3 Temmuz 2026 Cuma

BABA, BABAM, BABA OLMAK

 

BABAM… GİTTİKTEN SONRA ANLADIM

-Galiba babalığı ben beceremedim...-


Baba öldüğünde yalnızca bir insan ölmez. Bir evin direği yıkılır, bir çınarın gölgesi çekilir. İnsan bunu çoğu zaman babasının ardından yürürken anlar. Ben de o zaman anladım…

Rüştü KAM
03.07.2026 BERLİN

Babam, bu dünyaya doksan altı yıllık bir ömür sığdırdın.

Bir asra yaklaşan bir hayat...

Çocukluk gördün.

Yokluk gördün.

Savaş yıllarını gördün.

Açlığı gördün.

Soğuğu gördün.

Çalışmayı gördün.

Evlat büyütmeyi gördün.

Sonra sessizce çekip gittin. Arkanda bizleri bırakarak...

Aslında bizi terk edip gitmedin Sen.

Gitmen gerektiği için gittin.

Çünkü dünya, ebedi olarak kalınacak bir yer değildi.

Allah, hepimize farklı günler yazmıştı.

Senin günün dolmuştu.

Biz ise arkandan bakakaldık.

...

Biz senin evlatlarındık.

Belki de hayatta en çok sevdiklerindik.

Babalar da sever...

Hem de öyle derinden sever ki...

Fakat anneler gibi değildir onların sevgisi.

Anne sevgisini aşikar eder, saklayamaz.

Baba ise sevgisini içinde aşır.

Anne ağlar. Hem de bağıra bağıra ağlar.

Baba ise içine ağlar.

Anne "oğlum, oğlummm" diye bağırır.

Baba ise sessizce sofraya bir tabak daha koyar.

Anne sarılır.

Baba sen üşüme diye gecenin ayazında odun keser.

İşte onun sevgisi böyledir.

Biz babanın sevgisini çoğu zaman sevgi zannetmeyiz.

"Babam beni sevmiyor galiba..." deriz.

Kaç çocuk bu cümleyi kurmuştur kimbilir.

Oysa baba konuşmaz.

Çalışır.

Terler.

Susar.

Fedakârlık yapar. Ama sever.

Benim babam da öyleydi.

Beni severdi. Bilirdim onu.

Ama söylemezdi.

Belki o zamanın örfü böyleydi.

Erkek adam sevgisini de gözyaşını da içine gömerdi.

Fakat ben babamın ağladığını gördüm.

Hem de birkaç defa gördüm...

Arkası dönüktü.

Yüzünü bize çevirmiyordu.

Çünkü çocukları babalarının ağladığını görmesin istiyordu.

Şimdi düşünüyorum da...

Asıl güçlü adam hiç ağlamayan değilmiş.

Ağladığını kimseye göstermeyen adammış. Babaymış

...

Ben on beş yaşımda çıktım gurbete.

Çameli'nin Kolak Köyü'nden...

Çam ormanlarının içinden...

Hayat beni aldı, kilometrelerce uzağa savurdu.

O yıllarda bugünkü gibi değildi.

Ne uçak bileti vardı.

Ne otoyollar...

Ne hafta sonu memlekete gitmek...

Aylar geçerdi.

Bazen de yıllar geçerdi.

Hasret büyürdü.

İşte o günlerde bir şarkı vardı.

Aslında şarkı değil, kaderimdi o şarkı dediğim.

"Gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde...
Ben gurbette değilim...
Gurbet benim içimde..."

...

Yaz tatili gelince köye dönerdim.

Daha uzaktan annem görürdü beni.

"Oğlum..."

diye bağırarak koşardı.

Annem sevgisini saklayamazdı.

Babam ise hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.

Sessizce avluya giderdi.

Bir tavuk keserdi.

Bazen de bir erkeç...

İşte onun "Hoş geldin oğlum." demesi böyleydi.

Bugün bunu anlayabiliyorum. Hem de çok.

O gün anlayamamıştım.

...

Biz keçilerin çocuklarıydık.

Yetmiş, seksen keçiyi dağlarda güttüğümüz günler oldu.

Cırcır böceklerinin hiç susmadığı o çamların arasında...Ağustos böcekleri de denirdi onlara.

Çam reçinesinin kokusu...

Dağların sessizliği...

Yıldızlarla örtülü geceler...

Meğer dünyanın en büyük serveti onların içindeymiş.

Biz fakir olduğumuzu sanıyorduk.

Meğer ne kadar zenginmişiz.

...

Sonra zaman değişti.

Orman politikaları değişti.

Dağlar tıraş edildi, düz kesim yapıldı.

Keçiler bitti.

Çobanlık bitti.

Geçim kaynağı da bitti.

Babalar başka çareler aramaya başladı.

Bizler ise okumaya...

Ben köyün ilk okuyanlarından biri oldum sayılır.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da.

Aslında okuyan ben değildim.

Babam okuyordu.

Benim elimdeki kalemin mürekkebi, onun nasırlı ellerinden damlayan alın teriydi.

Ben yazıyordum aslında.

Ama yazdıran oydu, BABAM.

...

Baba...

Nasıl da küçücük bir kelime.

Fakat içine koskoca bir ömür sığıyor.

Baba dağdır. Sırtını verirsin.

Baba çınardır. Gölgesinde dinlenirsin.

Baba kapıdır. Gece geç de gelsen açıktır.

Baba ekmektir. Sofraya sessizce gelir.

Baba duadır. Fark etmezsin ama ömrün boyunca seni korur.


İnsan bunları babası yaşarken anlayamıyor.

Nasihatlerinden sıkılıyor babanın.

Sözlerine kızıyor.

Bazen sesini yükseltiyor babaya karşı.

Bazen gönlünü kırıyor onun.

Sonra...Sonra…

Bir gün telefon çalmıyor.

Kapı açılmıyor.

Bayram sabahı elini öpeceğin kimse kalmıyor.

İşte o gün anlıyorsun. Evden bir insan eksilmemiş.

Bir ömür eksilmiş.

Bir gölge çekilmiş.

Bir dağ yıkılmış. O dağa yaslanamıyorsun artık…

...

Ey bu satırları okuyan kardeşim...

Eğer baban hayattaysa...

Ne olur bu yazıyı bitirince telefonunu eline al.

Onu ara. "Babacığım, nasılsın?" de.

İmkânın varsa git. Elini öp.

Hiçbir şey konuşmasanız bile yanında otur.

Bir bardak çayı birlikte için.

Bırak aynı cümleleri onuncu defa anlatsın. Sen on birinci defa dinle.

Çünkü bir gün o ses tamamen susacak.

İşte o zaman dünyanın en büyük servetini kaybettiğini anlayacaksın.

Mezarlıklarda en çok söylenen kelime "keşke"dir.

Keşke biraz daha yanında otursaydım...

Keşke onu daha çok arasaydım...

Keşke elini biraz daha sık tutsaydım...

Keşke...Keşke…Keşke…

Ama mezarlıkların dili yoktur.

Orada cevap verilmez.

...

Bugün insanlar imkanları olduğu halde rahatları bozulmasın diye, anne-babalarını huzurevlerine bırakıyor.

Yoğunuz, işimiz çok diyorlar.

Vaktimiz yok diyorlar.

Oysa anne ve babalarının kendileri için uykusuz geçirdiği geceleri unutuyorlar.

Altını temizledikleri günleri...

Hastalandıklarında başlarında sabahladıkları geceleri...

Çocukken yürüyebilsin diye parmaklarından tuttuklarını...

Unutuyorlar.

Şunu hiç unutmayalım:

Anne ve babasını yaşlanınca onları yük gören bir toplumun geleceği de yaşlanmıştır.

Çünkü merhametin bittiği yerde medeniyet de biter.

...

Bugün ben de babayım.

Şimdi daha iyi anlıyorum babamı.

Çocuklarıma baktıkça onu görüyorum.

Sustuğu yerleri...

Sabrettiği günleri görüyorum…

Yorulduğu hâlde belli etmediği zamanları...

Ve içimden sadece bir cümle geçiyor:

"Babam meğer ne kadar büyük adammış..."

