26 Şubat 2026 Perşembe

KABE'DE HACILAR; "HÛ" DER

 

ASIRLIK SABRIN SESİ: HÛ

Rüştü KAM
26.02.2026

Söylenen sadece bir ilahidir. Ramazan ayının ruhuna uygun bir ilahi…
Ramazan; coşkunun ayıdır. Sevginin ve merhametin paylaşıldığı, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı mübarek zaman dilimidir. İşte bu ayın manevî iklimine eşlik etmek için Celal Karatüre bir ilahi seslendirmiş.

Kâbe’de hacılar hû der Allah
Yer gök inim inim iniler Allah
Melekler defteri yeniler Allah
İzin ver de Kâbe’ni görelim Allah
İzin ver de yolunda ölelim Allah
Göster cemalini görelim Allah

Bestesi de sözleri kadar güzel olunca; çocukların, gençlerin, işyerinde çalışanların, direksiyon başındakilerin, mutfakta yemek yapan annelerin dilinden düşmez olmuş.

Öyle bir coşku ki…
İnsan bir anda dertlerini unutmuş. Diller “Allah” demeye başlamış. Kâbe özlemi tazelenmiş.
Melekler hatırlanmış. Ölüm hatırlanmış. Allah’ın cemâli hatırlanmış. O yolda yürümenin anlamı yeniden hissedilmiş.

Yarım asırdır, terörün katlettiği masumların acısıyla yanan yüreklere, bir nebze su serpilmiş.
Gazze’de, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Kırım’da, Ramazan gününde açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlıkla kıvranan mazlumların hüznü bir anlığına da olsa aralanmış.

Ne güzel olmuş…

Yüz yıldır bu milletin üzerine çöken karabulutların biraz olsun dağılmasına vesile olmuş.
Gönüllere umut serpilmiş. Serpilmiş serpilmesine de bu arada birilerini de rahatsız etmiş;
Bu coşku. Bu sevinç. Bu muhabbet.

Tahammül edememişler Müslümanların gülmesine, neşelenmesine, kucaklaşmasına. Oysa ortada kan yok, acı yok, göz yaşı yok, sadece bir ilahi var. Sadece “Allah” diyen bir dil var.
Sadece Kâbe özlemiyle yanıp tutuşan ciğerler var.

Ne garip değil mi?

Bu millet geçmişte inancından dolayı nice yasaklar gördü.  Bu millete inandığı Kitabı okumayı yasakladılar, ezanı yasakladılar. Camileri ahıra çevirdiler. Hatta Türk Musikisini yasakladılar, tam 50 yıl sürdü bu yasak.  Başörtülü kızlar üniversite kapılarında bekletildi.
Seçilmiş milletvekilleri başörtülü diye Milletin Meclisinden kovuldu. İnançlı insanlar kamusal alandan dışlandı. Kendi değerlerine yabancılaştırılmak istendi.

Ama tüm bu yapılanlara rağmen bu milletin gerçek temsilcileri iktidara geldi ve kimseye inancından dolayı zulmetmedi; başı açık olanlara üniversite kapılarını kapatmadı.
Farklı düşünen seçilmiş Milletvekillerini başörtüsüz diye meclisten kovmadı.
Devlet kapısından çevirmedi. Çünkü bu milletin mayasında merhamet vardır. Adalet vardır. Kardeşlik vardır.

Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman olarak kalacaktır. Müslüman zulmetmez, zulmedenle beraber iş de tutmaz, o ayrımcılık yapmaz, merhametlidir. O baskıcı değildir. Adaletlidir. O ötekileştirmez, kuşatır ve sever.

Onun dünyasında herkes eşittir. Adalet herkes içindir. Sevgi herkes içindir. Kardeşlik herkes içindir. Çünkü o Allah’a inanır. Allah aşkı onun dünyasını aydınlatır.

Bu yüzden ilahilerinde bile özlemini dile getirir. Bu yüzden Allah’ın “Evim” dediği Kâbe’ye gitmek ister. Bu yüzden “Hû” der…

Ve bilir ki:
Allah vardır, gam yoktur. “Lâ galibe illallah.” O’ndan başka galip yoktur. Bir ilahiye bile tahammül edemeyenler, sizlerin musikiden başka her şeye benzeyen, kepazeliklerinize bu millet yıllardan beri tahammül ediyor. Yatak odası kıyafetiyle sahneye çıkan ahlaktan-terbiyeden yoksun sanatçılarınıza tahammül ediyor. Siz Allah lafzının zikredildiği bir ilahiye tahammül edemiyorsunuz, bunun için, yazılar yazıyorsunuz, yürüyüşler düzenliyorsunuz. Bu durumda Müslümanlar mı daha demokrat yoksa sizler mi? Müslümanlar mı daha cumhuriyetçi yoksa sizler mi?

Şu iyi bilinmelidir:
Bu millet sıradan bir millet değildir. Bu millet; savaş görmüş, yokluk görmüş, darbeler görmüş, yasaklar görmüş ama inancından vazgeçmemiş bir millettir. Yüzyıllardır sabrıyla dimdik ayakta durmaktadır. Onun sabrı zayıflık değildir; vakardır. Onun suskunluğu teslimiyet değildir; zamanı gelince konuşacak bir dirayetin birikimidir.

Parmak sallama devri bitmiştir. 100 yıldan beri bu millete yukarıdan bakıldı. Kendi değerleri küçümsendi. İnancı, geri kalmışlık sayıldı. Kökleriyle bağı koparılmak istendi. Bu anlayışın temsilcileri hep vardı. Dün başka isimlerle sahnelerde idi, bugün başka suretlerle… Halktan kopuk, milletin inancına mesafeli, kendi toplumuna yabancı olan bu zihniyet; milletin bağrından değil, salonlardan, koridorlardan, Türk milletine ve kültürüne mesafeli çevrelerden beslenen bir zihniyet...Monşer zihmiyeti.

“Monşer” derken bir kişiyi değil; bir tavrı kastediyoruz. Milletine tepeden bakan, onun değerlerini hafife alan, inancını folklorik bir unsur gibi gören anlayışı…

Fakat bilinsin ki bu millet artık kendi değerlerinden utanmıyor. Kendi sesini kısmıyor.
Kendi inancını fısıltıya dönüştürmüyor. Bugün yeni bir sabahın eşiğindeyiz.

Şafak sökmüştür.
Uzun gecelerin ardından güneşin ilk hüzmeleri ufukta belirmiştir. Bu bir rövanş duygusu değildir. Bu bir hesaplaşma çağrısı değildir. Bu, kökleriyle yeniden barışan bir milletin kendine gelişidir.

Evet siz monşerler! yıllarca bu millete yön vermeye çalıştınız. Onun nasıl inanacağına, nasıl yaşayacağına, hangi müziği dinleyeceğine, hangi kelimeyi söyleyeceğine siz karar vermek istediniz.

Ama unuttuğunuz bir şey vardı: Bu milletin hafızası derindir. Bu milletin mayası sağlamdır. Ve şimdi… Gönüllerde o eski ses yeniden yükseliyor. Yüzlerce yıldır minarelerden, dergâhlardan, gönül erlerinin dilinden semaya yükselen o ses… Asırlardır kalpleri titreten o sesdir… 1500 yıldır semaları çınlatan o ses yeniden yankılanıyor:

“Hû…”

Bu ses bir öfke değil. Bir meydan okuma değil. Bu ses bir hatırlayış. Bir dönüş. Bir aslına rücûdur…

“Hû” demek; güç geçicidir, kudret O’nundur demektir. Saltanat fanidir, baki olan yalnız O’dur demektir. Zaferin de hükmün de nihai sahibinin Allah olduğunu bilmektir. O asırlık sabrın Sesidir: Hû”

Monşerler şunu iyi bilsin:

Bu millet sabretmeyi bilir; ama unutmaz.
Sinesine çeker; ama sindirmez.
Kırılır; ama eğilmez.
Yorulur; ama vazgeçmez.
İnancını pazarlık konusu yapmaz, kimliğini inkâr etmez.

Bu milletin sabrı zayıflık değildir; vakardır.
Sessizliği korku değildir; derin bir direniştir.
Geri çekilişi teslimiyet değil; zamanı gelince ayağa kalkacak bir iradedir.

Şafak sökmüştür.
Uzun geceler geride kalmıştır.
Ufukta beliren ışık artık saklanamaz hâle gelmiştir.

Güneş yükselmektedir.
Ve o güneş; bu milletin kendi değerleriyle barışmasının, kendi köklerine yeniden sarılmasının güneşidir.

Artık ses kısmak yok.
Artık utanmak yok.
Artık kendi inancını fısıltıya mahkûm etmek yok.

Ve gönüllerde yankılanan o ses, her geçen gün daha gürdür.
Asırlardır susmayan, minarelerden göğe yükselen, gönüllerden semaya taşan o ses…

Bir nefes gibi, bir hatırlayış gibi, bir diriliş gibi:

“Hû…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder