6 Mayıs 2026 Çarşamba

HAKKARİ MEDRESELERİ

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; 

HAKKÂRİ (XII)


-
Mesele sadece bir alfabe değişikliği değil, kütüphanelerin bir gecede dilsizleşmesi ve koca bir medeniyet birikiminin 'yabancı bir dil' haline gelmesidir. Harf Devrimi ile kendi geçmişine yabancılaşan, dedesinin mezar taşını dahi okuyamayan bir neslin, entelektüel derinlik inşa etmesi beklenemez. Geçmişini unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlar gibi rüzgârın estiği yöne savrulmaya mahkûmdurlar. Bugün başkalarının kültürel hegemonyasında 'nal topluyor' olmamızın sebebi, kendi kadim bilgi pınarlarımızdan bir gecede koparılmış olmamızdır. İnkişaf, ancak koptuğu yeri hatırlayan ve o kökten beslenen bir bilinçle mümkündür-

 


Rüştü Kam

15 Nisan 2026 -Berlin


HAKKÂRİ

Şırnak’tan Hakkari’ye doğru yol alırken, doğa devasa bir sahne gibi önümüzde açılıyor; göğe yükselen geçit vermez dağların arasından geçiyoruz. Her taraf bembeyaz gelinlik gibi. Sevecen. Heybetli. Gökyüzünün mavisiyle birleşince başımızı döndürüyor. Biz aracımızla bu bembeyaz masalın içinden süzülürken, pencereden akıp giden manzarayı seyre doyamıyoruz. Dağların tam kalbinde, vadinin en derininde ise Zap Suyu bize eşlik ediyor.

Sarp yamaçlara nakış gibi işlenmiş bu dar yollarda ilerlerken, yer yer çığ tünellerine giriyoruz. Tonlarca karın yıkıcı gücüne karşı bizi bir zırh gibi koruyan bu karanlık beton koridorlardan çıkınca, güneşin vurduğu o sonsuz beyazlık bizi yeniden selamlıyor. 

Bu vahşi coğrafyada her viraj, doğanın hem ürkütücü gücünü hem de büyüleyici güzelliğini bahşediyor bizlere. Karşıda dağın dibindeki köyler o kadar güzel görünüyorlar ki bizleri büyülüyor. Fotoğraf çekmek için uygun bir yerde duruyoruz. 
Gözümüz bir yandan da o meşhur Devrimci Gençlik Köprüsü’nü arıyor. 1969’da gençlerin ve halkın el birliğiyle, "Boğaz'a değil, Zap'a köprü" diyerek inşa ettiği o dayanışma sembolünü görmeyi çok istiyoruz. 
Ancak biz coğrafyanın görkemine dalmışken köprünün yanından fark etmeden geçip gitmişiz. Kısmetimizde o köprüyü görmek ve üzerinden geçmek yokmuş. İsminin başındaki devrimci kelimesini kaldırmışlar sadece gençlik köprüsü kalmış. Rehberimiz öyle anlattı. 

Şırnak’tan Hakkari’ye uzanan o tehlikeli ama bir o kadar da harika yolların ardından şehre doğru süzülürken, dağları geride bırakıyoruz. Hakkari’nin girişindeki benzinlikte verdiğimiz kısa mola, saatlerdir bizi kuşatan o devasa beyazlığın ardından adeta dünyaya bir geri dönüş anı gibiydi... 

Rehberimiz Ahmet Yavuz önce otele gideceğimizi ve sonrasında da akşam yemeği, için başka bir mekâna geçeceğimizi söyledi. 

Otelde Hakkâri rehberimiz Yavuz Bey karşıladı biziİyi giyimli, güler yüzlü ve sevecen tavrıyla daha ilk görüşte içimizi ısıttı. Tanışma faslından sonra hazırlanmak için odalarımıza çekildik. Otuz dakika sonra aşağıda olmamız gerekiyordu. Verilen saatte herkes lobideydi.  

 

HAKKARİ’DE EV YEMEKLERİ

Akşamın sessizliği şehrin üzerine çökerken, Yavuz Bey’in bizim için özel olarak ayarladığı o gizemli lezzet durağına doğru yola çıktık. 

Mekânın sahibi bizi kapıda karşıladı. Bir işletmeciden ziyade, en kıymetli misafirini bekleyen bir ev sahibinin sıcaklığını hissettik üzerimizdeRestorandan çok, misafirhane titizliğiyle işletilen 25 kişilik mütevazı ve özel bir mekânmış.

Öğrendik ki; bu lokantada günde yalnızca tek bir öğün yemek verilirmiş; o akşam da kapılarını sadece bizim grubumuz için aralamışlar.

Mekân sahibinin oğlu, işini aşkla yaptığı her halinden belli olan nazik bir şef; personel ise bu nezaketi tamamlayan bir profesyonelliğe sahip. Tenceresinde samimiyetin kaynadığı bu sofrada, buharı tüten ev yemekleri içimizi ısıtırken, kulaklarımızda hâlâ geride bıraktığımız Zap Suyu’nun o hırçın ve mağrur uğultusu yankılanıyordu. Hakkâri, sadece coğrafyasıyla değil, bu sofradaki gönül zenginliğiyle de ruhumuza dokunmayı başarmıştı.


Masaya oturduğumuz an, Hakkâri mutfağının kalbi sayılan lezzetler, birer birer önümüzde yerini almaya başladı. Genç şef, elinde buharı tüten Doğaba tenceresiyle yanımıza yaklaştı ve gülümseyerek: "Bu yemek sadece sabırla pişer; annem hep 'Doğaba'nın ateşi kısık, gönlü geniş olmalı' derdi, biz de öyle yaptık" dedi.

Süzme yoğurt, buğday ve kuzu etinin saatlerce kaynamasıyla hazırlanan o muazzam Doğaba’nın üzerindeki dağ kekiği kokusu tüm restoranı kapladı
Derken sahneye Kiris çıktı; içinde ceviz, üzüm ve parça etin harmanlandığı bu tabak, tatlıyla tuzlunun o hırçın coğrafyadaki eşsiz dengesini anlatıyordu sanki. Yanında yöreye has kabak ve çökelekle hazırlanan, o yoğun tatları dengeleyen Kadu vardı. Ama o meşhur Sengeser masaya geldiğinde akan sular durdu. Üzerindeki kurutulmuş meyveleri ve kavrulmuş etiyle damağımızda öyle bir iz bıraktı ki, şefin o "gönlü geniş" sofrasında birbirimize bakıp "İşte budur!" dedik ve başladık Allah ne verdiyse kaşıklamaya.


Hakkâri’de yediğimiz yemekler sahiciy ev yemeğiydi. Hakkâri mutfağına aitti. Tabağa konan, yılların alışkanlığıydı. Yemekler sırayla değil, sofranın ruhuna göre geldi. Her biri ayrı ama aynı hikâyenin içindeydi. Hakkâri ev yemekleri…


Vedalaşma vakti geldiğinde, kapıda bizi karşılayan mekan sahibi tarafından aynı samimiyetle uğurlandık. Lokantadan dışarı adımımızı attığımızda Hakkâri’nin ayazı yüzümüze çarptı ama içimizde o gönül sofrasının hiç sönmeyecek sıcaklığı vardı.


Kendimizi Hakkari’nin o tek caddesine bıraktık. Az önce masamızda hissettiğimiz o "ev misafiri" duygusu, şimdi Hakkari’nin ışıklı caddesinde attığımız her adımda bize eşlik ediyordu. Hakkâri canlı bir şehir. Diyarbakır ve Van kadar olmasa da cıvıl cıvıl. Üniversite şehri olduğu her halinden belli. Caddeyi boydan boya yürüdük. Ters lalenin bulunduğu döner kavşaktan geriye döndük. Bu sefer aynı caddenin öbür tarafına geçtik. Maksat değişiklik olsun…

KELEBEĞİN RÜYASI

Dönüşte ilginç bir olayla karşılaştık. 10 kadar insan aceleyle içeriden bir yerlerden dışarıya kitap atıyorlar oradan da küreklerle arabaya yüklüyorlar. “Kelebeğin Rüyası” eserin adı. Ne yaptıklarını sorduk. Taşınıyoruz dediler. İyi de bunlar hep aynı kitap? 

“İsterseniz alabilirsiniz. “Birer tane aldık. Korsan baskı. Elinize alınca anlıyorsunuz. Belli ki korsan olarak bastılar kitabı o da ellerinde kaldı veya birileri şikâyet etti... Şimdi de küreklerle arabaya dolduruyorlar, bir yerlerde imha edecekler besbelli. Gecenin 12’ sinde büromu taşınırmış. Eskiler bu durumda Allahü a'lem bi-murâdihî derler…Biz de öyle dedik…

Hakkari’de iki tane otel varmış. Biz üç yıldızlı olanında kaldık. Koskoca üniversite şehrinde iki tane otel. Tuhaf değil mi? Ama rehberimiz Yavuz beyin cevabı enteresan “biz misafirlerimizi otellerde değil evlerimizde ağırlarız.” Duyda inanma. Evet biz de duyduk ve de inanmadık! Çünkü bizlere evde kalma teklifi yapılmadı…

SEYİR TERASI

Hakkâri’de yeni güne, şehrin en görkemli balkonuna—seyir terasına—çıkan merdivenleri adımlayarak başlıyoruz. Her basamakta ciğerlerimize dolan o sert ve temiz dağ havası, bizi biraz daha yukarıya, şehrin bütün sırlarını ele veren o en tepeye taşıyor. Tepeye ulaştığımızda, aşağıda yılan gibi kıvrılarak akan Zap Suyu’nu yine görüyoruz. 

Rehberimiz Yavuz Bey’in etrafında toplanıyoruz.  Eliyle, karşıdaki sarp tepeleri işaret ederek: “İşte orası Irak sınırıdır. Bir zamanlar sınır ticaretinin kalbinin attığı, kervanların ve hikâyelerin birbirine karıştığı yerdir.” Coğrafyanın kaderi gözlerimizin önünde canlanıyor. Katırlarla yapılan sınır ticaretini hatırlıyoruz…

Buradan bakınca Hakkâri bambaşka görünüyor. Dağların dalgaları arasında süzülen devasa bir taş gemi gibi… Fotoğraflarımızı çektik ve ayrıldık seyir terasından. Meydan Medresesi’ne gidiyoruz. 

MEYDAN MEDRESESİ

Kapıda medreseyi tanıtacak olan rehber karşıladı. Uzun boylu, zayıf, heyecanlı bir delikanlıydı. Görevini hakkıyla yapmaya çalışan bir görevlinin telaşı vardı üzerinde. Üniversite medreseyi bünyesine alınca; tanıtım ve koruma çalışmalarını da onlar yürütüyormuş. Neden bir tanıtım broşürü hazırlanmadığını sorduğumda, ödeneklerin zaman zaman geciktiğinden, hatta kesildiğinden yakındı. “İmkân olsa buraları daha da güzelleştirebiliriz,” dedi.

Ardından medreseyi anlatmaya başladı:

“Hakkâri il merkezinde günümüze ulaşabilmiş iki önemli tarihî medrese bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Meydan Medresesi, şehrin en sağlam kalan anıtsal yapısıdır. 1700-1701 yıllarında inşa edilen medrese, bugün Kent Arşivi ve Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Tarih boyunca eğitim kurumu olarak hizmet vermiş, Cumhuriyet döneminde ise bir süre cezaevi olarak kullanılmıştır.

Meydan Medresesi, klasik İslam medrese mimarisinin bölgeye özgü yorumlarından biridir. Taç kapısı, sivri kemerli yapısı ve geometrik-bitkisel süslemeleriyle dikkat çeker. İç avlu, sivri kemerli revaklarla çevrilidir. İki katlı yapının alt bölümleri derslik ve depo, üst katları ise talebe odaları olarak kullanılmıştır. Kapıdaki mukarnaslar ve taş işçiliği, Hakkâri beyliklerinin estetik anlayışını yansıtır.
Zeynel Bey Medresesi ise 1560-1578 yılları arasında yapılmıştır. Meydan Medresesi kadar sağlam kalamamış olsa da, 2005’ten itibaren yürütülen kazı ve restorasyon çalışmalarıyla yapının mimari hattı yeniden ortaya çıkarılmıştır. Hakkâri merkez dışında da birçok medrese bulunmaktadır.”

Meydan Medresesinin taş duvarları arasında dolaşırken, Osmanlı dönemindeki eğitim tartışmaları ister istemez zihnimizde canlandı. Sıklıkla dile getirilen “okuma-yazma oranı düşüktü” iddiası, çoğu zaman yalnızca bugünün ölçüleriyle değerlendiriliyor. Oysa dönemin eğitim sistemi bugünkünden farklıydı. Medreseler yalnızca dinî eğitim veren yapılar değil; aynı zamanda fıkıh, kelam, matematik, astronomi ve edebiyat gibi alanlarda eğitim sunan ilim merkezleriydi. Bugünün üniversiteleri olarak düşünmek lazımdır. Anadolu’nun dört bir yanına yayılan bu kurumlar, kendi dönemlerinde çok önemli âlimlerin yetişmesini sağladılar.    Bu nedenle geçmişi sadece “cehalet” ya da “geri kalmışlık” üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olur. Elbette eğitim bugünkü kadar yaygın değildi; ancak bu durum toplumun bütünüyle eğitimsiz olduğu anlamına da gelmemeli.

HARF DEVRİMİ VE HAFIZA MESELESİ

Harf Devrimi de bu tarihî süreklilik içinde değerlendirilmelidir. Yeni bir okuryazarlık süreci başlatırken, geçmişle kurulan yazılı bağ da koparılmamalıydı. Mesele yalnızca alfabenin değişmesi değildir; aynı zamanda kütüphanelerin, arşivlerin ve mezar taşlarının yeni nesiller için sessizleşmesidir.

Bir toplumun geçmişine yabancılaşması, kültürel hafızasında derin kırılmalar oluşturur. Bugün dedesinin mezar taşını okuyamayan bir neslin ortaya çıkması, bu kopuşun en somut göstergelerinden biridir. Ancak meseleyi sadece tek taraflı bir eleştiri ya da övgüyle değerlendirmek de doğru değildir. Daha sağlıklı olan, hem kazanımları hem de kayıpları birlikte görebilmektir. Madem alfabe değişecektir, Latin yerine Türk alfabesine geçilseydi; yine de anlaşılabilirdi… 

ÜNİVERSİTELER VE KÜLTÜREL İHYA

Türkiye’de 1989 yılında 29 olan üniversite sayısının bugün 208’e ulaşması, yalnızca rakamsal bir büyüme değildir. Bu gelişme, eğitimin Anadolu’ya yayılması ve şehirlerin kültürel olarak canlanması anlamına gelir. Eskiden yükseköğretim belirli merkezlerle sınırlıyken, bugün birçok şehir kendi akademik kimliğini oluşturmaya başladı.

Görüyoruz ki; üniversiteler artık yalnızca eğitim veren kurumlar değil; aynı zamanda şehirlerin tarihî hafızasını araştıran merkezler hâline gelmiş. Yerel tarih çalışmaları, restorasyon projeleri ve kültürel araştırmalar sayesinde birçok şehir geçmişini yeniden keşfetmeye başlamış.

Diyarbakır’dan Hakkâri’ye uzanan bu kadim coğrafyada yüzyıllar boyunca ilim merkezi olan medreselerin bugün üniversitelerin himayesinde yeniden ayağa kaldırılması, aslında hafızanın yeniden kurulmasıdır. Bir zamanlar astronomi, matematik, tıp ve felsefe okutulan bu yapılar bugün kent arşivleri, müzeler ve kültürel merkezler olarak yeniden hayat buluyor.

Geçmişin irfanıyla bugünün ilmini buluşturabilen toplumlar ayakta kalacaktır. Üniversitelerin enerjisiyle medreselerin hafızası birleştiğinde, bu toprakların medeniyet birikimi yeniden görünür hâle gelcektir. Geçmişe karşı tavırlı olmak kimseye bir şey kazandırmaz; amaç kazanmaksa tabiki…

Atılan bu güzel ve anlamlı adımlar da eleştirilmişti, “bu kadar üniversiteyi ne yapacaksınız, yetişmiş eleman yok, kütüphanesi yok, eğitimin kalitesini düşüreceksiniz” gibi anlamsız eleştiriler yapılmıştı. Bizler şahit olduk ki Türkiye’nin kalkınması için cumhuriyetle birlikte bu adımların atılması gerekiyormuş. 1923 yılından 2.000 yılına kadar gerekli adımların atılmaması talihsizlik olmuş... 

SONUÇ

Hakkâri’deki son durağımız Meydan Medresesi oldu. Bize, bölgenin gönül zenginliğini de tanıtan, anlatan rehberimiz Yavuz Bey’e kültürel bir hatıra olması dileğiyle Mocca dergimizi hediye ettik. Medresenin taş duvarları önünde çekildiğimiz fotoğraf ise bu ziyaretin sessiz şahidi oldu.

Şehirden ayrılırken içimizde sadece bir vedanın hüznü yoktu; aynı zamanda bir hakikati yerinde görmenin huzuru da vardı. Üniversitelerin sahip çıktığı medreseleriyle, samimiyetiyle ve genç nüfusuyla Hakkâri artık hafızamızda yalnızca sert coğrafyasıyla değil, terör olaylarıyla değil sıcak insanlarıyla da yer edecek.

Bir zamanlar terörün gölgesinde anılan sokaklarda bugün daha canlı bir hayat hissediliyor. İnsanlar daha rahat, selamlar daha içten. Batıdan gelenlerle doğuda yaşayanlar arasında görünmez bir gönül köprüsü kurulmuş gibi. Şehrin sert kayalıklarının arasında bile sıcak bir insan iklimi var.

Yönümüzü Van’a çevirirken, Meydan Medresesi’nin o vakur gölgesinde kurduğumuz samimi bağ, zihnimizde yeni ufuklar açmıştı. Bu medrese, yalnızca taş ve harçtan ibaret bir yapı değil; geleceği inşa ederken tutunacağımız köklü bir rehberdi artık bizim için. Medresenin hafıza yüklü o taş duvarlarına veda ederken içimizde buruk bir hüzün değil, aksine umut vardı. Çünkü o suskun taşlar bize yalnızca geçmişi anlatmıyor; kadim bir coğrafyanın küllerinden yeniden doğuşunu ve o mağrur diriliş hikâyesini de fısıldıyordu.

Şimdi direksiyonu Van Gölü’nün maviliğine doğru kırarken, arkamızda bıraktığımız bu kadim sessizlik yerini yeni yolların heyecanına bırakıyordu.

Devam edecek…

 



1 Mayıs 2026 Cuma

CİZRE_ŞIRNAK

  

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; CİZRE (X)

Rüştü Kam
30.04.2026 Berlin


CİZRE


Cizre’deyiz. Alimlerin ve sahabelerin şehrinde. Seyitlerin şehri Cizre’de. Bugün burada konaklayacağız. Ama önce şehri dolaşacağız. Görmemiz gereken yerleri göreceğiz. Hem de yürüyerek. Çünkü bazı şehirler uzaktan bakınca değil, adım attıkça kendini açar.

Rehberimiz Abdülaziz Bilge. Kendisiyle tanıştırıldık. Edebiyat öğretmeniymiş. Aynı zamanda gazeteci.  Gönüllü olarak da zaman zaman hatırından çıkamayacağı dostları için rehberlik yaparmış. Biz de o kıramayacağı dostlarından olduğumuz için düştü önümüze. Biz de peşine. 

Önce Cizre ile ilgili kısa bir bilgilendirme yaptı:
Cizre’yi görünce insan, tarihin sadece geçmişte kalmadığını anlar. Burada zaman hızlı akar. Sokaklar konuşur. Ve Cizre, size sadece kendini değil, geçmiş medeniyetlerin  hafızasını da anlatır lisan-ı haliyle.

İlk bakışta bir sınır şehri gibi görünür. Sonradan anlarsınız ki; Cizre sınır değil, başlangıç şehriymiş. Rivayetler, Nuh Peygamber ile kurulan kadim bir tanışıklığa kadar gider. Tufanın ardından geminin Cudi’ye oturduğu söylenir. İnsanlık burada yeniden nefes almaya başlar. Bu yüzden Cizre’de yürürken, toprağın altında nelerin var olduğunu da düşünmek gerekir. 

Cizre, İslam ile erken tanışan şehirlerden biridir. Hz. Ömer döneminde fethedilir. Bu fetih, sadece bir toprak kazanımı değildir. Bu fetihle Cizre’de bir medeniyetin kapısı aralanır. İlmin, adaletin ve düzenin yerleştiği yeni bir dönem başlar.

Cizre’de ilim kokar sokaklar. En çok bilinen isimlerden biri El-Cezeri’dir. Onun yaptığı makineler bugün bile görenleri hayran bırakır. Su saatleri, otomatik düzenekler… Bunlar sadece birer icat değildir; aklın zarafetidir. Cizre’nin sokaklarında dolaşırken, o ince zekânın izleri hâlâ hissedilir.

Bir başka damar ise seyyitlerdir. Hz. Muhammed’in soyundan gelen aileler, bu şehirde derin izler bırakmıştır. Onlar sadece bir soy taşımaz; bir ahlâkı, bir duruşu da taşır. Bu yüzden Cizre’de maneviyat kuru bir söz değil, çarşıda- pazarda yaşayan bir gelenektir.

Ve Dicle Nehri… Şehrin kalbinden geçer. Su burada sadece bir ihtiyaç değil, hayatın kendisidir. Tarımı besler. Bahçeleri yeşertir. İnsana bir sükûnet verir.

Nehrin kıyısında durup seyre daldığınızda zaman biraz yavaşlar. Sanki geçmiş, suyun akışıyla birlikte size doğru yaklaşır.

Ekonomi de bu doğal ve tarihî zenginlikten beslenir. Tarım hâlâ belirleyicidir. Hurma, nar, üzüm… Küçük esnaf canlıdır. Sınır ticareti şehrin damarlarından biridir. İnsanlar çalışkandır. Zor şartlara rağmen üretmeye devam ederler.

Ama Cizre sadece güzellikleri anlatmaz. O dertlidir. Hem de çok dertli. Onun ciğeri yanar. Yakın geçmişin acılarını da taşır içinde. Terör eylemlerine tanıklık etmiş bir şehirdir Cizre. Sokaklar zaman zaman sessizleşmiş, evler yarım kalmıştır. Hendek olayları, şehirde derin izler bırakmıştır. Bu izler hâlâ silinmiş değildir. İnsanlar konuşurken temkinlidir. Ama aynı zamanda dirençlidir.

Bütün bu olup biten terör olaylarına, yaşanan acılara, akan gözyaşlarına rağmen Cizre’de hayat devam eder. Çocuklar oynar. Esnaf dükkânları açar. İnsanlar selam verir. Bu, sıradan bir durum değildir. Bu, köklü bir iradenin göstergesidir.Evet burası Seyitler şehridir. Teröristlerin üs olarak Cizre’yi seçmelerinin sebeplerinden biri de peygamberimize giden seyit damarını kesmek olmalıdır.” 

Böyle bir giriş yaptı Cizre rehberimiz Abdülaziz Bilge. Kısaca Cüzre’yi tanımış olduk. Sonra da düştük peşine. Cizre kazan biz kepçe. Daracık sokaklardan geçiyoruz. Çarşıda esnafı selamlayarak ilerliyoruz yalumuza. Sokakların ve çarşının eskiliğinden Cizre’nin tarihinin ne kadar eski olduğunu anlıyoruz derken ulu camiye gelmişiz.

Anlatılanlardan ve gördüklerimizden anladığımız odur ki; Cizre geçmiş ile bugün arasında sıkışmış bir şehir değil, ikisini birlikte taşıyan bir şehir. Bir yanında Nuh Peygamber’in hatırası, seyitlerin taşıdığı o kadim damar; diğer yanında El-Cezeri gibi isimlerle inkişaf eden ilim… Ve bütün bunların üzerine, yakın zaman da teröristlerin açtığı derin yaralar.

Ama buna rağmen Cizre ayakta.
Yıkılmamış. Eğilmemiş. Vazgeçmemiş.
Hatırasını koruyan şehirler, yaralarına rağmen değil,
 yaralarıyla birlikte ayakta kalırlar.


ULU CAMİ

Cizre Ulu Camii… Gürültüsü yoktur bu mâbedin. Kendini bağırarak anlatmaz. Sakin ve ağırbaşlıdır. İnsan bunu daha kapısında hisseder. İçeri girince, sıradan bir mekânda olmadığını anlarsın.

Bu caminin hikâyesi erken başlar. Rivayete göre, Hz. Ömer’in komutanlarından İyaz bin Ganem Cizre’yi fetheder (639). Bu yapı da o dönemde kiliseden camiye çevrilir. Böylece kökleri İslam’ın ilk yıllarına kadar uzanır.

Sonraki yüzyıllarda, özellikle Zengiler döneminde yeniden inşa edilir. Ve zamanla bugünkü hâlini alır. Cami, aynı zamanda bir merkezdir. Asırlar boyunca burada ilim halkaları kurulmuştur. Talebeler gelmiş, hocalar yetişmiştir. Cizre’nin ilim damarlarından biri burada yatar.

Cizre Ulu Camii, halkın değer verdiği, Cizre’nin en önemli ve en büyük camilerinden biridir. Asırlar boyunca sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir ilim merkezi olmuştur. Pek çok âlim burada yetişmiş, önemli olaylara tanıklık etmiştir.

Sibernetik bilimin kurucusu olarak kabul edilen İsmail Ebuliz El Cezeri, bu camide eğitim görmüş ve birçok eserini burada yapmıştır. Cami kapısındaki tunçtan yapılmış iki başlı ejder figürlü tokmaklar ise zamanla Cizre’nin sembollerinden biri hâline gelmiştir. Bu tokmaklar 1969 yılında çalınmıştır. Günümüzde tokmakların biri Türkiye’de İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir. Diğer tokmak ise Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki David Collection müzesinde bulunmaktadır.

Kısacası, Ulu Camii Cizrelilerin gönlünde mübarek ve mukaddes bir yer olarak yaşar. Cuma’yı. Burada kılmak için insanlar yarış ederler. 

İçeri girince sütunlar dikkat çeker. Ama bu sütunlar sadece birer mimari unsur değildir. Yakın tarihin sessiz tanıklarıdır. Hendek olayları sırasında cami zarar görür. İçeride yangın çıkar. Sütunlar yanar. Bugün gördüğümüz sütunların çoğu o yangının izini taşır. Orijinal hâlinden sadece iki sütun bırakılmıştır. Diğerleri sıvanarak ayakta tutulmuştur. Bu detay, caminin hem geçmişini hem de direncini anlatır. Keşke o sütunlar öyle isli halleriyle bırakılsaydı. Daha anlamlı olurdu.

Minaresi de ayrı bir hikâye taşır Ulu Cami’nin. Taş işçiliği ince ve zariftir. Üzerindeki motifler dönemin sanat anlayışını yansıtır. Yaklaştıkça ustalığın sabrını görürsünüz. Bununla birlikte minarenin en dikkat çekici özelliklerinden biri, klasik silindirik formdan farklı olarak dört köşe (kare kesitli) bir yapıya sahip olmasıdır. Bu özellik, Artuklu mimarisinde yer yer görülen ve yapıya hem anıtsal hem de sağlam bir görünüm kazandıran bir tercihtir. 

Avlusu geniştir. Sade ama huzurludur. Yazın gölge olur, kışın ise sığınak. Taş duvarlar serinlik verir. İnsan burada biraz durulur, dinlenir. Avlunun zemini çoğunlukla taş döşelidir; bu taşlar gün boyu güneşi emse de akşam serinliğini yavaş yavaş geri verir. Etrafını çeviren revaklar hem gölge sağlar hem de mekâna derinlik katar. Sütunların arasından süzülen ışık, günün saatine göre avluda farklı gölgeler oluşturur. Sessizlik burada daha belirgindir; dış dünyanın gürültüsü kalın duvarların ardında kalır. Zaman zaman hafif bir rüzgâr geçer, taş yüzeylere çarparak serin bir esinti bırakır. Bu avlu sadece bir geçiş alanı değil, aynı zamanda beklemenin, soluklanmanın ve içe dönmenin mekânıdır. 

Cami, tarih boyunca birçok onarım görür. Yıkılır, toparlanır, yeniden ayağa kalkar. Bu yönüyle Cizre’ye benzer. Bütün darbelere rağmen ayakta kalmasını bilmiştir.

Ayrıca cami, Nuh Peygamber ile ilişkilendirilen kutsal alanlara da yakındır. Bu da burayı sadece bir ibadet mekânı olmaktan çıkarır; ziyaret edilen, hissedilen bir yer hâline getirir.

Cizre Ulu Camii’ne baktığınızda şunu görürsünüz: Bu yapı sadece geçmişi anlatmaz. Yaşananı da saklar. Yanmış sütunlar, sıvanmış izler… Hepsi bir şey söyler. Kısa, net ve derin. Tıpkı Cizre gibi.

Böylesine anlamlı 
tarihî mekâna bir gölgelik yapmışlar, ama hiç yakışmamış. Keşke yapmasalardı. Yapının orijinaline uygun bir gölgelik yapmak o kadar mı zordu! Duvarı delerek monte etmişler. Tarihe tanıklık eden o duvar delinir de oraya gölgelik monte edilir mi, insanın içi sızlıyor. Bahçeye, yapının ruhuna daha yakın bir gölgelik yapılsa hem daha şık dururdu hem de göze batmazdı. Ufuk meselesi.

İçerideki sütunlar da ayrı bir mesele. Neden sıvanır o sütunlar? Sıvanınca daha sağlam mı oluyor? O izler, is izleri; yanık dokusu olduğu gibi kalsa daha çok şey anlatırdı. Bazen korumak isterken örtüyoruz nedense. Ehil olmamaktan kaynaklanan bir durum mudur yoksa hainlikten midir? Varın kararını siz verin.

Tarihle kurduğumuz ilişki de biraz böyle galiba. Ya aşırı müdahale ediyoruz ya da hiç dokunmuyoruz. Oysa mesele dengedir. Geçmişi korumak gerekir ama onu susturmadan yaşatabilmek lazımdır. Çünkü tarih, sadece korunacak bir hatıra değil; aynı zamanda konuşan, anlatan ve bugüne temas eden bir mirastır. Ona fazla müdahale ettiğimizde kendi sesini kaybettiririz; hiç dokunmadığımızda ise zamanın içinde sessizce yıpranmasına göz yumarız. Asıl olan, onu anlamaya çalışarak, ruhunu incitmeden ve olduğu hâliyle geleceğe taşıyabilmektir. Böyle yapıldığında tarih, donuk bir geçmiş olmaktan çıkar; yaşayan, nefes alan ve bize yön gösteren bir hakikate dönüşür.

MEM Û ZîN

Hedefimizde Mem û Zîn var. Yürüyoruz. Mezarlığın kenarından ilerliyoruz. Yol sessiz. Taşlar eski. Derken türbeye varıyoruz. Mem û Zîn… Kavuşamayan aşıkların türbesi. Ferhat ile Şirin gibi…Oldukça bakımsız olduğu her hâlinden belli. Ama yine de tamamen sahipsiz değil. Allah’tan bir hayırsever çıkmış da bahçenin bakımını üstlenmiş. Yaptığı işi severek yaptığını anlatıyor o hayırsever. Yüce gönüllü bir insan. En azından bu haliyle nefes alacak bir hâli var.

Mem ve Zîn… Birbirini seven ama kavuşamayan iki âşık. Araya girenler vardır, engel olanlar vardır. En çok da Bekir(Beko). O da Zîn’i sever. Onları ayırmaktır maksadı. Fitne çıkarır, iki gencin arasını açar. Sonunda Mem zindana atılır. Orada can verir. Zîn bu acıya dayanamaz; o da canına kıyar.
Gördüğünüz gibi mezarları yan yanadır. Ama aralarında bir diken vardır. O diken, ayrılığı simgeler. Sevenleri ayıran engeli… Bekir’i. İnsan mezarların başında durunca bunu daha iyi anlıyor. Hikâye sadece bir aşk değil. Aynı zamanda hasretin, engelin ve geç kalmışlığın hikâyesi.

Cizre’de bu türbe sadece bir ziyaret yeri değil. Bir duygunun mekânı. Sessizce anlatıyor kendini. Kısa ama derin.

Ahmed-i Hanî bu hikâyeyi anlatır ama sadece bir aşk hikayesi olarak anlatmaz. İçine sabrı koyar. Sadakati koyar. Engelleri koyar. Ve biraz da insanın içindeki eksikliği… O na göre Mem û Zîn, sadece bir sevda hikâyesi değil, bir anlam hikâyesidir.“

Böyle aşklar kalmadı bugün. Kaldı da ben mi bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. Oradan çıktık. 

HZ. NUH CAMİİ: TUFANDAN KALAN MİRAS


Hedefimizde Hz. Nuh’un Türbesi ve İsmail Cezeri’nin mezarı var. Öğle ezanı da okunuyor. Önce Hz. Nuh Camii. Öğle ile ikindi namazımızı cemederek kıldık. Namazdan çıkınca cemaat boşalana kadar duvarın dibindeki bankın üzerine oturuverdik. İki de yaşlı amca var. 
Sordum onlara, nerelisiniz?
“Cizreli.”
“Ya sen nerelisin?”
Denizliliyim ama Berlin’den geliyoruz.
“Ne yapmaya geldiniz?”
Burada İsmail Cezeri isminde birisi varmış, onu ziyaret etmeye geldik. Tanır mısınız?
“Hayır tanımıyorum, sen tanıyor musun?”
“Ben de tanımıyorum.” Cizre’de yaşıyorlar ama El Cezeri’yi tanımıyorlar. Caminin hocası Diyanet işleri Başkanlığı’nın tayin ettiği birisi. En azından İmam-Hatip Lisesi mezunu olmalıdır. Vaazlara ve hutbeye defalarca konu edilecek bir deha yatıyor orada. Ancak imamın cemaati El Cezeri’yi tanımıyor. Güler misin ağlar mısın?

Bu karşıdaki türbe kimindir. 
Hz. Nuh’un türbesidir. “
Ne zaman yapıldı biliyor musunuz?
„Bilmiyoruz. Ama çok ziyaretçisi vardır. Sandukası içindedir.”

Bu arada cemaat boşaldı, rehberimiz de geldi:

“Burası, Nuh Peygamber’e atfedilen bir kabir yeri olarak çok eski dönemlerden beri bilinir. İlk yapının ne zaman ve kim tarafından inşa edildiği belli değil. Ancak Müslümanlar buraya geldikten sonra burası sahiplenilmiş, düzenlenmiş, korunmuş ve bugünkü hâline getirilmiş. Bugün gördüğümüz hâli de tek parça değildir. Farklı dönemlerde onarım görmüş; beylikler gelmiş geçmiş, yöneticiler ilgilenmiş, hayırseverler katkı sunmuş. Yani ortada tek bir isim yok. Katman katman oluşmuş bir yapı var. 
Bu türbe, yüzyıllar boyunca insanların sahip çıktığı, yaşattığı bir mekân. Bu da aslında burayı daha anlamlı kılıyor. İçine girebilirsiniz…”

Dışarıdan bakınca biraz tuhaf, yer yer göze ağır gelen bir türbe görüntüsü var. Hz. Nuh, insanlığın ikinci atası sayılır; buna rağmen yapının İznik çinileriyle kaplanmış olması insana garip geliyor. “Bu kadarı da olmaz” diye düşünmeden edemiyor insan. Mezopotamya taş cenneti. Yapsana o türbeyi de taştan. Madem yapılmış, en azından duvarlarında tufanı hatırlatan birkaç tasvir, birkaç iz olsaydı bari. O da yok. Vizyon olmayınca böyle oluyor. En azından Cezeri’nin gözünün önünde bari yapmasaydınız bu saygısızlığı.

Burası Hz. Nuh’a atfedilen bir türbe. İçeri girdiğinizde en çok dikkat çeken şey sanduka oluyor; çünkü alışılmış ölçülerde değil. Rivayetlere göre Nuh Peygamber’e atfedilen bu sandukanın uzunluğu yaklaşık 7–8 metre civarında. Bu sıra dışı uzunluk, ziyaret edenlerin ilk anda fark ettiği bir ayrıntı. Türbenin genel sadeliği içinde bu uzun sanduka, mekâna hem bir ağırlık hem de derin bir anlam katıyor; insan ister istemez anlatılan tufanı ve o büyük hikâyeyi düşünmeden edemiyor.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Hz. Nuh’un sandukasındaki o devasa ölçü, arkeolojik bir veriden ziyade tarihî ve dinî rivayetlere dayanır. Bu durum daha çok, onun uzun ömrüne ve temsil ettiği büyük şahsiyete atfedilen sembolik bir anlatımdır. Yine de türbeye girince o upuzun sanduka insanı durduruyor; kısa bir an bakıyoruz ama üzerine çok şey düşünüyoruz.


EL-CEZERÎ: UNUTULMUŞ B
İR DEHA


Oradan merdivenlerle hemen arka tarafa geçiyoruz. Birkaç basamak, kısa bir yürüyüş ve ardından İsmail El-Cezerî’nin kabrindeyiz. İnsan ister istemez bir kıyasın içine düşüyor: Az önce Hz. Nuh Türbesi’ndeki o yoğun ihtimam ve sahiplenme duygusu, burada yerini derin bir tenhalığa bırakıyor.

Mezar sade. Fazlasıyla sade... Neredeyse fark edilmeden geçilecek kadar sıradan bir taş yığını gibi. Oysa El-Cezerî; sibernetiğin babası, mekanik biliminin öncüsü... Suyla çalışan devrimsel düzenekler kurmuş, bugünkü robotik teknolojisinin temellerini atmış bir deha. Ama mezarı tüm bu ihtişamdan uzak, mahzun bir sessizliğe bürünmüş.

İnsan kendine sormadan edemiyor: Bu fark neden? Bir peygambere gösterilen hürmet, neden insanlık tarihini değiştiren bir ilim adamından esirgeniyor? Belki de sorun, ilim insanlarının —özellikle de bu topraklara aitlerse— yeterince görünür kılınmamasıdır. Eğer El-Cezerî başka bir coğrafyada doğmuş olsaydı, bugün mezarının başında görkemli bir anıt, her köşesinde onun mekanik dehasını anlatan bir tanıtım alanı olurdu. Burada ise sadece sessiz bir köşe ve tozlu bir unutuluş var.


Bu da Cizre’nin bir başka gerçeği: Büyük isimlere sahip çıkmakta aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Rehberimizin, "Cezerî daha iki sene önce müfredata girebildi," demesiyle hepimiz burulduk. Ama gruptan Niğmet Balcı gözyaşlarını tutamadı. "Ben El-Cezerî’yi ancak yıllar sonra buraya gelince mi tanıyacaktım? Yazıklar olsun bizi köklerimizle buluşturmayanlara!" feryadı, hepimizin içindeki o ortak sızıyı dile getirdi.


Mezarın hemen yanındaki kitapçıda onun eserlerini aradık ama bize kalmamıştı. Ya çok satıldığı için tükenmişti ya da "yok" satmaya mahkûm edilmişti. İsmail El-Cezerî ile sessizce vedalaşıp oradan ayrıldık. Sırada meşk divanının yapıldığı o kadim mekân var.
Cizre bize hem aşkı hem de ihmal edilmişliği aynı anda fısıldıyordu.


KIRMIZI MEDRESE

 

Kırmızı Medrese’nin önünde kısa bir mola verip mekân hakkında bilgi almaya başladık. Ancak o esnada ekranda ilahi söyleyen bir solistin sesi her yeri kaplamıştı; rehberimizin sesini duymak imkânsız hale gelmişti. Rehberimiz nazikçe sesin kısılmasını rica etti fakat kimse aldırış etmedi. Sonradan öğrendik ki meğer orada seslendirilen ilahiler ticari amaçla isteyene satılıyormuş. Ben de şahsen rica etmeme rağmen ilahiler yüksek perdeden çalınmaya devam etti. En sonunda yerimden kalkıp sert bir lisanla ikaz etmek zorunda kaldım ve ses ancak o zaman kesildi. Bu kadim mekândaki saygısızlığın bu derecesi gerçekten anlaşılır gibi değil; en azından sunum bitene kadar beklenebilirdi.

“Kırmızı Medrese, Cizre’nin sadece taşla değil, köklü bir ruhla inşa edildiğinin en somut nişanesidir. Burası sıradan bir yapı olmanın ötesinde; asırlar boyu Doğu’nun ilim havzalarından biri olmuş, Ahmed el-Cezerî’nin (Melayê Cizîrî) nefesinin sindiği mukaddes bir mekteptir. Burası hakikatin arandığı, ders halkalarının kurulduğu ve talebelerin olgunlaştığı bir merkezdir. Burada sadece zihnî bir tedrisat değil, aynı zamanda nefis terbiyesini esas alan bir "meşk" usulü vardır; yani her tekrarda biraz daha kemale erme yolculuğu…

 

Avluya girdiğiniz an, vakur bir sessizlik sizi karşılar. Kırmızı tuğlaların sıcaklığı ve mekânın dinginliği, dış dünyanın gürültüsünü susturup insanı kendi iç derinliğine davet eder. Burada ilim edeple harmanlanmış; bilgi sadece kağıda değil, bir "hâl" dili olarak kalbe nakşedilmiştir. Duvarlar, asırların hikmetini ve bu medreseden gelip geçen binlerce alimin ayak izlerini fısıldar gibidir.

 

Melayê Cezerî: Akıl ve Kalbin Rehberi

Birinci yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başlarında yaşayan Ahmed el-Cezerî, Cizre’nin mana iklimini yoğuran en kudretli şahsiyetlerden biridir. Diyarbakır’dan İmadiye’ye kadar dönemin en önemli ilim merkezlerinde tahsil görmüş bir allame olmasının yanı sıra; aklı kalple, felsefeyi duyguyla birleştiren dertli bir şairdir.

En büyük mirası olan Divan, ilahi aşkın Kürtçe lisanıyla yazılmış en zarif vesikasıdır. Dönemin hâkim dilleri olan Arapça ve Farsça yerine Kürtçeyi bir edebiyat ve tasavvuf dili olarak titizlikle kullanması, onu sarsılmaz bir dil öncüsü kılmıştır. Mevlânâ, Hafız-ı Şirazî ve Sâdi’den aldığı ilhamı kendi özgün yoluyla harmanlayarak, Ahmed-i Hânî gibi dev isimlere de rehberlik etmiştir.

 

Ters Kubbe: Öze Dönüşün Sembolü

Cezerî’nin kabri, medresenin en sükûnetli köşesinde, gösterişten uzak ama manası ağır bir noktadadır. Türbenin en dikkat çekici detayı, o meşhur iç bükey (ters) kubbe formudur. Rivayete göre talebeleri; hocalarının dünyevi şatafata tenezzül etmeyen duruşunu ve "fenafillah" mertebesini simgelemek için kubbeyi göğe yükselen bir kavisle değil, içeriye, yani öze doğru inen bir formda inşa etmişlerdir. Bu ters kubbe; dünyaya sırt dönmeyi, gösterişten kaçınmayı ve asıl hakikatin insanın kendi iç dünyasında gizli olduğunu anlatan sessiz bir semboldür.”


Kırmızı Medrese’den ayrılırken şunu derinden hissediyoruz: Bu şehir, muazzam bir ruh inşa etmiştir. Cezerî’nin şiirlerindeki o Allah’a uzanan aşk yolu, bu medresenin her köşesinde hala canlıdır. Cizre’de yürürken insan sadece kadim bir geçmişi değil, kendi iç sesini de dinlemeye başlıyor.

 

KESİKBAŞ TÜRBESİ

 

Kesikbaş Türbesi, Cizre sokaklarında yürürken aniden karşınıza çıkan, alışılagelmişin dışında bir durak. Tam yolun ortasında... Yanından öylece geçip gitmek mümkün değil; sanki şehir size "Dur ve bak," diyor. İlk bakışta insanı şaşırtıyor: Neden burada? Neden yolun tam kalbinde? Ancak Cizre’de bazı şeyler konumunda değil, hikâyesinde saklıdır.

Rehberimiz o meşhur rivayeti anlatmaya başlayınca taşlar yerine oturuyor: “Kesikbaş, bir savaş sırasında başı gövdesinden ayrıldığı hâlde mücadelesini bırakmayan bir yiğittir. Başını koltuğunun altına alıp çarpışmaya devam eder ve tam burada, bugün türbesinin olduğu noktada son nefesini verir.” Bu anlatı sadece epik bir hikâye değil, halkın hafızasına nakşedilmiş derin bir sadakat ve cesaret sembolüdür.

Türbenin kendisi oldukça mütevazı; ne görkemli bir kubbesi var ne de şatafatlı süslemeleri. Ancak bulunduğu yer, onu şehrin en dikkat çekici noktalarından biri yapıyor. Yolun ortasındaki bu vakur duruş, o kadim hikâyeyi her gün yeniden hatırlatıyor. Modern hayatın akışı içinde bu türbe, bir "yavaşlama durağı" görevini üstlenmiş. Gelip geçenler ister istemez adımlarını yavaşlatıyor, bir anlığına durup dua ediyor ve sonra yoluna devam ediyor.

Cizre’de böyle çok durak var; anlatısı kısa, ama bıraktığı iz bir ömürlük...

DENGBÊJ

 

Cizre’nin kalbinde, zamanın ve sözün harmanlandığı o meşhur Meşk Meclisi’ndeyiz. Buraya "Âşıklar Meclisi" de deniyor; asırlık dengbêj geleneğinin hâlâ nefes aldığı, çayın hep taze, kelamın hep diri olduğu bir makam burası. İçeri girmek için ayakkabılarınızı dışarıda, telaşınızı ise kapı eşiğinde bırakmanız gerekiyor. Bizim şansımıza o gün meclis sessizdi; âşıklar bir cenaze merasimi için gitmişlerdi. Biz de duvarlardaki siyah beyaz fotoğrafları, o derin bakışlı ustaları seyretmekle yetindik. Tam çıkarken âşıklardan birine rastlasak da vaktimiz meşke müsaade etmedi. Yine de rehberimiz Abdülaziz Bilge’den, bu kadim "Dengbêjlik" geleneğinin ruhunu dinledik.

 

Dengbêj; kelime anlamıyla "ses veren", "söz söyleyen" demek. Ancak o, sadece bir şarkıcı değil; bir anlatıcı, bir halk tarihçisi ve canlı bir hafızadır. Saza, enstrümana ihtiyaç duymaz; gücü sesinden ve belleğinden gelir. Aşkı, göçü, savaşı ve ayrılığı yazmadan, saatlerce süren destanlarla anlatır. Bu gelenek, yazının değil, mutlak bir hafızanın eseridir. Usta söyler, çırak meşk ederek öğrenir; hata yapılırsa usta düzeltir ve böylece zincir kırılmadan nesillere aktarılır. Her dengbêjin bir üslubu vardır; kimi yürek yakar, kimi hızla akar ama hepsinin sözünde tarihin sessiz çığlığı gizlidir.

 

SEYİTLİK MAKAMI VE KAYBOLAN HASSASİYET

 

Cizre’nin zamanı durduran, eski evlerle örülü dar sokaklarında ilerleyerek Seyitler Mahallesi’ne varıyoruz. Burada "Seyitlik", sadece bir unvan ya da hitap şekli değil; Hz. Peygamber’in mübarek soyuna duyulan o köklü ve sarsılmaz hürmetin ete kemiğe bürünmüş halidir. Ancak rehberimiz Abdülaziz Bilge’nin anlattıkları, bu makamın sadece bir miras değil, aynı zamanda ağır bir mesuliyet olduğunu da hatırlatıyor.

 

Eskiden bu mukaddes unvanın ağırlığını korumak için çok sıkı bir süzgeç, manevi bir denetim mekanizması varmış. "Ben seyidim" demekle bu kapıdan geçilmez; mahalle meydanındaki o sembolik işaretin önünde çetin bir imtihana durulurmuş. Sadece o silsileye (soyağacına) vakıf olanların bilebileceği gizli dualar, ailevi sırlar ve şifahi silsile kayıtları tek tek sorgulanırmış. Sahteliğin barınamadığı, hakikatin ise hakkıyla tescillendiği bu edep kapısı, unvanın itibarını asırlarca muhafaza etmiş.

Bugün o sessiz sembolün önünde dururken, rehberimizin şu sözleri rüzgâra karışıp içimizi burkuyor: “Eskiden bu hassasiyet bir değeri, bir ruhu korumak içindi; şimdilerde ise o titizlik, sadece bu kadim taşların üzerinde asılı kalan buruk bir hatıradan ibaret...”

 

 

DİCLE’NİN ŞEHRİ: HAYATIN KAYNAĞI

 

Selamlaştığımız yaşayan seyitlerle vedalaşıp adımlarımızı İç Kale’ye, Dicle’nin o serin ve hayat veren nefesine doğru çeviriyoruz. Dicle Nehri, Cizre için aleladde bir su kütlesi değildir; o, bu şehrin asıl mimarı, can damarı ve hafızasıdır. Şehri besleyen, toprağı uyandıran odur. Cizre’nin meşhur narını, ballı hurmasını ve bereketli üzümünü Dicle’nin bu kadim suyu tadına kavuşturur.

Eski zamanlarda Dicle, üzerinde kalleklerin (şişirilmiş derilerden yapılan sallar) süzüldüğü devasa bir su yolu, bir ticaret şeridiydi. Cizre ise bu nehir yolu üzerindeki en kilit durak, doğu ile batının su üzerinden buluştuğu görkemli bir limandı. Nehir, sadece mal değil; kültür, dil ve insan taşımıştı buralara.

Nehrin üzerine bir gerdanlık gibi uzanan köprüye ulaştığımızda, durup Cizre’yi bir de buradan, Dicle’nin üzerinden seyrediyoruz. Altımızdan akıp giden suya bakınca şehrin gerçek ritmini daha iyi kavrıyor insan. Dicle akıyor, zaman geçiyor, yüzler değişiyor; ama Cizre o kadim ruhunu, suyun bereketi ve dengbêjlerin sözüyle ilmek ilmek korumaya devam ediyor.

Dicle üzerindeki köprüler, en az nehrin kendisi kadar bu şehrin kaderini tayin etmiştir. Bugün kalıntılarını hüzünle seyrettiğimiz eski Cizre Köprüsü, 12. yüzyıl Artuklu işçiliğinin en zarif örneklerinden biridir. Hatta köklerini Abbasilere kadar götüren kaynaklar vardır. Bu köprü sadece bir geçiş yolu değil; kervanların nefes aldığı, ticaretin kalbinin attığı ve Cizre’yi bölgesel bir merkez haline getiren stratejik bir düğüm noktasıdır.

Zamanın hoyratlığına ve suların debisine dayanamayıp yıkılsa da bugün sadece ayakları kalan o köprü, bize şunu fısıldar: Dicle hayat verir, köprü ise yol verir; ikisi birleşince Cizre büyür. 12. yüzyılda bu devasa köprüleri inşa eden o büyük vizyonu düşündükçe, 20. yüzyılda Boğaz köprülerine karşı çıkan siyasetçilerin kafa yapısını anlamak gerçekten güçleşiyor. Tarih bazen ileriye değil, maalesef geriye doğru akıyor.

 

Dicle’nin kıyısında yürürken o meşhur söz çınlıyor kulaklarımızda: “Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i İlahi sorar Ömer'den onu.” İşte o mesuliyetin, o ağır adaletin bahsi geçen nehri, meğer tam da önümüzde duran bu Dicle’ymiş...

 

ZİRVEDEKİ MOLA: HAKKÂRİ YOLUNDA

Geç saatte otele dönüp Cizre’nin altını üstüne getirdiğimiz o yoğun günün yorgunluğunu attık. Sabah erkenden Hakkâri’ye doğru yola koyuluyoruz. Cizre’den ayrılıp Gabar Dağları’nın büyüleyici manzarasına karşı tırmanışa geçiyoruz. Yol, coğrafyanın sertliği nedeniyle hız yapmaya elverişli değil; zaten bu manzara da hızla geçilecek gibi değil.

Şırnak’tan geçiyoruz. Cizre ile kıyaslayınca daha küçük bir yerleşim olarak kalıyor; il oluşu muhtemelen tamamen stratejik bir gereklilik. Şırnak’ı geride bırakıp dağın zirvesine doğru tırmanırken, rakımın 3647’ye vardığı söylenen o keskin noktada, soldaki dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Bulutların üzerindeyiz; önümüzde bir saatlik bir dinlenme ve Hakkâri’nin gizemli coğrafyasına doğru uzun bir yol var.

Tırmanışın yorgunluğunu, o bulutlara komşu dinlenme tesisinde enfes bir sofrayla atıyoruz. Masaya önce buharı üstünde, mis kokulu 
paçası olmayan kelle çorbası geliyor; ardından çıtır çıtır lahmacunlar... Yanındaki o koyu kıvamlı, tam kıvamında mayalanmış yoğurt ise tam bir ziyafet tamamlayıcısı. Bu rakımda, bu manzara eşliğinde yediğimiz yemeğin tadı uzun süre damağımızdan silinmeyecek cinsten. Karnımızı doyurup ruhumuzu da bu eşsiz dağ havasıyla tazeledikten sonra yeniden yola koyulma vakti.

Önümüzde şimdi hırçınlığıyla meşhur Zap Suyu’nun eşlik edeceği, Hakkâri’nin o sarp ama mağrur coğrafyası var.

Hakkâri yolculuğumuzda, her kıvrımında başka bir hikâye barındıran Zap Suyu’nun kenarından, o derin vadilerin arasından geçeceğiz. Belki bir sonraki durağımız, manevi iklimiyle tüm bölgeyi kuşatan Seyit Taha-i Hakkâri Hazretleri’nin huzuru, belki de taş işçiliğinin zarafetiyle zamana meydan okuyan Hakkâri Meydan Medresesi olacak. Coğrafya sertleştikçe hikâyeler derinleşiyor, yol bizi içine çektikçe Cizre’nin sıcaklığından Hakkâri’nin vakur yalnızlığına doğru sürükleniyoruz.

ÇIĞ DÜŞÜYOR ÖNÜMÜZE!

Dağlar bembeyaz bir örtüyle kaplı; "dağları delerek yol alıyoruz" desek inanın mübalağa etmiş olmayız. Selahattin Demirci, bu eşsiz manzarayı görünce çocuksu bir heyecanla, "Şurada durup biraz kar topu oynayalım, fotoğraf çekelim," teklifinde bulundu. Teklif cazipti ama duracak münasip bir yer bulmak ne mümkün...

 

Tam o esnada, "Buralarda yukarıdan çığ düşebilir," uyarısı ağzımızdan dökülür dökülmez, sanki tabiat bizi duymuş gibi devasa bir kar kütlesi gürültüyle önümüze inmesin mi! Bir anda hepimizin nefesi kesildi, araçta korku dolu çığlıklar yükseldi. Kaptanımız Celal, maharetle direksiyonu kırıp çığın ucundan sıyrılmaya çalıştı ancak karın azizliğine uğradık. Aracımız, o meşhur "Umurlu eşeği" gibi kontrolsüzce sağa doğru kaymaya başladı. Tehlike artık kapımızdaydı ve uçurumla aramızda sadece ince bir çizgi kalmıştı.

 

Tam umutların tükendiği noktada, bir kurtarıcı gibi yol açıcı kepçe çıkageldi. Meğer ileride bir gözetleme kulesi varmış; oradan yolu ve çığ bölgelerini saniye saniye izliyorlarmış. Bizi fark eder etmez imdadımıza yetişmişler. Kepçe, aracın arkasına geçip kepçesine doldurduğu karla bizi destekleyerek itmeye başladı. O itişle birlikte kardan kurtulup güvenli zemine ulaştık.

 

İşin en tuhafı, kurtulduğumuz an yaşananlar... Selahattin Bey ve arkadaşlar, az önceki dehşeti unutmuş gibi hemen aşağı iniyorlar. Yeni bir çığ riskine, üzerimize her an inecek kar kütlelerine aldırış etmeden fotoğraf çekmeye, kar topu oynamaya başlıyorlar. Ölümle burun buruna gelmenin verdiği o tuhaf rahatlama mı, yoksa karın o çocuklaştıran büyüsü mü bilinmez; kimse tehlikeyi hissetmiyor. Sadece heyecan, sadece o saf çocukluk neşesi kalıyor geriye.


HOŞAP KALESİ

Çocuklar gibi şendik. Sanki az önce o devasa kar kütlesinin altında kalma tehlikesiyle burun buruna gelen, ölümle randevulaşan biz değildik. Korkudan dumura uğramış duygularımız, yerini bir anda çocuksu bir neşeye ve taptaze bir hayata tutunma arzusuna bırakmıştı. Karın o temiz beyazlığı, sanki tüm gerginliğimizi silip süpürmüştü. Karlar içinde yuvarlanıp fotoğraflar çektikten sonra tekrar yola koyulduk ve bir süre sonra o görkemli silüetle karşılaştık: Hoşap Kalesi.


Hakkâri yolunda, sarp kayalıkların üzerine bir kartal yuvası gibi tünemiş bu kale, insanı daha ilk bakışta Orta Çağ’ın derinliklerine götürüyor. 
Planımız içinde yoktu kale. Yunus İnci teklif etti ve biz de onayladık. "Hoşap" ismi, Farsça "Hoş-âb" yani "Güzel Su"dan geliyormuş; kalenin hemen dibinden süzülen suyun bereketi ismine de sirayet etmiş.

1643 yılında Mahmudi Süleyman Bey tarafından bugünkü görkemine kavuşturulan bu kale, aslında bölgenin en güçlü yerel beyliklerinden birinin, Mahmudi Beyliği’nin yönetim merkeziymiş. Kapısına vardığımızda o meşhur demir kapı ve üzerindeki aslan kabartmaları bizi karşıladı. Kapı kilitliydi. Yağmur da başlamıştı yağmaya. 

Kalenin içinde sadece bir askeri üs değil, bir yaşam alanı varmış; hamamlar, cami, zindanlar ve harem odaları varmış... Hepsi o sarp kayanın doğal yapısına öyle bir ustalıkla yerleştirilmiş ki, taşın ve iradenin zaferini burada çıplak gözle görebilirmişiz. Aşağıdaki düzlüğe ve nehre bakan o vakur duruşuyla Hoşap, yüzyıllardır hem gelip geçeni selamlıyor hem de "Burada benden habersiz kuş uçmaz," diyormuş.

Biz de o görkemin karşısında biraz daha küçülerek, tarihin bu taşlaşmış şahidine uzun uzun baktık. Çığın soğuk nefesinden kurtulup, tarihin bu sıcak ve heybetli kucağında biraz nefeslendik ve sonra da yolumuza devam ettik. Hedefimizde Hakkâri var. Akşam orada konaklayacağız. 
Devam edecek

Bir Mayıs 2026

 

HAFTANIN HUTBESİ
Türk Eğitim Derneği Berlin
1 Mayıs 2026
Rüştü KAM

Aziz Müminler, Kıymetli Kardeşlerim!

Bugün burada; sömürgeci odakların kirli emellerine alet edilmek istenen bir günü değil, helal rızık mücadelesinin, kutsal alın terinin ve mukaddes emeğin sembolü olan 1 Mayıs’ı konuşacağız. Bizler, emeği sadece bir geçim kaynağı, sermayeyi ise sadece bir güç aracı değil; her ikisini de Allah’ın huzurunda hesabı verilecek birer "emanet" bilen bir medeniyetin varisleriyiz. Bu konuşmamızda emeğin hem pozitif kazanımlarını hem de üzerinde oynanan negatif oyunları, inancımızın ve tarihimizin süzgecinden geçirerek en ince detayına kadar ele alacağız.

Kardeşlerim, bizler emeği sadece bir dünya uğraşı değil, bir "ibadet" bilen bir dinin mensuplarıyız. Rabbimiz, Necm Suresi 39. ayette bizlere şu sarsılmaz hakikati beyan buyurur: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Bu ilahi ikaz, emeğin insanın bu dünyadaki en büyük onuru ve ahiret azığı olduğunu öğretir. Peygamber Efendimiz (SAV), bir gün Sa’d bin Muaz ile el sıkıştığında, onun çalışmaktan nasır tutmuş ellerini fark etmiş ve o eli havaya kaldırarak; "İşte bu el, Allah ve Resulü'nün sevdiği eldir. Bu eli cehennem ateşi yakmaz" buyurmuştur. İşte bizim 1 Mayıs’ımız, o mübarek nasırlı ellere duyulan hürmetin, emeğe verilen ilahi rütbenin adıdır.

Buradan özellikle iş adamlarımıza, sermaye sahiplerine ve güç sahiplerine seslenmek istiyorum: İslam, meşru kazanca ve zenginliğe asla karşı değildir; ancak servetin sadece belli ellerde toplanıp bir sömürü aracına dönüşmesine şiddetle karşıdır. Rabbimiz Haşr Suresi 7. ayette bizleri şöyle uyarır: "Ta ki o mallar, içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet (servet) olmasın." Bu ayet-i kerime, iş dünyasına toplumsal adaleti tesis etme ve serveti tabana yayma sorumluluğunu yüklemektedir. Peygamber Efendimiz (SAV) ise şu sarsıcı ölçüyü bizlere miras bırakmıştır: "İşçinin ücretini, alın teri kurumadan veriniz." Bu, sadece bir tavsiye değil, sosyal barışın ve kul hakkının en temel anayasasıdır.

Bugünün pozitif ve asli yönü, çalışanın hakkını savunmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmektir. Bizim medeniyetimizde hak arama kültürü dışarıdan ithal bir fikir değildir. Batı henüz sanayi devriminin karanlık dehlizlerinde çocuk işçileri acımasızca çalıştırırken, Anadolu’muzda Ahilik Teşkilatı yükseliyordu. Ahi Evran’ın kurduğu bu nizamda "müşteri velinimet, çalışan ise kardeştir" düsturu esastı.
Ahilikteki "Orta Sandığı", bugünkü sosyal güvenlik sistemlerinden asırlar önce hastalanan veya kaza geçiren işçinin imdadına koşuyordu. Bizim için 1 Mayıs; işte bu kadim yardımlaşma ruhunun ve adaletin meydanlarda yankılanmasıdır. Şunu unutmayalım ki; işçinin hakkını kısmak serveti artırmaz, aksine bereketi kaçırır. Rabbimiz Tevbe Suresi 34. ayette, biriktirdiği sermayeyi Allah yolunda harcamayanları ve emeğin hakkını vermeyen istifçileri "acı bir azap" ile uyarmaktadır.

Ancak kardeşlerim, dikkatli olmamız gereken çok mühim negatif yönler de mevcuttur. Bugün dünya üzerindeki ekonomik tablo tam bir sömürü düzenidir. İstatistikler gösteriyor ki; dünyadaki en zengin %1’lik kesim, geri kalan %99’un toplam servetinden daha fazlasına hükmediyor. Bu, modern bir köleliktir. Emperyalist odaklar, bu adaletsizliği perdelemek için 1 Mayıs’ı kendi kirli siyasetlerine "meze" yapmaya, işçinin haklı talebini bir çatışma ve kaos aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bizim nazarımızda, hak ararken haktan sapmak, adalet isterken zulme meyletmek asla kabul edilemez. Sokakları savaş alanına çevirmek, kamu malına zarar vermek veya kökü dışarıda karanlık yapıların provokasyonlarına kapılmak, en büyük zararı yine bizzat emekçiye vermektir. Emperyalizm; işçinin kanıyla beslenirken, onun bayramını da huzur kaçırmak için bir bahane olarak kullanmak ister.

Dahası, her yıl dünyada 2.3 milyon kardeşimizin iş kazalarında can vermesi, "önce kâr" diyen vahşi kapitalizmin bir sonucudur. İnsanı sadece bir "maliyet kalemi" olarak gören bu zihniyet, 1 Mayıs’ta slogan atarken geri kalan günlerde işçinin güvenliğini hiçe saymaktadır. Oysa bizim ölçümüz nettir; bir insanın canı, dünyanın bütün hazinelerinden daha kıymetlidir. Kasasını doldururken işçisinin sağlığını tehlikeye atanlar, ilahi huzurda verecekleri hesabı düşünmelidirler.

Kısacası kardeşlerim; biz 1 Mayıs’ı ne vahşi sermayenin insafına terk edeceğiz ne de emeği istismar eden ideolojik maşaların eline bırakacağız. Bizim yolumuz, emeği savunurken yerli ve milli bir duruş sergilemektir. İş verenimiz emrindekini "kardeşi" görecek, işçimiz ise işini "emanet" bilip hakkıyla yapacaktır. Bizim mücadelemiz, sömürgecilerin diliyle değil, bu toprakların adaleti ve "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyenlerin ölçüsüyle konuşmaktır.

Gerçek bir bayram; sömürünün bittiği, iş kazalarının tarihe karıştığı, asgari ücretin "insanca yaşam" ücreti olduğu ve her çalışanın akşam evine başı dik, huzurla döndüğü gündür.

Rabbim aziz milletimizi her türlü fitneden ve sömürüden muhafaza eylesin. İş adamlarımıza cömertlik ve hakkaniyet, çalışanımıza bilek kuvveti ve rızık bereketi versin. Bayramımız; çatışmanın değil barışın, emperyalist emellerin değil samimi duaların yükseldiği bir gün olsun.

Emekleriniz zayi olmasın, gününüz mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

 

 

28 Nisan 2026 Salı

Türk ve Müslüman

 

 

TÜRK’ÜN TÜRK’E, MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMAN’A VERDİĞİ ZARARI, KENDİLERİNDEN BAŞKA KİMSE VEREMEZ

Rüştü Kam
27.04.2026
Berlin TED

Tarihte Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, bugün dünyayı Müslümanlar ve Türkler adaletle yönetiyor olurlardı. Peki tarihten ders aldılar mı? Hayır almadılar. Hâlâ didişiyorlar.
Neden aynı hataları yapıp duruyorlar? Neden suçlu hep dış güçler oluyor?
Kendi içlerinde birliği sağlayamayan gafiller suçlu arıyorlar. Buluyorlar da suçluyu. Tabii suçlu dış güçler. Yüzünü Batıya çevirenlere göre de suçlu kendi değerlerine sahip çıkan Müslümanlar.  Bunlar, daha kendi ülkelerinde birliği sağlayamamışken, dünyada nasıl söz sahibi olacaklar! Olamazsınız; olamamışız zaten.

İ’lâ-yı Kelimetullah adına kispet dövenler, tevhid ehlinden söz eder. “O ehil olan benim” derler. Cemaatlere ayrılırlar. Tarikatlara bölünürler. Kıble ehli olduklarını söylerler. Ama sadece beş vakit namazda aynı safta dururlar. Namaz biter, saflar dağılır. Her biri diğerinin ayağına basar.

Peki ehil olan hanginiz?

Hz. Ali mi yoksa Hz. Ayşe mi? Hz. Ali mi yoksa Muaviye mi? Yezid mi yoksa Hz. Hüseyin mi?

Daha bu meselelerde bile ortak bir zemin bulunamamışken siz neyin birliğinden bahsediyorsunuz.


Karahanlılar mı yoksa Selçuklular mı?

Osmanlılar mı yoksa Beylikler mi?

Eğri oturalım ve doğru konuşalım. Haydi veriniz kararınızı. Var mı karar verebilen? Hangisi Tevhid ehlidir bunların?.

Önce kendi eteğimizdeki taşları dökersek ve kendimizle yüzleşirsek bir ümit, geleceği inşa etmek için aday olabiliriz. Yoksa sittîn sene başımızda boza pişirirler de siz yine “fırka-i Naciye benim” masallarını anlatmaya devam edersiniz..

Baksanıza; bir taraftan Cübbeli, Öbür taraftan Şimşirgil adında bir profesör, diğer taraftan Konakçı adında bir vaiz ve daha niceleri Şiilik üzerinden İran’a saldırıyorlar. İran’a saldırmak demek İran’a saldıranların safında yer almak demek değil midir?  Burada kim ilay-ı kelimullah’ın savunucusudur. Bira gafiller daha 100 sene önce o yanında saf tuttuğunuz emperyalistler sizin üzerinizden geçmediler mi? Sizler neyin peşindesiniz Allah aşkına?

Dürüst olalım:

Müslümanlar gerçekten dünyayı yönetemediği için mi bu haldedir, yoksa kendilerini yönetemedikleri için mi?

Tarih romantizm kaldırmaz, gerçeklerle konuşmak gerekir. Mesela: Dandanakan Savaşı, Yassı Çemen Savaşı, Ankara Savaşı… Hepsinde taraflar aynı kökten, Müslüman. Bu savaşlarda kaybeden yine Müslüman.

Kösedağ Savaşı; bir zihniyetin çöküşüydü: Hazırlıksızlık, dağınıklık, kibir... Müslümanları perişan etti. Selçuklunun çöküşü oldu bu savaş. Toprak kaybı telafi edilir ama zihniyet kaybı akıl kaybı zor telafi edilir. Edilmiyor işte.

Selçuklu kazandı, Harzemşah kaybetti; Osmanlı kazandı, Akkoyunlu kaybetti; Timur kazandı, Osmanlı kaybetti. İki Müslüman makam için mevki için savaştı. Peki kim kaybetti. Müslüman.

İyi de bu bu kaybedilen savaşlardan sonra kim güçlendi?
Ne Selçuklu ne de Osmanlı. Boşluğu başkaları doldurdu. Bunlar ne çabuk unutuldu. Müslümanlar neyin peşindedir Allah aşkına. İlay-ı Kelimetullah için savaşılıyormuş; güldürmeyin beni…

Yirminci yüzyılın Müslümanların da her şeyin açıklaması hazır: “Dış güçler…” Bu cümleyi kurmak kolaydır, çünkü sorumluluk istemez. Evet, dış güçler vardır; doğrudur, seninle kapışmaya her ana hazırdır bu da doğrudur.

Ama adama sen ne yaptın diye sormazlar mı? Sen içeride ne yaptın demezler mi? Bugün savaş yok sanıyorsunuz ama var; savaş sadece şekil değiştirdi: Kılıç yok, dil var; cephe yok, ekran var; ordu yok, kutuplaşma var. Peki sen neredesin? Sen ne yapıyorsun?  Sonucu değiştirmek için hangi gayretin içindesin?

Öyle birbirinizin ayağına basmakla sonucun değişeceğini sanıyorsanız avucunuzu yalarsınız. Aynı milletin çocuklarısınız ama tahammül yok; aynı geçmişi yaşadınız ama ortak ders yok, aynı geleceğin inşası için çalışıyorsunuz ama ortak hedef yok. O gün çıban başı olan dedeleriniz de sizin yaptığınızın sonuç olarak benzerini yapıyordu. Aynı kavağın kaşığısınız. Yok birbirinden farkınız. Sadece değişik zamanlarda yaşıyorsunuz.

Ankara Savaşı yaşanmasaydı, Yıldırım Bayezid ile Timur Ankara’da karşı karşıya gelmeseydi, bugün Müslümanların Avrupa’da daha farklı bir konumda olabileceğini söyleyenler var. Ama şu soru ortada duruyor: Osmanlı’nın Fetret Devri’ni yaşaması hangi Müslümanı yüceltti? Kime ne kazandırdı?

II. Viyana Kuşatması bir son değildi, bir uyarıydı. Ama Müslümanlar o uyarıyı da anlamadı. Suçu Kırım Hanı’na attılar, dışarıya attılar, kendilerine bakmadılar. Bugün de aynısı yapılıyor. Değişen bir şey yok; sadece isimler değişti, zihniyet aynı kaldı.

Evet, ben Rüştü Kam. Derim ki: Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, belki bugün dünya farklı olurdu. Ama daha acı olan gerçek şu: Hâlâ didişiyoruz. Aynı dili konuşup farklı cephelerde duruyoruz. Aynı geçmişi paylaşıp ortak bir gelecek kuramıyoruz. Yani 23 Nisan da mehter marşına sırtını dönüyor adamlar. Bir de bunlar söze gelince biz cumhurun temsilcileriyiz diyebiliyorlar. Dış güce gerek var mı? İşte içimizdekilerin hali pürmelali…Evet biz Türk’üz ve Müslümanız. Bizden bir nane olur mu? Karar senin…

Şimdi herkes kendine sorsun: Bu hikâyede sen kimsin? Birleştiren mi, yoksa bölen mi? Çünkü tarih susmaz, sadece bekler. Ve unutma—hiçbir dış güç, bir millete kendi kendine verdiği zarar kadar zarar veremez. Bugün attığın her adım, yarının tarihine yazılıyor. Ya bu döngüyü kırarsın… ya da aynı hikâyenin bir parçası olarak hatırlanırsın. Karar senindir…