TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN;
HAKKÂRİ (XII)
-Mesele sadece bir alfabe değişikliği değil, kütüphanelerin bir gecede dilsizleşmesi ve koca bir medeniyet birikiminin 'yabancı bir dil' haline gelmesidir. Harf Devrimi ile kendi geçmişine yabancılaşan, dedesinin mezar taşını dahi okuyamayan bir neslin, entelektüel derinlik inşa etmesi beklenemez. Geçmişini unutan toplumlar, kökü kurumuş ağaçlar gibi rüzgârın estiği yöne savrulmaya mahkûmdurlar. Bugün başkalarının kültürel hegemonyasında 'nal topluyor' olmamızın sebebi, kendi kadim bilgi pınarlarımızdan bir gecede koparılmış olmamızdır. İnkişaf, ancak koptuğu yeri hatırlayan ve o kökten beslenen bir bilinçle mümkündür-
Rüştü Kam
15 Nisan 2026 -Berlin
HAKKÂRİ
Şırnak’tan Hakkari’ye doğru yol alırken, doğa devasa bir sahne gibi önümüzde açılıyor; göğe yükselen geçit vermez dağların arasından geçiyoruz. Her taraf bembeyaz gelinlik gibi. Sevecen. Heybetli. Gökyüzünün mavisiyle birleşince başımızı döndürüyor. Biz aracımızla bu bembeyaz masalın içinden süzülürken, pencereden akıp giden manzarayı seyre doyamıyoruz. Dağların tam kalbinde, vadinin en derininde ise Zap Suyu bize eşlik ediyor.
Sarp yamaçlara nakış gibi işlenmiş bu dar yollarda ilerlerken, yer yer çığ tünellerine giriyoruz. Tonlarca karın yıkıcı gücüne karşı bizi bir zırh gibi koruyan bu karanlık beton koridorlardan çıkınca, güneşin vurduğu o sonsuz beyazlık bizi yeniden selamlıyor.
Bu vahşi coğrafyada her viraj, doğanın hem ürkütücü gücünü hem de büyüleyici güzelliğini bahşediyor bizlere. Karşıda dağın dibindeki köyler o kadar güzel görünüyorlar ki bizleri büyülüyor. Fotoğraf çekmek için uygun bir yerde duruyoruz.
Gözümüz bir yandan da o meşhur Devrimci Gençlik Köprüsü’nü arıyor. 1969’da gençlerin ve halkın el birliğiyle, "Boğaz'a değil, Zap'a köprü" diyerek inşa ettiği o dayanışma sembolünü görmeyi çok istiyoruz.
Ancak biz coğrafyanın görkemine dalmışken köprünün yanından fark etmeden geçip gitmişiz. Kısmetimizde o köprüyü görmek ve üzerinden geçmek yokmuş. İsminin başındaki devrimci kelimesini kaldırmışlar sadece gençlik köprüsü kalmış. Rehberimiz öyle anlattı.
Şırnak’tan Hakkari’ye uzanan o tehlikeli ama bir o kadar da harika yolların ardından şehre doğru süzülürken, dağları geride bırakıyoruz. Hakkari’nin girişindeki benzinlikte verdiğimiz kısa mola, saatlerdir bizi kuşatan o devasa beyazlığın ardından adeta dünyaya bir geri dönüş anı gibiydi...
Rehberimiz Ahmet Yavuz önce otele gideceğimizi ve sonrasında da akşam yemeği, için başka bir mekâna geçeceğimizi söyledi.
Otelde Hakkâri rehberimiz Yavuz Bey karşıladı bizi. İyi giyimli, güler yüzlü ve sevecen tavrıyla daha ilk görüşte içimizi ısıttı. Tanışma faslından sonra hazırlanmak için odalarımıza çekildik. Otuz dakika sonra aşağıda olmamız gerekiyordu. Verilen saatte herkes lobideydi.
HAKKARİ’DE EV YEMEKLERİ
Akşamın sessizliği şehrin üzerine çökerken, Yavuz Bey’in bizim için özel olarak ayarladığı o gizemli lezzet durağına doğru yola çıktık.
Mekânın sahibi bizi kapıda karşıladı. Bir işletmeciden ziyade, en kıymetli misafirini bekleyen bir ev sahibinin sıcaklığını hissettik üzerimizde. Restorandan çok, misafirhane titizliğiyle işletilen 25 kişilik mütevazı ve özel bir mekânmış.
Öğrendik ki; bu lokantada günde yalnızca tek bir öğün yemek verilirmiş; o akşam da kapılarını sadece bizim grubumuz için aralamışlar.
Mekân sahibinin oğlu, işini aşkla yaptığı her halinden belli olan nazik bir şef; personel ise bu nezaketi tamamlayan bir profesyonelliğe sahip. Tenceresinde samimiyetin kaynadığı bu sofrada, buharı tüten ev yemekleri içimizi ısıtırken, kulaklarımızda hâlâ geride bıraktığımız Zap Suyu’nun o hırçın ve mağrur uğultusu yankılanıyordu. Hakkâri, sadece coğrafyasıyla değil, bu sofradaki gönül zenginliğiyle de ruhumuza dokunmayı başarmıştı.
Masaya oturduğumuz an, Hakkâri mutfağının kalbi sayılan lezzetler, birer birer önümüzde yerini almaya başladı. Genç şef, elinde buharı tüten “Doğaba” tenceresiyle yanımıza yaklaştı ve gülümseyerek: "Bu yemek sadece sabırla pişer; annem hep 'Doğaba'nın ateşi kısık, gönlü geniş olmalı' derdi, biz de öyle yaptık" dedi.
Süzme yoğurt, buğday ve kuzu etinin saatlerce kaynamasıyla hazırlanan o muazzam Doğaba’nın üzerindeki dağ kekiği kokusu tüm restoranı kapladı.
Derken sahneye “Kiris” çıktı; içinde ceviz, üzüm ve parça etin harmanlandığı bu tabak, tatlıyla tuzlunun o hırçın coğrafyadaki eşsiz dengesini anlatıyordu sanki. Yanında yöreye has kabak ve çökelekle hazırlanan, o yoğun tatları dengeleyen “Kadu” vardı. Ama o meşhur “Sengeser” masaya geldiğinde akan sular durdu. Üzerindeki kurutulmuş meyveleri ve kavrulmuş etiyle damağımızda öyle bir iz bıraktı ki, şefin o "gönlü geniş" sofrasında birbirimize bakıp "İşte budur!" dedik ve başladık Allah ne verdiyse kaşıklamaya.
Hakkâri’de yediğimiz yemekler sahiciy ev yemeğiydi. Hakkâri mutfağına aitti. Tabağa konan, yılların alışkanlığıydı. Yemekler sırayla değil, sofranın ruhuna göre geldi. Her biri ayrı ama aynı hikâyenin içindeydi. Hakkâri ev yemekleri…
Vedalaşma vakti geldiğinde, kapıda bizi karşılayan mekan sahibi tarafından aynı samimiyetle uğurlandık. Lokantadan dışarı adımımızı attığımızda Hakkâri’nin ayazı yüzümüze çarptı ama içimizde o gönül sofrasının hiç sönmeyecek sıcaklığı vardı.
Kendimizi Hakkari’nin o tek caddesine bıraktık. Az önce masamızda hissettiğimiz o "ev misafiri" duygusu, şimdi Hakkari’nin ışıklı caddesinde attığımız her adımda bize eşlik ediyordu. Hakkâri canlı bir şehir. Diyarbakır ve Van kadar olmasa da cıvıl cıvıl. Üniversite şehri olduğu her halinden belli. Caddeyi boydan boya yürüdük. Ters lalenin bulunduğu döner kavşaktan geriye döndük. Bu sefer aynı caddenin öbür tarafına geçtik. Maksat değişiklik olsun…
KELEBEĞİN RÜYASI
Dönüşte ilginç bir olayla karşılaştık. 10 kadar insan aceleyle içeriden bir yerlerden dışarıya kitap atıyorlar oradan da küreklerle arabaya yüklüyorlar. “Kelebeğin Rüyası” eserin adı. Ne yaptıklarını sorduk. Taşınıyoruz dediler. İyi de bunlar hep aynı kitap?
“İsterseniz alabilirsiniz. “Birer tane aldık. Korsan baskı. Elinize alınca anlıyorsunuz. Belli ki korsan olarak bastılar kitabı o da ellerinde kaldı veya birileri şikâyet etti... Şimdi de küreklerle arabaya dolduruyorlar, bir yerlerde imha edecekler besbelli. Gecenin 12’ sinde büromu taşınırmış. Eskiler bu durumda Allahü a'lem bi-murâdihî derler…Biz de öyle dedik…
Hakkari’de iki tane otel varmış. Biz üç yıldızlı olanında kaldık. Koskoca üniversite şehrinde iki tane otel. Tuhaf değil mi? Ama rehberimiz Yavuz beyin cevabı enteresan “biz misafirlerimizi otellerde değil evlerimizde ağırlarız.” Duyda inanma. Evet biz de duyduk ve de inanmadık! Çünkü bizlere evde kalma teklifi yapılmadı…
SEYİR TERASI
Hakkâri’de yeni güne, şehrin en görkemli balkonuna—seyir terasına—çıkan merdivenleri adımlayarak başlıyoruz. Her basamakta ciğerlerimize dolan o sert ve temiz dağ havası, bizi biraz daha yukarıya, şehrin bütün sırlarını ele veren o en tepeye taşıyor. Tepeye ulaştığımızda, aşağıda yılan gibi kıvrılarak akan Zap Suyu’nu yine görüyoruz.
Rehberimiz Yavuz Bey’in etrafında toplanıyoruz. Eliyle, karşıdaki sarp tepeleri işaret ederek: “İşte orası Irak sınırıdır. Bir zamanlar sınır ticaretinin kalbinin attığı, kervanların ve hikâyelerin birbirine karıştığı yerdir.” Coğrafyanın kaderi gözlerimizin önünde canlanıyor. Katırlarla yapılan sınır ticaretini hatırlıyoruz…
Buradan bakınca Hakkâri bambaşka görünüyor. Dağların dalgaları arasında süzülen devasa bir taş gemi gibi… Fotoğraflarımızı çektik ve ayrıldık seyir terasından. Meydan Medresesi’ne gidiyoruz.
MEYDAN MEDRESESİ
Kapıda medreseyi tanıtacak olan rehber karşıladı. Uzun boylu, zayıf, heyecanlı bir delikanlıydı. Görevini hakkıyla yapmaya çalışan bir görevlinin telaşı vardı üzerinde. Üniversite medreseyi bünyesine alınca; tanıtım ve koruma çalışmalarını da onlar yürütüyormuş. Neden bir tanıtım broşürü hazırlanmadığını sorduğumda, ödeneklerin zaman zaman geciktiğinden, hatta kesildiğinden yakındı. “İmkân olsa buraları daha da güzelleştirebiliriz,” dedi.
Ardından medreseyi anlatmaya başladı:
“Hakkâri il merkezinde günümüze ulaşabilmiş iki önemli tarihî medrese bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Meydan Medresesi, şehrin en sağlam kalan anıtsal yapısıdır. 1700-1701 yıllarında inşa edilen medrese, bugün Kent Arşivi ve Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Tarih boyunca eğitim kurumu olarak hizmet vermiş, Cumhuriyet döneminde ise bir süre cezaevi olarak kullanılmıştır.
Meydan Medresesi, klasik İslam medrese mimarisinin bölgeye özgü yorumlarından biridir. Taç kapısı, sivri kemerli yapısı ve geometrik-bitkisel süslemeleriyle dikkat çeker. İç avlu, sivri kemerli revaklarla çevrilidir. İki katlı yapının alt bölümleri derslik ve depo, üst katları ise talebe odaları olarak kullanılmıştır. Kapıdaki mukarnaslar ve taş işçiliği, Hakkâri beyliklerinin estetik anlayışını yansıtır.
Zeynel Bey Medresesi ise 1560-1578 yılları arasında yapılmıştır. Meydan Medresesi kadar sağlam kalamamış olsa da, 2005’ten itibaren yürütülen kazı ve restorasyon çalışmalarıyla yapının mimari hattı yeniden ortaya çıkarılmıştır. Hakkâri merkez dışında da birçok medrese bulunmaktadır.”
Meydan Medresesinin taş duvarları arasında dolaşırken, Osmanlı dönemindeki eğitim tartışmaları ister istemez zihnimizde canlandı. Sıklıkla dile getirilen “okuma-yazma oranı düşüktü” iddiası, çoğu zaman yalnızca bugünün ölçüleriyle değerlendiriliyor. Oysa dönemin eğitim sistemi bugünkünden farklıydı. Medreseler yalnızca dinî eğitim veren yapılar değil; aynı zamanda fıkıh, kelam, matematik, astronomi ve edebiyat gibi alanlarda eğitim sunan ilim merkezleriydi. Bugünün üniversiteleri olarak düşünmek lazımdır. Anadolu’nun dört bir yanına yayılan bu kurumlar, kendi dönemlerinde çok önemli âlimlerin yetişmesini sağladılar. Bu nedenle geçmişi sadece “cehalet” ya da “geri kalmışlık” üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olur. Elbette eğitim bugünkü kadar yaygın değildi; ancak bu durum toplumun bütünüyle eğitimsiz olduğu anlamına da gelmemeli.
HARF DEVRİMİ VE HAFIZA MESELESİ
Harf Devrimi de bu tarihî süreklilik içinde değerlendirilmelidir. Yeni bir okuryazarlık süreci başlatırken, geçmişle kurulan yazılı bağ da koparılmamalıydı. Mesele yalnızca alfabenin değişmesi değildir; aynı zamanda kütüphanelerin, arşivlerin ve mezar taşlarının yeni nesiller için sessizleşmesidir.
Bir toplumun geçmişine yabancılaşması, kültürel hafızasında derin kırılmalar oluşturur. Bugün dedesinin mezar taşını okuyamayan bir neslin ortaya çıkması, bu kopuşun en somut göstergelerinden biridir. Ancak meseleyi sadece tek taraflı bir eleştiri ya da övgüyle değerlendirmek de doğru değildir. Daha sağlıklı olan, hem kazanımları hem de kayıpları birlikte görebilmektir. Madem alfabe değişecektir, Latin yerine Türk alfabesine geçilseydi; yine de anlaşılabilirdi…
ÜNİVERSİTELER VE KÜLTÜREL İHYA
Türkiye’de 1989 yılında 29 olan üniversite sayısının bugün 208’e ulaşması, yalnızca rakamsal bir büyüme değildir. Bu gelişme, eğitimin Anadolu’ya yayılması ve şehirlerin kültürel olarak canlanması anlamına gelir. Eskiden yükseköğretim belirli merkezlerle sınırlıyken, bugün birçok şehir kendi akademik kimliğini oluşturmaya başladı.
Görüyoruz ki; üniversiteler artık yalnızca eğitim veren kurumlar değil; aynı zamanda şehirlerin tarihî hafızasını araştıran merkezler hâline gelmiş. Yerel tarih çalışmaları, restorasyon projeleri ve kültürel araştırmalar sayesinde birçok şehir geçmişini yeniden keşfetmeye başlamış.
Diyarbakır’dan Hakkâri’ye uzanan bu kadim coğrafyada yüzyıllar boyunca ilim merkezi olan medreselerin bugün üniversitelerin himayesinde yeniden ayağa kaldırılması, aslında hafızanın yeniden kurulmasıdır. Bir zamanlar astronomi, matematik, tıp ve felsefe okutulan bu yapılar bugün kent arşivleri, müzeler ve kültürel merkezler olarak yeniden hayat buluyor.
Geçmişin irfanıyla bugünün ilmini buluşturabilen toplumlar ayakta kalacaktır. Üniversitelerin enerjisiyle medreselerin hafızası birleştiğinde, bu toprakların medeniyet birikimi yeniden görünür hâle gelcektir. Geçmişe karşı tavırlı olmak kimseye bir şey kazandırmaz; amaç kazanmaksa tabiki…
Atılan bu güzel ve anlamlı adımlar da eleştirilmişti, “bu kadar üniversiteyi ne yapacaksınız, yetişmiş eleman yok, kütüphanesi yok, eğitimin kalitesini düşüreceksiniz” gibi anlamsız eleştiriler yapılmıştı. Bizler şahit olduk ki Türkiye’nin kalkınması için cumhuriyetle birlikte bu adımların atılması gerekiyormuş. 1923 yılından 2.000 yılına kadar gerekli adımların atılmaması talihsizlik olmuş...
SONUÇ
Hakkâri’deki son durağımız Meydan Medresesi oldu. Bize, bölgenin gönül zenginliğini de tanıtan, anlatan rehberimiz Yavuz Bey’e kültürel bir hatıra olması dileğiyle Mocca dergimizi hediye ettik. Medresenin taş duvarları önünde çekildiğimiz fotoğraf ise bu ziyaretin sessiz şahidi oldu.
Şehirden ayrılırken içimizde sadece bir vedanın hüznü yoktu; aynı zamanda bir hakikati yerinde görmenin huzuru da vardı. Üniversitelerin sahip çıktığı medreseleriyle, samimiyetiyle ve genç nüfusuyla Hakkâri artık hafızamızda yalnızca sert coğrafyasıyla değil, terör olaylarıyla değil sıcak insanlarıyla da yer edecek.
Bir zamanlar terörün gölgesinde anılan sokaklarda bugün daha canlı bir hayat hissediliyor. İnsanlar daha rahat, selamlar daha içten. Batıdan gelenlerle doğuda yaşayanlar arasında görünmez bir gönül köprüsü kurulmuş gibi. Şehrin sert kayalıklarının arasında bile sıcak bir insan iklimi var.
Yönümüzü Van’a çevirirken, Meydan Medresesi’nin o vakur gölgesinde kurduğumuz samimi bağ, zihnimizde yeni ufuklar açmıştı. Bu medrese, yalnızca taş ve harçtan ibaret bir yapı değil; geleceği inşa ederken tutunacağımız köklü bir rehberdi artık bizim için. Medresenin hafıza yüklü o taş duvarlarına veda ederken içimizde buruk bir hüzün değil, aksine umut vardı. Çünkü o suskun taşlar bize yalnızca geçmişi anlatmıyor; kadim bir coğrafyanın küllerinden yeniden doğuşunu ve o mağrur diriliş hikâyesini de fısıldıyordu.
Şimdi direksiyonu Van Gölü’nün maviliğine doğru kırarken, arkamızda bıraktığımız bu kadim sessizlik yerini yeni yolların heyecanına bırakıyordu.
Devam edecek…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder