FEMİNİZMİN GERÇEK SAVUNUCUSU: KUR’AN MI? (X)
-Feminist talepler ile Kur’anî yaklaşım, aynı hedefe farklı yollardan giden iki perspektif değildir; farklı referans sistemlerine dayanan iki ayrı dünya tasavvurudur. Kur’an, kadının özgürlüğünü ideolojik taleplerin çoğaltılmasında değil; insan onurunun korunmasında ve ahlaki dengenin tesisinde arar. Bu fark, iki yaklaşımın neden aynı zeminde buluşamadığını açıkça ortaya koymaktadır-
Rüştü KAM
5.02.2026
Kadın hakları meselesi bugün en çok konuşulan, fakat en az sahici biçimde ele alınan alanlardan biridir.
Feminizm, 18. yüzyılda kadını savunduğunu iddia eden güçlü bir söylem olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla bu iddia, sorgulanamaz bir dogmaya dönüşmüştür.
Kur’an’ın kadına yaklaşımı da çoğu kez bu dogmanın gölgesinde değerlendirilmiştir.
Ya savunulması gereken bir gelenek olarak sunulmuş,
ya da aşılması gereken bir engel gibi gösterilmiştir.
Oysa sorun bu karşıtlıkta değildir.
Asıl mesele daha derindedir.
Kadını gerçekten kim savunmaktadır?
Hakları sloganlaştıran ideolojiler mi?
Yoksa insanı onuruyla birlikte merkeze alan vahiy mi?
Bu yazı serisinin son bölümündeyiz.
Bu bölümde, Kur’an’ın kadın hakları konusundaki yaklaşımı ele alınacaktır.
Amaç, önceki dokuz bölümde dile getirilen itirazlara tek tek cevap vermek değildir.
Karşıt bir ideoloji üretmek de değildir.
Amaç, kadın haklarının hangi zeminde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koymaktır.
Ve gerçek savunuculuğun, sloganlara mı yoksa ilkelere mi dayandığını en açık biçimde sorgulamaktır.
Kadın hakları meselesi bugün en çok konuşulan, fakat en az sahici biçimde ele alınan alanlardan biridir.
Feminizm, 18. yüzyılda kadını savunduğunu iddia eden güçlü bir söylem olarak ortaya çıkmıştır.
Zamanla bu iddia, sorgulanamaz bir dogmaya dönüşmüştür.
Kur’an’ın kadına yaklaşımı da çoğu kez bu dogmanın gölgesinde değerlendirilmiştir.
Ya savunulması gereken bir gelenek olarak sunulmuş,
ya da aşılması gereken bir engel gibi gösterilmiştir.
Oysa sorun bu karşıtlıkta değildir.
Asıl mesele daha derindedir.
Kadını gerçekten kim savunmaktadır?
Hakları sloganlaştıran ideolojiler mi?
Yoksa insanı onuruyla birlikte merkeze alan vahiy mi?
Bu yazı serisinin son bölümündeyiz.
Bu bölümde, Kur’an’ın kadın hakları konusundaki yaklaşımı ele alınacaktır.
Amaç, önceki dokuz bölümde dile getirilen itirazlara tek tek cevap vermek değildir.
Karşıt bir ideoloji üretmek de değildir.
Amaç, kadın haklarının hangi zeminde gerçek anlamını bulduğunu açıkça ortaya koymaktır.
Ve gerçek savunuculuğun, sloganlara mı yoksa ilkelere mi dayandığını en açık biçimde sorgulamaktır.
Gayret bizden, takdir Allah’tandır.
KUR’AN’IN KADIN MESELESİNDEKİ TEMEL HEDEFİ
Vahiy (Kur’an), kadını ne tarihsel bir yük olarak görür ne de modern bir projenin nesnesi hâline getirir. Onu, insan olmanın asli değeri içinde konumlandırır.
Dokunulmaz bir onurla ve vazgeçilmez bir sorumluluk bilinciyle ele alır.
Vahyin kadına yaklaşımı, modern anlamda bir “hak mücadelesi” söylemi üzerine kurulmuş değildir. Vahyin hedefi, bir toplumsal grubun diğerine karşı güç kazanması değil; insanın, yaratılışından gelen onur ve sorumluluk bilinciyle yeniden konumlandırılmasıdır. Nitekim Kur’an, insanı cinsiyetiyle değil, insan oluşuyla muhatap alır (bkz. Nisâ 4/1). Bu sebeple Kur’an’da kadın meselesi, dar ve bağımsız bir “kadın hakları” başlığı altında değil; adalet, insan onuru ve ahlâkî sorumluluk ekseninde ele alınır (bkz. İsrâ 17/70).
Kur’an’ın temel hedefi, kadını önce insan olarak güvence altına almak, ardından bu ontolojik zemini hukukî ve ahlâkî düzenlemelerle tahkim etmektir. Vahiy, kadını hak talep eden bir özneye dönüştürmeden önce, onun zaten hak sahibi bir varlık olduğunu ilan eder. Zira hak, Kur’an’da toplumsal mücadeleyle kazanılan bir imtiyaz değil; yaratılışla verilen ve korunması gereken bir emanettir (bkz. Ahzâb 33/72). Bu emanet, kadın ve erkek için aynı ahlâkî sorumluluğu ifade eder ve üstünlüğü cinsiyette değil, takvâda temellendirir (bkz. Hucurât 49/13).
Bu çerçevede Kur’an, kadının değerini erkekle kıyaslayarak tanımlamaz. Kadın ve erkek, aynı insanlık zemininin iki eşit muhatabıdır (bkz. Nisâ 4/1). Kadın, erkeğin karşıtı ya da rakibi değildir. Kadın ahlâkî ve hukukî sorumluluk taşıyan müstakil bir öznedir. Kur’an, kadın–erkek ilişkisini çatışma ve güç mücadelesi üzerinden değil, adalet ve sorumluluk dengesi üzerinden kurar. Her iki cins de yaptıklarından sorumludur ve karşılığını bireysel olarak alır (bkz. Ahzâb 33/35).
Bu yaklaşım, modern ideolojilerde yaygın olan antagonistik cinsiyet tasavvurundan açık biçimde ayrılır. Ya o ya ben (Antagonistik), kadın ile erkeği biri güçlendikçe diğerinin zayıfladığı rakip taraflar olarak konumlandırır. İlişkiyi fıtrî denge ve karşılıklı sorumluluk üzerinden değil, sürekli bir hak ve güç çatışması olarak okur. Oysa Kur’an, üstünlüğü cinsiyette değil, takvâda temellendirir (bkz. Hucurât 49/13). Kadın ve erkek, ilahî emanetin ortak taşıyıcılarıdır.
Bu nedenle cinsiyetler arası karşıtlığa dayalı paradigma. Kur’an’ın hedeflediği merhamet ve sorumluluk zeminini zayıflatır. Cinsiyetler arası ilişkiyi ontolojik düzeyde bir çatışma zemini üzerine inşa eder.
Oysa Kur’an, eşler arasındaki ilişkiyi düşmanlık değil, sükûn, sevgi ve merhamet ekseninde tanımlar (bkz. Rûm 30/21). Bu çatışmacı okuma biçimi, ilke temelli adalet anlayışını aşındırır ve hak savunuculuğunu kolayca sloganlaşmış bir söyleme dönüştürme riski taşır.
Kur’an’ın kadın meselesinde belirleyici olan bir diğer kavramı onurdur. Vahiy, kadını yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil; onuru dokunulmaz bir insan olarak tanımlar. Zira insanın değeri, cinsiyetinden önce yaratılmış olmasından ve kendisine ruh üflenmiş olmasından kaynaklanır (bkz. Hicr 15/29). Hukukî düzenlemeler ise bu onurun toplumsal hayatta somut biçimde korunmasını hedefler. Miras, nikâh, mülkiyet ve boşanma gibi alanlardaki hükümler, bu temel ilkenin tarihsel bağlam içindeki tezahürleridir (bkz. Nisâ 4/7).
Bu yaklaşım, Kur’an’ın neden aşamalı bir yöntem izlediğini de açıklar. Vahiy, mevcut toplumsal yapıyı bir anda yıkmayı değil; adalet ve merhamet ilkeleri doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlamıştır. Nitekim Kur’an, toplumsal dönüşümü insanın gücünü ve şartlarını gözeterek kademeli biçimde inşa eder (bkz. Bakara 2/286). Kadına tanınan haklar, kendi tarihsel bağlamı içinde mümkün olan en ileri haklardır. Ancak bu adımların arkasındaki ilke, bağlamı aşan evrensel bir yönelim taşır.
Dolayısıyla Kur’an’ın kadın meselesindeki hedefi, modern feminizmin sıkça vurguladığı “mutlak eşitlik” kavramına indirgenemez. Kur’an’ın merkezinde mekanik bir eşitlik değil, adalet vardır. Adalet ise herkesin aynı konumda olmasını değil; her bireyin hak ettiği konumda korunmasını ifade eder (bkz. Nahl 16/90). Kadın–erkek farklılıkları inkâr edilmez; fakat bu farklılıkların tahakküm üretmesine de izin verilmez (bkz. Bakara 2/228).
Sonuç olarak Kur’an’ın amacı, kadını ideolojik bir mücadelenin nesnesi hâline getirmek değil; onu insan onuru, ahlâkî sorumluluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde güvence altına almaktır. Kur’an, kadının özgürlüğünü erkekle çatışmasında değil; insan olarak kemale ermesinde arar. Zira kurtuluş ve değer, cinsiyete değil, imana ve salih amele bağlıdır (bkz. Nahl 16/97).
KUR’AN’IN ÖNCELİĞİ; HAK MI, ONUR MU?
Modern feminist söylem, kadın meselesini büyük ölçüde “hak” kavramı etrafında inşa eder. Kadının özgürlüğü ve toplumsal konumu, çoğu zaman talep edilen, kazanılan ya da müzakere edilen haklar üzerinden tanımlanır. Bu anlayışta hak, güç ilişkileri içinde elde edilen bir kazanım olarak görülür. Kur’an’ın yaklaşımı ise bu çerçevenin dışındadır; mesele, hak mücadelesinden önce insanın ontolojik değeri üzerinden ele alınır. Zira vahiy, insanı cinsiyetiyle değil, insan oluşuyla muhatap alır (bkz. Nisâ 4/1).
Kur’an’da onur, cinsiyetten, statüden ve güçten bağımsız olarak insanın sahip olduğu asli bir değerdir. “Andolsun, biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık” ifadesi, kadın–erkek ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığı kapsayan ontolojik bir beyandır (bkz. İsrâ 17/70). Bu onur, sonradan kazanılan bir ayrıcalık değil; yaratılışla verilen ve korunması gereken bir hakikattir.
Bu öncelik, Kur’an’ın kadın haklarını ele alış biçimini doğrudan belirler. Kur’an, kadının haklarını sıralamadan önce onun onurunu tartışma dışı bırakır. Kadın, haklarını talep etmesi gereken bir varlık değil; hakları zaten tanınmış bir insandır. Hukukî düzenlemeler, bu onurun toplumsal hayatta ihlal edilmemesi için oluşturulmuş koruyucu çerçevelerdir. Bu çerçevede miras gibi alanlarda yapılan düzenlemeler, kadını bir özne olarak tanıyan açık hükümler içerir (bkz. Nisâ 4/7).
Feminist söylemde ise hak, çoğu zaman onurdan kopuk biçimde ele alınır. Hak mücadelesi, bedenin ve kimliğin mutlaklaştırıldığı bir özgürlük anlayışıyla birlikte yürütülür. Böylece onur, nesnel ve bağlayıcı bir değer olmaktan çıkar; bireysel tercihlere bağlı, göreli bir kavrama dönüşür. Kur’an ise onuru, bireysel keyfiyete bırakılmayan ahlâkî bir sabite olarak ele alır ve bu sabitenin korunmasını toplumsal sorumluluk alanına yerleştirir (bkz. Ahzâb 33/58).
Bu fark, kadın bedenine bakışta da belirgindir. Feminist söylem bedeni bireyin mutlak tasarruf alanı olarak görürken; Kur’an bedeni emanet kavramı çerçevesinde değerlendirir. İnsan, kendisine verilen her şeyden sorumludur (bkz. Ahzâb 33/72). Bedenin korunması, onurun korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yaklaşım, kadını ne bastırılması gereken bir varlık ne de teşhir edilmesi gereken bir nesne olarak görür; onu sorumluluk taşıyan onurlu bir insan olarak konumlandırır (bkz. Nûr 24/30–31).
Kur’an’ın onuru önceleyen yaklaşımı, hak kavramını zayıflatmaz; aksine onu sağlam bir zemine oturtur. Hak, onurdan koparıldığında güç ilişkilerinin aracı hâline gelir. Onur temelli bir hak anlayışı ise hakların sınırını ve amacını belirler. Bu nedenle Kur’an’da kadın hakları, bireysel arzuların sınırsız tatmini için değil; insanın kendisiyle, toplumla ve Yaratıcıyla kurduğu ilişkinin ahlâkî dengesini korumak için tanımlanır.
Kadın, tüketimi artırmak adına bir reklam aracına indirgenmez (bkz. Nahl 16/90).
Bu noktada “hak mı, onur mu?” sorusu, Kur’an ile modern feminizm arasındaki temel ayrımı açıkça ortaya koyar. Feminizm, onuru hak mücadelesinin sonucu olarak görür; Kur’an ise hakları onurun doğal sonucu olarak ele alır. Bu ters yönlü kurgu, iki yaklaşımın neden aynı kavramsal zeminde buluşamadığını da açık biçimde göstermektedir.
FEMİNİST TALEPLER VE KUR’ÂNÎ İLKELER
Feminizm ile Kur’an’ın kadın hakları meselesine yaklaşımları arasındaki fark, yalnızca ulaşılan sonuçlarda değil; asıl fark, meseleye hangi çerçeveden bakıldığıyla ilgilidir. Bu nedenle sağlıklı bir karşılaştırma, taleplerin kendisinden çok, bu taleplerin dayandığı referans sistemine bakmayı gerektirir. Kur’an, insanı öncelikle ortak bir yaratılışın muhatabı olarak ele alır ve bu ontolojik zemini bütün toplumsal düzenlemelerin temeline yerleştirir (bkz. Nisâ 4/1).
Feminist söylemin temel talepleri arasında hukuki eşitlik, beden üzerindeki tasarruf hakkı, toplumsal rollerin reddi ve bireysel özgürlüklerin genişletilmesi yer alır. Bu talepler, Batı toplumlarında kadının yaşadığı tarihsel dışlanmalara karşı geliştirilmiş haklı itirazlar barındırır. Ancak zamanla bu itirazlar, belirli tarihsel bağlamların ötesine taşınarak evrensel ve ideolojik normlara dönüştürülmüştür. Kur’an ise evrenselliği tarihsel taleplerden değil, insan onuruna dair değişmez ilkelerden üretir (bkz. İsrâ 17/70).
Kur’anî yaklaşım taleplerden değil; yaratılış ve sorumluluk bilincinden hareket eder. Kur’an, kadını önce hak talep eden bir özne olarak değil; ahlâkî sorumluluk taşıyan bir insan olarak tanımlar. Kadın ve erkek, iman, sorumluluk ve ahlâk alanında aynı muhataplık zemininde yer alır (bkz. Ahzâb 33/35). Hukukî düzenlemeler bu tanımın doğal sonucudur. Hak, Kur’an’da bireysel arzuların sınırsız tatmini için değil; adaletin, onurun ve toplumsal dengenin korunması için vardır (bkz. Nahl 16/90).
Bu fark, eşitlik anlayışında açıkça görülür. Feminist söylem çoğu zaman eşitliği özdeşlik üzerinden tanımlar. Kur’an ise eşitliği mutlak özdeşlik olarak değil; adalet merkezli bir denge olarak ele alır.
Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar üstünlük gerekçesi değildir; sorumluluk dağılımının bir parçasıdır. Nitekim Kur’an, hak ve sorumlulukların karşılıklılığını vurgularken, tek taraflı bir üstünlüğü meşrulaştırmaz (bkz. Bakara 2/228).
Beden meselesi de iki yaklaşım arasındaki temel ayrışma alanlarından biridir. Feminist anlayış bedeni bireyin mutlak mülkü olarak görürken; Kur’an bedeni emanet olarak değerlendirir. İnsan, kendisine verilen her şeyden sorumludur (bkz. Ahzâb 33/72). Bu fark, özgürlük anlayışını da belirler. Kur’an’da özgürlük, sınırsızlık değil; ahlâkî sınırlar içinde anlam kazanan bir sorumluluktur.
Aileye bakışta da benzer bir ayrım söz konusudur. Feminist söylem aileyi çoğu zaman kadının özgürlüğünü sınırlayan bir yapı olarak görürken; Kur’an aileyi bireyin korunması ve toplumun sürekliliği açısından vazgeçilmez bir kurum olarak değerlendirir. Kadın–erkek ilişkisi, çatışma ve tahakküm üzerine değil; sükûn, sevgi ve merhamet üzerine inşa edilir (bkz. Rûm 30/21). Bu anlayış, kadını kamusal hayattan dışlamaz; aksine onu ahlâkî ve toplumsal sorumluluğun merkezine yerleştirir.
Tüm bu karşılaştırmalar, feminizm ile Kur’an arasında yüzeysel benzerlikler kurulsa bile, ilkesel düzeyde derin bir ayrışma bulunduğunu göstermektedir. Feminizm, tarihsel bir ideoloji olarak talepler üzerinden ilerler; Kur’an ise vahiy temelli bir adalet tasavvuruyla ilkeler üzerinden konuşur. Feminist talepler, ortaya çıktıkları tarihsel ve toplumsal bağlam içinde anlaşılabilir olabilir; ancak bu talepleri Kur’an’ın ilkesel yaklaşımıyla birebir örtüştürmek, yöntembilimsel bir daraltma anlamına gelir.
Sonuç olarak feminist talepler ile Kur’anî yaklaşım, aynı hedefe farklı yollardan giden iki perspektif değildir; farklı referans sistemlerine dayanan iki ayrı dünya tasavvurudur. Kur’an, kadının özgürlüğünü ideolojik taleplerin çoğaltılmasında değil; insan onurunun korunmasında ve ahlâkî dengenin tesisinde arar. Zira değer ve kurtuluş, cinsiyete değil; iman ve salih amele bağlıdır (bkz. Nahl 16/97). Bu fark, iki yaklaşımın neden aynı zeminde buluşamadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
KUR’ANÎ TEMELLENDİRME
Kur’an’ın kadın meselesine yaklaşımı, ideolojik taleplerden değil; insanın ontolojik konumundan hareket eder. Bu yaklaşım, vahyin farklı ayetlerinde açık ve tutarlı bir ilke bütünlüğü içinde ortaya konulmuştur.
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ve aynı nefisten eşini de var eden, ikisinden de birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden korkun. Adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir." (Nisâ 4/1)
Bu ayette; Kur’an, kadın ve erkeği aynı ontolojik kökene dayandırıyor. İnsanlık değeri cinsiyet üzerinden değil, ortak yaratılış üzerinden tanımlanıyor. Bu ayet, hak tartışmalarından önce insan olma bilincini merkeze alıyor.
“Andolsun, biz insanoğlunu değerli kıldık…” (İsrâ 17/70)
Bu ayette, Kur’an insan tasavvurunun temelini oluşturuyor. Değer, cinsiyete, güce ya da toplumsal role bağlı değildir. Kadın ve erkek, bu ontolojik onurun eşit muhataplarıdır. Kur’an’ın kadın meselesindeki ilk sözü, hak değil; onurdur.
“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, Allah'ın emirlerine itaat gösteren erkekler ve kadınlar, doğruluk sahibi erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, Allah'a karşı saygılı ve alçakgönüllü erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar—bunlar için Allah bir bağışlanma ile pek büyük bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb 33/35)
Burada Kur’an, Ahlakî sorumluluk, iman, ibadet ve erdem alanlarında kadın ve erkek ayırımı yapmadan ikisini de aynı muhataplık zemininde ele alır. Değer ölçüsü cinsiyet değil, sorumluluk bilinci ve ahlâkî tutumdur.
“Bütün bâtıl inançlardan uzak şekilde, yüzünü hak dine çevir—o fıtrat dinine ki, insanları Allah onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; lâkin insanların çoğu bilmiyor.”(Rum 30/21)
Bu ayet, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerinden biri olarak, eşlerin huzur bulması için yaratıldığını, aralarına sevgi ve merhamet yerleştirildiğini ifade eder. İnsanın kendi türünden eşler yaratılması ve bu sevgi/merhamet bağı, düşünen insanlar için bir ibret ve Allah'ın âyetlerinden (işaretlerinden) biri olarak sunulmaktadır.
"Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında kadınlara da bir pay vardır. Bunlar; az veya çok farz kılındığı şekilde bir paydır." (Nisa 4/7)
Bu ayet, Orta Çağdaki kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakma geleneğini yıkarak, anne-baba veya yakın akrabadan kalan mirasta kadın-erkek ayrımı olmaksızın herkesin belirlenmiş bir payı olduğunu ilan eder. Bu hüküm, mirasın azlığına veya çokluğuna bakılmaksızın Allah tarafından şartlar göz önünde bulundurularak takdir edilen ilahi bir haktır.
“Boşanmış kadınlar, evlenmeksizin üç âdet süresi beklesinler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya başkalarından daha lâyıktır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkı gibi, kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır. Yalnız, erkeklerin onlar üzerindeki hakkı, aldıkları sorumlulukları açısından bir derece daha fazladır. Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve hükümlerinde hikmet sahibidir. (Bakara 2/228)
Bu ayet, hak ve sorumluluk dengesini esas alır. Ne mutlak aynılığı ne de tek taraflı üstünlüğü meşrulaştırır. Şartlar göz önünde bulundurularak adalet merkezli denge anlayışını yansıtır. Boşanmış kadınların üç âdet süresi (iddet) beklemesi gerektiğini, bu sürede kocalarının barışma hakkı olduğunu ve kadınların erkekler üzerinde hakları olduğu gibi erkeklerin de bir derece üstün hakları bulunduğunu bildirir. Ayette, rahmi gizlememe ve Allah'ın hükümlerine uyma emri vurgulanır.
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”(Ahzâb 33/72)
Bu ayet, insan bedenini ve varlığını “emanet” kavramı çerçevesinde konumlandırır. Özgürlüğü sınırsız tasarruf olarak değil, sorumlulukla kayıtlı bir bilinç hâli olarak tanımlar. Allah'ın emanetini (ilahi sorumlulukları, yükümlülükleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettiğini, ancak onların bunu yüklenmekten çekinip korktuklarını, bunu insanın yüklendiğini ve insanın bu ağır sorumluluk karşısında çok zalim ve çok cahil olduğunu ifade eder, bu da insanın potansiyelini ve sorumluluğunu vurgular.
“Allah katında en değerli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât 49/13)
Değer ölçüsü biyoloji ya da toplumsal konum değil; ahlaki sorumluluktur. Bu ilke, kadın–erkek ilişkisini üstünlük ve rekabet zemininden çıkarır, sorumluluk ve adalet zeminine taşır. Kur’an, kadını erkekle yarıştırmaz; insanı ahlaki ölçüyle değerlendirir.
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 16/90)
Bu ayet, Kur’an’ın toplumsal düzen vizyonunu özetler: Adalet, ihsan ve denge. Hakların nihai amacı, güç kazanımı değil; ahlâkî düzenin korunmasıdır. Allah'ın adaleti, iyiliği ve akrabaya yardımı emredip; hayasızlık, fenalık ve azgınlığı yasakladığını bildirir. Cuma hutbelerinin sonunda okunan bu ayet, toplumsal düzeni sağlayan temel ahlaki ilkeleri öğütler.
Kur’an’ın nihai hedefi eşitlik sloganı değil; adalettir. Adalet ise herkesin aynı olmasını değil, herkesin hakkının korunmasını ifade eder. Kadın meselesi de bu ilkesel çerçevede ele alınır.
“Erkek olsun, kadın olsun, kim salih amel işlerse ve mümin olarak yaşarsa, ona güzel bir hayat yaşatırız.” (Nahl 16/97)
Kur’an’da özne tektir: İnsan. Cinsiyet, değerin ya da kurtuluşun ön şartı değildir. Bu ayet, Kur’an’ın kadın ve erkeği ahlaki muhataplıkta eşitlediğini açıkça ortaya koyar.
“Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.” (Bakara 2/187)
Bu ifade, kadın–erkek ilişkisini çatışma, tahakküm ya da rekabet diliyle değil; karşılıklılık, koruma ve yakınlık diliyle kurar. Kur’an’ın ilişkisel modeli, ideolojik karşıtlıklar değil, tamamlayıcılık ve sorumluluk dengesi üzerine kuruludur.
Kur’an bütünlüğü içinde açıkça görülür ki Kur’an, kadını savunmak için ideolojik taleplere ihtiyaç duymaz. Çünkü o, kadını önce insan olarak güvence altına alır. Hak, bu güvenceyi takip eder; onur ise tartışma konusu yapılmaz. Kur’an’ın kadın meselesindeki farkı tam da burada başlar.
Müslümanların tarih boyunca yaptıkları yanlışları doğrudan Kur’an’a yüklemek, hem yöntemsel hem de ahlaki açıdan sorunludur. İnsan yanılabilir, hata yapabilir, hatta inancının iddia ettiği ilkelerle açıkça çelişebilir. Ancak bu hataların faturasını vahye kesmek, Kur’an ile Müslümanların tarihsel pratiklerini bilinçli biçimde birbirine karıştırmak anlamına gelir. Bu tutum çoğu zaman ya Kur’an’ın ilkesel yapısını kavrayamamaktan kaynaklanan bir cehaletin, ya da yapılan yanlışları meşrulaştırmak ya da karalamak amacı taşıyan kasıtlı bir yönlendirmenin sonucudur. Kur’an, Müslümanların her yaptığına kefil değildir; aksine, onların yaptıklarını ölçen ve gerektiğinde eleştiren ilkesel bir referanstır.
SONUÇ
Bu metinle birlikte feminizm tartışması sona eriyor; fakat Kur’an’ın kadın anlayışı bitmiyor. Çünkü Kur’an, kadını bir çağın itirazına indirgemez; onu insan olmanın merkezine yerleştirir. Hak kavgasının, kimlik siyasetinin ve ideolojik sloganların ötesinde bir yerden konuşur. Kadını ne korunması gereken zayıf bir varlık olarak görür ne de güç mücadelesinin tarafı hâline getirir. Onu, onuruyla, sorumluluğuyla ve ahlaki bütünlüğüyle ele alır. Feminizm, kadını tarihle kavga ettirirken; Kur’an, insanı kendisiyle barıştırır. İşte bu yüzden Kur’an, bir ideolojinin değil; insanlığın tarafındadır. Ve bu yüzden, kadının en sahici savunucusu, yine Kur’an’dır.
BİTTİ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder