28 Nisan 2026 Salı

Türk ve Müslüman

 

 

TÜRK’ÜN TÜRK’E, MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMAN’A VERDİĞİ ZARARI, KENDİLERİNDEN BAŞKA KİMSE VEREMEZ

Rüştü Kam
27.04.2026
Berlin TED

Tarihte Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, bugün dünyayı Müslümanlar ve Türkler adaletle yönetiyor olurlardı. Peki tarihten ders aldılar mı? Hayır almadılar. Hâlâ didişiyorlar.
Neden aynı hataları yapıp duruyorlar? Neden suçlu hep dış güçler oluyor?
Kendi içlerinde birliği sağlayamayan gafiller suçlu arıyorlar. Buluyorlar da suçluyu. Tabii suçlu dış güçler. Yüzünü Batıya çevirenlere göre de suçlu kendi değerlerine sahip çıkan Müslümanlar.  Bunlar, daha kendi ülkelerinde birliği sağlayamamışken, dünyada nasıl söz sahibi olacaklar! Olamazsınız; olamamışız zaten.

İ’lâ-yı Kelimetullah adına kispet dövenler, tevhid ehlinden söz eder. “O ehil olan benim” derler. Cemaatlere ayrılırlar. Tarikatlara bölünürler. Kıble ehli olduklarını söylerler. Ama sadece beş vakit namazda aynı safta dururlar. Namaz biter, saflar dağılır. Her biri diğerinin ayağına basar.

Peki ehil olan hanginiz?

Hz. Ali mi yoksa Hz. Ayşe mi? Hz. Ali mi yoksa Muaviye mi? Yezid mi yoksa Hz. Hüseyin mi?

Daha bu meselelerde bile ortak bir zemin bulunamamışken siz neyin birliğinden bahsediyorsunuz.


Karahanlılar mı yoksa Selçuklular mı?

Osmanlılar mı yoksa Beylikler mi?

Eğri oturalım ve doğru konuşalım. Haydi veriniz kararınızı. Var mı karar verebilen? Hangisi Tevhid ehlidir bunların?.

Önce kendi eteğimizdeki taşları dökersek ve kendimizle yüzleşirsek bir ümit, geleceği inşa etmek için aday olabiliriz. Yoksa sittîn sene başımızda boza pişirirler de siz yine “fırka-i Naciye benim” masallarını anlatmaya devam edersiniz..

Baksanıza; bir taraftan Cübbeli, Öbür taraftan Şimşirgil adında bir profesör, diğer taraftan Konakçı adında bir vaiz ve daha niceleri Şiilik üzerinden İran’a saldırıyorlar. İran’a saldırmak demek İran’a saldıranların safında yer almak demek değil midir?  Burada kim ilay-ı kelimullah’ın savunucusudur. Bira gafiller daha 100 sene önce o yanında saf tuttuğunuz emperyalistler sizin üzerinizden geçmediler mi? Sizler neyin peşindesiniz Allah aşkına?

Dürüst olalım:

Müslümanlar gerçekten dünyayı yönetemediği için mi bu haldedir, yoksa kendilerini yönetemedikleri için mi?

Tarih romantizm kaldırmaz, gerçeklerle konuşmak gerekir. Mesela: Dandanakan Savaşı, Yassı Çemen Savaşı, Ankara Savaşı… Hepsinde taraflar aynı kökten, Müslüman. Bu savaşlarda kaybeden yine Müslüman.

Kösedağ Savaşı; bir zihniyetin çöküşüydü: Hazırlıksızlık, dağınıklık, kibir... Müslümanları perişan etti. Selçuklunun çöküşü oldu bu savaş. Toprak kaybı telafi edilir ama zihniyet kaybı akıl kaybı zor telafi edilir. Edilmiyor işte.

Selçuklu kazandı, Harzemşah kaybetti; Osmanlı kazandı, Akkoyunlu kaybetti; Timur kazandı, Osmanlı kaybetti. İki Müslüman makam için mevki için savaştı. Peki kim kaybetti. Müslüman.

İyi de bu bu kaybedilen savaşlardan sonra kim güçlendi?
Ne Selçuklu ne de Osmanlı. Boşluğu başkaları doldurdu. Bunlar ne çabuk unutuldu. Müslümanlar neyin peşindedir Allah aşkına. İlay-ı Kelimetullah için savaşılıyormuş; güldürmeyin beni…

Yirminci yüzyılın Müslümanların da her şeyin açıklaması hazır: “Dış güçler…” Bu cümleyi kurmak kolaydır, çünkü sorumluluk istemez. Evet, dış güçler vardır; doğrudur, seninle kapışmaya her ana hazırdır bu da doğrudur.

Ama adama sen ne yaptın diye sormazlar mı? Sen içeride ne yaptın demezler mi? Bugün savaş yok sanıyorsunuz ama var; savaş sadece şekil değiştirdi: Kılıç yok, dil var; cephe yok, ekran var; ordu yok, kutuplaşma var. Peki sen neredesin? Sen ne yapıyorsun?  Sonucu değiştirmek için hangi gayretin içindesin?

Öyle birbirinizin ayağına basmakla sonucun değişeceğini sanıyorsanız avucunuzu yalarsınız. Aynı milletin çocuklarısınız ama tahammül yok; aynı geçmişi yaşadınız ama ortak ders yok, aynı geleceğin inşası için çalışıyorsunuz ama ortak hedef yok. O gün çıban başı olan dedeleriniz de sizin yaptığınızın sonuç olarak benzerini yapıyordu. Aynı kavağın kaşığısınız. Yok birbirinden farkınız. Sadece değişik zamanlarda yaşıyorsunuz.

Ankara Savaşı yaşanmasaydı, Yıldırım Bayezid ile Timur Ankara’da karşı karşıya gelmeseydi, bugün Müslümanların Avrupa’da daha farklı bir konumda olabileceğini söyleyenler var. Ama şu soru ortada duruyor: Osmanlı’nın Fetret Devri’ni yaşaması hangi Müslümanı yüceltti? Kime ne kazandırdı?

II. Viyana Kuşatması bir son değildi, bir uyarıydı. Ama Müslümanlar o uyarıyı da anlamadı. Suçu Kırım Hanı’na attılar, dışarıya attılar, kendilerine bakmadılar. Bugün de aynısı yapılıyor. Değişen bir şey yok; sadece isimler değişti, zihniyet aynı kaldı.

Evet, ben Rüştü Kam. Derim ki: Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, belki bugün dünya farklı olurdu. Ama daha acı olan gerçek şu: Hâlâ didişiyoruz. Aynı dili konuşup farklı cephelerde duruyoruz. Aynı geçmişi paylaşıp ortak bir gelecek kuramıyoruz. Yani 23 Nisan da mehter marşına sırtını dönüyor adamlar. Bir de bunlar söze gelince biz cumhurun temsilcileriyiz diyebiliyorlar. Dış güce gerek var mı? İşte içimizdekilerin hali pürmelali…Evet biz Türk’üz ve Müslümanız. Bizden bir nane olur mu? Karar senin…

Şimdi herkes kendine sorsun: Bu hikâyede sen kimsin? Birleştiren mi, yoksa bölen mi? Çünkü tarih susmaz, sadece bekler. Ve unutma—hiçbir dış güç, bir millete kendi kendine verdiği zarar kadar zarar veremez. Bugün attığın her adım, yarının tarihine yazılıyor. Ya bu döngüyü kırarsın… ya da aynı hikâyenin bir parçası olarak hatırlanırsın. Karar senindir…

 

26 Nisan 2026 Pazar

MARDİN-MİDYAT-EZİDİLER

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; 

MİDYAD (IX)


-
O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değil
miş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük-


Rüştü Kam

15 Nisan 2026 -Berlin

BEYAZSU’DAN MİDYAT’A: TAŞIN, ZAMANIN VE İNSANIN HİKÂYESİ

Beyazsu’dan çıktık yola. Gün akşama dönüyordu; istikametimiz Midyat. Araçta sohbet Beyazsu’nun etrafında dolaşıyordu. Kulübelerde yenen yemeğin verdiği mutluluk, dilimizde yeniden canlanıyordu. Mekân sahibi Adnan Bey’le kurulan samimi bağ, sanki yemeğin en özel sosuydu. Derken gelmişiz Midyat’a.

Midyat’ın girişindeyiz. Şekerleme çeşitlerinden hediyelik alacağız. Yolun sağında büyük bir dükkânın önünde. Aracımız daha yaklaşır yaklaşmaz karşılaştığımız ilgi, samimiyet ve coşku gözlerimizi yaşarttı. Sanki yıllardır tanıdıkları bir misafiri ağırlıyor gibiydiler.

Müşteriydik, evet… Ama bu karşılamadaki içtenlik, bizleri mahcup ediyordu. Bir an için, gösterilen ilginin sıcaklığı karşısında kendimizi sıradan bir yolcu değil de, uzun zamandır beklenen bir misafir gibi hissettik.

Belki de bu heyecan, “terörsüz Türkiye” sürecinin bir tezahürüydü. Kahveyi getiren delikanlıya sordum hemen: Memnun musunuz bu süreçten? Alışverişlerde bir canlanma oldu mu?

“Olmazmıyız efendim, alışverişler hızlandı. Turlar arttı. Esnaf kan ağlıyordu; şimdi herkes mutlu. Belli değil mi? Yüzler gülüyor. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Gözyaşları dinsin artık. Analar ağlamasın. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. İçeride ne varsa yiyip içmek serbesttir. İkramdır, sınırı yoktur.”

“Peki bunları nasıl hesaplayacaksınız?” 

“İkramdır dedim ya abey,” dedi gülümseyerek. 
“Ancak bir şey satın alırsanız, o zaman ödemenizi yaparsınız.”

Bu incelik karşısında elimiz boş çıkamayacağımız daha ilk anda belliydi. Aldıklarımız tartılırken kimsenin aklına kilo hesabı yapmak gelmedi. Uçağa binerken başımıza ne gelecek onu o zaman göreceğiz…

Biraz sonra tezgâhtar olan genç bir kızla tanıştım. Üniversiteye yeni başlamış. Birkaç soru sordu. “Nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz?” Derken sohbet uzadı gitti. Farkına varmadan koyu bir muhabbete daldık.

İçtenliği öyle sahiciydi ki, yanımda bulunan MOCCA dergisini ona hediye ettim. Sevinci yüzünden okunuyordu. Onlar da özlemişler yeni yüzlerle tanışmayı sohbet etmeyi…

O an bir kez daha anladım: Doğunun insanı gerçekten bambaşka… Sıcak, samimi, içten. Yüzünüz hep gülsün güzel insanlar.

İnsanları karşı karşıya getirenler, elbet yaptıklarıyla bir gün yüzleşecektir. O zaman geride kalan, bütün incelikleriyle insanlık olacaktır.

Aldık alacaklarımızı ve ödemelerimizi de yaptıkVedalaştık o güzel insanlarla. 

Rehberimizin yönlendirmesiyle bu kez telkâri alışverişi için başka bir dükkâna geçtik. Dükkân sahibi önce bu ince sanatın hikâyesini anlattı. “Gümüş,” dedi, “sabırla ilmik ilmik işlenir. Her parça ustasının nefesini taşır… ve ortaya bu güzellikler çıkar.”

Sonra biz de o hikâyenin bir parçası olduk.

Kızım Dilruba’ya, damadım İbrahim’e, oğlum Zülfikar’a ve kız kardeşim Sema’ya hediyeler aldım. Hureyre ile gelinim yanımda oldukları için onlara bir şey alamadım; kendileri aldılar kendilerine, kendi elleriyle hediyelerini. Gelinim zaten Midyatlı. Bazen birlikte olmak, en güzel hediye oluyor zaten.

Telkâri alışverişinden sonra taş konağa çıktık. Şimdilerde devlet konuk evi olarak kullanılıyormuş. Rehberimiz konak hakkında bilgi verdi: “Midyat’ın en dikkat çekici yapılarından biri olan Midyat Devlet Konukevi, 19. yüzyılın ortalarında, yaklaşık 1850’li yıllarda Midyat’ın köklü Süryani ailelerinden biri olan Şabo ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Bölgenin usta taş işçileri tarafından yapılan bu konak, yalnızca bir konut değil, aynı zamanda dönemin sosyal ve ekonomik gücünü yansıtan bir prestij yapısı olarak da öne çıkmıştır.

Yapı, Cumhuriyet döneminde kamulaştırılmış, ilerleyen yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek yeniden işlevlendirilmiştir. Bugün “Devlet Konukevi” olarak anılmasının sebebi, resmî ziyaretler kapsamında gelen yerli ve yabancı misafirlerin ağırlanmasına tahsis edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte yapı, turistik ziyaretlere de açıktır ve Midyat’ın kültürel tanıtımında önemli bir rol üstlenmektedir.

Mimari açıdan konak, Midyat taş mimarisinin en seçkin örneklerinden biridir. Üç katlı olarak inşa edilen yapı, yer yer ana kayanın oyulmasıyla oluşturulmuş alt kat bölümleriyle dikkat çeker. Üst katlarda geniş teraslar, kemerli geçişler ve avlu etrafında şekillenen mekân düzeni hâkimdir. İnce işçilikli taş oymalar, pencere ve balkon süslemeleri, Süryani ustalığının estetik anlayışını açıkça ortaya koyar. Dar ve kıvrımlı merdivenler, mekânlar arasında hem işlevsel hem de görsel bir geçiş sağlar.

Konum itibarıyla Midyat’ın yüksek noktalarından birine yerleştirilen bu konak, ziyaretçilerine hem eski hem de yeni Midyat’ı kuşbakışı izleme imkânı sunar. Günümüzde yalnızca bir mimari eser değil; aynı zamanda dizi ve film çekimlerine ev sahipliği yapmış, şehrin simgelerinden biri hâline gelmiş canlı bir kültür mekânıdır. Bu yönüyle Midyat Devlet Konukevi, geçmişle bugünü bir araya getiren güçlü bir hafıza olarak varlığını sürdürmektedir.

Terasına kadar çıktık merdivenlerdençıkarken odaları teker teker gezdik. Rehberimiz bazı odaların kapalı olabileceğini söylemişti ama kapalı değildi. Meğer burası değişik, dizi filmlerin çekildiği taş konaklardan biriymiş. O odalarda dolaşırken insan kendini başka bir zamanın içinde hissediyor.

Terasa çıktığımızda manzara birden değişti; Midyat bütün haşmetiyle ayaklarımızın altına serildi. Şehir ışıl ışıldı, sanki dümdüz bir ovaya ince bir nakış gibi işlenmişti. Bir tarafta cami minaresi yükseliyor, öte tarafta bir kilisenin çan kulesi uzanıyordu göğe. İşte hoşgörü… İşte birlikte yaşamanın o sessiz, gösterişsiz dili.

Zaten Midyat’ı Midyat yapan da biraz bu değil mi? Mezopotamya’nın ortasında, yüzyıllardır farklı inançların, dillerin ve kültürlerin kesiştiği bir durak burası. İsminin kökeni bile bu çok katmanlı geçmişin izlerini taşır: Kimi “ayna” anlamına geldiğini söyler, kimi “Matiate”—yani mağaralar kenti—der. Ama hangisi doğru olursa olsun,  değişmeyen bir şey vardır o değişmez: Bu toprakların hafızası derindir. Şehrin altına doğru uzanan mağaralar, ilk yerleşimlerin sessiz izlerini hâlâ saklar; zaman, burada sadece geçmişte kalmaz, taşın içinde yaşamaya devam eder.

Asurlulardan Perslere, Romalılardan Selçukluya kadar pek çok medeniyet bu topraklardan geçmiş. Bir dönem Hristiyanlık bölgede hâkim olmuş; manastırlar, kiliseler kurulmuş. Ardından İslamiyet’le birlikte yeni bir dönem başlamış. Halit bin Velid’in ordularından Abbasilere, oradan Artuklulara uzanan bir tarih… Özellikle Artuklular zamanında Midyat, Mardin ile Musul arasında önemli bir geçiş noktası hâline gelmiş.

Ve bütün bu tarih, bugün hâlâ hissediliyor. Aynı sokakta bir minareyle bir çan kulesinin yan yana yükselmesi tesadüf değil; bu, yüzyılların getirdiği bir birlikte yaşama kültürü. Burası Türkiye, Müslüman Türkiye…Hoşgörünün coğrafyası. Bakmayın siz son yıllarda insanların karşı karşıya getirilmelerine. Tarih var burada. Yaşanmışlıklar var burada. İşte görüyoruz onları.

Saat 19.00’da belirlenen yerde toplandık ve otele geçtik. İstirahate çekilen arkadaşlar oldu. Ama biz, Midyat sokaklarının o akşamki heyecanını yaşamak istedik. Kendimizi attık sokağa. Zaten tek bir ana cadde var; hayat orada akıyor. Cıvıl cıvıl…

Bir künefeci gördük, hiç düşünmeden girdik içeriHemen el ayak oldular ve masalarımızı birleştirdiler. Siparişlerimizi verdik. Künefeyi dondurma ile birlikte ikram ediyorlar. Türkiye’de insanlar gezmeyi de biliyor, yemeyi de. Zaman mefhumu yok sanki; gece 12’de bile çorbacılar açık, künefeciler açık…Adamlar yaşamasını ve yaşatmasını biliyorlar. Geç saate kadar muhabbet ettik.

Ertesi sabah, kahvaltının ardından yeniden Midyat çarşısına daldık. Kimi başörtüsü aldı, kimi elbise baktı, kimi de şalların renkleri arasında kayboldu. Rengarenk.

Akşam taş konağa çıkamayanlar ise sabahın serinliğinde oraya yöneldi; böylece içlerinde kalan o küçük eksikliği de tamamladılar.

Midyat’ta bir başka dikkat çeken şey de zengin bir ilçe oluşu. Evlerin her biri konak veya villa. Sadece maddî değil; mimaride, kültürde, yaşam tarzında da zenginlik var. Binalar görkemli, evler geniş… Öyle ki burada evlerin 150 metrekare civarında olduğu söyleniyor. Taş sadece bir yapı malzemesi değil; bir estetik anlayışının, bir hayat biçiminin ifadesi. Midyat, taş konakların dillerin, dinlerin ve huzurun şehri. İnsan burada hem geçmişi hatırlıyor ve görüyor hem bugünü yaşıyor. Taşın sabrı, insanın sıcaklığıyla birleşince ortaya unutulmaz bir yol hikâyesi çıkıyor.

Erşan ve Hureyre’nin mideleri henüz normalleşmedi. Keriman Hanım sanki grubun doktoru gibi sağlık hizmeti veriyor, turun başlangıcından beri midesi bozulanlar, başı ağrıyanlar, grip olanlar ona gidiyor. Keriman Hanım severek yapıyor bu işi. Berlin’de aldığı ilaçlar Midyat’a kadar dayanabilmiş. Eksik olan veya alınması gereken ilaçları da Midyat’tan temin etti. Herkese ulaşmaya çalışıyordu. Hastalanan sadece Erşan ve Hureyre değildi. Sağ olasın Keriman Hanım.  İyi ki Erşan’la hayatını birleştirmişsin…Şanslı adam bu Erşan…


EĞLENCE KÖYÜ (ZİNOLE)

Saat 11.00’de çıktık Midyat’tan yola. İlk durağımız Eğlence Köyü, yani eski adıyla Zinole köyü. Anayoldan yaklaşık 6 kilometre içeride… Gelinim Zelifa’nın annesinin köyü. Arkadaşlar anlayış gösterdi, yönümüzü oraya çevirdik.

Zelifa annesinin köyüne hayatında ilk kez geliyordu. Daha köyün girişine varmadan yüzündeki ifade değişti. Sanki yıllardır içinde taşıdığı ama hiç dokunamadığı bir yere yaklaşıyordu. Annesinin köyüne. Annesinin evini görünce kendini tutamadı. Sessizce süzülen gözyaşları, sadece bir ev için değildi… Gidilemeyen yılların, kurulamamış bağların, geç kalmış bir buluşmanın gözyaşlarıydı bunlar. Dış kapı öylece tutturulmuştu. Tellerden örülmüş bir kapı. Kapıdan attı adımını bahçeye. Ama evin içine giremedi. Kilitliydi. 

Dayılarıyla, teyzeleriyle görüştü. Zaten o köyde herkes birbirine akraba gibiydi. Kimse kimseye yabancı değildi; yüzler tanıdık, bakışlar sıcaktı. Damların üzerinden sesleniyorlardı: “Hoş geldiniz!” 

Bu arada Sebahattin Demirci bir ara ortadan kayboldu. Meğer köyün okuluna uğramış; öğretmenle görüşmüş, öğrencilerle sohbet etmiş. Az sonra köyün muhtarını da yanına alıp meydana geldi. Yüzünden mutluluğu okunuyordu. Sanki köyünü yeniden hatırlamıştı. Karadenizliydi… Ne de olsa serde öğretmenlik vardı. Sağ olasın Selahattin Bey. Benim de geçmişimde 15 yıllık öğretmenlik var. Beni de duygulandırdın. İyi ki varsın…

Köy muhtarı da Zelifa’nın akrabasıymış. Ne güzel bir tesadüf. Bizi çaya davet ettiler. Israr da ettiler. Ama vaktimiz sınırlıydı.

Köy meydanında dururken insan sadece bugünü görmüyor; geçmiş de gelip yanınıza oturuyor. Çünkü bu köyün adı bile başlı başına bir hikâye. Bugün “Eğlence Köyü” ya da başka bir resmî adla anılsa da, buranın asıl adı Zinole.

1960’tan sonra bu topraklarda sadece yollar değil, isimler de değişti. Arapça, Kürtçe, Süryanice, Ermenice nice köy adı haritalardan silindi; yerlerine yeni isimler yazıldı. Resmî gerekçe “millî birliği sağlamaktı”. Ama zaman gösterdi ki değişen sadece tabelalar olmadı…

İnsanlar doğdukları yerin adını söyleyemez hâle geldi. Çocuklar, kendi köylerinin gerçek ismini bilmeden büyüdü. Bir yerin adı değişince sadece bir kelime değişmiyor; o yerin hatırası, dili, hikâyesi de yavaş yavaş siliniyor.

Belki de en büyük kopuş burada yaşandı:
İnsanla
rın kendi geçmişiyle arasındaki bağ, fark ettirmeden zayıflatıldı. Belki de amaç buydu.
Ama isimler değişse de hafıza değişmiyor. İnsanlar hâlâ buraya Zinole diyor. Çünkü bir yerin adı sadece haritada yazan değil; kalpte kalanıdır.
 Kemaliye’ye halk arasında hâlâ Eğin dendiği gibi. 

Anaların ve babaların yaptığı en büyük hatalardan biri, çeşitli bahaneler uydurarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek, çocuklarını köklerinden koparmaktır… Köylerinden, akrabalarından uzaklaştırmaktır. Korkularla büyütmek. “Gitmeyin oraya, giderseniz hemen hapse atarlar” gibi mesnetsiz sözlerle bir nesli kendi geçmişinden mahrum bırakmaktır

Bunun sonucunu orada gördüm ben. Hepimiz gördük.

