28 Nisan 2026 Salı

Türk ve Müslüman

 

 

TÜRK’ÜN TÜRK’E, MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMAN’A VERDİĞİ ZARARI, KENDİLERİNDEN BAŞKA KİMSE VEREMEZ

Rüştü Kam
27.04.2026
Berlin TED

Tarihte Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, bugün dünyayı Müslümanlar ve Türkler adaletle yönetiyor olurlardı. Peki tarihten ders aldılar mı? Hayır almadılar. Hâlâ didişiyorlar.
Neden aynı hataları yapıp duruyorlar? Neden suçlu hep dış güçler oluyor?
Kendi içlerinde birliği sağlayamayan gafiller suçlu arıyorlar. Buluyorlar da suçluyu. Tabii suçlu dış güçler. Yüzünü Batıya çevirenlere göre de suçlu kendi değerlerine sahip çıkan Müslümanlar.  Bunlar, daha kendi ülkelerinde birliği sağlayamamışken, dünyada nasıl söz sahibi olacaklar! Olamazsınız; olamamışız zaten.

İ’lâ-yı Kelimetullah adına kispet dövenler, tevhid ehlinden söz eder. “O ehil olan benim” derler. Cemaatlere ayrılırlar. Tarikatlara bölünürler. Kıble ehli olduklarını söylerler. Ama sadece beş vakit namazda aynı safta dururlar. Namaz biter, saflar dağılır. Her biri diğerinin ayağına basar.

Peki ehil olan hanginiz?

Hz. Ali mi yoksa Hz. Ayşe mi? Hz. Ali mi yoksa Muaviye mi? Yezid mi yoksa Hz. Hüseyin mi?

Daha bu meselelerde bile ortak bir zemin bulunamamışken siz neyin birliğinden bahsediyorsunuz.


Karahanlılar mı yoksa Selçuklular mı?

Osmanlılar mı yoksa Beylikler mi?

Eğri oturalım ve doğru konuşalım. Haydi veriniz kararınızı. Var mı karar verebilen? Hangisi Tevhid ehlidir bunların?.

Önce kendi eteğimizdeki taşları dökersek ve kendimizle yüzleşirsek bir ümit, geleceği inşa etmek için aday olabiliriz. Yoksa sittîn sene başımızda boza pişirirler de siz yine “fırka-i Naciye benim” masallarını anlatmaya devam edersiniz..

Baksanıza; bir taraftan Cübbeli, Öbür taraftan Şimşirgil adında bir profesör, diğer taraftan Konakçı adında bir vaiz ve daha niceleri Şiilik üzerinden İran’a saldırıyorlar. İran’a saldırmak demek İran’a saldıranların safında yer almak demek değil midir?  Burada kim ilay-ı kelimullah’ın savunucusudur. Bira gafiller daha 100 sene önce o yanında saf tuttuğunuz emperyalistler sizin üzerinizden geçmediler mi? Sizler neyin peşindesiniz Allah aşkına?

Dürüst olalım:

Müslümanlar gerçekten dünyayı yönetemediği için mi bu haldedir, yoksa kendilerini yönetemedikleri için mi?

Tarih romantizm kaldırmaz, gerçeklerle konuşmak gerekir. Mesela: Dandanakan Savaşı, Yassı Çemen Savaşı, Ankara Savaşı… Hepsinde taraflar aynı kökten, Müslüman. Bu savaşlarda kaybeden yine Müslüman.

Kösedağ Savaşı; bir zihniyetin çöküşüydü: Hazırlıksızlık, dağınıklık, kibir... Müslümanları perişan etti. Selçuklunun çöküşü oldu bu savaş. Toprak kaybı telafi edilir ama zihniyet kaybı akıl kaybı zor telafi edilir. Edilmiyor işte.

Selçuklu kazandı, Harzemşah kaybetti; Osmanlı kazandı, Akkoyunlu kaybetti; Timur kazandı, Osmanlı kaybetti. İki Müslüman makam için mevki için savaştı. Peki kim kaybetti. Müslüman.

İyi de bu bu kaybedilen savaşlardan sonra kim güçlendi?
Ne Selçuklu ne de Osmanlı. Boşluğu başkaları doldurdu. Bunlar ne çabuk unutuldu. Müslümanlar neyin peşindedir Allah aşkına. İlay-ı Kelimetullah için savaşılıyormuş; güldürmeyin beni…

Yirminci yüzyılın Müslümanların da her şeyin açıklaması hazır: “Dış güçler…” Bu cümleyi kurmak kolaydır, çünkü sorumluluk istemez. Evet, dış güçler vardır; doğrudur, seninle kapışmaya her ana hazırdır bu da doğrudur.

Ama adama sen ne yaptın diye sormazlar mı? Sen içeride ne yaptın demezler mi? Bugün savaş yok sanıyorsunuz ama var; savaş sadece şekil değiştirdi: Kılıç yok, dil var; cephe yok, ekran var; ordu yok, kutuplaşma var. Peki sen neredesin? Sen ne yapıyorsun?  Sonucu değiştirmek için hangi gayretin içindesin?

Öyle birbirinizin ayağına basmakla sonucun değişeceğini sanıyorsanız avucunuzu yalarsınız. Aynı milletin çocuklarısınız ama tahammül yok; aynı geçmişi yaşadınız ama ortak ders yok, aynı geleceğin inşası için çalışıyorsunuz ama ortak hedef yok. O gün çıban başı olan dedeleriniz de sizin yaptığınızın sonuç olarak benzerini yapıyordu. Aynı kavağın kaşığısınız. Yok birbirinden farkınız. Sadece değişik zamanlarda yaşıyorsunuz.

Ankara Savaşı yaşanmasaydı, Yıldırım Bayezid ile Timur Ankara’da karşı karşıya gelmeseydi, bugün Müslümanların Avrupa’da daha farklı bir konumda olabileceğini söyleyenler var. Ama şu soru ortada duruyor: Osmanlı’nın Fetret Devri’ni yaşaması hangi Müslümanı yüceltti? Kime ne kazandırdı?

II. Viyana Kuşatması bir son değildi, bir uyarıydı. Ama Müslümanlar o uyarıyı da anlamadı. Suçu Kırım Hanı’na attılar, dışarıya attılar, kendilerine bakmadılar. Bugün de aynısı yapılıyor. Değişen bir şey yok; sadece isimler değişti, zihniyet aynı kaldı.

Evet, ben Rüştü Kam. Derim ki: Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, belki bugün dünya farklı olurdu. Ama daha acı olan gerçek şu: Hâlâ didişiyoruz. Aynı dili konuşup farklı cephelerde duruyoruz. Aynı geçmişi paylaşıp ortak bir gelecek kuramıyoruz. Yani 23 Nisan da mehter marşına sırtını dönüyor adamlar. Bir de bunlar söze gelince biz cumhurun temsilcileriyiz diyebiliyorlar. Dış güce gerek var mı? İşte içimizdekilerin hali pürmelali…Evet biz Türk’üz ve Müslümanız. Bizden bir nane olur mu? Karar senin…

Şimdi herkes kendine sorsun: Bu hikâyede sen kimsin? Birleştiren mi, yoksa bölen mi? Çünkü tarih susmaz, sadece bekler. Ve unutma—hiçbir dış güç, bir millete kendi kendine verdiği zarar kadar zarar veremez. Bugün attığın her adım, yarının tarihine yazılıyor. Ya bu döngüyü kırarsın… ya da aynı hikâyenin bir parçası olarak hatırlanırsın. Karar senindir…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder