1 Mayıs 2026 Cuma

CİZRE_ŞIRNAK

  

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; CİZRE (X)

Rüştü Kam
30.04.2026 Berlin


CİZRE


Cizre’deyiz. Alimlerin ve sahabelerin şehrinde. Seyitlerin şehri Cizre’de. Bugün burada konaklayacağız. Ama önce şehri dolaşacağız. Görmemiz gereken yerleri göreceğiz. Hem de yürüyerek. Çünkü bazı şehirler uzaktan bakınca değil, adım attıkça kendini açar.

Rehberimiz Abdülaziz Bilge. Kendisiyle tanıştırıldık. Edebiyat öğretmeniymiş. Aynı zamanda gazeteci.  Gönüllü olarak da zaman zaman hatırından çıkamayacağı dostları için rehberlik yaparmış. Biz de o kıramayacağı dostlarından olduğumuz için düştü önümüze. Biz de peşine. 

Önce Cizre ile ilgili kısa bir bilgilendirme yaptı:
Cizre’yi görünce insan, tarihin sadece geçmişte kalmadığını anlar. Burada zaman hızlı akar. Sokaklar konuşur. Ve Cizre, size sadece kendini değil, geçmiş medeniyetlerin  hafızasını da anlatır lisan-ı haliyle.

İlk bakışta bir sınır şehri gibi görünür. Sonradan anlarsınız ki; Cizre sınır değil, başlangıç şehriymiş. Rivayetler, Nuh Peygamber ile kurulan kadim bir tanışıklığa kadar gider. Tufanın ardından geminin Cudi’ye oturduğu söylenir. İnsanlık burada yeniden nefes almaya başlar. Bu yüzden Cizre’de yürürken, toprağın altında nelerin var olduğunu da düşünmek gerekir. 

Cizre, İslam ile erken tanışan şehirlerden biridir. Hz. Ömer döneminde fethedilir. Bu fetih, sadece bir toprak kazanımı değildir. Bu fetihle Cizre’de bir medeniyetin kapısı aralanır. İlmin, adaletin ve düzenin yerleştiği yeni bir dönem başlar.

Cizre’de ilim kokar sokaklar. En çok bilinen isimlerden biri El-Cezeri’dir. Onun yaptığı makineler bugün bile görenleri hayran bırakır. Su saatleri, otomatik düzenekler… Bunlar sadece birer icat değildir; aklın zarafetidir. Cizre’nin sokaklarında dolaşırken, o ince zekânın izleri hâlâ hissedilir.

Bir başka damar ise seyyitlerdir. Hz. Muhammed’in soyundan gelen aileler, bu şehirde derin izler bırakmıştır. Onlar sadece bir soy taşımaz; bir ahlâkı, bir duruşu da taşır. Bu yüzden Cizre’de maneviyat kuru bir söz değil, çarşıda- pazarda yaşayan bir gelenektir.

Ve Dicle Nehri… Şehrin kalbinden geçer. Su burada sadece bir ihtiyaç değil, hayatın kendisidir. Tarımı besler. Bahçeleri yeşertir. İnsana bir sükûnet verir.

Nehrin kıyısında durup seyre daldığınızda zaman biraz yavaşlar. Sanki geçmiş, suyun akışıyla birlikte size doğru yaklaşır.

Ekonomi de bu doğal ve tarihî zenginlikten beslenir. Tarım hâlâ belirleyicidir. Hurma, nar, üzüm… Küçük esnaf canlıdır. Sınır ticareti şehrin damarlarından biridir. İnsanlar çalışkandır. Zor şartlara rağmen üretmeye devam ederler.

Ama Cizre sadece güzellikleri anlatmaz. O dertlidir. Hem de çok dertli. Onun ciğeri yanar. Yakın geçmişin acılarını da taşır içinde. Terör eylemlerine tanıklık etmiş bir şehirdir Cizre. Sokaklar zaman zaman sessizleşmiş, evler yarım kalmıştır. Hendek olayları, şehirde derin izler bırakmıştır. Bu izler hâlâ silinmiş değildir. İnsanlar konuşurken temkinlidir. Ama aynı zamanda dirençlidir.

Bütün bu olup biten terör olaylarına, yaşanan acılara, akan gözyaşlarına rağmen Cizre’de hayat devam eder. Çocuklar oynar. Esnaf dükkânları açar. İnsanlar selam verir. Bu, sıradan bir durum değildir. Bu, köklü bir iradenin göstergesidir.Evet burası Seyitler şehridir. Teröristlerin üs olarak Cizre’yi seçmelerinin sebeplerinden biri de peygamberimize giden seyit damarını kesmek olmalıdır.” 

Böyle bir giriş yaptı Cizre rehberimiz Abdülaziz Bilge. Kısaca Cüzre’yi tanımış olduk. Sonra da düştük peşine. Cizre kazan biz kepçe. Daracık sokaklardan geçiyoruz. Çarşıda esnafı selamlayarak ilerliyoruz yalumuza. Sokakların ve çarşının eskiliğinden Cizre’nin tarihinin ne kadar eski olduğunu anlıyoruz derken ulu camiye gelmişiz.

Anlatılanlardan ve gördüklerimizden anladığımız odur ki; Cizre geçmiş ile bugün arasında sıkışmış bir şehir değil, ikisini birlikte taşıyan bir şehir. Bir yanında Nuh Peygamber’in hatırası, seyitlerin taşıdığı o kadim damar; diğer yanında El-Cezeri gibi isimlerle inkişaf eden ilim… Ve bütün bunların üzerine, yakın zaman da teröristlerin açtığı derin yaralar.

Ama buna rağmen Cizre ayakta.
Yıkılmamış. Eğilmemiş. Vazgeçmemiş.
Hatırasını koruyan şehirler, yaralarına rağmen değil,
 yaralarıyla birlikte ayakta kalırlar.


ULU CAMİ

Cizre Ulu Camii… Gürültüsü yoktur bu mâbedin. Kendini bağırarak anlatmaz. Sakin ve ağırbaşlıdır. İnsan bunu daha kapısında hisseder. İçeri girince, sıradan bir mekânda olmadığını anlarsın.

Bu caminin hikâyesi erken başlar. Rivayete göre, Hz. Ömer’in komutanlarından İyaz bin Ganem Cizre’yi fetheder (639). Bu yapı da o dönemde kiliseden camiye çevrilir. Böylece kökleri İslam’ın ilk yıllarına kadar uzanır.

Sonraki yüzyıllarda, özellikle Zengiler döneminde yeniden inşa edilir. Ve zamanla bugünkü hâlini alır. Cami, aynı zamanda bir merkezdir. Asırlar boyunca burada ilim halkaları kurulmuştur. Talebeler gelmiş, hocalar yetişmiştir. Cizre’nin ilim damarlarından biri burada yatar.

Cizre Ulu Camii, halkın değer verdiği, Cizre’nin en önemli ve en büyük camilerinden biridir. Asırlar boyunca sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir ilim merkezi olmuştur. Pek çok âlim burada yetişmiş, önemli olaylara tanıklık etmiştir.

Sibernetik bilimin kurucusu olarak kabul edilen İsmail Ebuliz El Cezeri, bu camide eğitim görmüş ve birçok eserini burada yapmıştır. Cami kapısındaki tunçtan yapılmış iki başlı ejder figürlü tokmaklar ise zamanla Cizre’nin sembollerinden biri hâline gelmiştir. Bu tokmaklar 1969 yılında çalınmıştır. Günümüzde tokmakların biri Türkiye’de İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir. Diğer tokmak ise Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki David Collection müzesinde bulunmaktadır.

Kısacası, Ulu Camii Cizrelilerin gönlünde mübarek ve mukaddes bir yer olarak yaşar. Cuma’yı. Burada kılmak için insanlar yarış ederler. 

İçeri girince sütunlar dikkat çeker. Ama bu sütunlar sadece birer mimari unsur değildir. Yakın tarihin sessiz tanıklarıdır. Hendek olayları sırasında cami zarar görür. İçeride yangın çıkar. Sütunlar yanar. Bugün gördüğümüz sütunların çoğu o yangının izini taşır. Orijinal hâlinden sadece iki sütun bırakılmıştır. Diğerleri sıvanarak ayakta tutulmuştur. Bu detay, caminin hem geçmişini hem de direncini anlatır. Keşke o sütunlar öyle isli halleriyle bırakılsaydı. Daha anlamlı olurdu.

Minaresi de ayrı bir hikâye taşır Ulu Cami’nin. Taş işçiliği ince ve zariftir. Üzerindeki motifler dönemin sanat anlayışını yansıtır. Yaklaştıkça ustalığın sabrını görürsünüz. Bununla birlikte minarenin en dikkat çekici özelliklerinden biri, klasik silindirik formdan farklı olarak dört köşe (kare kesitli) bir yapıya sahip olmasıdır. Bu özellik, Artuklu mimarisinde yer yer görülen ve yapıya hem anıtsal hem de sağlam bir görünüm kazandıran bir tercihtir. 

Avlusu geniştir. Sade ama huzurludur. Yazın gölge olur, kışın ise sığınak. Taş duvarlar serinlik verir. İnsan burada biraz durulur, dinlenir. Avlunun zemini çoğunlukla taş döşelidir; bu taşlar gün boyu güneşi emse de akşam serinliğini yavaş yavaş geri verir. Etrafını çeviren revaklar hem gölge sağlar hem de mekâna derinlik katar. Sütunların arasından süzülen ışık, günün saatine göre avluda farklı gölgeler oluşturur. Sessizlik burada daha belirgindir; dış dünyanın gürültüsü kalın duvarların ardında kalır. Zaman zaman hafif bir rüzgâr geçer, taş yüzeylere çarparak serin bir esinti bırakır. Bu avlu sadece bir geçiş alanı değil, aynı zamanda beklemenin, soluklanmanın ve içe dönmenin mekânıdır. 

Cami, tarih boyunca birçok onarım görür. Yıkılır, toparlanır, yeniden ayağa kalkar. Bu yönüyle Cizre’ye benzer. Bütün darbelere rağmen ayakta kalmasını bilmiştir.

Ayrıca cami, Nuh Peygamber ile ilişkilendirilen kutsal alanlara da yakındır. Bu da burayı sadece bir ibadet mekânı olmaktan çıkarır; ziyaret edilen, hissedilen bir yer hâline getirir.

Cizre Ulu Camii’ne baktığınızda şunu görürsünüz: Bu yapı sadece geçmişi anlatmaz. Yaşananı da saklar. Yanmış sütunlar, sıvanmış izler… Hepsi bir şey söyler. Kısa, net ve derin. Tıpkı Cizre gibi.

Böylesine anlamlı 
tarihî mekâna bir gölgelik yapmışlar, ama hiç yakışmamış. Keşke yapmasalardı. Yapının orijinaline uygun bir gölgelik yapmak o kadar mı zordu! Duvarı delerek monte etmişler. Tarihe tanıklık eden o duvar delinir de oraya gölgelik monte edilir mi, insanın içi sızlıyor. Bahçeye, yapının ruhuna daha yakın bir gölgelik yapılsa hem daha şık dururdu hem de göze batmazdı. Ufuk meselesi.

İçerideki sütunlar da ayrı bir mesele. Neden sıvanır o sütunlar? Sıvanınca daha sağlam mı oluyor? O izler, is izleri; yanık dokusu olduğu gibi kalsa daha çok şey anlatırdı. Bazen korumak isterken örtüyoruz nedense. Ehil olmamaktan kaynaklanan bir durum mudur yoksa hainlikten midir? Varın kararını siz verin.

Tarihle kurduğumuz ilişki de biraz böyle galiba. Ya aşırı müdahale ediyoruz ya da hiç dokunmuyoruz. Oysa mesele dengedir. Geçmişi korumak gerekir ama onu susturmadan yaşatabilmek lazımdır. Çünkü tarih, sadece korunacak bir hatıra değil; aynı zamanda konuşan, anlatan ve bugüne temas eden bir mirastır. Ona fazla müdahale ettiğimizde kendi sesini kaybettiririz; hiç dokunmadığımızda ise zamanın içinde sessizce yıpranmasına göz yumarız. Asıl olan, onu anlamaya çalışarak, ruhunu incitmeden ve olduğu hâliyle geleceğe taşıyabilmektir. Böyle yapıldığında tarih, donuk bir geçmiş olmaktan çıkar; yaşayan, nefes alan ve bize yön gösteren bir hakikate dönüşür.

MEM Û ZîN

Hedefimizde Mem û Zîn var. Yürüyoruz. Mezarlığın kenarından ilerliyoruz. Yol sessiz. Taşlar eski. Derken türbeye varıyoruz. Mem û Zîn… Kavuşamayan aşıkların türbesi. Ferhat ile Şirin gibi…Oldukça bakımsız olduğu her hâlinden belli. Ama yine de tamamen sahipsiz değil. Allah’tan bir hayırsever çıkmış da bahçenin bakımını üstlenmiş. Yaptığı işi severek yaptığını anlatıyor o hayırsever. Yüce gönüllü bir insan. En azından bu haliyle nefes alacak bir hâli var.

Mem ve Zîn… Birbirini seven ama kavuşamayan iki âşık. Araya girenler vardır, engel olanlar vardır. En çok da Bekir(Beko). O da Zîn’i sever. Onları ayırmaktır maksadı. Fitne çıkarır, iki gencin arasını açar. Sonunda Mem zindana atılır. Orada can verir. Zîn bu acıya dayanamaz; o da canına kıyar.
Gördüğünüz gibi mezarları yan yanadır. Ama aralarında bir diken vardır. O diken, ayrılığı simgeler. Sevenleri ayıran engeli… Bekir’i. İnsan mezarların başında durunca bunu daha iyi anlıyor. Hikâye sadece bir aşk değil. Aynı zamanda hasretin, engelin ve geç kalmışlığın hikâyesi.

Cizre’de bu türbe sadece bir ziyaret yeri değil. Bir duygunun mekânı. Sessizce anlatıyor kendini. Kısa ama derin.

Ahmed-i Hanî bu hikâyeyi anlatır ama sadece bir aşk hikayesi olarak anlatmaz. İçine sabrı koyar. Sadakati koyar. Engelleri koyar. Ve biraz da insanın içindeki eksikliği… O na göre Mem û Zîn, sadece bir sevda hikâyesi değil, bir anlam hikâyesidir.“

Böyle aşklar kalmadı bugün. Kaldı da ben mi bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. Oradan çıktık. 

HZ. NUH CAMİİ: TUFANDAN KALAN MİRAS


Hedefimizde Hz. Nuh’un Türbesi ve İsmail Cezeri’nin mezarı var. Öğle ezanı da okunuyor. Önce Hz. Nuh Camii. Öğle ile ikindi namazımızı cemederek kıldık. Namazdan çıkınca cemaat boşalana kadar duvarın dibindeki bankın üzerine oturuverdik. İki de yaşlı amca var. 
Sordum onlara, nerelisiniz?
“Cizreli.”
“Ya sen nerelisin?”
Denizliliyim ama Berlin’den geliyoruz.
“Ne yapmaya geldiniz?”
Burada İsmail Cezeri isminde birisi varmış, onu ziyaret etmeye geldik. Tanır mısınız?
“Hayır tanımıyorum, sen tanıyor musun?”
“Ben de tanımıyorum.” Cizre’de yaşıyorlar ama El Cezeri’yi tanımıyorlar. Caminin hocası Diyanet işleri Başkanlığı’nın tayin ettiği birisi. En azından İmam-Hatip Lisesi mezunu olmalıdır. Vaazlara ve hutbeye defalarca konu edilecek bir deha yatıyor orada. Ancak imamın cemaati El Cezeri’yi tanımıyor. Güler misin ağlar mısın?

Bu karşıdaki türbe kimindir. 
Hz. Nuh’un türbesidir. “
Ne zaman yapıldı biliyor musunuz?
„Bilmiyoruz. Ama çok ziyaretçisi vardır. Sandukası içindedir.”

Bu arada cemaat boşaldı, rehberimiz de geldi:

“Burası, Nuh Peygamber’e atfedilen bir kabir yeri olarak çok eski dönemlerden beri bilinir. İlk yapının ne zaman ve kim tarafından inşa edildiği belli değil. Ancak Müslümanlar buraya geldikten sonra burası sahiplenilmiş, düzenlenmiş, korunmuş ve bugünkü hâline getirilmiş. Bugün gördüğümüz hâli de tek parça değildir. Farklı dönemlerde onarım görmüş; beylikler gelmiş geçmiş, yöneticiler ilgilenmiş, hayırseverler katkı sunmuş. Yani ortada tek bir isim yok. Katman katman oluşmuş bir yapı var. 
Bu türbe, yüzyıllar boyunca insanların sahip çıktığı, yaşattığı bir mekân. Bu da aslında burayı daha anlamlı kılıyor. İçine girebilirsiniz…”

Dışarıdan bakınca biraz tuhaf, yer yer göze ağır gelen bir türbe görüntüsü var. Hz. Nuh, insanlığın ikinci atası sayılır; buna rağmen yapının İznik çinileriyle kaplanmış olması insana garip geliyor. “Bu kadarı da olmaz” diye düşünmeden edemiyor insan. Mezopotamya taş cenneti. Yapsana o türbeyi de taştan. Madem yapılmış, en azından duvarlarında tufanı hatırlatan birkaç tasvir, birkaç iz olsaydı bari. O da yok. Vizyon olmayınca böyle oluyor. En azından Cezeri’nin gözünün önünde bari yapmasaydınız bu saygısızlığı.

Burası Hz. Nuh’a atfedilen bir türbe. İçeri girdiğinizde en çok dikkat çeken şey sanduka oluyor; çünkü alışılmış ölçülerde değil. Rivayetlere göre Nuh Peygamber’e atfedilen bu sandukanın uzunluğu yaklaşık 7–8 metre civarında. Bu sıra dışı uzunluk, ziyaret edenlerin ilk anda fark ettiği bir ayrıntı. Türbenin genel sadeliği içinde bu uzun sanduka, mekâna hem bir ağırlık hem de derin bir anlam katıyor; insan ister istemez anlatılan tufanı ve o büyük hikâyeyi düşünmeden edemiyor.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Hz. Nuh’un sandukasındaki o devasa ölçü, arkeolojik bir veriden ziyade tarihî ve dinî rivayetlere dayanır. Bu durum daha çok, onun uzun ömrüne ve temsil ettiği büyük şahsiyete atfedilen sembolik bir anlatımdır. Yine de türbeye girince o upuzun sanduka insanı durduruyor; kısa bir an bakıyoruz ama üzerine çok şey düşünüyoruz.


EL-CEZERÎ: UNUTULMUŞ B
İR DEHA


Oradan merdivenlerle hemen arka tarafa geçiyoruz. Birkaç basamak, kısa bir yürüyüş ve ardından İsmail El-Cezerî’nin kabrindeyiz. İnsan ister istemez bir kıyasın içine düşüyor: Az önce Hz. Nuh Türbesi’ndeki o yoğun ihtimam ve sahiplenme duygusu, burada yerini derin bir tenhalığa bırakıyor.

Mezar sade. Fazlasıyla sade... Neredeyse fark edilmeden geçilecek kadar sıradan bir taş yığını gibi. Oysa El-Cezerî; sibernetiğin babası, mekanik biliminin öncüsü... Suyla çalışan devrimsel düzenekler kurmuş, bugünkü robotik teknolojisinin temellerini atmış bir deha. Ama mezarı tüm bu ihtişamdan uzak, mahzun bir sessizliğe bürünmüş.

İnsan kendine sormadan edemiyor: Bu fark neden? Bir peygambere gösterilen hürmet, neden insanlık tarihini değiştiren bir ilim adamından esirgeniyor? Belki de sorun, ilim insanlarının —özellikle de bu topraklara aitlerse— yeterince görünür kılınmamasıdır. Eğer El-Cezerî başka bir coğrafyada doğmuş olsaydı, bugün mezarının başında görkemli bir anıt, her köşesinde onun mekanik dehasını anlatan bir tanıtım alanı olurdu. Burada ise sadece sessiz bir köşe ve tozlu bir unutuluş var.


Bu da Cizre’nin bir başka gerçeği: Büyük isimlere sahip çıkmakta aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Rehberimizin, "Cezerî daha iki sene önce müfredata girebildi," demesiyle hepimiz burulduk. Ama gruptan Niğmet Balcı gözyaşlarını tutamadı. "Ben El-Cezerî’yi ancak yıllar sonra buraya gelince mi tanıyacaktım? Yazıklar olsun bizi köklerimizle buluşturmayanlara!" feryadı, hepimizin içindeki o ortak sızıyı dile getirdi.


Mezarın hemen yanındaki kitapçıda onun eserlerini aradık ama bize kalmamıştı. Ya çok satıldığı için tükenmişti ya da "yok" satmaya mahkûm edilmişti. İsmail El-Cezerî ile sessizce vedalaşıp oradan ayrıldık. Sırada meşk divanının yapıldığı o kadim mekân var.
Cizre bize hem aşkı hem de ihmal edilmişliği aynı anda fısıldıyordu.


KIRMIZI MEDRESE

 

Kırmızı Medrese’nin önünde kısa bir mola verip mekân hakkında bilgi almaya başladık. Ancak o esnada ekranda ilahi söyleyen bir solistin sesi her yeri kaplamıştı; rehberimizin sesini duymak imkânsız hale gelmişti. Rehberimiz nazikçe sesin kısılmasını rica etti fakat kimse aldırış etmedi. Sonradan öğrendik ki meğer orada seslendirilen ilahiler ticari amaçla isteyene satılıyormuş. Ben de şahsen rica etmeme rağmen ilahiler yüksek perdeden çalınmaya devam etti. En sonunda yerimden kalkıp sert bir lisanla ikaz etmek zorunda kaldım ve ses ancak o zaman kesildi. Bu kadim mekândaki saygısızlığın bu derecesi gerçekten anlaşılır gibi değil; en azından sunum bitene kadar beklenebilirdi.

“Kırmızı Medrese, Cizre’nin sadece taşla değil, köklü bir ruhla inşa edildiğinin en somut nişanesidir. Burası sıradan bir yapı olmanın ötesinde; asırlar boyu Doğu’nun ilim havzalarından biri olmuş, Ahmed el-Cezerî’nin (Melayê Cizîrî) nefesinin sindiği mukaddes bir mekteptir. Burası hakikatin arandığı, ders halkalarının kurulduğu ve talebelerin olgunlaştığı bir merkezdir. Burada sadece zihnî bir tedrisat değil, aynı zamanda nefis terbiyesini esas alan bir "meşk" usulü vardır; yani her tekrarda biraz daha kemale erme yolculuğu…

 

Avluya girdiğiniz an, vakur bir sessizlik sizi karşılar. Kırmızı tuğlaların sıcaklığı ve mekânın dinginliği, dış dünyanın gürültüsünü susturup insanı kendi iç derinliğine davet eder. Burada ilim edeple harmanlanmış; bilgi sadece kağıda değil, bir "hâl" dili olarak kalbe nakşedilmiştir. Duvarlar, asırların hikmetini ve bu medreseden gelip geçen binlerce alimin ayak izlerini fısıldar gibidir.

 

Melayê Cezerî: Akıl ve Kalbin Rehberi

Birinci yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başlarında yaşayan Ahmed el-Cezerî, Cizre’nin mana iklimini yoğuran en kudretli şahsiyetlerden biridir. Diyarbakır’dan İmadiye’ye kadar dönemin en önemli ilim merkezlerinde tahsil görmüş bir allame olmasının yanı sıra; aklı kalple, felsefeyi duyguyla birleştiren dertli bir şairdir.

En büyük mirası olan Divan, ilahi aşkın Kürtçe lisanıyla yazılmış en zarif vesikasıdır. Dönemin hâkim dilleri olan Arapça ve Farsça yerine Kürtçeyi bir edebiyat ve tasavvuf dili olarak titizlikle kullanması, onu sarsılmaz bir dil öncüsü kılmıştır. Mevlânâ, Hafız-ı Şirazî ve Sâdi’den aldığı ilhamı kendi özgün yoluyla harmanlayarak, Ahmed-i Hânî gibi dev isimlere de rehberlik etmiştir.

 

Ters Kubbe: Öze Dönüşün Sembolü

Cezerî’nin kabri, medresenin en sükûnetli köşesinde, gösterişten uzak ama manası ağır bir noktadadır. Türbenin en dikkat çekici detayı, o meşhur iç bükey (ters) kubbe formudur. Rivayete göre talebeleri; hocalarının dünyevi şatafata tenezzül etmeyen duruşunu ve "fenafillah" mertebesini simgelemek için kubbeyi göğe yükselen bir kavisle değil, içeriye, yani öze doğru inen bir formda inşa etmişlerdir. Bu ters kubbe; dünyaya sırt dönmeyi, gösterişten kaçınmayı ve asıl hakikatin insanın kendi iç dünyasında gizli olduğunu anlatan sessiz bir semboldür.”


Kırmızı Medrese’den ayrılırken şunu derinden hissediyoruz: Bu şehir, muazzam bir ruh inşa etmiştir. Cezerî’nin şiirlerindeki o Allah’a uzanan aşk yolu, bu medresenin her köşesinde hala canlıdır. Cizre’de yürürken insan sadece kadim bir geçmişi değil, kendi iç sesini de dinlemeye başlıyor.

 

KESİKBAŞ TÜRBESİ

 

Kesikbaş Türbesi, Cizre sokaklarında yürürken aniden karşınıza çıkan, alışılagelmişin dışında bir durak. Tam yolun ortasında... Yanından öylece geçip gitmek mümkün değil; sanki şehir size "Dur ve bak," diyor. İlk bakışta insanı şaşırtıyor: Neden burada? Neden yolun tam kalbinde? Ancak Cizre’de bazı şeyler konumunda değil, hikâyesinde saklıdır.

Rehberimiz o meşhur rivayeti anlatmaya başlayınca taşlar yerine oturuyor: “Kesikbaş, bir savaş sırasında başı gövdesinden ayrıldığı hâlde mücadelesini bırakmayan bir yiğittir. Başını koltuğunun altına alıp çarpışmaya devam eder ve tam burada, bugün türbesinin olduğu noktada son nefesini verir.” Bu anlatı sadece epik bir hikâye değil, halkın hafızasına nakşedilmiş derin bir sadakat ve cesaret sembolüdür.

Türbenin kendisi oldukça mütevazı; ne görkemli bir kubbesi var ne de şatafatlı süslemeleri. Ancak bulunduğu yer, onu şehrin en dikkat çekici noktalarından biri yapıyor. Yolun ortasındaki bu vakur duruş, o kadim hikâyeyi her gün yeniden hatırlatıyor. Modern hayatın akışı içinde bu türbe, bir "yavaşlama durağı" görevini üstlenmiş. Gelip geçenler ister istemez adımlarını yavaşlatıyor, bir anlığına durup dua ediyor ve sonra yoluna devam ediyor.

Cizre’de böyle çok durak var; anlatısı kısa, ama bıraktığı iz bir ömürlük...

DENGBÊJ

 

Cizre’nin kalbinde, zamanın ve sözün harmanlandığı o meşhur Meşk Meclisi’ndeyiz. Buraya "Âşıklar Meclisi" de deniyor; asırlık dengbêj geleneğinin hâlâ nefes aldığı, çayın hep taze, kelamın hep diri olduğu bir makam burası. İçeri girmek için ayakkabılarınızı dışarıda, telaşınızı ise kapı eşiğinde bırakmanız gerekiyor. Bizim şansımıza o gün meclis sessizdi; âşıklar bir cenaze merasimi için gitmişlerdi. Biz de duvarlardaki siyah beyaz fotoğrafları, o derin bakışlı ustaları seyretmekle yetindik. Tam çıkarken âşıklardan birine rastlasak da vaktimiz meşke müsaade etmedi. Yine de rehberimiz Abdülaziz Bilge’den, bu kadim "Dengbêjlik" geleneğinin ruhunu dinledik.

 

Dengbêj; kelime anlamıyla "ses veren", "söz söyleyen" demek. Ancak o, sadece bir şarkıcı değil; bir anlatıcı, bir halk tarihçisi ve canlı bir hafızadır. Saza, enstrümana ihtiyaç duymaz; gücü sesinden ve belleğinden gelir. Aşkı, göçü, savaşı ve ayrılığı yazmadan, saatlerce süren destanlarla anlatır. Bu gelenek, yazının değil, mutlak bir hafızanın eseridir. Usta söyler, çırak meşk ederek öğrenir; hata yapılırsa usta düzeltir ve böylece zincir kırılmadan nesillere aktarılır. Her dengbêjin bir üslubu vardır; kimi yürek yakar, kimi hızla akar ama hepsinin sözünde tarihin sessiz çığlığı gizlidir.

 

SEYİTLİK MAKAMI VE KAYBOLAN HASSASİYET

 

Cizre’nin zamanı durduran, eski evlerle örülü dar sokaklarında ilerleyerek Seyitler Mahallesi’ne varıyoruz. Burada "Seyitlik", sadece bir unvan ya da hitap şekli değil; Hz. Peygamber’in mübarek soyuna duyulan o köklü ve sarsılmaz hürmetin ete kemiğe bürünmüş halidir. Ancak rehberimiz Abdülaziz Bilge’nin anlattıkları, bu makamın sadece bir miras değil, aynı zamanda ağır bir mesuliyet olduğunu da hatırlatıyor.

 

Eskiden bu mukaddes unvanın ağırlığını korumak için çok sıkı bir süzgeç, manevi bir denetim mekanizması varmış. "Ben seyidim" demekle bu kapıdan geçilmez; mahalle meydanındaki o sembolik işaretin önünde çetin bir imtihana durulurmuş. Sadece o silsileye (soyağacına) vakıf olanların bilebileceği gizli dualar, ailevi sırlar ve şifahi silsile kayıtları tek tek sorgulanırmış. Sahteliğin barınamadığı, hakikatin ise hakkıyla tescillendiği bu edep kapısı, unvanın itibarını asırlarca muhafaza etmiş.

Bugün o sessiz sembolün önünde dururken, rehberimizin şu sözleri rüzgâra karışıp içimizi burkuyor: “Eskiden bu hassasiyet bir değeri, bir ruhu korumak içindi; şimdilerde ise o titizlik, sadece bu kadim taşların üzerinde asılı kalan buruk bir hatıradan ibaret...”

 

 

DİCLE’NİN ŞEHRİ: HAYATIN KAYNAĞI

 

Selamlaştığımız yaşayan seyitlerle vedalaşıp adımlarımızı İç Kale’ye, Dicle’nin o serin ve hayat veren nefesine doğru çeviriyoruz. Dicle Nehri, Cizre için aleladde bir su kütlesi değildir; o, bu şehrin asıl mimarı, can damarı ve hafızasıdır. Şehri besleyen, toprağı uyandıran odur. Cizre’nin meşhur narını, ballı hurmasını ve bereketli üzümünü Dicle’nin bu kadim suyu tadına kavuşturur.

Eski zamanlarda Dicle, üzerinde kalleklerin (şişirilmiş derilerden yapılan sallar) süzüldüğü devasa bir su yolu, bir ticaret şeridiydi. Cizre ise bu nehir yolu üzerindeki en kilit durak, doğu ile batının su üzerinden buluştuğu görkemli bir limandı. Nehir, sadece mal değil; kültür, dil ve insan taşımıştı buralara.

Nehrin üzerine bir gerdanlık gibi uzanan köprüye ulaştığımızda, durup Cizre’yi bir de buradan, Dicle’nin üzerinden seyrediyoruz. Altımızdan akıp giden suya bakınca şehrin gerçek ritmini daha iyi kavrıyor insan. Dicle akıyor, zaman geçiyor, yüzler değişiyor; ama Cizre o kadim ruhunu, suyun bereketi ve dengbêjlerin sözüyle ilmek ilmek korumaya devam ediyor.

Dicle üzerindeki köprüler, en az nehrin kendisi kadar bu şehrin kaderini tayin etmiştir. Bugün kalıntılarını hüzünle seyrettiğimiz eski Cizre Köprüsü, 12. yüzyıl Artuklu işçiliğinin en zarif örneklerinden biridir. Hatta köklerini Abbasilere kadar götüren kaynaklar vardır. Bu köprü sadece bir geçiş yolu değil; kervanların nefes aldığı, ticaretin kalbinin attığı ve Cizre’yi bölgesel bir merkez haline getiren stratejik bir düğüm noktasıdır.

Zamanın hoyratlığına ve suların debisine dayanamayıp yıkılsa da bugün sadece ayakları kalan o köprü, bize şunu fısıldar: Dicle hayat verir, köprü ise yol verir; ikisi birleşince Cizre büyür. 12. yüzyılda bu devasa köprüleri inşa eden o büyük vizyonu düşündükçe, 20. yüzyılda Boğaz köprülerine karşı çıkan siyasetçilerin kafa yapısını anlamak gerçekten güçleşiyor. Tarih bazen ileriye değil, maalesef geriye doğru akıyor.

 

Dicle’nin kıyısında yürürken o meşhur söz çınlıyor kulaklarımızda: “Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i İlahi sorar Ömer'den onu.” İşte o mesuliyetin, o ağır adaletin bahsi geçen nehri, meğer tam da önümüzde duran bu Dicle’ymiş...

 

ZİRVEDEKİ MOLA: HAKKÂRİ YOLUNDA

Geç saatte otele dönüp Cizre’nin altını üstüne getirdiğimiz o yoğun günün yorgunluğunu attık. Sabah erkenden Hakkâri’ye doğru yola koyuluyoruz. Cizre’den ayrılıp Gabar Dağları’nın büyüleyici manzarasına karşı tırmanışa geçiyoruz. Yol, coğrafyanın sertliği nedeniyle hız yapmaya elverişli değil; zaten bu manzara da hızla geçilecek gibi değil.

Şırnak’tan geçiyoruz. Cizre ile kıyaslayınca daha küçük bir yerleşim olarak kalıyor; il oluşu muhtemelen tamamen stratejik bir gereklilik. Şırnak’ı geride bırakıp dağın zirvesine doğru tırmanırken, rakımın 3647’ye vardığı söylenen o keskin noktada, soldaki dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Bulutların üzerindeyiz; önümüzde bir saatlik bir dinlenme ve Hakkâri’nin gizemli coğrafyasına doğru uzun bir yol var.

Tırmanışın yorgunluğunu, o bulutlara komşu dinlenme tesisinde enfes bir sofrayla atıyoruz. Masaya önce buharı üstünde, mis kokulu 
paçası olmayan kelle çorbası geliyor; ardından çıtır çıtır lahmacunlar... Yanındaki o koyu kıvamlı, tam kıvamında mayalanmış yoğurt ise tam bir ziyafet tamamlayıcısı. Bu rakımda, bu manzara eşliğinde yediğimiz yemeğin tadı uzun süre damağımızdan silinmeyecek cinsten. Karnımızı doyurup ruhumuzu da bu eşsiz dağ havasıyla tazeledikten sonra yeniden yola koyulma vakti.

Önümüzde şimdi hırçınlığıyla meşhur Zap Suyu’nun eşlik edeceği, Hakkâri’nin o sarp ama mağrur coğrafyası var.

Hakkâri yolculuğumuzda, her kıvrımında başka bir hikâye barındıran Zap Suyu’nun kenarından, o derin vadilerin arasından geçeceğiz. Belki bir sonraki durağımız, manevi iklimiyle tüm bölgeyi kuşatan Seyit Taha-i Hakkâri Hazretleri’nin huzuru, belki de taş işçiliğinin zarafetiyle zamana meydan okuyan Hakkâri Meydan Medresesi olacak. Coğrafya sertleştikçe hikâyeler derinleşiyor, yol bizi içine çektikçe Cizre’nin sıcaklığından Hakkâri’nin vakur yalnızlığına doğru sürükleniyoruz.

ÇIĞ DÜŞÜYOR ÖNÜMÜZE!

Dağlar bembeyaz bir örtüyle kaplı; "dağları delerek yol alıyoruz" desek inanın mübalağa etmiş olmayız. Selahattin Demirci, bu eşsiz manzarayı görünce çocuksu bir heyecanla, "Şurada durup biraz kar topu oynayalım, fotoğraf çekelim," teklifinde bulundu. Teklif cazipti ama duracak münasip bir yer bulmak ne mümkün...

 

Tam o esnada, "Buralarda yukarıdan çığ düşebilir," uyarısı ağzımızdan dökülür dökülmez, sanki tabiat bizi duymuş gibi devasa bir kar kütlesi gürültüyle önümüze inmesin mi! Bir anda hepimizin nefesi kesildi, araçta korku dolu çığlıklar yükseldi. Kaptanımız Celal, maharetle direksiyonu kırıp çığın ucundan sıyrılmaya çalıştı ancak karın azizliğine uğradık. Aracımız, o meşhur "Umurlu eşeği" gibi kontrolsüzce sağa doğru kaymaya başladı. Tehlike artık kapımızdaydı ve uçurumla aramızda sadece ince bir çizgi kalmıştı.

 

Tam umutların tükendiği noktada, bir kurtarıcı gibi yol açıcı kepçe çıkageldi. Meğer ileride bir gözetleme kulesi varmış; oradan yolu ve çığ bölgelerini saniye saniye izliyorlarmış. Bizi fark eder etmez imdadımıza yetişmişler. Kepçe, aracın arkasına geçip kepçesine doldurduğu karla bizi destekleyerek itmeye başladı. O itişle birlikte kardan kurtulup güvenli zemine ulaştık.

 

İşin en tuhafı, kurtulduğumuz an yaşananlar... Selahattin Bey ve arkadaşlar, az önceki dehşeti unutmuş gibi hemen aşağı iniyorlar. Yeni bir çığ riskine, üzerimize her an inecek kar kütlelerine aldırış etmeden fotoğraf çekmeye, kar topu oynamaya başlıyorlar. Ölümle burun buruna gelmenin verdiği o tuhaf rahatlama mı, yoksa karın o çocuklaştıran büyüsü mü bilinmez; kimse tehlikeyi hissetmiyor. Sadece heyecan, sadece o saf çocukluk neşesi kalıyor geriye.


HOŞAP KALESİ

Çocuklar gibi şendik. Sanki az önce o devasa kar kütlesinin altında kalma tehlikesiyle burun buruna gelen, ölümle randevulaşan biz değildik. Korkudan dumura uğramış duygularımız, yerini bir anda çocuksu bir neşeye ve taptaze bir hayata tutunma arzusuna bırakmıştı. Karın o temiz beyazlığı, sanki tüm gerginliğimizi silip süpürmüştü. Karlar içinde yuvarlanıp fotoğraflar çektikten sonra tekrar yola koyulduk ve bir süre sonra o görkemli silüetle karşılaştık: Hoşap Kalesi.


Hakkâri yolunda, sarp kayalıkların üzerine bir kartal yuvası gibi tünemiş bu kale, insanı daha ilk bakışta Orta Çağ’ın derinliklerine götürüyor. 
Planımız içinde yoktu kale. Yunus İnci teklif etti ve biz de onayladık. "Hoşap" ismi, Farsça "Hoş-âb" yani "Güzel Su"dan geliyormuş; kalenin hemen dibinden süzülen suyun bereketi ismine de sirayet etmiş.

1643 yılında Mahmudi Süleyman Bey tarafından bugünkü görkemine kavuşturulan bu kale, aslında bölgenin en güçlü yerel beyliklerinden birinin, Mahmudi Beyliği’nin yönetim merkeziymiş. Kapısına vardığımızda o meşhur demir kapı ve üzerindeki aslan kabartmaları bizi karşıladı. Kapı kilitliydi. Yağmur da başlamıştı yağmaya. 

Kalenin içinde sadece bir askeri üs değil, bir yaşam alanı varmış; hamamlar, cami, zindanlar ve harem odaları varmış... Hepsi o sarp kayanın doğal yapısına öyle bir ustalıkla yerleştirilmiş ki, taşın ve iradenin zaferini burada çıplak gözle görebilirmişiz. Aşağıdaki düzlüğe ve nehre bakan o vakur duruşuyla Hoşap, yüzyıllardır hem gelip geçeni selamlıyor hem de "Burada benden habersiz kuş uçmaz," diyormuş.

Biz de o görkemin karşısında biraz daha küçülerek, tarihin bu taşlaşmış şahidine uzun uzun baktık. Çığın soğuk nefesinden kurtulup, tarihin bu sıcak ve heybetli kucağında biraz nefeslendik ve sonra da yolumuza devam ettik. Hedefimizde Hakkâri var. Akşam orada konaklayacağız. 
Devam edecek

Bir Mayıs 2026

 

HAFTANIN HUTBESİ
Türk Eğitim Derneği Berlin
1 Mayıs 2026
Rüştü KAM

Aziz Müminler, Kıymetli Kardeşlerim!

Bugün burada; sömürgeci odakların kirli emellerine alet edilmek istenen bir günü değil, helal rızık mücadelesinin, kutsal alın terinin ve mukaddes emeğin sembolü olan 1 Mayıs’ı konuşacağız. Bizler, emeği sadece bir geçim kaynağı, sermayeyi ise sadece bir güç aracı değil; her ikisini de Allah’ın huzurunda hesabı verilecek birer "emanet" bilen bir medeniyetin varisleriyiz. Bu konuşmamızda emeğin hem pozitif kazanımlarını hem de üzerinde oynanan negatif oyunları, inancımızın ve tarihimizin süzgecinden geçirerek en ince detayına kadar ele alacağız.

Kardeşlerim, bizler emeği sadece bir dünya uğraşı değil, bir "ibadet" bilen bir dinin mensuplarıyız. Rabbimiz, Necm Suresi 39. ayette bizlere şu sarsılmaz hakikati beyan buyurur: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Bu ilahi ikaz, emeğin insanın bu dünyadaki en büyük onuru ve ahiret azığı olduğunu öğretir. Peygamber Efendimiz (SAV), bir gün Sa’d bin Muaz ile el sıkıştığında, onun çalışmaktan nasır tutmuş ellerini fark etmiş ve o eli havaya kaldırarak; "İşte bu el, Allah ve Resulü'nün sevdiği eldir. Bu eli cehennem ateşi yakmaz" buyurmuştur. İşte bizim 1 Mayıs’ımız, o mübarek nasırlı ellere duyulan hürmetin, emeğe verilen ilahi rütbenin adıdır.

Buradan özellikle iş adamlarımıza, sermaye sahiplerine ve güç sahiplerine seslenmek istiyorum: İslam, meşru kazanca ve zenginliğe asla karşı değildir; ancak servetin sadece belli ellerde toplanıp bir sömürü aracına dönüşmesine şiddetle karşıdır. Rabbimiz Haşr Suresi 7. ayette bizleri şöyle uyarır: "Ta ki o mallar, içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet (servet) olmasın." Bu ayet-i kerime, iş dünyasına toplumsal adaleti tesis etme ve serveti tabana yayma sorumluluğunu yüklemektedir. Peygamber Efendimiz (SAV) ise şu sarsıcı ölçüyü bizlere miras bırakmıştır: "İşçinin ücretini, alın teri kurumadan veriniz." Bu, sadece bir tavsiye değil, sosyal barışın ve kul hakkının en temel anayasasıdır.

Bugünün pozitif ve asli yönü, çalışanın hakkını savunmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmektir. Bizim medeniyetimizde hak arama kültürü dışarıdan ithal bir fikir değildir. Batı henüz sanayi devriminin karanlık dehlizlerinde çocuk işçileri acımasızca çalıştırırken, Anadolu’muzda Ahilik Teşkilatı yükseliyordu. Ahi Evran’ın kurduğu bu nizamda "müşteri velinimet, çalışan ise kardeştir" düsturu esastı.
Ahilikteki "Orta Sandığı", bugünkü sosyal güvenlik sistemlerinden asırlar önce hastalanan veya kaza geçiren işçinin imdadına koşuyordu. Bizim için 1 Mayıs; işte bu kadim yardımlaşma ruhunun ve adaletin meydanlarda yankılanmasıdır. Şunu unutmayalım ki; işçinin hakkını kısmak serveti artırmaz, aksine bereketi kaçırır. Rabbimiz Tevbe Suresi 34. ayette, biriktirdiği sermayeyi Allah yolunda harcamayanları ve emeğin hakkını vermeyen istifçileri "acı bir azap" ile uyarmaktadır.

Ancak kardeşlerim, dikkatli olmamız gereken çok mühim negatif yönler de mevcuttur. Bugün dünya üzerindeki ekonomik tablo tam bir sömürü düzenidir. İstatistikler gösteriyor ki; dünyadaki en zengin %1’lik kesim, geri kalan %99’un toplam servetinden daha fazlasına hükmediyor. Bu, modern bir köleliktir. Emperyalist odaklar, bu adaletsizliği perdelemek için 1 Mayıs’ı kendi kirli siyasetlerine "meze" yapmaya, işçinin haklı talebini bir çatışma ve kaos aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bizim nazarımızda, hak ararken haktan sapmak, adalet isterken zulme meyletmek asla kabul edilemez. Sokakları savaş alanına çevirmek, kamu malına zarar vermek veya kökü dışarıda karanlık yapıların provokasyonlarına kapılmak, en büyük zararı yine bizzat emekçiye vermektir. Emperyalizm; işçinin kanıyla beslenirken, onun bayramını da huzur kaçırmak için bir bahane olarak kullanmak ister.

Dahası, her yıl dünyada 2.3 milyon kardeşimizin iş kazalarında can vermesi, "önce kâr" diyen vahşi kapitalizmin bir sonucudur. İnsanı sadece bir "maliyet kalemi" olarak gören bu zihniyet, 1 Mayıs’ta slogan atarken geri kalan günlerde işçinin güvenliğini hiçe saymaktadır. Oysa bizim ölçümüz nettir; bir insanın canı, dünyanın bütün hazinelerinden daha kıymetlidir. Kasasını doldururken işçisinin sağlığını tehlikeye atanlar, ilahi huzurda verecekleri hesabı düşünmelidirler.

Kısacası kardeşlerim; biz 1 Mayıs’ı ne vahşi sermayenin insafına terk edeceğiz ne de emeği istismar eden ideolojik maşaların eline bırakacağız. Bizim yolumuz, emeği savunurken yerli ve milli bir duruş sergilemektir. İş verenimiz emrindekini "kardeşi" görecek, işçimiz ise işini "emanet" bilip hakkıyla yapacaktır. Bizim mücadelemiz, sömürgecilerin diliyle değil, bu toprakların adaleti ve "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyenlerin ölçüsüyle konuşmaktır.

Gerçek bir bayram; sömürünün bittiği, iş kazalarının tarihe karıştığı, asgari ücretin "insanca yaşam" ücreti olduğu ve her çalışanın akşam evine başı dik, huzurla döndüğü gündür.

Rabbim aziz milletimizi her türlü fitneden ve sömürüden muhafaza eylesin. İş adamlarımıza cömertlik ve hakkaniyet, çalışanımıza bilek kuvveti ve rızık bereketi versin. Bayramımız; çatışmanın değil barışın, emperyalist emellerin değil samimi duaların yükseldiği bir gün olsun.

Emekleriniz zayi olmasın, gününüz mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

 

 

28 Nisan 2026 Salı

Türk ve Müslüman

 

 

TÜRK’ÜN TÜRK’E, MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMAN’A VERDİĞİ ZARARI, KENDİLERİNDEN BAŞKA KİMSE VEREMEZ

Rüştü Kam
27.04.2026
Berlin TED

Tarihte Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, bugün dünyayı Müslümanlar ve Türkler adaletle yönetiyor olurlardı. Peki tarihten ders aldılar mı? Hayır almadılar. Hâlâ didişiyorlar.
Neden aynı hataları yapıp duruyorlar? Neden suçlu hep dış güçler oluyor?
Kendi içlerinde birliği sağlayamayan gafiller suçlu arıyorlar. Buluyorlar da suçluyu. Tabii suçlu dış güçler. Yüzünü Batıya çevirenlere göre de suçlu kendi değerlerine sahip çıkan Müslümanlar.  Bunlar, daha kendi ülkelerinde birliği sağlayamamışken, dünyada nasıl söz sahibi olacaklar! Olamazsınız; olamamışız zaten.

İ’lâ-yı Kelimetullah adına kispet dövenler, tevhid ehlinden söz eder. “O ehil olan benim” derler. Cemaatlere ayrılırlar. Tarikatlara bölünürler. Kıble ehli olduklarını söylerler. Ama sadece beş vakit namazda aynı safta dururlar. Namaz biter, saflar dağılır. Her biri diğerinin ayağına basar.

Peki ehil olan hanginiz?

Hz. Ali mi yoksa Hz. Ayşe mi? Hz. Ali mi yoksa Muaviye mi? Yezid mi yoksa Hz. Hüseyin mi?

Daha bu meselelerde bile ortak bir zemin bulunamamışken siz neyin birliğinden bahsediyorsunuz.


