22 Ekim 2026 Perşembe

MERZ- ALMANYA BAŞBAKANI- TÜRKLERİN ALMANYA'YA GELİŞİNİN 61 YILININ KUTLANMASI

 

ALMANYA ŞANSÖLYESİ FRIEDRICH MERZ'İN TARİHÎ 65. YIL KONUŞMASI

 

-Bugün, mesele Almanya’da birlikte yaşamak değildir; Almanya'yı birlikte daha adil, daha özgür ve daha yaşanabilir bir ülke hâline getirmektir-

 

Rüştü Kam

22.10.2026 – Berlin

 

Zaman öyle geçiyor ki; aradan tam 65 yıl geçmiş Türklerin işçi olarak buraya gelmelerinin üzerinden. Gelmeli miydiler, geldiler de ne oldu? İkinci Dünya Savaşına girmediğimiz halde kendi kendimize gerçekten yetemez miydik? Kimler sürükledi bu maceralara Türkleri? Mevlâm kayıra saldık çayıra anlayışıyla Almanya’ya gönderilen insanlar Türkiye’ye ne kazandırdı? Bu soruların cevapları bugünün meselesi değil.
Bugün kutlama yapacağız. Belimizin bükülüşünün kutlamasını. Kendi yurdumuzdan ziyade Almanya’yı nasıl imar ettiğimizin kutlamasını. 65 yıl boyunca “Almancı ve yabancı” olarak nasıl aşağılandığımızın yıldönümünü kutlayacağız. 65. Yılınız kutlu olsun!

Bu soruların cevabını başka bir yazımda almak üzere şimdi 65. Yıl kutlamasına dönelim.

Taktir ederek söyleyebilirim; İkinci Dünya Savaşı'ndan ağır bir yıkımla çıkan Almanya'nın, yaklaşık 15 yıl içinde dışarıdan iş gücü almak zorunda kalan büyük bir sanayi ülkesine dönüşmesi, modern ekonomi tarihinin en dikkat çekici başarılarından biridir. Şehirler harabeye dönmüş, fabrikalar ve ulaşım altyapısı büyük zarar görmüş, milyonlarca insan evsiz kalmıştı. Savaşın acıları henüz tazeydi. Fakat Almanya yeniden ayağa kalkmak zorundaydı. Azmetti, yapacağım dedi ayağa kalktı ve yaptı..


Dünya ekonomi literatürüne Wirtschaftswunder (Alman Ekonomik Mucizesi) olarak geçen bu süreçte, ABD'nin Marshall Planı kapsamında sağladığı ekonomik destek, 1948 para reformuyla yürürlüğe giren Alman Markı, sosyal piyasa ekonomisi anlayışı, sanayi birikimi ve yetişmiş insan gücü önemli rol oynadı. 1950'lerde Kore Savaşı'nın oluşturduğu uluslararası sanayi talebi de Alman ihracatını destekledi.


Ancak ekonomik büyüme beraberinde yeni bir sorun getirdi: İş gücü açığı.

Fabrikalar üretim yapıyor, yeni işletmeler kuruluyor, sanayi büyüyordu. Fakat çalıştırılacak yeterli insan bulunamıyordu. İşsizlik tarihî derecede düşük seviyelere gerilemişti. 1961'de Berlin Duvarı'nın inşa edilmesiyle Doğu Almanya'dan Batı'ya gelen iş gücünün önemli bir kaynağı da kesilmişti.


Almanya'nın dışarıdan işçi alması artık ekonomik bir ihtiyaçtı.

Nitekim Federal Almanya, Türkiye'den önce 1955'te İtalya, 1960'ta İspanya ve Yunanistan ile iş gücü anlaşmaları imzalamıştı. Sıra Türkiye'ye gelmişti.

30 Ekim 1961'de Bonn'da imzalanan Türkiye-Almanya İş Gücü Anlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğinin değil, Avrupa'nın en önemli toplumsal dönüşümlerinden birinin de başlangıcı oldu.

Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından, şehirlerinden binlerce insan yola çıktı. Ellerinde bavulları, ceplerinde dönüş biletleri, gönüllerinde umutları vardı.

Çoğu birkaç yıl çalışacak, para biriktirecek, sonra memleketine dönecekti.

Öyle olmadı.

Yıllar geçti. Bavullar açıldı. Aileler geldi. Çocuklar doğdu. Torunlar büyüdü. Bir zamanların Gastarbeiter (misafir işçi) olarak adlandırılan insanları, Almanya'nın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal hayatının ayrılmaz bir parçası hâline geldiler.

