14 Nisan 2026 Salı

HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ (V)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ

 (V)

Rüştü KAM
11.04.2026 BERLİN

HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ

Halid bin Velid’in oğlu olan Süleyman bin Halid’in adı, İslam fetihlerinin Anadolu’ya uzanan kutlu yürüyüşünde özellikle Diyarbakır’ın fethiyle birlikte anılır. İslam ordularının bu kadim şehre yönelişi, yalnızca askerî bir zafer arayışı değil; aynı zamanda adalet, inanç ve yeni bir medeniyet anlayışının taşınması anlamına geliyordu. Bu süreçte Süleyman bin Halid’in gösterdiği cesaret ve fedakârlık, fetih ruhunun en güçlü örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Rivayetlere göre Diyarbakır kuşatması sırasında şehit düşen Süleyman’ın hatırası, bölgede inşa edilen türbesiyle yaşatılmış; bu mekân zamanla hem tarihî hem de manevî bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.
Diyarbakır’ın sokaklarında dolaşırken her köşe başında yeni bir hikâyeye rastlamak mümkündür; ancak bazı yerler vardır ki sadece bir hikâye anlatmaz, insanı doğrudan geçmişin içine çeker. Hz. Süleyman Türbesi de işte böyle bir mekândır. Adı ilk duyulduğunda çoğu kişinin aklına Süleyman Peygamber gelse de, buradaki türbe ona değil; Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen Süleyman bin Halid bin Velid’e nispet edilir. Babası, İslam tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Halid bin Velid’dir ve oğlunun adı bu şehrin taşlarına sessiz ama derin bir hatıra olarak kazınmıştır. Böylece Diyarbakır’ın fethi, yalnızca bir şehrin kapılarının açılması değil, aynı zamanda İslam’ın değerlerinin bu topraklarda kök salmasının da simgesi hâline gelmiştir.
Türbenin hemen yanında yükselen Hz. Süleyman Camii, bu hatırayı canlı tutan bir diğer yapı. Surların iç kısmında, tarihin tam kalbinde yer alıyor. Buraya geldiğinizde sadece bir türbeyi ziyaret etmiyor, bir fethin ruhunu da hissediyorsunuz.
Ve o fetih… Rivayete göre, alışılmışın dışında bir dikkat ve sezgiyle gerçekleşmiş. Rivayet şöyle:
“Şehrin surları ilk bakışta aşılmaz gibidir. İslam askerleri günlerdir kaleye girebilmek için bir yol arar; fakat her deneme sonuçsuz kalır. Tam bu sırada dikkatlerini celbeden tuhaf bir hâl zuhur eder: Surların içindeki köpekler bir şekilde dışarı çıkmakta, askerlerin bulunduğu karargâha kadar gelmekte, karınlarını doyurduktan sonra yeniden kaleye dönmektedir. Başlangıçta bu duruma pek ehemmiyet verilmez. Lâkin hâl sık sık tekerrür edince, askerler yemeklerinin başında nöbet tutmaya başlarlar. Nihayet gerçeğe şahitlik ederler: Yemekleri eksiltenler köpeklerdir. Bunun üzerine köpekleri takibe koyulurlar. Takip onları kalenin bir noktasına götürür. Burada, surların altında dar bir gedikten girip çıktıklarını görürler.Tespit yapılır ve sonrasında o gediği genişletirler, oradan içeri sızarlar; böylece kale fethedilir.”
Rehberimizden bu hikâyeyi dinlerken insan ister istemez düşünüyor: Demek ki tarih, her zaman büyük hamlelerle değil; kimi zaman en küçük işaretleri fark edenlerin dikkat ve ferasetiyle yazılıyor.
Türbenin bulunduğu alanda dolaştıkça, kendimizi ister istemez fetih ile hatıra arasında bir yerde buluyoruz. Bir tarafta fetih, mücadele ve şehadetin izleri; diğer tarafta dua, hatıra ve sükûn… Aynı mekânda bu iki hâl, âdeta birbirini tamamlarcasına yan yana duruyor.
Diyarbakır’da taşlar hiç susmuyor; hep anlatıyor.
Lâkin bazı hikâyeleri kavrayabilmek için biraz yavaşlamak gerekiyor.
Bir izin peşine düşmek, bir detayı fark etmek gerekiyor…
Tıpkı o surların altındaki dar geçidi bulan askerler gibi.
Caminin hemen yanı başında küçük ama anlamlı bir müze, biraz ilerisinde ise bir kilise yükseliyor. Aynı avluda, aynı gökyüzünün altında, farklı zamanların ve inançların izleri yan yana duruyor. Burası yalnızca bir ibadet alanı değil; geçmişin ve farklı inançların bir arada varlığını sürdürdüğü canlı bir mekân.

Avluda ilerliyoruz. Bir anda ufkumuz açılıyor. Aşağıda Dicle ağır ağır akıyor, hemen yanı başında Hevsel Bahçeleri ona eşlik ediyor. Yeşil ile su iç içe. Burada Türk kahvesi elbette içilir; biz de içtik zaten.
Tam karşımızda Dicle Üniversitesi ve geniş kampüsü görünüyor. Bir tarafta binlerce yıllık surlar, diğer tarafta modern bir üniversite… Diyarbakır’da geçmiş ve bugün, birbirine mesafeli değil; iç içe.
Gezi güzergâhı boyunca dikkatimizi çeken bir başka husus daha var. Kaçak çay: Bu bölgede ÇAYKUR çayına neredeyse hiç rastlamadık. Onun yerine “kaçak çay” diye bilinen çay tercih ediliyor; neredeyse herkesin bardağında o çay var. Çay üreten bir ülkede bu tablo bize oldukça düşündürücü, hatta çelişkili göründü.
İlginç olan şu ki, çay yetiştiren bir ülkede ÇAYKUR çayının demlenmemesi garibimize gitti. Onun yerine “kaçak çay” neredeyse tek seçenek hâline gelmiş. Yazık hem de çok yazık.
İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor, bu doğru, anladık. Ama yine de düşünmeden edemiyoruz: Belki bu eşik aşılabilir. Bir süre ulaşılabilir fiyatlarla, belki de özel bir destekle bu bölgede daha görünür olmak mümkündür. Böylece hem yerel ekonomi desteklenir hem de hatırı sayılır bir değer ülke içinde kalır. Ben geldim, gördüm ve yazdım. Sonrası sorumluların işi…Ama bütün bu düşünceler, maalesef elimdeki ince belli bardaktan yükselen çayın buharına karışıp gidiyor.
Çünkü Diyarbakır’da bazen mesele sadece çay değildir.
Mesele, o çayın nerede, kimlerle ve hangi manzaraya karşı içildiğidir.
Biz de Dicle’ye karşı kaçak çayımızı yudumlarken, Rizeli Niğmet Balcı da katıldı kafileye.
Bir süre sonra toparlandık ve yola koyulduk. İstikamet: Urfa.
Devam edecek


TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; URFA (VI)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; URFA (VI)


Rüştü Kam

12 Nisan 2026 -Berlin



Rehberimizin söylediğine göre, Diyarbakır Urfa arası yaklaşık üç buçuk saat sürüyormuş; Zamanı iktisatlı kullanmak adına önce Göbekli Tepe’ye gidilecekmiş. Diyarbakır’dan saat 10 da çıktık yola. Dümdüz yol. Bazen engebeli yerler var. Ağaç ve yeşil ararsan zaten bulamazsın. Kara kara taşları öbek öbek bir araya toparlamışlar. Selahattin Demirci kardeşimizin;

“Neden bu kadar taşlı bu araziler sorusuna?” 

Rehberimiz; “Diyarbakır ile Şanlıurfa arasında yer alan Karacadağ bölgesi, geçmişte volkanik faaliyetlerin görüldüğü bir alandır. Bu bölgede bulunan Karacadağ Volkanı, kalkan tipi bir volkan olup lavlarının akışkan yapısı sayesinde geniş alanlara yayılmıştır. Volkanik faaliyetler yaklaşık 10 milyon yıl önce başlamış ve aralıklarla devam ederek yaklaşık 100 bin yıl öncesine kadar sürmüştür. Bu nedenle söz konusu volkanik hareketler insanlık tarihi dönemlerinde değil, çok daha eski jeolojik zamanlarda gerçekleşmiştir.

Karacadağ’dan çıkan lavlar zamanla soğuyarak geniş bazalt platoları oluşturmuş, bu da Diyarbakır ve çevresindeki kara ve taşlık toprakların oluşmasına neden olmuştur. Bu toprak yapısı günümüzde tarım açısından belirli avantajlar sağlasa da yer yer sert ve kayalık bir zemin meydana getirmiştir.

Günümüzde Karacadağ Volkanı aktif değildir ve sönmüş bir volkan olarak kabul edilir. Bu nedenle bölgede volkanik patlama riski bulunmamaktadır” cevabını verdi. 


Kaptan Celal, yol boyunca zaman zaman o yanık, dertli Diyarbakır ve Urfa türkülerini havalandırıyordu. Türkülerin hüznü, ovaya yayılmış eski zamanların izleri gibi içimize işliyordu. Biz de ister istemez o havaya kapılıyor; kimi an gözlerimiz doluyor, kimi an ritme kendimizi bırakıp neşeyle eşlik ediyorduk. Yol, sadece mesafeleri değil, duyguları da kat ediyordu sanki.

Siverek’e vardığımızda kısa bir ihtiyaç molası verildi. Ben, zihnimde Siverek’i hep engebeli, inişli çıkışlı bir yerleşim olarak canlandırırdım; oysa karşımızda dümdüz bir ovanın üzerine kurulmuş, sakin ve geniş bir şehir duruyordu. Bu ilk izlenim bile yolculuğun bize sunduğu küçük sürprizlerden biriydi.

Önce acil ihtiyaçlarımızı giderdik. Ardından namazlarımızı cem ederek eda ettik ve yemek için bizlere ayrılan masalara geçtik. Yol yorgunluğu hafifledikçe, içimizi huzur kaplıyor, iştahımız açılıyordu.

Garson, elinde menü ve adisyon dosyasıyla hemen yanımıza geldi.

“Ne arzu edersiniz efendim?” diye sordu, nezaketli bir ses tonuyla.

“Siverek’e özgü ne yiyebiliriz?” diye sorduk biz de merakla.

“Haşhaş köftesini tavsiye ederim,” dedi.

“Nasıl bir köftedir, özelliği nedir, biraz anlatır mısınız?” diye üsteleyince,

“İsterseniz şefimizi çağırayım efendim, o daha güzel anlatır,” diye karşılık verdi.

