1 Mart 2026 Pazar

İFTAR SOFRALARI BERLİN 2026

  

BERLİN’DE LÜKS OTEL İFTARLARI: İSRAF DEĞİLSE NEYİN TEMSİLİDİR?

-Berlin’de binlerce Euro harcanarak lüks otellerde iftar sofraları kuruluyor. Salonlar ışıl ışıl. Fotoğraflar paylaşılıyor. “Temsil gücü” deniyor. “Prestij” deniyor. İki saat sonra o paralar lağımla buluşuyorYazıktır. Günahtır-

Rüştü Kam
29.02.2026

Berlin’de Müslüman iş adamları dernekleri, binlerce Euro harcayarak lüks otellerde iftar sofraları kuruyorlar. İki saat sonra o Euro’lar lağımla buluşup gidiyor. Geriye ne kalıyor? Birkaç fotoğraf, birkaç tebessüm, birkaç “ne güzel organizasyon” cümlesi… Hepsi bu.

Yazıktır. Günahtır.

İsrafın haram olduğunu dillerinden düşürmeyen bu çevreler, bugün bu lüksün ve gösterişin peşinde neyi aramaktadırlar
Allah’ın verdiği nimetlerle şımarmanın, servetin insanı körleştirmesinin bir tezahürü değil midir bu yapılanlar? 
Müslüman olduklarını her fırsatta yüksek sesle ilan eden; fakat Müslümanlığın ahlâkını, infak bilincini ve hesap sorumluluğunu taşımayan bir anlayış değil midir
 bu yapılanlar
Dil ile İslam’ı savunup, fiil ile onun ruhunu zedelemek n
e yaman bir çelişkidir? 

Allah, Müslümanları bu ölçüsüzlüğün, bu yanlış temsillerin ve bu vebalin ağır sonucundan muhafaza eylesin.

Kapitalistten daha kapitalist olan bu anlayış, Karun gibi yaşar; Haman ve Bel‘am gibi dünyanın keyfini sürer. Bu üçlü, iktidar, servet ve bilginin, ahlâkî denetimden kopması hâlinde nasıl bir çöküşe yol açabileceğini gösterir. Servetle şımaran Karun, güce yaslanan Hâmân ve bilgiyi çıkar için eğip büken Bel‘am; İslam düşüncesinde sadece tarihsel şahsiyetler değil, her çağda ortaya çıkabilecek ahlâkî sapma biçimleridir. Bu nedenle mesele isimler değil; temsil ettikleri zihniyettir.(Kasas 28/38-39, 76-83; Mü’min 40/36. A‘râf 7/175-176)

Lüksün köleleştirdiği insanlardır bunlar. Otuz bin, kırk bin 50 bin Euroyu iki saat içinde lağımla buluşturur, sonra buna “medeniyet” derler, “temsil gücü” derler. Bilmezler ki; Almanca konuşan bir toplumun içinde bu görüntü, “temsil” olarak değil, çoğu zaman ölçüsüz bir şatafat olarak algılanır. Saygı uyandırdığını zannettikleri şey, gerçekte ciddiyet kaybına yol açar. Ve nice insan, köşesine çekilip içten içe alaycı bir tebessümle bu gösterişi izler.

İsrafın Haramlığı: Allah’ın Açık Hükmü

Kur’an, isrâfı sadece “ayıp” saymaz; yasaklar.

“Yiyin için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf, 7/31)

“Şüphesiz müsrifler şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ, 17/27)

“Allah, haddi aşan müsrifleri sevmez.” (En‘âm, 6/141)

Burada mesele sıradan bir yemek meselesi değildir. Asıl mesele; ibadetin ruhuna şatafatı karıştırmak, Allah’ın verdiği nimeti gösteriş malzemesine dönüştürmek ve toplumsal yaralara merhem olması gereken imkânları iki saatlik bir ihtişam gösterisine harcamaktır. İbadeti tevazu ile değil, prestijle ölçmeye başladığınızda; geriye ibadetin özü değil, sadece dekoru kalır.

Gösteriş ve Riya: İbadeti Fotoğrafa Çeviren Hastalık

İnfak (harcama) ve hayır, İslam’da kalbin amelidir. Gösterişe bulaşırsa hayrın ruhu söner.

“Ey iman edenler! Başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın…” (Bakara, 2/264)

“Onlar mallarını insanlara gösteriş için harcarlar…” (Nisâ, 4/38)

Hayır; “insanlar görsün” diye yapılırsa, ahirette “Allah rızası” diye yazılmaz. Berlin’in lüks otel salonlarında, kameralar arasında, sponsor afişleri altında, israfın üstüne “ibadet” etiketi yapıştırmak; korkarım ki hayrı değil, hesabı büyütür.

Peygamber’in İftarı: Ölçü, Sadelik, Şükür

Peygamberimizin (s.a.s.) iftarını anlatırken hurmadan, sudan, sadelikten uzun uzun bahsedersiniz. “Bulamazsa birkaç lokmayla açardı orucunu” diye gözler dolarak konuşursunuz. Ama iş kendi sofranıza gelince, o anlattığınız sünneti ilk terk eden yine siz olursunuz. Diliniz Resûl’ü över, hayatınız lüksü tercih eder.

Bu nasıl bir tutarsızlıktır?
Sünneti kürsüde anlatıp, salonda inkâr etmek değil midir bu?
Sadelik üzerinden vaaz verip, şatafat üzerinden itibar devşirmek nasıl bir ahlâk anlayışıdır?

Söz ile amel arasındaki bu uçurum, sadece bir çelişki değil; temsil iddiasının çöküşüdür. Çünkü sünneti anlatmak kolaydır; sünnetle yaşamak ise bedel ister.

“Resûlullah (s.a.s.) akşam namazını kılmadan önce birkaç taze hurma ile; bulamazsa kuru hurma ile; onu da bulamazsa su ile iftar ederdi.” (Tirmizî, Savm)

Bu ölçü bize şunu öğretir: İftarın esası, lüks değil şükürdür. İftarın esası, gösteriş değil merhamettir.

“Sofraların En Çirkini…”: Fakirin Çağrılmadığı Sofra

“Yemeğin en kötüsü, zenginin çağrılıp fakirin terk edildiği davet yemeğidir.” (Müslim, Nikâh)

Hadisler üzerinden başkalarına iman dersi vermeye kalkanlara şimdi sormak gerekir:

Bu lüks iftarlara kaç Obdachlos davet ediliyor?
Kaç kimsesiz insan?
Kaç yalnız yaşlı?
Kaç borç yükü altında ezilen öğrenci?
Kaç kira derdiyle boğuşan aile?
Kaç şiddet mağduru kadın?
Kaç onurundan dolayı el açamayan, “kimseye söyleyemeyen” fakir?

Yoksa davet listeleri hep aynı çevrelerden mi oluşuyor?
Aynı unvanlar, aynı kartvizitler, aynı sponsorlar…

Eğer o sofralarda fakir yoksa, o sofranın adı “iftar” değildir.
O, bir itibar organizasyonudur.
Bir prestij gösterisidir.
Bir çevre buluşmasıdır.

Fakir dışarıda kalmışsa, o sofra rahmet üretmez; fotoğraf üretir.
Şöhret üretir.
Alkış üretir.

Ama Allah katında değeri olan şey, alkış değil; samimiyettir.

Zekât ve İnfak: Karın Doyurmak Değil, Gelecek İnşa Etmek

Allah, infakı sadece “vermek” olarak öğretmez; düzen kurmak olarak öğretir.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe (birr’e) erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92)

“Onların mallarında, isteyenin ve mahrumun hakkı vardır.” (Zâriyât, 51/19)

Bu, “ister ver ister verme” değildir. Bu bir hak meselesidir.

Berlin’de o lağıma bırakılan paralarla neler yapılabilir:

  • Öğrenci yurdu
  • Burs fonu
  • Almanca yayın yapan güçlü bir platform
  • Gençliæk ve kimlik merkezleri
  • Psikolojik danışmanlık ve aile destek birimi
  • Bağımlılık danışmanlığı
  • Yoksullara sıcak yemek ve barınma koordinasyonu
  • İslam’ı tanıtıcı, Ehl-i Kitap’la diyalog ve sosyal hizmet projeleri

Bunlar “iki saatlik organizasyon” değil; iki nesillik inşa demektir emniyet demektir.

Hesap Günü: Bu İsrafın Altına İmza Atılır mı?

Hesaba gerçekten inanan insan, israfı “organizasyon” ambalajıyla meşrulaştıramaz. Vicdanı diri olan bir mümin, savurganlığı süsleyip adına “temsil” diyemez.

“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8)

“İnsan, kıyamet günü; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından sorguya çekilmedikçe yerinden kıpırdayamaz.” (Tirmizî)

Bu ayet ve hadisler ortadayken, hâlâ binlerce Euroyu iki saatlik bir gösteriş için harcayabilmek, ya hesabı hafife almaktır ya da hiç düşünmemektir.

Bugünün dünyasında; savaşların, yoksulluğun, evsizliğin, gençlerin savruluşunun ortasında, sırf “prestij” adına sofralara para gömmek hangi vicdana sığar? Hangi ahlâk bunu kaldırır?

Bu, ibadet değildir.
Bu, ibadetin ruhunu boşaltmaktır.
Bu, nimeti şükürle değil, şatafatla tüketmektir.

Ve unutulmamalıdır:
Gösterişle yapılan harcama, sevap hanesini doldurmaz; hesabı ağırlaştırır.

Son Çağrı: Lütfen İslam’a Bari Zarar Vermeyin

Siz, her fırsatta Müslümanlığınızı ilan eden, bunu bir kimlik ve itibar vesilesi hâline getiren iş adamları… Eğer Müslümanlığınızla övünüyorsanız, onun yükünü de omuzlamak zorundasınız. İddia varsa, bedel vardır. Taşımayacaksanız, İslam’ın adını dilinize dolamayın. Çünkü temsil iddiası, lüks salonlarda verilen pozlarla değil; yoksulun yükünü omuzlamakla ölçülür.

Temsil, kristal bardaklar değildir.
Temsil, beş yıldızlı salonlar değildir.
Temsil, sponsorluk afişleri değildir.

Temsil; borçlu öğrencinin duasıdır.
Temsil; evsiz bir insanın sıcak çorbasıdır.
Temsil; kimliğini kaybetmek üzere olan bir gencin elinden tutmaktır.

Siz ise İslam’ın adını kullanarak onun ahlâkını zedeliyorsunuz. Gösterişi ibadetin önüne koyarak, şatafatı merhametin yerine geçirerek zarar veriyorsunuz. Bu, basit bir tercih değildir; bu, yanlış bir örneklik ve ağır bir vebaldir.

Yazıktır. Günahtır.

Berlin’de, Almanya’da yapılacak bu kadar iş, kurulacak bu kadar kurum, korunacak bu kadar genç varken; iki saatlik gösterişle lağıma karışan paraya “temsil” demek, kelimenin içini boşaltmaktır.

Bu temsil değildir.
Bu, nimete nankörlüktür.
Bu, yoksula sırt çevirmektir.
Bu, geleceğe karşı sorumsuzluktur.

Ve en acısı şudur:
İslam’a en büyük zarar, dışarıdan gelen saldırılarla değil; içeriden yapılan yanlış temsillerle verilir. Sizler onu yapıyorsunuz. 

Sizler sarp yokuşlara tırmanmak istemiyorsunuz. Kolay olanı seçiyor, zahmetten kaçıyor, bedel ödemeden temsil iddiasında bulunuyorsunuz.

Oysa Allah şöyle buyurur:

“Fakat o, sarp yokuşu aşmaya yanaşmadı.” (Beled, 90/11)

Ve ardından sorar:

“O sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?” (Beled, 90/12)

Sonra cevabını verir:

“Bir köleyi azat etmektir. Yahut açlık gününde, yakınlığı olan bir yetimi ya da topraklara düşmüş bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled, 90/13-16)

İşte sarp yokuş budur.

Sarp yokuş; lüks otelde iftar vermek değildir.
Sarp yokuş; alkış almak değildir.
Sarp yokuş; sponsor listesine ad yazdırmak değildir.

Sarp yokuş; zor olanı yapmaktır.
Sarp yokuş; açın yanında durmaktır.
Sarp yokuş; geleceği inşa etmektir.
Sarp yokuş; servetin konforunu değil, sorumluluğunu taşımaktır.

Ama siz o yokuşa yanaşmıyorsunuz.
Çünkü o yokuş terletir.
O yokuş fedakârlık ister.
O yokuş gösteriş değil, samimiyet ister.

Ve Allah açıkça söylüyor:
Sarp yokuşu aşmaya yanaşmayan, kolayın peşine düşer.

İşte mesele budur.

Yol O’nun yoludur.
O yolda olmayan her emek, rüzgâra savrulur.
Geçici olan geçer gider.
Geride sadece Hakikat kalır.
Vesselam…

 

ZEKAT 2026 (II)

 

ZEKÂT 2026 (II)

-Ehl-İ Kitap Sorumluluğu Ve Zekâtin İnşa Boyutu

Rüştü Kam
29.02.2026

Kur’an, Ehl-i Kitap’ı yok sayan bir dil kullanmaz; aksine onları muhatap alır, eleştirir, takdir eder ve diyaloğa davet eder. Bu yaklaşım, İslam’ın toplumsal sorumluluk anlayışının temelini oluşturur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) zekât uygulamalarına baktığımızda, dağıtımın yalnızca bireysel yoksulluğu gidermeye yönelik olmadığını; aynı zamanda toplumsal dengeyi koruma, kalpleri kazanma ve güven ortamını güçlendirme amacı taşıdığını görürüz. Nitekim Ehl-i Kitap’tan bazı kimselere pay verilmesi de bu geniş perspektif içinde, hikmet ve maslahat eksenli bir uygulama olarak değerlendirilmelidir. Kur’an bunlara Müellefe-i Kulûb der.

Müellefe-i Kulûb: Kalplerin İnşası

Kur’an şöyle buyurur:

“Zekâtlar; fakirler, miskinler, zekât toplayan görevliler, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb), köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir…” (Tevbe, 9/60)

Bu ayet bize şunu öğretir: Zekât sadece ekonomik bir düzenleme değildir; aynı zamanda toplumsal mühendisliktir. “Müellefe-i kulûb”, İslam’a yakın duran, kazanılması hedeflenen veya düşmanlığı önlenmek istenen kimseleri kapsar. Bu kapsamın içine kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen Müşrikler, Ateistler, Yahudi ve Hristiyanlar da girer. 

Buradaki amaç açıktır:

·       Kalpleri yumuşatmak

·       Ön yargıları kırmak

·       Düşmanlığı azaltmak

·       Toplumsal barışı güçlendirmek

Bu bir ayrıcalık değil; bir medeniyet stratejisidir.

Zekât yalnızca yardım değildir.
Zekât yön vermektir.
Zekât inşadır.
Zekât geleceğe müdahaledir.

Yanımızdaki İnsan

Bugün Avrupa’da, Hristiyan çoğunluk içinde yaşıyoruz. Bu gerçek, başlı başına bir sorumluluktur. İslam’ın güzellikleri sadece uzak coğrafyalara değil, öncelikle kapı komşumuza ulaşmalıdır.

Eğer bir Alman komşumuz mahşer günü şöyle derse:

“Ya Rabbi, Müslümanlarla elli yıl yan yana yaşadık. Ama bana bir gün olsun İslam’ı anlatmadılar. Kurbanlarını başka kıtalarda kestiler, zekâtını uzak ülkelere gönderdiler. Ben sadece kan gördüm; merhameti, adaleti, hikmeti ise görmedim.”

Bu sözün ağırlığı hafife alınabilir mi?

Tebliğ sadece kürsüde yapılmaz.
Bazen bir iftar daveti, bazen bir kitap, bazen bir açıklama, bazen de dürüst bir komşuluk gerekir… İnsanlar dini önce temsil eden insanda görmelidirler. Temsil zayıfsa, davet de zayıftır.

Yanımızdakini ihmal ederek uzaklara ulaşmaya çalışmak, sorumluluğu doğru olarak sıralamak değildir. Varın ötesine siz kararı verin.

Aklı Terk Etmenin Bedeli

Allah buyurur:

“Aklınızı kullanmazsanız sizi pislik içinde bırakırım.” (Yunus 100)

Bu “pislik”, sadece maddi kir değildir.
Kaostur.
Kimlik erozyonudur.
Aşağılanmadır.
Savrulmadır.
Anarşidir.

Bugün gençlerimiz kimlik bunalımı yaşıyorsa, değerlerinden uzaklaşıyorsa; bunun tamamını dış etkenlere yüklemek kolaycılıktır. İhmalin payını görmek zorundayız.

Merhamet akılla birleşirse medeniyet doğar.
Duygu akıldan koparsa dağılma başlar.

Berlin’de Yarım Asır

Berlin’de yüzbinlerce Müslüman yaşıyor. Almanya genelinde milyonlar var. Buna rağmen nüfusumuzla orantılı bir kurumsal güç oluşmuş değildir.

Eğitim kurumları yok.
Üniversite yurtları yok.
Bağımsız medya yok.
Kültür merkezleri yok.
Aşevleri yok.
Sağlık ve sosyal destek yapıları kurumsal ölçekte yok. Yok, yok, yok….

Sorun, kaynak yokluğu değildir. Kaynak vardır, para vardır; hem de küçümsenmeyecek ölçüde vardır. Almanya’da ve özellikle Berlin’de ciddi ekonomik güce sahip Müslüman iş insanları, serbest meslek sahipleri ve girişimciler bulunmaktadır. Sermaye birikimi vardır. Sadaka vardır, zekât vardır, bağış kültürü vardır, hepsi vardır. Potansiyel eksik değildir.

Asıl mesele, bu potansiyelin ortak bir hedef etrafında toplanamamasıdır. Sorun vizyon eksikliğidir. Uzun vadeli düşünememe sorunudur. Günlük heyecanlarla hareket edip, kalıcı kurumsal yapılar kuramama sorunudur. Bir yıl sonrasını değil, bir nesil sonrasını planlayamama sorunudur.

Sorun birlik eksikliğidir herkes kendi çevresini, kendi grubunu, kendi derneğini öncelemekte; ortak akıl ve ortak havuz oluşturulamamaktadır. Küçük farklılıklar büyütülmekte, büyük hedefler ertelenmektedir. Güçler birleşmediği için etki büyümüyor; dağınık kalan imkânlar dönüştürücü bir kuvvete ulaşamıyor.

Sorun güven eksikliğidir; kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirlik kültürü yeterince gelişmediği için büyük projeler etrafında geniş katılımlı destek oluşamıyor. Oysa güven, sermayenin en önemli tamamlayıcısıdır.

Sorun öncelik kararını verecek irade eksikliğidir; gösterişli ama geçici faaliyetler tercih edilirken, sabır isteyen, uzun soluklu ve altyapı gerektiren projeler ötelenmektedir. Fotoğraf veren etkinlikler kolaydır; fakat üniversite kurmak, araştırma merkezi açmak, sürdürülebilir burs sistemi oluşturmak disiplin ister, fedakârlık ister, ortak irade ister.

Kısacası mesele para değil; istikamet meselesidir. Vizyon meselesidir. 
Mesele imkân değil; irade meselesidir.
Mesele sayı değil; bilinç meselesidir. Bir topluluğun kalabalık olması, ekonomik olarak güçlü olması ya da sayısal olarak etkileyici görünmesi tek başına bir anlam ifade etmez. Eğer o topluluk neyi, neden ve hangi istikamette yapmak istediğini bilmiyorsa; sahip olduğu sayı ve imkân dönüştürücü bir güce dönüşmez.

Sayı, niceliktir.
Bilinç, yön ve hedef demektir.

Örneğin:

·       Milyonlarca insan olabilirsiniz; ama ortak bir hedefiniz yoksa dağınık kalırsınız.

·       Çok sayıda zengininiz olabilir; ama bu imkânlar planlı ve stratejik kullanılmıyorsa kalıcı eser çıkmaz.

·       Çok sayıda dernek olabilir; ama ortak bir vizyon yoksa etki sınırlı olur.

Bilinç demek:

·       Nerede yaşadığının farkında olmak,

·       Çocuklarının geleceğini düşünmek,

·       Öncelikleri doğru sıralamak,

·       Duygusallık yerine strateji üretmek,

·       Geçici heyecanlar yerine kalıcı kurumlar kurmayı hedeflemek demektir.

Dört milyonluk bir topluluk, eğer ortak bir eğitim vizyonu geliştiremezse; o dört milyon sadece istatistik olur.
Ama yüz bin bilinçli insan, doğru organize olduğunda ülke çapında etki oluşturabilir.

Yani cümlenin özü şudur:

Sorun kalabalık olmamak değil; kalabalığın ne için bir arada olduğunu bilmemesidir.
Sorun para eksikliği değil; paranın hangi hedef için kullanılacağının netleşmemesidir.

Bilinç, sayıya istikamet kazandırır.
İstikameti olmayan sayı ise dağılır.

Evet kaynak vardır. Fakat kaynak medeniyet tasavvuruyla birleşmediğinde, sadece tüketilir; dönüştürücü bir güce dönüşmez. Vizyonla birleşen sermaye ise tarih yazar.

Hayır faaliyetleri bireysel kalmakta; sistem üretmemektedir. Oysa sistem kurmayan toplum, başkalarının sistemine mahkûm olur.

Bu Kaynaklarla Ne İnşa Edilebilirdi?

·       Güçlü vakıflar

·       Kurumsal burs sistemleri

·       Üniversite yurtları

·       Araştırma merkezleri

·       Almanca yayın yapan medya

·       Çocuk yuvaları

·       Kültür ve kimlik merkezleri

Tevbe 60’taki paylar; sadece dağıtılmak için değil, organize edilmek içindir. Zekâtın altı maddesi kurumsal yapıyı oluşturmak içindir. Bu payların yaşadığımız şehirde değerlendirilmesi, geleceğimizi inşa etmek anlamına gelir. Ve o zaman Almanlar Müslümanlara madalya takar. 

Öncelik Meselesi

Bu, mazlumu unutmak değildir.
Bu, sorumluluk sırasını doğru belirlemektir.

Kendi evimiz yanarken başkasının evindeki yangına koşarsak, döndüğümüzde evimizi yerinde bulamayabiliriz.

Allah bize önce kendi neslimizden soracaktır:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” (Tahrîm 6)

Çocuklarımızın sadece midesini değil, zihnini ve ruhunu da korumak zorundayız. Kurum olmadan nesil korunmaz.

Sonuç

Bir davaya en büyük zararı ona saldıranlar değil, onu gereği gibi temsil edemeyenler verir.

En etkili davet temsildir.
Temsil yoksa davet yoktur.

2011’de bu konuyu yazmışım. Aradan 15 sene geçmiş. Ne yazık ki bilinç ve önceliklerde köklü bir dönüşüm gerçekleşmedi.

Elbette şuurlu, fedakâr insanlar var. Onları tenzih ederim.
Zekât, salt bir mali transfer değildir.
Zekât, toplumsal yön tayinidir.
Zekât, birlikte yaşanılan toplumda güven üretme aracıdır.
Zekât, yerel sorumluluk bilinciyle geleceği kurma aracıdır.

Bugün aklımızı kullanmazsak yarın imkânımız olmayabilir.

Bor’un pazarı geçmeden…
Sorumluluğumuzu hatırlayalım.

Yol O’nun yoludur.
O yolda olmayan her emek, rüzgâra savrulur.
Geçici olan geçer
 gider.
Geride sadece Hakikat kalır.

Bitti.

26 Şubat 2026 Perşembe

KABE'DE HACILAR; "HÛ" DER

 

ASIRLIK SABRIN SESİ: HÛ

Rüştü KAM
26.02.2026

Söylenen sadece bir ilahidir. Ramazan ayının ruhuna uygun bir ilahi…
Ramazan; coşkunun ayıdır. Sevginin ve merhametin paylaşıldığı, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı mübarek zaman dilimidir. İşte bu ayın manevî iklimine eşlik etmek için Celal Karatüre bir ilahi seslendirmiş.

Kâbe’de hacılar hû der Allah
Yer gök inim inim iniler Allah
Melekler defteri yeniler Allah
İzin ver de Kâbe’ni görelim Allah
İzin ver de yolunda ölelim Allah
Göster cemalini görelim Allah

Bestesi de sözleri kadar güzel olunca; çocukların, gençlerin, işyerinde çalışanların, direksiyon başındakilerin, mutfakta yemek yapan annelerin dilinden düşmez olmuş.

Öyle bir coşku ki…
İnsan bir anda dertlerini unutmuş. Diller “Allah” demeye başlamış. Kâbe özlemi tazelenmiş.
Melekler hatırlanmış. Ölüm hatırlanmış. Allah’ın cemâli hatırlanmış. O yolda yürümenin anlamı yeniden hissedilmiş.

Yarım asırdır, terörün katlettiği masumların acısıyla yanan yüreklere, bir nebze su serpilmiş.
Gazze’de, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Kırım’da, Ramazan gününde açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlıkla kıvranan mazlumların hüznü bir anlığına da olsa aralanmış.

Ne güzel olmuş…

Yüz yıldır bu milletin üzerine çöken karabulutların biraz olsun dağılmasına vesile olmuş.
Gönüllere umut serpilmiş. Serpilmiş serpilmesine de bu arada birilerini de rahatsız etmiş;
Bu coşku. Bu sevinç. Bu muhabbet.

Tahammül edememişler Müslümanların gülmesine, neşelenmesine, kucaklaşmasına. Oysa ortada kan yok, acı yok, göz yaşı yok, sadece bir ilahi var. Sadece “Allah” diyen bir dil var.
Sadece Kâbe özlemiyle yanıp tutuşan ciğerler var.

Ne garip değil mi?

Bu millet geçmişte inancından dolayı nice yasaklar gördü.  Bu millete inandığı Kitabı okumayı yasakladılar, ezanı yasakladılar. Camileri ahıra çevirdiler. Hatta Türk Musikisini yasakladılar, tam 50 yıl sürdü bu yasak.  Başörtülü kızlar üniversite kapılarında bekletildi.
Seçilmiş milletvekilleri başörtülü diye Milletin Meclisinden kovuldu. İnançlı insanlar kamusal alandan dışlandı. Kendi değerlerine yabancılaştırılmak istendi.

Ama tüm bu yapılanlara rağmen bu milletin gerçek temsilcileri iktidara geldi ve kimseye inancından dolayı zulmetmedi; başı açık olanlara üniversite kapılarını kapatmadı.
Farklı düşünen seçilmiş Milletvekillerini başörtüsüz diye meclisten kovmadı.
Devlet kapısından çevirmedi. Çünkü bu milletin mayasında merhamet vardır. Adalet vardır. Kardeşlik vardır.

Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman olarak kalacaktır. Müslüman zulmetmez, zulmedenle beraber iş de tutmaz, o ayrımcılık yapmaz, merhametlidir. O baskıcı değildir. Adaletlidir. O ötekileştirmez, kuşatır ve sever.

Onun dünyasında herkes eşittir. Adalet herkes içindir. Sevgi herkes içindir. Kardeşlik herkes içindir. Çünkü o Allah’a inanır. Allah aşkı onun dünyasını aydınlatır.

Bu yüzden ilahilerinde bile özlemini dile getirir. Bu yüzden Allah’ın “Evim” dediği Kâbe’ye gitmek ister. Bu yüzden “Hû” der…

Ve bilir ki:
Allah vardır, gam yoktur. “Lâ galibe illallah.” O’ndan başka galip yoktur. Bir ilahiye bile tahammül edemeyenler, sizlerin musikiden başka her şeye benzeyen, kepazeliklerinize bu millet yıllardan beri tahammül ediyor. Yatak odası kıyafetiyle sahneye çıkan ahlaktan-terbiyeden yoksun sanatçılarınıza tahammül ediyor. Siz Allah lafzının zikredildiği bir ilahiye tahammül edemiyorsunuz, bunun için, yazılar yazıyorsunuz, yürüyüşler düzenliyorsunuz. Bu durumda Müslümanlar mı daha demokrat yoksa sizler mi? Müslümanlar mı daha cumhuriyetçi yoksa sizler mi?

Şu iyi bilinmelidir:
Bu millet sıradan bir millet değildir. Bu millet; savaş görmüş, yokluk görmüş, darbeler görmüş, yasaklar görmüş ama inancından vazgeçmemiş bir millettir. Yüzyıllardır sabrıyla dimdik ayakta durmaktadır. Onun sabrı zayıflık değildir; vakardır. Onun suskunluğu teslimiyet değildir; zamanı gelince konuşacak bir dirayetin birikimidir.

Parmak sallama devri bitmiştir. 100 yıldan beri bu millete yukarıdan bakıldı. Kendi değerleri küçümsendi. İnancı, geri kalmışlık sayıldı. Kökleriyle bağı koparılmak istendi. Bu anlayışın temsilcileri hep vardı. Dün başka isimlerle sahnelerde idi, bugün başka suretlerle… Halktan kopuk, milletin inancına mesafeli, kendi toplumuna yabancı olan bu zihniyet; milletin bağrından değil, salonlardan, koridorlardan, Türk milletine ve kültürüne mesafeli çevrelerden beslenen bir zihniyet...Monşer zihmiyeti.

“Monşer” derken bir kişiyi değil; bir tavrı kastediyoruz. Milletine tepeden bakan, onun değerlerini hafife alan, inancını folklorik bir unsur gibi gören anlayışı…

Fakat bilinsin ki bu millet artık kendi değerlerinden utanmıyor. Kendi sesini kısmıyor.
Kendi inancını fısıltıya dönüştürmüyor. Bugün yeni bir sabahın eşiğindeyiz.

Şafak sökmüştür.
Uzun gecelerin ardından güneşin ilk hüzmeleri ufukta belirmiştir. Bu bir rövanş duygusu değildir. Bu bir hesaplaşma çağrısı değildir. Bu, kökleriyle yeniden barışan bir milletin kendine gelişidir.

Evet siz monşerler! yıllarca bu millete yön vermeye çalıştınız. Onun nasıl inanacağına, nasıl yaşayacağına, hangi müziği dinleyeceğine, hangi kelimeyi söyleyeceğine siz karar vermek istediniz.

Ama unuttuğunuz bir şey vardı: Bu milletin hafızası derindir. Bu milletin mayası sağlamdır. Ve şimdi… Gönüllerde o eski ses yeniden yükseliyor. Yüzlerce yıldır minarelerden, dergâhlardan, gönül erlerinin dilinden semaya yükselen o ses… Asırlardır kalpleri titreten o sesdir… 1500 yıldır semaları çınlatan o ses yeniden yankılanıyor:

“Hû…”

Bu ses bir öfke değil. Bir meydan okuma değil. Bu ses bir hatırlayış. Bir dönüş. Bir aslına rücûdur…

“Hû” demek; güç geçicidir, kudret O’nundur demektir. Saltanat fanidir, baki olan yalnız O’dur demektir. Zaferin de hükmün de nihai sahibinin Allah olduğunu bilmektir. O asırlık sabrın Sesidir: Hû”

Monşerler şunu iyi bilsin:

Bu millet sabretmeyi bilir; ama unutmaz.
Sinesine çeker; ama sindirmez.
Kırılır; ama eğilmez.
Yorulur; ama vazgeçmez.
İnancını pazarlık konusu yapmaz, kimliğini inkâr etmez.

Bu milletin sabrı zayıflık değildir; vakardır.
Sessizliği korku değildir; derin bir direniştir.
Geri çekilişi teslimiyet değil; zamanı gelince ayağa kalkacak bir iradedir.

Şafak sökmüştür.
Uzun geceler geride kalmıştır.
Ufukta beliren ışık artık saklanamaz hâle gelmiştir.

Güneş yükselmektedir.
Ve o güneş; bu milletin kendi değerleriyle barışmasının, kendi köklerine yeniden sarılmasının güneşidir.

Artık ses kısmak yok.
Artık utanmak yok.
Artık kendi inancını fısıltıya mahkûm etmek yok.

Ve gönüllerde yankılanan o ses, her geçen gün daha gürdür.
Asırlardır susmayan, minarelerden göğe yükselen, gönüllerden semaya taşan o ses…

Bir nefes gibi, bir hatırlayış gibi, bir diriliş gibi:

“Hû…”

18 Şubat 2026 Çarşamba

ORUÇ 2026

 Oruç 2026

Rüştü KAM
19.02.2026 BERLİN


Ramazan ayı geldiği zaman, sanki zamanın rengi değişir. Sokakların sesi azalır, sofraların duası çoğalır. İnsan, kendine doğru yürür bu ayda; kalbine, vicdanına, niyetine… Çünkü Ramazan,  aç kalma, susuz kalma ayı değildir; ölçülü davranma, disiplin kazanma ayıdır. Oruç, neyi ne kadar istediğimizi, neye ne kadar dayanabildiğimizi, kim olduğumuzu gösterir bize.

Ve en temel hakikat şudur: Kur’an bu ayda indirilmiştir.

Yani Ramazan, oruç sadece bir süre aç kalınan, susuz kalınan bir zaman dilimi değildir. Aynı zamanda vahyin geldiği, insanın Allah’ın mesajıyla buluştuğu bir aydır. Bu ay; rehberlik ayıdır, arınma ayıdır, yönünü yeniden belirleme zamanıdır. Kur’an’ın ifadesiyle o, “insanlara yol gösteren ve doğru ile yanlışı ayıran” bir kitabın indirildiği aydır.

Bu yüzden Ramazan’ı sadece “aç kalma programı” gibi görmek büyük bir eksiklik olur. Oruç elbette önemlidir; fakat Ramazan bunun çok ötesindedir. Bu ay, insanın kendini yeniden inşa etmesi gereken bir iklimdir. Kişi bu süreçte imanını güçlendirmelidir, iradesini terbiye etmelidir, merhametini artırmalıdır, aklını berraklaştırmalıdır.

Kısacası Ramazan, sadece bedeni değil; kalbi, zihni ve ruhu da eğitmesi gereken bir aydır.

Oruç: Açlık Değil, Şuur

Kur’an, orucu bir yük gibi değil; bir eğitim süreci gibi sunar. “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” buyurur ve hemen ardından amacını açıklar: Sakınmanız, bilinç kazanmanız, ölçülü olmanız için. Demek ki oruç tutmak, sadece aç ve susuz kalmak değildir. Asıl hedef, insanın kendini terbiye etmesidir.

Oruç; belirli bir süre boyunca yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmaktır. Fakat mesele yalnızca bunlardan uzak kalmak değildir. Oruç bir “yasaklar listesi” uygulaması değildirirade ortaya koymaktır. Eğer bir liste yapılacaksa, bu yasaklar listesi değil; ahlaki davranışlar listesi olmalıdır. İnsan her an kendine şunu hatırlatmalıdır: “Neyiyapmamalıyım? Nasıl yaparsam daha doğru davranabilirim, daha iyi bir insan olabilirim?”

Bu listenin en başında da insan onuruna saygı yer almalıdır. İnsan, “İstediğim her şeyi, istediğim anda yapamam” demeyi öğrenmelidir. Kendini frenleyebilmelidir.

Modern dünyanın unutturduğu ders tam da budur. Çünkü çağımız, her şeyi hemen isteyen bir insan tipi üretti. Oruç ise bu aceleciliğe karşı çıkar. “Dur” der. “Bekle” der. “Nefsine hâkim ol” der.

Allah Kolaylık İster

Kur’an’da oruçla ilgili ayetlerin en dikkat çekici yönlerinden biri, kolaylık vurgusudur. Hasta olan ya da yolculukta bulunan kimse, tutamadığı günleri daha sonra kaza eder. Oruç tutmaya niyetli olduğu hâlde yaptığı işin ağırlığı sebebiyle gerçekten oruca güç yetiremeyenler için ise fidye imkânı vardır. Ve ardından çok açık bir ilke ortaya konur:
“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”

İşte dinin temel yaklaşımı budur. Allah kullarını köşeye sıkıştırmaz. İbadeti bir eziyete dönüştürmek istemez. Aksine, ibadetin insanı olgunlaştırmasını ve yüceltmesini ister.

Bu nedenle Ramazan’da özellikle şu gerçeği hatırlamak gerekir: Dindeki ruhsatlar bir zayıflık değil, Allah’ın lütfudur. Kolaylık gevşeklik anlamına gelmez; rahmet anlamına gelir.

Buradan önemli bir başka noktaya geçelim:

Oruç tutmak için haksız yere hasta raporu alıp iş yerini zarara uğratmak doğru değildir. Çünkü bu davranış, ibadeti anlamından uzaklaştırır. Burada kul hakkı söz konusudur. Allah, insanları kandırarak ya da yanıltarak kendisine ibadet edilmesini istemez. Hele bundan zarar gören kişi gayrimüslimse, sorumluluk daha da ağırlaşır.

Ramazan dürüstlüğün ayıdır. İbadetin özü samimiyettir. Samimiyet yoksa geriye sadece bir görüntü, bir gösteri kalır.

İbadetin Kıymeti, Hürriyette Saklıdır

Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışı, insanı “zorunlu dindar” hâline getirmez. İnsan özgürdür. İbadet de ancak bu özgürlük ortamında anlam ve değer kazanır.

Zorla yaptırılan ibadet, insanı olgunlaştırmaz. Sadece dışarıdan dindar görünen ama iç dünyasında derinlik kazanmamış kişiler üretir. Bu da insanı samimiyetten uzaklaştırır, hatta ikiyüzlülüğe sürükler.

Geçmişte bazı eserlerde yer alan “oruç tutmayanın hapsedilmesi” ya da “öldürülmesi” gibi talihsiz fetvalar bu bakımdan ciddi sorunlar taşır. Bu anlayış doğru değildir ve bugünün Müslümanları için ölçü olamaz. Çünkü böyle bir din tasavvuru, insanları dine yaklaştırmaz; aksine uzaklaştırır.

İnsanlar ibadete korkutularak değil, bilinç kazandırılarak davet edilmelidir. Allah’ın dininde ibadet bir baskı aracı değil; insanı yücelten bir yoldur.

Oruç: Merhamet Mektebi

Oruç, insanı sadece aç bırakmak için değil; merhamet duygusunu uyandırmak için vardır. Karnı tok olanın yoksulu gerçekten anlaması zordur. Açlığı hiç yaşamayan kişi, yoksulluğu çoğu zaman romantik bir duyguya indirger. Oruç ise bu romantizmi dağıtır ve gerçeği gösterir.

Oruç tutan mümin, açlığı sadece bir bilgi olarak değil, bizzat yaşayarak tecrübe eder. Fakirin hâlini bir kitap sayfasında değil, kendi bedeninde okur.

Susuz kaldığında nimetin değerini sadece “bilmekle” kalmaz; onu derinden hisseder.

Sabır da böyledir. Sadece sözle anlatılan bir erdem olmaktan çıkar; zor anlarda taşınan, içten öğrenilen bir olgunluğa dönüşür.

Bu yüzden gerçek anlamıyla tutulan oruç bir kalkandır:
Kötülüğe karşı bir kalkandır.
Nefsin taşkınlığına karşı bir kalkandır.
Dilin kırıcı ve hoyrat olmasına karşı bir kalkandır.

Hadislerde oruçlunun öfkeden uzak durması, kötü söz söylememesi ve kavga etmemesi özellikle öğütlenir. Çünkü oruç yalnızca midenin aç kalması değildir. Dil susmayı öğrenirse, göz haramdan sakınırsa, kalp duyarlılık kazanırsa oruç gerçek anlamına ulaşır.

Oruç ve Zamanın İnceliği

Kur’an, orucun başlangıç ve bitişini açık bir ölçüyle tarif eder:

“Fecir vakti beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin için; sonra geceye kadar orucu tamamlayın.”

Yani ölçü nettir. Oruç, hayatın gerçekliği içinde tanımlanmıştır. Doğanın ritmiyle uyumludur. İnsan kapasitesi dikkate alınmıştır.

Peygamberimizin uygulaması da bu çerçevededir. Oruç ayeti, vahyin indiği coğrafyada — ekvatora yakın bir bölgede — inmiştir ve ilk oruç burada tutulmuştur. Bu bölgede gündüz süresi yaklaşık 12 saattir ve yıl boyunca büyük değişiklik göstermez. Oruç ayetinde “güneşin doğuşu” ya da “batışı” şeklinde teknik astronomik ifadeler yoktur; esas olan, çıplak gözle eşyanın birbirinden ayırdedilmesidir.

Peki uzun günlerin yaşandığı kuzey bölgelerinde ya da kutuplara yakın yerlerde ne yapılacaktır? Burada “takdir” devreye girer. Yani kişi, yaşadığı şartlara göre makul bir süre belirler. Eğer gündüz 18–20 saat sürüyorsa, bu insan kapasitesini zorlayabilir. Böyle durumlarda yaklaşık 12 saatlik bir süre esas alınabilir. Başlangıç için işe gidiş saati gibi hayatın akışıyla uyumlu bir ölçü belirlenebilir; 12 saat sonra da iftar yapılabilir. Çünkü temel ilke açıktır: Allah zorluk istemez, kolaylık ister.

Aynı ölçü, bugün “hilal” tartışmalarında da geçerli olmalıdır. Amaç kavga çıkarmak değil; birlik ve kolaylıktır. Astronomik hesaplar ayın doğuşunu güvenilir biçimde tespit edebiliyorsa, mesele inatlaşma değil, ortak bir zeminde buluşma olmalıdır. Bayram namazı üzerinden tartışma çıkarmak ümmetin birliğine zarar verir.

Birliğe hizmet etmeyen tartışmaların dindarlıkla bağı zayıftır. Çoğu zaman bu tür kavgaların arkasında başka hesaplar bulunur. Oysa Ramazan’ın ve bayramın ruhu, kolaylıkta ve birlikte saklıdır.

Fidye: İbadetin Toplumsal Yüzü

Kur’an’ın fidye kapısı çok anlamlıdır. Çünkü oruç, sadece bireysel bir arınma değildir; aynı zamanda toplumsal yarayı sarma çağrısıdır. Bir insanın bir yoksulu doyurması, sadece kendisine yarayan bir ibadetten daha hayırlı olabilir. Din, insanı yalnız kendine kapatmaz; başkasına açar.

Oruç tutmak istediği halde işindeki zorluktan dolayı gerçekten güç yetiremeyenler için fidye, bir “kaçış” değil; bir “iyilik yolu”dur. Dikkat edilmesi gereken de şudur: Yardım önce en yakına. Komşuya, şehre, ülkedeki ihtiyaç sahibinedir… Uzaklara el uzatmak güzeldir; ama yanı başındaki kişi aç dururken, ihtiyaç sahibiyken uzaklara bakmak, vicdanı yanıltabilir.

Ramazan’ın Özeti: Dürüstlük, Şükür, Disiplin

Ramazan’ın insanı yeniden kuran üç büyük dersi vardır:

  1. Dürüstlük: İbadet, aldatmayla olmaz.
  2. Şükür: Nimetin farkına varmak, nimeti artırır.
  3. Disiplin: İrade eğitilir; düzen öğrenilir; nefs dizginlenir.

Oruç, beden için de bir arınma imkânıdır elbette. Ama asıl maksadı, insanı “daha iyi insan” yapmaktır. Dilini inceltmek, kalbini yumuşatmak, merhametini büyütmektir… İradeyi güçlendirmek, sabrı artırmaktır

Ramazan;
Bir ay değil, bir ömür ders olmalıdır.
İsteyene çok şey verir.
Arayana kapılarını açar.
Samimiyetle gelene, bereketini sunar.

Son söz:

Ramazan’ı “zor bir görev” gibi değil, bizi yücelten bir fırsat olarak görelim. Kolaylıkların Allah’ın bir rahmeti olduğunu unutmayalım. İbadetin özünü gösterişte değil, samimiyette arayalım.

Ramazan, lüks ve gösterişli sofraların ayı değildir. İsrafın hiç değildir. O, paylaşmanın ayıdır. İçtenliğin, sadeliğin ve kardeşliğin ayıdır.

Fakirin bulunmadığı bir iftar sofrasında Allah rızasını aramak zordur. Çünkü Ramazan’ın ruhu, yoksulla yan yana oturmaktır. Otellerde kurulan ihtişamlı iftar sofraları çoğu zaman israfa kapı aralar. Oysa camilerimiz iftar sofralarının kurulduğu mekânlar olmalıdır: Hem ücretsiz hem de samimi…

Ramazan, zenginliğin sergilendiği değil; gönüllerin birleştiği bir zaman olmalıdır.

Çünkü en güzel ölçüyü koyan da, en güzel düzeni kuran da Allah’tır.