Karahanlılar mı yoksa Selçuklular mı?

Osmanlılar mı yoksa Beylikler mi?

Eğri oturalım ve doğru konuşalım. Haydi veriniz kararınızı. Var mı karar verebilen? Hangisi Tevhid ehlidir bunların?.

Önce kendi eteğimizdeki taşları dökersek ve kendimizle yüzleşirsek bir ümit, geleceği inşa etmek için aday olabiliriz. Yoksa sittîn sene başımızda boza pişirirler de siz yine “fırka-i Naciye benim” masallarını anlatmaya devam edersiniz..

Baksanıza; bir taraftan Cübbeli, Öbür taraftan Şimşirgil adında bir profesör, diğer taraftan Konakçı adında bir vaiz ve daha niceleri Şiilik üzerinden İran’a saldırıyorlar. İran’a saldırmak demek İran’a saldıranların safında yer almak demek değil midir?  Burada kim ilay-ı kelimullah’ın savunucusudur. Bira gafiller daha 100 sene önce o yanında saf tuttuğunuz emperyalistler sizin üzerinizden geçmediler mi? Sizler neyin peşindesiniz Allah aşkına?

Dürüst olalım:

Müslümanlar gerçekten dünyayı yönetemediği için mi bu haldedir, yoksa kendilerini yönetemedikleri için mi?

Tarih romantizm kaldırmaz, gerçeklerle konuşmak gerekir. Mesela: Dandanakan Savaşı, Yassı Çemen Savaşı, Ankara Savaşı… Hepsinde taraflar aynı kökten, Müslüman. Bu savaşlarda kaybeden yine Müslüman.

Kösedağ Savaşı; bir zihniyetin çöküşüydü: Hazırlıksızlık, dağınıklık, kibir... Müslümanları perişan etti. Selçuklunun çöküşü oldu bu savaş. Toprak kaybı telafi edilir ama zihniyet kaybı akıl kaybı zor telafi edilir. Edilmiyor işte.

Selçuklu kazandı, Harzemşah kaybetti; Osmanlı kazandı, Akkoyunlu kaybetti; Timur kazandı, Osmanlı kaybetti. İki Müslüman makam için mevki için savaştı. Peki kim kaybetti. Müslüman.

İyi de bu bu kaybedilen savaşlardan sonra kim güçlendi?
Ne Selçuklu ne de Osmanlı. Boşluğu başkaları doldurdu. Bunlar ne çabuk unutuldu. Müslümanlar neyin peşindedir Allah aşkına. İlay-ı Kelimetullah için savaşılıyormuş; güldürmeyin beni…

Yirminci yüzyılın Müslümanların da her şeyin açıklaması hazır: “Dış güçler…” Bu cümleyi kurmak kolaydır, çünkü sorumluluk istemez. Evet, dış güçler vardır; doğrudur, seninle kapışmaya her ana hazırdır bu da doğrudur.

Ama adama sen ne yaptın diye sormazlar mı? Sen içeride ne yaptın demezler mi? Bugün savaş yok sanıyorsunuz ama var; savaş sadece şekil değiştirdi: Kılıç yok, dil var; cephe yok, ekran var; ordu yok, kutuplaşma var. Peki sen neredesin? Sen ne yapıyorsun?  Sonucu değiştirmek için hangi gayretin içindesin?

Öyle birbirinizin ayağına basmakla sonucun değişeceğini sanıyorsanız avucunuzu yalarsınız. Aynı milletin çocuklarısınız ama tahammül yok; aynı geçmişi yaşadınız ama ortak ders yok, aynı geleceğin inşası için çalışıyorsunuz ama ortak hedef yok. O gün çıban başı olan dedeleriniz de sizin yaptığınızın sonuç olarak benzerini yapıyordu. Aynı kavağın kaşığısınız. Yok birbirinden farkınız. Sadece değişik zamanlarda yaşıyorsunuz.

Ankara Savaşı yaşanmasaydı, Yıldırım Bayezid ile Timur Ankara’da karşı karşıya gelmeseydi, bugün Müslümanların Avrupa’da daha farklı bir konumda olabileceğini söyleyenler var. Ama şu soru ortada duruyor: Osmanlı’nın Fetret Devri’ni yaşaması hangi Müslümanı yüceltti? Kime ne kazandırdı?

II. Viyana Kuşatması bir son değildi, bir uyarıydı. Ama Müslümanlar o uyarıyı da anlamadı. Suçu Kırım Hanı’na attılar, dışarıya attılar, kendilerine bakmadılar. Bugün de aynısı yapılıyor. Değişen bir şey yok; sadece isimler değişti, zihniyet aynı kaldı.

Evet, ben Rüştü Kam. Derim ki: Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, belki bugün dünya farklı olurdu. Ama daha acı olan gerçek şu: Hâlâ didişiyoruz. Aynı dili konuşup farklı cephelerde duruyoruz. Aynı geçmişi paylaşıp ortak bir gelecek kuramıyoruz. Yani 23 Nisan da mehter marşına sırtını dönüyor adamlar. Bir de bunlar söze gelince biz cumhurun temsilcileriyiz diyebiliyorlar. Dış güce gerek var mı? İşte içimizdekilerin hali pürmelali…Evet biz Türk’üz ve Müslümanız. Bizden bir nane olur mu? Karar senin…

Şimdi herkes kendine sorsun: Bu hikâyede sen kimsin? Birleştiren mi, yoksa bölen mi? Çünkü tarih susmaz, sadece bekler. Ve unutma—hiçbir dış güç, bir millete kendi kendine verdiği zarar kadar zarar veremez. Bugün attığın her adım, yarının tarihine yazılıyor. Ya bu döngüyü kırarsın… ya da aynı hikâyenin bir parçası olarak hatırlanırsın. Karar senindir…

 

26 Nisan 2026 Pazar

MARDİN-MİDYAT-EZİDİLER

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; 

MİDYAD (IX)


-
O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değil
miş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük-


Rüştü Kam

15 Nisan 2026 -Berlin

BEYAZSU’DAN MİDYAT’A: TAŞIN, ZAMANIN VE İNSANIN HİKÂYESİ

Beyazsu’dan çıktık yola. Gün akşama dönüyordu; istikametimiz Midyat. Araçta sohbet Beyazsu’nun etrafında dolaşıyordu. Kulübelerde yenen yemeğin verdiği mutluluk, dilimizde yeniden canlanıyordu. Mekân sahibi Adnan Bey’le kurulan samimi bağ, sanki yemeğin en özel sosuydu. Derken gelmişiz Midyat’a.

Midyat’ın girişindeyiz. Şekerleme çeşitlerinden hediyelik alacağız. Yolun sağında büyük bir dükkânın önünde. Aracımız daha yaklaşır yaklaşmaz karşılaştığımız ilgi, samimiyet ve coşku gözlerimizi yaşarttı. Sanki yıllardır tanıdıkları bir misafiri ağırlıyor gibiydiler.

Müşteriydik, evet… Ama bu karşılamadaki içtenlik, bizleri mahcup ediyordu. Bir an için, gösterilen ilginin sıcaklığı karşısında kendimizi sıradan bir yolcu değil de, uzun zamandır beklenen bir misafir gibi hissettik.

Belki de bu heyecan, “terörsüz Türkiye” sürecinin bir tezahürüydü. Kahveyi getiren delikanlıya sordum hemen: Memnun musunuz bu süreçten? Alışverişlerde bir canlanma oldu mu?

“Olmazmıyız efendim, alışverişler hızlandı. Turlar arttı. Esnaf kan ağlıyordu; şimdi herkes mutlu. Belli değil mi? Yüzler gülüyor. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Gözyaşları dinsin artık. Analar ağlamasın. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. İçeride ne varsa yiyip içmek serbesttir. İkramdır, sınırı yoktur.”

“Peki bunları nasıl hesaplayacaksınız?” 

“İkramdır dedim ya abey,” dedi gülümseyerek. 
“Ancak bir şey satın alırsanız, o zaman ödemenizi yaparsınız.”

Bu incelik karşısında elimiz boş çıkamayacağımız daha ilk anda belliydi. Aldıklarımız tartılırken kimsenin aklına kilo hesabı yapmak gelmedi. Uçağa binerken başımıza ne gelecek onu o zaman göreceğiz…

Biraz sonra tezgâhtar olan genç bir kızla tanıştım. Üniversiteye yeni başlamış. Birkaç soru sordu. “Nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz?” Derken sohbet uzadı gitti. Farkına varmadan koyu bir muhabbete daldık.

İçtenliği öyle sahiciydi ki, yanımda bulunan MOCCA dergisini ona hediye ettim. Sevinci yüzünden okunuyordu. Onlar da özlemişler yeni yüzlerle tanışmayı sohbet etmeyi…

O an bir kez daha anladım: Doğunun insanı gerçekten bambaşka… Sıcak, samimi, içten. Yüzünüz hep gülsün güzel insanlar.

İnsanları karşı karşıya getirenler, elbet yaptıklarıyla bir gün yüzleşecektir. O zaman geride kalan, bütün incelikleriyle insanlık olacaktır.

Aldık alacaklarımızı ve ödemelerimizi de yaptıkVedalaştık o güzel insanlarla. 

Rehberimizin yönlendirmesiyle bu kez telkâri alışverişi için başka bir dükkâna geçtik. Dükkân sahibi önce bu ince sanatın hikâyesini anlattı. “Gümüş,” dedi, “sabırla ilmik ilmik işlenir. Her parça ustasının nefesini taşır… ve ortaya bu güzellikler çıkar.”

Sonra biz de o hikâyenin bir parçası olduk.

Kızım Dilruba’ya, damadım İbrahim’e, oğlum Zülfikar’a ve kız kardeşim Sema’ya hediyeler aldım. Hureyre ile gelinim yanımda oldukları için onlara bir şey alamadım; kendileri aldılar kendilerine, kendi elleriyle hediyelerini. Gelinim zaten Midyatlı. Bazen birlikte olmak, en güzel hediye oluyor zaten.

Telkâri alışverişinden sonra taş konağa çıktık. Şimdilerde devlet konuk evi olarak kullanılıyormuş. Rehberimiz konak hakkında bilgi verdi: “Midyat’ın en dikkat çekici yapılarından biri olan Midyat Devlet Konukevi, 19. yüzyılın ortalarında, yaklaşık 1850’li yıllarda Midyat’ın köklü Süryani ailelerinden biri olan Şabo ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Bölgenin usta taş işçileri tarafından yapılan bu konak, yalnızca bir konut değil, aynı zamanda dönemin sosyal ve ekonomik gücünü yansıtan bir prestij yapısı olarak da öne çıkmıştır.

Yapı, Cumhuriyet döneminde kamulaştırılmış, ilerleyen yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek yeniden işlevlendirilmiştir. Bugün “Devlet Konukevi” olarak anılmasının sebebi, resmî ziyaretler kapsamında gelen yerli ve yabancı misafirlerin ağırlanmasına tahsis edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte yapı, turistik ziyaretlere de açıktır ve Midyat’ın kültürel tanıtımında önemli bir rol üstlenmektedir.

Mimari açıdan konak, Midyat taş mimarisinin en seçkin örneklerinden biridir. Üç katlı olarak inşa edilen yapı, yer yer ana kayanın oyulmasıyla oluşturulmuş alt kat bölümleriyle dikkat çeker. Üst katlarda geniş teraslar, kemerli geçişler ve avlu etrafında şekillenen mekân düzeni hâkimdir. İnce işçilikli taş oymalar, pencere ve balkon süslemeleri, Süryani ustalığının estetik anlayışını açıkça ortaya koyar. Dar ve kıvrımlı merdivenler, mekânlar arasında hem işlevsel hem de görsel bir geçiş sağlar.

Konum itibarıyla Midyat’ın yüksek noktalarından birine yerleştirilen bu konak, ziyaretçilerine hem eski hem de yeni Midyat’ı kuşbakışı izleme imkânı sunar. Günümüzde yalnızca bir mimari eser değil; aynı zamanda dizi ve film çekimlerine ev sahipliği yapmış, şehrin simgelerinden biri hâline gelmiş canlı bir kültür mekânıdır. Bu yönüyle Midyat Devlet Konukevi, geçmişle bugünü bir araya getiren güçlü bir hafıza olarak varlığını sürdürmektedir.

Terasına kadar çıktık merdivenlerdençıkarken odaları teker teker gezdik. Rehberimiz bazı odaların kapalı olabileceğini söylemişti ama kapalı değildi. Meğer burası değişik, dizi filmlerin çekildiği taş konaklardan biriymiş. O odalarda dolaşırken insan kendini başka bir zamanın içinde hissediyor.

Terasa çıktığımızda manzara birden değişti; Midyat bütün haşmetiyle ayaklarımızın altına serildi. Şehir ışıl ışıldı, sanki dümdüz bir ovaya ince bir nakış gibi işlenmişti. Bir tarafta cami minaresi yükseliyor, öte tarafta bir kilisenin çan kulesi uzanıyordu göğe. İşte hoşgörü… İşte birlikte yaşamanın o sessiz, gösterişsiz dili.

Zaten Midyat’ı Midyat yapan da biraz bu değil mi? Mezopotamya’nın ortasında, yüzyıllardır farklı inançların, dillerin ve kültürlerin kesiştiği bir durak burası. İsminin kökeni bile bu çok katmanlı geçmişin izlerini taşır: Kimi “ayna” anlamına geldiğini söyler, kimi “Matiate”—yani mağaralar kenti—der. Ama hangisi doğru olursa olsun,  değişmeyen bir şey vardır o değişmez: Bu toprakların hafızası derindir. Şehrin altına doğru uzanan mağaralar, ilk yerleşimlerin sessiz izlerini hâlâ saklar; zaman, burada sadece geçmişte kalmaz, taşın içinde yaşamaya devam eder.

Asurlulardan Perslere, Romalılardan Selçukluya kadar pek çok medeniyet bu topraklardan geçmiş. Bir dönem Hristiyanlık bölgede hâkim olmuş; manastırlar, kiliseler kurulmuş. Ardından İslamiyet’le birlikte yeni bir dönem başlamış. Halit bin Velid’in ordularından Abbasilere, oradan Artuklulara uzanan bir tarih… Özellikle Artuklular zamanında Midyat, Mardin ile Musul arasında önemli bir geçiş noktası hâline gelmiş.

Ve bütün bu tarih, bugün hâlâ hissediliyor. Aynı sokakta bir minareyle bir çan kulesinin yan yana yükselmesi tesadüf değil; bu, yüzyılların getirdiği bir birlikte yaşama kültürü. Burası Türkiye, Müslüman Türkiye…Hoşgörünün coğrafyası. Bakmayın siz son yıllarda insanların karşı karşıya getirilmelerine. Tarih var burada. Yaşanmışlıklar var burada. İşte görüyoruz onları.

Saat 19.00’da belirlenen yerde toplandık ve otele geçtik. İstirahate çekilen arkadaşlar oldu. Ama biz, Midyat sokaklarının o akşamki heyecanını yaşamak istedik. Kendimizi attık sokağa. Zaten tek bir ana cadde var; hayat orada akıyor. Cıvıl cıvıl…

Bir künefeci gördük, hiç düşünmeden girdik içeriHemen el ayak oldular ve masalarımızı birleştirdiler. Siparişlerimizi verdik. Künefeyi dondurma ile birlikte ikram ediyorlar. Türkiye’de insanlar gezmeyi de biliyor, yemeyi de. Zaman mefhumu yok sanki; gece 12’de bile çorbacılar açık, künefeciler açık…Adamlar yaşamasını ve yaşatmasını biliyorlar. Geç saate kadar muhabbet ettik.

Ertesi sabah, kahvaltının ardından yeniden Midyat çarşısına daldık. Kimi başörtüsü aldı, kimi elbise baktı, kimi de şalların renkleri arasında kayboldu. Rengarenk.

Akşam taş konağa çıkamayanlar ise sabahın serinliğinde oraya yöneldi; böylece içlerinde kalan o küçük eksikliği de tamamladılar.

Midyat’ta bir başka dikkat çeken şey de zengin bir ilçe oluşu. Evlerin her biri konak veya villa. Sadece maddî değil; mimaride, kültürde, yaşam tarzında da zenginlik var. Binalar görkemli, evler geniş… Öyle ki burada evlerin 150 metrekare civarında olduğu söyleniyor. Taş sadece bir yapı malzemesi değil; bir estetik anlayışının, bir hayat biçiminin ifadesi. Midyat, taş konakların dillerin, dinlerin ve huzurun şehri. İnsan burada hem geçmişi hatırlıyor ve görüyor hem bugünü yaşıyor. Taşın sabrı, insanın sıcaklığıyla birleşince ortaya unutulmaz bir yol hikâyesi çıkıyor.

Erşan ve Hureyre’nin mideleri henüz normalleşmedi. Keriman Hanım sanki grubun doktoru gibi sağlık hizmeti veriyor, turun başlangıcından beri midesi bozulanlar, başı ağrıyanlar, grip olanlar ona gidiyor. Keriman Hanım severek yapıyor bu işi. Berlin’de aldığı ilaçlar Midyat’a kadar dayanabilmiş. Eksik olan veya alınması gereken ilaçları da Midyat’tan temin etti. Herkese ulaşmaya çalışıyordu. Hastalanan sadece Erşan ve Hureyre değildi. Sağ olasın Keriman Hanım.  İyi ki Erşan’la hayatını birleştirmişsin…Şanslı adam bu Erşan…


EĞLENCE KÖYÜ (ZİNOLE)

Saat 11.00’de çıktık Midyat’tan yola. İlk durağımız Eğlence Köyü, yani eski adıyla Zinole köyü. Anayoldan yaklaşık 6 kilometre içeride… Gelinim Zelifa’nın annesinin köyü. Arkadaşlar anlayış gösterdi, yönümüzü oraya çevirdik.

Zelifa annesinin köyüne hayatında ilk kez geliyordu. Daha köyün girişine varmadan yüzündeki ifade değişti. Sanki yıllardır içinde taşıdığı ama hiç dokunamadığı bir yere yaklaşıyordu. Annesinin köyüne. Annesinin evini görünce kendini tutamadı. Sessizce süzülen gözyaşları, sadece bir ev için değildi… Gidilemeyen yılların, kurulamamış bağların, geç kalmış bir buluşmanın gözyaşlarıydı bunlar. Dış kapı öylece tutturulmuştu. Tellerden örülmüş bir kapı. Kapıdan attı adımını bahçeye. Ama evin içine giremedi. Kilitliydi. 

Dayılarıyla, teyzeleriyle görüştü. Zaten o köyde herkes birbirine akraba gibiydi. Kimse kimseye yabancı değildi; yüzler tanıdık, bakışlar sıcaktı. Damların üzerinden sesleniyorlardı: “Hoş geldiniz!” 

Bu arada Sebahattin Demirci bir ara ortadan kayboldu. Meğer köyün okuluna uğramış; öğretmenle görüşmüş, öğrencilerle sohbet etmiş. Az sonra köyün muhtarını da yanına alıp meydana geldi. Yüzünden mutluluğu okunuyordu. Sanki köyünü yeniden hatırlamıştı. Karadenizliydi… Ne de olsa serde öğretmenlik vardı. Sağ olasın Selahattin Bey. Benim de geçmişimde 15 yıllık öğretmenlik var. Beni de duygulandırdın. İyi ki varsın…

Köy muhtarı da Zelifa’nın akrabasıymış. Ne güzel bir tesadüf. Bizi çaya davet ettiler. Israr da ettiler. Ama vaktimiz sınırlıydı.

Köy meydanında dururken insan sadece bugünü görmüyor; geçmiş de gelip yanınıza oturuyor. Çünkü bu köyün adı bile başlı başına bir hikâye. Bugün “Eğlence Köyü” ya da başka bir resmî adla anılsa da, buranın asıl adı Zinole.

