TEK KALE OYNADIK, İKİ GOL YEDİK!
RÜSTÜ KAM
Rüştü Kam'ın yazılarından oluşan bir Blog'tur. Yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz.
14 Haziran 2026 Pazar
DÜNYA KUPASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 2026
9 Haziran 2026 Salı
VAV/TUŞPA VAN KALESİ
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN
(XV) VAN- II
Rüştü KAM
15 Nisan 2026 – Berlin
VAN KALESİ
Uzaktan heybetli görünüyor kale…Van Gölü’nün masmavi sularına hâkim, asırların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan ihtiyar bir muhafız gibi duruyor karşımızda. Çıkması kolay değil. Hem dik hem de zaman istiyor. Belki de böylesi daha doğru. Çünkü bazı mekânlara ulaşmak için sadece ayakların değil, hafızanın da tırmanması gerekiyor.
Urartular döneminde buraya Tuşpa denirmiş. Bir zamanlar Urartu’ların kalbi burada atarmış. Krallar buradan hükmeder, askerler buradan sefere çıkar, tüccarlar mallarını buraya getirir, rahipler tanrıları adına burada ayinler düzenlermiş. Bugün sessiz görünen bu kayalıklar, vaktiyle bir başkentin gürültüsünü ve ihtişamını taşımış.
Rehberimiz Ozan otobüsü durduruyor ve kalenin eteklerinde kayalıkların arasındaki bir noktayı işaret ediyor:
“Orası sunak alanı…”
Hepimiz aynı yöne bakıyoruz. İlk bakışta sıradan görünen kaya parçası, dikkatle incelendiğinde insan eliyle şekillendirilmiş bir ibadet mekânına dönüşüyor. Taşın üzerinde zamanın aşındıramadığı bir irade duruyor. Rivayete göre burada kurbanlar sunulur, dualar edilir, adaklar adanırmış.
Urartu kralları zaferlerden sonra halkıyla birlikte burada toplanır, tanrılarına şükredermiş. Buradaki kaya yazıtları şarapların döküldüğünü, tahılların sunulduğunu ve sürülerin kurban edildiğini anlatıyor. Rehberimiz, zigguratlardan da söz ediyor. İnsan ister istemez Mezopotamya medeniyetleriyle Urartular arasındaki kültürel bağları düşünmeye başlıyor.
Gözünüzü kalenin yamacındaki o kayalıklara çevirdiğinizde tarihle bugün arasındaki perde inceliyor sanki. Tunç miğferli askerlerin taş merdivenlerden yükseldiğini, rahiplerin ağır adımlarla sunağa yürüdüğünü, kalabalığın derin bir sessizlik içinde onları izlediğini hayal ediyorsunuz.
Fakat hayat burada sadece savaşlardan ve ayinlerden ibaret değilmiş.
Şölenler de kurulmuş bu taşların gölgesinde.
Büyük büyük kazanlar da kaynamış.
Testilerden kadehlere şaraplar doldurulmuş.
Müzikler yükselmiş.
Zaferler böyle kutlanmış.
Belki de Van Gölü’nden esen rüzgâr, bugün olduğu gibi o günlerde de sofraların etrafında dolaşmış.
Urartuların şarapçılıkta ne kadar mahir oldukları biliniyor. Van’ın üzüm bağları da aradan geçen binlerce yıla rağmen bu eski medeniyetin izlerini taşımaya devam ediyor.
Rehberimiz Ozan, Urartuların meşhur su kanallarından da söz ediyor. Özellikle Menua Kanalı’ndan...Aradan geçen bunca asra rağmen hâlâ hayranlıkla anılan bu kanal, medeniyetlerin yalnız kılıçla değil, suyla da kurulduğunu hatırlatıyor insana.Toprağı suyla buluşturanlar, aslında geleceği de inşa etmişler.
Hasat vakitlerinde yapılan bereket şölenlerini, toplu yemekleri ve mevsimlik kutlamaları dinlerken insan, medeniyet dediğimiz şeyin biraz da suyu adaletle dağıtabilmek olduğunu düşünüyor. Hele bu coğrafyada...
YA EĞLENCE HAYATINA NE DEMELİ
Müzik de eksik değilmiş bu hayattan. Kabartmalarda flüt çalanlar, davul taşıyanlar, dans eden insanlar görülüyor.
Demek ki Van Kalesi’nin eteklerinde yalnız asker postallarının sesi yankılanmıyormuş.
Çocuk sesleri...
Şarkılar...
Kahkahalar...
Bayram sevinçleri...
Hepsi bu taşların hafızasına karışmış.
Bugün o kayalıkların dibinde durunca insanın içine tarifi güç bir his çöküyor.
Binlerce yıl geçmiş aradan.
Krallar ölmüş.
Ordular dağılmış.
Diller değişmiş.
Bayraklar değişmiş.
Ama taşlar hep kalmış.
Sanki zaman en çok onları sevmiş.
İnsan o an anlıyor ki tarih, kitap sayfalarında kalan kuru bir bilgi değildir. Bazen bir kayanın gölgesinde, bazen aşınmış bir merdiven basamağında, bazen de rüzgârın taşıdığı sessizlikte yaşamaya devam eden bir hatıradır.
Kalenin diğer tarafına, giriş kapısının bulunduğu bölüme doğru geçiyoruz.
Hava güzel.
Van semalarında öğle güneşi bütün ihtişamıyla yükselmiş.
Göl tarafından gelen hafif rüzgâr sıcaklığı kırıyor.
Ne üşüten bir serinlik var havada ne de bunaltan bir sıcaklık.
Gökyüzü berrak.
Ufuk açık.
Van Gölü uzakta mavi bir sonsuzluk gibi uzanıyor.
İşte böyle zamanlarda insan Yahya Kemal’in o büyük medeniyet terkibini daha iyi anlıyor.
Çünkü bazı şehirler sadece görülecek yerlerden ibaret değildir.
Onlar, asırların biriktirdiği ruhu bugüne taşıyan sessiz muhafızlardır.
Van da öyle...
Tam bu sırada rehberimiz Ozan, yorulduğumuzu fark etmiş olacak ki gülümseyerek:
“Haydi arkadaşlar, yarım saat ihtiyaç molası...” diyor.
Bahçedeki tahta banklara oturuyoruz.
Küçük ama sıcak bir ortam hazırlanmış.
Etrafta hediyelik eşya satan dükkânlar var.
Halılar...
Renk renk şallar...
El işi çantalar...
Taş süsler...
Turistik bölgelerde görmeye alışık olduğumuz canlılık burada da kendini gösteriyor.
Çay da ikram ediyorlar.
Ama yine aynı mesele...
ÇAYKUR çayı burada da yok.
Yine kaçak çay...
Doğu Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi burada da kaçak çay adeta hayatın bir parçası hâline gelmiş.
Bir süre dinlendikten sonra kalenin arka tarafındaki "Eski Van" denilen bölgeye doğru geçiyoruz.
ESKİ VAN ŞEHRİ VE HÜSREV PAŞA KÜLLİYESİ
Aracımızı park ediyoruz.
Tam içeri girecekken bir hareketlilik başlıyor.
Çakarlı araçlardan oluşan bir konvoy yaklaşıyor.
Polisler hızla pozisyon alıyor.
Bize de bir süre beklememiz gerektiği söyleniyor.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken gelen kişinin İran Kültür Bakanı olduğunu öğreniyoruz.
Yaklaşık on beş dakika kadar süren ziyaretin ardından heyet ayrılıyor ve biz de içeriye girebiliyoruz.
Doğrusu güvenlik tedbirlerinin yoğunluğu dikkat çekiyor.
Ama bölgenin yakın geçmişini, Türkiye'nin yeni yeni soluk almaya başladığı güvenlik iklimini ve bölgedeki hassas dengeleri düşününce bu yapılanları yadırgamıyoruz.
Van Kalesi'nin eteklerinde dolaşırken rehberimizin sesiyle yeniden bugüne dönüyoruz.
Eski Van şehrinden söz ediyor.
Medreselerden...
Hanlardan...
Camilerden...
Çarşılardan...
Bir zamanlar ovanın üzerinde yükselen kubbelerden, minarelerden, avlularda yankılanan insan seslerinden...
Sonra sesi birden değişiyor.
Biraz ağırlaşıyor. Hüzünleniyor.
1915'teki Rus işgalinden bahsediyor.
Yangınlardan...
Yıkımlardan...
Katliamlardan
Bir zamanlar hayat dolu olan bu şehrin nasıl harabeye döndüğünü anlatıyor.
Dinlerken gözlerimiz önümüzdeki taşlara kayıyor.
İnsan ister istemez yakın tarihin acılarını düşünüyor.
1915'i düşünüyor...
Rus işgalini...
Yakılan mahalleleri...
Dağılan aileleri...
Yollara düşen insanları...
Ve kendi kendine soruyor:
Tarih bize ne öğretir?
Eğer geçmişin acılarından ders alınmayacaksa, onca gözyaşı ne içindi?
Bu topraklar bir asır önce büyük acılar yaşadı.
Dış güçlerin hesapları, savaşlar ve çatışmalar yüzünden nice ocaklar söndü.
Bugün dünyaya baktığımızda değişen pek fazla şey olmadığını görüyoruz.
Dün Rusya'nın, İngiltere'nin ve başka güçlerin yürüttüğü hesaplar vardı.
Bugün başka aktörler var. Onlar da aynı hesapla buradalar. Ey Vanlılar aynı acıyı tekrar yaşamak mıdır derdiniz?
İnsan o harabelerin arasında dolaşırken ister istemez şu duayı ediyor:
Rabbim bu millete bir daha aynı acıları yaşatma.
Geçmişin hatalarından ders almayı, kardeşlik hukukunu korumayı ve bu güzel memleketi her türlü fitneden muhafaza etmeyi nasip et.
Gözlerimiz önümüzdeki araziye kayıyor.
Bugün sessiz duran bu araziye...
Otların arasında kaybolmuş duvar kalıntılarına...
Yer yer toprağın içinden çıkan temel taşlarına...
Ve hayal etmeye başlıyoruz.
Bir zamanlar çocuk seslerinin yükseldiği sokakları...
Akşam ezanının dalga dalga yayıldığı mahalleleri...
Sabah dükkânlarını açan esnafı...
Medrese yolunda yürüyen talebeleri...
Sonra bir gün aniden gelen Rus işgalini...
Arkasından yükselen dumanları...
Dağılan kalabalıkları...
Ve şehre çöken sessizliği...
Tarih çoğu zaman büyük zaferlerin hikâyesi olarak anlatılır.