Otuz yaşına gelmiş bir insan, annesinin köyüne ilk kez geliyor. Tanımadığı bir köyde, tanımadığı bir evin önünde duruyor ve orada gözyaşı dökebiliyor. İşte aidiyet budur. 

Biz çocuklarımızı gerçekten koruyor muyuz…Yoksa onları, ait oldukları yerlerden, kültürlerinden, değerlerindensessizce uzaklaştırıyor muyuz?

Bazı kayıplar fark edilmez.
Ama 
değerli olanlar, işte tam da böyle yaşanır.

Ne adına yaşandı bütün bunlar?
Kim kazandı, ne kazandı, neyi kazandı?

Üç günlük bu fani dünyada, bunca acıya değer miydi?
Yıllarca yan yana yaşamış insanları birbirine düşman etmenin bedelini, en çok çocuklar ödüyor işte.

Ortada kin ve korkuyla büyütülmüş bir nesil var.
Değerlerini özlemiş
 masum bir nesil
Ama içine işlenen korkular yüzünden o değerlere dokunamamış
 yıllarca.

Zelifa…
Ve onun gibi köyünden, yuvasından, toprağından koparılan binlerce çocuk
 var…

Kim verecek bunun hesabını? Ortada duran kocaman bir soru. Evet kim verecek bunun hesabını?

Yazıktır…
Gerçekten yazıktır.
 Veyl olsun onlara!


EZİDİLER / MAĞARA KÖYÜ (KİWEX KÖYÜ)

Midyat ve çevresi sadece taş konaklarıyla değil, taşıdığı inançların çeşitliliğiyle de dikkat çekiyor. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca Müslümanlar, Süryaniler ve Ezidiler yan yana yaşamış. Her biri bu coğrafyaya kendi izini bırakmış, kendi hikâyesini işlemiş taşlara.

Ezidiler, kökleri çok eskiye dayanan, kendine özgü inanç sistemi ve ritüelleri olan bir topluluk. Midyat çevresinde, özellikle köylerde ve dağ eteklerinde uzun yıllar yaşamışlar. Terör belası onların da yakasını bırakmamış. Zamanla göçler olmuş, köyler boşalmış, kapılar kapanmış… Ama taş susmamış. Konuşmuş. Hâlâ konuşuyor. Mardin taşının kaderi bu. Çağlar öncesinden haber getirmek. Geride kalan evler, mezarlıklar ve izler hâlâ bir şeyler anlatıyor.

Bu köy Mağara köyü “mağara köyü” denmesinin de ayrı bir anlamı var. Aslında burası tek bir köy değil; çok daha eski bir hayatın izleri. Eski kaynaklarda Midyat’ın adı “Matiate”, yani “mağaralar kenti” olarak geçermiş. Özellikle İzlo Dağı eteklerinde insanlar bir zamanlar yerin altına oydukları mağaralarda yaşarmış. Bu mağaralar sadece korunak değil; aynı zamanda korunma, saklanma ve hayatta kalma alanlarıymış.

Bugün o mağaralara baktığımızda bir hayat görüyoruz. Sıcağa, soğuğa, terör korkusuna ve zamana karşı verilmiş bir mücadeleyi görüyoruz… Belki de bu yüzden Mardin’de taş sadece taş değildir; sabırdır, hatıradır, zamandır.

Ezidi köyleri de, mağaralar da, terk edilmiş evler de aynı şeyi fısıldıyor misafirlerine:
Bu topraklarda insanlar sadece yaşamamış…
İz bırakmış, eser bırakmış. Nitekim çevrede, Ezidilerin yaşadığı ve halk arasında “mağara köyü” diye bilinen Kiwex (Mağara Köyü), bu kadim yaşam biçiminin izlerini hâlâ taşıyor. Gelecek nesillere aktarmak için. İşte bu köy o köy. 

Bu köy, adını sonradan almış olsa da eski adıyla Kiwex, kaya oyuklarına yaslanan yapısıyla geçmişin sessiz bir tanığı. Zamanın içinden süzülüp gelen bu yerleşimler, bize şunu hatırlatıyor: Bu topraklarda hayat sadece yüzeyde değil, yerin altında da sürmüş; insan, taşı oyarak kendine bir dünya kurmuş. Yaşam alanı inşa etmiş. 
Ben koşarak yukarıya yamaca tırmanmaya başladım. Yukarıda inşa edilen o köy evlerine girmek onları fotoğraflamak istedim. Arkamdan Fatma Mıdık ve Keriman hanımlar da geldiler. Evlerin içine girdik ve fotoğrafladık. Evin damına çıkarak da vadiyi selamladık ve selamlaştık….

Ve orada şunu hissediyoruz: Bazı yerler terk edilmezmiş…Sadece sessizleşirmiş.

SEMBOLLERİN ÖNÜNDEYİZ

Mağara
 (Kiwex) köyünde dolaşırken bir noktada durduk. Taşın üzerine işlenmiş sembollerin önünde… Rehberimiz Abdülaziz Bilge burada Ezidileri ve Ezidiliği kısaca anlatmaya başladı. Özellikle inançlarının merkezinde yer alan “yedi melek”ten söz etti. Bu meleklerin en önemlisi, Tavus Melek’tir. Ezidilere göre Tavus Melek, Allah’ın yarattığı ilk varlıklardan biridir ve dünyayı korumakla görevlidir. Çoğu zaman yanlış anlaşılan bu figür, aslında onların inancında kötülüğü değil; ilahi emaneti ve düzeni temsil eder.

Rehberimiz, bir başka sembol olarak “kara yılan”dan da bahsetti. Ezidi anlatılarında kara yılan, koruyucu bir işaret olarak görülür. Rivayete göre tufan sırasında yılan, gemide açılan bir deliği kapatmış, geminin su almasını engellemiş ve hayatın devamına vesile olmuştur. Bu yüzden yılan, korkulan değil; aksine saygı duyulan bir varlık olarak kabul edilir.

Sonra yönümüzü güneşe çevirdik. Rehberimiz, Ezidilerin ibadet ederken güneşe dönmelerinin sebebini anlattı. Güneş, onların inancında Tanrı’nın kendisi değil; O’nun nurunun, ışığının bir yansımasıdır. Yani güneşe yönelmek, aslında Yaratıcıya yönelmenin bir sembolüdür.

O an bulunduğumuz yer, sıradan bir gezi noktasının çok ötesine geçmişti. Taşın, sembollerin ve anlatılanların içinde yüzyılların biriktirdiği inanç saklıydı. İnsan anlatılanları dinlerken yalnızca bilgi edinmiyor; aynı zamanda olan biteni anlamaya, hissetmeye çalışıyor.

İnsanlar bir şeye inanmışlar ve o inancın içinde kendi huzurlarını bulmuşlar. Bu yüzden onları dışlamanın hiçbir anlamı yoktur. İnanç, insanın en tabiî hakkıdır; kişi inanmakta da, inanmamakta da hürdür. Benim inandığım gibi inanmıyor diye bir başkasını ötelemek, ne vicdanla ne de akılla izah edilebilir.

Rehberimiz anlatırken köyün yakın geçmişine de değindi. Zinole ve çevresindeki birçok köy gibi burası da özellikle 1980’lerin sonu ile 1990’lı yıllarda yaşanan terör olayları nedeniyle büyük ölçüde boşalmış. Güvenlik kaygıları artmış, insanlar kendilerini ve ailelerini korumak için göç etmek zorunda kalmış. Devlet de o dönemin şartları içinde bu göçlere engel olmamış veya olamamışöylece bölgedeki pek çok yerleşim zamanla sessizleşmiş.

Bugün ise yavaş yavaş köye geri dönüş var. Tam anlamıyla eski kalabalık günlerine dönmese de, insanlar bağlarını koparmamış köyden. Yaz aylarında gelenler, evlerini onaranlar, köye yeniden nefes vermeye çalışanlar… Köy terk edilmiş değil artık; sadece uzun bir sessizlikten uyanıyor gibi.

O gün anladık ki, asıl zenginlik ne vitrinde sergilenenlerdeymiş ne de kesede taşınanlarda… Asıl zenginlik, insanın insana gösterdiği değerde saklıymış. Belki de bir memleketi ayakta tutan şey, tam da buymuş. Köyler boşalır…ama hafıza boşalmazmış. Çünkü bir memleket,
yalnızca taşından, toprağından ibaret değilmiş. İnsanıyla varmış. Hatıralarıyla yaşarmış...Biz geldik, bunu yerinde gördük.

Köyler boşalır…
Ama hafıza boşalmazmış.

Taş susar belki, ama duvarlar hatırlarmış.

Kapılar kapanır, ama izler silinmezmiş.

İnsan gider…ama çocukluğu orada kalırmış.

Devam edecek

 




25 Nisan 2026 Cumartesi

MARDİ-MİDYAT

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; KASIMİYE MEDRESESİ VE ULU CAMİİ (VIII)

Rüştü Kam
15 Nisan 2026 -Berlin
MARDİN
Sabahın henüz ilk ışıkları Urfa’nın üzerine düşmemişti ki, yola koyulduk. İstikametimiz Mardin… Taşın sabırla yoğrulduğu, dar sokakların asırlık hikâyeler sakladığı o kadim şehir. İçimizde hem bir merak hem de programın aksatılmaması için zamana karşı sessiz bir telaş vardı.
Rehberimiz, bir akşam önceden sözünü verdiği nohut dürümünü hatırlattı yola çıkarken. Önce onu alacak, ardından yola devam edecektik. Aslında kahvaltımızı yapmıştık; dürüme pek de ihtiyaç yoktu. Sonradan öğrendiğime göre bu konuda ısrarcı olan, gruptan sorumlu Fatma Mıdık olmuş. “Yolda iyi gider,” demiş. Herhalde hesabını yapmıştır diye düşündük; Nede olsa grup başkanı, itiraz etmeden kabullendik…
Zaten arkadaşların çoğu uykudaydı; uyanık olanların da akışı değiştirecek bir itirazda bulunacağını sanmıyorum. Şehir trafiği, sabahın o saatinde bile oldukça yoğundu. Nohut dürümü uğruna zaman sıkıntısı yaşayacağımızın sinyallerini almaya başlamıştım. Fark etmiştim etmesine de yapacak pek bir şey yoktu. Bazen ısrar etmek yerine susmak, yolculuğun selameti için daha doğru olur. Bilhassa grup yolculuklarında her karara itiraz etmek, küçük gruplaşmalara yol açabilir; bu da yolculuğun tadını kaçırır.
Bizim gezilerde zamanın sarkması, sadece o anı değil, sonrasını da etkiler. Bir yerde geciktiniz mi, bu gecikme domino taşı gibi diğer duraklara tesir eder. Sonunda gezmek istediğiniz yerleri hakkıyla gezemezsiniz planda olmasına rağmen.
Nohut dürümünü aldık ve vakit kaybetmeden Mardin’e müteveccihen koyulduk yola. Ancak Urfa–Mardin karayolunun yer yer bozulan zemini, yolculuğumuzu beklediğimizden daha da ağır ilerletiyordu. Mesafe kısalıyor, ama programı uygulama saatleriyle aramız açılıyordu. Yol ilerleyince Mardin’e planladığımız vakitte varamayacağımız anlaşılmıştı. Programın aksamasını önlemek için ister istemez Mardin’i kısa tutmaya razı olduk. Mardin’de gezilecek öyle önemli çok yer de yoktu zaten.
Tam o sırada gökyüzü de kararımızı desteklercesine bırakıverdi ağırlıklarını üstümüze. Çanaktan boşanırcasına inmeye başladı rahmet. Sanki “acele etmeyin, her şey olacağına varır” der gibiydi. Olması gereken oluyordu, olanlar olması gerekenlerdi.
Mardin… İlk bakışta taşın estetiğiyle insanı kendine çeken, ama içine girdikçe daha çok hissedilen bir şehir değilmiş. Öyle uzun uzun gezilecek yerlerin peşine düşeceğimiz bir şehir de değilmiş. Mardin; daha ziyade karşıdan bakılacak, siluetiyle hafızaya kazınacak, sessizliğiyle insana dokunacak bir şehirmiş. Bu yüzden çarşısını doya doya gezememek içimizde küçük bir ukde olarak kalsa da, bu eksiklik bir mahrumiyet hissine dönüşmedi. Çünkü Mardin, kendini gezerek değil, hissettirerek anlatan bir şehirmiş. Bize anlatılan böyle. Rehberimiz, Ahmet Yavuz Mardin’e girerken anlattı bunları.
“Şu karşıda gördüğünüz şehir, Mezopotamya’ya hâkim bir tepenin yamacına kurulmuş kadim bir yerleşim yeridir. Mardin’in tarihi çok eskilere, MÖ 3000’li yıllara kadar uzanır. Sümerler, Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar… Hepsi bu topraklardan geçmiştir. Ama şehre asıl karakterini verenler Artuklulardır. 12. yüzyıldan itibaren Mardin, Artuklularla birlikte önemli bir ilim ve ticaret merkezi hâline gelir.
Mardin adı, Arapça “merd” (kaleler) kelimesinden türemiştir. Bu yorum oldukça güçlü, çünkü şehir gerçekten de bir kale gibi yükselir; özellikle Mardin Kalesi, bu fikri somutlaştıran en belirgin örnektir. Yüzyıllar boyunca savunma ve gözetleme noktası olarak kullanılmıştır.
Diğer rivayete göre ise isim, bölgede yaşamış savaşçı bir kavim olan Mardelerden gelir. Bu halkın adı zamanla şehre geçmiş olabilir. Ancak bu görüş, tarihsel olarak daha az net kanıtlarla desteklenir.
2026 itibarıyla Mardin’in nüfusu yaklaşık 850 bin civarındadır. Fakat bu şehir rakamlarla anlatılmaz. Asıl dikkat çeken şey, taşıdığı çeşitliliktir. Türkler, Kürtler, Araplar, Süryaniler… Farklı dil, din ve kültürler yüzyıllardır burada iç içe yaşamıştır. Bu yüzden Mardin, medeniyetlerin buluştuğu bir merkezdir.
Şu gördüğünüz taş evlere dikkat edin. Sarı kalker taşından yapılmıştır. Bu taş hem yazın serin tutar hem de şehre o kendine has rengini verir. Evler birbirinin manzarasını kapatmaz. Çünkü Mardin’de ‘komşunun güneşine saygı’ diye bir anlayış vardır.
Sokaklar dar ve kıvrımlıdır. Bu, hem savunma hem de iklimle ilgilidir. Güneşin etkisini azaltır, rüzgârı dengeler. Yani Mardin’deki mimari sadece güzel görünmek için yapılmamıştır. Aynı zamanda korunma, iklime uyum sağlama ve yaşamı kolaylaştırma amacı taşır.
Kalın taş duvarlar sıcağı keser, dar sokaklar gölge oluşturur, yüksek konum ise güvenlik sağlar. Kısacası bu yapılar hem estetik hem de akılcı çözümlerin sonucudur.
Mardin’i özel kılan sadece taş binaları değildir. Asıl fark, şehrin sakinliği, hayatın yavaş ve derin bir ritimle akmasıdır. Burada zaman acele etmez; insanlar da öyle. Hayat koşturmaz, usul usul akar.“
Mardin, anlatıldıkça değil, bakıldıkça çoğalan bir şehirmiş meğer. Kasımiye Medresesi ve Mardin Ulu Camii’ni ziyaret ederek ve biraz da alışveriş yaparak yeniden koyulduk yola. Taşın dile geldiği, her duvarın bir hikâye fısıldadığı bu şehir bize kendini tam anlamıyla açamadan geride kaldı. Ama yine de o taşların arasında saklı olan sessizlik, içimize işleyen bir hatıra olarak bizimle birlikte yol almaya devam etti. Mardin…Ey, Mardin, biz senin çarşını pazarını dolaşamadık ama yine de seni anladık, hoşça kal.
KASIMİYE MEDRESESİ
“Burası Artuklular döneminde yapımına başlanan bir medresedir. Ancak çeşitli sebeplerle tamamlanamaz. Daha sonra Akkoyunlular döneminde, 15. yüzyılın sonlarında Kasım Bey tarafından nihayet tamamlanır. O yüzden adı Kasımiye Medresesi olarak bilinir.
Kasım Bey; Akkoyunlular döneminde bu topraklarda söz sahibi olan bir bey. 15. yüzyılda yaşamış. Uzun Hasan’ın soyundan geldiği kabul edilir. Mardin’i imar eden, bu medreseyi tamamlatan isimdir.
Ama her hikâye sadece taşla, ilimle yazılmaz… Bazıları da kanla yazılır. Şimdi şu duvara dikkat edin. Buna ‘kanlı duvar’ deriz. Rivayete göre Kasım Bey, siyasi bir çekişmenin ortasında burada öldürülür. Kılıç darbeleriyle yere düşer. Akan kanı bu taşlara sıçrar. O gün bugündür bu duvar “kanlı duvar” adıyla anılır. Ne kadar doğrudur bilinmez… Ama şu kesindir: Bu taşlar sadece ilme değil, bir dönemin serte siyasetine de şahitlik etmiştir.
Şu ortadaki havuzu görüyorsunuz. Bu havuz sıradan bir süs havuzu değildir. Doğumdan ölüme kadar insan hayatını anlatır. Gördüğünüz gibi su yukarıdan düşer, kanallardan geçer ve aşağıya doğru akar. Doğumu, yaşamı ve ölümü simgeler.
Diğer medreselerde olduğu gibi burada da sınıfların kapıları yüksek değildir. Hocanın huzuruna çıkarken saygı göstermek gerekir. Kapılar bu mantıkla alçak yapılmıştır.
Şimdi şu gördüğünüz resme dikkat edin. Bu üç boyutlu bir çalışmadır. 600 yıl öncesine ait olduğu rivayet edilir. Çıplak gözle bakıldığında düz gibi durur ama dikkatli bakarsanız farklı bir resim olduğunu fark edersiniz.
Yüz yüze gelince iyice dikkat edin, resim sizi takip eder. Nereye geçerseniz geçin, bakışı sizinle birlikte gelir. İşte bu da o dönemin optik bilgisine dair ilginç bir örnektir.
Bu durum, erken dönem optik ve perspektif bilgisine işaret eder. Kimi bunu El Cezeri’ye, kimi daha eski İslam bilginlerine dayandırır. Ancak bunu kesin olarak kimin yaptığı bilinmez. Bildiğimiz şu ki, o dönemlerde optik bilgisi bugünkü kadar gelişmiş görünmese de, bu tür çalışmaların yapılabildiğini gösteren örneklerden biridir. Bu işin arkasında İslam dünyasının birikimi vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”
Burada İbnü'l-Heysem’i de anmadan geçmemek gerekir. 10. yüzyılda yaşamış büyük bir bilim insanıdır. Basra’da doğmuş, Kahire’de vefat etmiştir. Onu önemli kılan şey, ışık ve görme üzerine yaptığı çalışmalardır. O güne kadar gözden ışık çıktığı sanılırken, İbn. Heysem bunun tam tersini ortaya koyar. Yani ışığın nesneden göze geldiğini söyler.
Yazdığı Kitabü’l-Menazir, yani Optik Kitabı, hem İslam dünyasını hem de Avrupa’yı etkilemiştir. Bugün perspektif ve görme üzerine bildiklerimizin temelinde onun çalışmaları vardır.
Rehberimizin anlattıkları taş duvarlar arasında yankılanırken ben biraz geride kaldım. Öğrenmem gereken başka bilgiler vardı. Kalabalığın içinde değil, sanki zamanın içinde yürümeyi tercih ettim. Etrafı kolaçan ettim. Oradaki üniversite öğrencileri bana eşlik ettiler. Sonunda Yeliz hanımın hışmına da uğradım ama değdi. 400 TL. ceza kesti bana geç kaldığım için.
Kasımiye Medresesi… Bir dönem vakıflara bağlı bir ilim yuvasıymış. Şimdi ise Mardin Artuklu Üniversitesi’ne bağlanmış. Bu değişimi alkışladım. Sadece idari bir düzenleme değil bu aslında; geçmişte ilmin üretildiği bir mekânın, bugün yine bir üniversiteye emanet edilmesi alkışlanmaz mı… Alkışlanır elbet. Ben de alkışladım. Zamanın kendi içinde kurduğu bir süreklilik gibi.
Bir yandan da içimde hafif bir burukluk vardı. Rehberimizin sözünü ettiği o meşhur filli saat… El Cezeri’nin dehasını yansıtan o eşsiz eser, artık burada değilmiş, müzeye götürülmüş. Belki daha iyi korunuyor, daha çok insan görüyor… Ama yine de insan, ait olduğu mekânda görmek istiyor o eseri.
Taş yerinde güzel, hikâye ise anlatıldığı yerde anlamlı.
Kasımiye Medresesi’nden ayrılırken geriye sadece gördüklerim değil, hissedemediklerimin eksikliği de kaldı içimde. Ama belki de Mardin’in bize bıraktığı en gerçek duygu buydu:
Tamamlanamamışlık…
ULU CAMİ
Mardin Ulu Camii’nin avlusuna girdiğimizde rehberimiz Ahmet Yavuz her zamanki sakinliğiyle hemen söze başladı:
“Mardin’in simgesi olan bu cami, 1176 yılında Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi döneminde inşa edilmiştir. Şehrin en eski ve en önemli mabedidir. Nereden bakarsanız bakın, gözünüz mutlaka bu caminin minaresine takılır. Sanki şehir onun etrafına inşa edilmiş gibidir. Bu yüzden o minare, sıradan bir minare değil, Mardin’in siluetini taşıyan bir işarettir.”
Caminin içindeyiz duvara doğru ilerledikçe sesler azaldı. Adımlar kendiliğinden yavaşladı. Duvarın içine gömülü olan muhafazayı işaret ederek; “Burada sakal-ı şerif muhafaza edilir,” dedi rehberimiz. Sakal-ı Şerif’ten bahsederken sesi daha da yumuşadı.
“Peygamber Efendimiz’e ait olduğuna inanılan mukaddes bir emanettir. Özel zamanlarda ziyarete açılır. İnsanlar buraya sadece görmek için değil, bir şeyler hissetmek için gelir.”
Biraz durdu, sonra ekledi:
“Bu emanet bir dönem hırsızlar tarafından çalınır. O günden sonra bir daha böyle bir şey yaşanmasın diye muhafazanın dört köşesine ayrı ayrı kilitler takılır. Her anahtar farklı bir kişiye verilir. Ancak hepsi bir araya gelirse açılabilir. Bu da emanete verilen değeri gösterir.”
Sonra mihraba yöneldik.
“Burada iki ayrı mihrap vardır. Bunun sebebi mezhep farklılığıdır. Biri Şafiilik, diğeri Hanefilik mensupları için kullanılmıştır. Geçmişte bazı uygulama farklılıkları nedeniyle aynı camide ayrı mihraplarda ibadet edilmesi tercih edilmiştir.
Şafiiler cuma namazını kıldıktan sonra ayrıca‘zuhr-u ahir’ namazı da kılarlar. Yani ‘cuma kabul olmazsa, öğle namazı yerine geçsin’ düşüncesiyle bir tedbir alırlar. Bu uygulama hâlâ devam etmektedir.”
Dışarıda yağmur, olanca hızıyla yağmaya devam ediyor. Rehberimiz, minareyi anlatmak için dışarı çıkmanın daha uygun olacağını söyledi. Avluya çıkar çıkmaz, üç basamaklı merdiveni çıktık ve giriş kapısının kemerinin altına sığınıp kendimizi korumaya aldık. Şemsiyesi olanlar şemsiyelerine sarıldı, olmayanlar taşın gölgesine…Yağmurun sesi avluda yankılanırken anlatım kaldığı yerden devam etti:
“Şu gördüğünüz minare, Mardin’in en tanınan simgelerinden biridir. Dilimli, yani yivli gövdesiyle dikkat çeker. Bu dikey hatlar sadece estetik değildir; yapıya sağlamlık da kazandırır. Tamamı kesme taştan yapılmıştır. Kullanılan sarı kalker taşı, güneşin ışığına göre renk değiştirir. Sabah başka, akşam başka görünür.
Minare tek şerefelidir. Yukarı doğru incelerek yükselir. Bu incelik, ustalık ister. Her taş, hesapla yerleştirilmiştir. Şerefenin altındaki mukarnaslara bakın… Taş, adeta oyularak dantel gibi işlenmiştir. Bu, o dönemin estetik ve sanat anlayışını gösterir.”
Rehberimiz biraz durdu, ayağını değiştirdi, kendisini sağlama aldı ve sonra sesi yeniden yükseldi:
“Şimdi yazılara dikkat edin. Bu minare çok özeldir. Sadece yükselmez; aynı zamanda konuşur da: Kaidedeki kitabede 1176 tarihi yer alır. Bu, Artuklu dönemini gösterir. Alt kısımdaki kûfî yazıda ‘La ilahe illallah’ ifadesi yer alır. Yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur.’
Yukarıda cennetle müjdelendiği kabul edilen on sahabenin isimleri yazılıdır. Ayrıca Talak Suresi’nin üçüncü ayeti de burada yer alır: ‘Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.’
Daha yukarıda gövde üzerindeki süslemeler de boşuna değildir; sekiz köşeli yıldız, cennetin sekiz kapısını simgeler. Geometrik geçmeler, sonsuzluğu ve düzeni anlatır. Bitkisel motifler ise hayatın sürekliliğini anlatır…”
Sonra hafifçe gülümsedi:
“Ama şunu da bilin… Bu yazıların kesin olarak bu minareye nakşedilme amacını anlatan net bir kayıt yoktur elimizde. Bu anlatımlar daha çok geleneksel kabullere dayanır. Yine de şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bu minareye baktığınızda sadece bir yapı görmezsiniz. İnancı, tarihi ve sanat anlayışını birlikte görürsünüz.”
Rehberimiz avludan arkadaşları aldı ve merdivenerden yukarıya tırmanmaya başladı. Ben orada kaldım ve ve gözlerimi tekrar minareye çevirdim. Başımı kaldırıp bir kez daha baktım o ince, zarif gövdeye. Sanki oraya sadece minare yapılmamış; gövdesine nakış nakış işlenmiş net mesajlarıyla bir görsel kitap gibi yazılmıştı. Taş değil de göğe doğru yükselen bir dua gibiydi. Velhasıl…
Mardin Ulu Camii, taşın ve estetiğin diliyle yazılmış bir inanç hikâyesidir. Ben bunu bilir bunu derim.
Hızlıca merdivenleri tırmanarak arkadaşlara ulaştım. Mardin çarşısına doğru yöneldik. Yöneldik yönelmesine de yağmur peşimizi birtürlü bırakmadı. Biz de inat ettik; “Yağmur altında da olsa çarşıya girecek, bir şeyler alacağız, yaz yağmurudur, geçer,” diye düşündük. Geçmedi. Aksine, sanki bizimle inatlaştı mübarek.
Mardin’e gelip de eli boş dönülür mü? Dönülmez elbet. Biz de yağmurun bu inatçı hâline rağmen nasibimizi çarşıda aradık ve aradıklarımızı da bulduk. Aslında iyi de oldu. Daracık sokaklarda, taşların arasından süzülen yağmur eşliğinde yürümenin tadına vardık. Islak taşların üzerinde ağır ağır ilerlerken, yürüyüşümüz masalsı bir hâl aldı.
Sonra fark ettim…
Yağmur, gezimizi engellemedi.
Aksine onu bir hatıraya dönüştürdü.
Şehrin içine büyük aracın girmesi yasak olduğundan aracın yanına yürüyerek gitme zevkine erenmedik. Biz de çareyi şehir minibüslerinde bulduk. Aracımızın olduğu yere, dar sokaklara daha yakışan o küçük araçlarla gitmeye karar verdik.
İşin eğlenceli kısmı tam da burada başladı. Biz yirmi kişiyiz; minibüs ise dört, en fazla beş kişi alıyor, çünkü dolu geliyor. Herkes bir anda kendini “önce kim binecek” telaşının içinde buldu.
“Sen geç, yok sen geç…” diye başlayan nezaket cümleleri kısa sürede tatlı bir karmaşaya dönüştü.
“Yok yok, siz buyurun…”
“Olmaz, siz önden gidin, biz arkadan geliriz…”
Kimse öne atılmıyor ama herkes de bir an önce binmek istiyor. Bir kısmımız ilk minibüsle uğurlandı, kalanlar arkadan el salladı. Gidenler gidince bu kez geride kalanlar arasında hafif bir tedirginlik başladı. ‘Ya bu minibüsler ne zaman gelecek?’ diye söylenirken, hemen yan taraftaki dükkân sahibine döndük: ‘Hemşerim, bu minibüsler kaç dakikada bir geliyor?”
Hemen ardından bir minibüs daha geldi. Bu kez kimse fazla düşünmedi; nezaket yerini pratikliğe bıraktı. Dar sokaklardan geçerek, hafif sallana sallana ilerleyen minibüsün içinde, çocukluk günlerimdeki servis yolculuklarını hatırladım. Camdan dışarı bakarken, Mardin’in taş duvarları yanımızdan akıp gidiyordu.
Şoför de maşallah, yokuş aşağı öyle bir iniyor ki… Fren patlasa ya da önüne bir şey çıksa… Düşünmek bile istemiyor insan…
Kısa sürdü maceramız ama… Ne yalan söyleyeyim, yolculuğun en neşeli anlarından biri oldu.
Mardin’de minibüs macerası; biraz telaş, biraz kahkaha, biraz da yürek hoplatan o anlarla, unutulmayacak bir hatıraya dönüştü.
DARA ANTİK KENTİ
İstikamet Dara Antik Kenti… Suriye sınırına paralel ilerlerken Kamışlı’yı uzaktan gördük.
Arada uzanan sınır telleri, yer yer yükselen duvarlar… Bir zamanlar aynı toprağın parçası olan coğrafyanın, şimdi keskin çizgilerle ayrıldığını hatırlatıyordu. Aynı gökyüzünün altında, birbirine bu kadar yakın ama bir o kadar uzak hayatlar…
Coğrafya sadece güzellik sunmuyordu; aynı zamanda ayrılıkları, sınırları ve insanın içini burkan o sessiz mesafeyi de gösteriyordu.
Daha düne kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bir bütün olan o toprakların arasına şimdi dikenli teller, beton duvarlar girmişti. Aynı dilin yankılandığı, aynı türkünün söylendiği, akrabaların birbiriyle iç içe yaşadığı o yerler… artık birbirine uzaktan bakmakla yetiniyor.
İnsan düşünmeden edemiyor: Bir zamanlar yürüyerek gidilen yollar, şimdi neden bu kadar uzak? Ne kadar tanıdık ne kadar yakın… ve bir o kadar da erişilmez. İşte en çok da bu duygu, bu düşünce insanın içini acıtıyor.
Dara Antik Kenti’nin girişine geldiğimizde kapıların kapalı olduğunu gördük. İçeri giremedik. Rehberimiz Ahmet Yavuz bizi kapının önünde topladı ve başladı anlatmaya:
“Burası, Doğu Roma yani Bizans döneminin en önemli sınır şehirlerinden biridir. 6. yüzyılda, İmparator Anastasius tarafından kurulur. Ama asıl gelişimini I. Justinianus döneminde yaşar.
Dara, aynı zamanda bir askeri garnizon ve savunma merkezidir. Çünkü hemen karşısında, dönemin en büyük rakiplerinden Sasani İmparatorluğu vardır. Yani burası, iki büyük gücün sınır hattıdır.
Şehrin nüfusunun 100 bine kadar ulaştığı söylenir. Bu da o dönem için oldukça büyük bir rakamdır.
En dikkat çekici yapılardan biri su sistemidir. Dara’da su, kilometrelerce uzaktan getirilir. Sarnıçlarda toplanır. Bu da şehrin uzun süre kuşatma altında kalabilmesini sağlar. Yani savaş sadece kılıçla değil, suyla da kazanılır.
Bir de yer altı yapıları var; zindanlar, depolar, su kanalları… Ama en ilginç olanı toplu mezarlardır. Kayalara oyulmuş, kat kat mezar odaları bulunur. On binlerce insanın burada defnedildiği söylenir. Buradaki mezarlara dikkat edin. Bunlar tek kişilik mezarlar değildir. Kayalar oyularak geniş odalar hâline getirilmiştir.
İçeriye baktığınızda şunu fark edersiniz… Duvarlarda üst üste yerleştirilmiş oyuklar vardır. Yani bir nevi katlı gömü sistemi uygulanmıştır.
Alt sıraya birisi defnedilir, üstüne bir başkası… Yan yana, üst üste… Aynı mekân içinde onlarca insan.
Bu hem yerden tasarruf etmek içindir, hem de şehrin kalabalık yapısının bir sonucudur. Çünkü burası, döneminde yüz binlere yaklaşan nüfusuyla büyük bir yerleşimdir.
Ama şunu da unutmamak gerekir… Burası sadece bir mezarlık değildir; aynı zamanda bir dönemin ölüm anlayışını, ölüye bakışını da anlatır.
İnsanların ölülerini nasıl defnettiğini, ölümle nasıl bir ilişki kurduğunu gösterir. Asıl önemli olan da tam burasıdır.
Burada insanlar yalnız gömülmezler… Yan yana, üst üste, birlikte yatarlar. Aynı mekân içinde onlarca insan… Sanki ölüm bile onları ayırmamış, aksine bir arada tutmaya devam etmiştir.”
İçeriye girebilseydik, o devasa sarnıçları, kaya mezarlarını ve su kanallarını daha net görecektik. Ama bazen yolculuk, görmek kadar görememeyi de içeriyor.
Biz kapının önünde öylece kala kaldık. İçeri giremedi ama anlatılanlarla zihnimizde kocaman bir şehir kuruldu. Belki de bazı yerler, görülmeden daha çok merak edilir. Ne dersiniz?
BEYAZSU
Hedefimiz Midyat. Akşam orada konaklayacağız inşallah. Ama yolun da kendine has sürprizleri olabiliyor. Rehberimiz, “Yol üzerinde Beyazsu var, orada mola vereceğiz, balık yiyeceğiz,” deyince otobüsün içi bir anda canlandı. “Suyu da içilir,” dedi. Bu cümle, bazı arkadaşların gözünde neredeyse balıktan daha değerliydi. Çünkü su musluktan içilmeyecekti.
Bir süre sonra Beyazsu Deresi’ne vardık. Az önce içinden geçtiğimiz o kuru, sert coğrafyanın ortasında, sanki başka bir âleme adım atmış gibiydik. Su, hiç acele etmeden akıyordu. Berrak… serin… kendi halinde, sakin, yavaş yavaş…
Üzerine kurulan küçük kulübeler, suyun akışına karışmış gibiydi. Yemekler kulübelerin içinde yer sofrasında yenecekti. Altımızdan geçen suyu sadece görmüyor, hissediyorduk. Ayaklarımızın dibinden süzülüp giderken, içimizde bir şeyleri de alıp götürüyor gibiydi. Burası sadece bir dere kenarı değil; insanın içini yavaşlatan bir duraktı.
Kulübelerden birine yerleştik. Kimimiz hemen suya eğilip elini yüzünü yıkadı, kimimiz “gerçekten içiliyor mu?” diye temkinli yaklaştı. Ama çok geçmeden herkes aynı noktaya geldi: İçiliyor. Hem de soğuk-soğuk.
Balıklar sipariş edildi. Izgara kokusu kısa sürede etrafa yayıldı. Kimi arkadaşlar “Burada kadar gelmişken balık yenir,” dedi; kimileri ise alışkanlıklarından vazgeçmeyip köfteyi tercih etti. Masada klasik bir tartışma başladı: “Balık mı, köfte mi?”
Bu sırada Hureyre ile Erşan’ın masaya pek yaklaşmadığını fark ettik. Meğer onlar yine bildik yoldan ilerlemiş. Bu lezzetlerin hiçbirinden nasiplenememişler. Çareyi her zamanki gibi kaçak çayda bulmuşlar. Kenarda, çayın yanında, sanki ayrı bir dünyada oturuyorlardı.
Arada bize bakıp gülümsüyorlar…Biz balıkla uğraşırken onlar çaylarını yudumluyor. Kimin daha kârlı olduğu tartışılıyor. Su akmaya devam ediyor. Sohbet de uzadıkça uzuyor. Konu geldi çattı Terörsüz Türkiye meselesine.
Mekân sahibi Adnan Bey, “Biz bu süreçten umutluyuz. Gözyaşı istemiyoruz, kan istemiyoruz. Hayatımızın kırk yılı mücadeleyle geçti. Kırk yıl sonra dönüp baktığımızda, başladığımız yerin bile gerisine düştük; birçok insanımızı kaybettik. Artık gözyaşı olmasın, bu çile son bulsun.
Biz dün Çanakkale Savaşı’nda omuz omuza savaşmadık mı? Bugün bize sözde zeytin dalı uzatanlarla… Bakın, bugün siz geldiniz buraya; yarın başkaları da gelecek. Biz kardeşiz. Türk’ten Kürt’e, Kürt’ten Türk’e düşman olur mu hiç? Biz Müslümanız…” dedi.
Sözlerin tonu zamanla yumuşadı; sohbet, yerini tatlı bir sükûnete bıraktı. Bu diyalog bile, Türk Eğitim Derneği’nin düzenlediği kültür gezisinin amacına ulaştığını gösteriyordu.
Beyazsu’da verdiğimiz bu mola…
Yolculuğun en sade, en serin ve en keyifli anlarından biri olarak kaldı hafızamızda. Yağmurun ve yol yorgunluğunun yerini hafif bir huzur aldı.
Yol yeniden çağırıyordu bizi. Çünkü yol, bazen varılacak yerden daha çok şey anlatır insana. Anlattı da…
Nusaybin’de, Adnan bey kardeşimizle yaptığımız sohbetten sonra bu gezinin amacına ulaştığını anladık.
Adnan Bey kardeşim, Mevlâm sizlere yardım etsin. Ticaretiniz bereketli olsun. Terörsüz bir Türkiye’de buluşmak ortak temennimiz olsun. Düşünceleriniz berrak, umutlarınız diri olsun. Allah’a emanet olunuz.
Berlin’e yolunuz düşerse, orada sizi bekliyor olacağız…
Devam edecek
İstatistikleri ve reklamları gör
Tüm ifadeler:
Sen, Zeynep Atabey-Bozkurt ve 3 diğer kişi