1973 yılında işçi alımının durdurulması da bu süreci sona erdiremedi. Aile birleşimleriyle göç kalıcı bir nitelik kazandı.

Bugün Almanya'da Türkiye kökenli üç milyondan fazla insan yaşıyor. İşçiler, işverenler, akademisyenler, sanatçılar, siyasetçiler, doktorlar, mühendisler...

Artık yalnızca fabrikalarda çalışan bir topluluktan söz etmiyoruz.

Almanya'nın geleceğine ortak olan insanlardan söz ediyoruz.

İşte bu tarihî yolculuğun 65. yılı dolayısıyla 20 Ekim 2026 tarihinde Berlin'de düzenlenen resmî törende Almanya Şansölyesi Friedrich Merz önemli bir konuşma yaptı.

Merz, Türkiye'den gelen işçilerin Almanya'nın sanayi gücünün gelişmesine yaptıkları katkıları teslim etti. Göçün ülkeyi ekonomik, kültürel, bilimsel ve toplumsal bakımdan zenginleştirdiğini vurguladı. Aşırı sağcı çevrelerin kullandığı Remigration söylemine de açıkça karşı çıktı.

Bu konuşma önemlidir.

Çünkü Almanya'da göçün, entegrasyonun ve toplumsal aidiyetin yeniden tartışıldığı bir dönemde yapılmıştır.

Çünkü aşırı sağın yükseldiği bir Avrupa'da, Türkiye kökenli insanların bu ülkeye katkıları devletin en üst makamından dile getirilmiştir.

Ve çünkü 65 yıl önce misafir olarak görülen insanların bugün bu ülkenin asli unsurlarından biri hâline geldiği kabul edilmiştir.

Şansölye Friedrich Merz'in konuşmasını Almanca aslından YZ desteğiyle tercüme ederek siz okuyucularım için aynen yayınlıyorum.

 

ALMANYA FEDERAL ŞANSÖLYESİ FRIEDRICH MERZ’İN TARİHÎ KONUŞMASI

Türk-Alman İş Gücü Anlaşması’nın 65. Yıl Dönümü Münasebetiyle Yapılan Konuşma

20 Ekim 2026 – Berlin

 

„Saygıdeğer ve sevgili Sayın Mutlu,

Değerli meslektaşım, sevgili Bayan Pawlik,

Sayın Büyükelçi,

Almanya Federal Meclisinin değerli milletvekilleri,

Hanımefendiler, beyefendiler,

Ve hepsinden önemlisi, bugün burada bulunmamızın asıl sebebi olan, bu anlamlı günün merkezinde yer alan siz değerli hanımefendiler ve beyefendiler;

Birinci kuşak Türk işçilerinin kıymetli temsilcileri, o günkü ifadeyle Almanya'ya misafir işçi olarak gelen hanımefendiler ve beyefendiler;

Onların çocuklarını ve torunlarını temsil eden değerli konuklarımız!

“Niyazi'nin Naunyn Sokağı'nda Ne İşi Var?”

Bu, Aras Ören'in 1973 yılında yayımlanan ve artık edebiyat tarihimizde önemli bir yer edinmiş olan uzun şiirinin, aynı zamanda kitabının adıdır. Aranızda bu eseri bilenler mutlaka vardır.

Niyazi, daha kısa bir süre önce Akdeniz kıyısındaki memleketinde, balık tutmak üzere koylara doğru hızlı adımlarla yürüyen bir insandı. Şimdi ise gecenin geç saatlerinde, başını omuzlarının arasına gömmüş, yine hızlı adımlarla gece vardiyasına gidiyordu.

Yürüdüğü yer, Berlin'in Naunyn Sokağı'ydı.

Bu sokak gerçekten vardır. Kreuzberg semtindedir. Burada bulunan Berlinliler muhtemelen bilirler: 1960'lı yıllarda Türkiye'den gelen ve o dönemde misafir işçi olarak adlandırılan insanların birçoğu, bu sokakta kendilerine bir ev bulmuştu.

Şair Aras Ören'in anlattığı gibi, bu insanlarla birlikte Kreuzberg'in bu köşesine kekik kokusu, memleket hasreti ve umut da gelmişti.

Fakat yalnızca bunlar değil.

Beraberlerinde, daha doğrusu karşılaştıkları toplumun içinde, yeni bir nefret de ortaya çıkmıştı.

Alman komşular için yeni gelenler yabancıydı. Alman fabrika işçileri ise onların ücretleri düşüreceğinden endişe ediyordu.

Benzer manzaralar yalnızca Berlin'de yaşanmadı.

Benim eyaletim olan Kuzey Ren-Vestfalya'da da durum farklı değildi.

Gerçi oradaki yerleşim düzeni başlangıçta biraz başkaydı. Misafir işçiler şehir merkezlerinde değil, fabrikaların, kömür ocaklarının ve demir-çelik tesislerinin yakınındaki işçi yerleşimlerinde, ayrı yurtlarda ve lojmanlarda kalıyorlardı.

Bunlar son derece mütevazı barınma yerleriydi.

Bazen yatakhaneye dönüştürülmüş eski fabrika binaları...

Birden fazla kişinin kaldığı odalar...

Ortak kullanılan mutfaklar...

Hatta kimi yerlerde dışarı çıkma yasakları...

Çalışmak, uyumak, yeniden çalışmak, yeniden uyumak...

İşte 30 Ekim 1961 tarihinde imzalanan Türk-Alman İş Gücü Anlaşması'nın ardından Almanya'ya gelen ilk kuşağın günlük hayatı böyle geçiyordu.

Bu insanların çok büyük bir bölümü, Bayan Pawlik'in de biraz önce hatırlattığı gibi, iki yıl sonra, belki biraz daha geç, memleketlerine döneceklerini düşünüyordu.

Ailelerinin yanına...

Belki de biriktirdikleri hatırı sayılır miktarda parayla...

Alman şirketlerinin ve Alman toplumunun beklentisi de zaten buydu.

İlk bakışta bu, her iki taraf için de oldukça elverişli bir anlaşma gibi görünüyordu.

1950'li ve 1960'lı yıllarda Alman ekonomisi bütün gücüyle çalışıyordu. Bugün bu dönemi Alman Ekonomik Mucizesi olarak adlandırıyoruz.

Şirketlerin iş gücüne ihtiyacı vardı. Üstelik Almanya'da bulabileceklerinden çok daha fazla işçiye...

Türkiye'de ise özellikle kırsal bölgelerde yoksulluk artıyor, nüfus çoğalıyordu.

Birçok insan Almanya'ya gelmek istiyordu.

Türk Hükûmeti de vatandaşlarının yurt dışında çalışarak yeni meslekî beceriler kazanabileceğini düşünüyordu.

1961 tarihli İş Gücü Anlaşması'nın temelinde işte bu düşünce yatıyordu.

Bir bakıma geçici bir çalışma dönemi öngörülüyordu.

Zaten misafir işçi ifadesi de bunu anlatıyordu.

İki ülkenin karşılıklı yararına olacak şekilde, belirli bir süre için insan emeğinin ve paranın dolaşımı söz konusuydu.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımızda şunu açıkça görüyoruz:

Bu hesap yapılırken insan gerçeği yeterince hesaba katılmamıştı.

Çünkü insan, yaşadığı çevreyi merak eder.

Biz insanlar, ne mutlu ki öğrenen ve merak eden varlıklarız.

Değişmez bir kültürün içine hapsedilmiş varlıklar değiliz.

Kültürü bizzat biz üretir, biz şekillendiririz.

Ve yaşadığımız, çalıştığımız yerde kök salmak isteriz.

Misafir işçilerin birçoğu fabrikalarda, üretim bantlarında, maden ocaklarında çalışırken biraz Almanca öğrendi.

Alman iş arkadaşlarıyla zaman zaman bir bira ya da kahve içti.

1961 ile 1973 yılları arasında Almanya'ya işçi olarak gelenlerin yaklaşık yarısı Türkiye'ye geri döndü.

Diğer yarısı ise Almanya'da kaldı.

Böylece misafir işçiler zamanla göçmenlere, nihayetinde de Alman vatandaşlarına dönüştüler.

Ailelerini yanlarına getirdiler.

Şehir merkezlerine taşındılar.

Bakkallar açtılar.

Çayhaneler kurdular.

Ve hepimizin bildiği gibi döneri ortaya çıkardılar.

Türk işçiler ülkemizin sanayi altyapısının inşasına büyük katkıda bulundular.

Hanımefendiler, beyefendiler!

Ruhr Bölgesi, bu ilk kuşak olmadan o yıllarda böylesine zengin ve gelişmiş bir bölge hâline gelemezdi.

