3 Temmuz 2026 Cuma

BABA, BABAM, BABA OLMAK

 

BABAM… GİTTİKTEN SONRA ANLADIM

-Galiba babalığı ben beceremedim...-


Baba öldüğünde yalnızca bir insan ölmez. Bir evin direği yıkılır, bir çınarın gölgesi çekilir. İnsan bunu çoğu zaman babasının ardından yürürken anlar. Ben de o zaman anladım…

Rüştü KAM
03.07.2026 BERLİN

Babam, bu dünyaya doksan altı yıllık bir ömür sığdırdın.

Bir asra yaklaşan bir hayat...

Çocukluk gördün.

Yokluk gördün.

Savaş yıllarını gördün.

Açlığı gördün.

Soğuğu gördün.

Çalışmayı gördün.

Evlat büyütmeyi gördün.

Sonra sessizce çekip gittin. Arkanda bizleri bırakarak...

Aslında bizi terk edip gitmedin Sen.

Gitmen gerektiği için gittin.

Çünkü dünya, ebedi olarak kalınacak bir yer değildi.

Allah, hepimize farklı günler yazmıştı.

Senin günün dolmuştu.

Biz ise arkandan bakakaldık.

...

Biz senin evlatlarındık.

Belki de hayatta en çok sevdiklerindik.

Babalar da sever...

Hem de öyle derinden sever ki...

Fakat anneler gibi değildir onların sevgisi.

Anne sevgisini aşikar eder, saklayamaz.

Baba ise sevgisini içinde aşır.

Anne ağlar. Hem de bağıra bağıra ağlar.

Baba ise içine ağlar.

Anne "oğlum, oğlummm" diye bağırır.

Baba ise sessizce sofraya bir tabak daha koyar.

Anne sarılır.

Baba sen üşüme diye gecenin ayazında odun keser.

İşte onun sevgisi böyledir.

Biz babanın sevgisini çoğu zaman sevgi zannetmeyiz.

"Babam beni sevmiyor galiba..." deriz.

Kaç çocuk bu cümleyi kurmuştur kimbilir.

Oysa baba konuşmaz.

Çalışır.

Terler.

Susar.

Fedakârlık yapar. Ama sever.

Benim babam da öyleydi.

Beni severdi. Bilirdim onu.

Ama söylemezdi.

Belki o zamanın örfü böyleydi.

Erkek adam sevgisini de gözyaşını da içine gömerdi.

Fakat ben babamın ağladığını gördüm.

Hem de birkaç defa gördüm...

Arkası dönüktü.

Yüzünü bize çevirmiyordu.

Çünkü çocukları babalarının ağladığını görmesin istiyordu.

Şimdi düşünüyorum da...

Asıl güçlü adam hiç ağlamayan değilmiş.

Ağladığını kimseye göstermeyen adammış. Babaymış

...

Ben on beş yaşımda çıktım gurbete.

Çameli'nin Kolak Köyü'nden...

Çam ormanlarının içinden...

Hayat beni aldı, kilometrelerce uzağa savurdu.

O yıllarda bugünkü gibi değildi.

Ne uçak bileti vardı.

Ne otoyollar...

Ne hafta sonu memlekete gitmek...

Aylar geçerdi.

Bazen de yıllar geçerdi.

Hasret büyürdü.

İşte o günlerde bir şarkı vardı.

Aslında şarkı değil, kaderimdi o şarkı dediğim.

"Gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde...
Ben gurbette değilim...
Gurbet benim içimde..."

...

Yaz tatili gelince köye dönerdim.

Daha uzaktan annem görürdü beni.

"Oğlum..."

diye bağırarak koşardı.

Annem sevgisini saklayamazdı.

Babam ise hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.

Sessizce avluya giderdi.

Bir tavuk keserdi.

Bazen de bir erkeç...

İşte onun "Hoş geldin oğlum." demesi böyleydi.

Bugün bunu anlayabiliyorum. Hem de çok.

O gün anlayamamıştım.

...

Biz keçilerin çocuklarıydık.

Yetmiş, seksen keçiyi dağlarda güttüğümüz günler oldu.

Cırcır böceklerinin hiç susmadığı o çamların arasında...Ağustos böcekleri de denirdi onlara.

Çam reçinesinin kokusu...

Dağların sessizliği...

Yıldızlarla örtülü geceler...

Meğer dünyanın en büyük serveti onların içindeymiş.

Biz fakir olduğumuzu sanıyorduk.

Meğer ne kadar zenginmişiz.

...

Sonra zaman değişti.

Orman politikaları değişti.

Dağlar tıraş edildi, düz kesim yapıldı.

Keçiler bitti.

Çobanlık bitti.

Geçim kaynağı da bitti.

Babalar başka çareler aramaya başladı.

Bizler ise okumaya...

Ben köyün ilk okuyanlarından biri oldum sayılır.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da.

Aslında okuyan ben değildim.

Babam okuyordu.

Benim elimdeki kalemin mürekkebi, onun nasırlı ellerinden damlayan alın teriydi.

Ben yazıyordum aslında.

Ama yazdıran oydu, BABAM.

...

Baba...

Nasıl da küçücük bir kelime.

Fakat içine koskoca bir ömür sığıyor.

Baba dağdır. Sırtını verirsin.

Baba çınardır. Gölgesinde dinlenirsin.

Baba kapıdır. Gece geç de gelsen açıktır.

Baba ekmektir. Sofraya sessizce gelir.

Baba duadır. Fark etmezsin ama ömrün boyunca seni korur.


İnsan bunları babası yaşarken anlayamıyor.

Nasihatlerinden sıkılıyor babanın.

Sözlerine kızıyor.

Bazen sesini yükseltiyor babaya karşı.

Bazen gönlünü kırıyor onun.

Sonra...Sonra…

Bir gün telefon çalmıyor.

Kapı açılmıyor.

Bayram sabahı elini öpeceğin kimse kalmıyor.

İşte o gün anlıyorsun. Evden bir insan eksilmemiş.

Bir ömür eksilmiş.

Bir gölge çekilmiş.

Bir dağ yıkılmış. O dağa yaslanamıyorsun artık…

...

Ey bu satırları okuyan kardeşim...

Eğer baban hayattaysa...

Ne olur bu yazıyı bitirince telefonunu eline al.

Onu ara. "Babacığım, nasılsın?" de.

İmkânın varsa git. Elini öp.

Hiçbir şey konuşmasanız bile yanında otur.

Bir bardak çayı birlikte için.

Bırak aynı cümleleri onuncu defa anlatsın. Sen on birinci defa dinle.

Çünkü bir gün o ses tamamen susacak.

İşte o zaman dünyanın en büyük servetini kaybettiğini anlayacaksın.

Mezarlıklarda en çok söylenen kelime "keşke"dir.

Keşke biraz daha yanında otursaydım...

Keşke onu daha çok arasaydım...

Keşke elini biraz daha sık tutsaydım...

Keşke...Keşke…Keşke…

Ama mezarlıkların dili yoktur.

Orada cevap verilmez.

...

Bugün insanlar imkanları olduğu halde rahatları bozulmasın diye, anne-babalarını huzurevlerine bırakıyor.

Yoğunuz, işimiz çok diyorlar.

Vaktimiz yok diyorlar.

Oysa anne ve babalarının kendileri için uykusuz geçirdiği geceleri unutuyorlar.

Altını temizledikleri günleri...

Hastalandıklarında başlarında sabahladıkları geceleri...

Çocukken yürüyebilsin diye parmaklarından tuttuklarını...

Unutuyorlar.

Şunu hiç unutmayalım:

Anne ve babasını yaşlanınca onları yük gören bir toplumun geleceği de yaşlanmıştır.

Çünkü merhametin bittiği yerde medeniyet de biter.

...

Bugün ben de babayım.

Şimdi daha iyi anlıyorum babamı.

Çocuklarıma baktıkça onu görüyorum.

Sustuğu yerleri...

Sabrettiği günleri görüyorum…

Yorulduğu hâlde belli etmediği zamanları...

Ve içimden sadece bir cümle geçiyor:

"Babam meğer ne kadar büyük adammış..."

Bunu anlamak için onun ölmesini beklemem gerekmezdi.

Ama bekledim.

Hepimiz gibi...

...

Şimdi mezarının başına gidince konuşmak istiyorum.

Sanki beni duyuyormuş gibi...

"Baba..."

"Seni çok özledim."

"Hem de çok..."

"Ben hakkımı sana defalarca helâl ettim."

"Ne olur..."

"Sen de bana hakkını helâl et."

Sonra sessizlik...

Toprak sessiz...

Rüzgâr sessiz...

Çam ağaçları sessiz...

Ama vicdan konuşuyor.

Ve bana şunu söylüyor babam mezarından:

Babalar ölmez...

Onlar evlatlarının vicdanında yaşamaya devam ederler. Hayır... Babalar ölmez.
Onlar, her doğru kararımızda bize yol gösteren ses olurlar.
Her duamızda adları geçer.
Her secdede gözlerimiz dolar.
Ve bir gün, biz de baba olduğumuzda, aynaya baktığımızda kendi yüzümüzde onların yüzünü görürüz. Evet babalar ölmez…

Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin.

Hayatta olan anne ve babalarımıza sağlık, afiyet ve uzun ömürler versin.

Onların kıymetini, mezar taşlarını öptükten sonra değil; ellerini öperken bilen kullarından eylesin.

Âmin.