Kısa bir süre sonra şef —aynı zamanda mekânın sahibi— masamıza geldi. Samimi bir hoşbeşin ardından, sanki bir yemeği değil de bir hatırayı anlatır gibi söze başladı:

“Silvan, eski adıyla Sî Verek, mutfağıyla yüzyılların birikimini taşır. Burada yemekler sadece karın doyurmaz; geçmişi, kültürü ve insanı bir araya getirir. Haşhaş köftesi de bu mutfağın en dikkat çeken lezzetlerinden biridir. İlk bakışta sade bir köfte gibi görünür; fakat içinde ince bulgurun sabırla yoğrulması, baharatlarla dengeli bir şekilde harmanlanması ve haşhaşın verdiği kendine has aromanın ustalıkla katılması vardır. İşte onu özel kılan da bu inceliktir.


Halk arasında, köftenin yoğrulmasının çok zahmetli olması nedeniyle yoğuranların “haş… haş…” diye iç çekmesinden adını aldığı yönünde bir anlatı da vardır; ancak bu açıklama daha çok folklorik bir yakıştırma olarak değerlendirilir ve bilimsel ya da tarihsel bir dayanağa sahip değildir.


Sî Verek’in taş sokaklarında dolaşan tarih, sofralara da yansır. Haşhaş köftesi sadece bir yemek değildir; paylaşmanın, misafirperverliğin ve köklü bir geleneğin ifadesidir. Özellikle kalabalık sofralarda, ailelerin bir araya geldiği zamanlarda yapılır. Doyurucudur ama asıl kıymeti, içinde taşıdığı hatıralardadır. Bu yüzden nesilden nesile aktarılır; her lokmasında biraz geçmiş, biraz da insan sıcaklığı saklıdır.”

Şefin anlattıklarıyla birlikte, önümüze gelecek yemeğin artık sadece bir lezzet değil, bir hikâye olduğunu hissediyorduk. Yolculuk, bir kez daha bize gösteriyordu ki bazen bir şehir, en çok sofrada tanınır.

Siparişimizi verdik. Gezimiz bir kültür gezisi olduğu için özellikle yöreye özgü yemekleri tatmaya özen gösteriyoruz. Her durakta, o beldenin mutfağını tanımayı adeta gezinin bir parçası hâline getirmiş durumdayız. Ancak her lezzet, her mideye aynı şekilde hitap etmiyor. Özellikle baharatı yoğun ya da alışık olunmayan tatlar, hassas bünyeler için zorlayıcı olabiliyor.

Nitekim Erşan Öcalve Hureyre Kam, daha gezinin ikinci gününde Siverek’te midelerini bozdular. Garipler Van’a kadar o coğrafyanın muhteşem mutfağının tatlarına erişemediler. Yolun henüz başında böyle bir aksilik yaşanması hepimizi üzdü. Kültür yolculuğunun küçük ama gerçek bir hatırlatmasıydı bu: Her keşif, bazen küçük bedelleri de beraberinde getiriyor.

Şanlıurfa’da zaman, bizim alıştığımız gibi akmıyor. Daha ağır, daha derin… Sanki her adımda geçmiş biraz daha yüzeye çıkıyor, her taşın altında başka bir hatıra saklı. Burası sadece bir şehir değil; insanlığın hafızasının hâlâ diri kaldığı, kadim zamanların bugüne usulca karıştığı nadir mekânlardan biri.

Sokaklarında yürürken, bu toprağın ne kadar eski olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Çünkü burası, yakınındaki Göbeklitepe ile birlikte, insanlık tarihinin en erken izlerini taşıyor. Henüz şehirlerin, devletlerin, hatta belki de düzenli hayatın bile tam anlamıyla oluşmadığı bir çağdan söz ediyoruz. Ve biz, bu kadar eski bir hikâyenin artık yanı başında değil, tam da göbeğinde yürüyoruz.


GÖBEKLİTEPE

Göbekli Tepe’ye vardığınızda, az önce zihninizde kurduğunuz “geçmiş” kavramı sessizce yer değiştiriyor. Çünkü burada geçmiş, uzak bir hatıra değil; neredeyse dokunabileceğiniz kadar yakındır. Hatta öyle ki insan, bir tarihi mekânı gezer gibi değil, zamanın en eski katmanlarının eşiğinde duruyormuş gibi hissediyor.

Yaklaşık 12 bin yıl öncesine uzanan bu alan, yalnızca bir arkeolojik keşif değil; insanlık tarihine dair bildiğimiz pek çok şeyi yeniden düşündüren bir eşiktir. Henüz yerleşik hayata geçilmediğini düşündüğümüz bir dönemde böylesine anıtsal yapıların inşa edilmiş olması, inancın ve anlam arayışının insanlık için ne kadar erken ve merkezi bir yerde durduğunu gösteriyor.

Dikili T biçimli taşlar, üzerlerindeki hayvan kabartmalarıyla birlikte yalnızca taş değildir. Taşların aralarına giremiyoruz, onları karşıdan izleyebiliyoruz; buna rağmen taşıdıkları geçmişi derinden hissetmemek mümkün değil.

Ve o an fark ediyoruz:

Burada bulunmak, geçmişe bakmak değil… geçmişin eşiğinde durmaktır.

Göbekli tepe rehberimiz Gülşen Hanım, ismi gibi şen. Göbekli Tepe’nin sırlarını birer birer aralıyor. Dikili taşların anlamını, üzerlerindeki hayvan figürlerinin neyi temsil ettiğine dair yapılan yorumları, “doğum odası” olarak adlandırılan alanı ve bu yapıların birer tapınak olarak nasıl inşa edildiğini anlatıyor. Her bir açıklama, gördüğümüz taşları biraz daha anlamlı kılıyor; sade görünen bu yapılar, anlatıldıkça derinleşiyor, katman katman açılıyor.

Dinledikçe fark ediyorsunuz ki burada sadece taşlar yok; insanın inançla, korkuyla, umutla kurduğu en eski bağların izleri var. Ve rehberimizin anlattıklarıyla birlikte, baktığımız her şey biraz daha konuşur hâle geliyor.

 “Şehrin eski adı Edessadır… Roma’dan Bizans’a, oradan İslam medeniyetlerine uzanan uzun bir yolculuğun durağı olmuştur Edessa. Her gelen bir iz bırakmış, her giden bir hatıra… Bu yüzden Urfa’da tarih tek bir katman değil; üst üste binmiş, iç içe geçmiş bir yapı gibidir.” Diye sözünü bitiryor Gülşen Hanım.

Ama Urfa’yı sadece geçmişiyle anlatmak eksik olur. Çünkü burada hayat hâlâ güçlü bir şekilde akıyor. Sokakta yürürken kulağımıza farklı diller çalınıyor; Türkçe, Kürtçe, Arapça… Bazen aynı dükkânın önünde hepsini birden duyabiliyoruz. Bu çeşitlilik, burada yapay durmuyor. Aksine, sanki yüzyıllardır böyleymiş gibi doğal duruyor.

İnsanların yüzünde, konuşmalarında, hatta bakışlarında bile bu çok katmanlı yapının izleri var. Farklı kökenlerden gelen insanlar, ortak bir hayat kurmuş. Belki de Urfa’nın en dikkat çekici yanı bu: Çeşitliliğin bir gerilim değil, bir denge oluşturması.


Önce Balıklıgöl’e gittik. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı rivayet edilen sütunları gördük. O an, geçmişin derinliklerinden gelen o sahneyi zihnimizde canlandırdık; ateşe atılışını, ardından ateşin onu yakmayışını… Sanki zamanın içinden bir perde aralanmış da biz de o anın tanıkları olmuş gibiydik.

Ardından Hz. İbrahim’in doğduğuna inanılan mağarayı ziyaret ettik. Mevlid-i Halil Mağarası’nın serin ve sessiz atmosferi, anlatılanların ağırlığını daha da derinleştiriyordu. Sonrasında Şanlıurfa Kalesi’ni ziyaret ettik; halk arasında “sütunlar” diye anılan o yapıların gölgesinde, anlatılan kıssanın izlerini sürmeye devam ettik.

Rehberimiz tüm bu hadiseleri anlatırken biz de hayal ettik, hissettik. Nemrut’un ceberrutluğuna öfkelendik. “İnsan ateşe atılarak canlı canlı yakılır mı?” diye içimizden geçirdik. Bu nasıl bir zulümdü, nasıl bir vicdansızlıktı?

Ama sonra, içimize daha ağır bir soru çöktü. Sanki bu zulüm sadece geçmişte kalmış gibi öfkeleniyorduk. Oysa benzer acılar, benzer zulümler bugün de yaşanmıyor muydu? Öfkelendik… ama aynı öfkeyi, bugünün Nemrutlarına karşı neden gösteremediğimizi de kendimize sormadan edemedik. 


Halilürrahman Camii’nde akşam ve yatsı namazlarımızı cem ederek kıldıktan sonra Urfa Kapalı Çarşı’ya yöneldik. Çarşıya daldık dalmasına ama geç kalmışız; esnaf kepenkleri indirmeye başlamıştı bile. Çaresiz geri dönmek zorunda kaldık. Keşke dönmeseydik.

Birdenbire gökyüzü yarıldı sanki. Şimşekler ardı ardına çakmaya başladı. Derken dolu… Hem de nasıl dolu! Taneleri neredeyse parmak kalınlığında. Kimi arkadaşlarımızın yanında şemsiye bile yoktu. Ne yapacağımızı şaşırmış hâlde otelin yolunu tuttuk. Mesafe aslında on dakikaydı ama o kısa yol bize epey uzun geldi. Otele varıncaya kadar sudan çıkmış balığa döndük.

Saat sekizde sıra gecesinde olmamız gerekiyordu. Apar topar üzerimizi değiştirdik ve geceye katıldık. Artık ne kaptıysak orada kaptık, şifayı da orada bulduk. Salona ayakkabıyla alınmayınca içimiz biraz rahatladı. Meğer bazı arkadaşlar saç kurutma makinesiyle ayakkabılarını kurutmuş. Benim aklıma gelmedi doğrusu.

Sabah erkenden Mardin’e hareket edeceğiz; ıslak ayakkabıyla gitmek mümkün değil. Otel bez terlik verdi vermesine ama onunla gezilecek gibi değil. Yeni ayakkabı alma imkânı da yok. Neyse ki Sebahattin’in yedek bir ayakkabısı varmış, üstelik numarası da aynı. Bana verince içim rahatladı.

SIRA GECESİ


Urfa’da akşam saatlerine doğru şehir bambaşka bir hâle bürünüyor. Bir evin avlusundan yükselen türkü sesi, öteki sokakta kurulan sohbet halkasına karışıyor; sesler birbirine değiyor, şehir adeta nefes alıp veriyor. Sıra geceleri sadece bir eğlence değil; köklü bir geleneğin, birlikte olmanın ve paylaşmanın canlı bir ifadesi. Türküler söyleniyor, uzun havalar uzadıkça uzuyor, insanlar birbirini sadece dinlemiyor, gerçekten anlıyor.

Şanlıurfa’da biz de bir sıra gecesinde yerimizi alıyoruz. Önce dışarıdan, biraz mesafeli bakıyoruz; seslere, ritme, o kendine has ahenge alışmaya çalışıyoruz. Derken fark etmeden o meclisin içine çekiliyoruz. Türküler yükseldikçe sözler derinleşiyor, derinleştikçe insanın iç dünyasında ince bir sızı uyanıyor. Bu artık sadece dinlemek değil; hissetmek, hatırlamak ve bir noktadan sonra o ortak duygunun parçası hâline gelmek oluyor.

Uzun havalar yükseldikçe zaman ağır ağır akmaya başlıyor. Her mısra, her ezgi insanın içine dokunuyor. Yanınızda oturanı belki hiç tanımıyorsunuz ama aynı türküde, aynı duyguda buluşuyorsunuz. Aradaki mesafeler kalkıyor, yerini sıcak bir yakınlığa bırakıyor.

Sıra gecesi bize şunu hissettirdi: Bazı şeyler anlatılarak değil, birlikte yaşanarak anlaşılır. Ve o gece, biz sadece bir geleneği görmedik; onun içinde yer aldık, onu hissettik ve bir parça da olsa kendimizden bir şey bıraktık.

Urfa mutfağı ise başlı başına bir dünya. Et, bu mutfağın adeta omurgası; hemen her sofrada kendine bir yer buluyor. Sabah kahvaltısında bile ciğerin sofraya gelmesi, dışarıdan bakana şaşırtıcı gelse de, Urfa için son derece doğal bir alışkanlık. Çünkü burada yemek, günün herhangi bir anına sıkıştırılmış bir ihtiyaç değil; hayatın kendisiyle iç içe geçmiş bir kültür.

Urfa, çiğ köftesiz sohbetin eksik sayıldığı bir şehir. Sıra gecelerinin vazgeçilmezi çiğ köfte. Hatta çoğu zaman insan düşünmeden edemiyor: Sıra gecesini bu kadar cazip kılan biraz da o köftenin etrafında kurulan birliktelik olsa gerek. Çünkü çiğ köfte sadece bir yiyecek değil; yoğruldukça çoğalan muhabbetin, paylaşıldıkça derinleşen dostluğun ayrılmaz bir parçası sanki.

Sıra gecelerinde söylenen türküler ise bu kültürün aynası. İçinde aşk var, ölüm var, yaşama sevinci var; kahramanlık, cesaret, aile ve sevgi var. Bir milleti millet yapan, onu ayakta tutan ne varsa bu türkülerde yankılanıyor. Her bir söz, geçmişten bugüne taşınan bir hafızayı, bir duyguyu, bir direnci dile getiriyor.

Çiğ köfte de bu bütünün sessiz ama güçlü bir parçası. Bin bir emekle yoğruluyor; isotuyla, acısıyla, baharatıyla, sabrıyla şekilleniyor. Tıpkı bu toprakların insanı gibi… Lokma lokma yenirken sadece damakta değil, hafızada da yer ediyor. Yanında ayranıyla ve maruluyla ikram ediliyor. Bu yüzden Urfa’da bir sofraya oturduğunuzda, aslında bir yemeğin değil; köklü bir kültürün, canlı bir geleneğin parçası olursunuz.

Kebap çeşitlerine gelince; sade malzemelerle ama ustalıkla hazırlanıyor. Etin kalitesi, ateşin ayarı ve kullanılan baharatın dengesi ön planda; fazlalığa kaçmadan lezzeti ortaya çıkarma çabası görülüyor. Yanında sunulan taze lavaş, közlenmiş biber ve domates, sofrayı tamamlayan unsurlar olarak öne çıkıyor.

Urfa’da yemek sadece karın doyurmak değil; bir araya gelmenin, sohbet etmenin, hatta bazen aynı sofrada sessizce oturmanın bile bir vesilesi. Sofraya oturduğunuzda acele edilmiyor; lokmalar kadar sözler de paylaşılıyor. Acı ve baharat dengesi, sadelikle birleşiyorr; ortaya gösterişten uzak ama karakteri güçlü bir lezzet çıkıyor. Bu yüzden Urfa’da bir sofradan kalktığınızda sadece doymuş değil, aynı zamanda o kültürün bir parçasına dokunmuş oluyorsunuz.

Şehrin dışında, Harran tarafına doğru uzandığınızda ise manzara değişiyor. Konik kubbeli evler, düz ovanın ortasında yükseliyor. İnsan, burada hayatın yüzyıllardır çok fazla değişmeden devam ettiğini bizzat görüyor.

Harran’daki konik kubbeli evlerin arasında kısa bir soluklanıyoruz. Yerel giysilerle hatıra fotoğrafları çekiliyor, bu kadim mekânın atmosferiyle bütünleşmeye çalışıyoruz. Ardından, sabırla hazırlanmış meşhur Mırra ikram ediliyor. Saatler süren bir hazırlığın ardından içilecek kıvama gelen bu sert ve yoğun kahve, küçük fincanlarda yudumlanıyor; tadı kadar usulü de hafızada yer ediyor.

Harran evlerinin hemen yanı başında ise tarihin bir başka katmanı yükseliyor: Dünyanın en eski ilim merkezlerinden biri kabul edilen Harran İslâm Üniversitesi Kalıntıları. Bu merkez, Emevî halifesi Abdülmelik bin Mervan (685–705) döneminde sistemli bir ilim yuvası hâline getirilmiş. 8. ve 9. yüzyıllarda ise İslam dünyasının en önemli eğitim merkezlerinden biri olarak öne çıkmış.

Burada sadece dinî ilimler değil; matematik, astronomi, tıp ve felsefe de okutuluyormuş. Bu yönüyle Harran, adeta bir “ilim köprüsü” vazifesi görmüş, Antik Yunan mirasının İslam dünyasına ve oradan da Avrupa’ya aktarılmasında önemli bir kilit taşı görevini üstlenmiş.

Bu ilim geleneği içinde öne çıkan isimlerden bazıları şunlarmış:

Sâbit bin Kurra: Matematik ve astronomi alanında büyük katkılar sağlamış, özellikle çeviri faaliyetleriyle tanınmış.

El-Battani: Güneş yılı takvim hesaplamaları ve trigonometrik çalışmalarla bilim tarihinde önemli bir yer edinmiş.

İbn Teymiyye’nin ailesinin de Harranlı olduğu bilinirmiş; bu şehir, onun ilmî köklerinin şekillendiği yerlerden biriymiş. Rehberimiz Ahmet Yavuz’dan dinliyoruz bunları.

Böylece Harran’da, bir yanda gündelik hayatın sıcaklığı, diğer yanda ilmin derin ve köklü mirası iç içe geçiyor; biz de buna bizzat şahitlik ediyoruz. İnsan burada yalnızca geçmişi görmüyor; onu hissediyor, onunla yüzleşiyor. Bu topraklar, bir zamanlar ilimle, hikmetle ve irfanla yükselen bir medeniyetin sessiz ama vakur izlerini taşıyor.

Ne mutlu bize ki böylesine köklü bir mirasın yeşerdiği diyarlara tanıklık edebiliyoruz. Ama bu tanıklık, sadece bir hayranlıkla sınırlı kalmamalı. Çünkü Harran’ın bize fısıldadığı asıl hakikat şudur: Bir medeniyet, ancak ilimle yükselir, değerleriyle ayakta kalır ve ihmal edildiğinde sessizce geriye çekilir. Geriye kalan ise taşlar değil, unutulmuş bir sorumluluğun ağırlığıdır.

DİYARBAKIR KALESİ (V)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; DİYARBAKIR KALESİ (V)

Rüştü KAM

11.04.2026 BERLİN


HZ. SÜLEYMAN’IN TÜRBESİ


Halid bin Velid’in oğlu olan Süleyman bin Halid’in adı, İslam fetihlerinin Anadolu’ya uzanan kutlu yürüyüşünde özellikle Diyarbakır’ın fethiyle birlikte anılır. İslam ordularının bu kadim şehre yönelişi, yalnızca askerî bir zafer arayışı değil; aynı zamanda adalet, inanç ve yeni bir medeniyet anlayışının taşınması anlamına geliyordu. Bu süreçte Süleyman bin Halid’in gösterdiği cesaret ve fedakârlık, fetih ruhunun en güçlü örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Rivayetlere göre Diyarbakır kuşatması sırasında şehit düşen Süleyman’ın hatırası, bölgede inşa edilen türbesiyle yaşatılmış; bu mekân zamanla hem tarihî hem de manevî bir ziyaretgâh hâline gelmiştir.

Diyarbakır’ın sokaklarında dolaşırken her köşe başında yeni bir hikâyeye rastlamak mümkündür; ancak bazı yerler vardır ki sadece bir hikâye anlatmaz, insanı doğrudan geçmişin içine çeker. Hz. Süleyman Türbesi de işte böyle bir mekândır. Adı ilk duyulduğunda çoğu kişinin aklına Süleyman Peygamber gelse de, buradaki türbe ona değil; Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen Süleyman bin Halid bin Velid’e nispet edilir. Babası, İslam tarihinin en büyük komutanlarından biri olan Halid bin Velid’dir ve oğlunun adı bu şehrin taşlarına sessiz ama derin bir hatıra olarak kazınmıştır. Böylece Diyarbakır’ın fethi, yalnızca bir şehrin kapılarının açılması değil, aynı zamanda İslam’ın değerlerinin bu topraklarda kök salmasının da simgesi hâline gelmiştir.

Türbenin hemen yanında yükselen Hz. Süleyman Camii, bu hatırayı canlı tutan bir diğer yapı. Surların iç kısmında, tarihin tam kalbinde yer alıyor. Buraya geldiğinizde sadece bir türbeyi ziyaret etmiyor, bir fethin ruhunu da hissediyorsunuz.

Ve o fetih… Rivayete göre, alışılmışın dışında bir dikkat ve sezgiyle gerçekleşmiş. Rivayet şöyle:

“Şehrin surları ilk bakışta aşılmaz gibidir. İslam askerleri günlerdir kaleye girebilmek için bir yol arar; fakat her deneme sonuçsuz kalır. Tam bu sırada dikkatlerini celbeden tuhaf bir hâl zuhur eder: Surların içindeki köpekler bir şekilde dışarı çıkmakta, askerlerin bulunduğu karargâha kadar gelmekte, karınlarını doyurduktan sonra yeniden kaleye dönmektedir. Başlangıçta bu duruma pek ehemmiyet verilmez. Lâkin hâl sık sık tekerrür edince, askerler yemeklerinin başında nöbet tutmaya başlarlar. Nihayet gerçeğe şahitlik ederler: Yemekleri eksiltenler köpeklerdir. Bunun üzerine köpekleri takibe  koyulurlar. Takip onları kalenin bir noktasına götürür. Burada, surların altında dar bir gedikten girip çıktıklarını görürler. Tespit yapılır ve sonrasında o gediği genişletirler, oradan içeri sızarlar; böylece kale fethedilir.”

Rehberimizden bu hikâyeyi dinlerken insan ister istemez düşünüyor: Demek ki tarih, her zaman büyük hamlelerle değil; kimi zaman en küçük işaretleri fark edenlerin dikkat ve ferasetiyle yazılıyor.

Türbenin bulunduğu alanda dolaştıkça, kendimizi ister istemez fetih ile hatıra arasında bir yerde buluyoruz. Bir tarafta fetih, mücadele ve şehadetin izleri; diğer tarafta dua, hatıra ve sükûn… Aynı mekânda bu iki hâl, âdeta birbirini tamamlarcasına yan yana duruyor.


Diyarbakır’da taşlar hiç susmuyor; hep anlatıyor.

Lâkin bazı hikâyeleri kavrayabilmek için biraz yavaşlamak gerekiyor.

Bir izin peşine düşmek, bir detayı fark etmek gerekiyor…

Tıpkı o surların altındaki dar geçidi bulan askerler gibi.

Caminin hemen yanı başında küçük ama anlamlı bir müze, biraz ilerisinde ise bir kilise yükseliyor. Aynı avluda, aynı gökyüzünün altında, farklı zamanların ve inançların izleri yan yana duruyor. Burası yalnızca bir ibadet alanı değil; geçmişin ve farklı inançların bir arada varlığını sürdürdüğü canlı bir mekân.


Avluda ilerliyoruz. Bir anda ufkumuz açılıyor. Aşağıda Dicle ağır ağır akıyor, hemen yanı başında Hevsel Bahçeleri ona eşlik ediyor. Yeşil ile su iç içe. Burada Türk kahvesi elbette içilir; biz de içtik zaten.

Tam karşımızda Dicle Üniversitesi ve geniş kampüsü görünüyor. Bir tarafta binlerce yıllık surlar, diğer tarafta modern bir üniversite… Diyarbakır’da geçmiş ve bugün, birbirine mesafeli değil; iç içe.

Gezi güzergâhı boyunca dikkatimizi çeken bir başka husus daha var. Kaçak çay: Bu bölgede ÇAYKUR çayına neredeyse hiç rastlamadık. Onun yerine “kaçak çay” diye bilinen çay tercih ediliyor; neredeyse herkesin bardağında o çay var. Çay üreten bir ülkede bu tablo bize oldukça düşündürücü, hatta çelişkili göründü.

İlginç olan şu ki, çay yetiştiren bir ülkede ÇAYKUR çayının demlenmemesi garibimize gitti. Onun yerine “kaçak çay” neredeyse tek seçenek hâline gelmiş. Yazık hem de çok yazık. 

İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor, bu doğru, anladık. Ama yine de düşünmeden edemiyoruz: Belki bu eşik aşılabilir. Bir süre ulaşılabilir fiyatlarla, belki de özel bir destekle bu bölgede daha görünür olmak mümkündür. Böylece hem yerel ekonomi desteklenir hem de hatırı sayılır bir değer ülke içinde kalır. Ben geldim, gördüm ve yazdım. Sonrası sorumluların işi…Ama bütün bu düşünceler, maalesef elimdeki ince belli bardaktan yükselen çayın buharına karışıp gidiyor.

Çünkü Diyarbakır’da bazen mesele sadece çay değildir.

Mesele, o çayın nerede, kimlerle ve hangi manzaraya karşı içildiğidir.

Biz de Dicle’ye karşı kaçak çayımızı yudumlarken, Rizeli Niğmet Balcı da katıldı kafileye.

Bir süre sonra toparlandık ve yola koyulduk. İstikamet: Urfa.


Devam edecek

DİYARBAKIR KALESİ (IV)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; DİYARBAKIR KALESİ (IV)


-Bir şehir, duvarlarıyla değil, o duvarlara yüklediği anlamla yaşarmış meğer. Ve bazen bir şehri kurtaran şey, ne bir ordu ne de bir yasaymış… sadece doğru zamanda söylenmiş anlamlı  birkaç cümleymiş-


Rüştü Kam

08 Nisan 2026 -Berlin


Diyarbakır’a vardığımızda, bizleri insanlar değil, taşlar karşıladı. Ama öyle sıradan taşlar değildi bunlar… Yüzyılların yükünü omuzlarında taşıyan, geçmişi susarak anlatan, bakıldıkça anlamı derinleşen taşlardı. Diyarbakır Kalesi bizi, daha şehre adım atmadan içine çeken bir sessizlikle karşıladı. Bu sessizlik, aslında bir davet gibiydi: “Gel, beni oku” diyordu.

İnsan, bu çağrıyı duymazdan gelemiyor. Çünkü bu taşlar sadece bir savunma hattı değil; yaşanmışlıkların, mücadelelerin ve inançların üst üste biriktiği bir hafıza duvarıydı. Yaklaştıkça, o sessizliğin içinde gizli bir anlatı beliriyordu. Gürültüsüz ama etkileyiciydi… Sanki kelimelere ihtiyaç duymadan konuşan bir dil gibi.

Surların dibinde yürürken, her taşın farklı bir zamandan geldiğini fark ediyorduk. Bir kısmı Roma döneminden, bir kısmı İslam medeniyetlerinden izler taşıyordu. Aynı duvarda farklı çağlar yan yana duruyordu. Elinizi taşa değdirdiğinizde bir sıcaklık hissediyorsunuz. Bu, elbette güneşin sıcağıydı… Ama insan yine de düşünmeden edemiyor: Bu taşlara bizden önce de pek çok kişi dokunmuştu. Onlar da aynı yerde durdular ve aynı duvara baktılar.

Bir an durup daha dikkatli bakınca, bu taşların sadece üst üste konmuş olmadığını anlıyorsunuz; her biri bir hikâyenin parçası, bir zamanın şahidi. Üzerlerindeki izler, aşınmalar, yer yer silinmiş yazılar… Hepsi konuşuyor aslında. Sessizce ama derinden.

Fark ediyoruz ki; burada zaman düz bir çizgi gibi akmamış. Katman katman birikmiş. Ve siz, o duvara dokunduğunuzda sadece bugüne değil; geçmişin iç içe geçmiş bütün anlarına temas ediyorsunuz.

Şehrin içinden değil de, dışından baktığınızda surlar daha bir başka görünüyor. Bir koruyucu gibi… Ama aynı zamanda biraz da içine kapalı. İşte tam bu noktada rehberimiz Ahmet Yavuz daha önce duyduğum bir rivayeti anlatıyor: “Diyarbakır’ın eski valilerinden biri, bir zamanlar bu surların şehrin “nefesini kestiğini” düşünmüş. Ona göre bu yüksek duvarlar, havayı hapsediyor, şehri boğuyormuş. Belki de modernleşme hevesiyle, belki de başka bir saikle, surların bir kısmını yıkmaya başlamış.”

İnsan böyle bir kararı düşünürken bile ürperiyor. Çünkü bu surlar sadece taş değil; bir hafıza, bir kimlik.

“Rivayete göre tam bu sırada şehre yolu düşen bir Fransız gazeteci ya da seyyah devreye giriyor. Kim olduğu belli değilmiş; adı tarihe kesin bir kayıtla geçmemiş. Ama yaptığı şey, bir şehri kurtarmaya yetecek kadar büyük olmuş. O gazeteci valiye, bu surların sıradan bir yapı olmadığını anlatmış. Avrupa’da böyle bir eseri korumak için nelerin göze alınacağını anlatıyor ve devamla bu duvarların yıkılmasının sadece taşları değil, tarihin kendisini yıkmak anlamına geleceğini ifade etmiş.”

Düşünüyorum da… Bazen bir yabancı, bir şehrin kıymetini o şehrin insanlarından daha iyi görebiliyor.

“Neticede vali, kale duvarlarını yıkmaktan vazgeçiyor. Böylece surlar ayakta kalıyor.”

Bugün o surların gölgesinde yürürken, sadece geçmişi değil, o karar anını da hissediyorsunuz. Eğer o gün o gazeteci konuşmasaydı, belki bugün Diyarbakır başka bir şehir olacaktı. Daha “ferah”, belki daha “modern” olacaktı… Ama kesinlikle daha yoksul olacaktı. Hafızasından birkaç parçayı kaybetmiş fakir bir şehir olacaktı.

Surların hemen ötesinde, boylu boyunca uzanan Hevsel Bahçeleri’ne doğru baktığımızda, şehrin aslında nefes aldığını görüyoruz. Hem de yüzyıllardır ordalar. Demek ki mesele surlar değilmiş; mesele bakış açısıymış. Kafa yapısıymış. 

Diyarbakır bana şunu öğretti: Bir şehir, duvarlarıyla değil, o duvarlara yüklediği anlamla yaşarmış meğer. Ve bazen bir şehri kurtaran şey, ne bir ordu ne de bir yasaymış… sadece doğru zamanda söylenmiş birkaç anlamlı cümleymiş.

Oradan ayrılırken, son kez dönüp surlara baktım. Bu kez sadece bir yapı görmedim. Bir direniş gördüm. Zamana, unutuluşa ve belki de insanın kendi hoyratlığına karşı sessiz bir direniş.

Diyarbakır’a vardığımızda, şehri ilk karşılayan şeyin insan değil, taş olduğunu söylemiştim ya. Bu kez adımlarım beni doğrudan surların dibine, tarihin neredeyse nabız gibi attığı bir noktaya götürdü. Diyarbakır Kalesi’nin gölgesinde yürürken, taşların arasından yükselen başka bir ses daha vardı: Ezan sesi. Allâh-ü Ekber…


HZ. ÖMER CAMİİ

Surların hemen dibinde, ilk bakışta sade ama derin bir vakar taşıyan Hz. Ömer Camii selamlıyor sevdalılarını. Şehrin en eski camilerinden birinden bahsediyorum. Rivayet edilir ki İslam orduları Diyarbakır’a ulaştığında, bu alan bir mabed olarak seçilmiş ve ilk mescit burada kurulmuş. Zaman içinde yenilenmiş, genişletilmiş ama ruhunu hiç kaybetmemiş.

Avludan içeri adım attığınızda, surların sert ve heybetli görüntüsü yerini daha yumuşak bir atmosfere bırakıyor. Taş yine taş… Ama bu kez savunmak için değil, secdeye eşlik etmek için konulmuş oraya. İçerideki sadelik insanı hemen içine alıyor. Gösteriş yok, ihtişam yok; sadece bir huzur hâli var.

Mihraba doğru yürürken düşünmeden edemiyorum: Aynı taş şehirleri korumak için de kullanılmış, insanı Allah’a yaklaştırmak için de. Aynı coğrafya ve iki farklı anlam…

Caminin duvarlarında ve avlusunda dolaşırken, buranın sadece bir ibadet mekânı olmadığını hissediyorsunuz. Burası aynı zamanda bir geçiş noktası. Diyarbakır da İslam’ın kök saldığı yerlerden birisi olsa gerek. Belki de bu yüzden, surların hemen dibinde olması tesadüf değil. Şehri dışarıdan koruyan duvarların yanında, içeriyi inşa eden bir ruh gibi duruyor.

Bir süre avluda oturup etrafı izledim. Yaşlı bir adam ağır adımlarla içeri girdi, genç birisi de onun ardından. Güvercinler minarenin etrafında dönüp duruyor. Hayat, yüzyıllardır aynı ritimde akıyor sanki.

Sonra tekrar o eski rivayet geldi aklıma. Hani şu valinin surları yıkmak istediği hikâye… Eğer o duvarlar yıkılsaydı, belki bu cami de bugün bu anlamıyla ayakta olmayacaktı. Çünkü bazı yapılar birbirine sadece fiziksel olarak değil, anlam olarak da bağlıdır.

Surlar sadece şehri koruyor gibi görünüyor; ama aslında onlar, bu caminin sessizliğini de koruyor. Ve bu cami, o taşlara bir anlam yüklüyor: Onları yalnızca bir savunma yapısı olmaktan çıkarıp, içinde hayatın, inancın ve yön bulmanın olduğu bir mekânın parçasına dönüştürüyor. Böylece taş, sadece koruyan değil; aynı zamanda yaşatan ve anlam kazandıran bir şahit hâline geliyor.

KÜRTLERİN MÜSLÜMANLIĞIDIR; ANADOLUN’UN BÖLÜNMESİNE MÂNİ OLAN

Oradan ayrılırken zihnimde şekillenen düşünceyi daha berrak bir şekilde kurmak istedim. Diyarbakır sadece taşın ve tarihin şehri değil; aynı zamanda derin kırılmaların, büyük acıların ve bitmeyen hesapların da mekânı. Bu coğrafyada yaşananları görmeden, bilmeden, surların neyi koruduğunu ya da o caminin neyi temsil ettiğini anlamak eksik kalır.

Yıllar boyunca bu topraklar üzerinde türlü planlar yapıldı. Dış müdahaleler, ideolojik çatışmalar ve silahlı yapılar üzerinden yürütülen hendek savaşları gibi süreçler, en ağır bedeli yine bu toprakların insanına ödetti. PKK üzerinden yürüyen uzun ve kanlı dönem, geride tarifsiz acılar, göz yaşları ve kayıplar bıraktı. Nice masum insan hayatını kaybetti buralarda; şehirler, aileler ve hatıralar derin yaralar aldı.

Bütün bu karanlığın içinde sönmeyen bir hakikat var: Bu toprakların insanı, özellikle Kürtler, inancını ve aidiyetini asla terk etmedi. Yılların yüküne, acılarına ve ayrılıklara rağmen kalplerde taşınan o iman bağı, bir milleti ayakta tuttu. Belki de bu yüzden Anadolu parçalanmadı; çünkü Kürtlerin Müslümanlığı, bu toprağın dağılmasına izin vermeyen sessiz ama güçlü bir direniş oldu. 

Bu cümle, sadece bir tespit değil; aynı zamanda sahada karşılığı olan bir gerçekliğin ifadesidir. Çünkü burada din, yalnızca bireysel bir tercih değil; toplumu bir arada tutan, ortak bir vicdan ve yön duygusu oluşturan güçlü bir bağdır. Aynı kıbleye yönelen insanlar arasında kurulan bu görünmez bağ, ayrıştırma çabalarının önünde sessiz ama güçlü bir set oluşturmuştur.

Surların dibindeki Hz. Ömer Camii’ne baktığımda, bu düşünce daha da anlam kazanıyor. Bir yanda şehri dışarıdan koruyan kalın taş duvarlar, diğer yanda içeride insanı diri tutan bir inanç… Aslında bu iki yapı birbirini tamamlıyor. Biri bedeni, diğeri ruhu muhafaza ediyor.

Diyarbakır’ı ayakta tutan asli unsur, maddi yapı ile manevi dünyanın kurduğu kopmaz bağdır. Taş ile ruhun bu bütünlüğü, şehir sosyolojisi açısından göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Nitekim Ulu Camii’de kılınan bir akşam namazında dört safın dolu olması, yalnızca sayısal bir veri değil; kolektif bilinç, dini süreklilik ve toplumsal aidiyetin somut bir göstergesidir. Bu durum, özellikle Batı Anadolu şehirleriyle karşılaştırıldığında daha çarpıcı bir hâl almaktadır. Zira Ege ve Akdeniz bölgelerinde, örneğin Denizli’de (ben Denizliliyim), vakit namazlarında camilerin çoğu zaman birkaç kişiyle sınırlı kaldığı gözlemlenmektedir. Bu fark, sadece nüfus ya da şehirleşme ile açıklanamaz; aksine, inanç pratiklerinin kamusal görünürlüğü, kültürel süreklilik ve toplumsal önceliklerin yönüyle doğrudan ilişkilidir. Bu tablo, bir yandan Diyarbakır’daki manevi diriliğin gücünü ortaya koyarken, diğer yandan bazı bölgelerde yaşanan dini ve toplumsal çözülmeye dair ibretlik bir karşılaştırma sunmaktadır.

Oradan ayrılırken bir kez daha anladım ki, bir şehri anlamak için sadece onun surlarına bakmak yetmezmiş. O surların dibinde, sessizce duran ve asırlardır aynı hakikati fısıldayan mekânları da dinlemek gerekirmiş. Çünkü bir şehir, ancak taş ve ruh birlikteyse gerçekten şehir olabilirmiş. 


Belki de her yolculuk, insanı biraz da kendine yaklaştırmak içindir. Diyarbakır’dan ayrılırken geride sadece bir şehir bırakmadık; aynı zamanda unuttuğumuz bir hakikatin izini de taşıdık içimizde. Taşın ruhla buluştuğu yerlerde hayat başka türlü akıyormuş; zaman bile orada daha anlamlı, daha derin akarmış. Ve insan, böyle şehirlerden ayrılırken aslında bir şey kaybetmiyor, aksine, hatırlaması gerekeni yeniden hatırlıyor. Çünkü bazı şehirler sadece gezilmez, yaşanır; bazıları ise insana sadece gördüklerini değil, unuttuklarını da geri verir.

Devam edecek

DİYARBAKIR (I)

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN; DİYARBAKIR (I)

- Dicle’nin kenarındayız.

Karşımızda On Gözlü Köprü var…

Köprü Dicle’nin  üstüne kurulmuş bir hat değil sadece; geçmişle bugün arasında bir bağ gibi-


Rüştü Kam

06.04.2026 - Berlin



“Diyarbakır, Mezopotamya’nın kuzeyinde yer alan ve yaklaşık 10.000 yıllık geçmişe sahip çok eski bir yerleşimdir. Antik çağda “Amida” adıyla bilinen şehir, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca önemli medeniyetlerin hâkimiyetine girmiştir. Roma, Bizans ve Sasani imparatorlukları arasında sık sık el değiştiren Diyarbakır, 7. yüzyılda İslam hâkimiyetine girmiştir. Daha sonra Artuklular ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir merkez hâline gelmiş, bu süreçte hem kültürel hem de ekonomik açıdan gelişimini sürdürmüştür. Şehrin simgesi olan Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri günümüzde UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

2024–2025 verilerine göre Diyarbakır’ın nüfusu yaklaşık 2 milyon civarındadır. Nüfusun büyük bölümü Bağlar, Kayapınar, Sur ve Yenişehir gibi merkez ilçelerde yaşamaktadır. Şehrin etnik yapısı tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir. Günümüzde nüfusun büyük çoğunluğunu Kürtler oluştururken, Türkler ve Zazalar da önemli gruplar arasındadır. Geçmişte Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler de şehirde önemli bir yer tutmuş, ancak zamanla sayıları azalmıştır.

Diyarbakır, tarihi ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken bir şehirdir. Diyarbakır Surları, Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun ve en iyi korunmuş surlarından biri olarak kabul edilir. Hevsel Bahçeleri ise tarih boyunca şehrin en önemli tarım alanlarından biri olmuş, yüzyıllar boyunca Diyarbakır’ın beslenmesinde hayati bir rol oynamıştır.

Ulu Camii Anadolu’nun en eski camilerinden biri olup, On Gözlü Köprü Dicle Nehri üzerinde yer alan önemli tarihi yapılardandır. Hasan Paşa Hanı ise günümüzde sosyal yaşamın canlı noktalarından biridir.

Şehirde güçlü bir sözlü kültür bulunmaktadır. Dengbêj geleneği bu kültürün en önemli unsurlarından biridir. Aile bağları ve misafirperverlik dikkat çekicidir. Sokak hayatı canlıdır ve çarşılar sosyal yaşamın merkezini oluşturur.

Ekonomik yapı tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret üzerine kuruludur. Pamuk, buğday ve mercimek üretimi yaygındır. GAP projesi ile tarımsal üretim artmıştır. Küçükbaş hayvancılık önemli yer tutar. Sanayi alanında tekstil ve gıda sektörü öne çıkmaktadır. Diyarbakır aynı zamanda bölgesel bir ticaret merkezidir.


PKK (Kürdistan İşçi Partisi)

1970’li yıllardan itibaren bölgede yaşanan çatışmalar, şehrin sosyal ve ekonomik yapısını etkilemiştir. 1978 yılında Lice ilçesine bağlı Fis köyünde kurulan PKK, 1984 yılından itibaren silahlı eylemlere başlamıştır. Bu süreç uzun yıllar devam etmiş ve şehirde çeşitli olumsuz etkiler bırakmıştır. PKK, Türkiye ile birlikte Avrupa Birliği ve NATO üyesi birçok ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilmektedir.

Bu süreçte “Diyarbakır anneleri” olarak bilinen aileler, çocuklarına kavuşma talebiyle 2019 yılından itibaren oturma eylemleri düzenlemiştir. Bu hareket kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.

2015–2016 yıllarında yaşanan hendek olayları sırasında özellikle Sur ilçesinde ciddi çatışmalar meydana gelmiş, şehirde fiziksel ve ekonomik zararlar oluşmuştur. Sonraki yıllarda ise normalleşme süreci ile birlikte şehirde yeniden canlanma gözlemlenmiştir.”

Daha şehre girmeden hissediliyor bir şeyler… ağır ama sıcak. Taşın dili var sanki burada. Surlara yaklaştıkça anlıyorsun; sıradan bir şehir olmadığını buranın. Zaman durmuş gibi… ama aslında hiç durmamış.

Dicle’nin kenarındayız.

Karşımızda On Gözlü Köprü var…

Köprü Dicle’nin  üstüne kurulmuş bir hat değil sadece; geçmişle bugün arasında bir bağ gibi.

Üzerinde yüzlerce insan var, kimisi halay çekiyor kimisi fotoğraf, kimisi de onları seyrediyor. 

Davulun tok sesiyle zurnanın ince sesi birbirine öyle uyumlu ki, belli… çalışılmış, hissedilmiş.

Bir bayram havası sarıyor etrafı…

Ama içinde saklı bir şeyler de var gibi; mesela sessizce dolaşan hafif bir hüzün… Kolay değil yıllar yılı nice olaylara şahitlik etmişliği var On Gözlü Köprünün.

Arkadaşlar fotoğraf peşinde, deklanşör sesi susmuyor. Bir kısmı da Dicle’nin kenarında çaylarını yudumluyor…Daha yolun başındayız aslında, ama herkes çoktan şehre karışmış bile. Bu şehir kolay bir şehir değil…Geçmişi çok ağır. Geçmişinde kan var gözyaşı var. 

Anlatıyor rehberimiz Ahmet, biz sadece dinliyoruz. 1970’lerden beri süren o zor yılları anlatıyor… İnsanların sadece yaşamakla kalmayıp, ayakta kalmaya çalıştığı zamanları.

Bir de anneler var… Dağa kaçırılmış çocuklarını bekleyen Diyarbakır anneleri. Sesini duyurmaya çalışan, evladını isteyen anneler...

Sonra Sur…

Hendek olaylarının izlerini taşıyan sokaklar.

Bazı duvarlar hâlâ konuşuyor sanki.

Ama garip bir şekilde direnen bu şehir…Ne yaşarsa yaşasın, içine hiç kapanmamış. İnsanlar hâlâ gülüyor. Hâlâ misafirler ağırlanıyor.

“Hoş gelmişsiniz…” diyor biri.

“Safalar getirmişsiniz…”

Ve gerçekten kendini onlardan biriymiş gibi  hissediyorsun. Sanki yabancı değilsin. 

Yorgun ama dimdik ayakta durmasını bilen bir şehir burası. Biraz hüzün, biraz direniş, biraz da umut…İşte burası Diyarbakır.


ON GÖZLÜ KÖPRÜ


“On Gözlü Köprü, Diyarbakır’ın en önemli tarihi yapılarından biri olup Dicle Nehri üzerinde, şehrin güneyinde yer almaktadır. Diyarbakır Surları’nın hemen dışında bulunan bu köprü, hem tarih boyunca ulaşımı sağlamış hem de şehrin sosyal hayatında önemli bir yer edinmiştir.

Köprünün inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüze ulaşan kitabesine göre 1065 yılında Mervanoğulları döneminde inşa edildiği kabul edilmektedir. Bazı kaynaklar köprünün daha eski dönemlere, hatta Roma dönemine kadar uzanan bir geçmişi olabileceğini, ancak mevcut yapının Orta Çağ’da yeniden inşa edildiğini belirtir. Köprü, dönemin önemli emirlerinden biri olan Nizameddin Nasr tarafından yaptırılmıştır.

Adını üzerindeki on kemerden alan On Gözlü Köprü, kesme bazalt taş kullanılarak inşa edilmiştir. Diyarbakır’ın karakteristik yapı malzemesi olan siyah bazalt taş, köprüye hem dayanıklılık hem de estetik bir görünüm kazandırmaktadır. Köprünün uzunluğu yaklaşık 170 metre, genişliği ise 5–6 metre civarındadır. Kemerler, farklı büyüklüklerde tasarlanmış olup ortadaki kemerler daha geniştir; bu da suyun akışını dengelemek ve taşkınları önlemek amacıyla yapılmıştır.

Mimari açıdan köprü, sade ama işlevsel bir tasarıma sahiptir. Üzerinde yer alan kitabe, dönemin taş işçiliğini ve estetik anlayışını yansıtır. Yüzyıllar boyunca ayakta kalmayı başaran köprü, hem mühendislik başarısı hem de tarihi sürekliliğin bir simgesi olarak kabul edilmektedir.”

Bugün On Gözlü Köprü, yalnızca bir ulaşım yapısı olmanın ötesinde, Diyarbakır halkının buluştuğu, vakit geçirdiği ve kültürel etkinliklerin yaşandığı bir mekân hâline gelmiştir. Özellikle gün batımında ve yaz akşamlarında köprü çevresi, halayların çekildiği, müziğin ve sohbetin eksik olmadığı canlı bir atmosfere sahiptir. Bu yönüyle köprü, hem geçmişin izlerini taşıyan hem de günümüzün sosyal hayatını yansıtan önemli bir simge olarak varlığını sürdürmektedir. Verilen 10 dakika serbest zamanda köprü ile hatıra fotoğrafları çelidi arkadaşlar. Sonrasında surlara çıkarak Diyarbakır’ı kuş bakışı ile seyrettik. Tamiratta olduğu için köprü ile hoş-beş edemedik. 


Köprüden sonra şehrin içine daldık. Alabildiğince kalabalık olan yollardan ilerlemek o kadar kolay olmadı. Bir zaman sonra Ulu Cami’ye ulaştık. 

Diyarbakır Ulu Camii

“Diyarbakır Ulu Camii, Anadolu’nun en eski ve en önemli camilerinden biri olarak kabul edilir. Şehrin kalbinde, surların içinde yer alan bu yapı, sadece bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği kültürün ve dönüşümün de canlı bir şahididir.

Caminin bulunduğu alanın geçmişi daha da eskilere uzanır. Yapının, İslam fethinden önce bir kilise olarak kullanıldığı; fetih sonrasında ise camiye çevrildiği bilinmektedir. Bu yönüyle Ulu Camii, Diyarbakır’ın çok katmanlı tarihini doğrudan yansıtan bir yapı niteliğindedir.

Avluya adım attığınızda ilk dikkati çeken unsurlardan biri şadırvandır. Ortada yer alan bu yapı, hem abdest alma ihtiyacını karşılar hem de avluya estetik bir merkez kazandırır. Taş işçiliğiyle uyum içinde duran şadırvan, caminin sade ama derin mimari anlayışını tamamlar.

Caminin bir diğer önemli unsuru ise muvakkithane  namaz ile ilişkili zaman belirleme saatidir. Burada geçmişte namaz vakitleri güneşin hareketlerine göre hesaplanır, zamanın düzeni gökyüzüne bakılarak belirlenirdi. Bu, sadece ibadet için değil, aynı zamanda dönemin bilim anlayışı açısından da önemli bir uygulamaydı.

Mimari olarak yapı, siyah bazalt taşın hâkim olduğu sade ama güçlü bir görünüme sahiptir. Avlu etrafını saran revaklar, medrese bölümleri ve farklı dönemlerde eklenen yapılar, caminin zaman içinde nasıl geliştiğini gösterir. Özellikle Emevi Camii’ne benzetilen planı, bu yapıyı İslam mimarisi içinde özel bir yere taşır.”

Bugün Diyarbakır Ulu Camii, sadece namaz kılınan bir mekân değil; aynı zamanda geçmişten bugüne uzanan bir hafıza alanıdır. Avlusunda oturanlar, taşlarına dokunanlar, gölgesinde dinlenenler… herkes bu uzun tarihin bir parçasına kısa süreli de olsa dâhil olur.

Otelde akşam yemeğini yedikten sonra çıktık sokaklara…

Diyarbakır gecesi bambaşka.

Taş duvarların arasında yankılanan adımlarımız,

hafif serinleyen hava,

uzaktan gelen insan sesleri…

Gündüzün kalabalığı çekilmiş ama şehir uyumamış.

Bir yerlerde çay demleniyor,

bir yerde sohbet koyulaşmış.

Adım attıkça hissediyorsun;

bu şehir sadece gündüz yaşanmıyor.

Gece de anlatıyor kendini… sessizce.

Diyarbakır’da Gece Hayatı

Gazi Caddesi’ndeyiz…

Sur içinin kalbi burada atıyor.

Gündüz ayrı, gece ayrı bir yüzü var buranın.

Ulu Camii’nin gölgesi düşüyor bir yandan, Hasan Paşa Hanı’nın taşları hâlâ günün izini taşıyor.

Cadde cıvıl cıvıl…

İnsan akıyor resmen.

Ciğerciler dizilmiş bir yanda,

şırdancılar, kelleciler, lahmacuncular…

mumbarcılar, waffelciler, patatesciler…

her biri ayrı bir ses, ayrı bir koku.

Duman yükseliyor tezgâhlardan,

baharat kokusu karışıyor geceye.

Mısırcılar köşe başında,

bir yanda sokak şarkıları…

bir yanda kahkahalar.

Yürüdükçe kalabalığın içine karışıyorsun.

Kimse acele etmiyor, kimse yalnız değil gibi.

Bir şehir düşün…

gece olunca susmuyor,

aksine daha çok konuşuyor.

İşte Diyarbakır böyle bir şehir…

Saat gecenin on ikisi.

Gece bitmemiş, aksine yeni başlamış sanki.

“Ciğer yiyelim” dedi arkadaşlardan biri.

Olur dedik… düşünmeden, plan yapmadan.

O saatte, ayakta, birer dürüm söyledik.

Dumanı üstünde, sıcak sıcak…

Bir lokma aldık, gerisi zaten geldi.

Bitmedi…

Arkasından bir de künefe söyledik.

Olacak iş değil aslında.

Gece yarısı ciğer dürüm ve üstüne künefe…

Ama oldu.

Hem de öyle bir oldu ki bizim kahkahalarımız da karıştı Gazi caddesi esnafının sesine…Mumbara gel, şırdana gel, ciğere gel, katmere gel…

“Olur mu?” Böyle şey demeyin.

Diyarbakır’da oluyor. Oldu da zaten…

 Devam edecek

ELVEDA CENNET VATANIM

 BENİM CENNET MEMLEKETİM;ELVEDA

Rüştü Kam

04.04.2026 – Van


Berlin Türk Eğitim Derneği’nin 17 üyesi olarak çıktık yola.

Memlekete gidiyoruz.

Hani şu yıllarca “gidilmez” denilen yerlere…

Hani adı korkuyla anılan, haritalarda bile mesafeli durulan şehirlere…

27 Mart sabahı saat 06.45.

Türk Hava Yolları ile havalandık.

Ve aslında sadece bir yolculuğa değil…

Bir yüzleşmeye çıktık.

Diyarbakır havaalanında Tur şirketimizin iki elamanı Ahmet Yavuz ve Celal beyler karşıladılar bizi. Hoş-beşten sonra On Gözlü Köprü ile tanış olduk.

Sessiz, vakur ve asırlık…

Urfa’da, Halil-ür Rahman Sofrası’nda diz çöktük. Bir duanın içinde bulduk kendimizi.

Ve Göbekli Tepe…

Tarihin sıfır noktasında, insanlığın ilk adımlarına şahitlik ettik.

Mardin’de Kasımiye Medresesi’nde öğrencilerle sohbet ettik. Taş duvarlar konuşuyordu adeta…

Midyat’ta taş hanlarda, geçmişin izini sürdük.

Cizre’de El Cezeri ile tanış olduk. Aklın, ilmin ve üretmenin ne demek olduğunu bir kez daha gördük.

Hz. Nuh’un izinde yürüdük. Cudi Dağı ve Gabar Dağı ile kucaklaştık. Ve Dicle Nehri… Sanki baştan sona bize mihmandarlık etti.


Ve işte buradayız. Mezopotamya topraklarındayız.

Zeytiniyle…

Palamuduyla…

Fıstığıyla…

Pamuğuyla…

Isotuyla…

Toprak bereket fışkırıyor.

Öyle ki insan…

“İnsanı eksen burada meyve verir” demekten kendini alamıyor.

Abartı mı?

Hayır. Gören bilir.

Yollar…Bir ağ gibi sarmış bütün bölgeyi. Düzgün, geniş, ulaşılır.

Bir an geldi…Sümbül Dağı ile tanıştık… Özlemini tutamamış olacak ki, üzerinde sakladığı o bembeyaz karları bir anda salıverdi.

Çığ oldu.

Yolumuzu kesti.

Önce ne olduğunu anlayamadık. Bir sessizlik… bir şaşkınlık… Sonra fark ettik ki; aylardır, belki yıllardır bizi bekliyormuş kucaklaşmak için.

Her birimizle tek tek tokalaşıyordu sanki. Kar topu oynayanlarla daha bir samimi,

daha bir içten…

Bir dağın soğuk yüzü değil bu.

Bir hasretin sıcak karşılığıydı adeta.

Meğer Sümbül Dağı selam gönderiyormuş bize.

Ne saadet…

Evler…

Şunu açıkça söylemek zorundayım:

Benim memleketimin, Denizli’nin köylerinde dahi görmediğim evler var burada.

Evet, iddialı bir cümle.

Ama gördüğümün şahidiyim.

Ve insanlar…Kırk yıldır terör belasıyla sınanan o insanlar…

“Hoş gelmişseniz, başımız gözümüz üstüne” diyerek karşılıyorlar bizi.

Çarşıda…

Pazarda…

Lokantada…

Otelde…

Aynı sıcaklık.

Aynı içtenlik.

Yüzler gülüyor.

Soruyoruz:

“Tekrar o terör günlerine dönülür mü?”

Cevap net: “Allah göstermesin… O günler geri gelmez. Gelmeyecektir. Bizler göz yaşı ve kan istemiyoruz. Anaların ağlamasını istemiyoruz.”

Ve ardından bir dua, bir sitem, bir isyan: “Kardeşi kardeşe düşman edenlerin Allah belasını versin…”

Peki biz…

Biz neredeydik bunca yıl? Neden bu topraklarla bu kadar geç tanıştık?

Medeniyetlerin doğduğu, büyüdüğü, yıkıldığı bu coğrafyayı neden sadece uzaktan izlemekle yetindik?

Ve daha önemlisi…Bizleri bu güzelliklerle buluşturmayanlara neden hiç hesap sormadık?

Sitem etmeden olmuyor.

Çünkü gecikmiş her tanışıklık, bir kayıptır. Ve bu kaybın sorumluları vardır.

Güzel Mevla’m boşuna dememiş: “Gezin, görün, ibret alın…”

Geldik.

Gördük.

İbret aldık.

Ve şimdi yazıyoruz. Okunsun diye değil sadece… Anlaşılsın diye.

Ey Rabbim…

Bu kadar güzel bir coğrafyayı bizlere vatan kıldığın için

sana minnettarız.

Ne kadar şükretsek azdır. 

Bu memleket…

Sadece bir toprak parçası değildir, bir emanettir.

Görmeyene anlatmak zor. Ama gören için…Bir daha unutulmayacak kadar derin,

bir daha vazgeçilemeyecek kadar güzel.


Ve şimdi dönüp geriye bakıyorum…

Bu topraklar sadece gezilecek yerler değilmiş meğer. Her adımda bir hatırlatma, her durakta bir yüzleşme saklıymış. İhmal ettiklerimizi, geç kaldıklarımızı, önyargılarımızı…Hepsini yüzümüze vurdu bu yolculuk.

Anladık ki;

Bir memleket, uzak kaldıkça yabancılaşır, tanıdıkça kalbine yerleşirmiş.

Ve en acısı şu:

Biz bu cennet vatanın bir parçasını yıllarca görmeden, bilmeden, hissetmeden yaşamışız.

Şimdi içimizde bir mahcubiyet var ama onunla birlikte bir söz de var: 

Artık daha fazla görmezden gelmeyeceğiz.

Artık bu topraklara yabancı kalmayacağız.

Çünkü bu memleket…

Sadece üzerinde yaşadığımız yer değil,

uğruna sorumluluk taşımamız gereken bir emanettir.

“Dicle akar ağır ağır,

Taşlar konuşur sabırla…

Bir ses yükselir dağlardan,

“Unutma beni” der asırla…

Cudi susmaz, Gabar bakar,

Sümbül iner karıyla…

Toprak ana bağrını açmış,

Selam verir lisan-ı haliyle

Gel gör diye çağırır hep,

Bu kadim, bu aziz diyar…

Görmeyene söz yetmez ki,

Gören zaten aşikâr…

Elveda cennet yudum elveda seni önce Allah’a sonra sana emanet ediyoruz. Senden isteğimiz; çocuklarına sahip çıkmandır, kurda kuşa yem etmemendir…

2 Nisan 2026 Perşembe

CİZRE.Hz.NUH

 

BU KADARI DA FAZLA / CİZRE’DEYİZ (II)

—Hz. Nuh’un Hatırası Üzerinden Bir Sorgulama—

Rüştü Kam
3 Nisan 2026

 

Cizre’deyiz.
Tarihin, inancın, ilmin ve hafızanın iç içe geçtiği bir coğrafyada…

Hz. Nuh Camii’nin avlusundayız. Abdestler alınıyor, namazlar kılınıyor. Rehberlerimiz anlatıyor, biz dinliyoruz. Sadece dinliyoruz. İçimiz acıyarak dinliyoruz.

Grubumuzun üyesi Niğmet Balcı kızımız ağlıyor.
Gördüklerimiz… anlatılanlar… peş peşe gelen hayal kırıklıkları. Zorumuza gidiyor.

Beş bin kilometre yol geldik buraya kadar.
Bir mekânı görmek için gelmedik sadece…
İnsanlığın atasını ziyaret etmek için geldik.

Anlatılanlar ciğerimizi deliyor.
Tarih konuşuluyor, tufan anlatılıyor, sabırdan söz ediliyor…Ve ardından yönümüzü, insanlığın ikinci atası olarak kabul edilen Hz. Nuh’un türbesine çeviriyoruz.

Ama…

Daha ilk bakışta zihinlerimizde bir tereddüt beliriyor. Bu mudur yani? Gerçekten bu mudur?

Hz. Nuh…

Kur’an’da kıssası en geniş anlatılan peygamberlerden biridir Hz. Nuh.
Bir davetin, bir direnişin, bir sabrın adıdır Hz. Nuh.

Yalnız bırakılan, alaya alınan, hanımı ve çocuklarını hafife aldığı bir peygamberdir Hz. Nuh. Bütün b u olumsuzluklara rağmen aldığı görevi yerine getirmeye çalışan sorumluluk sahibi bir elçidir Hz. Nuh. Sonunda görevini alnının akıyla tamamlayan bir peygamberdir Hz. Nuh. Görev adamıdır O.
Ve ardından tufan…Bir son değildir o tufan. Bir başlangıçtır.

İnsanlığın yeniden inşası için adım atılmıştır. Yeni bir hafıza oluşacaktır. Yeniden soy soylanacak, boy boylanacaktır. 

Bu yüzden Hz. Nuh’a “insanlığın ikinci atası” denir.
Bu yüzden onun hatırası, sıradan bir tarihî figürün hatırası değildir.

Tam da bu yüzden…
Onun adına izafe edilen bir mekânın, sadece bir yapı değil; bir anlam taşıması beklenir.

Fakat karşımızdaki yapı nedir öyleBu yapı o anlamı taşımıyor. Taşıyamıyor.

Sözü dolandırmanın bir anlamı yoktur. İnsanlığın atası olarak kabul edilen bir peygamber…
Ve onun adına yapılmış, çevresiyle uyumsuz, modern ve ruhsuz bir yapı var karşımızda

Allah aşkına, bu kadarı da olmamalı.
Akıl var, izan var.

Bu yapı için “ucube” benzetmesini yapmak zorundayım.

Evet, ağır bir ifade biliyorum ama bu ifadeyi kullanmak zorundayım.

Çünkü burada mesele yalnızca estetik değildir.
Mesele, temsil meselesidir.
Mesele, bir medeniyetin kendi değerleriyle kurduğu ilişkinin mahiyetidir.

Bu bir türbe…Ama ne kadar türbe?

Tarihî dokuyla bağ kurmayan, kuramayan, çevresiyle bütünleşmeyen,
kendi bağlamını inkâr eden bir yapı…Üstelik, sembolik değeri bu kadar yüksek bir şahsiyet adına yapılmış…Bu çelişkiyi nasıl izah edeceğiz?

Daha açık sorayım: Biz ne yapıyoruz Allah aşkına?

Bir yandan Hz. Nuh’un sabrını anlatıyoruz, onun insanlık tarihindeki yerini vurguluyoruz,
onu “ikinci ata” olarak yüceltiyoruz…Diğer yandan, onun adına yapılan bir yapıya bakıyoru ve susuyoruz.

Burada susmak, görmezden gelmek,
“olmuş artık” ne yapalım demek, insanlık adına, gerçek bir sanat adına, estetik adına vurdumduymazlıktır

Bu yapılanların hiçbiri masum değildir. Çünkü bu, sadece bir mimari tercih değil.
Bu, bir bilinç meselesidir.

Burada sormak zorundayım:

Bu yapı hangi anlayışın ürünüdür?
Hangi estetik ölçüyle kabul görmüştür?
Hangi denetimden geçmiştir?

Ve daha önemlisi: Hiçbir kimse durup neden şunu söylememiştirbu yapı, bu isme yakışmıyor” neden dememiştir.

Cudi Dağı’nın gölgesinde olduğuna inanılan bir mekândayız. Bir başlangıcın, bir yeniden dirilişin izindeyiz

Ama karşımızda duran ucube, o büyük hatırayı taşımakta zorlanıyor. İnsanı inciten de tam olarak bu.

Bu yazı bir öfke metni değildir. Ama kayıtsız da değildir. Bu yazı, bir sorumluluk duygusunun ifadesidir. Çünkü mesele bir türbe değildir.
Mesele, neyi nasıl temsil ettiğimizdir.

Ve son bir soru: İnsanlığın ikinci atasına,
böylesine uyumsuz, böylesine özensiz bir yapıyı reva gören bir anlayış, kendi tarihine, kendi inancına, kendi hafızasınagerçekte ne kadar sadıktır?

Hz. Nuh…
Sadece bir peygamber değil. Aynı zamanda bir eşiktir.

Bu yüzden Hz. Nuh’a “insanlığın ikinci atası” denir.
Bu yüzden onun adı, sadece tarihsel değil; varoluşsal bir anlam taşır.

Soruyorum:
Bu tercih hangi estetik anlayışın ürünüdür?

Daha da önemlisi:
Bu tercih hangi tarih bilincinin sonucudur?

İnsanlığın atası olarak kabul edilen bir peygamber…
Ve onun adına yapılan modern, uyumsuz bir yapı…

Allah aşkına, bu kadarı da olmamalı.
Akıl var, izan var.

Ben bu yapı için “ucube” benzetmesi, ağır bir ifadedir.
Ama öyledir. Bu durumda ben ne yapabilirim. Mesele sadece estetik değil;
bir saygı meselesidir. Medeniyet Meselesidir

Bir yapı düşünün…
Ne geçmişle bağ kurabiliyor, ne bulunduğu mekânla bütünleşebiliyor.

Oysa böyle yerler, sadece ziyaret edilen mekânlar değildir.
Bunlar aynı zamanda:

·       Hafızanın taşıyıcılarıdır,

·       İnancın mekâna bürünmüş hâlidir,

·       Medeniyetin kendini ifade biçimidir.

Eğer bu bağ koparsa, geriye sadece beton yığını kalır. Öyle olmuş zaten.

Buradan sormam gerekiyor:

• Kültür ve Turizm Bakanlığı bu yapıyı hiç mi görmedi, değerlendirmedi?
• Diyanet İşleri Başkanlığı bu mekânın manevî temsil gücünü hiç mi sorgulamadı?
• Mimarlar Odası bu estetik uyumsuzluğu nasıl görmezden geldi?

Bu soruları bir suçlama olarak yöneltmiyorum. Ama bir hatırlatma olarak görmezden gelinmesini de kabul etmiyorum.

Çünkü burada söz konusu olan, sıradan bir yapı değildir. Burada söz konusu olan, bir peygamberin hatırasıdır. Ve bu hatıra, ihmale bırakılabilecek bir alan değildir.

O hâlde sormak hakkımızdır:

Bu sessizlik neden?
Bu kayıtsızlık kime hizmet ediyor?

Ve en önemlisi…

Sorumsuz sorumlular,
ne zaman kendinize geleceksiniz?

Devam edecek

1 Nisan 2026 Çarşamba

CİZRE VE İsmail El-Cezeri

  

BU KADARI DA FAZLA / CİZRE’DEYİZ

-Berlin Türk Eğitim Gezisinin Diyarbakır-Van gezisinden. Şehri Abdul Aziz Bilge ve Ahmet Yavuz’un Rehberliğinde Dolaştık-

Rüştü Kam
1 Nisan 2026

Cizre’den bahsediyorum.
Yalnızca son yıllarda hendeklerle, çatışmalarla ve güvenlik politikalarıyla anılan bir şehirden değil; kökleri derinlere uzanan, fakat kendi tarihî ağırlığıyla değil, maruz kaldığı gündemlerle tanınır hâle gelmiş bir şehirden söz ediyorum.

Oysa Cizre, bir ilçe olmanın ötesinde, başlı başına bir medeniyet hafızasıdır.

Bugün çoğumuzun adını geç fark ettiği bu şehir, aslında insanlık tarihinin önemli kavşaklarından biridir. Çünkü bu şehir, XII-XIII. yüzyıllarda yaşamış olan Bedîüzzaman Ebü’l-İzz İsmâil b. er-Rezzâz el-Cezerî’yi, yani İsmail el-Cezerî’yi yetiştirmiştir. Modern anlamda mekanik düşüncenin ve otomatik sistemlerin öncülerinden kabul edilen Cezerî, yalnızca İslam dünyasının değil, dünya mühendislik tarihinin de en önemli isimlerinden biridir.

Onun ortaya koyduğu makineler, bugün “robotik” dediğimiz alanın erken örnekleri olarak kabul edilir. Bu yüzden “robotların babası” denildiğinde, bu sıfatın altını dolduran isimlerden biri odur.

Ancak burada bir hususu özellikle vurgulamak gerekir: Cezerî bir başlangıç değil, bir zirvedir. Ondan önce, IX. yüzyılda yaşamış olan Benî Mûsâ kardeşler, mekanik ve mühendislik alanında bu geleneğin temellerini atmışlardır. Dolayısıyla İslam bilim tarihinde mekanik düşünce, bir anda ortaya çıkmış değil; asırlara yayılan bir birikimin sonucunda olgunlaşmıştır. Cezerî de bu birikimin en parlak temsilcilerinden biridir.

Cizre’nin ilmî mirası yalnızca mühendislikle sınırlı değildir. Bu şehir, aynı zamanda düşüncenin, şiirin ve tasavvufun da önemli merkezlerinden biridir. Nitekim XVI-XVII. yüzyıllarda yaşamış olan Molla Ahmed el-Cezerî, klasik Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak bu topraklarda yetişmiştir. Onun şiiri, sadece estetik bir ifade değil; aynı zamanda derin bir metafizik düşüncenin yansımasıdır.

Bununla da sınırlı değil.

Cizre, XII-XIII. yüzyıllarda yaşamış olan Beni’l-Esîr ailesi gibi önemli ilim adamlarını da yetiştirmiştir. Hadis, tarih ve edebiyat alanlarında eserler veren bu aile, şehrin yalnızca yerel değil, İslam dünyası ölçeğinde bir ilim merkezi olduğunu göstermektedir.

Ayrıca XIV. yüzyılda yaşayan büyük seyyah İbn Battûta’nın bu şehre uğramış olması da Cizre’nin tarih boyunca bir geçiş ve etkileşim noktası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Seyyahın notlarında yer alan Cizre, sadece bir coğrafya değil; dikkat çeken bir merkezdir.

Bütün bu isimleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo son derece nettir:
Cizre, tarih boyunca ilmin, düşüncenin ve üretimin merkezlerinden biri olmuştur.

Fakat bugün aynı netlikte bir soru karşımıza çıkıyor:

Bu kadar zengin bir miras, neden bu kadar görünmez olmuştur?

Bir şehir düşünün; dünya bilim tarihine yön vermiş bir ismi bağrında taşıyor ama o isim, kendi memleketinde gerektiği kadar bilinmiyor. Caminin avlusunda kabri bulunan bir âlim, o camiye gelen insanlar tarafından tanınmıyor. Bu durum, bireysel bir eksiklikle açıklanamaz. Bu, açık bir şekilde bir kültürel kopuştur.

Sorun sadece tanımamak değil; anlatmamak, aktarmamak ve sahip çıkmamaktır.

Eğitim sisteminden kültür politikalarına, yerel yönetimlerden din hizmetlerine kadar uzanan geniş bir alanda bu kopuşun izlerini görmek mümkündür. Okullarda bu isimler yeterince öğretilmiyor, kamusal alanda bu miras görünür kılınmıyor, şehir kendi hikâyesini anlatamıyor.

Sonuç olarak, dünya literatüründe yer bulan isimler, kendi şehirlerinde “bilinmeyen kişiler” hâline geliyor.

Bu sadece bir ihmal değildir.
Bu, bir hafıza kaybıdır.

Üstelik mesele yalnızca unutmakla da sınırlı değil. Tarihî şahsiyetlerin temsil edilme biçimi de ayrı bir sorun alanıdır. Geçmişi anlamak yerine onu bugünün estetik anlayışıyla yeniden üretmek, çoğu zaman anlamaktan çok uzaklaştırır. Oysa tarih, süslenmek için değil; doğru anlaşılmak için vardır.

Bugün Cizre’ye bakarken şu soruyu sormak kaçınılmazdır:

Kırk yıldır güvenlik politikaları konuşuluyor. Peki bu şehrin bundan önceki tarihi ne olacak?
Bu toprakların ürettiği ilim ne olacak?
Bu şehrin hafızası, şiiri, medresesi, mühendisliği ne olacak?

Bir toplum kendi yetiştirdiği değerleri tanımıyorsa, mesele sadece unutkanlık değildir; o toplum, kendi hikâyesini kaybetmeye başlamış demektir.

Cizre’nin yeniden konuşulması gerekiyor.
Ama hendeklerle değil;
İsmail el-Cezerî ile, Molla Ahmed el-Cezerî ile, Beni’l-Esîr ailesi ile, İbn Battûta’nın dikkatini çeken tarihî derinliğiyle konuşulması gerekiyor.

Çünkü bir şehir, ancak kendi hakiki hafızasıyla var olur.

Ve belki de asıl soru şudur:
Bir şehir ne zaman kaybolur?
Yıkıldığında mı…
Yoksa kendi insanına unutturulduğunda mı?

Devam edecek