çekilmedikçe yerinden kıpırdayamaz.” (Tirmizî)
Bu ayet ve hadisler ortadayken, hâlâ binlerce Euroyu iki saatlik bir gösteriş için harcayabilmek, ya hesabı hafife almaktır ya da hiç düşünmemektir.
Bugünün dünyasında; savaşların, yoksulluğun, evsizliğin, gençlerin savruluşunun ortasında, sırf “prestij” adına sofralara para gömmek hangi vicdana sığar? Hangi ahlâk bunu kaldırır?
Bu, ibadet değildir.
Bu, ibadetin ruhunu boşaltmaktır.
Bu, nimeti şükürle değil, şatafatla tüketmektir.
Ve unutulmamalıdır:
Gösterişle yapılan harcama, sevap hanesini doldurmaz; hesabı ağırlaştırır.
Son Çağrı: Lütfen İslam’a Bari Zarar Vermeyin
Siz, her fırsatta Müslümanlığınızı ilan eden, bunu bir kimlik ve itibar vesilesi hâline getiren iş adamları… Eğer Müslümanlığınızla övünüyorsanız, onun yükünü de omuzlamak zorundasınız. İddia varsa, bedel vardır. Taşımayacaksanız, İslam’ın adını dilinize dolamayın. Çünkü temsil iddiası, lüks salonlarda verilen pozlarla değil; yoksulun yükünü omuzlamakla ölçülür.
Temsil, kristal bardaklar değildir.
Temsil, beş yıldızlı salonlar değildir.
Temsil, sponsorluk afişleri değildir.
Temsil; borçlu öğrencinin duasıdır.
Temsil; evsiz bir insanın sıcak çorbasıdır.
Temsil; kimliğini kaybetmek üzere olan bir gencin elinden tutmaktır.
Siz ise İslam’ın adını kullanarak onun ahlâkını zedeliyorsunuz. Gösterişi ibadetin önüne koyarak, şatafatı merhametin yerine geçirerek zarar veriyorsunuz. Bu, basit bir tercih değildir; bu, yanlış bir örneklik ve ağır bir vebaldir.
Yazıktır. Günahtır.
Berlin’de, Almanya’da yapılacak bu kadar iş, kurulacak bu kadar kurum, korunacak bu kadar genç varken; iki saatlik gösterişle lağıma karışan paraya “temsil” demek, kelimenin içini boşaltmaktır.
Bu temsil değildir.
Bu, nimete nankörlüktür.
Bu, yoksula sırt çevirmektir.
Bu, geleceğe karşı sorumsuzluktur.
Ve en acısı şudur:
İslam’a en büyük zarar, dışarıdan gelen saldırılarla değil; içeriden yapılan yanlış temsillerle verilir. Sizler onu yapıyorsunuz. 
Sizler sarp yokuşlara tırmanmak istemiyorsunuz. Kolay olanı seçiyor, zahmetten kaçıyor, bedel ödemeden temsil iddiasında bulunuyorsunuz.
Oysa Allah şöyle buyurur:
“Fakat o, sarp yokuşu aşmaya yanaşmadı.” (Beled, 90/11)
Ve ardından sorar:
“O sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?” (Beled, 90/12)
Sonra cevabını verir:
“Bir köleyi azat etmektir. Yahut açlık gününde, yakınlığı olan bir yetimi ya da topraklara düşmüş bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled, 90/13-16)
İşte sarp yokuş budur.
Sarp yokuş; lüks otelde iftar vermek değildir.
Sarp yokuş; alkış almak değildir.
Sarp yokuş; sponsor listesine ad yazdırmak değildir.
Sarp yokuş; zor olanı yapmaktır.
Sarp yokuş; açın yanında durmaktır.
Sarp yokuş; geleceği inşa etmektir.
Sarp yokuş; servetin konforunu değil, sorumluluğunu taşımaktır.
Ama siz o yokuşa yanaşmıyorsunuz.
Çünkü o yokuş terletir.
O yokuş fedakârlık ister.
O yokuş gösteriş değil, samimiyet ister.
Ve Allah açıkça söylüyor:
Sarp yokuşu aşmaya yanaşmayan, kolayın peşine düşer.
İşte mesele budur.
Yol O’nun yoludur.
O yolda olmayan her emek, rüzgâra savrulur.
Geçici olan geçer gider.
Geride sadece Hakikat kalır.
Vesselam…