Onlar ülkemizin üretim gücünün oluşmasına katkı sağladılar.

Bugün içinde yaşadığımız refahın altyapısını kurdular.

Üstelik bunu çoğu zaman olağanüstü bir çalışkanlıkla gerçekleştirdiler.

Ancak onların katkısı yalnızca ekonomik alanda kalmadı.

Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kültürel çehresinin şekillenmesinde de derin izler bıraktılar.

Ve bu katkıları onlarca yıldır devam ediyor.

Bugün Alman edebiyatını Aras Ören ve Deniz Utlu olmadan düşünebilir miyiz?

Alman sinemasını Fatih Akın ve Sibel Kekilli olmadan?

Alman futbolunu İlkay Gündoğan olmadan?

Alman onkoloji ve immünoloji bilimini, çağımızın en başarılı şirketlerinden biri olan BioNTech'in kurucuları Uğur Şahin ve Özlem Türeci olmadan düşünebilir miyiz?

Bunlar, 1961 yılında imzalanan yalnızca iki sayfalık kısa bir iş gücü anlaşmasından doğan, geniş kitlelerce tanınan ve dikkat çekici başarı hikâyelerinden sadece birkaçıdır.

Bunun dışında binlerce, on binlerce başarı hikâyesi daha vardır.

Almanya'nın bütün eyaletlerinde...

Toplum hayatının her alanında...

Bütün siyasi partilerde...

Sendikalarda...

İşveren kuruluşlarında...

Bu hikâyelerin bir kısmını, Özcan Mutlu'nun beş yıl önce, İş Gücü Anlaşması'nın 60. yıl dönümü münasebetiyle yayımladığı derleme eserde okumak mümkündür.

Bugün de okunmaya değer bir kitaptır.

Bu girişiminiz için teşekkür ediyorum.

Hanımefendiler, beyefendiler!

Bu hikâyeleri okumalıyız.

Çünkü bunlar bize sevinç veriyor.

Özgür bir ülkenin, topluma katkıda bulunmak isteyen insanlara ne kadar büyük imkânlar sunabildiğini gösteriyor.

Ancak bu hikâyeleri yalnızca sevinmek için okumamalıyız.

Aynı zamanda başarılı bir toplumsal uyumun hangi şartlarda gerçekleştiğini anlamak ve bundan ders çıkarmak için de okumalıyız.

Çünkü toplumsal uyum, modern ve çoğulcu her toplumun temel görevlerinden biridir.

Birbirimizle birlikte öğrenmek ve birbirimizden öğrenmek, modern toplumumuzun en önemli sorumluluklarındandır.

Almanlar ve Türkler, 1960'lı, 1970'li ve 1980'li yıllarda birbirleriyle kurdukları ilişkiler sayesinde daha modern, dünyaya daha açık ve daha hoşgörülü hâle geldiler.

Çoğunluğu birbirini merak ediyordu.

Birbirini tanımaya çalışıyordu.

Ve birlikte emek veriyordu.

İlk kuşak misafir işçilerin uyum sağlayabilmesi için onlara sabırla birkaç kelime Almanca öğreten iş arkadaşlarına ve komşulara ihtiyaç vardı.

Bazen de onları köşedeki birahaneye götürüp birlikte vakit geçiren insanlara...

Aras Ören şöyle anlatır:

“Klaus, birahanenin kapısında durmuş, onu içeri çekmişti. Zaman zaman birlikte içki içerlerdi. Klaus her defasında, ‘Ali, sen benim arkadaşımsın.’ derdi. Bir bira, ardından bir başkasını getirirdi.”

Aynı şekilde, ilk kuşak işçilerin çocuklarına öğleden sonraları, kimi zaman hiçbir ücret almadan Almanca öğreten öğretmenlere de ihtiyaç vardı.

Bu çocukları spor alanlarına, oyun parklarına, derneklere ve doğum günü kutlamalarına götüren sınıf arkadaşlarına...

İş yeri, sınıf ve spor kulübü...

Bugün de toplumsal uyumun gerçekleştiği başlıca yerler bunlardır.

Elbette günümüzde devlet de uyum sürecini haklı olarak düzenlemekte ve bu konuda sorumluluk talep etmektedir.

Ülkemize gelen herkesten, demokratik toplum olarak birlikte belirlediğimiz kurallara uymasını bekliyoruz.

Yaşam biçimimize karşı merak ve saygı göstermesini istiyoruz.

Kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu, birbirleriyle eşit düzeyde ilişki kurmaları gerektiğini kabul etmelerini bekliyoruz.

Yahudi hayatına karşı, özellikle Holokost'tan kaynaklanan tarihî sorumluluğumuzun bilincinde olmalarını istiyoruz.

Aynı şekilde, örneğin eşcinsel ilişkilere karşı tarih içinde oluşmuş önyargıların ortadan kaldırılması için gösterilen ortak çabayı paylaşmalarını bekliyoruz.

Buna karşılık, ülkemize gelen ve bu anlayış çerçevesinde topluma uyum sağlayan herkes de Alman toplumundan fırsat eşitliği ve aidiyet hakkının kendisi için geçerli olmasını bekleyebilir.

Bu ülkede herkes, ten rengine ya da anne babasının kökenine bakılmaksızın değer görmelidir.

En azından olması gereken budur.

Ne var ki Almanya'daki Türk varlığının 65 yıllık tarihinin bir başka gerçeği daha vardır.

İlk kuşaktan birçok insan, onların çocukları ve hatta torunları, bütün çabalarına rağmen hâlâ yabancı muamelesi gördüklerini tecrübe etmek zorunda kalmışlardır.

Türk kökenli bir ailenin Ruhr Bölgesi'nde dünyaya gelen oğlu, Alman yazar Necati Öziri, Vatermal adlı romanında şöyle anlatır:

“Okulda bana Sığınmacı Arda diyorlar. Savaş'a ise yalnızca Sucuk diye sesleniyorlar. Kötü koktuğumuzu söylüyor, çöplerin içinde yaşadığımızı iddia ediyorlar. Döner insanı güzelleştirdiği hâlde bizim neden çirkin olduğumuzu soruyorlar. Bitli olduğumuzu anlatıyor ve bize dokunmayı reddediyorlar.”

Yazar burada, Türkiye'den Almanya'ya göçün üçüncü kuşağının yaşadığı tecrübeleri dile getiriyor.

Hanımefendiler, beyefendiler!

Bu tür önyargılar ne yazık ki kolay kolay ortadan kalkmıyor.

Yabancıdan duyulan korku, özgür bir toplum için zehirdir.

Türklerin Almanya'ya göçünün 65 yıllık tarihinde ne yazık ki karanlık sayfalar da bulunmaktadır.

Yabancı korkusunun ideolojik bir nitelik kazanarak korkunç şiddet eylemlerine dönüştüğü dönemler yaşanmıştır.

Bayan Pawlik biraz önce bu isimleri hatırlattı.

Mölln ve Solingen, 1990'lı yıllarda toplumumuzun içinde ortaya çıkan ırkçı şiddetin sembolleri hâline gelmiştir.

NSU adlı terör örgütü yıllarca cinayetler işlemiştir.

Bu terör hücresinin kurbanları arasında Türk kökenli sekiz insan da bulunmaktadır.

Hanau'da gerçekleştirilen korkunç saldırının üzerinden ise henüz altı yıl geçmiştir.

Hanımefendiler, beyefendiler!

Bugünü, aynı zamanda duyarlılığımızı ve dikkatli olma sorumluluğumuzu güçlendirmek için değerlendirelim.

Çünkü toplumsal ilerleme, aktif biçimde savunulmadığı takdirde yeniden kaybedilebilir.

İnsanların kökenlerinin ve ten renklerinin önem taşımadığı bir toplum arzu ediyoruz.

Ancak gerçek şu ki bunlar hâlâ insanların hayatında rol oynuyor.

Yabancı korkusu, ideolojik bakımdan bulaşıcı etkisini sürdürmektedir.

Üzülerek görüyoruz ki bu korku günümüzde azalmak yerine artma eğilimindedir.

Üstelik ideolojik amaçlarla körüklenmekte ve istismar edilmektedir.

Aslında burada o çirkin ifadeyi kullanmak istemiyordum.

Fakat bugünlerde her yerde karşımıza çıkıyor.

Bu ifade, “Remigration”, yani göçmenlerin geri gönderilmesi söylemidir.

Bu anlayışın arkasında, son 65 yılda hep birlikte inşa ettiğimiz modern Almanya'ya yönelmiş bir saldırı bulunmaktadır.

Çünkü biraz önce de ifade ettim:

Almanlar ve Türkler, birbirleriyle kurdukları ilişkiler sayesinde daha modern bir toplum hâline gelmişlerdir.

Türkiye'den gerçekleşen göç de bunda önemli bir rol oynamıştır.

