8 Şubat 2026 Pazar

FEMİNİZM VE WOKE KÜLTÜRÜ IX

 FEMİNİZM VE WOKE KÜLTÜRÜ (IX)


-
Bugün okul üzerinden yürütülen bu ideolojik mühendislik, uzun vadede şunu üretiyor:
ailesiz çocuklar,
 yalnız kadınlar, sorumluluktan kaçan erkekler. Ve buna “ilerleme” deniyor. Hayır. Bu bir çözülmedir.Woke kültürüyle hizalanmış feminizmin en tehlikeli yanı da burada yatıyor: Kadın hakları adına, ailenin ve eğitimin içi boşaltılıyor-

Rüştü Kam
04.02.2026

“Woke” söylemi, tarihsel olarak Afro-Amerikan toplumunun maruz kaldığı sistematik ırkçılık ve dışlanmaya karşı gelişmiş haklı bir bilinçlenme çağrısı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu söylem, zamanla kendi tarihsel bağlamından koparılarak evrensel bir ahlâk ve adalet ölçütü hâline getirilmiştir. Belirli bir tarihsel tecrübenin ürünü olan kavramlar, farklı toplumsal ve kültürel yapılara aynı şekilde uygulanmaya çalışıldığında, adaleti açıklamak yerine yeni gerilimler üretmektedir. Bu dönüşümle birlikte “uyanıklık”, somut mağduriyetleri gidermeye yönelik bir duyarlılıktan ziyade, kimlik temelli bir ideolojik aidiyet göstergesine evrilmiş; adalet dili, ilkelerden çok konumlar üzerinden konuşur hâle gelmiştir. Böylece tarihsel bir adalet çağrısı, bağlamından koparıldığında, açıklayıcı olmaktan çok düzenleyici ve dışlayıcı bir söyleme dönüşme riski taşımaktadır.

“Woke” denilen şey artık bir farkındalık çağrısı değil. Bir dogma. Bu dogmanın üretim merkezi Batı akademisidir.Özellikle ABD merkezli üniversitelerde gelişen eleştirel teori, kimlik siyaseti ve kesişimsellik çalışmaları bu dili kurdu.Başlangıçta teorikti. Sınıf içindeydi. Metindi. Tartışmaydı. Sonra akademinin sınırlarını aştı.

Taşıyıcılar üç ana kanaldan geldi:

1-Medya ve kültür endüstrisi
Diziler, filmler, haber dili ve sosyal medya algoritmalarıyla bu söylem “doğal” ve “kaçınılmaz” gibi sunuldu. Eleştirenler görünmez kılındı ya da damgalandı.

2-STK’lar ve fon mekanizmaları
“Hak”, “eşitlik”, “çeşitlilik” başlıkları altında yürütülen projelerle bu dil kurumsallaştırıldı. Hangi dilin meşru, hangisinin sorunlu olduğu bu alanlarda belirlendi.

3-Küresel şirketler ve kurumsal dil
Çokuluslu şirketler woke söylemini benimsedi. Çünkü onlar için bu dil güvenliydi.
Ahlâkî bir duruş değil, bir imaj stratejisiydi. Risk almıyor, kazandırıyordu.
Böylece woke dili muhalif olmaktan çıktı; sistemin yerleşik ve onaylı dili hâline geldi.

Özetle şunu söylemek mümkün: Bu dogma sokaktan doğmadı.
Kadınların gerçek hayat mücadelesinden çıkmadı.
Akademide üretildi, medya ile yayıldı, kurumlar aracılığıyla dayatıldı.

Ve bugün bu dili taşıyanlar, çoğu zaman bunu “ilericilik” sanıyor. Oysa taşıdıkları şey bir bilinç değildirHazır bir ezberdir.

Bugün woke kültürünün teorik omurgası, kimlik siyaseti, eleştirel teori ve özellikle intersectionality (kesişimsellik) adı verilen çerçevedir.
Akademide Kimberlé Crenshaw’la meşrulaştırılan bu yaklaşım, toplumsal adaleti ahlâk üzerinden değil, kimlik hiyerarşileri üzerinden okur.

Bu noktadan sonra hakikat geri çekilir. Kimlik konuşur. Feminizm de tam burada yön değiştirir.

Simone de Beauvoir’ın açtığı varoluşsal tartışmadan geriye pek bir şey kalmadı.
“Kadın olunur”un yerini, “erkek zaten suçludur” cümlesi aldı.
Düşünce bitti.
Hüküm verildi.
Buna felsefe denemez.
Bu, peşin peşin mahkûmiyettir.

Judith Butler’ın toplumsal cinsiyetin akışkanlığına dair teorik tartışmaları, sokakta ve siyasette bağlayıcı bir norm hâline getirilmiştir.
Sorgulayan yaftalanır.
İtiraz eden susturulur.

Bu noktada feminizm, kadın haklarını savunan bir mücadele olmaktan çıkar.
Woke ideolojisinin taşıyıcı kolonlarından biri
 hâline gelir.

Artık mesele kadının uğradığı somut haksızlıklar değildir.
Şiddet, sömürü, ayrımcılık ikinci plandadır.
Asıl mesele, “doğru pozisyonu” almaktır.

Erkek, doğası gereği faildir.
Kadın, kimliği gereği mağdurdur.

Bu dil adalet üretmez.
Bu dil hesaplaşma üretir.

Ve kimse kusura bakmasın: Bu, kadınları güçlendirmez.
Kadınları araçsallaştırır. Kadın hakları, insan haklarının bir parçasıdır. İdeolojik bir silah değildir.

Ama bugün Batı merkezli woke feminizmi, kadın haklarını;
aileyle, ahlâkla ve toplumsal sınırlarla kavga eden bir projeye dönüştürmüştür.


Hedef Ailedir

Burada artık iyi niyet aramak saflıktır. Çünkü hedef nettir. Aile.

Neden?
Çünkü aile, bu ideolojinin önündeki en büyük engeldir.
Sorumluluk üretir.
Sınır öğretir.
Ahlâk aktarır.

Bu yüzden “normal” kavramı yıkılır.
Bu yüzden mahremiyet küçümsenir.
Bu yüzden annelik, babalık, evlilik “problemli yapılar” olarak sunulur.

Ve bu süreçte LGBT söylemi özellikle merkeze alınır.
Çünkü hem beden politikalarıyla hem de norm yıkımıyla birebir örtüşür.

Tekrar söylüyorum:
Mesele bireylerin varlığı değildir.
Kimsenin kimliğine düşmanlık yapılmıyor.

Mesele, toplumun ahlâkî omurgasının bilinçli biçimde çözülmesidir.

Woke kültürü ve onunla hizalanan feminizm, bunu “hak” diliyle yapıyor.
Ama bu hak dili, sorumluluktan arındırılmıştır.
Ahlâktan koparılmıştır.

Sonuç ortada. Parçalanmış toplumlar. Gerilimli cinsiyet ilişkileri. Zayıflayan ve dağılan aileler. Yalnızlaşan bireyler.

Ve ironik olan şu:
Bu yıkımın bedelini en çok kadınların ödüyor olması.

Şunu artık açıkça söylemek gerekiyor: Kadın haklarını, ahlâkı ve aileyi hedef alan bir ideolojik projeye eklemleyen herkes, kadınların değil, başka bir ajandanın sözcülüğünü yapmaktadır.

Ben bu evrilmenin iyi niyetli olduğuna inanmıyorum.
Çünkü iyi niyet, bu kadar sistematik sonuç üretmez.

Aile–Eğitim–Okul: Bir İdeolojinin En Net İzi

Somut bir yerden konuşalım.
Teoriden değil.
Sloganlardan hiç değil. Okuldan.

Bugün woke kültürüyle hizalanmış feminizmin ve kimlik siyasetinin en net görüldüğü yer okuldur.
Çünkü okul, yalnızca bilgi verilen bir yer değildir.
Ahlâkın, sınırın ve sorumluluğun ilk temas noktasıdır.

Ve tam da bu yüzden hedef alınmıştır.

Artık birçok ülkede —ve bu dalga Türkiye’ye de taşınmak isteniyor— okul, çocuğun ailesinden koparıldığı yerdir.
Anne–baba “önyargılı” sayılır.
Aile “sorunlu yapı” ilan edilir.
Çocuğun değer dünyası, aileden değil; uzmanlardan, kılavuzlardan, programlardan devralınır.

Soruyorum:
Anne ve babayı yapısal bir sorun olarak tanımlayıp ideolojiyi çözüm olarak sunmak, ne zamandan beri ilericilik olarak kabul edilmektedir?

Çocuk, henüz soyut düşünme yeteneği gelişmeden; ahlâkî muhasebe yapamadan; bedenle kimlik arasındaki farkı kavrayamadan, ideolojik bir dilin muhatabı hâline getiriliyor.

Buna da eğitim deniyor.
Hayır. Bu eğitim değildir.
Bu yönlendirmedir.

Aileye “baskıcı” denirken, okuldaki tek tip ideolojik dil “özgürleştirici” ilan ediliyor.
Oysa çocuk için en güvenli alan, ailesinin değer dünyasıdır.
Buna katılmayanlar şunu açıklamak zorunda: Neden devlet ya da ideolojik çevreler,
anne–babadan daha meşru kabul ediliyor?

İşte burada mesele netleşiyorBu bir kadın hakları meselesi değildir. Bu bir çocuk hakları meselesi de değildir.Bu, otoritenin kimde olacağı meselesidir.

Aile devre dışı bırakılırsa, ahlâk aktarımı kesilirse, sınırlar muğlaklaştırılırsa;
geriye ne kalır? Kırılgan bireyler.
Ve bu bireyler, “hak” söylemiyle kolayca yönlendirilir.

Kadın özgürleşiyor mu bu tabloda?
Hayır.

Aksine kadın yalnızlaşıyor.
Desteksiz bırakılıyor.
Aileyle arasına ideolojik bir duvar örülüyor.

Sonra da şu söyleniyor:
“Güçlü kadın.”

Bu güç değildir.
Bu yalnızlıktır.

Aileyi zayıflatan hiçbir eğitim modeli, kadını güçlendirmez.

Çünkü kadın, toplumsal bağlamdan koparıldığında özgürleşmez.
Yük altına girer.

Bugün okul üzerinden yürütülen bu ideolojik mühendislik, uzun vadede şunu üretiyor:
ailesiz çocuklar, yalnız kadınlar, sorumluluktan kaçan erkekler.

Ve buna “ilerleme” deniyor.

Hayır.
Bu bir çözülmedir.

Woke kültürüyle hizalanmış feminizmin en tehlikeli yanı da burada yatıyor:
Kadın hakları adına, ailenin ve eğitimin içi boşaltılıyor.

Ben buna iyi niyet diyemiyorum.

Çünkü iyi niyet, ailesiz bir toplum tasarlamaz.
Çocukla ebeveyni karşı karşıya getirmez.
Ahlâkı “kişisel tercih” diye kenara itmez.

Burada bir tercih var.
Ve bu tercih masum değil.

Devam edecek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder