TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; KASIMİYE MEDRESESİ VE ULU CAMİİ (VIII)
Rüştü Kam
15 Nisan 2026 -Berlin
MARDİN
Sabahın henüz ilk ışıkları Urfa’nın üzerine düşmemişti ki, yola koyulduk. İstikametimiz Mardin… Taşın sabırla yoğrulduğu, dar sokakların asırlık hikâyeler sakladığı o kadim şehir. İçimizde hem bir merak hem de programın aksatılmaması için zamana karşı sessiz bir telaş vardı.
Rehberimiz, bir akşam önceden sözünü verdiği nohut dürümünü hatırlattı yola çıkarken. Önce onu alacak, ardından yola devam edecektik. Aslında kahvaltımızı yapmıştık; dürüme pek de ihtiyaç yoktu. Sonradan öğrendiğime göre bu konuda ısrarcı olan, gruptan sorumlu Fatma Mıdık olmuş. “Yolda iyi gider,” demiş. Herhalde hesabını yapmıştır diye düşündük; Nede olsa grup başkanı, itiraz etmeden kabullendik…
Zaten arkadaşların çoğu uykudaydı; uyanık olanların da akışı değiştirecek bir itirazda bulunacağını sanmıyorum. Şehir trafiği, sabahın o saatinde bile oldukça yoğundu. Nohut dürümü uğruna zaman sıkıntısı yaşayacağımızın sinyallerini almaya başlamıştım. Fark etmiştim etmesine de yapacak pek bir şey yoktu. Bazen ısrar etmek yerine susmak, yolculuğun selameti için daha doğru olur. Bilhassa grup yolculuklarında her karara itiraz etmek, küçük gruplaşmalara yol açabilir; bu da yolculuğun tadını kaçırır.
Bizim gezilerde zamanın sarkması, sadece o anı değil, sonrasını da etkiler. Bir yerde geciktiniz mi, bu gecikme domino taşı gibi diğer duraklara tesir eder. Sonunda gezmek istediğiniz yerleri hakkıyla gezemezsiniz planda olmasına rağmen.
Nohut dürümünü aldık ve vakit kaybetmeden Mardin’e müteveccihen koyulduk yola. Ancak Urfa–Mardin karayolunun yer yer bozulan zemini, yolculuğumuzu beklediğimizden daha da ağır ilerletiyordu. Mesafe kısalıyor, ama programı uygulama saatleriyle aramız açılıyordu. Yol ilerleyince Mardin’e planladığımız vakitte varamayacağımız anlaşılmıştı. Programın aksamasını önlemek için ister istemez Mardin’i kısa tutmaya razı olduk. Mardin’de gezilecek öyle önemli çok yer de yoktu zaten.
Tam o sırada gökyüzü de kararımızı desteklercesine bırakıverdi ağırlıklarını üstümüze. Çanaktan boşanırcasına inmeye başladı rahmet. Sanki “acele etmeyin, her şey olacağına varır” der gibiydi. Olması gereken oluyordu, olanlar olması gerekenlerdi.
Mardin… İlk bakışta taşın estetiğiyle insanı kendine çeken, ama içine girdikçe daha çok hissedilen bir şehir değilmiş. Öyle uzun uzun gezilecek yerlerin peşine düşeceğimiz bir şehir de değilmiş. Mardin; daha ziyade karşıdan bakılacak, siluetiyle hafızaya kazınacak, sessizliğiyle insana dokunacak bir şehirmiş. Bu yüzden çarşısını doya doya gezememek içimizde küçük bir ukde olarak kalsa da, bu eksiklik bir mahrumiyet hissine dönüşmedi. Çünkü Mardin, kendini gezerek değil, hissettirerek anlatan bir şehirmiş. Bize anlatılan böyle. Rehberimiz, Ahmet Yavuz Mardin’e girerken anlattı bunları.
“Şu karşıda gördüğünüz şehir, Mezopotamya’ya hâkim bir tepenin yamacına kurulmuş kadim bir yerleşim yeridir. Mardin’in tarihi çok eskilere, MÖ 3000’li yıllara kadar uzanır. Sümerler, Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar… Hepsi bu topraklardan geçmiştir. Ama şehre asıl karakterini verenler Artuklulardır. 12. yüzyıldan itibaren Mardin, Artuklularla birlikte önemli bir ilim ve ticaret merkezi hâline gelir.
Mardin adı, Arapça “merd” (kaleler) kelimesinden türemiştir. Bu yorum oldukça güçlü, çünkü şehir gerçekten de bir kale gibi yükselir; özellikle Mardin Kalesi, bu fikri somutlaştıran en belirgin örnektir. Yüzyıllar boyunca savunma ve gözetleme noktası olarak kullanılmıştır.
Diğer rivayete göre ise isim, bölgede yaşamış savaşçı bir kavim olan Mardelerden gelir. Bu halkın adı zamanla şehre geçmiş olabilir. Ancak bu görüş, tarihsel olarak daha az net kanıtlarla desteklenir.
2026 itibarıyla Mardin’in nüfusu yaklaşık 850 bin civarındadır. Fakat bu şehir rakamlarla anlatılmaz. Asıl dikkat çeken şey, taşıdığı çeşitliliktir. Türkler, Kürtler, Araplar, Süryaniler… Farklı dil, din ve kültürler yüzyıllardır burada iç içe yaşamıştır. Bu yüzden Mardin, medeniyetlerin buluştuğu bir merkezdir.
Şu gördüğünüz taş evlere dikkat edin. Sarı kalker taşından yapılmıştır. Bu taş hem yazın serin tutar hem de şehre o kendine has rengini verir. Evler birbirinin manzarasını kapatmaz. Çünkü Mardin’de ‘komşunun güneşine saygı’ diye bir anlayış vardır.
Sokaklar dar ve kıvrımlıdır. Bu, hem savunma hem de iklimle ilgilidir. Güneşin etkisini azaltır, rüzgârı dengeler. Yani Mardin’deki mimari sadece güzel görünmek için yapılmamıştır. Aynı zamanda korunma, iklime uyum sağlama ve yaşamı kolaylaştırma amacı taşır.
Kalın taş duvarlar sıcağı keser, dar sokaklar gölge oluşturur, yüksek konum ise güvenlik sağlar. Kısacası bu yapılar hem estetik hem de akılcı çözümlerin sonucudur.
Mardin’i özel kılan sadece taş binaları değildir. Asıl fark, şehrin sakinliği, hayatın yavaş ve derin bir ritimle akmasıdır. Burada zaman acele etmez; insanlar da öyle. Hayat koşturmaz, usul usul akar.“
Mardin, anlatıldıkça değil, bakıldıkça çoğalan bir şehirmiş meğer. Kasımiye Medresesi ve Mardin Ulu Camii’ni ziyaret ederek ve biraz da alışveriş yaparak yeniden koyulduk yola. Taşın dile geldiği, her duvarın bir hikâye fısıldadığı bu şehir bize kendini tam anlamıyla açamadan geride kaldı. Ama yine de o taşların arasında saklı olan sessizlik, içimize işleyen bir hatıra olarak bizimle birlikte yol almaya devam etti. Mardin…Ey, Mardin, biz senin çarşını pazarını dolaşamadık ama yine de seni anladık, hoşça kal.
KASIMİYE MEDRESESİ
“Burası Artuklular döneminde yapımına başlanan bir medresedir. Ancak çeşitli sebeplerle tamamlanamaz. Daha sonra Akkoyunlular döneminde, 15. yüzyılın sonlarında Kasım Bey tarafından nihayet tamamlanır. O yüzden adı Kasımiye Medresesi olarak bilinir.
Kasım Bey; Akkoyunlular döneminde bu topraklarda söz sahibi olan bir bey. 15. yüzyılda yaşamış. Uzun Hasan’ın soyundan geldiği kabul edilir. Mardin’i imar eden, bu medreseyi tamamlatan isimdir.
Ama her hikâye sadece taşla, ilimle yazılmaz… Bazıları da kanla yazılır. Şimdi şu duvara dikkat edin. Buna ‘kanlı duvar’ deriz. Rivayete göre Kasım Bey, siyasi bir çekişmenin ortasında burada öldürülür. Kılıç darbeleriyle yere düşer. Akan kanı bu taşlara sıçrar. O gün bugündür bu duvar “kanlı duvar” adıyla anılır. Ne kadar doğrudur bilinmez… Ama şu kesindir: Bu taşlar sadece ilme değil, bir dönemin serte siyasetine de şahitlik etmiştir.