Oysa burada insan, tarihin biraz da kaybedilen şehirlerin hüznü olduğunu anlıyor.
Şehirler de insanlar gibi doğuyor, büyüyor, gelişiyor, ihtişama ulaşıyor ve bazen yavaş yavaş hatıraya dönüşüyor.
Fakat tamamen ölmeyenler de oluyor;
Taşları kalmışsa...
Bir minaresi ayakta duruyorsa...
Bir çeşmesinden hâlâ su akıyorsa...
Ve onları hatırlayan insanlar olmuş ise...
O zaman yaşamaya devam ediyorlar.
İşte eski Van da öyle...
Bugün büyük ölçüde sessiz.
Ama mağlup değil.
Yıkılmış ama onuruyla.
Van, Kalesi'nin gölgesinde, Van Gölü'nün maviliğine karşı hâlâ vakur bir şekilde duruyor.
Asırlar boyunca nice devletler gelip geçmiş bu topraklardan.
Urartular...
Persler...
Romalılar...
Selçuklular...
Osmanlılar...
Hepsi bu göğün altında yaşamış.
Hepsi bu gölün sularına bakmış.
Hepsi bu rüzgârı hissetmiş.
Bugün onların hiçbiri yok. Ama eserleri var.
Dağlar yerinde.
Kale yerinde.
Göl yerinde.
Ve insanı derin düşüncelere sevk eden o kadim sessizlik yerinde...
Biraz sonra yeniden tarihin içinde yürümeye devam ediyoruz.
Karşımızda Hüsrev Paşa Külliyesi yükseliyor.
Mimar Sinan'ın eserlerinden biri olarak kabul edilen bu zarif yapı, yıllar süren yıkım, yangın ve ihmale rağmen yeniden ayağa kaldırılmış.
Taşlarına baktıkça insanın içine garip bir duygu doluyor.
Bir medeniyet tamamen yok olmamış çünkü.
Bazen sadece yeniden hatırlanacağı günü bekliyor.
Külliyenin avlusunda dolaşırken bunu hissediyorsunuz.
Sessiz ama mağrur bir duruş var yapıda.
Yakılmış...
Yıkılmış...
Ama teslim olmamış.
Taşların arasında dolaşırken eski mezar taşları dikkatimizi çekiyor.
Üzerlerinde Osmanlıca kitabeler var.
Satırlar hâlâ yerinde.
Yazılar hâlâ okunabilir durumda.
Ama biz okuyamıyoruz.
İşte insan tam burada durup düşünmeden edemiyor.
Yapılan sadece bir alfabe değişikliği meselesi değilmiş meğer.
Aynı zamanda kültürel hafıza meselesi.
Geçmişle kurulan bağın zayıflaması meselesi.
Dedelerinin mezar taşını okuyamayan, arşivlerini doğrudan anlayamayan nesillerin ortaya çıkması meselesiymiş.
İnsan o taşların önünde durunca bunu daha derinden hissediyor.
Bir toplum geçmişini ne kadar iyi tanırsa geleceğini de o kadar sağlam kurabiliyor.
Çünkü hafıza yalnız geçmişe ait değildir.
Geleceğin de temelidir.
Külliyeden ayrılırken son kez dönüp bakıyoruz.
Yüzyıllardır ayakta duran bu taşlar, sanki bize sessizce şunu söylüyor:
"Medeniyetler yalnızca binalarla yaşamaz, hatırlamakla yaşar."
Devam edecek
7 Haziran 2026 Pazar
ANITKABİR, CENAZE, DEFİN, CAMİ, CEMEVİ
TAKİYE YAPANLARA CEVABIMDIR
6 Haziran 2026 Cumartesi
ANITKABİR-CENAZE
CAMİ Mİ, ANITKABİR Mİ?
HERKES HAYATI BOYUNCA SAVUNDUĞU DEĞERLERLE UĞURLANSINRüştü KAM
06.06.2026 – BERLİN
Son günlerde yine tanıdık bir tartışmanın içindeyiz.
Hayatı boyunca İslam'a, Müslümanlara ve bu milletin kutsal değerlerine karşı ağır sözler söylemiş, dini hayatın kamusal alandan çekilmesini savunmuş, camiye yolu düşmemiş insanların cenazeleri camilere getiriliyor. Ardından da Müslümanlardan helallik isteniyor.
İşte benim dikkat çekmek istediğim husus budur.
Bir insanın ölümünden sonra yapılan tören, aslında onun hayatının son özetidir. Bu nedenle insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Hayatı boyunca camiyle, cemaatle ve dinî değerlerle ilgisi olmayan; hatta zaman zaman bunları küçümseyen insanların cenazeleri neden camilerden kaldırılıyor?
Bir insanın dünya görüşü neyse, son yolculuğunun da ona uygun olması gerekmez mi?
Eğer bir kişi hayatı boyunca dine mesafeli durmuş, İslamî değerlere karşı mücadele etmiş, kendisini dinî bir kimlikle değil ideolojik bir kimlikle tanımlamışsa; ölümünden sonra cami üzerinden uğurlanmasında bir çelişki yok mudur?
Daha da önemlisi, yıllarca Kemalizmi savunan, dini kamusal hayattan uzaklaştırmayı ilericilik olarak gören, referansını vahiyden değil ideolojiden alan insanların cenazeleri neden mutlaka camiden kaldırılmak isteniyor?
Madem ki hayatları boyunca referansları cami değil ideoloji olmuştur, o hâlde son yolculuklarında da kendi sembolleriyle uğurlanmaları daha tutarlı olmaz mı?
Bugün birçok insan, Müslümanların inançlarına hakaret etmiş kişilerin cenazelerinde yapılan "haklarınızı helal ediyor musunuz?" çağrısını yadırgamaktadır. Çünkü helallik, karşılıklı bir hukuk meselesidir. İnsanlar da doğal olarak şu soruyu sormaktadır:
Hayatı boyunca inançlı insanları küçümseyen, başörtülüleri aşağılayan, dinî değerlere saldıran bir kişi, öldükten sonra neden Müslümanların sahip çıktığı bir dinî törenle uğurlanmaktadır?
Bu nedenle bir teklifim var:
Kendilerini Kemalist olarak tanımlayan, dinî değerlere mesafeli duran ve hayatları boyunca bu çizgide yaşayan insanların cenazeleri camilerden değil, Anıtkabir'den kaldırılsın.
Böylece herkes, hayatta savunduğu değerlerle uyumlu bir şekilde son yolculuğuna uğurlanmış olur.
En azından söz ile hayat, iddia ile tercih, dünya görüşü ile son yolculuk arasında bir tutarlılık sağlanmış olur.
Teklifimdir.
5 Haziran 2026 Cuma
REHA MUHTAR
ÖLÜLERİNİZİ
HAYIRLA YÂD EDİNİZ SÖZÜ NASIL ANLAŞILMALIDIR?
Rüştü KAM
05.06.2026 BERLİN
Son günlerde Reha
Muhtar’ın ölümü üzerinden yeniden aynı tartışma gündeme geldi: Bir insan
öldüğünde, hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun arkasından sadece güzel şeyler
mi söylemek gerekir? "Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" hadisi bunu mu
emretmektedir?
Bu mesele
duygularla değil, Kur’an ve sünnet ışığında ele alınmalıdır.
Ölüm Günahları
Silmez
Öncelikle şu
gerçeği hatırlamak gerekir: Bir insanın ölmesi, onun dünyadaki sözlerini,
fikirlerini ve eylemlerini ortadan kaldırmaz.
Kur’an-ı Kerim
şöyle buyurur:
"Her nefis
ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût, 29/57)
Başka bir ayette:
"Kim zerre
kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onu
görür."
(Zilzâl, 99/7-8)
Demek ki ölüm,
hesap defterini kapatan değil; hesabın başlayacağı kapıyı açan bir hadisedir.
Bu sebeple bir
insanın ölmesi, onun bütün davranışlarının doğru kabul edilmesini gerektirmez.
"Ölülerinizi
Hayırla Yâd Ediniz" Hadisinin Maksadı Nedir?
Hadis
kaynaklarında geçen:
"Ölülerinizi
hayırla anınız." (Ebû Dâvûd, Cenâiz)
rivayeti, her ölü
hakkında gerçekleri gizlemeyi emreden bir metin değildir.
İslam âlimleri bu
hadisi açıklarken, ölen kişinin şahsiyetini gereksiz yere hedef alan, ailesini
inciten, dedikodu ve hakaret niteliği taşıyan konuşmaların yasaklandığını ifade
etmişlerdir.
Yoksa tarihte
yaşamış zalimlerin, müşriklerin, münafıkların veya İslam'a savaş açmış
kişilerin yaptıklarını anlatmak haram değildir.
Eğer öyle olsaydı
Kur’an'da:
- Firavun anlatılmazdı.
- Nemrut anlatılmazdı.
- Ebu Leheb hakkında bir sure inmezdi.
- Ebu Cehil'in tavırları zikredilmezdi.
- Münafıkların özellikleri
açıklanmazdı.
Kur’an, ölmüş
insanların yanlışlarını anlatarak sonraki nesillere ibret vermektedir.
Kur’an
Yanlışları Gizlemeyi Değil Açıklamayı Emreder
Kur’an şöyle
buyurur:
"Ey iman
edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler
olun."
(Mâide, 5/8)
Adaletin gereği,
iyiyi iyi; kötüyü kötü olarak söylemektir.
Bir insanın
hayatı boyunca dine, Kur’an'a, peygamberlere veya Müslümanlara hakaret ettiği
biliniyorsa, ölümünden sonra onu "iyi bir insandı" diye tanıtmak
hakikati gizlemek olur.
Kur’an ise:
"Hakkı
batılla karıştırmayın ve bile bile gerçeği gizlemeyin." (Bakara, 2/42)
buyurmaktadır.
Peygamberimiz
Herkes İçin Rahmet Dilemiş midir?
Hayır.
Kur’an,
Peygamberimize bile bazı insanlar için istiğfar etmeyi yasaklamıştır.
"Cehennemlik
oldukları belli olduktan sonra akraba bile olsalar müşrikler için bağışlanma
dilemek ne Peygamber'e ne de müminlere yaraşır."
(Tevbe, 9/113)
Yine münafıklar
hakkında:
"Onlar için
ister bağışlanma dile ister dileme; onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen
de Allah onları bağışlamayacaktır." (Tevbe, 9/80) buyurulmuştur.
Bu ayetler bize
önemli bir ilke öğretmektedir:
Rahmet dilemek
ile hakikati söylemek birbirinden farklı şeylerdir.
Müslüman
Merhametlidir Ama Hafızasız Değildir
İslam merhamet
dinidir.
Fakat merhamet
ile hafızasızlık aynı şey değildir.
Affetmek ile
hakikati inkâr etmek aynı şey değildir.
Bir insan hayatta
iken dine hakaret etmiş, başörtülü kadınları aşağılamış, Kur’an ile alay etmiş,
Müslümanların temel haklarının gasp edilmesine destek vermişse; ölümünden sonra
bunları hiç yaşanmamış gibi göstermek tarih şuursuzluğudur.
Özellikle 28
Şubat gibi dönemleri yaşamış nesiller için bu konu daha da hassastır.
Binlerce insanın
eğitim hakkı elinden alınmış, memurlar fişlenmiş, öğrenciler okullarından
uzaklaştırılmış, insanlar inançlarından dolayı aşağılanmıştır.
Bu süreçleri
alkışlayan veya meşrulaştıran kişilerin yaptıklarını unutmak başka, vefatlarına
saygı göstermek başka şeydir.
Ölene Hakaret Edilmez; Ama Yanlışı da Doğruya Çevrilmez
İslam'ın dengesi
burada ortaya çıkar.
Müslüman;
- Ölünün ardından sövmez.
- Hakaret etmez.
- Kin ve nefret dili kullanmaz.
Fakat aynı
Müslüman;
- Tarihi çarpıtmaz.
- Yanlışı doğruya dönüştürmez.
- Küfrü iman gibi göstermez.
- Zulmü kahramanlık diye pazarlamaz.
Kur’an'ın
emrettiği tavır budur.
Sonuç
"Ölülerinizi
hayırla yâd ediniz" hadisi, ölen herkes hakkında methiyeler düzmek
anlamına gelmez.
Bu hadis, ölüler
üzerinden hakaret, dedikodu ve kişisel düşmanlık üretmeyi yasaklar.
Fakat bir kişinin
hayattayken savunduğu fikirleri, dine karşı tavrını, topluma verdiği zararı
veya yaptığı iyilikleri konuşmayı yasaklamaz.
Müminin görevi ne
kör düşmanlık ne de kör hayranlıktır.
Kur’an'ın
istediği duruş şudur:
"Ey iman
edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler
olun."
(Mâide, 5/8)
Ölülere karşı da
dirilere karşı da ölçümüz adalet olmalıdır.
Ne sevgi bizi
hakikatten uzaklaştırmalı, ne de öfke bizi adaletsizliğe sürüklemelidir.
Son söz olarak
şunu söyleyelim:
Bir insan
öldüğünde hesabı Allah'a kalır. Fakat geride bıraktığı fikirler, sözler ve
etkiler toplumun hafızasında yaşamaya devam eder. Müminin vazifesi, ne hakaret
etmek ne de hakikati gizlemektir. Vazifesi; adaletle konuşmak, doğruları doğru,
yanlışları yanlış olarak söyleyebilmektir. Çünkü Allah'ın huzurunda sorulacak
olan, insanların hatıralarını değil; bizim doğruluk ve adalet konusundaki
şahitliğimizi nasıl yerine getirdiğimizdir.
2 Haziran 2026 Salı
VAN
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN;
(XIV) VAN-I
Rüştü Kam
15 Nisan 2026 – Berlin
Hakkâri’den Van’a doğru yol almaktayız. Yol üzerindeki bir dinlenme tesisinde mola verdik. Restoranın camından dışarı bakınca, dağların silueti hâlâ eşlik ediyor bize. Uzun yol insanı yoruyor. Hele günlerdir et ağırlıklı sofralara oturmuşsanız, ağır geliyor her bir lokma bünyeye. Bir noktadan sonra insanın canı sulu bir tencere yemeği çekiyor.
Masaya oturur oturmaz bir Van güzeli yaklaştı yanımıza.
Elinde adisyon…
Yüzünde eksilmeyen o doğu insanına has sıcak tebessüm…
“Hoş geldiniz,”
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Yüksekova’ya özgü sulu yemeklerden neler var? Et yemekten biraz bıktık da…”
Sanki bu soruyu bekliyormuş gibi… Van güzeli hafifçe güldü ve burada et çoktur ama bizim mutfağımız sadece etyemeğinden ibaret değildir,” dedi ve yemekleri tek tek saydı:
“Keledoş var…Ayranlı, nohutlu, dövmeli.
Doğaba var, yoğurtlu, sıcak.
Pırpar çorbası yoğurtlu, yarma bulgurlu.
Heliz tereyağlı, et sulu döğme buğdaylı.
Evelik aşı evelik otlu, bulgurlu, yeşil mercimekli ve nohutlu…”
İsimleri dinlerken bile insanın zihninde başka bir coğrafya beliriyor.
Dağlar…
Uzun kış geceleri…
Tandır başında kaynayan kazanlar…
Bir an sustuk. Çünkü bazen bir yemek tarifini değil, bir halkın hafızasını dinlediğinizi hissedersiniz. O an öyle oldu işte.Doğu’nun mutfağı sadece karın doyurmuyor.
Sabır öğretiyor.
Kanaatkârlık öğretiyor.
Yoklukta paylaşmayı öğretiyor.
Belki de bu yüzden o yemeklerde başka şehirlerde bulamadığımız bir tat var.
Baharatın değil, hayatın tadı… Seçimimizi çoğunlukla keledoştan yana yaptık. Van güzeli yine tebessüm etti.
“Doğru tercih,” dedi.
Sonradan üniversitede güzel sanatlar bölümünü bitirdiğini öğrendiğimiz Van güzeli, yol yorgunluğunun üzerine, ana yemekten önce sıcak bir çorbanın iyi geleceğini de söyledi.
Haklıydı.
Doğrusu insan bazen en gösterişli sofraları değil; üstünde buharı tüten sade bir çorbayı arıyor.
Ben tercihimi Doğaba çorbasından yana kullandım. Zaten Hakkâri’de tanışmıştık kendisiyle.
Samimi ve güler yüzlü biriydi…
İnsanın içini ısıtan kişiler vardır ya…
İşte tam da yleydi.
Siparişlerimiz kısa sürede masamızdaki yerini aldı.
Bakır tabaklardan yükselen buhar, sanki yol yorgunluğunu da beraberinde alıp götürdü.
Bir an sessizlik oldu masada.
Kimse konuşmuyordu, herkes önündeki çorbaların keyfini çıkarıyordu.
Çünkü bazı tatlar anlatılmaz.
Sadece tadarak hissedilir…
Bir süre sonra mekânın müdürü geldi masamıza. Hal-hatır sordu. Biraz da sohbet etmek istiyor gibiydi. Biz de o isteğe dahil olduk. Sohbet ister istemez “Terörsüz Türkiye” sürecine geldi dayandı. Biz daha ziyade onu dinlemek istedik.Sorularla onun önünü açtık. Terörsüz Türkiye sizin için ne ifade ediyor?
“Yüzlerin gülmesinden belli olmuyor mu efendim?”
“Allah’a şükür ekmek paramızı kazanmaya başladık. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Baksanıza, restoran tıklım tıklım… Uzun zamandır alışık olmadığımız doluluk bu. Bunlar buraları görmeye gelen insanlar. Sizin gibi misafirler. Çok şükür…”
Bunu söylerken yüzündeki memnuniyet dikkat çekiyordu. Cümlelerinden çok, ses tonu anlatıyordu bazı şeyleri. Bu arada çaylar da geldi. Tabii kaçak çay. ÇAYKUR yetkilileri buralara gelmezler mi? sorusuna bugüne kadar görmedik ama inşallah bundan sonra gelirler.” Diye cevap verdi.
Ardından birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik ve vedalaştık.
Van güzeli ile müessesenin müdürü bizi aracımıza kadar uğurladılar. Yolculuk bazen sadece gidilen yerleri değil, kısa karşılaşmaları da insanın hafızasına bırakıyor. O gün aklımızda kalan biraz da buydu.
Van’a yaklaştıkça coğrafya değişiyor. Dağlar dikleşiyor. Renkler koyulaşıyor. Yol uzuyor ama insan sıkılmıyor. Çünkü her virajın ardından başka bir manzara çıkıyor karşınıza. Sonra bir anda o büyük mavilik beliriyor ufukta… Van Gölü. Bir zamanlar canavarıyla kendisini tanıtan o göl...
İlk bakışta deniz sanıyor insan.
Öyle geniş.
Öyle sessiz ki...
Doğu’nun yalçın dağlarının arasında saklanmış bir iç deniz gibi.
Van başka bir şehir gerçekten. Bir tarafında göl, diğer tarafında göğe yaslanmış yalçın dağlar… Tarih burada sadece kitaplarda yaşamıyor; taşlarda, sokaklarda, harabelerde ve insanların yüzlerinde dolaşmaya devam ediyor.
Van’a vardık. Otele geçmeden önce hediyelik eşyalarımızı almamız tavsiye edildi. Öbür gün fırsat olmayabilirmiş. Rehberimizin tavsiyesi böyle. Büyükçe bir dükkân. Ne arasan var. Bal çeşitleri, peynir çeşitleri, tahin helvası v.s. Aldık alacaklarımızı hem de fazlasıyla.
Otel şehrin içindeymiş. Oldukça kalabalık bir cadde. Yürüyemiyoruz. Beş km. yolu 1 saatte ancak geçebildik. Bazen ters yöne bile girdik. Girdik girmesine de geçişe müsaade etmediler. Gerisin geriye çıktık. Kaptanımız Celal, genç birisi ama oldukça tecrübeli. Dikiz aynasıyla o sıkışıklıktan yara almadan çıktı. Sonra başka bir taraftan denedi.
Nihayet araç yanaştı otele. Kayıtlar kontrol edildikten sonra çıktık odalarımıza. Odalara yerleşir yerleşmez hemen yemek salonuna geçtik. Yemek saatine ulaşamadık. Gecikmeden dolayı personeli bekletmişler.
El pençe yemek salonunun girişinde bizleri bekliyor olarak bulduk görevlileri. Başlarında şefleriyle birlikte 3 kişi var. Servisler yapıldı. Otelin menüsünde ne varsa onu getirdiler sofraya. Afiyetle yedik.
Yemekten hemen sonra, bütün arkadaşlarımız sokaklara dağıldılar. Kimisi tatlı yemeğe gitmiş kimileri de alışverişe. Ben oğlum Hureyre ve gelinim Zelifa ile birlikte Urfa’nın sağanak yağmurunda giyilemez hale gelen ayakkabımın yerine yenisini almaya gittim. Bir alana birisi bedava diye bir reklam gördük. Ayakkabının suni derimi yoksa gerçek derimi olduğuna bile bakmadan aldık iki çift ayakkabıyı. Hemen birisini giydim. Bir iki saat sonra otele geldiğimizde ayağım terlemişti. Onu hemen çıkarıp attım çöpe. Neyse ki ikinci ayakkabı deriymiş. Onu giydim. Başka bir dükkândan da pantolon aldım. Daha doğrusu gelinim bana aldı. İnanın hediye almak insanın hoşuna gidiyor. Değer verildiğinizi anlıyorsunuz. Mesele pantolon değil, değer verilmiş olmak.
Geç saatlere kadar herkes sokaktaydı. Sabah erken kalkılacak...
Verilen saatte otobüste yerlerimizi aldık. Van rehberimiz de oldukça tecrübeli ve nazik. Ozan. Yol boyunca Van’ı tanıtıyor bize: Bu coğrafyanın ne kadar eski olduğunu anlatıyor. Urartulardan söz ediyor. Tuşpa’dan bahsediyor… Yani eski Van’dan. Urartuların bu bölgeyi merkez yaptığını, kaleler kurduğunu, su kanalları açtığını, sert coğrafyaya rağmen nasıl büyük bir medeniyet inşa edildiğini anlatıyor…
Bugün bile mühendislik harikası sayılabilecek yapıları bundan binlerce yıl önce nasıl yapmışlar? İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Demek ki medeniyet sadece teknolojiyle olmuyormuş. Akıl, disiplin, hedef ve hafıza işiymiş biraz da…
Van’ın sokaklarında yol alırken şehir hemen kendini hissettiriyor. Genç bir nüfus var. Hareketli bir şehir. Türkçe duyuyorsunuz, Kürtçe duyuyorsunuz. Farsça duyuyorsunuz. Çarşılarında eski ile yeni yan yana yürüyor. Bir taraftamodern telefon satan dükkanlar, birkaç adım sonra bakırcılar, biraz daha ilerde tatlıcılar, tekstilciler, kunduracılar…
İnsanları sıcak.
Çayı bol.
Sohbet etmeyi çok seviyorlar…
Sabah kahvaltısı bir başka oluyor Van’da.
Van kahvaltısı artık başlı başına bir kültür…
Hatta bir medeniyet dili gibi.
Otlu peynir ve çeşitleri…
Kavut… (Kavrulmuş buğdayın veya arpanın öğütülmesiyle elde edilen unun; tereyağı, süt, bal ya da şekerle karıştırılmasıyla hazırlanır.)
Murtuğa…(Tereyağı, un ve yumurta karışımından yapılır)
Bal, tereyağı, tandır ekmeği…
Masaya bakınca insan sadece peynir ya da zeytin görmüyor.
Bir coğrafyanın üretim biçimini görüyor.
İklimini görüyor.
Yoklukla yoğrulmuş ama bereketi kaybetmemiş hayat anlayışını görüyor.
O otlu peynirin içinde yaylaların kokusu var mesela.
Kavutta uzun kışların sabrı…
Murtuğada ise doğu insanının pratik zekâsı ve kanaatkârlığı var…
Van kahvaltısı biraz da budur zaten.
Gösterişten uzak ama zengin.
Sade ama güçlü.
Masadaki her ürün, bu toprakların hafızasından süzülüp geliyor sanki.
Bir annenin tandır başındaki emeği…
Bir çobanın yayladaki yalnızlığı…
Bir köy evinin sabah telaşı…
İnsan ilk lokmayı aldıktan sonra acele etmeyi bırakıyor.
Çayın buharı yükselirken zaman yavaşlıyor adeta.
Size bir hayat hikâyesi de anlatıyor…
Devam edecek
28 Mayıs 2026 Perşembe
KURBAN BAYRAMI BERLİN
“KURBAN BAYRAMINDA BİRLİKTE OLALIM” DAVETİNE İCABET ETMEK GEREKİYORDU; BİZ DE ETTİK
Rüştü KAM
28.05.2026 / BERLİN
Halil Kaya önce beni dernekten aldı, sonra da yolda Durmuş Ali Matur’u. Üçümüz birlikte davete doğru gidiyoruz.
Hava sıcak; 21 derece. Arabada klima çalışıyor çalışmasına ama insanın içini ferahlatan o tabii serinliğin yerini tutmuyor. Suni serinlik...
Durmuş Ali Bey daha arabaya biner binmez Kurban Bayramı meselesini açtı:
“Hocam,” dedi, “sizin görüşlerinize değer veren birisiyim. Kurban kesiminin Allah’ın rızasına uygun olması için nasıl bir yol izlemeliyiz?”
Ardından dedesinden bahsetti. Köyün varlıklı ailelerinden olduklarını, kurban zamanlarında dağıtılan paylarla insanların nasıl sevindirildiğini anlattı. Belliydi… O eski bayramların özlemini çekiyordu.
Hangimiz çekmiyoruz ki?
Muhabbet muhabbeti açtı. Kurbandan girdik, paylaşmaktan çıktık. Sonra söz döndü dolaştı yine Berlin’e geldi.
Neden bir kültür evimiz yok?
Neden üniversite öğrencileri için bir yurdumuz yok?
Neden kalıcı kurumlarımız yok?
Yokları saymaya başlayınca ardı arkası kesilmiyor. Yıllardır biraz da bunun muhasebesini yapıyoruz aslında. İnşallah bir gün varlarımızı da konuşuruz.
Trafik oldukça yoğundu ama verilen adrese zamanından önce vardık. Kapıda konsolosluğun güler yüzlü hanımefendileri karşıladı bizi. İsim kontrolü yapıldı. Dedektör de bizi yokladıktan sonra içeri buyur edildik.
Uzun zamandır resmî toplantılara katılmadığım için selamlaşacak, el sıkışacak, bayramlaşacak insan sayısı oldukça fazlaydı. Masaları tek tek dolaştık. Bazı masalarda fazla kaldık.
İkramlar abartılı değildi: Et kavurma, içli pilav, köfte, salata, Arnavut ciğeri… Tabii ki baklava.
Benim gözüm ise semaverdeydi.
“Herhâlde ÇAYKUR çayı demleniyordur,” dedim içimden.
Yanılmışım.
Yine eskiye dönülmüş.
Ahmet Başar dönemindeki hassasiyet geride kalmış.
İnsan bazen küçük gibi görünen meselelerin aslında büyük bir zihniyet meselesi olduğunu düşünüyor. Bir ülkenin büyükelçisi, başkonsolosu, müşavirleri, ataşeleri kendi ülkelerinin ürünlerine sahip çıkmazsa bunu anlamakta oldukça zorlanıyorum.
Biz çay içen bir milletiz. Kendi toprağımızda da çay üretiyoruz. Üstelik dünyanın en kaliteli çaylarından biri üretiliyor Karadeniz’de. Doğal, temiz, emek verilmiş bir çay…BİO çay.
Ama ne acıdır ki bazen Karadenizliler bile kendi çaylarını yeterince tüketmiyorlar.
Sadece Almanya’daki Türkler ÇAYKUR çayı içse, inanın Karadeniz yeniden ihya olur.
Bu mesele sadece çay meselesi değil aslında. Kendi değerine sahip çıkma meselesi…
Ben yazacağım. Ömrüm oldukça, elim kalem tuttukça yazacağım.
Derken program başladı. Önce Başkonsolos İlker Okan Şanlı kürsüye davet edildi.
Şanlı, halk tarafından sevilen bir diplomat. Katıldığı davetler, insanlarla kurduğu sıcak ilişki ve ulaşılabilir tavrıyla dikkat çekiyor. Eşi hanımefendi de aynı nezaketi taşıyor.
Başkonsolos Şanlı konuşmasında şunları söyledi: “Bu güzel bayram günü, siz kıymetli vatandaşlarımızla Başkonsolosluğumuz resmi konutunda biraraya gelmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum. Hepinizi şahsım ve Başkonsolosluğumuz adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Mübarek Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle tebrik ediyorum.
Bir Kurban Bayramı’na daha erişmenin mutluluğu ve heyecanını yaşıyoruz. Hepimizin bildiği üzere, bayramlarımız alelade birer takvim yaprağından çok daha ötedirler. Zira, bayramların bizim kültürümüzde çok özel bir yeri vardır. Onlar adeta sevgiye, barışa, dostluğa, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe açılan kapılardır. Kurban Bayramı da, dinen bir vecibe olmanın yanısıra, aynı zamanda paylaşmayı hatırlatır. Soframızı, sevgimizi, vaktimizi ve gönlümüzü paylaşmayı… İnsanın sadece kendisi için değil, başkaları için de yaşamasının gerekliliğini anımsatır. Bu sayede, toplumsal dayanışmanın önemini öğretir.
Berlin’de yaşayan vatandaşlarımızla hemen her buluşmamızda şunu görüyorum: Burada çok güçlü bir dayanışma kültürü nesiller boyunca oluşmuş durumda. Asrın felaketi sonrasındaki kitlesel yardım seferberliğinde olduğu gibi, bazı acı tecrübelerimizin sonrasında bunu açıklıkla gördük. Bu tür olağanüstü hallerin dışındaki durumlarda da, Başkonsolosluğumuzun temasta olduğu 150 civarındaki dernek ve sivil toplum kuruluşumuz, her biri kendi uğraş alanlarında ve üye tabanlarında dayanışmanın örneğini göstermektedirler. Ayrıca, Berlin gibi nüfusumuzun hayli yüksek olduğu bir merkezde, sivil toplumun önemi daha belirgin bir biçimde öne çıkmaktadır. Sivil toplumumuzun güzide üyeleri, gerek Türk toplumunun gerek hepimize evsahipliği yapan bu güzel şehrin hayrına olacak plan, proje ve faaliyetler için en yakın çalışma ve danışma ortaklarımızdır. Dün olduğu gibi bundan sonraki dönemlerde de, kapılarımız ve gönüllerimiz bu yönde açık olacak, imkanlar ölçüsünde katkımızı sunmaya çalışacağız.”
Ardından Büyükelçi Gökhan Turan da kısa bir konuşma yaptı. Başkonsolos Şanlı’ya çalışmalarından dolayı teşekkür etti ve davetlilerin Kurban Bayramı’nı tebrik etti.
Bahçe doluydu.
Farklı dünya görüşlerinden insanlar aynı masa etrafında toplanmışlardı. Belki de bayramların en güzel tarafı buydu. İnsanların birbirine yaklaşabilmesi…
Çünkü bazen bir bayram, sadece bayram değildir.
Bir hatırlayıştır.
Bir toparlanıştır.
Birbirimizi yeniden fark ediştir.
Kurban bayramı hayırlara vesile olsun…