Almanya, Türkiye'den gelen göç sayesinde kültürel, ekonomik, bilimsel ve hatta mutfak kültürü bakımından daha zengin bir ülke hâline gelmiştir.

Bu, 30 Ekim 1961 tarihinde başlayan bir başarı hikâyesidir.

Ve bugün biz bu başarı hikâyesini kutluyoruz.

Hepinizin burada bulunmasından dolayı teşekkür ediyorum.

Hanımefendiler, beyefendiler!

Biz bu başarı hikâyesini korumak istiyoruz.

Onu savunmak istiyoruz.

Fakat bununla da yetinmek istemiyoruz.

Bu hikâyeyi geleceğe taşımak, yeni başarılarla sürdürmek istiyoruz.

İşte bu sebeple Federal Hükûmet olarak göç ve toplumsal uyumun düzenlenmesini önceliklerimiz arasına aldık.

Aşırı boyutlara ulaşmış olan düzensiz göçü sınırlandırıyoruz.

Bunu yapıyoruz ki toplum olarak anaokullarımızda, okullarımızda ve meslekî eğitim kurumlarımızda uyum için yeterli imkânlara sahip olabilelim.

Açık ve hoşgörülü bir toplumun hangi noktalarda kapasitesinin zorlandığını büyük bir hassasiyetle gözetmek zorundayız.

Çünkü böyle bir zorlanma, toplumun dışlayıcılığa ve hoşgörüsüzlüğe yönelmesi tehlikesini beraberinde getirebilir.

Almanya Federal Cumhuriyeti'nin toplumsal uyum hikâyesini sürdürmek zorundayız.

Çünkü ancak insanların emekleriyle ilerleyebildiği, yükselme fırsatlarına sahip olduğu işleyen bir toplum, refahımızı sağlayan ekonomik gücü ayakta tutabilir.

Bundan 65 yıl önce pek çok Türk'ün “Almanya”ya doğru yola çıkarken taşıdığı umut ve beklenti de buydu.

Almanya, onların birçoğu için bu beklentiyi karşılamıştır.

Biz şimdi bu vaadi yenilemek istiyoruz.

Ve bu vaadin özellikle ülkemizde yaşayan gençler için gerçekleşmesini istiyoruz.

Bu gençlerin Türk, İtalyan veya Yunan misafir işçilerin torunları ya da torunlarının çocukları olması fark etmez.

Burada kendilerine yeni bir vatan bulan Suriyeli ailelerin çocukları olmaları da fark etmez.

Anne babalarının adlarının Thomas, Johanna, Klaus veya Michael olması da...

Herkes için yükselme ve ilerleme imkânı sağlamak, yalnızca Federal Hükûmetten değil, toplumumuzun tamamından sorumluluk üstlenmesini gerektirir.

Bunun için kuşaklar arasındaki toplumsal sözleşmeyi yenilemek zorundayız.

Alman ekonomisinin, önümüzde duran dördüncü sanayi devriminin şekillenmesine katkıda bulunabilmesini sağlamalıyız.

Aynı zamanda Avrupa içinde güvenlik, açıklık ve hareketlilik konularında dengeyi korumalıyız.

Bütün bunları gerçekleştirebilmek için göçe de ihtiyacımız vardır.

Evet, yeniden göçe ihtiyacımız vardır.

Almanya ve Avrupa, sınırlarımızın dışından gelecek nitelikli iş gücüne ihtiyaç duymaktadır.

Federal Hükûmet olarak bu görevi de üstlenmiş bulunuyoruz.

Bu amaçla Work-and-Stay-Agentur adı verilen, çalışma ve ülkede kalma süreçlerine yönelik bir kurum üzerinde çalışıyoruz.

Bu kurum, nitelikli iş gücünün ülkemize gelişine ilişkin bilgileri, işlemleri ve hizmetleri kolaylaştıracak dijital bir platform olacaktır.

Bir bakıma, nasıl bir ülke olmak istediğimizin kartviziti olacaktır.

Açık bir ülke...

Güvenilir bir ülke...

Hızlı ve verimli işleyen bir ülke...

Ve hepsinden önemlisi, hoşgörülü bir ülke...

Bununla birlikte, aranızdaki pek çok kişinin kendi hayat hikâyesinden de anlatabileceği bir başka gerçek vardır.

Açık toplum, özgür toplum, gerçek değerini kendi içindeki ilişkilerde gösterir.

İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde...

Birbirlerine nasıl davrandıklarında...

İş yerinde...

Sınıfta...

Spor kulübünde...

Biraz önce de ifade ettiğim gibi, özgür toplumun başarısı işte buralarda kendisini gösterir.

Almanlar ve Türkler olarak 65 yıl boyunca birlikte yaşamayı öğrendik.

Açık ve çoğulcu bir toplum olmayı birlikte öğrendik.

Bu süreçte edindiğimiz tecrübe, ülkemizin geleceği için yararlanabileceğimiz en büyük kaynaklardan biridir.

Gelin, bu birikimden hep birlikte yararlanalım.

Bu ülkenin Almanları olarak...

Özgür bir toplumda...

Açık bir toplumda...

Hoşgörülü bir toplumda...

Geleceğimizi hep birlikte inşa edelim.

Bugün burada hep birlikte bulunmamızdan büyük memnuniyet duyuyorum.

Hepinizin katılımından dolayı teşekkür ediyorum.“

SONUÇ: MİSAFİRLİKTEN VATANDAŞLIĞA, GEÇMİŞTEN ORTAK GELECEĞE

Şansölye Friedrich Merz'in bu konuşması, Almanya'daki Türk toplumunun 65 yıllık varlığını değerlendirmek bakımından fevkalade önemlidir.

Çünkü bu konuşmada yalnızca geçmişin emeği hatırlatılmamış, ortak geleceğin sorumlulukları da dile getirilmiştir.

1961 yılında Almanya'ya gelen Türk işçiler, ülkenin ekonomik mucizesini başlatmadılar. Ancak bu büyümenin sürdürülmesinde, sanayinin gelişmesinde ve sonraki kuşakların yetişmesinde önemli rol oynadılar.

Bunu teslim etmek gerekir.

Alman işçilerin, savaş sonrasında ülkeyi yeniden ayağa kaldıran insanların, diğer ülkelerden gelen göçmenlerin ve Türkiye'den gelen işçilerin emeklerini birbirine rakip görmek doğru değildir.

Almanya, bütün bu insanların ortak emeğiyle bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Bunu da bilmek lzımdır.

Fakat burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele daha vardır.

Almanya'da yaşayan Türkler, 65 yıl sonra hâlâ yalnızca uyum sağlaması beklenen bir topluluk olarak mı görülecektir? Yoksa bu ülkenin geleceğini birlikte belirleyen eşit yurttaşlar olarak mı kabul edilecektir?

Asıl soru budur.

Bir insanın dedesi Türkiye'den gelmiş olabilir. Babası Almanya'da doğmuş, kendisi burada eğitim görmüş, çalışmış, vergi ödemiş ve vatandaşlık kazanmış olabilir.

Böyle bir insana hâlâ yabancı gözüyle bakılması normal karşılanamaz.

Üçüncü ve dördüncü kuşakların aidiyetlerini sürekli ispat etmek zorunda bırakılmaları, toplumsal bütünleşmeye katkı sağlayamaz.

Aksine, aidiyet duygusunu zedeler.

Merz'in konuşmasının önemli taraflarından biri de budur. Türkiye kökenli insanların Almanya'ya katkılarını hatırlatırken, eşit fırsatların ve toplumsal kabulün önemini vurgulamıştır.

Ancak bu kutlama programında yapılan güzel sözler tek başına yeterli değildir.

Bu sözlerin eğitimde, iş hayatında, kamu kurumlarında, siyasette ve günlük toplumsal ilişkilerde karşılık bulması gerekir.

Irkçılıkla mücadele yalnızca anma törenlerinde yapılan konuşmalardan ibaret kalmamalıdır. Ayrımcılığa uğrayan insanların hakları korunmalı, gençlerin önündeki engeller kaldırılmalı, toplumun bütün kesimlerine eşit fırsatlar sunulmalıdır. İnancını yaşama hakkı ve hürriyeti bu fırsatlara dahildir.

Aynı şekilde Türkiye kökenli toplumun da sorumlulukları vardır

Almancayı iyi öğrenmek, çocukların eğitimine önem vermek, demokratik kurumlarda görev almak, yaşanılan ülkenin hukukuna ve toplumsal değerlerine saygı göstermek bu sorumlulukların başında gelir.

Ancak bütünleşmek, insanın kendi dilinden, kültüründen, inancından ve tarihinden vazgeçmesi demek değildir.

İnsan hem Türk hem Alman olabilir.

Hem kendi kültürel mirasını koruyabilir hem de Almanya'nın demokratik toplumuna güçlü katkılar sunabilir.

Bu iki aidiyet birbirinin düşmanı değildir.

Olmamalıdır da.


Burada Almanya'nın Hristiyanlıkla şekillenmiş tarihî ve kültürel mirasıyla Türkiye'den gelen insanların büyük çoğunluğunun Müslüman kimliği de ayrı bir önem taşımaktadır.

İki toplumun farklı dinî geleneklerden gelmesi, birlikte yaşamalarının önünde bir engel olarak görülmemelidir.

Tam tersine, bu farklılık karşılıklı tanışmanın, öğrenmenin ve dayanışmanın imkânı olabilir.

Kur'an'ın Hucurât suresinin 13. ayetinde insanların farklı halklar ve topluluklar hâlinde yaratılmasının birbirlerini tanımalarına vesile olduğu belirtilir.

İncil'de ise Matta 7:12'de insanın başkalarına, kendisine davranılmasını istediği gibi davranması öğütlenir.

Biri Kur'an'dan, diğeri İncil'den iki ahlaki ilke.

Birbirini tanımak ve karşılıklı saygı göstermek.


Bugün Avrupa'da yükselen ırkçılığa, din düşmanlığına ve toplumsal kutuplaşmaya karşı bu ilkelerin söyleyecek çok sözü vardır.

Hristiyanlar, Müslümanlar, başka inançlara mensup olanlar ve herhangi bir dine inanmayanlar, aynı demokratik hukuk düzeni içinde eşit haklarla yaşayabilmelidir.

Bunun için kimsenin kendi kimliğini inkâr etmesi gerekmez.

Önemli olan, farklılıkları düşmanlık sebebi hâline getirmemektir.

Almanya'daki Türk toplumunun 65 yıllık tecrübesi, bütün bu bakımlardan önemli dersler içermektedir.

Dün işçi olarak gelen insanların çocukları bugün üniversitelerde ders veriyor, hastanelerde hayat kurtarıyor, işletmeler kuruyor, parlamentolarda görev yapıyor, eyaletlerde başbakanlık yapıyorlar.

Bir zamanlar tren garlarında karşılanan insanlar, bugün bu ülkenin geleceği üzerine söz söylüyor.


Kolay olmadı bu yolculuk.

Yoksulluk vardı. Yalnızlık vardı. Dil bilmeden çalışmak, aileden uzak yaşamak, yabancılığın yükünü taşımak vardı, dışlanmak vardı. Irkçılık vardı. Ayrımcılık vardı. Kaybedilen hayatlar vardı.

Ama emek de vardı.

Sabır da vardı.

Başarı da vardı.

Ve bugün artık ortak bir gelecek var.


Şansölye Friedrich Merz'in 65. yıl konuşması, işte bu ortak geleceğin daha güçlü kurulması için önemli bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Ancak unutulmamalıdır:

Bir ülkenin büyüklüğü, yalnızca fabrikalarının üretimiyle, ihracatının hacmiyle veya ekonomik gücüyle ölçülmez. O ülkede yaşayan insanların birbirlerine gösterdikleri saygıyla, adaletle ve eşit yurttaşlık anlayışıyla da ölçülür.

Almanya'nın bundan sonraki başarısı da büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.

Mocca dergisi olarak 65 yıl önce Anadolu'dan yola çıkan, alın teriyle bu ülkenin kalkınmasına katkıda bulunan ilk kuşağı saygı ve minnetle anıyoruz.

Onların çocuklarına, torunlarına ve gelecek nesillere ise önemli bir sorumluluk düştüğünü hatırlatıyoruz.

Geçmişi unutmayacaklar.

Köklerinden kopmayacaklar.

Ama yaşadıkları ülkenin geleceğine de sahip çıkacaklar.

Çünkü artık mesele yalnızca Almanya'da yaşamak değildir.

Mesele, Almanya'yı birlikte daha adil, daha özgür ve daha yaşanabilir bir ülke hâline getirmektir.

65 yıl önce bu yolculuk bir ekmek mücadelesi olarak başlamıştı.

Bugün ise ortak bir gelecek mücadelesine dönüşmüştür.

 

Ve son sözümüz şudur:

O gün Almanya iş gücü arıyordu. Türkiye'den insanlar geldi. Bugün Almanya'nın ihtiyacı yalnızca iş gücü değil; birbirine güvenen, birbirinin hakkını koruyan ve geleceğini birlikte kurabilecek olan bir toplumdur.