1960’tan sonra bu topraklarda sadece yollar değil, isimler de değişti. Arapça, Kürtçe, Süryanice, Ermenice nice köy adı haritalardan silindi; yerlerine yeni isimler yazıldı. Resmî gerekçe “millî birliği sağlamaktı”. Ama zaman gösterdi ki değişen sadece tabelalar olmadı…

İnsanlar doğdukları yerin adını söyleyemez hâle geldi. Çocuklar, kendi köylerinin gerçek ismini bilmeden büyüdü. Bir yerin adı değişince sadece bir kelime değişmiyor; o yerin hatırası, dili, hikâyesi de yavaş yavaş siliniyor.

Belki de en büyük kopuş burada yaşandı:
İnsanla
rın kendi geçmişiyle arasındaki bağ, fark ettirmeden zayıflatıldı. Belki de amaç buydu.
Ama isimler değişse de hafıza değişmiyor. İnsanlar hâlâ buraya Zinole diyor. Çünkü bir yerin adı sadece haritada yazan değil; kalpte kalanıdır.
 Kemaliye’ye halk arasında hâlâ Eğin dendiği gibi. 

Anaların ve babaların yaptığı en büyük hatalardan biri, çeşitli bahaneler uydurarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek, çocuklarını köklerinden koparmaktır… Köylerinden, akrabalarından uzaklaştırmaktır. Korkularla büyütmek. “Gitmeyin oraya, giderseniz hemen hapse atarlar” gibi mesnetsiz sözlerle bir nesli kendi geçmişinden mahrum bırakmaktır

Bunun sonucunu orada gördüm ben. Hepimiz gördük.

Otuz yaşına gelmiş bir insan, annesinin köyüne ilk kez geliyor. Tanımadığı bir köyde, tanımadığı bir evin önünde duruyor ve orada gözyaşı dökebiliyor. İşte aidiyet budur. 

Biz çocuklarımızı gerçekten koruyor muyuz…Yoksa onları, ait oldukları yerlerden, kültürlerinden, değerlerindensessizce uzaklaştırıyor muyuz?

Bazı kayıplar fark edilmez.
Ama 
değerli olanlar, işte tam da böyle yaşanır.

Ne adına yaşandı bütün bunlar?
Kim kazandı, ne kazandı, neyi kazandı?

Üç günlük bu fani dünyada, bunca acıya değer miydi?
Yıllarca yan yana yaşamış insanları birbirine düşman etmenin bedelini, en çok çocuklar ödüyor işte.

Ortada kin ve korkuyla büyütülmüş bir nesil var.
Değerlerini özlemiş
 masum bir nesil
Ama içine işlenen korkular yüzünden o değerlere dokunamamış
 yıllarca.

Zelifa…
Ve onun gibi köyünden, yuvasından, toprağından koparılan binlerce çocuk
 var…

Kim verecek bunun hesabını? Ortada duran kocaman bir soru. Evet kim verecek bunun hesabını?

Yazıktır…
Gerçekten yazıktır.
 Veyl olsun onlara!


EZİDİLER / MAĞARA KÖYÜ (KİWEX KÖYÜ)

Midyat ve çevresi sadece taş konaklarıyla değil, taşıdığı inançların çeşitliliğiyle de dikkat çekiyor. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Süryaniler ve Ezidiler yan yana yaşamış. Her biri bu coğrafyaya kendi izini bırakmış, kendi hikâyesini işlemiş taşlara.

Ezidiler, kökleri çok eskiye dayanan, kendine özgü inanç sistemi ve ritüelleri olan bir topluluk. Midyat çevresinde, özellikle köylerde ve dağ eteklerinde uzun yıllar yaşamışlar. Terör belası onların da yakasını bırakmamış. Zamanla göçler olmuş, köyler boşalmış, kapılar kapanmış… Ama taş susmamış. Konuşmuş. Hâlâ konuşuyor. Mardin taşının kaderi bu. Çağlar öncesinden haber getirmek. Geride kalan evler, mezarlıklar ve izler hâlâ bir şeyler anlatıyor.

Bu köy Mağara köyü “mağara köyü” denmesinin de ayrı bir anlamı var. Aslında burası tek bir köy değil; çok daha eski bir hayatın izleri. Eski kaynaklarda Midyat’ın adı “Matiate”, yani “mağaralar kenti” olarak geçermiş. Özellikle İzlo Dağı eteklerinde insanlar bir zamanlar yerin altına oydukları mağaralarda yaşarmış. Bu mağaralar sadece korunak değil; aynı zamanda korunma, saklanma ve hayatta kalma alanlarıymış.

Bugün o mağaralara baktığımızda bir hayat görüyoruz. Sıcağa, soğuğa, terör korkusuna ve zamana karşı verilmiş bir mücadeleyi görüyoruz… Belki de bu yüzden Mardin’de taş sadece taş değildir; sabırdır, hatıradır, zamandır.

Ezidi köyleri de, mağaralar da, terk edilmiş evler de aynı şeyi fısıldıyor misafirlerine:
Bu topraklarda insanlar sadece yaşamamış…
İz bırakmış, eser bırakmış. Nitekim çevrede, Ezidilerin yaşadığı ve halk arasında “mağara köyü” diye bilinen Kiwex (Mağara Köyü), bu kadim yaşam biçiminin izlerini hâlâ taşıyor. Gelecek nesillere aktarmak için. İşte bu köy o köy. 

Bu köy, adını sonradan almış olsa da eski adıyla Kiwex, kaya oyuklarına yaslanan yapısıyla geçmişin sessiz bir tanığı. Zamanın içinden süzülüp gelen bu yerleşimler, bize şunu hatırlatıyor: Bu topraklarda hayat sadece yüzeyde değil, yerin altında da sürmüş; insan, taşı oyarak kendine bir dünya kurmuş. Yaşam alanı inşa etmiş. 
Ben koşarak yukarıya yamaca tırmanmaya başladım. Yukarıda inşa edilen o köy evlerine girmek onları fotoğraflamak istedim. Arkamdan Fatma Mıdık ve Keriman hanımlar da geldiler. Evlerin içine girdik ve fotoğrafladık. Evin damına çıkarak da vadiyi selamladık ve selamlaştık….

Ve orada şunu hissediyoruz: Bazı yerler terk edilmezmiş…Sadece sessizleşirmiş.

SEMBOLLERİN ÖNÜNDEYİZ

Mağara
 (Kiwex) köyünde dolaşırken bir noktada durduk. Taşın üzerine işlenmiş sembollerin önünde… Rehberimiz Abdülaziz Bilge burada Ezidileri ve Ezidiliği kısaca anlatmaya başladı. Özellikle inançlarının merkezinde yer alan “yedi melek”ten söz etti. Bu meleklerin en önemlisi, Tavus Melek’tir. Ezidilere göre Tavus Melek, Allah’ın yarattığı ilk varlıklardan biridir ve dünyayı korumakla görevlidir. Çoğu zaman yanlış anlaşılan bu figür, aslında onların inancında kötülüğü değil; ilahi emaneti ve düzeni temsil eder.

Rehberimiz, bir başka sembol olarak “kara yılan”dan da bahsetti. Ezidi anlatılarında kara yılan, koruyucu bir işaret olarak görülür. Rivayete göre tufan sırasında yılan, gemide açılan bir deliği kapatmış, geminin su almasını engellemiş ve hayatın devamına vesile olmuştur. Bu yüzden yılan, korkulan değil; aksine saygı duyulan bir varlık olarak kabul edilir.

Sonra yönümüzü güneşe çevirdik. Rehberimiz, Ezidilerin ibadet ederken güneşe dönmelerinin sebebini anlattı. Güneş, onların inancında Tanrı’nın kendisi değil; O’nun nurunun, ışığının bir yansımasıdır. Yani güneşe yönelmek, aslında Yaratıcıya yönelmenin bir sembolüdür.

O an bulunduğumuz yer, sıradan bir gezi noktasının çok ötesine geçmişti. Taşın, sembollerin ve anlatılanların içinde yüzyılların biriktirdiği inanç saklıydı. İnsan anlatılanları dinlerken yalnızca bilgi edinmiyor; aynı zamanda olan biteni anlamaya, hissetmeye çalışıyor.

İnsanlar bir şeye inanmışlar ve o inancın içinde kendi huzurlarını bulmuşlar. Bu yüzden onları dışlamanın hiçbir anlamı yoktur. İnanç, insanın en tabiî hakkıdır; kişi inanmakta da, inanmamakta da hürdür. Benim inandığım gibi inanmıyor diye bir başkasını ötelemek, ne vicdanla ne de akılla izah edilebilir.

Rehberimiz anlatırken köyün yakın geçmişine de değindi. Zinole ve çevresindeki birçok köy gibi burası da özellikle 1980’lerin sonu ile 1990’lı yıllarda yaşanan terör olayları nedeniyle büyük ölçüde boşalmış. Güvenlik kaygıları artmış, insanlar kendilerini ve ailelerini korumak için göç etmek zorunda kalmış. Devlet de o dönemin şartları içinde bu göçlere engel olmamış veya olamamışöylece bölgedeki pek çok yerleşim zamanla sessizleşmiş.

Bugün ise yavaş yavaş köye geri dönüş var. Tam anlamıyla eski kalabalık günlerine dönmese de, insanlar bağlarını koparmamış köyden. Yaz aylarında gelenler, evlerini onaranlar, köye yeniden nefes vermeye çalışanlar… Köy terk edilmiş değil artık; sadece uzun bir sessizlikten uyanıyor gibi.

O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değilmiş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük.

Köyler boşalır…
Ama hafıza boşalmazmış.

Taş susar belki, ama duvarlar hatırlarmış.

Kapılar kapanır, ama izler silinmezmiş.

İnsan gider…ama çocukluğu orada kalırmış.

Devam edecek