2 Şubat 2026 Pazartesi

FEMİNİZM VII

 İSLAMİ FEMİNİZM SÖYLEMİNİN METODOLOJİK SORUNLARI (VII)

-İslâm’ın Orta Çağ’ı yoktur. Bundan dolayı; Müslüman bir kadının; kadın bedenini merkeze alan ve çoğu zaman bu beden üzerinden menfaat üreten Avrupa kaynaklı ideolojik feminizme ihtiyacı yoktur. Onun ihtiyacı, kendi inanç dünyasının sunduğu adalet, sorumluluk ve onur zeminini yeniden hatırlamaktır-
Rüştü KAM
31.01.2026 BERLİN
“İslami feminizm” kavramı, ilk bakışta uzlaştırıcı bir dil önerir.
Feminizmin kadın haklarına dair talepleriyle, İslam’ın insan ve toplum anlayışını bir araya getirmeyi amaçlar.
Bu yönüyle ilgi görmüştür.
Hem Avrupa ve Amerika merkezli akademik çevrelerde hem de bazı Müslüman entelektüel çevrelerde.
Ancak feminizmin “uzlaşma” iddiası tutarlı değildir. Tutarlı değildir; çünkü feminizm, neyi savunduğu konusunda her zaman aynı açıklıkta değildir. Bir kavram, ilgi görmesiyle değil, dayandığı zeminle ayakta durur.
Temel sorun şuradadır: Müslüman bir kadının feminist olmaya ontolojik olarak ihtiyacı yoktur. Çünkü Kur’an, kadın için gerekli ahlâkî, hukuki ve ontolojik zemini zaten kurmuştur. Eksik olan metin değildir. Eksik olan, Müslümanların bu metni anlama ve yaşama biçimidir.
Bu nedenle sorun Kur’an’da değil, Müslümanlardadır. Kadına yönelik haksızlıklar ilahî buyruklardan değil; kültürden, gelenekten ve güç ilişkilerinden doğar. Bu yanlışlıkları düzeltmenin yolu, dışarıdan bir ideoloji ithal etmek değil; Kur’an’ın açık hükümlerini ve temel ilkelerini esas almaktır. Bu nedenle “İslami feminizm” kavramsal olarak tutarlı değildir. Çünkü Müslüman kadının, hak arayışını temellendirmek için feminizm gibi dışsal ve kendi içinde dahi yekpare olmayan bir ideolojik çerçeveye ihtiyaç duyduğu söylenemez. Müslüman kadının asıl ihtiyacı, inancını başkasının tanımladığı kalıplar üzerinden değil, kendi epistemik ve ahlâkî zemini içinde yaşayabilmesidir. Bu da çalışkan, kendinin farkında olan, bilen ve ne bildiğini de bilen entelektüel kadınlar ile mümkündür. Kurulmuş bir düzenin eklemleneni olmak yerine, gerektiğinde yeni bir düzen kurma iradesi gösterebilen, mücadele bilinci gelişmiş kadınlara ihtiyaç vardır. Kuşkusuz düzen kurmak zordur; ancak gerçek dönüşüm de bu zorluğu göze alabilen özneliklerle mümkün olur.
Hak, dışarıdan devşirilmez.
İnsan onuru, başka bir dilin onayına bağlanmaz.
Avrupa’da feminizm, Orta Çağ kilise pratiğinde, kadına yöneltilen tarihsel zulme karşı doğmuştur. Bu bağlam önemlidir. Hem de çok önemlidir. Çünkü kilisenin kadına bakışıyla, Kur’an’ın kadına bakışı aynı değildir.
İslam’ın bir Orta Çağ’ı yoktur. Olmamıştır.
Tevrat ve İncil geleneğiyle, İslam’ın insan tasavvuru aynı zeminde durmaz. Bu fark görülmeden, kadın hakları savunulamaz. “İslami feminizm” absürt bir kavramdır.
Birbirine ait olmayan iki zemini zorla yan yana getirmeye çalışır. Müslüman kadın, kendisine uymayan bu fistanı, kadın hakkı adına giyemez.
Çünkü hak, kişinin kendi inancına yabancı bir dille savunulmaz, savunulamaz.
Herkes kendi evinde rahattır.
Başkasının evinde ise misafirdir.
Huzursuzdur.
Diken üstündedir.
Feminist teori, Batı’nın kendi tarihsel evinde doğmuştur. Bu, onlar için haklı bir doğumdur.
Müslüman kadın ise o evde misafirdir, kendini sürekli savunma hâlinde bulur.
Dil ödünç alınmıştır.
Zemin ise tamamen yabancıdır.
Sonuçta ne Kur’an tam anlaşılır o evde, ne de Müslüman kadın gerçekten korunur.
Bu yüzden Müslümanlar, Kur’an’ın kadına yaklaşımını görmezden gelerek, yabancılardan aldığı ödünç kavramlarla kadın haklarını savunamaz. Müslümanların yaptığı yanlışlıkların üzerine, feminizmin kavramlarıyla gidilemez. Gidilirse, beşinci dalga feminizmin bugün düştüğü çıkmaza düşülür. Yön kaybolur. Dil sertleşir. Ama sorun çoğalarak artar, çözülmez, çözülemez. Müslüman kadın böylece kendi topuğuna sıkmış olur.
Müslüman kadının hak arayışı olmalıdır elbette. Ama bu arayış, Kur’an’a rağmen değil; Kur’an’dan beslenerek olmalıdır. Mücadele, vahyin dışından değil; vahyin içinden yürütülmelidir. Ancak o zaman hem adalet korunur hem de kadın.
Metodolojik Açmazlar
Bu söylemin ilk temel sorunu, referans hiyerarşisinin belirsizliğidir. Feminizm tarihsel olarak seküler, modern ve Batı merkezli bir ideolojidir. Kavramlarını insan hakları söylemi, modern birey anlayışı ve toplumsal inşa teorileri üzerinden üretir.
İslam ise vahiy temelli, ontolojik ve normatif bir dünya görüşüne sahiptir. “İslami feminizm” bu iki farklı bilgi sistemini yan yana getirirken, hangi referansın belirleyici olduğu sorusunu çoğu zaman ıskalar. Vahiy mi ideolojiye uyarlanacaktır, yoksa ideoloji mi vahyin sınırları içinde anlamlandırılacaktır? Bu soru netleşmeden kurulan her sentez, metodolojik bir kırılma üretir.
İkinci sorun, kavramların ödünç alınması ve anlamlarının kaymasıdır.
Feminizmin; “eşitlik”, “özgürlük”, “beden” ve “kimlik” gibi kavramları, belirli bir tarihsel ve felsefi zeminde ortaya çıkmıştır.
Bu kavramlar İslam düşüncesine taşındığında, çoğu zaman kendi anlam dünyalarından koparılır. Kelimeler kalır; yükleri de beraberinde gelir. Ortaya çıkan çerçeve, ne tam anlamıyla İslamîdir ne de tutarlı bir feminist teoridir.
Bu kez metin, üretilen kavramlara göre okunur. Kendi bütünlüğüyle değil, önceden belirlenmiş sonuçlara uydurularak yorumlanır.
Üçüncü sorun, meselenin tersinden kurulmasıdır.
“İslami feminizm”, çoğu zaman feminizmin tespit ettiği sorunları evrensel kabul eder. İslam’ın da bu sorunlara cevap üretmesi gerektiği varsayımıyla hareket eder. Bu durumda Kur’an, anlam üreten bir kaynak olmaktan çıkar.
Dışarıdan yöneltilen eleştirilere cevap vermekle yükümlü bir savunma metnine indirgenir.
Böyle bir yaklaşımda İslam, özne değildir artık. Cevap veren, açıklayan, savunan bir konuma itilir.
Dördüncü sorun, norm ile pratik arasındaki ayrımın bulanıklaştırılmasıdır. Aslında sorun, İslam’ın ne söylediğiyle değil; Müslümanların ne yapmalarını istedikleri ile ilgilidir. İslam toplumlarında kadınlara yönelik ihlaller vardır, doğrudur, bu inkâr edilemez.
Ancak bu ihlallerin kaynağı vahiy değildir. İslami feminizm diyerek değil.
Kültürel pratiklerdir, tarihsel alışkanlıklardır, siyasal yapılardır.
“İslami feminizm”, bu ayrımı net biçimde yapmadığında, sorunu çözmez. Aksine, İslam’ın ölçü koyucu çerçevesini tartışmalı hâle getirir.
Son olarak beşinci sorun şudur: Uzlaştırıcı dil masum değildir; aksine çoğu zaman örtücü ve yönlendiricidir. “İslami feminizm” başlığı altında dile getirilen taleplerin önemli bir kısmı, İslam’ın kendi kavramsal ve ontolojik önceliklerinden geri çekilmesini şart koşar. İslam, bu söylemde çoğu kez çağın gerisinde kalmış, güncellenmesi gereken bir gelenek olarak sunulur. Oysa burada söz konusu olan bir sentez değildir; açık biçimde tek taraflı bir uyarlamadır. Uyarlanan İslam’dır, ölçü ise feminizmdir.
İslam, feminizmle meşruiyet kazanacak ya da onunla güncellenecek bir düşünce sistemi değildir. Kendi içinde insanı, değeri ve adaleti tanımlayan bütünlüklü bir ontolojiye ve ahlâk düzenine sahiptir. “İslami feminizm” kavramı, feminizmin kendisine rakip olabilecek bağımsız bir referans alanını kabul etmemesinin ürünüdür. Ne var ki bu kavram, Müslüman kadınlar tarafından da çoğu zaman yeterince sorgulanmadan, hazır ve kolay bir çözüm gibi sahiplenilmiştir. Asıl sorun da tam burada başlar.
Hak Aramak mı, İdeoloji İthal Etmek mi?
Müslüman bir kadının; kadın bedenini merkeze alan ve çoğu zaman bu beden üzerinden menfaat üreten Avrupa kaynaklı ideolojik feminizme ihtiyacı yoktur. Onun ihtiyacı, kendi inanç dünyasının sunduğu adalet, sorumluluk ve onur zeminini yeniden hatırlamaktır.
Hak aramakla ideoloji ithal etmek aynı şey değildir. Müslüman bir kadın için mesele, başkasının kavramlarını tekrar etmek değil; kendi Kitabının ne söylediğini hatırlamaktır. Kur’an, kadını savunmasız bir varlık olarak değil; onuru, sorumluluğu ve iradesi olan bir insan olarak konumlandırır. Sorun bu çerçevenin yokluğu değil, istismarıdır, ihmalidir.
Bu yüzden mücadele, vahyin yerine başka bir teoriyi koymakla başlamaz. Aksine, vahye rağmen üretilmiş yanlışlıklarla yüzleşmekle başlar. Kültürle dini ayırmak gerekir. Gelenekle hükmü, alışkanlıkla adaleti ayırmak gerekir. Çünkü baskı çoğu zaman din adına değil; dine rağmen üretilir.
Avrupa feminizmi kendi bağlamında anlamlıdır. Kilisenin kadın üzerindeki tahakkümüne karşı doğmuştur çünkü. Ama bu tecrübe evrensel değildir. Her yaraya aynı merhem sürülmez. Müslüman kadın, kilisenin günahını Kur’an’dan çıkarmaya çalışmamalıdır.
Kur’an’ın kadına bakışı görmezden gelinerek yürütülen her hak mücadelesi, eninde sonunda yön kaybına mahkûmdur. Dil sertleşir, talepler çoğalır; fakat adalet yerini bulmaz. Beşinci dalga feminizmin bugün içine düştüğü çıkmaz tam da budur: Çok şey söylenir, çok slogan üretilir; ama çok az şey onarılır.
Müslüman kadının ihtiyacı, feminizmin öğretileri değildir; onun asıl ihtiyacı, Kur’an’ın sistemli biçimde unutturulan ilkeleridir.
Çünkü hak, sorumluluktan koparıldığında bir talep enflasyonuna dönüşür; özgürlük ahlâktan ayrıldığında ise yönünü kaybeder.
Kadın, erkekle karşı karşıya getirilerek değil, yan yana getirilerek güçlenir. Zira asıl yüzleşilmesi gereken erkek değil, zulmün kendisidir.
Ancak o zaman mücadele sahici olur.
Ancak o zaman adalet korunur.
Ve ancak o zaman kadın gerçekten güvende olur.
Sonuç olarak mesele şudur: Müslüman bir kadının hak arayışı olmalıdır elbet. Ama bu arayış, başkasının hikâyesinden ödünç alınarak yürütülemez. Kur’an’ın kadına sunduğu ontolojik değeri görmezden gelip, Avrupa’nın tarihsel yaraları için üretilmiş reçetelerle adalet aranamaz.
Sorun Kur’an değildir. Sorun, Kur’an’a rağmen yapılanlardır. Çözüm de Kur’an’a rağmen değil; Kur’an’a dönerek bulunabilir. Kültürle dini ayırmadan, gelenekle vahyi ayıklamadan, güçle adaleti ayırt etmeden yürütülen her mücadele yönünü kaybeder.
Müslüman kadın, başkasının evinde misafir olmak zorunda değildir. Kendi evinde, kendi değerleriyle, kendi diliyle konuşmalıdır. Bu dil ne kadını küçültür ne erkeği şeytanlaştırır. Zulmü hedef alır. Gücü sınırlar. Ahlâkı merkeze alır.
Belki de bugün en cesur duruş budur: Feminist olmak zorunda kalmadan adalet talep edebilmek. Başkalarının kavramlarıyla değil, kendi hakikatimizle ayağa kalkabilmek. Ve belki de asıl özgürlük, tam olarak burada başlar.
Modern Hak Söyleminin Tükenişi
Modernite, hak söylemini insanı koruyan bir ilke olmaktan çıkarıp, sürekli genişleyen bir talep alanına dönüştürdü. Hak, artık adaletle değil; güçle, görünürlükle ve baskın söylem üretme kapasitesiyle tanımlanıyor. Bu süreçte haklar çoğaldı, fakat anlamları daraldı. Sorumluluk geri çekildikçe hak, ahlâkî bir zemin olmaktan çıktı; hukuki ve politik bir enstrümana dönüştü.
Modern insan, adalet arayışını içsel bir muhasebe olarak değil; dışarıdan tahsil edilecek bir alacak gibi görmeye başladı. Böylece hak söylemi, onarıcı olmaktan çok suçlayıcı bir dile evrildi. Her sorun yeni bir “hak” icadıyla çözülmeye çalışıldı; fakat bu çoğalma, ne insanı daha erdemli kıldı ne de toplumu daha adil hâle getirdi. Aksine, hak talebi arttıkça çatışma derinleşti; dil sertleşti, ilişkiler çözüldü.
Bu tükenişin temel nedeni, modernitenin, hakları ontolojik bir insan anlayışına değil; değişken, kırılgan ve çoğu zaman ideolojik bir zemine dayandırmasıdır. İnsan, ne olduğu üzerinden değil; ne talep edebildiği üzerinden tanımlandı. Böyle bir zeminde hak, sınır tanımaz; özgürlük, ahlâktan kopar; adalet ise soyut bir slogan hâline gelir. Sonuçta ortaya çıkan şey düzen değil, sürekli gerilimdir.
Kur’an merkezli adalet anlayışı ise hak ile sorumluluğu, özgürlük ile ahlâkı birbirinden ayırmaz. Hak, insanın keyfî taleplerinin değil; değerli bir varlık oluşunun sonucudur. Bu yüzden hak, sınırsızca genişletilmez; anlamlı bir çerçeveye yerleştirilir. Modernitenin yaşadığı kriz tam da burada görünür hâle gelir: Hak çoğalır ama adalet azalır; özgürlük artar ama insan çözülür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni hak başlıkları üretmek değil; hak kavramını yeniden anlamlı bir zemine oturtmaktır. Modernitenin tükettiği şey hakların kendisi değil, onların dayandığı ahlâkî ve ontolojik temeldir. Bu temel yeniden kurulmadıkça, modern hak söylemi gürültü üretmeye devam edecek; fakat ne zulmü durdurabilecek ne de kadının hakkını koruyabilecektir.
Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder