TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; HZ. EYYUB PEYGAMBER (VII)
Rüştü Kam
15 Nisan 2026 -Berlin
Şanlıurfa denildiğinde akla gelen manevî duraklardan biri de Hz. Eyyub Peygamberin Makamı’dır. Sabır denildiğinde adı ilk anılan peygamberlerden olan Hz. Eyyub, yaşadığı ağır hastalıklar ve uzun süren imtihanlar karşısında gösterdiği metanetle insanlık için eşsiz bir örnek olmuştur.
Rivayetlere göre bu imtihan öyle derinleşmiştir ki, hastalık zamanla bedeninin neredeyse her tarafını sarmış, hatta diline kadar ulaşmıştır. Buna rağmen Hz. Eyyub, dilini şikâyete değil zikre yöneltmiş; en zor anlarında bile Rabbine yönelişinden vazgeçmemiştir. Bu yönüyle onun kıssası, acının büyüklüğünden ziyade sabrın derinliğini gösteren ibretlik bir hâldir.
Yıllar süren bu hastalık boyunca ne dilinden bir şikâyet dökülmüş ne de kalbinden bir isyan geçmiştir. En dar anında bile Rabbine yönelişi değişmemiş; “Rabbim! Bana gerçekten hastalık dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” duası, sabrın ve teslimiyetin en saf ifadesi olarak hafızalara kazınmıştır. Bu dua, sadece bir yakarış değil; aynı zamanda kulun acziyetini kabul edip ilâhî rahmete sığınmasının en ibretlik örneklerinden biridir.
Şanlıurfa’da bulunan makamı ve hemen yanındaki su kuyusu, onun şifa bulduğu yer olarak kabul edilir. Ziyaretçiler, bu mekânda sadece geçmişi anmakla kalmaz; kendi sıkıntılarını, dertlerini ve umutlarını da bu hatıranın içine bırakırlar. Sessizce edilen dualar, taş duvarlara sinmiş bir teslimiyet duygusuyla birleşir. Bu yönüyle burası, sadece tarihî bir ziyaret noktası değil; sabrın, şifanın ve yeniden ayağa kalkmanın sembolüdür.
Hz. Eyyub’un kıssası insana şunu hatırlatır: İmtihan ne kadar ağır olursa olsun, sabır insanı Rabbine yaklaştıran en güçlü yoldur.
Ve belki de daha derin bir hakikat şudur: Sabır, sadece beklemek değildir; acının içinde dahi sükûneti koruyabilmektir. Dağılmadan… kırılmadan… Umudu yitirmeden yönelmektir Rabbine. Şikâyet etmeden. İsyan etmeden.
Çünkü sabır, sessiz bir direniştir aslında. İçten içe büyüyen bir teslimiyet… Kulun, en zor anında bile “Ben buradayım” diyebilmesidir Rabbine.
Ve belki de en güzeli şudur: Sabreden, yalnız değildir. Çünkü sabırla yürüyen, her adımda Rabbine biraz daha yaklaşır.
HALFETİ
Halfeti… Fırat’ın kıyısına kurulmuş bir yerleşim yeri. Geçmişiyle yaşayan, acısını içinde taşıyan, hikâyeleriyle var olan bir yer.
Halfeti denince akla Fırat gelir, hatıralar gelir, ağıtlar gelir. Suyla yoğrulmuş bir coğrafyadır Halfeti. Fırat Nehri Halfeti’yi ikiye böler; kimi zaman hayat verir, kimi zaman hüzün taşır. Bir kader çizgisi gibi, sessizce Halfeti’nin akıp gider.
Eskiden çocuklar, gençler yüzermiş bu sularda. Ama her zaman masum olmazmış Fırat; zaman zaman can da alırmış. Ardından ağıtlar yakılır, türküler söylenirmiş… acı üstüne acı…
“Şu Fırat'ın suyu akar serindir oy
Ölem ölem derdo ölem
Akar serindir oy oy oy oy
Yârimi götürdü anam
Kanlı zalimdir ölem ölem
Kanlı zalimdir nasıl gülem oy oy oy oy
Daha gün görmemiş taze gelindir oy
Ölem ölem derdo ölem
Taze gelindir oy oy oy oy
Söyletmeyin beni anam yaram derindir
Ölem ölem yaram derindir
Nasıl gülem oy oy oy oy
Kömürhan köprüsü Harput'a bakar oy
Ölem ölem derdo ölem
Harput'a bakar oy oy oy oy
Merhametsiz zalim Fırat
Ocaklar yıkar ölem ölem
Ocaklar yıkar nasıl gülem oy oy oy oy
Ahbapların gelmiş ağıtlar yakar oy
Ölem ölem derdo ölem
Ağıtlar yakar oy oy oy oy
Söyletmeyin beni anam yaram derindir
Ölem ölem yaram derindir
Nasıl gülem oy oy oy oy”
Güfte ve bestesi İzzet Altınmeşe’ye ait olan “Şu Fırat’ın suyu akar serindir” türküsü, işte bu acıların, bu kayıpların bir yankısıdır.
Fırat… hem yaşatmış hem de almış; hem sevdirmiş hem de hüzünlendirmiştir.
Bir gün gelmiş, zaman değişmiş… Nehrin önüne kurulan barajla birlikte eski Halfeti yavaş yavaş sulara teslim olmuş. Sadece Halfeti değil; bir hayat, bir hafıza, alışkanlıkların tamamı gömülmüş suyun altına. Geriye ne mi kalmış? Birkaç yapı… ve suların içinden, şehadet parmağı gibi göğe yükselen o minareler. Minare değildir onlar sadece; susmayan tanıklardır, kaybolan bir hayatın sessiz çığlığıdır. Öylece dururlar orada, kendilerine biçilen o kaderi bekler gibi.
Yeni bir yerleşim yeri kurulmuş yukarıda, köy de oraya taşınmış. Elbet hesaplar yapılmış, kararlar öyle verilmiştir. Devlet hesapsız iş mi yaparmış!. Yapmaz yapmasına da… bazı şeyler hesapla ölçülmez ki. Hatıralar mesela… alışkanlıklar… yaşanmışlıklar…Unutulmaz onlar. Unutulmamalıdır da zaten. Baksanıza… minareler bile, tutulan suya inat, hâlâ direniyor, gömülmemek için Fırat’ın dibine.
Öğle yemeğimizi Fırat Nehri’nin üzerine kurulmuş bir iskelede yedik. Sofraya, yöreye has şabut balığı geldi. Dalgalar hafif hafif tekneyi okşuyor… suyun sesi de başka oluyor…Su sesi, para sesi ve kadın sesi diye boşuna dememişler.
Arkadaşlar kaçak çayın keyfine de vardıktan sonra tekneyle Fırat’a açıldık. Bir süre sonra oyun havaları yükseldi Fırat’ın üzerinden. Yüksek ses… hızlı ritim… Derken kendini müziğe kaptıranlar çıktı ortaya. Oynamaya başladılar. Fırat’ın dinginliğiyle müziğin coşkusu karıştı birbirine. Gezilerin o vazgeçilmez anları… insanı dinlendiren, ruhunu tazeleyen, hafifleten anlar bunlar…
Ama işin bir başka yüzü de vardı. Eksik olan bir şeyler… hem de hissedilir derecede. Tanıtım neredeyse yoktu. Sadece tekne turu yapıyoruz. Yapay zekâ ile hazırlanmış olduğu söylenen anlatımlar vardı ama ruhu yoktu içinde bu tanıtımın. Yüzeysel, geçiştirilmiş, derinlikten uzak… Oysa burası böyle birkaç cümleyle anlatılıp geçilecek bir yer değil. Rehber yoksa bile, düşünülerek doğru bir şekilde hazırlanmış bir anlatım bekliyorduk. Çünkü insan buraya sadece Fırat’ı görmek için gelmez; anlamak ister, hissetmek ister. Birkaç oyun havasıyla insanları gaza getirip gönderilecek yer değil burası. “İnsanlar nankördür” diyor ya Yaratıcımız. Boşuna dememiş bunu. İnsanlar ellerindeki nimetin kıymetini bilmiyorlar gerçekten.
Halfeti sadece manzarasıyla yaşamaz; hikâyeleriyle yaşar. Suyun içinden yükselen yarımada görüntüsündeki Rumkale, Kalenin Havari Yuhanna’nın İncil’i yazmaya başladığı yer olduğuna dair rivayetler… Kral kızının o destansı aşkı… Bir damla göz yaşından oluşan içme suyunun hayat hikâyesi… Rumkale’den, kayalıkların arasından aşağı doğru inen ve Fırat ile bağlantıyı sağlayan taş merdivenler...
Bunlar olmadan Halfeti mi olurmuş? Olmadı zaten.
Anlatılan o aşk hikâyesi… tarih kitaplarına girmemiştir belki ama halkın hafızasına kazınmıştır. Bir kral kızı … bir halk çocuğu… Yasak bir sevda… Engel üzerine engel… Sevdalarından vazgeçmeyen gönüller. Kavuşamayan sevdalılar, ve dökülen gözyaşları… Sonu hüzün...
Fırat’ın suyu… sadece susuzluğu gidermez. İçine hüzün düşmüştür, hatıra karışmıştır. İçenlerin kalbine dokunur o su. Kimine göre şifa, kimine göre teselli… Ama kesin olan şu: Halfeti’de su bile göz yaşı döker şahit olduklarına. Çünkü burada her şeyin bünyesine bir hikâye sinmiştir. Bir çeşme… bir taş… bir minare… Aslında hepsi konuşur, anlayan anlar.
İşte Halfeti’yi farklı kılan da budur. Gördüğün sadece bir manzara değildir. Duyduğun sadece bir hikâye değildir. Hepsi birlikte yaşayan bir hatıradır. Ve o hatıralar olmazsa… Halfeti, Halfeti olmaz.
Tekne, sular altında kalan eski köyün önünde durdu. Kısa bir çay molası… belli ki her gelen gruba aynı uygulama yapılıyor. 30 dakika mola. Ne yapılacak burada; çay içilecek Fırat’a karşı. İyi de biraz önce içtik ya çayımızı. Saldım çayıra Mevlâm kayıra.
O terkedilmiş köy hakkında bilgilendirme yok; baraj ne zaman kuruldu, köyün ne kadar nüfusu vardı? Bunlar anlatılmıyor. İlgi yok. Güler yüz, nezaket yok… olması gerekenler yok. Soru soruyorsun, cevap; “bilmiyoruz. Oradaki resme bakın. Köyün eski hailidir o resim.”
Bilmiyorsanız öğrenin. Öğrenemiyorsanız anlatacak bir şey koyun oraya. Bir broşür… bir pano… bir iz… İnsan sadece fotoğraf çekmeye oynamaya gelmez ki buraya. Anlamak da ister.
Halfeti’nin en büyük eksikliği kendisini anlatamamaktır. Simsarlar ele geçirmiş Halfeti’yi. Oradan kazananların, oraya sahip çıkması gerekmez mi? Turizm sadece para değildir. Aynı zamanda bir sorumluluktur.
Söyledim oradaki görevli bayana, gördüğüm bu eksiklikleri. “Tanıtım böyle olmaz,” dedim. “Bu, gelen insanları ciddiye almamaktır” dedim. Özür diledi. İyi niyetliydi belki… ama yetmedi. Çünkü bazı eksikler vardır ki iyi niyetle değil, özenle giderilir.
Halfeti, güzel ve güzel olmasına da ancak bir yerin değeri manzarasında değil, onu nasıl anlattığınızda gizlidir.
Anlatamazsan… en güzel yer bile bir görüntüden ibaret kalır.
Oysa Halfet; bir görüntüden çok daha fazlasını hak ediyor.