Şu ortadaki havuzu görüyorsunuz. Bu havuz sıradan bir süs havuzu değildir. Doğumdan ölüme kadar insan hayatını anlatır. Gördüğünüz gibi su yukarıdan düşer, kanallardan geçer ve aşağıya doğru akar. Doğumu, yaşamı ve ölümü simgeler.
Diğer medreselerde olduğu gibi burada da sınıfların kapıları yüksek değildir. Hocanın huzuruna çıkarken saygı göstermek gerekir. Kapılar bu mantıkla alçak yapılmıştır.
Şimdi şu gördüğünüz resme dikkat edin. Bu üç boyutlu bir çalışmadır. 600 yıl öncesine ait olduğu rivayet edilir. Çıplak gözle bakıldığında düz gibi durur ama dikkatli bakarsanız farklı bir resim olduğunu fark edersiniz.
Yüz yüze gelince iyice dikkat edin, resim sizi takip eder. Nereye geçerseniz geçin, bakışı sizinle birlikte gelir. İşte bu da o dönemin optik bilgisine dair ilginç bir örnektir.
Bu durum, erken dönem optik ve perspektif bilgisine işaret eder. Kimi bunu El Cezeri’ye, kimi daha eski İslam bilginlerine dayandırır. Ancak bunu kesin olarak kimin yaptığı bilinmez. Bildiğimiz şu ki, o dönemlerde optik bilgisi bugünkü kadar gelişmiş görünmese de, bu tür çalışmaların yapılabildiğini gösteren örneklerden biridir. Bu işin arkasında İslam dünyasının birikimi vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”
Burada İbnü'l-Heysem’i de anmadan geçmemek gerekir. 10. yüzyılda yaşamış büyük bir bilim insanıdır. Basra’da doğmuş, Kahire’de vefat etmiştir. Onu önemli kılan şey, ışık ve görme üzerine yaptığı çalışmalardır. O güne kadar gözden ışık çıktığı sanılırken, İbn. Heysem bunun tam tersini ortaya koyar. Yani ışığın nesneden göze geldiğini söyler.
Yazdığı Kitabü’l-Menazir, yani Optik Kitabı, hem İslam dünyasını hem de Avrupa’yı etkilemiştir. Bugün perspektif ve görme üzerine bildiklerimizin temelinde onun çalışmaları vardır.
Rehberimizin anlattıkları taş duvarlar arasında yankılanırken ben biraz geride kaldım. Öğrenmem gereken başka bilgiler vardı. Kalabalığın içinde değil, sanki zamanın içinde yürümeyi tercih ettim. Etrafı kolaçan ettim. Oradaki üniversite öğrencileri bana eşlik ettiler. Sonunda Yeliz hanımın hışmına da uğradım ama değdi. 400 TL. ceza kesti bana geç kaldığım için.
Kasımiye Medresesi… Bir dönem vakıflara bağlı bir ilim yuvasıymış. Şimdi ise Mardin Artuklu Üniversitesi’ne bağlanmış. Bu değişimi alkışladım. Sadece idari bir düzenleme değil bu aslında; geçmişte ilmin üretildiği bir mekânın, bugün yine bir üniversiteye emanet edilmesi alkışlanmaz mı… Alkışlanır elbet. Ben de alkışladım. Zamanın kendi içinde kurduğu bir süreklilik gibi.
Bir yandan da içimde hafif bir burukluk vardı. Rehberimizin sözünü ettiği o meşhur filli saat… El Cezeri’nin dehasını yansıtan o eşsiz eser, artık burada değilmiş, müzeye götürülmüş. Belki daha iyi korunuyor, daha çok insan görüyor… Ama yine de insan, ait olduğu mekânda görmek istiyor o eseri.
Taş yerinde güzel, hikâye ise anlatıldığı yerde anlamlı.
Kasımiye Medresesi’nden ayrılırken geriye sadece gördüklerim değil, hissedemediklerimin eksikliği de kaldı içimde. Ama belki de Mardin’in bize bıraktığı en gerçek duygu buydu:
Tamamlanamamışlık…
ULU CAMİ
Mardin Ulu Camii’nin avlusuna girdiğimizde rehberimiz Ahmet Yavuz her zamanki sakinliğiyle hemen söze başladı:
“Mardin’in simgesi olan bu cami, 1176 yılında Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi döneminde inşa edilmiştir. Şehrin en eski ve en önemli mabedidir. Nereden bakarsanız bakın, gözünüz mutlaka bu caminin minaresine takılır. Sanki şehir onun etrafına inşa edilmiş gibidir. Bu yüzden o minare, sıradan bir minare değil, Mardin’in siluetini taşıyan bir işarettir.”
Caminin içindeyiz duvara doğru ilerledikçe sesler azaldı. Adımlar kendiliğinden yavaşladı. Duvarın içine gömülü olan muhafazayı işaret ederek; “Burada sakal-ı şerif muhafaza edilir,” dedi rehberimiz. Sakal-ı Şerif’ten bahsederken sesi daha da yumuşadı.
“Peygamber Efendimiz’e ait olduğuna inanılan mukaddes bir emanettir. Özel zamanlarda ziyarete açılır. İnsanlar buraya sadece görmek için değil, bir şeyler hissetmek için gelir.”
Biraz durdu, sonra ekledi:
“Bu emanet bir dönem hırsızlar tarafından çalınır. O günden sonra bir daha böyle bir şey yaşanmasın diye muhafazanın dört köşesine ayrı ayrı kilitler takılır. Her anahtar farklı bir kişiye verilir. Ancak hepsi bir araya gelirse açılabilir. Bu da emanete verilen değeri gösterir.”
Sonra mihraba yöneldik.
“Burada iki ayrı mihrap vardır. Bunun sebebi mezhep farklılığıdır. Biri Şafiilik, diğeri Hanefilik mensupları için kullanılmıştır. Geçmişte bazı uygulama farklılıkları nedeniyle aynı camide ayrı mihraplarda ibadet edilmesi tercih edilmiştir.
Şafiiler cuma namazını kıldıktan sonra ayrıca‘zuhr-u ahir’ namazı da kılarlar. Yani ‘cuma kabul olmazsa, öğle namazı yerine geçsin’ düşüncesiyle bir tedbir alırlar. Bu uygulama hâlâ devam etmektedir.”
Dışarıda yağmur, olanca hızıyla yağmaya devam ediyor. Rehberimiz, minareyi anlatmak için dışarı çıkmanın daha uygun olacağını söyledi. Avluya çıkar çıkmaz, üç basamaklı merdiveni çıktık ve giriş kapısının kemerinin altına sığınıp kendimizi korumaya aldık. Şemsiyesi olanlar şemsiyelerine sarıldı, olmayanlar taşın gölgesine…Yağmurun sesi avluda yankılanırken anlatım kaldığı yerden devam etti:
“Şu gördüğünüz minare, Mardin’in en tanınan simgelerinden biridir. Dilimli, yani yivli gövdesiyle dikkat çeker. Bu dikey hatlar sadece estetik değildir; yapıya sağlamlık da kazandırır. Tamamı kesme taştan yapılmıştır. Kullanılan sarı kalker taşı, güneşin ışığına göre renk değiştirir. Sabah başka, akşam başka görünür.
Minare tek şerefelidir. Yukarı doğru incelerek yükselir. Bu incelik, ustalık ister. Her taş, hesapla yerleştirilmiştir. Şerefenin altındaki mukarnaslara bakın… Taş, adeta oyularak dantel gibi işlenmiştir. Bu, o dönemin estetik ve sanat anlayışını gösterir.”
Rehberimiz biraz durdu, ayağını değiştirdi, kendisini sağlama aldı ve sonra sesi yeniden yükseldi:
“Şimdi yazılara dikkat edin. Bu minare çok özeldir. Sadece yükselmez; aynı zamanda konuşur da: Kaidedeki kitabede 1176 tarihi yer alır. Bu, Artuklu dönemini gösterir. Alt kısımdaki kûfî yazıda ‘La ilahe illallah’ ifadesi yer alır. Yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur.’
Yukarıda cennetle müjdelendiği kabul edilen on sahabenin isimleri yazılıdır. Ayrıca Talak Suresi’nin üçüncü ayeti de burada yer alır: ‘Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.’
Daha yukarıda gövde üzerindeki süslemeler de boşuna değildir; sekiz köşeli yıldız, cennetin sekiz kapısını simgeler. Geometrik geçmeler, sonsuzluğu ve düzeni anlatır. Bitkisel motifler ise hayatın sürekliliğini anlatır…”
Sonra hafifçe gülümsedi:
“Ama şunu da bilin… Bu yazıların kesin olarak bu minareye nakşedilme amacını anlatan net bir kayıt yoktur elimizde. Bu anlatımlar daha çok geleneksel kabullere dayanır. Yine de şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bu minareye baktığınızda sadece bir yapı görmezsiniz. İnancı, tarihi ve sanat anlayışını birlikte görürsünüz.”
Rehberimiz avludan arkadaşları aldı ve merdivenerden yukarıya tırmanmaya başladı. Ben orada kaldım ve ve gözlerimi tekrar minareye çevirdim. Başımı kaldırıp bir kez daha baktım o ince, zarif gövdeye. Sanki oraya sadece minare yapılmamış; gövdesine nakış nakış işlenmiş net mesajlarıyla bir görsel kitap gibi yazılmıştı. Taş değil de göğe doğru yükselen bir dua gibiydi. Velhasıl…
Mardin Ulu Camii, taşın ve estetiğin diliyle yazılmış bir inanç hikâyesidir. Ben bunu bilir bunu derim.
Hızlıca merdivenleri tırmanarak arkadaşlara ulaştım. Mardin çarşısına doğru yöneldik. Yöneldik yönelmesine de yağmur peşimizi birtürlü bırakmadı. Biz de inat ettik; “Yağmur altında da olsa çarşıya girecek, bir şeyler alacağız, yaz yağmurudur, geçer,” diye düşündük. Geçmedi. Aksine, sanki bizimle inatlaştı mübarek.
Mardin’e gelip de eli boş dönülür mü? Dönülmez elbet. Biz de yağmurun bu inatçı hâline rağmen nasibimizi çarşıda aradık ve aradıklarımızı da bulduk. Aslında iyi de oldu. Daracık sokaklarda, taşların arasından süzülen yağmur eşliğinde yürümenin tadına vardık. Islak taşların üzerinde ağır ağır ilerlerken, yürüyüşümüz masalsı bir hâl aldı.
Sonra fark ettim…
Yağmur, gezimizi engellemedi.
Aksine onu bir hatıraya dönüştürdü.
Şehrin içine büyük aracın girmesi yasak olduğundan aracın yanına yürüyerek gitme zevkine erenmedik. Biz de çareyi şehir minibüslerinde bulduk. Aracımızın olduğu yere, dar sokaklara daha yakışan o küçük araçlarla gitmeye karar verdik.
İşin eğlenceli kısmı tam da burada başladı. Biz yirmi kişiyiz; minibüs ise dört, en fazla beş kişi alıyor, çünkü dolu geliyor. Herkes bir anda kendini “önce kim binecek” telaşının içinde buldu.
“Sen geç, yok sen geç…” diye başlayan nezaket cümleleri kısa sürede tatlı bir karmaşaya dönüştü.
“Yok yok, siz buyurun…”
“Olmaz, siz önden gidin, biz arkadan geliriz…”
Kimse öne atılmıyor ama herkes de bir an önce binmek istiyor. Bir kısmımız ilk minibüsle uğurlandı, kalanlar arkadan el salladı. Gidenler gidince bu kez geride kalanlar arasında hafif bir tedirginlik başladı. ‘Ya bu minibüsler ne zaman gelecek?’ diye söylenirken, hemen yan taraftaki dükkân sahibine döndük: ‘Hemşerim, bu minibüsler kaç dakikada bir geliyor?”
Hemen ardından bir minibüs daha geldi. Bu kez kimse fazla düşünmedi; nezaket yerini pratikliğe bıraktı. Dar sokaklardan geçerek, hafif sallana sallana ilerleyen minibüsün içinde, çocukluk günlerimdeki servis yolculuklarını hatırladım. Camdan dışarı bakarken, Mardin’in taş duvarları yanımızdan akıp gidiyordu.
Şoför de maşallah, yokuş aşağı öyle bir iniyor ki… Fren patlasa ya da önüne bir şey çıksa… Düşünmek bile istemiyor insan…
Kısa sürdü maceramız ama… Ne yalan söyleyeyim, yolculuğun en neşeli anlarından biri oldu.
Mardin’de minibüs macerası; biraz telaş, biraz kahkaha, biraz da yürek hoplatan o anlarla, unutulmayacak bir hatıraya dönüştü.
DARA ANTİK KENTİ
İstikamet Dara Antik Kenti… Suriye sınırına paralel ilerlerken Kamışlı’yı uzaktan gördük.
Arada uzanan sınır telleri, yer yer yükselen duvarlar… Bir zamanlar aynı toprağın parçası olan coğrafyanın, şimdi keskin çizgilerle ayrıldığını hatırlatıyordu. Aynı gökyüzünün altında, birbirine bu kadar yakın ama bir o kadar uzak hayatlar…
Coğrafya sadece güzellik sunmuyordu; aynı zamanda ayrılıkları, sınırları ve insanın içini burkan o sessiz mesafeyi de gösteriyordu.
Daha düne kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bir bütün olan o toprakların arasına şimdi dikenli teller, beton duvarlar girmişti. Aynı dilin yankılandığı, aynı türkünün söylendiği, akrabaların birbiriyle iç içe yaşadığı o yerler… artık birbirine uzaktan bakmakla yetiniyor.
İnsan düşünmeden edemiyor: Bir zamanlar yürüyerek gidilen yollar, şimdi neden bu kadar uzak? Ne kadar tanıdık ne kadar yakın… ve bir o kadar da erişilmez. İşte en çok da bu duygu, bu düşünce insanın içini acıtıyor.
Dara Antik Kenti’nin girişine geldiğimizde kapıların kapalı olduğunu gördük. İçeri giremedik. Rehberimiz Ahmet Yavuz bizi kapının önünde topladı ve başladı anlatmaya:
“Burası, Doğu Roma yani Bizans döneminin en önemli sınır şehirlerinden biridir. 6. yüzyılda, İmparator Anastasius tarafından kurulur. Ama asıl gelişimini I. Justinianus döneminde yaşar.
Dara, aynı zamanda bir askeri garnizon ve savunma merkezidir. Çünkü hemen karşısında, dönemin en büyük rakiplerinden Sasani İmparatorluğu vardır. Yani burası, iki büyük gücün sınır hattıdır.
Şehrin nüfusunun 100 bine kadar ulaştığı söylenir. Bu da o dönem için oldukça büyük bir rakamdır.
En dikkat çekici yapılardan biri su sistemidir. Dara’da su, kilometrelerce uzaktan getirilir. Sarnıçlarda toplanır. Bu da şehrin uzun süre kuşatma altında kalabilmesini sağlar. Yani savaş sadece kılıçla değil, suyla da kazanılır.
Bir de yer altı yapıları var; zindanlar, depolar, su kanalları… Ama en ilginç olanı toplu mezarlardır. Kayalara oyulmuş, kat kat mezar odaları bulunur. On binlerce insanın burada defnedildiği söylenir. Buradaki mezarlara dikkat edin. Bunlar tek kişilik mezarlar değildir. Kayalar oyularak geniş odalar hâline getirilmiştir.
İçeriye baktığınızda şunu fark edersiniz… Duvarlarda üst üste yerleştirilmiş oyuklar vardır. Yani bir nevi katlı gömü sistemi uygulanmıştır.
Alt sıraya birisi defnedilir, üstüne bir başkası… Yan yana, üst üste… Aynı mekân içinde onlarca insan.
Bu hem yerden tasarruf etmek içindir, hem de şehrin kalabalık yapısının bir sonucudur. Çünkü burası, döneminde yüz binlere yaklaşan nüfusuyla büyük bir yerleşimdir.
Ama şunu da unutmamak gerekir… Burası sadece bir mezarlık değildir; aynı zamanda bir dönemin ölüm anlayışını, ölüye bakışını da anlatır.
İnsanların ölülerini nasıl defnettiğini, ölümle nasıl bir ilişki kurduğunu gösterir. Asıl önemli olan da tam burasıdır.
Burada insanlar yalnız gömülmezler… Yan yana, üst üste, birlikte yatarlar. Aynı mekân içinde onlarca insan… Sanki ölüm bile onları ayırmamış, aksine bir arada tutmaya devam etmiştir.”
İçeriye girebilseydik, o devasa sarnıçları, kaya mezarlarını ve su kanallarını daha net görecektik. Ama bazen yolculuk, görmek kadar görememeyi de içeriyor.
Biz kapının önünde öylece kala kaldık. İçeri giremedi ama anlatılanlarla zihnimizde kocaman bir şehir kuruldu. Belki de bazı yerler, görülmeden daha çok merak edilir. Ne dersiniz?
BEYAZSU
Hedefimiz Midyat. Akşam orada konaklayacağız inşallah. Ama yolun da kendine has sürprizleri olabiliyor. Rehberimiz, “Yol üzerinde Beyazsu var, orada mola vereceğiz, balık yiyeceğiz,” deyince otobüsün içi bir anda canlandı. “Suyu da içilir,” dedi. Bu cümle, bazı arkadaşların gözünde neredeyse balıktan daha değerliydi. Çünkü su musluktan içilmeyecekti.
Bir süre sonra Beyazsu Deresi’ne vardık. Az önce içinden geçtiğimiz o kuru, sert coğrafyanın ortasında, sanki başka bir âleme adım atmış gibiydik. Su, hiç acele etmeden akıyordu. Berrak… serin… kendi halinde, sakin, yavaş yavaş…
Üzerine kurulan küçük kulübeler, suyun akışına karışmış gibiydi. Yemekler kulübelerin içinde yer sofrasında yenecekti. Altımızdan geçen suyu sadece görmüyor, hissediyorduk. Ayaklarımızın dibinden süzülüp giderken, içimizde bir şeyleri de alıp götürüyor gibiydi. Burası sadece bir dere kenarı değil; insanın içini yavaşlatan bir duraktı.
Kulübelerden birine yerleştik. Kimimiz hemen suya eğilip elini yüzünü yıkadı, kimimiz “gerçekten içiliyor mu?” diye temkinli yaklaştı. Ama çok geçmeden herkes aynı noktaya geldi: İçiliyor. Hem de soğuk-soğuk.
Balıklar sipariş edildi. Izgara kokusu kısa sürede etrafa yayıldı. Kimi arkadaşlar “Burada kadar gelmişken balık yenir,” dedi; kimileri ise alışkanlıklarından vazgeçmeyip köfteyi tercih etti. Masada klasik bir tartışma başladı: “Balık mı, köfte mi?”
Bu sırada Hureyre ile Erşan’ın masaya pek yaklaşmadığını fark ettik. Meğer onlar yine bildik yoldan ilerlemiş. Bu lezzetlerin hiçbirinden nasiplenememişler. Çareyi her zamanki gibi kaçak çayda bulmuşlar. Kenarda, çayın yanında, sanki ayrı bir dünyada oturuyorlardı.
Arada bize bakıp gülümsüyorlar…Biz balıkla uğraşırken onlar çaylarını yudumluyor. Kimin daha kârlı olduğu tartışılıyor. Su akmaya devam ediyor. Sohbet de uzadıkça uzuyor. Konu geldi çattı Terörsüz Türkiye meselesine.
Mekân sahibi Adnan Bey, “Biz bu süreçten umutluyuz. Gözyaşı istemiyoruz, kan istemiyoruz. Hayatımızın kırk yılı mücadeleyle geçti. Kırk yıl sonra dönüp baktığımızda, başladığımız yerin bile gerisine düştük; birçok insanımızı kaybettik. Artık gözyaşı olmasın, bu çile son bulsun.
Biz dün Çanakkale Savaşı’nda omuz omuza savaşmadık mı? Bugün bize sözde zeytin dalı uzatanlarla… Bakın, bugün siz geldiniz buraya; yarın başkaları da gelecek. Biz kardeşiz. Türk’ten Kürt’e, Kürt’ten Türk’e düşman olur mu hiç? Biz Müslümanız…” dedi.
Sözlerin tonu zamanla yumuşadı; sohbet, yerini tatlı bir sükûnete bıraktı. Bu diyalog bile, Türk Eğitim Derneği’nin düzenlediği kültür gezisinin amacına ulaştığını gösteriyordu.
Beyazsu’da verdiğimiz bu mola…
Yolculuğun en sade, en serin ve en keyifli anlarından biri olarak kaldı hafızamızda. Yağmurun ve yol yorgunluğunun yerini hafif bir huzur aldı.
Yol yeniden çağırıyordu bizi. Çünkü yol, bazen varılacak yerden daha çok şey anlatır insana. Anlattı da…
Nusaybin’de, Adnan bey kardeşimizle yaptığımız sohbetten sonra bu gezinin amacına ulaştığını anladık.
Adnan Bey kardeşim, Mevlâm sizlere yardım etsin. Ticaretiniz bereketli olsun. Terörsüz bir Türkiye’de buluşmak ortak temennimiz olsun. Düşünceleriniz berrak, umutlarınız diri olsun. Allah’a emanet olunuz.
Berlin’e yolunuz düşerse, orada sizi bekliyor olacağız…
Devam edecek





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder