TÜRK’ÜN TÜRK’E, MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMAN’A VERDİĞİ ZARARI, KENDİLERİNDEN
BAŞKA KİMSE VEREMEZ
Rüştü Kam
27.04.2026
Berlin TED
Tarihte Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi,
bugün dünyayı Müslümanlar ve Türkler adaletle yönetiyor olurlardı. Peki
tarihten ders aldılar mı? Hayır almadılar. Hâlâ didişiyorlar.
Neden aynı hataları yapıp duruyorlar? Neden suçlu hep dış güçler oluyor?
Kendi içlerinde birliği
sağlayamayan gafiller suçlu arıyorlar. Buluyorlar da suçluyu. Tabii suçlu dış
güçler. Yüzünü Batıya çevirenlere göre de suçlu kendi değerlerine sahip çıkan
Müslümanlar. Bunlar, daha kendi
ülkelerinde birliği sağlayamamışken, dünyada nasıl söz sahibi olacaklar!
Olamazsınız; olamamışız zaten.
İ’lâ-yı
Kelimetullah adına kispet dövenler, tevhid ehlinden söz eder. “O ehil olan
benim” derler. Cemaatlere ayrılırlar. Tarikatlara bölünürler. Kıble ehli
olduklarını söylerler. Ama sadece beş vakit namazda aynı safta dururlar. Namaz
biter, saflar dağılır. Her biri diğerinin ayağına basar.
Peki ehil
olan hanginiz?
Hz. Ali mi yoksa Hz. Ayşe mi? Hz. Ali mi yoksa Muaviye
mi? Yezid mi yoksa Hz. Hüseyin mi?
Daha bu meselelerde bile ortak bir zemin bulunamamışken
siz neyin birliğinden bahsediyorsunuz.
Karahanlılar mı yoksa Selçuklular mı?
Osmanlılar mı yoksa Beylikler mi?
Eğri oturalım ve doğru konuşalım. Haydi veriniz
kararınızı. Var mı karar verebilen? Hangisi Tevhid ehlidir bunların?.
Önce kendi eteğimizdeki taşları dökersek ve kendimizle yüzleşirsek
bir ümit, geleceği inşa etmek için aday olabiliriz. Yoksa sittîn sene başımızda
boza pişirirler de siz yine “fırka-i Naciye benim” masallarını anlatmaya devam
edersiniz..
Baksanıza; bir taraftan Cübbeli, Öbür taraftan Şimşirgil adında bir profesör, diğer
taraftan Konakçı adında bir vaiz ve daha niceleri Şiilik üzerinden İran’a
saldırıyorlar. İran’a saldırmak demek İran’a saldıranların safında yer almak
demek değil midir? Burada kim ilay-ı
kelimullah’ın savunucusudur. Bira gafiller daha 100 sene önce o yanında saf tuttuğunuz
emperyalistler sizin üzerinizden geçmediler mi? Sizler neyin peşindesiniz Allah
aşkına?
Dürüst olalım:
Müslümanlar gerçekten dünyayı yönetemediği için mi bu
haldedir, yoksa kendilerini yönetemedikleri için mi?
Tarih romantizm kaldırmaz, gerçeklerle konuşmak gerekir. Mesela:
Dandanakan Savaşı, Yassı Çemen Savaşı, Ankara Savaşı… Hepsinde taraflar aynı
kökten, Müslüman. Bu savaşlarda kaybeden yine Müslüman.
Kösedağ Savaşı; bir zihniyetin çöküşüydü: Hazırlıksızlık,
dağınıklık, kibir... Müslümanları perişan etti. Selçuklunun çöküşü oldu bu
savaş. Toprak kaybı telafi edilir ama zihniyet kaybı akıl kaybı zor telafi
edilir. Edilmiyor işte.
Selçuklu kazandı, Harzemşah kaybetti; Osmanlı kazandı,
Akkoyunlu kaybetti; Timur kazandı, Osmanlı kaybetti. İki Müslüman makam için mevki
için savaştı. Peki kim kaybetti. Müslüman.
İyi de bu bu kaybedilen savaşlardan sonra kim güçlendi?
Ne Selçuklu ne de Osmanlı. Boşluğu başkaları doldurdu. Bunlar ne çabuk
unutuldu. Müslümanlar neyin peşindedir Allah aşkına. İlay-ı Kelimetullah için
savaşılıyormuş; güldürmeyin beni…
Yirminci yüzyılın Müslümanların da her şeyin açıklaması
hazır: “Dış güçler…” Bu cümleyi kurmak kolaydır, çünkü sorumluluk istemez.
Evet, dış güçler vardır; doğrudur, seninle kapışmaya her ana hazırdır bu da
doğrudur.
Ama adama sen ne yaptın diye sormazlar mı? Sen içeride ne yaptın demezler mi?
Bugün savaş yok sanıyorsunuz ama var; savaş sadece şekil değiştirdi: Kılıç yok,
dil var; cephe yok, ekran var; ordu yok, kutuplaşma var. Peki sen neredesin?
Sen ne yapıyorsun? Sonucu değiştirmek
için hangi gayretin içindesin?
Öyle birbirinizin ayağına basmakla sonucun değişeceğini sanıyorsanız avucunuzu
yalarsınız. Aynı milletin çocuklarısınız ama tahammül yok; aynı geçmişi
yaşadınız ama ortak ders yok, aynı geleceğin inşası için çalışıyorsunuz ama
ortak hedef yok. O gün çıban başı olan dedeleriniz de sizin yaptığınızın sonuç
olarak benzerini yapıyordu. Aynı kavağın kaşığısınız. Yok birbirinden farkınız.
Sadece değişik zamanlarda yaşıyorsunuz.
Ankara Savaşı yaşanmasaydı, Yıldırım Bayezid ile Timur
Ankara’da karşı karşıya gelmeseydi, bugün Müslümanların Avrupa’da daha farklı
bir konumda olabileceğini söyleyenler var. Ama şu soru ortada duruyor:
Osmanlı’nın Fetret Devri’ni yaşaması hangi Müslümanı yüceltti? Kime ne
kazandırdı?
II. Viyana Kuşatması bir son değildi, bir uyarıydı. Ama
Müslümanlar o uyarıyı da anlamadı. Suçu Kırım Hanı’na attılar, dışarıya
attılar, kendilerine bakmadılar. Bugün de aynısı yapılıyor. Değişen bir şey
yok; sadece isimler değişti, zihniyet aynı kaldı.
Evet, ben Rüştü
Kam. Derim ki: Müslümanlar ve Türkler birbirleriyle didişmeseydi, belki bugün
dünya farklı olurdu. Ama daha acı olan gerçek şu: Hâlâ didişiyoruz. Aynı dili
konuşup farklı cephelerde duruyoruz. Aynı geçmişi paylaşıp ortak bir gelecek
kuramıyoruz. Yani 23 Nisan da mehter marşına sırtını dönüyor adamlar. Bir de
bunlar söze gelince biz cumhurun temsilcileriyiz diyebiliyorlar. Dış güce gerek
var mı? İşte içimizdekilerin hali pürmelali…Evet biz Türk’üz ve Müslümanız.
Bizden bir nane olur mu? Karar senin…
Şimdi herkes kendine sorsun: Bu hikâyede sen kimsin?
Birleştiren mi, yoksa bölen mi? Çünkü tarih susmaz, sadece bekler. Ve
unutma—hiçbir dış güç, bir millete kendi kendine verdiği zarar kadar zarar
veremez. Bugün attığın her adım, yarının tarihine yazılıyor. Ya bu döngüyü
kırarsın… ya da aynı hikâyenin bir parçası olarak hatırlanırsın. Karar
senindir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder