8 Şubat 2026 Pazar

FEMİNİZM VE WOKE KÜLTÜRÜ IX

 FEMİNİZM VE WOKE KÜLTÜRÜ (IX)


-
Bugün okul üzerinden yürütülen bu ideolojik mühendislik, uzun vadede şunu üretiyor:
ailesiz çocuklar,
 yalnız kadınlar, sorumluluktan kaçan erkekler. Ve buna “ilerleme” deniyor. Hayır. Bu bir çözülmedir.Woke kültürüyle hizalanmış feminizmin en tehlikeli yanı da burada yatıyor: Kadın hakları adına, ailenin ve eğitimin içi boşaltılıyor-

Rüştü Kam
04.02.2026

“Woke” söylemi, tarihsel olarak Afro-Amerikan toplumunun maruz kaldığı sistematik ırkçılık ve dışlanmaya karşı gelişmiş haklı bir bilinçlenme çağrısı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu söylem, zamanla kendi tarihsel bağlamından koparılarak evrensel bir ahlâk ve adalet ölçütü hâline getirilmiştir. Belirli bir tarihsel tecrübenin ürünü olan kavramlar, farklı toplumsal ve kültürel yapılara aynı şekilde uygulanmaya çalışıldığında, adaleti açıklamak yerine yeni gerilimler üretmektedir. Bu dönüşümle birlikte “uyanıklık”, somut mağduriyetleri gidermeye yönelik bir duyarlılıktan ziyade, kimlik temelli bir ideolojik aidiyet göstergesine evrilmiş; adalet dili, ilkelerden çok konumlar üzerinden konuşur hâle gelmiştir. Böylece tarihsel bir adalet çağrısı, bağlamından koparıldığında, açıklayıcı olmaktan çok düzenleyici ve dışlayıcı bir söyleme dönüşme riski taşımaktadır.

“Woke” denilen şey artık bir farkındalık çağrısı değil. Bir dogma. Bu dogmanın üretim merkezi Batı akademisidir.Özellikle ABD merkezli üniversitelerde gelişen eleştirel teori, kimlik siyaseti ve kesişimsellik çalışmaları bu dili kurdu.Başlangıçta teorikti. Sınıf içindeydi. Metindi. Tartışmaydı. Sonra akademinin sınırlarını aştı.

Taşıyıcılar üç ana kanaldan geldi:

1-Medya ve kültür endüstrisi
Diziler, filmler, haber dili ve sosyal medya algoritmalarıyla bu söylem “doğal” ve “kaçınılmaz” gibi sunuldu. Eleştirenler görünmez kılındı ya da damgalandı.

2-STK’lar ve fon mekanizmaları
“Hak”, “eşitlik”, “çeşitlilik” başlıkları altında yürütülen projelerle bu dil kurumsallaştırıldı. Hangi dilin meşru, hangisinin sorunlu olduğu bu alanlarda belirlendi.

3-Küresel şirketler ve kurumsal dil
Çokuluslu şirketler woke söylemini benimsedi. Çünkü onlar için bu dil güvenliydi.
Ahlâkî bir duruş değil, bir imaj stratejisiydi. Risk almıyor, kazandırıyordu.
Böylece woke dili muhalif olmaktan çıktı; sistemin yerleşik ve onaylı dili hâline geldi.

Özetle şunu söylemek mümkün: Bu dogma sokaktan doğmadı.
Kadınların gerçek hayat mücadelesinden çıkmadı.
Akademide üretildi, medya ile yayıldı, kurumlar aracılığıyla dayatıldı.

Ve bugün bu dili taşıyanlar, çoğu zaman bunu “ilericilik” sanıyor. Oysa taşıdıkları şey bir bilinç değildirHazır bir ezberdir.

Bugün woke kültürünün teorik omurgası, kimlik siyaseti, eleştirel teori ve özellikle intersectionality (kesişimsellik) adı verilen çerçevedir.
Akademide Kimberlé Crenshaw’la meşrulaştırılan bu yaklaşım, toplumsal adaleti ahlâk üzerinden değil, kimlik hiyerarşileri üzerinden okur.

Bu noktadan sonra hakikat geri çekilir. Kimlik konuşur. Feminizm de tam burada yön değiştirir.

Simone de Beauvoir’ın açtığı varoluşsal tartışmadan geriye pek bir şey kalmadı.
“Kadın olunur”un yerini, “erkek zaten suçludur” cümlesi aldı.
Düşünce bitti.
Hüküm verildi.
Buna felsefe denemez.
Bu, peşin peşin mahkûmiyettir.

Judith Butler’ın toplumsal cinsiyetin akışkanlığına dair teorik tartışmaları, sokakta ve siyasette bağlayıcı bir norm hâline getirilmiştir.
Sorgulayan yaftalanır.
İtiraz eden susturulur.

Bu noktada feminizm, kadın haklarını savunan bir mücadele olmaktan çıkar.
Woke ideolojisinin taşıyıcı kolonlarından biri
 hâline gelir.

Artık mesele kadının uğradığı somut haksızlıklar değildir.
Şiddet, sömürü, ayrımcılık ikinci plandadır.
Asıl mesele, “doğru pozisyonu” almaktır.

Erkek, doğası gereği faildir.
Kadın, kimliği gereği mağdurdur.

Bu dil adalet üretmez.
Bu dil hesaplaşma üretir.

Ve kimse kusura bakmasın: Bu, kadınları güçlendirmez.
Kadınları araçsallaştırır. Kadın hakları, insan haklarının bir parçasıdır. İdeolojik bir silah değildir.

Ama bugün Batı merkezli woke feminizmi, kadın haklarını;
aileyle, ahlâkla ve toplumsal sınırlarla kavga eden bir projeye dönüştürmüştür.


Hedef Ailedir

Burada artık iyi niyet aramak saflıktır. Çünkü hedef nettir. Aile.

Neden?
Çünkü aile, bu ideolojinin önündeki en büyük engeldir.
Sorumluluk üretir.
Sınır öğretir.
Ahlâk aktarır.

Bu yüzden “normal” kavramı yıkılır.
Bu yüzden mahremiyet küçümsenir.
Bu yüzden annelik, babalık, evlilik “problemli yapılar” olarak sunulur.

Ve bu süreçte LGBT söylemi özellikle merkeze alınır.
Çünkü hem beden politikalarıyla hem de norm yıkımıyla birebir örtüşür.

Tekrar söylüyorum:
Mesele bireylerin varlığı değildir.
Kimsenin kimliğine düşmanlık yapılmıyor.

Mesele, toplumun ahlâkî omurgasının bilinçli biçimde çözülmesidir.

Woke kültürü ve onunla hizalanan feminizm, bunu “hak” diliyle yapıyor.
Ama bu hak dili, sorumluluktan arındırılmıştır.
Ahlâktan koparılmıştır.

Sonuç ortada. Parçalanmış toplumlar. Gerilimli cinsiyet ilişkileri. Zayıflayan ve dağılan aileler. Yalnızlaşan bireyler.

Ve ironik olan şu:
Bu yıkımın bedelini en çok kadınların ödüyor olması.

Şunu artık açıkça söylemek gerekiyor: Kadın haklarını, ahlâkı ve aileyi hedef alan bir ideolojik projeye eklemleyen herkes, kadınların değil, başka bir ajandanın sözcülüğünü yapmaktadır.

Ben bu evrilmenin iyi niyetli olduğuna inanmıyorum.
Çünkü iyi niyet, bu kadar sistematik sonuç üretmez.

Aile–Eğitim–Okul: Bir İdeolojinin En Net İzi

Somut bir yerden konuşalım.
Teoriden değil.
Sloganlardan hiç değil. Okuldan.

Bugün woke kültürüyle hizalanmış feminizmin ve kimlik siyasetinin en net görüldüğü yer okuldur.
Çünkü okul, yalnızca bilgi verilen bir yer değildir.
Ahlâkın, sınırın ve sorumluluğun ilk temas noktasıdır.

Ve tam da bu yüzden hedef alınmıştır.

Artık birçok ülkede —ve bu dalga Türkiye’ye de taşınmak isteniyor— okul, çocuğun ailesinden koparıldığı yerdir.
Anne–baba “önyargılı” sayılır.
Aile “sorunlu yapı” ilan edilir.
Çocuğun değer dünyası, aileden değil; uzmanlardan, kılavuzlardan, programlardan devralınır.

Soruyorum:
Anne ve babayı yapısal bir sorun olarak tanımlayıp ideolojiyi çözüm olarak sunmak, ne zamandan beri ilericilik olarak kabul edilmektedir?

Çocuk, henüz soyut düşünme yeteneği gelişmeden; ahlâkî muhasebe yapamadan; bedenle kimlik arasındaki farkı kavrayamadan, ideolojik bir dilin muhatabı hâline getiriliyor.

Buna da eğitim deniyor.
Hayır. Bu eğitim değildir.
Bu yönlendirmedir.

Aileye “baskıcı” denirken, okuldaki tek tip ideolojik dil “özgürleştirici” ilan ediliyor.
Oysa çocuk için en güvenli alan, ailesinin değer dünyasıdır.
Buna katılmayanlar şunu açıklamak zorunda: Neden devlet ya da ideolojik çevreler,
anne–babadan daha meşru kabul ediliyor?

İşte burada mesele netleşiyorBu bir kadın hakları meselesi değildir. Bu bir çocuk hakları meselesi de değildir.Bu, otoritenin kimde olacağı meselesidir.

Aile devre dışı bırakılırsa, ahlâk aktarımı kesilirse, sınırlar muğlaklaştırılırsa;
geriye ne kalır? Kırılgan bireyler.
Ve bu bireyler, “hak” söylemiyle kolayca yönlendirilir.

Kadın özgürleşiyor mu bu tabloda?
Hayır.

Aksine kadın yalnızlaşıyor.
Desteksiz bırakılıyor.
Aileyle arasına ideolojik bir duvar örülüyor.

Sonra da şu söyleniyor:
“Güçlü kadın.”

Bu güç değildir.
Bu yalnızlıktır.

Aileyi zayıflatan hiçbir eğitim modeli, kadını güçlendirmez.

Çünkü kadın, toplumsal bağlamdan koparıldığında özgürleşmez.
Yük altına girer.

Bugün okul üzerinden yürütülen bu ideolojik mühendislik, uzun vadede şunu üretiyor:
ailesiz çocuklar, yalnız kadınlar, sorumluluktan kaçan erkekler.

Ve buna “ilerleme” deniyor.

Hayır.
Bu bir çözülmedir.

Woke kültürüyle hizalanmış feminizmin en tehlikeli yanı da burada yatıyor:
Kadın hakları adına, ailenin ve eğitimin içi boşaltılıyor.

Ben buna iyi niyet diyemiyorum.

Çünkü iyi niyet, ailesiz bir toplum tasarlamaz.
Çocukla ebeveyni karşı karşıya getirmez.
Ahlâkı “kişisel tercih” diye kenara itmez.

Burada bir tercih var.
Ve bu tercih masum değil.

Devam edecek.

FEMİNİZM X

 FEMİNİZMİN GERÇEK SAVUNUCUSU: KUR’AN MI? (X)


-Feminist talepler ile Kur’anî yaklaşım, aynı hedefe farklı yollardan giden iki perspektif değildir; farklı referans sistemlerine dayanan iki ayrı dünya tasavvurudur. Kur’an, kadının özgürlüğünü ideolojik taleplerin çoğaltılmasında değil; insan onurunun korunmasında ve ahlaki dengenin tesisinde arar. Bu fark, iki yaklaşımın neden aynı zeminde buluşamadığını açıkça ortaya koymaktadır-


Rüştü KAM
5.02.2026

Kadın hakları meselesi bugün en çok konuşulan, fakat en az sahici biçimde ele alınan alanlardan biridir.
Feminizm, 18. yüzyılda kadını savunduğunu iddia eden güçlü bir söylem olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla bu iddia, sorgulanamaz bir dogmaya dönüşmüştür.

Kur’an’ın kadına yaklaşımı da çoğu kez bu dogmanın gölgesinde değerlendirilmiştir.
Ya savunulması gereken bir gelenek olarak sunulmuş,
ya da aşılması gereken bir engel gibi gösterilmiştir.

Oysa sorun bu karşıtlıkta değildir.
Asıl mesele daha derindedir.
Kadını gerçekten kim savunmaktadır?

Hakları sloganlaştıran ideolojiler mi?
Yoksa insanı onuruyla birlikte merkeze alan vahiy mi?

Bu yazı serisinin son bölümündeyiz.
Bu bölümde, Kur’an’ın kadın hakları konusundaki yaklaşımı ele alınacaktır.
Amaç, önceki dokuz bölümde dile getirilen itirazlara tek tek cevap vermek değildir.
Karşıt bir ideoloji üretmek de değildir.

Amaç, kadın haklarının hangi zeminde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koymaktır.
Ve gerçek savunuculuğun, sloganlara mı yoksa ilkelere mi dayandığını en açık biçimde sorgulamaktır.

Kadın hakları meselesi bugün en çok konuşulan, fakat en az sahici biçimde ele alınan alanlardan biridir.
Feminizm, 18. yüzyılda kadını savunduğunu iddia eden güçlü bir söylem olarak ortaya çıkmıştır.
Zamanla bu iddia, sorgulanamaz bir dogmaya dönüşmüştür.

Kur’an’ın kadına yaklaşımı da çoğu kez bu dogmanın gölgesinde değerlendirilmiştir.
Ya savunulması gereken bir gelenek olarak sunulmuş,
ya da aşılması gereken bir engel gibi gösterilmiştir.

Oysa sorun bu karşıtlıkta değildir.
Asıl mesele daha derindedir.
Kadını gerçekten kim savunmaktadır?

Hakları sloganlaştıran ideolojiler mi?
Yoksa insanı onuruyla birlikte merkeze alan vahiy mi?

Bu yazı serisinin son bölümündeyiz.
Bu bölümde, Kur’an’ın kadın hakları konusundaki yaklaşımı ele alınacaktır.
Amaç, önceki dokuz bölümde dile getirilen itirazlara tek tek cevap vermek değildir.
Karşıt bir ideoloji üretmek de değildir.

Amaç, kadın haklarının hangi zeminde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koymaktır.
Ve gerçek savunuculuğun, sloganlara mı yoksa ilkelere mi dayandığını en açık biçimde sorgulamaktır.

Gayret bizden, takdir Allah’tandır.

 

KUR’AN’IN KADIN MESELESİNDEKİ TEMEL HEDEFİ

Vahiy (Kur’an), kadını ne tarihsel bir yük olarak görür ne de modern bir projenin nesnesi hâline getirir. Onu, insan olmanın asli değeri içinde konumlandırır.
Dokunulmaz bir onurla ve vazgeçilmez bir sorumluluk bilinciyle ele alır.

Vahyin kadına yaklaşımı, modern anlamda bir “hak mücadelesi” söylemi üzerine kurulmuş değildir. Vahyin hedefi, bir toplumsal grubun diğerine karşı güç kazanması değil; insanın, yaratılışından gelen onur ve sorumluluk bilinciyle yeniden konumlandırılmasıdır. Nitekim Kur’an, insanı cinsiyetiyle değil, insan oluşuyla muhatap alır (bkz. Nisâ 4/1). Bu sebeple Kur’an’da kadın meselesi, dar ve bağımsız bir “kadın hakları” başlığı altında değil; adalet, insan onuru ve ahlâkî sorumluluk ekseninde ele alınır (bkz. İsrâ 17/70).

Kur’an’ın temel hedefi, kadını önce insan olarak güvence altına almak, ardından bu ontolojik zemini hukukî ve ahlâkî düzenlemelerle tahkim etmektir. Vahiy, kadını hak talep eden bir özneye dönüştürmeden önce, onun zaten hak sahibi bir varlık olduğunu ilan eder. Zira hak, Kur’an’da toplumsal mücadeleyle kazanılan bir imtiyaz değil; yaratılışla verilen ve korunması gereken bir emanettir (bkz. Ahzâb 33/72). Bu emanet, kadın ve erkek için aynı ahlâkî sorumluluğu ifade eder ve üstünlüğü cinsiyette değil, takvâda temellendirir (bkz. Hucurât 49/13).

Bu çerçevede Kur’an, kadının değerini erkekle kıyaslayarak tanımlamaz. Kadın ve erkek, aynı insanlık zemininin iki eşit muhatabıdır (bkz. Nisâ 4/1). Kadın, erkeğin karşıtı ya da rakibi değildir. Kadın ahlâkî ve hukukî sorumluluk taşıyan müstakil bir öznedir. Kur’an, kadın–erkek ilişkisini çatışma ve güç mücadelesi üzerinden değil, adalet ve sorumluluk dengesi üzerinden kurar. Her iki cins de yaptıklarından sorumludur ve karşılığını bireysel olarak alır (bkz. Ahzâb 33/35).

Bu yaklaşım, modern ideolojilerde yaygın olan antagonistik cinsiyet tasavvurundan açık biçimde ayrılır. Ya o ya ben (Antagonistik), kadın ile erkeği biri güçlendikçe diğerinin zayıfladığı rakip taraflar olarak konumlandırır. İlişkiyi fıtrî denge ve karşılıklı sorumluluk üzerinden değil, sürekli bir hak ve güç çatışması olarak okur. Oysa Kur’an, üstünlüğü cinsiyette değil, takvâda temellendirir (bkz. Hucurât 49/13). Kadın ve erkek, ilahî emanetin ortak taşıyıcılarıdır.

Bu nedenle cinsiyetler arası karşıtlığa dayalı paradigma. Kur’an’ın hedeflediği merhamet ve sorumluluk zeminini zayıflatır. Cinsiyetler arası ilişkiyi ontolojik düzeyde bir çatışma zemini üzerine inşa eder.

Oysa Kur’an, eşler arasındaki ilişkiyi düşmanlık değil, sükûn, sevgi ve merhamet ekseninde tanımlar (bkz. Rûm 30/21). Bu çatışmacı okuma biçimi, ilke temelli adalet anlayışını aşındırır ve hak savunuculuğunu kolayca sloganlaşmış bir söyleme dönüştürme riski taşır.

Kur’an’ın kadın meselesinde belirleyici olan bir diğer kavramı onurdur. Vahiy, kadını yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil; onuru dokunulmaz bir insan olarak tanımlar. Zira insanın değeri, cinsiyetinden önce yaratılmış olmasından ve kendisine ruh üflenmiş olmasından kaynaklanır (bkz. Hicr 15/29). Hukukî düzenlemeler ise bu onurun toplumsal hayatta somut biçimde korunmasını hedefler. Miras, nikâh, mülkiyet ve boşanma gibi alanlardaki hükümler, bu temel ilkenin tarihsel bağlam içindeki tezahürleridir (bkz. Nisâ 4/7).

Bu yaklaşım, Kur’an’ın neden aşamalı bir yöntem izlediğini de açıklar. Vahiy, mevcut toplumsal yapıyı bir anda yıkmayı değil; adalet ve merhamet ilkeleri doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlamıştır. Nitekim Kur’an, toplumsal dönüşümü insanın gücünü ve şartlarını gözeterek kademeli biçimde inşa eder (bkz. Bakara 2/286). Kadına tanınan haklar, kendi tarihsel bağlamı içinde mümkün olan en ileri haklardır. Ancak bu adımların arkasındaki ilke, bağlamı aşan evrensel bir yönelim taşır.

Dolayısıyla Kur’an’ın kadın meselesindeki hedefi, modern feminizmin sıkça vurguladığı “mutlak eşitlik” kavramına indirgenemez. Kur’an’ın merkezinde mekanik bir eşitlik değil, adalet vardır. Adalet ise herkesin aynı konumda olmasını değil; her bireyin hak ettiği konumda korunmasını ifade eder (bkz. Nahl 16/90). Kadın–erkek farklılıkları inkâr edilmez; fakat bu farklılıkların tahakküm üretmesine de izin verilmez (bkz. Bakara 2/228).

Sonuç olarak Kur’an’ın amacı, kadını ideolojik bir mücadelenin nesnesi hâline getirmek değil; onu insan onuru, ahlâkî sorumluluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde güvence altına almaktır. Kur’an, kadının özgürlüğünü erkekle çatışmasında değil; insan olarak kemale ermesinde arar. Zira kurtuluş ve değer, cinsiyete değil, imana ve salih amele bağlıdır (bkz. Nahl 16/97).

KUR’AN’IN ÖNCELİĞİ; HAK MI, ONUR MU?

Modern feminist söylem, kadın meselesini büyük ölçüde “hak” kavramı etrafında inşa eder. Kadının özgürlüğü ve toplumsal konumu, çoğu zaman talep edilen, kazanılan ya da müzakere edilen haklar üzerinden tanımlanır. Bu anlayışta hak, güç ilişkileri içinde elde edilen bir kazanım olarak görülür. Kur’an’ın yaklaşımı ise bu çerçevenin dışındadır; mesele, hak mücadelesinden önce insanın ontolojik değeri üzerinden ele alınır. Zira vahiy, insanı cinsiyetiyle değil, insan oluşuyla muhatap alır (bkz. Nisâ 4/1).

Kur’an’da onur, cinsiyetten, statüden ve güçten bağımsız olarak insanın sahip olduğu asli bir değerdir. “Andolsun, biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık” ifadesi, kadın–erkek ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığı kapsayan ontolojik bir beyandır (bkz. İsrâ 17/70). Bu onur, sonradan kazanılan bir ayrıcalık değil; yaratılışla verilen ve korunması gereken bir hakikattir.

Bu öncelik, Kur’an’ın kadın haklarını ele alış biçimini doğrudan belirler. Kur’an, kadının haklarını sıralamadan önce onun onurunu tartışma dışı bırakır. Kadın, haklarını talep etmesi gereken bir varlık değil; hakları zaten tanınmış bir insandır. Hukukî düzenlemeler, bu onurun toplumsal hayatta ihlal edilmemesi için oluşturulmuş koruyucu çerçevelerdir. Bu çerçevede miras gibi alanlarda yapılan düzenlemeler, kadını bir özne olarak tanıyan açık hükümler içerir (bkz. Nisâ 4/7).

Feminist söylemde ise hak, çoğu zaman onurdan kopuk biçimde ele alınır. Hak mücadelesi, bedenin ve kimliğin mutlaklaştırıldığı bir özgürlük anlayışıyla birlikte yürütülür. Böylece onur, nesnel ve bağlayıcı bir değer olmaktan çıkar; bireysel tercihlere bağlı, göreli bir kavrama dönüşür. Kur’an ise onuru, bireysel keyfiyete bırakılmayan ahlâkî bir sabite olarak ele alır ve bu sabitenin korunmasını toplumsal sorumluluk alanına yerleştirir (bkz. Ahzâb 33/58).

Bu fark, kadın bedenine bakışta da belirgindir. Feminist söylem bedeni bireyin mutlak tasarruf alanı olarak görürken; Kur’an bedeni emanet kavramı çerçevesinde değerlendirir. İnsan, kendisine verilen her şeyden sorumludur (bkz. Ahzâb 33/72). Bedenin korunması, onurun korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yaklaşım, kadını ne bastırılması gereken bir varlık ne de teşhir edilmesi gereken bir nesne olarak görür; onu sorumluluk taşıyan onurlu  bir insan olarak konumlandırır (bkz. Nûr 24/30–31).

Kur’an’ın onuru önceleyen yaklaşımı, hak kavramını zayıflatmaz; aksine onu sağlam bir zemine oturtur. Hak, onurdan koparıldığında güç ilişkilerinin aracı hâline gelir. Onur temelli bir hak anlayışı ise hakların sınırını ve amacını belirler. Bu nedenle Kur’an’da kadın hakları, bireysel arzuların sınırsız tatmini için değil; insanın kendisiyle, toplumla ve Yaratıcıyla kurduğu ilişkinin ahlâkî dengesini korumak için tanımlanır.
Kadın, tüketimi artırmak adına bir reklam aracına indirgenmez (bkz. Nahl 16/90).

Bu noktada “hak mı, onur mu?” sorusu, Kur’an ile modern feminizm arasındaki temel ayrımı açıkça ortaya koyar. Feminizm, onuru hak mücadelesinin sonucu olarak görür; Kur’an ise hakları onurun doğal sonucu olarak ele alır. Bu ters yönlü kurgu, iki yaklaşımın neden aynı kavramsal zeminde buluşamadığını da açık biçimde göstermektedir.

FEMİNİST TALEPLER VE KUR’ÂNÎ İLKELER

Feminizm ile Kur’an’ın kadın hakları meselesine yaklaşımları arasındaki fark, yalnızca ulaşılan sonuçlarda değil; asıl fark, meseleye hangi çerçeveden bakıldığıyla ilgilidir. Bu nedenle sağlıklı bir karşılaştırma, taleplerin kendisinden çok, bu taleplerin dayandığı referans sistemine bakmayı gerektirir. Kur’an, insanı öncelikle ortak bir yaratılışın muhatabı olarak ele alır ve bu ontolojik zemini bütün toplumsal düzenlemelerin temeline yerleştirir (bkz. Nisâ 4/1).

Feminist söylemin temel talepleri arasında hukuki eşitlik, beden üzerindeki tasarruf hakkı, toplumsal rollerin reddi ve bireysel özgürlüklerin genişletilmesi yer alır. Bu talepler, Batı toplumlarında kadının yaşadığı tarihsel dışlanmalara karşı geliştirilmiş haklı itirazlar barındırır. Ancak zamanla bu itirazlar, belirli tarihsel bağlamların ötesine taşınarak evrensel ve ideolojik normlara dönüştürülmüştür. Kur’an ise evrenselliği tarihsel taleplerden değil, insan onuruna dair değişmez ilkelerden üretir (bkz. İsrâ 17/70).

Kur’anî yaklaşım taleplerden değil; yaratılış ve sorumluluk bilincinden hareket eder. Kur’an, kadını önce hak talep eden bir özne olarak değil; ahlâkî sorumluluk taşıyan bir insan olarak tanımlar. Kadın ve erkek, iman, sorumluluk ve ahlâk alanında aynı muhataplık zemininde yer alır (bkz. Ahzâb 33/35). Hukukî düzenlemeler bu tanımın doğal sonucudur. Hak, Kur’an’da bireysel arzuların sınırsız tatmini için değil; adaletin, onurun ve toplumsal dengenin korunması için vardır (bkz. Nahl 16/90).

Bu fark, eşitlik anlayışında açıkça görülür. Feminist söylem çoğu zaman eşitliği özdeşlik üzerinden tanımlar. Kur’an ise eşitliği mutlak özdeşlik olarak değil; adalet merkezli bir denge olarak ele alır.

Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar üstünlük gerekçesi değildir; sorumluluk dağılımının bir parçasıdır. Nitekim Kur’an, hak ve sorumlulukların karşılıklılığını vurgularken, tek taraflı bir üstünlüğü meşrulaştırmaz (bkz. Bakara 2/228).

Beden meselesi de iki yaklaşım arasındaki temel ayrışma alanlarından biridir. Feminist anlayış bedeni bireyin mutlak mülkü olarak görürken; Kur’an bedeni emanet olarak değerlendirir. İnsan, kendisine verilen her şeyden sorumludur (bkz. Ahzâb 33/72). Bu fark, özgürlük anlayışını da belirler. Kur’an’da özgürlük, sınırsızlık değil; ahlâkî sınırlar içinde anlam kazanan bir sorumluluktur.

Aileye bakışta da benzer bir ayrım söz konusudur. Feminist söylem aileyi çoğu zaman kadının özgürlüğünü sınırlayan bir yapı olarak görürken; Kur’an aileyi bireyin korunması ve toplumun sürekliliği açısından vazgeçilmez bir kurum olarak değerlendirir. Kadın–erkek ilişkisi, çatışma ve tahakküm üzerine değil; sükûn, sevgi ve merhamet üzerine inşa edilir (bkz. Rûm 30/21). Bu anlayış, kadını kamusal hayattan dışlamaz; aksine onu ahlâkî ve toplumsal sorumluluğun merkezine yerleştirir.

Tüm bu karşılaştırmalar, feminizm ile Kur’an arasında yüzeysel benzerlikler kurulsa bile, ilkesel düzeyde derin bir ayrışma bulunduğunu göstermektedir. Feminizm, tarihsel bir ideoloji olarak talepler üzerinden ilerler; Kur’an ise vahiy temelli bir adalet tasavvuruyla ilkeler üzerinden konuşur. Feminist talepler, ortaya çıktıkları tarihsel ve toplumsal bağlam içinde anlaşılabilir olabilir; ancak bu talepleri Kur’an’ın ilkesel yaklaşımıyla birebir örtüştürmek, yöntembilimsel bir daraltma anlamına gelir.

Sonuç olarak feminist talepler ile Kur’anî yaklaşım, aynı hedefe farklı yollardan giden iki perspektif değildir; farklı referans sistemlerine dayanan iki ayrı dünya tasavvurudur. Kur’an, kadının özgürlüğünü ideolojik taleplerin çoğaltılmasında değil; insan onurunun korunmasında ve ahlâkî dengenin tesisinde arar. Zira değer ve kurtuluş, cinsiyete değil; iman ve salih amele bağlıdır (bkz. Nahl 16/97). Bu fark, iki yaklaşımın neden aynı zeminde buluşamadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

KUR’ANÎ TEMELLENDİRME

 

Kur’an’ın kadın meselesine yaklaşımı, ideolojik taleplerden değil; insanın ontolojik konumundan hareket eder. Bu yaklaşım, vahyin farklı ayetlerinde açık ve tutarlı bir ilke bütünlüğü içinde ortaya konulmuştur.

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ve aynı nefisten eşini de var eden, ikisinden de birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden korkun. Adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir." (Nisâ 4/1)

Bu ayette; Kur’an, kadın ve erkeği aynı ontolojik kökene dayandırıyor. İnsanlık değeri cinsiyet üzerinden değil, ortak yaratılış üzerinden tanımlanıyor. Bu ayet, hak tartışmalarından önce insan olma bilincini merkeze alıyor.

“Andolsun, biz insanoğlunu değerli kıldık…” (İsrâ 17/70)

Bu ayette, Kur’an insan tasavvurunun temelini oluşturuyor. Değer, cinsiyete, güce ya da toplumsal role bağlı değildir. Kadın ve erkek, bu ontolojik onurun eşit muhataplarıdır. Kur’an’ın kadın meselesindeki ilk sözü, hak değil; onurdur.


Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, Allah'ın emirlerine itaat gösteren erkekler ve kadınlar, doğruluk sahibi erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, Allah'a karşı saygılı ve alçakgönüllü erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar—bunlar için Allah bir bağışlanma ile pek büyük bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb 33/35)

Burada Kur’an, Ahlakî sorumluluk, iman, ibadet ve erdem alanlarında kadın ve erkek ayırımı yapmadan ikisini de aynı muhataplık zemininde ele alır. Değer ölçüsü cinsiyet değil, sorumluluk bilinci ve ahlâkî tutumdur.

Bütün bâtıl inançlardan uzak şekilde, yüzünü hak dine çevir—o fıtrat dinine ki, insanları Allah onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; lâkin insanların çoğu bilmiyor.”(Rum 30/21)


Bu ayet, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerinden biri olarak, eşlerin huzur bulması için yaratıldığını, aralarına sevgi ve merhamet yerleştirildiğini ifade eder. İnsanın kendi türünden eşler yaratılması ve bu sevgi/merhamet bağı, düşünen insanlar için bir ibret ve Allah'ın âyetlerinden (işaretlerinden) biri olarak sunulmaktadır. 

"Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında kadınlara da bir pay vardır. Bunlar; az veya çok farz kılındığı şekilde bir paydır."
 (Nisa 4/7)


Bu ayet, Orta Çağdaki kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakma geleneğini yıkarak, anne-baba veya yakın akrabadan kalan mirasta kadın-erkek ayrımı olmaksızın herkesin belirlenmiş bir payı olduğunu ilan eder. Bu hüküm, mirasın azlığına veya çokluğuna bakılmaksızın Allah tarafından şartlar göz önünde bulundurularak takdir edilen ilahi bir haktır. 

Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç âdet süresi beklesinler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya başkalarından daha lâyıktır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı gibi, kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır. Yalnız, erkeklerin onlar üzerindeki hakkı, aldıkları sorumlulukları açısından bir derece daha fazladır. Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve hükümlerinde hikmet sahibidir. (Bakara 2/228)

Bu ayet, hak ve sorumluluk dengesini esas alır. Ne mutlak aynılığı ne de tek taraflı üstünlüğü meşrulaştırır. Şartlar göz önünde bulundurularak adalet merkezli denge anlayışını yansıtır. Boşanmış kadınların üç âdet süresi (iddet) beklemesi gerektiğini, bu sürede kocalarının barışma hakkı olduğunu ve kadınların erkekler üzerinde hakları olduğu gibi erkeklerin de bir derece üstün hakları bulunduğunu bildirir. Ayette, rahmi gizlememe ve Allah'ın hükümlerine uyma emri vurgulanır. 


Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.(Ahzâb 33/72)

Bu ayet, insan bedenini ve varlığını “emanet” kavramı çerçevesinde konumlandırır. Özgürlüğü sınırsız tasarruf olarak değil, sorumlulukla kayıtlı bir bilinç hâli olarak tanımlar. Allah'ın emanetini (ilahi sorumlulukları, yükümlülükleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettiğini, ancak onların bunu yüklenmekten çekinip korktuklarını, bunu insanın yüklendiğini ve insanın bu ağır sorumluluk karşısında çok zalim ve çok cahil olduğunu ifade eder, bu da insanın potansiyelini ve sorumluluğunu vurgular.  

“Allah katında en değerli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât 49/13)

Değer ölçüsü biyoloji ya da toplumsal konum değil; ahlaki sorumluluktur. Bu ilke, kadın–erkek ilişkisini üstünlük ve rekabet zemininden çıkarır, sorumluluk ve adalet zeminine taşır. Kur’an, kadını erkekle yarıştırmaz; insanı ahlaki ölçüyle değerlendirir.

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl 16/90)

Bu ayet, Kur’an’ın toplumsal düzen vizyonunu özetler: Adalet, ihsan ve denge. Hakların nihai amacı, güç kazanımı değil; ahlâkî düzenin korunmasıdır. Allah'ın adaleti, iyiliği ve akrabaya yardımı emredip; hayasızlık, fenalık ve azgınlığı yasakladığını bildirir. Cuma hutbelerinin sonunda okunan bu ayet, toplumsal düzeni sağlayan temel ahlaki ilkeleri öğütler. 
Kur’an’ın nihai hedefi eşitlik sloganı değil; adalettir. Adalet ise herkesin aynı olmasını değil, herkesin hakkının korunmasını ifade eder. Kadın meselesi de bu ilkesel çerçevede ele alınır.

“Erkek olsun, kadın olsun, kim salih amel işlerse ve mümin olarak yaşarsa, ona güzel bir hayat yaşatırız.” (Nahl 16/97)

Kur’an’da özne tektir: İnsan. Cinsiyet, değerin ya da kurtuluşun ön şartı değildir. Bu ayet, Kur’an’ın kadın ve erkeği ahlaki muhataplıkta eşitlediğini açıkça ortaya koyar.

“Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.” (Bakara 2/187)

Bu ifade, kadın–erkek ilişkisini çatışma, tahakküm ya da rekabet diliyle değil; karşılıklılık, koruma ve yakınlık diliyle kurar. Kur’an’ın ilişkisel modeli, ideolojik karşıtlıklar değil, tamamlayıcılık ve sorumluluk dengesi üzerine kuruludur.

Kur’an bütünlüğü içinde açıkça görülür ki Kur’an, kadını savunmak için ideolojik taleplere ihtiyaç duymaz. Çünkü o, kadını önce insan olarak güvence altına alır. Hak, bu güvenceyi takip eder; onur ise tartışma konusu yapılmaz. Kur’an’ın kadın meselesindeki farkı tam da burada başlar.

Müslümanların tarih boyunca yaptıkları yanlışları doğrudan Kur’an’a yüklemek, hem yöntemsel hem de ahlaki açıdan sorunludur. İnsan yanılabilir, hata yapabilir, hatta inancının iddia ettiği ilkelerle açıkça çelişebilir. Ancak bu hataların faturasını vahye kesmek, Kur’an ile Müslümanların tarihsel pratiklerini bilinçli biçimde birbirine karıştırmak anlamına gelir. Bu tutum çoğu zaman ya Kur’an’ın ilkesel yapısını kavrayamamaktan kaynaklanan bir cehaletin, ya da yapılan yanlışları meşrulaştırmak ya da karalamak amacı taşıyan kasıtlı bir yönlendirmenin sonucudur. Kur’an, Müslümanların her yaptığına kefil değildir; aksine, onların yaptıklarını ölçen ve gerektiğinde eleştiren ilkesel bir referanstır.

SONUÇ

Bu metinle birlikte feminizm tartışması sona eriyor; fakat Kur’an’ın kadın anlayışı bitmiyor. Çünkü Kur’an, kadını bir çağın itirazına indirgemez; onu insan olmanın merkezine yerleştirir. Hak kavgasının, kimlik siyasetinin ve ideolojik sloganların ötesinde bir yerden konuşur. Kadını ne korunması gereken zayıf bir varlık olarak görür ne de güç mücadelesinin tarafı hâline getirir. Onu, onuruyla, sorumluluğuyla ve ahlaki bütünlüğüyle ele alır. Feminizm, kadını tarihle kavga ettirirken; Kur’an, insanı kendisiyle barıştırır. İşte bu yüzden Kur’an, bir ideolojinin değil; insanlığın tarafındadır. Ve bu yüzden, kadının en sahici savunucusu, yine Kur’an’dır.

BİTTİ

2 Şubat 2026 Pazartesi

FEMİNİZM VII

 İSLAMİ FEMİNİZM SÖYLEMİNİN METODOLOJİK SORUNLARI (VII)

-İslâm’ın Orta Çağ’ı yoktur. Bundan dolayı; Müslüman bir kadının; kadın bedenini merkeze alan ve çoğu zaman bu beden üzerinden menfaat üreten Avrupa kaynaklı ideolojik feminizme ihtiyacı yoktur. Onun ihtiyacı, kendi inanç dünyasının sunduğu adalet, sorumluluk ve onur zeminini yeniden hatırlamaktır-
Rüştü KAM
31.01.2026 BERLİN
“İslami feminizm” kavramı, ilk bakışta uzlaştırıcı bir dil önerir.
Feminizmin kadın haklarına dair talepleriyle, İslam’ın insan ve toplum anlayışını bir araya getirmeyi amaçlar.
Bu yönüyle ilgi görmüştür.
Hem Avrupa ve Amerika merkezli akademik çevrelerde hem de bazı Müslüman entelektüel çevrelerde.
Ancak feminizmin “uzlaşma” iddiası tutarlı değildir. Tutarlı değildir; çünkü feminizm, neyi savunduğu konusunda her zaman aynı açıklıkta değildir. Bir kavram, ilgi görmesiyle değil, dayandığı zeminle ayakta durur.
Temel sorun şuradadır: Müslüman bir kadının feminist olmaya ontolojik olarak ihtiyacı yoktur. Çünkü Kur’an, kadın için gerekli ahlâkî, hukuki ve ontolojik zemini zaten kurmuştur. Eksik olan metin değildir. Eksik olan, Müslümanların bu metni anlama ve yaşama biçimidir.
Bu nedenle sorun Kur’an’da değil, Müslümanlardadır. Kadına yönelik haksızlıklar ilahî buyruklardan değil; kültürden, gelenekten ve güç ilişkilerinden doğar. Bu yanlışlıkları düzeltmenin yolu, dışarıdan bir ideoloji ithal etmek değil; Kur’an’ın açık hükümlerini ve temel ilkelerini esas almaktır. Bu nedenle “İslami feminizm” kavramsal olarak tutarlı değildir. Çünkü Müslüman kadının, hak arayışını temellendirmek için feminizm gibi dışsal ve kendi içinde dahi yekpare olmayan bir ideolojik çerçeveye ihtiyaç duyduğu söylenemez. Müslüman kadının asıl ihtiyacı, inancını başkasının tanımladığı kalıplar üzerinden değil, kendi epistemik ve ahlâkî zemini içinde yaşayabilmesidir. Bu da çalışkan, kendinin farkında olan, bilen ve ne bildiğini de bilen entelektüel kadınlar ile mümkündür. Kurulmuş bir düzenin eklemleneni olmak yerine, gerektiğinde yeni bir düzen kurma iradesi gösterebilen, mücadele bilinci gelişmiş kadınlara ihtiyaç vardır. Kuşkusuz düzen kurmak zordur; ancak gerçek dönüşüm de bu zorluğu göze alabilen özneliklerle mümkün olur.
Hak, dışarıdan devşirilmez.
İnsan onuru, başka bir dilin onayına bağlanmaz.
Avrupa’da feminizm, Orta Çağ kilise pratiğinde, kadına yöneltilen tarihsel zulme karşı doğmuştur. Bu bağlam önemlidir. Hem de çok önemlidir. Çünkü kilisenin kadına bakışıyla, Kur’an’ın kadına bakışı aynı değildir.
İslam’ın bir Orta Çağ’ı yoktur. Olmamıştır.
Tevrat ve İncil geleneğiyle, İslam’ın insan tasavvuru aynı zeminde durmaz. Bu fark görülmeden, kadın hakları savunulamaz. “İslami feminizm” absürt bir kavramdır.
Birbirine ait olmayan iki zemini zorla yan yana getirmeye çalışır. Müslüman kadın, kendisine uymayan bu fistanı, kadın hakkı adına giyemez.
Çünkü hak, kişinin kendi inancına yabancı bir dille savunulmaz, savunulamaz.
Herkes kendi evinde rahattır.
Başkasının evinde ise misafirdir.
Huzursuzdur.
Diken üstündedir.
Feminist teori, Batı’nın kendi tarihsel evinde doğmuştur. Bu, onlar için haklı bir doğumdur.
Müslüman kadın ise o evde misafirdir, kendini sürekli savunma hâlinde bulur.
Dil ödünç alınmıştır.
Zemin ise tamamen yabancıdır.
Sonuçta ne Kur’an tam anlaşılır o evde, ne de Müslüman kadın gerçekten korunur.
Bu yüzden Müslümanlar, Kur’an’ın kadına yaklaşımını görmezden gelerek, yabancılardan aldığı ödünç kavramlarla kadın haklarını savunamaz. Müslümanların yaptığı yanlışlıkların üzerine, feminizmin kavramlarıyla gidilemez. Gidilirse, beşinci dalga feminizmin bugün düştüğü çıkmaza düşülür. Yön kaybolur. Dil sertleşir. Ama sorun çoğalarak artar, çözülmez, çözülemez. Müslüman kadın böylece kendi topuğuna sıkmış olur.
Müslüman kadının hak arayışı olmalıdır elbette. Ama bu arayış, Kur’an’a rağmen değil; Kur’an’dan beslenerek olmalıdır. Mücadele, vahyin dışından değil; vahyin içinden yürütülmelidir. Ancak o zaman hem adalet korunur hem de kadın.
Metodolojik Açmazlar
Bu söylemin ilk temel sorunu, referans hiyerarşisinin belirsizliğidir. Feminizm tarihsel olarak seküler, modern ve Batı merkezli bir ideolojidir. Kavramlarını insan hakları söylemi, modern birey anlayışı ve toplumsal inşa teorileri üzerinden üretir.
İslam ise vahiy temelli, ontolojik ve normatif bir dünya görüşüne sahiptir. “İslami feminizm” bu iki farklı bilgi sistemini yan yana getirirken, hangi referansın belirleyici olduğu sorusunu çoğu zaman ıskalar. Vahiy mi ideolojiye uyarlanacaktır, yoksa ideoloji mi vahyin sınırları içinde anlamlandırılacaktır? Bu soru netleşmeden kurulan her sentez, metodolojik bir kırılma üretir.
İkinci sorun, kavramların ödünç alınması ve anlamlarının kaymasıdır.
Feminizmin; “eşitlik”, “özgürlük”, “beden” ve “kimlik” gibi kavramları, belirli bir tarihsel ve felsefi zeminde ortaya çıkmıştır.
Bu kavramlar İslam düşüncesine taşındığında, çoğu zaman kendi anlam dünyalarından koparılır. Kelimeler kalır; yükleri de beraberinde gelir. Ortaya çıkan çerçeve, ne tam anlamıyla İslamîdir ne de tutarlı bir feminist teoridir.
Bu kez metin, üretilen kavramlara göre okunur. Kendi bütünlüğüyle değil, önceden belirlenmiş sonuçlara uydurularak yorumlanır.
Üçüncü sorun, meselenin tersinden kurulmasıdır.
“İslami feminizm”, çoğu zaman feminizmin tespit ettiği sorunları evrensel kabul eder. İslam’ın da bu sorunlara cevap üretmesi gerektiği varsayımıyla hareket eder. Bu durumda Kur’an, anlam üreten bir kaynak olmaktan çıkar.
Dışarıdan yöneltilen eleştirilere cevap vermekle yükümlü bir savunma metnine indirgenir.
Böyle bir yaklaşımda İslam, özne değildir artık. Cevap veren, açıklayan, savunan bir konuma itilir.
Dördüncü sorun, norm ile pratik arasındaki ayrımın bulanıklaştırılmasıdır. Aslında sorun, İslam’ın ne söylediğiyle değil; Müslümanların ne yapmalarını istedikleri ile ilgilidir. İslam toplumlarında kadınlara yönelik ihlaller vardır, doğrudur, bu inkâr edilemez.
Ancak bu ihlallerin kaynağı vahiy değildir. İslami feminizm diyerek değil.
Kültürel pratiklerdir, tarihsel alışkanlıklardır, siyasal yapılardır.
“İslami feminizm”, bu ayrımı net biçimde yapmadığında, sorunu çözmez. Aksine, İslam’ın ölçü koyucu çerçevesini tartışmalı hâle getirir.
Son olarak beşinci sorun şudur: Uzlaştırıcı dil masum değildir; aksine çoğu zaman örtücü ve yönlendiricidir. “İslami feminizm” başlığı altında dile getirilen taleplerin önemli bir kısmı, İslam’ın kendi kavramsal ve ontolojik önceliklerinden geri çekilmesini şart koşar. İslam, bu söylemde çoğu kez çağın gerisinde kalmış, güncellenmesi gereken bir gelenek olarak sunulur. Oysa burada söz konusu olan bir sentez değildir; açık biçimde tek taraflı bir uyarlamadır. Uyarlanan İslam’dır, ölçü ise feminizmdir.
İslam, feminizmle meşruiyet kazanacak ya da onunla güncellenecek bir düşünce sistemi değildir. Kendi içinde insanı, değeri ve adaleti tanımlayan bütünlüklü bir ontolojiye ve ahlâk düzenine sahiptir. “İslami feminizm” kavramı, feminizmin kendisine rakip olabilecek bağımsız bir referans alanını kabul etmemesinin ürünüdür. Ne var ki bu kavram, Müslüman kadınlar tarafından da çoğu zaman yeterince sorgulanmadan, hazır ve kolay bir çözüm gibi sahiplenilmiştir. Asıl sorun da tam burada başlar.
Hak Aramak mı, İdeoloji İthal Etmek mi?
Müslüman bir kadının; kadın bedenini merkeze alan ve çoğu zaman bu beden üzerinden menfaat üreten Avrupa kaynaklı ideolojik feminizme ihtiyacı yoktur. Onun ihtiyacı, kendi inanç dünyasının sunduğu adalet, sorumluluk ve onur zeminini yeniden hatırlamaktır.
Hak aramakla ideoloji ithal etmek aynı şey değildir. Müslüman bir kadın için mesele, başkasının kavramlarını tekrar etmek değil; kendi Kitabının ne söylediğini hatırlamaktır. Kur’an, kadını savunmasız bir varlık olarak değil; onuru, sorumluluğu ve iradesi olan bir insan olarak konumlandırır. Sorun bu çerçevenin yokluğu değil, istismarıdır, ihmalidir.
Bu yüzden mücadele, vahyin yerine başka bir teoriyi koymakla başlamaz. Aksine, vahye rağmen üretilmiş yanlışlıklarla yüzleşmekle başlar. Kültürle dini ayırmak gerekir. Gelenekle hükmü, alışkanlıkla adaleti ayırmak gerekir. Çünkü baskı çoğu zaman din adına değil; dine rağmen üretilir.
Avrupa feminizmi kendi bağlamında anlamlıdır. Kilisenin kadın üzerindeki tahakkümüne karşı doğmuştur çünkü. Ama bu tecrübe evrensel değildir. Her yaraya aynı merhem sürülmez. Müslüman kadın, kilisenin günahını Kur’an’dan çıkarmaya çalışmamalıdır.
Kur’an’ın kadına bakışı görmezden gelinerek yürütülen her hak mücadelesi, eninde sonunda yön kaybına mahkûmdur. Dil sertleşir, talepler çoğalır; fakat adalet yerini bulmaz. Beşinci dalga feminizmin bugün içine düştüğü çıkmaz tam da budur: Çok şey söylenir, çok slogan üretilir; ama çok az şey onarılır.
Müslüman kadının ihtiyacı, feminizmin öğretileri değildir; onun asıl ihtiyacı, Kur’an’ın sistemli biçimde unutturulan ilkeleridir.
Çünkü hak, sorumluluktan koparıldığında bir talep enflasyonuna dönüşür; özgürlük ahlâktan ayrıldığında ise yönünü kaybeder.
Kadın, erkekle karşı karşıya getirilerek değil, yan yana getirilerek güçlenir. Zira asıl yüzleşilmesi gereken erkek değil, zulmün kendisidir.
Ancak o zaman mücadele sahici olur.
Ancak o zaman adalet korunur.
Ve ancak o zaman kadın gerçekten güvende olur.
Sonuç olarak mesele şudur: Müslüman bir kadının hak arayışı olmalıdır elbet. Ama bu arayış, başkasının hikâyesinden ödünç alınarak yürütülemez. Kur’an’ın kadına sunduğu ontolojik değeri görmezden gelip, Avrupa’nın tarihsel yaraları için üretilmiş reçetelerle adalet aranamaz.
Sorun Kur’an değildir. Sorun, Kur’an’a rağmen yapılanlardır. Çözüm de Kur’an’a rağmen değil; Kur’an’a dönerek bulunabilir. Kültürle dini ayırmadan, gelenekle vahyi ayıklamadan, güçle adaleti ayırt etmeden yürütülen her mücadele yönünü kaybeder.
Müslüman kadın, başkasının evinde misafir olmak zorunda değildir. Kendi evinde, kendi değerleriyle, kendi diliyle konuşmalıdır. Bu dil ne kadını küçültür ne erkeği şeytanlaştırır. Zulmü hedef alır. Gücü sınırlar. Ahlâkı merkeze alır.
Belki de bugün en cesur duruş budur: Feminist olmak zorunda kalmadan adalet talep edebilmek. Başkalarının kavramlarıyla değil, kendi hakikatimizle ayağa kalkabilmek. Ve belki de asıl özgürlük, tam olarak burada başlar.
Modern Hak Söyleminin Tükenişi
Modernite, hak söylemini insanı koruyan bir ilke olmaktan çıkarıp, sürekli genişleyen bir talep alanına dönüştürdü. Hak, artık adaletle değil; güçle, görünürlükle ve baskın söylem üretme kapasitesiyle tanımlanıyor. Bu süreçte haklar çoğaldı, fakat anlamları daraldı. Sorumluluk geri çekildikçe hak, ahlâkî bir zemin olmaktan çıktı; hukuki ve politik bir enstrümana dönüştü.
Modern insan, adalet arayışını içsel bir muhasebe olarak değil; dışarıdan tahsil edilecek bir alacak gibi görmeye başladı. Böylece hak söylemi, onarıcı olmaktan çok suçlayıcı bir dile evrildi. Her sorun yeni bir “hak” icadıyla çözülmeye çalışıldı; fakat bu çoğalma, ne insanı daha erdemli kıldı ne de toplumu daha adil hâle getirdi. Aksine, hak talebi arttıkça çatışma derinleşti; dil sertleşti, ilişkiler çözüldü.
Bu tükenişin temel nedeni, modernitenin, hakları ontolojik bir insan anlayışına değil; değişken, kırılgan ve çoğu zaman ideolojik bir zemine dayandırmasıdır. İnsan, ne olduğu üzerinden değil; ne talep edebildiği üzerinden tanımlandı. Böyle bir zeminde hak, sınır tanımaz; özgürlük, ahlâktan kopar; adalet ise soyut bir slogan hâline gelir. Sonuçta ortaya çıkan şey düzen değil, sürekli gerilimdir.
Kur’an merkezli adalet anlayışı ise hak ile sorumluluğu, özgürlük ile ahlâkı birbirinden ayırmaz. Hak, insanın keyfî taleplerinin değil; değerli bir varlık oluşunun sonucudur. Bu yüzden hak, sınırsızca genişletilmez; anlamlı bir çerçeveye yerleştirilir. Modernitenin yaşadığı kriz tam da burada görünür hâle gelir: Hak çoğalır ama adalet azalır; özgürlük artar ama insan çözülür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni hak başlıkları üretmek değil; hak kavramını yeniden anlamlı bir zemine oturtmaktır. Modernitenin tükettiği şey hakların kendisi değil, onların dayandığı ahlâkî ve ontolojik temeldir. Bu temel yeniden kurulmadıkça, modern hak söylemi gürültü üretmeye devam edecek; fakat ne zulmü durdurabilecek ne de kadının hakkını koruyabilecektir.
Devam edecek

FEMİNİZM VIII

 FEMİNİZM VE ÇEŞİTLERİ: AİLE, AHLÂK VE ADALET ÖLÇEĞİNDE BİR OKUMA (VIII)


-A
dalet, ancak ahlâkla birlikte ayakta durur. Aile ayakta kaldığında toplum ancak ayakta kalabilir. Gerisi, gürültüdürİyi ve kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada, adalet nasıl kurulacaktır? Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde, adalet kime göre sağlanacaktır? Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada, adalet gerçekten mümkün müdür?-


LİBERAL FEMİNİZM

Rüştü KAM

02.02.2026

Liberalizm, bireysel özgürlüğü ahlâkî ve toplumsal bağların önüne koyan; hakları sorumluluktan bağımsız düşünen bir düşünce geleneğidir. Modern insanın en çok tekrarladığı kelimelerden biri özgürlüktür. En az konuştuğu şeylerden biri ise ahlâktır. Bu tesadüf değildir. Çünkü çağımızın hâkim düşünce iklimi olan liberalizm, özgürlüğü merkeze alırken ahlâkı bilinçli biçimde geri plana çeker. Onu reddettiği için değil; onu tanımlamanın, sınırlandırmanın ve bağlayıcı kılmanın doğuracağı sonuçlardan kaçındığı için.

Liberal düzen, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek istemez. “İyi hayat”ın ne olduğu sorusunu herkesin kendi cevabına bırakır. Bu, ilk bakışta cazip bir çoğulculuk vaadidir. Kimsenin kimseye hayat dersi vermediği, değerlerin rekabet ettiği ama dayatılmadığı bir dünya… Ne var ki ahlâk tam da burada sessizleşir. Çünkü ahlâk, doğası gereği konuşur; yön verir, sınır çizer ve bazen rahatsız eder. Liberalizm ise rahatsız edici hakikatler üretmek istemez.

Bu yüzden liberal toplumlarda ahlâk, çoğu zaman hukukun dar çerçevesine sıkışır. Bir davranış başkasına doğrudan zarar vermiyorsa, meşru kabul edilir. Bencillik, duyarsızlık, nankörlük ya da merhametsizlik hukuku ilgilendirmediği sürece ahlâkî bir sorun olmaktan çıkar. Ahlâk, artık insanın nasıl biri olması gerektiğiyle değil, başkasının alanına ne kadar girdiğiyle ölçülür. Erdem geri çekilir, hak öne çıkar.

Bu durumda, ortaya tuhaf bir tablo çıkar: Herkes serbesttir ama kimse kendisini sorumlu hissetmez. Herkes konuşur ama kimse yükümlülük almaz. Ortak iyiden söz edilir ama kimse onun bedelini ödemek istemez. Liberalizm bu tabloyu üretirken belki kötücül bir niyet taşımaz; tam tersine, çatışmayı azaltmak ister. Ancak ahlâkı özel alana hapsettiği ölçüde, toplumsal vicdanın sesini de kısar.

Liberalizmi şeytanlaştırmayalım ama şunu da soralım: Özgürlüğü korumakta bu kadar istekli olan bir düşünce, neden insanı daha iyi, daha erdemli, daha sorumlu kılmakta bu kadar suskundur? Ve daha önemlisi: Ahlâkın yalnızca kişisel bir tercih olarak görüldüğü bir dünyada, birlikte yaşamanın yükünü kim taşıyacak?

Bu bağlamda liberal feminizm, kadın meselesini ağırlıklı olarak bireysel haklar ve özgürlükler üzerinden ele alır. Çıkış noktası, kadın ile erkeğin hukuk önünde eşit olması ve kadınların kamusal alanda erkeklerle aynı fırsatlara sahip olabilmesidir. Bu yaklaşım, özellikle eğitim, çalışma hayatı ve siyasal temsil gibi alanlarda kadınların önündeki tarihsel engellerin kaldırılmasına kayda değer katkılar sunmuştur. Uzun süre “özel alan”a hapsedilmiş kadın varlığının kamusal görünürlük kazanması, liberal feminizmin göz ardı edilemeyecek kazanımlarındandır.

Ne var ki bu yaklaşım, meseleyi büyük ölçüde hukuksal eşitlik ve bireysel özgürlük çerçevesinde ele aldığı için kadınlığın ahlâkî, toplumsal ve ilişkisel boyutlarını ikincil hâle getirmiştir. Kadının yaşadığı sorunlar, çoğu zaman “hak ihlali” diline tercüme edilerek okunur; oysa her sorun hukukun konusu değildir. Anlam kaybı, değersizleştirilme, nesneleştirilme ya da görünürlük adı altında tüketim kültürüne eklemlenme gibi meseleler, salt özgürlük söylemiyle açıklanamaz.

Liberal feminizm kadını özgürleştirirken, onu çoğu zaman yalnızlaştırır. Toplumsal bağlardan, ahlâkî yükümlülüklerden ve anlam kurucu ilişkilerden arındırılmış bir birey olarak yeniden tanımlar. Bu noktada kadın, korunması gereken bir değer olmaktan çok, kendi başına ayakta durması beklenen bir “özgür özne”ye dönüşür. Özgürlük artar; fakat sorumluluk, dayanışma ve ahlâkî derinlik aynı ölçüde güçlenmez. Neredeyse çöker.

Böylece liberal feminizm, kadının önündeki bazı kapıları açarken, geride daha derin ve daha derin yaralar açar. Kadın, yalnızca haklarını bilen ve özgürlüklerini talep eden bir birey midir; yoksa aynı zamanda anlam arayan, sorumluluk taşıyan ve ahlâkıyla var olan bir insan mı? Eşitlik adına her farkın silinmesi, kadını gerçekten güçlendirir mi, yoksa onu kendi hakikatinden uzaklaştırır mı? Ve özgürlük, vicdanla ve ahlâkla buluşmadığında, kadını koruyan bir imkâna mı dönüşür, yoksa onu daha yalnız ve daha savunmasız mı bırakır?

Liberal feminizm bu sorulara büyük ölçüde tek bir varsayımla yaklaşır: Kadın, özgürleştikçe güçlenir. Ancak burada özgürlük çoğu zaman bağlardan ve sınırlardan kurtulma olarak tanımlanır. Aile, gelenek ve ahlâk; kadının bireysel tercih alanını daraltan, bu nedenle de aşılması gereken unsurlar olarak görülür. Sorun tam da bu noktada başlar.

Çünkü kadın, toplumsal bağlamından koparılarak yalnız bir birey olarak ele alındığında, gerçek hayatın yüküyle baş başa bırakılır. Oysa kadın yalnızca birey değildir; aynı zamanda aile içinde, toplum içinde ve ahlâkî ilişkiler ağında konumlanan bir öznedir. Bu bağlar zayıflatıldığında kadın güçlenmez; aksine daha fazla sorumluluğu tek başına taşımak zorunda kalır, yalnızlaşır ve korunmasız hâle gelir.

Bu yaklaşımda hak, çoğu zaman sorumluluktan bağımsız düşünülür. Özgürlük, ahlâkî bir ölçüyle sınanmaz. Kadının korunması gereken yönleri değil, yalnızca talep edilebilir hakları öne çıkarılır. Böylece adalet fikri, yerini rekabetçi bir eşitlik anlayışına bırakır; daha çok hak talep edebilenin güçlü sayıldığı bir düzene evrilir.

Bu dil, kaçınılmaz olarak kadının karşısına erkeği yerleştirir. İlişki tamamlayıcılık üzerinden değil, çıkar çatışması üzerinden okunur. Aile, ortak bir sorumluluk ve emanet alanı olmaktan çıkar; bir güç mücadelesi sahnesine dönüşür. Oysa adalet, taraf üretmekle değil, ölçü koymakla mümkündür. Ve ölçü kaybolduğunda, en çok zarar gören de yine kadın olur.

Bu nedenle liberal feminizm, bazı hakları genişletirken, ahlâkî ve toplumsal bütünlüğü zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Kadını korumak adına aileyi gözden çıkaran, özgürlüğü yüceltirken sorumluluğu ihmal eden her yaklaşım, uzun vadede ne kadına ne de topluma fayda sağlar.

RADİKAL FEMİNİZM

Radikal kavramı, yüzeysel düzenlemeleri değil, köklü dönüşümü ifade eder. Orta yolu reddeden, aşamalı değişimi yetersiz bulan bu yaklaşım, meseleleri temelden ele almayı hedefler. “Biraz düzeltelim” değil, “baştan düşünelim” diyen bir tutumu temsil eder. Uzlaşmadan çok hesaplaşmayı, reformdan çok yeniden inşayı savunur. Radikal feminizm de adını ve yönünü tam olarak bu tavırdan alır.

Bu çerçevede radikal feminizm, kadın meselesini bireysel haklar ve fırsatlar düzeyinde ele almaz; sorunun kaynağını toplumun temel yapılarında arar. Ona göre kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler, geçici hukuki düzenlemelerle ya da kamusal alandaki sınırlı reformlarla çözülemez. Çünkü sorun yüzeyde değil, derindedir. Aile, cinsellik, evlilik ve annelik gibi kurumlar, bu bakış açısında ataerkil düzenin taşıyıcı unsurları olarak değerlendirilir.

Radikal feminizmin temel iddiası şudur: Erkek egemenliği, toplumsal hayatın yalnızca bazı alanlarında değil, bütününde var olan sistematik bir baskı biçimidir. Bu nedenle mesele tekil adaletsizlikler ya da münferit hak ihlalleri değil, bizzat düzenin kendisidir. Kadın bu düzen içinde eşitlenerek değil; bu düzeni dönüştürerek özgürleşebilir. Talep edilen şey daha adil bir pay değil, oyunun kurallarının değişmesidir.

Bu noktada kullanılan dil de belirgin biçimde sertleşir. Erkek, yaptığı eylemler üzerinden değil, sırf erkek olduğu için sorunlu kabul edilir. Kadın ise bireysel farklılıklarıyla değil, topluca mağdur bir kimliğin parçası olarak tanımlanır. Böylece ilişki, sorumluluk ve adalet üzerinden değil; karşı karşıya konmuş iki cinsiyet üzerinden kurulur. Eleştirilen şey yanlış davranışlar olmaktan çıkar, cinsiyetin kendisi hâline gelir.

Bu bakış açısı, aile ve evlilik kurumlarına yönelik yaklaşımı da belirler. Radikal feminizm, aileyi nötr ya da korunması gereken bir yapı olarak görmez. Aile ve evlilik, kadının bedeni, emeği ve doğurganlığı üzerinde toplumsal denetim kuran mekanizmalar olarak okunur. Annelik ise doğal ve anlamlı bir ilişki biçimi olmaktan çok, kadını belirli rollere hapseden ideolojik bir çerçeve şeklinde değerlendirilir. Bu nedenle çözüm, aileyi güçlendirmek değil; aile merkezli ahlâk anlayışını dağıtmaktır.

Buradan ahlâk meselesine geçildiğinde, radikal feminizm ile modern norm yıkımcı söylemler arasındaki kesişim daha görünür hâle gelir. Ahlâk, toplumu ayakta tutan bağlayıcı ilkeler bütünü olarak değil, birey üzerinde baskı kuran tarihsel bir gelenek olarak tanımlanır. Cinsellik ise toplumsal sorumluluklardan ve ahlâkî sınırlardan ayrılarak yalnızca bireysel tercih ve ifade alanına indirgenir. Böylece özgürlük, sınırlarla birlikte düşünülen bir değer olmaktan çıkar; sınırsızlıkla özdeşleştirilir.

Ancak bu yaklaşım, kadını koruma iddiasıyla toplumsal bağları zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Aile çözülürken kadın güçlenmez; çoğu zaman yalnızlaşır. Erkekle kurulan çatışmacı dil, adalet üretmekten ziyade süreklileşmiş bir gerilim doğurur. Toplum ise ortak ölçülerini ve denge noktalarını kaybetmeye başlar.

Norm yıkımının etkileri en açık biçimde aile ve cinsellik alanında görünür hâle gelir. LGBT (Lezbiyen: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan kadın.
 
Gey: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan erkek
Biseksüel: Birden fazla cinsiyete ilgi duyabilen kişi
Transgender (Trans): Cinsiyet kimliği, doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeyen kişi. 
Queer: Cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi heteronormatif kalıplara uymayan şemsiye bir terimsöylemi etrafında şekillenen norm eleştirisi, zamanla bireysel hak ve özgürlük talebinin ötesine geçmiştir. Burada mesele yalnızca belirli bireylerin korunması değil; ailenin, mahremiyetin ve ahlâkî sınırların meşruiyetinin bütünüyle sorgulanmasıdır. Cinsellik, toplumsal sorumluluk ve bağlayıcı ilkelerden koparılarak tamamen bireysel tercihe indirgenir. Aile ise düzenleyici ve koruyucu bir yapı olmaktan çıkarılıp, normatif baskının kaynağı gibi sunulur.

Bu süreç, özgürlük üretmekten çok, bireyi koruyucu bağlardan koparır; ahlâkı görecelileştirir ve toplumsal istikrarı zayıflatır. Ortaya çıkan tablo, daha adil bir düzen değil; ölçüsü belirsiz, yönü dağılmış bir toplumsal alandır.


SOLCU FEMİNİZM 

Solculuk, en sade hâliyle eşitsizliklere karşı durmayı, adaleti ve paylaşımı merkeze alan siyasal ve düşünsel bir yaklaşımdır. İnsanlar arasındaki ekonomik ve sosyal farkların doğal değil, tarihsel ve yapısal olduğunu savunur. Bu nedenle yoksulluk, emek sömürüsü ve güç yoğunlaşması gibi sorunları bireysel başarısızlıkların değil, kurulu düzenin sonuçları olarak okur. Sol düşünce, paylaşımı, dayanışmayı ve kamusal sorumluluğu vurgulayarak “herkes kendi başına” anlayışına karşı çıkar. Ancak bu güçlü adalet söylemi, her zaman insanın ahlâkî ve ilişkisel boyutlarını aynı ölçüde dikkate alan bir zemine yaslanmaz. Solculuk, eşitsizliği görünür kılarken, insanın hangi değerlerle ve hangi sınırlar içinde yeniden inşa edileceği sorusunu çoğu zaman açık bırakır.

Solcu feminizm bu düşünce hattı içinde şekillenir. Ona göre mesele çoğu zaman yalnızca kadın meselesi değildir; hatta kimi zaman doğrudan kadın bile değildir. Asıl mesele sınıftır, kapitalizmdir, üretim ilişkileridir. Kadının yaşadığı adaletsizlik, bu büyük ekonomik düzenin yan ürünüdür. Erkek egemenliği vardır elbette; ancak bu egemenlik gerçek gücünü kapitalist sistem içinde kazanır. Sorunun kaynağı bireyler değil, bizzat düzendir.

Bu bakış açısında kadın, hukuki eşitsizlikten önce ekonomik eşitsizliğin mağdurudur. Ev içi emek ücretsizdir; değersizdir; görünmezdir. Oysa yemek yapan, çocuk büyüten, evi ayakta tutan kadın, kapitalist sistemin en büyük destekçilerinden biridir—çoğu zaman bunun farkında olmadan. Çünkü bu emek ücretlendirilmez, hesaplanmaz, kayda geçmez. Kadın bu nedenle yalnızca erkeğe değil, bütünüyle sisteme bağımlı hâle gelir.

Solcu feminizmin liberal feminizmle arasına mesafe koyması da burada anlam kazanır. Yönetim kurullarında kaç kadın olduğu, kaç kadın CEO bulunduğu onları ikna etmez. Bu tür başarı hikâyeleri, işçi kadınların hayatında çoğu zaman hiçbir şeyi değiştirmez. Cam tavan kırılmış olabilir; ama yerde hâlâ milyonlarca kadın düşük ücretle, güvencesiz ve sessiz biçimde çalışmaktadır. Solcu feminizm için asıl mesele, birkaç kadının yükselmesi değil; çoğunluğun hayatının değişmesidir.

Bu yaklaşım, aileye yönelik eleştiriyi de beraberinde getirir. Solcu feministlere göre geleneksel aile masum bir kurum değildir; ücretsiz emeğin üretildiği, kadın emeğinin normalleştirildiği tarihsel bir yapıdır. Kadın evde çalışır, erkek dışarıda. Biri para kazanır, diğeri “görevini yapar”. Bu dağılım onlara göre doğal değil, ideolojiktir. Kadının kurtuluşu da bu yüzden bireysel başarıyla gelmez: Ne tek başına eğitimle, ne oy hakkıyla, ne de hukuki reformlarla. Kapitalizm ayakta kaldıkça kadın da çoğu zaman ayakta kalmak için eğilmek, uyum sağlamak ve susmak zorunda kalacaktır.

Solcu feminizm tam da bu noktada iddiasını yükseltir: Kadın özgürlüğü, sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Sosyalizm olmadan feminizm eksiktir; feminizm olmadan sosyalizm de. Kadının özgürleşmesi, üretim ilişkileri değişmeden mümkün değildir.

Ancak burada belirgin bir ayrım ortaya çıkar. Solcu feminizm, kadının özgürlüğünü büyük ölçüde sınıf mücadelesine bağlar. Sorunu doğru bir yerden yakalar: Eşitsizlik. Fakat çözümü tek bir alana kilitler: Ekonomi. Kadın, önce emek gücü olarak tanımlanır; üreten ya da sömürülen bir varlık olarak görülür. Özgürlük, üretim ilişkileri değiştiğinde gelecektir.

Aile meselesi bu ayrımı daha da görünür kılar. Solcu feminizm için aile çoğu zaman sömürünün yeniden üretildiği bir alandır. Ücretsiz emek vardır, rol dayatması vardır. Bu itirazın haklı yönleri yok değildir. Ancak burada bir tercih yapılır: Kadın özgürlüğü, erkekle mücadele üzerinden mi kurulacaktır; yoksa zulümle yüzleşme ve sorumluluk bilinci üzerinden mi? Solcu feminizm çoğu zaman birincisini seçer.

Ve belki de asıl soru tam burada sorulmalıdır: Kadını gerçekten özgürleştiren şey, hangi düzende yaşadığı mıdır; yoksa hangi değerle yaşadığı mı?

Bu soru, liberal, solcu ve radikal feminizmi birlikte düşünmeyi de zorunlu kılar. Farklı teorik zeminlerden beslenmelerine rağmen bu üç yaklaşım, kadın meselesini benzer bir kopuş hattı üzerinden ele alır. Liberal feminizm bireysel hak ve özgürlükleri, solcu feminizm sınıf ilişkilerini, radikal feminizm ise patriyarkal yapıları merkeze alır. Yöntemleri farklıdır; hedef aldıkları alanlar ayrıdır. Ancak vardıkları yer çoğu zaman benzerdir.

Bu üç yaklaşım da kadının özgürleşmesini, toplumsal bağlardan ayrışma üzerinden tanımlar. Liberal feminizm aileyi bireysel tercih alanını daraltan bir sınır olarak görür. Solcu feminizm aileyi ücretsiz emeğin üretildiği yapısal bir sömürü alanı olarak okur. Radikal feminizm ise aileyi ve evliliği patriyarkal tahakkümün temel kurumları arasında sayar. Farklı gerekçelerle de olsa aile, ortak biçimde sorunlu bir yapı olarak konumlandırılır.

Benzer biçimde ahlâk da bu yaklaşımlarda bağlayıcı bir ilke olmaktan çıkar. Liberal feminizm ahlâkı bireysel tercihe indirger. Solcu feminizm ahlâkı ekonomik ilişkilerin yan ürünü olarak görür. Radikal feminizm ise ahlâkı erkek egemen düzenin ideolojik aracı sayar. Sonuçta ahlâk, adaletin taşıyıcısı olmaktan çıkar; aşılması gereken bir engel hâline gelir.

Bu üç yaklaşımda ortak olan bir diğer nokta, adaletin ilke merkezli değil, konum merkezli kurulmasıdır. Hak, çoğu zaman sorumluluktan koparılır; özgürlük, ahlâkla sınanmaz. Kadın, korunması gereken bir emanet olmaktan çok, belirli bir mücadele hattının taşıyıcısı hâline gelir. Erkek ise sıklıkla karşıt bir figür olarak konumlandırılır.

Sonuçta liberal, solcu ve radikal feminizm; farklı yollardan yürüyerek benzer bir açmaza ulaşır. Kadını koruma iddiasıyla aileyi zayıflatan, adaleti savunma adına ahlâkı görecelileştiren bu yaklaşımlar, uzun vadede ne kadını ne de toplumu güçlendirir. Çünkü ölçü kaybolduğunda özgürlük savrulmaya, hak ise çatışmaya dönüşür.

Genel Değerlendirme

Bugün kadın adına konuşan pek çok söylem, kadını gerçekten duymaktan çok onu ideolojik bir zemine taşımakla meşguldür. Aileyi başlı başına bir sorun kaynağı olarak gören, ahlâkı baskı diliyle özdeşleştiren ve sorumluluğu görünmez kılan hiçbir yaklaşım gerçek anlamda özgürlük üretemez. Ürettiği şey özgür bireyler değil, dağılmış ve yalnızlaşmış insanlardır. Hak, sorumluluktan koparıldığında adalet doğmaz; yalnızca bitmeyen talepler çoğalır. Özgürlük ahlâktan ayrıldığında yönünü kaybeder. Toplum ise bu savrulmanın bedelini parçalanarak öder.

Kadını güçlendirdiğini iddia eden söylemlerin, kadını erkekle çatıştırarak, aileden kopararak ve ahlâkı tartışmalı hâle getirerek ilerlemesi tesadüf değildir. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz bir istikamet kaybının sonucudur. Zulümle yüzleşmek yerine ölçüyü hedef alan her hareket, eninde sonunda kendi iddiasını boşa düşürür. Çünkü ölçü yıkıldığında, adalet de dayanacak zemin bulamaz.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan, daha sert kimlik dili ya da yeni mağduriyet anlatıları değildir. İhtiyaç duyulan şey; hesap verilebilir bir ahlâk, korunmuş bir aile ve ilkeye dayanan bir adalet anlayışıdır. Kadını erkekle karşı karşıya değil, zulme karşı yan yana koyan bir adalet anlayışı… Bu bir geri adım değildir. Bu, yanlış bir istikametten dönme çağrısıdır.

Çünkü ölçü kaybolduğunda, en yüksek sesle dile getirilen hak bile adaletsizliğe dönüşür. Ahlâkı dağıtan hiçbir söylem adalet üretemez. Aileyi zayıflatan hiçbir hareket kadını güçlendiremez. Hak sorumluluktan, özgürlük ahlâktan koparıldığında geriye kalan şey ilerleme değil; çözülmedir.

Kadını ideolojilerin malzemesi olmaktan çıkaracak olan şey daha fazla slogan değil, ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda, hak da istikametini kaybeder. Bu yüzden şimdi durup düşünme zamanıdır.

Kadına özgürlük diye sunulan şey gerçekten onu güçlendiriyor mu, yoksa yalnızlaştırıyor mu?
Aileyi aşılması gereken bir yük gibi gösteren bir dil onu koruyor mu, yoksa daha savunmasız mı bırakıyor?
İyi ile kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada adalet nasıl kurulacaktır?
Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde adalet kime göre sağlanacaktır?
Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada adalet mümkün müdür?

Soruyu başkalarına değil, kendimize soralım.
Cevabı ideolojilerde değil, hakikatte arayalım.

Çünkü adalet ancak ahlâkla birlikte ayakta durur.
Aile ayakta kaldığında toplum ayakta kalır.
Gerisi, gürültüdür.

Devam edecek