Bunu anlamak için onun ölmesini beklemem gerekmezdi.

Ama bekledim.

Hepimiz gibi...

...

Şimdi mezarının başına gidince konuşmak istiyorum.

Sanki beni duyuyormuş gibi...

"Baba..."

"Seni çok özledim."

"Hem de çok..."

"Ben hakkımı sana defalarca helâl ettim."

"Ne olur..."

"Sen de bana hakkını helâl et."

Sonra sessizlik...

Toprak sessiz...

Rüzgâr sessiz...

Çam ağaçları sessiz...

Ama vicdan konuşuyor.

Ve bana şunu söylüyor babam mezarından:

Babalar ölmez...

Onlar evlatlarının vicdanında yaşamaya devam ederler. Hayır... Babalar ölmez.
Onlar, her doğru kararımızda bize yol gösteren ses olurlar.
Her duamızda adları geçer.
Her secdede gözlerimiz dolar.
Ve bir gün, biz de baba olduğumuzda, aynaya baktığımızda kendi yüzümüzde onların yüzünü görürüz. Evet babalar ölmez…

Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin.

Hayatta olan anne ve babalarımıza sağlık, afiyet ve uzun ömürler versin.

Onların kıymetini, mezar taşlarını öptükten sonra değil; ellerini öperken bilen kullarından eylesin.

Âmin.

25 Haziran 2026 Perşembe

AŞURE, NUH PEYGAMBER, KERBELA , HZ. HÜSEYİN

 AŞURE KAZANI VE KERBELÂ'NIN GÖLGESİ


-Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız-

Rüştü KAM

24.06.2026 Berlin

Muharrem ayı geldiğinde aklıma önce Hz. Nuh gelir.

Yıllarca kavmini Allah'ın yoluna davet etmişti. Gece gündüz demeden hakikati anlatmış, sabırla insanları uyarmıştı. Fakat ona inananların sayısı çok azdı. Gün geldi, Allah Teâlâ kendisine bir gemi yapmasını emretti. Ortada ne deniz vardı ne de yaklaşan bir tufanın görünen bir işareti...

Hz. Nuh, Rabbinin emrine teslim oldu. Gemiyi yapmaya başladı.

Onu görenler alay ediyorlardı.

"Çölde gemi mi yapılır?" diyor, onu küçümsüyorlardı.

Hz. Nuh ise kimseyle tartışmıyor, kendisini ispat etmeye çalışmıyordu. Çünkü biliyordu ki hakikat, insanların alkışına göre değil, Allah'ın emrine göre şekillenir.

Sonra beklenen gün geldi.

Gök kapılarını açtı.

Yeryüzü sularını fışkırttı.

Tufan, inkârın bütün gururunu önüne katıp götürdü. Alay edenler helâk olurken, iman edenler o gemide yeni bir hayatın yolcuları oldular.

Rivayetlere göre tufanın ardından gemi, 10 Muharrem günü Cudi Dağı'na oturdu. Aylar süren yolculuğun sonunda gemide kalan son erzaklar bir araya getirildi. Bir avuç buğday, biraz nohut, fasulye, mercimek ve kuru meyveler... Hiçbiri tek başına bir sofraya yetmiyordu. Ama aynı kazanda birleşince berekete dönüştüler.

İşte bugün "aşure" dediğimiz gelenek, yalnızca bir tatlı değildir. O; tufandan sonra yeniden filizlenen hayatın, paylaşmanın, şükrün ve dayanışmanın sembolüdür. Farklı tatların aynı kazanda uyum içinde buluşması, aslında farklı insanların da ortak değerlerde buluşabileceğini anlatan sessiz ama güçlü bir mesajdır.

Ne var ki tarih, aynı 10 Muharrem'e asırlar sonra bambaşka bir anlam daha yükleyecektir.

Bir zamanlar, Dicle Nehri’nin kenarında, Cudi Dağı'nın eteklerinde kurtuluşun ve umudun günü olarak hatırlanan bu tarih, bu sefer Hicrî 61 yılında Fırat Nehri’nin kenarında Kerbelâ'nın kavurucu çölünde insanlık vicdanını kanatan büyük bir acının da adı olacaktır.

Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin, dedesinden miras aldığı adalet anlayışını ve hakikati korumak için yola çıkmıştı. Karşısında ise gücünü haktan değil, iktidardan alan bir yönetim vardı.

Muaviye'nin ölümünün ardından oğlu Yezid'in hilafet makamına getirilmesi, İslam toplumunda derin tartışmalara yol açmıştı. Hz. Hüseyin'den de biat etmesi istendi. Fakat onun için mesele bir şahsa bağlılık meselesi değildi. Mesele, adaletin mi yoksa zorbalığın mı yanında durulacağı meselesiydi.

Bu yüzden Hz. Hüseyin tarihî bir duruş sergiledi.

Canını verdi; ama inandığı değerlerden vazgeçmedi.

Kûfe'ye doğru çıktığı yolculuk, Kerbelâ'da durduruldu. Yanındaki aile fertleri ve sadık dostlarıyla birlikte günlerce susuz bırakıldı. Fırat'ın kıyısında suya hasret kalan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar tarihin en acı sahnelerinden birini yaşadılar.

10 Muharrem günü başlayan saldırıda Hz. Hüseyin'in arkadaşları birer birer şehit düştü. Yakınlarını toprağa veren Hz. Hüseyin de sonunda şehadet şerbetini içti. Ardında ise yalnızca gözyaşı değil, bütün çağlara hitap eden büyük bir ahlâk dersi bıraktı.

Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmış acı bir hadise değildir.

Kerbelâ; hakkın güç karşısındaki imtihanıdır.

Vicdanın menfaatle sınanmasıdır.

Adaletin saltanata kurban edilmesidir.

Belki de bu yüzden Kerbelâ'nın üzerinden on dört asır geçmiş olmasına rağmen acısı hâlâ dinmemektedir.

Bugün isimler değişmiştir.

Elbiseler değişmiştir.

Saraylar değişmiştir.

Fakat hak ile batılın mücadelesi hâlâ devam etmektedir.

Zalimler dün de vardı.

Bugün de var.

Mazlumlar dün de vardı.

Bugün de var.

Bu yüzden Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında okunacak bir hadise değildir; insanlığın her çağda yeniden yüzleştiği ahlâkî bir imtihandır.

Muharrem ayı bize iki büyük miras bırakmıştır.

Birincisi Hz. Nuh'un aşure kazanıdır.

Paylaşmayı...

Şükretmeyi...

Farklılıklarımızla aynı sofrada buluşabilmeyi öğretir.

İkincisi ise Kerbelâ'dır.

Hakkın yanında durmanın bazen ağır bedeller istediğini...

İnsan onurunun makamdan da servetten de kıymetli olduğunu hatırlatır.

Belki de bu sebeple Muharrem, İslam tarihinin en anlamlı aylarından biridir.

Bir yanında Cudi Dağı'nın umut dolu sabahı vardır.

Diğer yanında Kerbelâ'nın kavurucu çölü...

Biri kurtuluşun sevincini anlatır.

Diğeri adalet uğruna ödenen bedeli...

Ve ikisi birlikte aynı hakikati fısıldar:

Allah'a güvenen kurtulur.

Haktan ayrılmayan ise, kaybetmiş görünse bile, aslında tarihin ve insanlığın vicdanında daima kazanır.

Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız.

14 Haziran 2026 Pazar

DÜNYA KUPASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 2026

 TEK KALE OYNADIK, İKİ GOL YEDİK!

Yani şimdi ne diyeceğimizi bilemiyorum…Futbolun acı gerçeği budur; bazen en iyi oynayan değil, son vuruşu yapabilen kazanır.
Maç boyunca sahada tek bir takım vardı desek abartmış olmayız. Top bizdeydi, oyun bizdeydi, baskı bizdeydi. Rakip zaman zaman kendi sahasından çıkmakta bile zorlandı. Pozisyon arayan, oyunu yönlendiren, galibiyeti isteyen taraf bizdik.Golleri biz yedik.
Ama futbolun bazen acımasız bir tarafı var.
Siz oynarsınız, siz koşturursunuz, siz mücadele edersiniz; fakat tabelaya bakanlar sadece sonuca bakar.
Ve sonuç şu:
2-0 mağlubiyet.
Peki eksik olan neydi?
Bana göre cevap basit: Cesaret.
Son vuruşu yapabilme cesareti…
Şut atabilme cesareti…
Risk alabilme cesareti…
Maçın son dakikalarında bunu gördük aslında. Kenan Yıldızla birlikte birden bire rakip kaleye yüklenmeye başladık. Daha fazla denedik, daha fazla zorladık. O dakikalarda ortaya çıkan iştah ve kararlılık, maçın başından itibaren sahaya yansımış olsaydı, bugün çok farklı şeyler konuşuyor olabilirdik.
Oyuncular mı?
Mükemmel.
Takım mı?
Mükemmel.
Oyun mu?
O da mükemmel.
Ama futbol sadece güzel oynamanın oyunu değil. Bazen bir adım daha ileri gitmek, bir saniye daha erken karar vermek, bir şut daha fazla çekmek gerekiyor.
Futbolun en acı gerçeklerinden biri de budur:
Bazen en iyi oynayan değil, son vuruşu yapabilen kazanır.
Biz iyi oynadık.
Ama rakip golleri attı.
Ve tabelaya yine o bildik sonuç yazıldı:
0-2.
Bizi seven bütün dünya üzüldü..

Bizi seven bütün dünya üzüldü...
Ben oyuncular hakkında bi ṣey söyleyemem. Mükemmel olmayanlar varsa bile mükemmele yakındılar. Asıl sıkıntı orkestra ṣefinde. O da futbolu bilmediğinden değil aynı heyacanı duymadığından. Bu çocukları aynı ruh etrafında toplayabilecek bir ṣef gerek. Haydi aslanlarım deyince aslanın ne demek olduğunu her oyuncuya hissetttirebilecek bir ṣef. Koçlarım benim, yürüyün kim tutar sizi deyince her oyuncuda aynı heyecanı uyandırabilecek bir ṣef lazım. Gençler biz sizin yanınızdayız. Siz oyununuza bakın. Ümitsizliğe de düṣmeyin...Yürüyün Mevlam sizinledir...

9 Haziran 2026 Salı

VAV/TUŞPA VAN KALESİ

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR–VAN 2026 GEZİSİNDEN

(XV) VAN- II

 

Rüştü KAM

15 Nisan 2026 – Berlin

 

VAN KALESİ

 

Uzaktan heybetli görünüyor kale…Van Gölü’nün masmavi sularına hâkim, asırların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan ihtiyar bir muhafız gibi duruyor karşımızda. Çıkması kolay değil. Hem dik hem de zaman istiyor. Belki de böylesi daha doğru. Çünkü bazı mekânlara ulaşmak için sadece ayakların değil, hafızanın da tırmanması gerekiyor.


Urartular döneminde buraya Tuşpa denirmiş. Bir zamanlar Urartu’ların kalbi burada atarmış. Krallar buradan hükmeder, askerler buradan sefere çıkar, tüccarlar mallarını buraya getirir, rahipler tanrıları adına burada ayinler düzenlermiş. Bugün sessiz görünen bu kayalıklar, vaktiyle bir başkentin gürültüsünü ve ihtişamını taşımış.


Rehberimiz Ozan otobüsü durduruyor ve kalenin eteklerinde kayalıkların arasındaki bir noktayı işaret ediyor:


“Orası sunak alanı…”


Hepimiz aynı yöne bakıyoruz. İlk bakışta sıradan görünen kaya parçası, dikkatle incelendiğinde insan eliyle şekillendirilmiş bir ibadet mekânına dönüşüyor. Taşın üzerinde zamanın aşındıramadığı bir irade duruyor. Rivayete göre burada kurbanlar sunulur, dualar edilir, adaklar adanırmış. 

Urartu kralları zaferlerden sonra halkıyla birlikte burada toplanır, tanrılarına şükredermiş. Buradaki kaya yazıtları şarapların döküldüğünü, tahılların sunulduğunu ve sürülerin kurban edildiğini anlatıyor. Rehberimiz, zigguratlardan da söz ediyor. İnsan ister istemez Mezopotamya medeniyetleriyle Urartular arasındaki kültürel bağları düşünmeye başlıyor.

Gözünüzü kalenin yamacındaki o kayalıklara çevirdiğinizde tarihle bugün arasındaki perde inceliyor sanki. Tunç miğferli askerlerin taş merdivenlerden yükseldiğini, rahiplerin ağır adımlarla sunağa yürüdüğünü, kalabalığın derin bir sessizlik içinde onları izlediğini hayal ediyorsunuz.


Fakat hayat burada sadece savaşlardan ve ayinlerden ibaret değilmiş.

Şölenler de kurulmuş bu taşların gölgesinde.

Büyük büyük kazanlar da kaynamış.

Testilerden kadehlere şaraplar doldurulmuş.

Müzikler yükselmiş.

Zaferler böyle kutlanmış.

Belki de Van Gölü’nden esen rüzgâr, bugün olduğu gibi o günlerde de sofraların etrafında dolaşmış.


Urartuların şarapçılıkta ne kadar mahir oldukları biliniyor. Van’ın üzüm bağları da aradan geçen binlerce yıla rağmen bu eski medeniyetin izlerini taşımaya devam ediyor.

 

Rehberimiz Ozan, Urartuların meşhur su kanallarından da söz ediyor. Özellikle Menua Kanalı’ndan...Aradan geçen bunca asra rağmen hâlâ hayranlıkla anılan bu kanal, medeniyetlerin yalnız kılıçla değil, suyla da kurulduğunu hatırlatıyor insana.Toprağı suyla buluşturanlar, aslında geleceği de inşa etmişler.

Hasat vakitlerinde yapılan bereket şölenlerini, toplu yemekleri ve mevsimlik kutlamaları dinlerken insan, medeniyet dediğimiz şeyin biraz da suyu adaletle dağıtabilmek olduğunu düşünüyor. Hele bu coğrafyada...


YA EĞLENCE HAYATINA NE DEMELİ

Müzik de eksik değilmiş bu hayattan. Kabartmalarda flüt çalanlar, davul taşıyanlar, dans eden insanlar görülüyor.

Demek ki Van Kalesi’nin eteklerinde yalnız asker postallarının sesi yankılanmıyormuş.

Çocuk sesleri...

Şarkılar...

Kahkahalar...

Bayram sevinçleri...

Hepsi bu taşların hafızasına karışmış.

Bugün o kayalıkların dibinde durunca insanın içine tarifi güç bir his çöküyor.

Binlerce yıl geçmiş aradan.

Krallar ölmüş.

Ordular dağılmış.

Diller değişmiş.

Bayraklar değişmiş.

Ama taşlar hep kalmış.

Sanki zaman en çok onları sevmiş.

 

İnsan o an anlıyor ki tarih, kitap sayfalarında kalan kuru bir bilgi değildir. Bazen bir kayanın gölgesinde, bazen aşınmış bir merdiven basamağında, bazen de rüzgârın taşıdığı sessizlikte yaşamaya devam eden bir hatıradır.

 

Kalenin diğer tarafına, giriş kapısının bulunduğu bölüme doğru geçiyoruz.

Hava güzel.

Van semalarında öğle güneşi bütün ihtişamıyla yükselmiş.

Göl tarafından gelen hafif rüzgâr sıcaklığı kırıyor.

Ne üşüten bir serinlik var havada ne de bunaltan bir sıcaklık.

Gökyüzü berrak.

Ufuk açık.

Van Gölü uzakta mavi bir sonsuzluk gibi uzanıyor.

İşte böyle zamanlarda insan Yahya Kemal’in o büyük medeniyet terkibini daha iyi anlıyor.

Çünkü bazı şehirler sadece görülecek yerlerden ibaret değildir.

Onlar, asırların biriktirdiği ruhu bugüne taşıyan sessiz muhafızlardır.

Van da öyle...


Tam bu sırada rehberimiz Ozan, yorulduğumuzu fark etmiş olacak ki gülümseyerek:

“Haydi arkadaşlar, yarım saat ihtiyaç molası...” diyor.

Bahçedeki tahta banklara oturuyoruz.

Küçük ama sıcak bir ortam hazırlanmış.

Etrafta hediyelik eşya satan dükkânlar var.

Halılar...

Renk renk şallar...

El işi çantalar...

Taş süsler...

Turistik bölgelerde görmeye alışık olduğumuz canlılık burada da kendini gösteriyor.

Çay da ikram ediyorlar.

Ama yine aynı mesele...

ÇAYKUR çayı burada da yok.

Yine kaçak çay...


Doğu Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi burada da kaçak çay adeta hayatın bir parçası hâline gelmiş.


Bir süre dinlendikten sonra kalenin arka tarafındaki "Eski Van" denilen bölgeye doğru geçiyoruz.

ESKİ VAN ŞEHRİ VE HÜSREV PAŞA KÜLLİYESİ

 

Aracımızı park ediyoruz.

Tam içeri girecekken bir hareketlilik başlıyor.

Çakarlı araçlardan oluşan bir konvoy yaklaşıyor.

Polisler hızla pozisyon alıyor.

Bize de bir süre beklememiz gerektiği söyleniyor.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken gelen kişinin İran Kültür Bakanı olduğunu öğreniyoruz.

Yaklaşık on beş dakika kadar süren ziyaretin ardından heyet ayrılıyor ve biz de içeriye girebiliyoruz.

Doğrusu güvenlik tedbirlerinin yoğunluğu dikkat çekiyor.

Ama bölgenin yakın geçmişini, Türkiye'nin yeni yeni soluk almaya başladığı güvenlik iklimini ve bölgedeki hassas dengeleri düşününce bu yapılanları yadırgamıyoruz.


Van Kalesi'nin eteklerinde dolaşırken rehberimizin sesiyle yeniden bugüne dönüyoruz.

Eski Van şehrinden söz ediyor.

Medreselerden...

Hanlardan...

Camilerden...

Çarşılardan...

Bir zamanlar ovanın üzerinde yükselen kubbelerden, minarelerden, avlularda yankılanan insan seslerinden...

Sonra sesi birden değişiyor.

Biraz ağırlaşıyor. Hüzünleniyor.

1915'teki Rus işgalinden bahsediyor.

Yangınlardan...

Yıkımlardan...
Katliamlardan

Bir zamanlar hayat dolu olan bu şehrin nasıl harabeye döndüğünü anlatıyor.

Dinlerken gözlerimiz önümüzdeki taşlara kayıyor.

İnsan ister istemez yakın tarihin acılarını düşünüyor.

1915'i düşünüyor...

Rus işgalini...

Yakılan mahalleleri...

Dağılan aileleri...

Yollara düşen insanları...

Ve kendi kendine soruyor:

Tarih bize ne öğretir?

Eğer geçmişin acılarından ders alınmayacaksa, onca gözyaşı ne içindi?

Bu topraklar bir asır önce büyük acılar yaşadı.

Dış güçlerin hesapları, savaşlar ve çatışmalar yüzünden nice ocaklar söndü.

Bugün dünyaya baktığımızda değişen pek fazla şey olmadığını görüyoruz.

Dün Rusya'nın, İngiltere'nin ve başka güçlerin yürüttüğü hesaplar vardı.

Bugün başka aktörler var. Onlar da aynı hesapla buradalar. Ey Vanlılar aynı acıyı tekrar yaşamak mıdır derdiniz? 

İnsan o harabelerin arasında dolaşırken ister istemez şu duayı ediyor:

Rabbim bu millete bir daha aynı acıları yaşatma.

Geçmişin hatalarından ders almayı, kardeşlik hukukunu korumayı ve bu güzel memleketi her türlü fitneden muhafaza etmeyi nasip et.

Gözlerimiz önümüzdeki araziye kayıyor.

Bugün sessiz duran bu araziye...

Otların arasında kaybolmuş duvar kalıntılarına...

Yer yer toprağın içinden çıkan temel taşlarına...

Ve hayal etmeye başlıyoruz.

Bir zamanlar çocuk seslerinin yükseldiği sokakları...

Akşam ezanının dalga dalga yayıldığı mahalleleri...

Sabah dükkânlarını açan esnafı...

Medrese yolunda yürüyen talebeleri...

Sonra bir gün aniden gelen Rus işgalini...

Arkasından yükselen dumanları...

Dağılan kalabalıkları...

Ve şehre çöken sessizliği...

Tarih çoğu zaman büyük zaferlerin hikâyesi olarak anlatılır.

Oysa burada insan, tarihin biraz da kaybedilen şehirlerin hüznü olduğunu anlıyor.

Şehirler de insanlar gibi doğuyor, büyüyor, gelişiyor, ihtişama ulaşıyor ve bazen yavaş yavaş hatıraya dönüşüyor.

Fakat tamamen ölmeyenler de oluyor;

Taşları kalmışsa...

Bir minaresi ayakta duruyorsa...

Bir çeşmesinden hâlâ su akıyorsa...

Ve onları hatırlayan insanlar olmuş ise...

O zaman yaşamaya devam ediyorlar.

İşte eski Van da öyle...

Bugün büyük ölçüde sessiz.

Ama mağlup değil.

Yıkılmış ama onuruyla.


Van, Kalesi'nin gölgesinde, Van Gölü'nün maviliğine karşı hâlâ vakur bir şekilde duruyor.

Asırlar boyunca nice devletler gelip geçmiş bu topraklardan.

Urartular...

Persler...

Romalılar...

Selçuklular...

Osmanlılar...

Hepsi bu göğün altında yaşamış.

Hepsi bu gölün sularına bakmış.

Hepsi bu rüzgârı hissetmiş.

Bugün onların hiçbiri yok. Ama eserleri var.

Dağlar yerinde.

Kale yerinde.
Göl yerinde.

Ve insanı derin düşüncelere sevk eden o kadim sessizlik yerinde...


Biraz sonra yeniden tarihin içinde yürümeye devam ediyoruz.

Karşımızda Hüsrev Paşa Külliyesi yükseliyor.

Mimar Sinan'ın eserlerinden biri olarak kabul edilen bu zarif yapı, yıllar süren yıkım, yangın  ve ihmale rağmen yeniden ayağa kaldırılmış.

Taşlarına baktıkça insanın içine garip bir duygu doluyor.

Bir medeniyet tamamen yok olmamış çünkü.

Bazen sadece yeniden hatırlanacağı günü bekliyor.

Külliyenin avlusunda dolaşırken bunu hissediyorsunuz.

Sessiz ama mağrur bir duruş var yapıda.

Yakılmış...

Yıkılmış...

Ama teslim olmamış.

Taşların arasında dolaşırken eski mezar taşları dikkatimizi çekiyor.

Üzerlerinde Osmanlıca kitabeler var.

Satırlar hâlâ yerinde.

Yazılar hâlâ okunabilir durumda.

Ama biz okuyamıyoruz.

İşte insan tam burada durup düşünmeden edemiyor.


Yapılan
 sadece bir alfabe değişikliği meselesi değilmiş meğer.

Aynı zamanda kültürel hafıza meselesi.

Geçmişle kurulan bağın zayıflaması meselesi.

Dedelerinin mezar taşını okuyamayan, arşivlerini doğrudan anlayamayan nesillerin ortaya çıkması meselesiymiş.

İnsan o taşların önünde durunca bunu daha derinden hissediyor.

Bir toplum geçmişini ne kadar iyi tanırsa geleceğini de o kadar sağlam kurabiliyor.

Çünkü hafıza yalnız geçmişe ait değildir.

Geleceğin de temelidir.

Külliyeden ayrılırken son kez dönüp bakıyoruz.

Yüzyıllardır ayakta duran bu taşlar, sanki bize sessizce şunu söylüyor:

"Medeniyetler yalnızca binalarla yaşamaz, hatırlamakla yaşar."

Devam edecek