29 Ağustos 2025 Cuma

BERLİN BÜYÜKELÇİSİNİ ZİYARET

KANÇILARYA’DAYIM; HAŞGELDİNİZ ZİYARETİ İÇİN TALEPTE BULUNMUŞTUM… Rüştü Kam 27.08.2025 Nereden, ne zaman, nasıl oldu da tarihin karanlık koridorlarında yürümeye başladık onu söylemem oldukça güç; bildiğim şey, o dehlizlerde kendimize ait izler ararken zamanın su gibi sessizce akıp gittiğidir. Tecrübe ile sabittir ki; atılan taşlar aynı kuyuya düşünce zaman mefhumu sıfırlanıyor. O küf kokan koridordan dışarıya çıktığımızda aradan iki saatin geçmiş olduğunu fark ettik. Girdiğimiz yolların bir kısmı çıkmaz sokaktı; ama biz geriye dönüp başka bir kapı aradık ve bulduk da o kapıyı. Bulduğumuz her yeni güzergâhta birbirimize dayanarak bir süre daha ilerledik. Niyet halis olunca… Hoşbeşten sonra, özgeçmişlerimizi anlatarak sohbete yön vermeye çalıştık. Er meydanındaki pehlivanlar gibi el ense çekerek birbirimizi tartıyor ve sohbeti bir yere kanalize etmeye çalışıyorduk. Başardık da. Berlin’den başladık sohbete; önce kentin ritmini tutmaya çalıştık ve güncel dosyaları açtık. Karıştırdıkça kıvam alan bir “aşure” gibi başlıklar çoğaldıkça çoğaldı. Sahadaki pratikleri konuştuk… Derken başlıklar genişledi: Diaspora ve gençler, akademi ve kültür diplomasisi, iş dünyası ve tedarik zincirleri, güvenlik istişareleri ve enerji. Kısa bir Stuttgart parantezinin ardından istikamet tarihe döndü; imparatorluktan cumhuriyete uzanan çizgi, savaşlar, antlaşmalar, göçler ve yeni başlangıçlar. Konu büyüdükçe büyüdü ama üslup serinkanlı kaldı: Hüküm vermek değil, ölçülü bir muhasebe yapmaktı hedeflenen. Gidişattan anlaşılan oydu. Makam odasında, protokolün soğukluğuna düşmeden ciddiyeti koruyan bir hava vardı: Net ama içten, hesaplı ama akıcı. Sorular açık, cevaplar kısa ve yerli yerindeydi. Ziyaretin “hoş geldiniz” mahiyeti, masadaki meselelerin ağırlığını hafifletmedi; tam tersine, konuşulan her başlıkta temsilin dilinin kıymeti belirginleşiyordu. Nasıl olduysa oldu, birden bire yönümüzü Türkiye’ye çevirdik. 23 milyon kilometrekarelik bir imparatorluğun bakiyesinden 783 bin kilometrekarelik bir Cumhuriyet’e uzanan çizgide epeyce yol aldık… Bu daralmanın ardındaki savaşlar, antlaşmalar, göçler ve yeni kuruluşlar; devlet aklının verdiği kararlar ve atlattığı badireler, Türk toplumunun ödediği bedeller tek tek masaya geldi. Konular büyüdü ama üslup serinkanlı kaldı; her eşikte bir kez daha geri çekilip yeniden baktık geldiğimiz yere... Maksat; hüküm vermek değil, ölçülü bir muhasebeydi, dünle bugün arasındaki köprünün taşıyıcılarını görmek, zaafları ve cesurca atılan adımları alkışlamak ve de taşları yerli yerine koymaktı. Üzümcüyü dövmek gibi bir niyetimiz yoktu. Bu çerçevede devam eden sohbetimiz, bir nezaket ziyaretinin sınırlarını aşmadan, tarihin dönemeçlerine yaslanan sükûnetli bir sohbet olarak kayda geçti. Diyeceksiniz ki ne konuştunuz? Neleri konuşmadık ki; Asya’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Uzakdoğu’ya; oradan Balkanlar ve Avrupa’ya uzandık-girmediğimiz dehliz, dolaşmadığımız ara sokak kalmadı. Söz, Düyûn-ı Umûmiye’den II. Abdülhamid devrine; Karlofça’dan Ayastefanos’a; tehcir yıllarına oradan Talat, Cemal ve Enver Paşalara; Kut’ül-Amâre’den Libya, Çanakkale ve Yemen cephelerine kadar gittik. Sohbet anlamlıydı, harareti yerindeydi; çoğunlukla konuşan Büyükelçi Sayın Turan olduğu için ben yalnızca ateşi diri tutmak için ocağa arada bir odun attım. Çıralı odun. Gümüşhaneli bir işçi ailesinin çocuğu olan Turan, temsil görevine yakışan sükûnet ve ölçüyle konuşuyor; Berlin’in oldukça ağır dosyalarını -siyaset, ekonomi, güvenlik, kültür ve diaspora-dengeli bir çerçevede ele alıyor. Büyükelçi Gökhan Turan’ın ilk cümlesinden itibaren hissedilen şey, çalışma disiplinine eşlik eden bir mütevazılık; makamın ihtişamını değil, devletin itibarını öne alan bir temsil dilini konuşmasıydı. İki saatin sonunda masada kalan cümle netti: “Türkiye büyük bir devlettir; tökezlediği dönemler olmuştur, ancak bugünün dünyasında saygınlığı olan bir ülkedir.” Bu cümlenin altı, tarihin ağırlığı ve bugünün gerçekleriyle birlikte çizildi. Huzurdan ayrıldığımda hissettiğim, dehlizlerde zaman zaman kaybolmanın verdiği tedirginlik değil; dünün muhasebesini yaparak bugünün imkânlarını aynı masada tartmış olmanın ferahlığıydı. Sayın Büyükelçi; Berlin’e hoş geldiniz…

18 Ağustos 2025 Pazartesi

LOZAN VIII

GİDERKEN DE DÖNERKEN DE ÖĞRENCİ KALMAK -Bir İsviçre (CH) Yolculuğunun Ardından- Rüştü KAM 6.8.2025 4 Ağustos sabahı, oğlum Zülfikâr’la duamızı edip yola revan olduk. “Allah’ım! Yolculuğun güçlüklerinden, üzücü manzaralarla karşılaşmaktan, iyiyken kötüye düşmekten, mazlumun bedduasından ve dönüşte malı ve çoluk çocuğu kötü hâlde bulmaktan Sana sığınırım. Yolculuğumuzu kolay eyle, menzilimize sağ salim varmayı nasip eyle.” Arabaya biner binmez, sanki sıla-i rahime gider gibi bir sevinç doldu içime. Memleket hasreti işte böyle bir şey. Ama bu sene yolun ucunda İsviçre vardı. Çocuklar evden kuş misali uçunca büyüklerin tercihi de değişiyor: Müsaitlerse onlar geliyor; değillerse sen onlara gidiyorsun. “Gurbet içinde gurbet” dedikleri tam da bu. Hatıralar depreşmesin diye yolculuk süresince müzik yerine sesli kitap dinlemeyi tercih ettik; seçimi Zülfikâr yaptı. YouTube bu konuda hayli zengin. Yapay zekâ tarafından okunan kitap ve makaleler henüz zevkle dinlenir seviyede değil; Zülfikâr bu yüzden orijinal seslerle okunanları tercih ediyor. İsviçre’ye varıncaya kadar dört kitap bitirdik. Dönüşte ise sessizliği seçtik: Ne müzik, ne de sesli kitap… Yalnızca lastiklerin yola değen uğultusunu dinleyerek ilerledik. Kavuşmanın sevinci çekilip gidince, yerini ayrılığın ince sızısı aldı. Önce Frankfurt’a uğrayıp kızım Dilruba Hayrunnisa’ya selam verdik. Uzakdoğu seyahatinden hediye olarak getirdiği bibloyu ve hediyelerini teslim aldık. Hasbihal ettik. Bali’yi ve Uzakdoğu izlenimlerini dinledik kendisinden. Sonra Stuttgart’a geçtik. Geceyi orada geçirdik. Dünürlerimi ziyaret ettim; hemşerim Necip Er, eski Berlinli dostlar Metin Kuş ve Kaan Avaz’la buluşup çay-kahve içtik, biraz sohbet ettik, bir camiye uğrayıp öğle duamızı kıldık ve duamızı yaptık. Ertesi sabah yeniden direksiyon başına; İsviçre’ye vardığımızda oğlumla gelinimizin sofrası bizi bekliyordu. Kucaklaştık, hasret giderdik. Sonra da “İsviçre kazan, biz kepçe”; haritada küçük, işlevinde büyük olan bu ülkeyi baştan aşağıya dolaştık. İsviçre, 26 kantondan oluşan bir konfederasyonmuş; her kantonun vergi, eğitim ve günlük ritmi kendine göreymiş. Dört resmî dil konuşuluyormuş: Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romansh. Nüfus kabaca dokuz milyonu buluyormuş; yüzölçümü kırk bir bin kilometrekareyi biraz aşıyormuş. Küçük olmasına küçük bir ülke ama yukarıya doğru katlanarak yükselen dağların yayıldığını düşününce ülkenin ne kadar geniş olduğunu anlıyorsunuz. Bu ülke 1815’ten beri tarafsızmış; tarafsız kalmış mı yoksa tarafsız mı bırakılmış? onu düşünmek lazımdır. Savaşa girmemiş mi yoksa sokulmamış mı? Bunlar cevaplanmayı bekleyen soru işaretleri. Savaşa girmemekle masum kalmak ayrı şeyler. İsviçre, savaşla olan mesafesini bilinçli olarak korumuş veya korunmuş. Her ne olmuşsa olmuş; bir yandan bankacılığı ve sanayisiyle güçlenmiş, öte yandan tartışmaların odağından hiçbir zaman tamamen çıkamamış. Ama şunu teslim etmek gerekir: Ülkenin sokağında düzen, devletinde ciddiyet, insanında sükûnet var. Bern’e vardığımızda bunu daha iyi hissettim. Bern ülkenin başkenti. Aare’nin kıvrımına yaslanan arnavut kaldırımlı sokakları büyük ölçüde trafiğe kapalı; tramvaylar neredeyse fısıltıyla geçiyorlar yanınızdan. Haus der Religion’a da uğradık. Aynı çatının altında cami, kilise, Hindu ve Budist tapınakları bir arada bulunuyor. Hoşgörü mü, iyi bir şehircilik projesi mi? Onu bilemem. Ama biz ikisi birden diyelim. Hoşgörünün de mühendisliği oluyorrmuş; onu burada ayne’l-yakin gördük. Eskiden şarap mahzeni olan yerler bugün kitapçıya, kafeye dönüşmüş. Oturup afogatolarımızı afiyetle içtik. Değişik bir tat. Espressonun içine bir top vanilyalı dondurma eklenerek servis ediliyor. Lezzetli. Fribourg’a geçtiğimizde tabelaların bir yüzünün Fransızca, öbür yüzünün Almanca olduğunu fark ettim. Kantonları kışkırtan birileri yok demek ki İsviçre’de. Olsaydı çoktan birbirlerine girmiş olmaları gerekiyordu. Sen Alman’sın ben Fransız’ım kavgası…Üniversite şehriymiş Fribourg. Kışkırtılmaya da müsait aslında. Ama kavga yok. Kavgayı, menfaat birliği önlemiş olmalı. Katedraller ziyarete açık. Sokak başı kilise. İsviçre denizsiz ama gölleriyle bambaşka bir güzelliğe sahip. Leman’ı, Luzern’i, Zürih Gölü’nü gördükçe suya bakmanın bile bir dua olduğunu düşünüyor insan. Mevlâ’m ne güzel yaratmış her şeyi. Dokunmazsanız her yaratılan kendi yolunda akıp gidiyor. İsviçre şehirlerinde adım başı şehir çeşmeleri var. Dağlardan süzüle süzüle gelen o suyu herkes ücretsiz içiyor. Alp dağlarının tertemiz suyu. Kana kana içmek serbest. Su ticareti yapılmıyor İsviçre’de. İkram ediliyor. Otoyolların kenarında inekler, koyunlar, keçiler otluyorlar. Süt ve et bol. Dört yüzü aşkın peynir çeşidi varmış; Emmental, Gruyère, Appenzeller derken liste uzayıp gidiyor. Üzümlerinde ayrı bir lezzet var. Şarabın çoğu içeride tüketilirmiş, ihraç edilmezmiş. O yüzden dışarıda İsviçre şarabı az bulunurmuş. Saat ve çikolata zaten dünyaca meşhur ama asıl şaşırdığım, ilaç ve biyoteknolojinin bu kadar güçlü olmasıydı. Laboratuvarda kurulan o görünmez emek, Alp Dağlarının eteklerinde görünen refahı besliyormuş demek ki. Bir de finans; parası olan parasını burada koruma altına aldırabilirmiş. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, İsviçre’de hesap açtırabilirmişsiniz. Nerden buldun diye sorulmazmış. Kimsecikler de bilmezmiş bu hesabı. Bilgi verilmezmiş ki bilinsin. Böyle bir ülkede değişik mahallenin insanlarını kışkırtan olur mu? Olmaz. Olmuyormuş zaten. Bazı yerlerde anarşik bir ortamdan nemalanır menfaat çevreleri, bazı yerlerde de sükûnetten. İkisinden de nemalanan, menfaat devşiren sermaye çevreleri olunca anarşi olmuyor…Filler tepişmiyor. Filler tepişmeyince arada ezilen de olmuyor. Pahalı mı? Evet. Çok pahalı. Ona göre de kazançlar yüksek. Burada para, önce hizmet satın alıyor: Temiz yol, dakik tren, sakin kuyruk. Bu hizmetlerin bedeli de var elbette; yüksek kiralar, katı kurallar, ücretsiz çöp hizmeti, kimseyi beklemeyen bir dakiklik. Trenin kapısı kapandığında kimse itişmiyormuş; çocuk ağlarsa ondan rahatsız olanlar sadece gülümsüyormuş. Yani sessizlik, suskunluk nezaketin başka bir lehçesiymiş. Sokakta Türkçe konuşurlarken duydum, hem de sık duydum. İsviçre’de “üç yüz bin Türk var” diyenler oldu; o kadar değil diyenler de. Zürih’te bir dükkân, Basel’de bir usta, Lozan’da bir öğrenci… Varlıkları sayıdan daha ziyade hikayeleriyle ön plana çıkıyor Türklerin. Benim hikâyem de, o gün oğullarımla ve gelinimle yan yana yürüdüğüm sokaklarda anlamını buldu; çeşmeden su içtik, peynirlerden tattık, akşam olunca göle yansıyan yakamozlara daldık. Bir de dünyaca ünlü Freddie Mercury’nin müzesinde hatıraları andık…Bohemian Rhapsody’nin stüdyo kayıtlarını dinledik. Basel’de yeğenim Pınar gezdirdi bizi. Peynir çeşitlerinin bol olduğu bir kahvaltı sofrası hazırlamış. ÇAYKUR çayını da unutmamış. Önce Theodore Herzl’in dünya Yahudilerini toplayıp 100 sene sonra kuracağı devlet için ilk kongreyi yaptığı (1897) salonu gördük. Sonra Adalet Sarayını gezdik. Dış duvarında yazan iki yazı dikkatimi çekti: -Wo Einigkeit ist da wohnt Gott = Birlik nerede ise Allah oradadır. -Freiheit steht über Silber und Gold = Özgürlük, gümüşten ve altından daha değerlidir. Ren (Rhein) nehrinin ikiye ayırdığı Basel’in sokaklarını arşınlamak oldukça keyifliydi. O kadar yürüyüşten sonra da acıktık. Pınar, dağın eteğinde müşteri bekleyen Afyonlu bir esnafın açık havada kurduğu işletmesine davet etti. İtiraz etmedik. Açık havada mangal keyfi… İsviçre’den dönüşte şöyle bir hatıra kaldı belleğimde. Sorsalar onu, söylerim soranlara: İsviçre, bir kartpostal değil; her gün yeniden kurulan bir düzen. Biz o düzene bir haftalığına misafir olduk. Yola çıkarken cebimize biraz para koymuştuk; dönerken cebimizde bir ritim kaldı: Tik-tak. Saat gibi sakin, yol gibi uzun, dua gibi derin. Sözün özü: Bu ülke, insana yavaşlamayı ve kendini dinlemeyi öğretiyor, bir okul gibi. Sanki insanın içindeki gürültüyü usulca susturan bir sükûnet yurdu. Yavaşlayan duyuyor, duran anlıyor ve sakinleşiyor ve en kıymetli hatıranın, içimize yerleşen sessizlik olduğunun farkına varıyor.

8 Ağustos 2025 Cuma

LOZAN VI

LOZAN VI LOZAN’DAN YAZIYORUM -Lozan’da Hilafet Gitti, Patrikhane Kaldı- Rüştü Kam – 09.08.2025 Lozan’dayım. Lozan Antlaşması’nın müzakere edildiği ve imzalandığı mekânları geziyorum. “Beau-Rivage Palace” sarayında düzenlenen uluslararası Beau-Rivage Konferansı -bizde bilinen adıyla Lozan Konferansı- görkemli bir sarayda yapılmış. Şu an beş yıldızlı otel olarak hizmet veriyor. Göl kenarında, manzarası etkileyici bir mekân. O günleri, bahçesinde oğullarımla kahvemizi yudumlarken andık. Müzakere salonunda, o günleri hatırlatacak pek bir şey kalmamış. Sadece koridorlarda o döneme ait bazı fotoğraflar yer alıyor. Müzakere salonu ile imza töreninin yapıldığı salon farklı yerlerde. İmza salonu günümüzde müzeye dönüştürülmüş. Ne var ki kapalı olduğu için içeri girip fotoğraf çekme imkânımız olmadı. Koridorlarda dolaşırken, konferanstan sonra o güzel memleketimde meydana gelen o bildik olaylar aklıma geldi. Mesela Halifeliğin kaldırılması. Halifelik niçin kaldırıldı ki; Düşündüm. Zihnimde, Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının tarihsel sürekliliği ile Halifelik kurumunun kaldırılmasının İslam dünyasına etkileri belirmeye başladı. Bir kıyaslama yapayım dedim ve yaptım: Tarih sahnesinde uzun süre varlığını koruyabilmiş iki büyük imparatorluktan bahsediyorum: Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu (Devlet-i Âliyye-i Osmaniye). Roma İmparatorluğu, parçalı bir yapıya sahiptir. Farklı dönemlerde ve zamanlarda farklı yönetim biçimleri ve uygulamalarıyla varlığını sürdürmüştür. Özellikle Orta Çağ’da Batı Avrupa’da engizisyon süreçleri yaşanmış, dinî ve toplumsal baskı mekanizmaları ön plana çıkmıştır. Batı Roma 476’da yıkılırken, Doğu Roma (Bizans) 1453’te İstanbul’un fethiyle sona ermiştir. Osmanlı İmparatorluğu ise tek parçadır. Merkezi bir yönetim yapısına sahiptir. Yaklaşık altı asır boyunca siyasi ve hukuki istikrarını korumuştur. Osmanlının tarihinde, “engizisyon” dönemi bulunmamaktadır. Yoktur ki bulunsun. Bu durum, birçok tarihçi ve düşünür tarafından devletin dayandığı inanç sistemi ve adalet anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Cumhuriyet’in ilanından önce, Osmanlı’nın sona ermesi sürecinde Lozan Antlaşması (1923) ile şekillenen yeni uluslararası düzenin, yalnızca sınır ve toprak meseleleriyle sınırlı olmadığı; aynı zamanda Osmanlı’nın temsil ettiği İslami kimliğin de dönüştürülmeye çalışıldığı bilinmektedir. 1924 yılında kaldırılan Halifelik, İslam dünyasında siyasi bir otoriteden ziyade, birlik ve temsil sembolü olarak önemli bir konuma sahipti. Bu kurumun ortadan kalkmasıyla birlikte Suriye Fransa’nın, Irak ve Hindistan İngiltere’nin, Kuzey Afrika Fransa’nın egemenliğine girmiş; İslam dünyası hem siyasi hem de inanç birliği anlamında ortak bir liderlikten mahrum kalmıştır. Halifelik, her ne kadar tüm sorunları çözecek bir “kurtarıcı” mekanizma olmasa da Müslüman toplumlar arasında ortak kimlik ve aidiyet duygusunu pekiştiren bir çatı işlevi görmüştür. Bu kurumun kaldırılmasının ardından İslam dünyası parçalanmış, ülkeler kendi iç dinamiklerine hapsolmuşlardır. Son yüzyılda Osmanlı mirası, ulusal tarih yazımlarında olumsuz bir perspektifle aktarılmış; “Hasta Adam”, “despotik rejim” veya “gericiliğin sembolü” gibi nitelemelerle ön plana çıkarılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Osmanlı’nın siyasi mirasını değil, onun temsil ettiği kültürel ve dini değerler sistemini de tarihsel hafızada tartışmalı bir konuma yerleştirmiştir. Bir imparatorluk düşünün: Fasılasız, 600 yıl hüküm sürsün, üç kıtada adalet dağıtsın, dini, dili, ırkı farklı olan onlarca milletten bir araya gelen halkı yönetsin, ama mirasçısı olarak sizin eğitim sisteminizde hâlâ onun sadece çöküş dönemi, sefalet yılları okutuluyor, anlatılıyor olsun... Garip değil mi? Neden garip? Çünkü Osmanlı’nın İslam’la kurduğu ilişki, bugünün dünyasında “millî kimlik” inşasına engel oluyor da ondan. Çünkü Osmanlı, sadece bir devlet değildi, aynı zamanda bir ümmet fikrinin somut haliydi. Onu itibarsızlaştırmak, onun bu fikrini toprağa gömmekti. Gömdüler. Evet, içerideki işbirlikçileriyle bunu da başardılar. Bugün İsrail’in, Gazze’yi yerle bir etmesini konulu film gibi izleyen, Doğu Türkistan’da asimilasyona uğrayan milyonlara el uzatamayan, Yemen, Sudan, Suriye v.b. Coğrafyalarda param parça olmuş halde kurtarıcı bekleyen bir İslam coğrafyası var. O, Osmanlı topraklarındaki devletçikler bunlar. Etleri ne butları ne? Döşüne basılmış ve gırtlağı sıkılmış halde, öylece bekliyor, sesi soluğu çıkmıyor, çıksa da kimse duymuyor. Hilafetin kaldırılmasını yalnızca “reform” olarak görmek, bugünün krizlerini anlamamıza engel olur. Oluyor da zaten. Yanlıştır. Bugünden sonra hilafet geri gelmeyecektir; ancak o makamın temsil ettiği birlik, adalet, rehberlik ve itiraz gücü yeniden inşa edilebilir. Bu mümkündür. Sorarım siz kıymetli okuyucularıma: Osmanlı eğer Müslüman değil de Hristiyan bir imparatorluk olsaydı; Alfabesi değişir miydi? Kiliseleri kapatılır mıydı? Manastırları ve vakıfları lağvedilir miydi? Osmanlı, inancından dolayı değil de yalnızca “geri kalmışlığından” dolayı mı tasfiye edildi, yoksa asıl mesele mensubu olduğu dini miydi? Cevabını ben vereyim: Mensubu olduğu diniydi, İslam’dı hedefe konan. Çünkü Lozan’da alınan ama resmi tutanaklara geçmeyen kritik kararlardan biri de şuydu: “Fener Rum Patrikhanesi İstanbul’da kalacak. Üstelik yalnızca kalmakla yetinmeyecek; resmî olarak “ekümenik” (evrensel) sıfatı olmasa da fiiliyatta uluslararası arenada rol oynamayı sürdürecekti.” (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi c.10. s.1-2) Sürdürdü mü? Evet Sürdürdü. Sürdürüyor da. İngiltere Başbakanı Lloyd George’un danışmanı şöyle diyordu: “Hilafet devam ettikçe İslam dünyası birleşme hayali kuracaktır. Türkiye, bu otoriteden arındırılmalıdır.” Arındırıldı mı? Evet arındırıldı. Artık geldiğimiz yerden baktığımızda, Halifeliğin kaldırılmasının doğrudan sonucunu net olarak görebiliyoruz. İslam dünyası liderlik boşluğuna düşmüştür. O tarihten sonra hiçbir İslam ülkesi, ne siyaseten ne de fikren ümmetin öncüsü olmayı üstlenememiştir. Her biri kendi içine kapanmıştır ve milliyetçilik tuzağına düşmüştür. Ümmet, milletlere bölünmüştür. Kıble birdir, secde birdir ama yönler ayrı ayrıdır. Ümmet hastadır. Bu ümmetin Kur’an hastanesinde tedavi edilmesi gerekir. Bugün İslam dünyasında yaşanan dağınıklığın, birliğe duyulan hasretin ve kimlik krizlerinin kökeninde bu hastalık yatmaktadır. Liderlik makamı yıkıldı ama yerine hiçbir şey konulmadı. Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni düzen, bu yıkımın üzerine inşa edilmektedir. Tarihçi-yazar Mustafa Armağan, “Lozan bir zafer değil, bir kapanıştır” derken, hilafetin kaldırılmasını da bu kapanışın son perdesi olarak değerlendirmektedir. Ona göre hilafetin tasfiyesi, Batı’nın uzun vadeli hedeflerinin bir parçasıdır: “Lozan’da masada görünmeyen ama asıl pazarlığı yapılan şey, hilafetin kaldırılmasıdır. Batı, Türkiye’nin laikleştirilmesini sadece kendi güvenliği için değil, İslam dünyasının zihin haritasını da yeniden çizmek için istemiştir.” Düşünür ve yazar Yusuf Kaplan da, hilafetin kaldırılmasını medeniyet perspektifinden ele alır: “Hilafetin kaldırılması, sadece siyasi değil; epistemik bir kırılmadır. İslam düşüncesinin merkezi çökmüş, akıl başka yerlere ipotek edilmiştir. Bu, bir tür ruh kaybıdır.” Kaplan’a göre, hilafetin ilgasıyla İslam coğrafyası parçalanmış, her ülke kendi içine kapanmıştır. Bu da emperyalizmin istediği şeydir: Birlik değil, ayrılık. Bu başarılmıştır. Meclis’ten sürgüne gönderilen ve hilafetin kaldırılmasına en sert muhalefeti yapan isimlerden biri de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'dir. Mısır’da yazdığı “Hilafetin Yıkılışı” adlı eserde şunları yazar: “Türk milleti hilafeti yıkmakla kendi ayağını kesmiş, ümmetin itimadını ve duasını kaybetmiştir. Aslında zalimler, hilafeti değil, İslam’ı hedef almıştır.” Mustafa Sabri Efendi’ye göre, hilafetin kaldırılması, Batı’nın İslam üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırmak içindi. Ona göre bu karar, Türk milletine değil, İngiltere’ye hizmet etmiştir. Etmeye de devam etmektedir. Başörtülü, seçilmiş bir milletvekiline (Merve Kavakçı), Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında; “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildirin” diyerek Milletin Meclisinin Kürsüsünden, Millet’e rağmen avazının çıktığı kadar bağıran, yırtınan, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, aynı zihniyetin ürünü değil midir? Yorumu sizlere bırakıyorum… Devam edecek

7 Ağustos 2025 Perşembe

LOZAN IV

LOZAN IV Güneş-Dil Teorisi: Akıllara Ziyan Bir Uydurma mı, Ulusal Kimlik Kurgusu mu? Rüştü Kam – 5.08.2025 “Bütün Diller Türkçe ’den mi Türedi?” 1930’ların Türkiye’sinde resmi olarak savunulan bir teoriydi bu: Güneş-Dil Teorisi. Mustafa Kemal Atatürk’ün teorisi. İddiaya göre, insanlık tarihindeki ilk dil Türkçe’ydi. İnsanlar güneşe bakarak birtakım sesler çıkarmış; bu sesler Türkçe kökenliymiş. Sümerce, Latince, Sanskritçe, Arapça, Yunanca... Hepsi Türkçe’den türemiş. Yani bütün diller bizim dilden çıkmış! Bu teoriyi ilk duyduğunuzda gülümsüyor olabilirsiniz. Ama mesele yalnızca absürt bir iddia değil, bir rejimin zorla sıfırdan bir kimlik inşa etme çabasıdır. Lozan ile Güneş-Dil Arasındaki Görünmez Hat Lozan, Osmanlı'nın tasfiyesini hukuken tescilleyen bir metindir. Güneş-Dil Teorisi ise bu tasfiyeye psikolojik meşruiyet kazandırmanın aracıdır. Biri tarihle hesaplaşır, öteki dille. İkisinin de ortak gayesi, Osmanlı’yı silmek; yerine yeni bir millet, yeni bir hafıza, yeni bir bilinç yerleştirmektir. O da başarılmıştır. Açık açık yazalım artık bütün olup bitenleri. Körü körüne, el yordamıyla yol almaya çalışmanın anlamı yoktur. İşte geldik ve tosladık duvara, 102 yıl sonra. Bundan ötesi yok. Burası çıkmaz sokak. Güneş balçıkla sıvanmıyormuş demek ki: Güneş-Dil Teorisi bilimsel değil, akıllara ziyan bir iddiaydı zaten. Bu akıllara ziyan iddiayı ne dilbilim destekledi ne tarih ne de antropoloji. Uluslararası akademik camia da bu iddialara oturduğu yerden bıyık altından güldü. Onlar gülüyordu gülmesine de Türkiye’de bu teoriye itiraz etmek suç sayıldı. Fikir babası ve destekçisi Mustafa Kemal Atatürk idi çünkü… Çünkü mesele bilim değil, rejimin psikolojik altyapısını tahkim etmekti. Milletin ecdadı itibarsızlaştırılmış, alfabe değişmiş, hafıza silinmiş kimin umurunda. Yeni bir masal gerekiyordu: Hem laik, hem köklü, hem Batı’dan üstün bir millet tahayyülü… İşte bu teori, o boşluğu doldurdu. Gerçeğin yerine rahatlatıcı bir efsane üretildi. Mustafa Kemal Atatürk, bu teoriyi savundu. Kurultaylar topladı, kitaplar okudu, araştırmalar yaptırdı. Çünkü mesele basitti: Yeni bir devlet kuruluyordu. Bu devletin yalnızca sınırları değil, zihniyeti de yeniden inşa edilmeliydi. Çünkü, Atatürk pragmatikti. Fikirlere değil, sonuca bakıyordu. Güneş-Dil Teorisi, o günün şartlarında işe yarıyordu. Batı karşısında ezikliği azaltıyor, yıllarca süren savaşlardan boynu bükük çıkmış olan halka biz en büyüğüz duygusunu aşılıyordu. 1940’a gelindiğinde teori sessizce gündemden düşürüldü. Ders kitaplarından çıkarıldı, akademik çevrelerde konuşulmaz oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Batı’ya entegre oldukça bu biz her şeyin başıyız söylemi gülünç taraftar bulmaz oldu ve gülünç kalmaya başladı. Ne bir özeleştiri yapıldı ne de resmî bir açıklama...Günü geldiğinde ıskartaya çıkarılan laboratuvar fareleri gibi. Bu teoriyle birlikte yalnızca alfabe değil, zihin haritası da değiştirildi. Ecdat küçümsendi, dil köksüzleştirildi. Sonra yerine “biz her şeyin başıyız” masalı kondu. Yani bir uçtan diğer uca savrulduk. Ve hâlâ dengeyi bulabilmiş değiliz. Yapılan hamle doğru muydu? Kısa vadede evet: Topluma özgüven verdi, rejime meşruiyet sağladı. Yeni Türk kimliği için eski ve büyük bir tarih inşa edildi. Ama uzun vadede hayır: Çünkü, bilim dışıydı. Eğitim sistemini çarpıttı. Toplumu gerçekle değil, ideolojik efsanelerle besledi. Ve halk ne eskiyi tanıyabildi ne de yeniyi içselleştirebildi. Sonuç: Güneş-Dil Teorisi bir masaldı. Halkı aldatan bir masal. Bu masal, bir milletin geçmişini sıfırlayıp efsanelerle yönetmenin somut örneğidir. Oysa geleceği, efsanelerle değil, hakikatle yürüyen milletler inşa eder. Devam edecek

LOZAN V

LOZAN V Ekonomik Bağımsızlık mı, Gizli Teslimiyet mi? Rüştü Kam – 8.08.2025 Millet olarak yıllardır bize öğretilen bir ezber vardır: “Kapitülasyonlar kaldırıldı… Tam bağımsız Türkiye kuruldu… Lozan bir zaferdir…” Öyledir de… ama bunlar sadece kâğıt üzerinde yazılıdır. Uygulama ise öyle değildir. Sadece isim değiştirilerek uygulama devam ettirilmiştir. Lozan Antlaşması'nın en çok tartışılan başlıklarından biridir kapitülasyonlar. Resmî tarih kitaplarında, okul derslerinde ve pek çok gazete haberinde, köşe yazılarında şu ifadeye sıkça rastlanır: “Kapitülasyonlar kaldırıldı, Türkiye tam bağımsız oldu.” Peki gerçekten öyle mi oldu? Önce Kapitülasyon Ne Demek Ona Bakalım Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti tarafından 16. yüzyıldan itibaren başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin vatandaşlarına tanınan ticari ve hukuki ayrıcalıklardır. İlki 1535’te Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa’ya verilen bu imtiyazlardır. Başlangıçta siyasi ittifak arayışları ve dış ticaretin teşviki amacıyla, sınırlı ve karşılıklılık esasına dayalı olarak tasarlanmıştır. Ancak tarihçi, Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi, bu ayrıcalıklar zamanla Osmanlı’nın ekonomik egemenliğini zedeleyen kalıcı bir yapıya dönüşmüştür. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren yerli esnaf ve zanaatkârların aleyhine işleyen bir sisteme evrilmiştir. Avrupalı tüccarların Osmanlı topraklarında vergi muafiyetinden yararlanması, kendi konsolosluk mahkemelerinde yargılanmaları ve serbest ticaret hakkına sahip olmaları, başta geçici bir diplomatik araç olarak görülse de, zamanla Osmanlı pazarının denetimsiz biçimde dışa açılmasına neden olmuştur. Orta Doğu uzmanı, tarihçi Bernard Lewis'in de vurguladığı gibi, imparatorluğun zayıflamaya başladığı dönemlerde bu imtiyazlar, yerli üretimi baltalayan ve dış ticaret dengesini bozan bir dış baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Nitekim 19. yüzyılda Avrupa sermayesi, bu sistem üzerinden Osmanlı iç pazarına neredeyse sınırsız erişim elde etmiş; devletin ekonomik bağımsızlığı büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Lozan'da kapitülasyonların kaldırıldığı yazıldı çizildi. Ancak hakikat öyle değildi. Bu ayrıcalıkların yalnızca “adı” kaldırılmıştı; esası, farklı biçimlerde ve yeni isimlerle sürdürüldü. Ekonomist Prof. Dr. Ömer Turan’ın ifadesiyle: “Kapitülasyonlar kalktı ama borçların dış denetimi ve ticari imtiyazlar, yeni sistemde sürdürüldü. Osmanlı’ya verilen ayrıcalıklar bu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin eliyle modernleştirildi.” Gerçekten de, dış borçların ödenmesi, yabancı şirketlere maden, işletme ve demiryolu inşa etme haklarının verilmesi aynen devam etti. Bu tablo açıkça şunu göstermektedir: Adı “bağımsızlık” olan bir sistemin içinde Türkiye, hâlâ dış güçlerin ekonomik etkisi altındaydı. Kapitülasyonlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllarca süren ekonomik ve siyasi bağımlılığının sembolüydü. Ancak 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, bu zincirleri koparmadı; sadece görünmez bir iplikle daha zarif bir kılıfa büründürdü. Yani, Lozan, kapitülasyonları kaldırmadı; onları daha zarif bir kılıfla yeniden tanıttı: Ekonomik entegrasyon! Bu anlaşmanın bedeli ağır oldu. Hem de çok ağır oldu. Milli savunma sanayii, uçak sanayii ve araba(devrim arabaları) sanayii gibi bağımsızlık hedefleri, devlet politikalarından tamamen silindi; yerini dışa bağımlılık ve yabancı kontrol aldı. Türkiye’nin özgürlük mücadelesi, askeri ve teknolojik alanda kalıcı müzmin bir esarete dönüştü. 1925 yılında kurulan Türk Hava Kurumu, Türkiye’nin havacılıkta kendi yolunu çizme çabasının öncüsüydü. Ancak 1930’ların sonlarında, bu çaba hızla geri plana itildi. Yabancı ülkelerden satın alınan uçaklar ve teknoloji, yerli üretim projelerinin önüne geçti. 1941’de başlayan Türk Uçak Sanayii projeleri, ilk yerli savaş uçakları için umut verdiyse de, siyasi irade eksikliği nedeniyle bu umut sürdürülemedi, uçaklar Kayseri’de toprağa gömüldü. Bu süreçte Türkiye, kendi savaş uçaklarını üretmekten çok, yabancı teknolojilere bağımlı kalmaya mahkûm edildi. Özellikle Lozan sonrası ekonomik bağımlılık politikaları bu tür yerli girişimlerin önünü tamamen kapattı. Burada Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ’ı rahmetle anıyoruz. Ruhunuz şadolsun… Bir başka önemli girişim ise 1961’de hayata geçirilen “Devrim” otomobil projesiydi. Türk mühendislerinin büyük emekleriyle tamamlanmöıştı. Ancak daha seri üretime geçmeden siyasi engellere takıldı ve proje rafa kaldırıldı. Bu, sadece bir otomobilin değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayileşme ve bağımsızlık ideallerinin de ertelenmesi anlamına geliyordu. Bugün, ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayi;1975) ve TAI (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.;1984) gibi kurumlar milli savunma sanayiinde önemli başarılar elde ediyor olsalar da, Lozan’ın gölgesinde atılan bu ilk adımların eksikliği hâlâ hissediliyor. Egemenlik, sadece toprak ve bayraktan ibaret değildir; ekonomik ve teknolojik bağımsızlıkla gerçek anlamını kazanır. Maalesef Lozan, bugün hâlâ, Türkiye’nin tam bağımsızlık yolundaki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Düyûn-u Umûmiye Devam Etti Osmanlı’dan devralınan dış borçlar da, Lozan’da aynen kabul edildi. Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bankalarının temsilcileri, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni adeta bir “borç devleti”ne dönüştürdü. 1928’de yapılan yeni anlaşmalarla Türkiye, 1954 yılına kadar Batı’ya borç ödemeye devam etti. Evet bir devlet kuruldu kurulmasına da bu devlet Batı’nın denetiminde kurulan bir devletti. Görüldüğü gibi öyle tam bağımsız falan değildi. Gümrük Politikası Dayatması Lozan’ın en can alıcı maddelerinden biri de, Türkiye’nin beş yıl boyunca gümrük vergilerini artıramayacak olmasıydı. Yani sanayileşme, yerli üretimi teşvik gibi adımlar, Batılı sermayeyi rahatsız etmesin diye bilinçli biçimde ertelenmiştir. Savunma sanayii, Uçak sanayii ve Devrim arabası bu uygulamaya örnek olarak gösterilebilir. Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın bu konudaki tespiti çok nettir: “Lozan, Türkiye’yi sanayileşme sürecinde sınırlayan bir ekonomik dizayndı. Gümrük duvarlarını kaldırmak demek, Batı ürünlerine pazar açmak demekti.” Madenler ve Yabancı Sermaye Lozan sonrasında Türkiye’de maden işletmeleri, limanlar ve altyapı yatırımları büyük oranda Batılı şirketlere devredildi. İngiliz, Fransız ve İtalyan sermayesi; demiryollarından tuzlalara, limanlardan telefon işletmeciliğine kadar pek çok alanda fiilî kontrol sahibiydi. Bu durum, “ekonomik bağımsızlık” değil; beyaz kâğıda yazılmış, mavi gözlü bir “Sevr”in başka biçimde sahaya sürülmesiydi. Yeni tip bir ekonomik mandacılıktı bu. Sonuç? Lozan’da sadece hukuk, kültür ve toprak değil; ekonomi de tasfiye edildi. “Kapitülasyon kalktı” denilirken borçlar ödenmeye devam etti; gümrükler Batı’ya açıldı; yerli üretim, zincire vuruldu. Devam edecek

5 Ağustos 2025 Salı

LOZAN III

LOZAN III LOZAN’IN GAYESİ KÜLTÜREL TEMİZLİK MİYDİ? Rüştü Kam – 5.08.2025 Lozan’da verilen bir başka büyük taviz ise Boğazlar meselesidir. Montrö Antlaşması’ndan önceki dönemde, Türk ordusu Boğazlar’dan çekilmiş, yerine yabancıların söz sahibi olduğu bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştur. Düşünün ki savaşta zafer kazanmış bir ülke, İstanbul ve Çanakkale gibi stratejik noktalarda kendi boğazlarını koruyamaz hâle gelmiştir. Boğazlar, uluslararası denetime açılmıştır. Bu durum bile tek başına Lozan’ın gerçek bir “bağımsızlık belgesi” değil, bir dayatma olduğunu açıkça gösteriyor. Tarihî belgeler ve hatıratlar, Lozan’ın zafer değil bir uzlaşma ve dayatma antlaşması olduğunu kanıtlayan ifadelerle doludur. Rıza Nur, o günlerde yaşananları kendi hatıratında açık açık yazmış; İsmet Paşa’nın imza öncesi yaşadığı tereddütlerden, İngilizlerin dikte ettiği hükümlere kadar birçok ayrıntıyı kayıt altına almıştır. İstiklal Marşımızın şairi yani Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da Lozan’a tepkisi şöyle olmuştur: Mehmet Akif’in Lozan’a Sessiz Feryadı Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’nı yazdıktan sonra kendisine sunulan tüm unvanları ve siyasî teklifleri geri çevirmiş, kısa süre sonra da Mısır’a gitmiştir. Onu bu hicrete zorlayan şey yalnızca hastalığı, yorgunluğu ve polisin onu suçluymuş gibi sürekli takip etmesi değil, ya da yorgunluğu değil; Türkiye’nin Lozan sonrası yönelişinden duyduğu derin bir hayal kırıklığı idi. Akif, Lozan’ı yalnızca bir sınırlar antlaşması olarak görmüyor, “milletin ruh köküyle bağlantısının koparıldığı bir eşik olarak görüyordu. Yakın dostu ve Safahat’ın yayıncısı Eşref Edip, yıllar sonra kaleme aldığı hatıratında onun şu sözlerini aktarmıştır: “Vallahi bu vatan göz göre göre batırılıyor. Lozan’da masaya yatırılan sadece topraklar değil, milletin ebedî haklarıdır!” Ayrıca, Büyük Doğu fikrinin şairi Necip Fazıl Kısakürek de Lozan Antlaşması’nı sık sık eleştirmiş ve Lozan’ı “Türk milletine zorla giydirilmiş dar bir cekete benzetmiştir. Ona göre bu ceket milletin tarihine, ruhuna ve hedeflerine uygun değildir; Türkiye’nin hareket kabiliyetini sınırlandıran, dayatılmış bir hukukî ve siyasi kalıptır. Necip Fazıl, Lozan’ı bir “zafer” olarak gören resmi söyleme karşı çıkarak, Büyük Doğu ideolojisi çerçevesinde bu antlaşmayı “tarihî bir pranga”, “Türklüğün manevî hamlesini boğan batıcı vesika” olarak niteler. Alfabe Değişikliği: Hafızayı Kazımak Lozan Antlaşması’nın henüz mürekkebi kurumadan, beş yıl gibi kısa bir sürede (1928) harf devrimi yapıldı. Harf İnkılabı adı verilen bu operasyon, “çağdaşlaşma” söylemleriyle süslendi; bürokrasiye, basına ve okullara “Batı’ya kapı açılıyor” denildi. Fakat içeride olan biten, Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle bir “suskunluk devrimi”ydi: Devlet kendi arşivlerini okutamaz hâle geliyor, millete kendi geçmişi “yabancı dilmiş” gibi gösteriliyordu. Atay’a göre, harf devrimi: Topluma dayatılan bir devlet projesiydi. Eğitim altyapısı ve hazırlık süreci yeterince planlanmadan hızlıca hayata geçirildi. Eski Osmanlı alfabesini bilen kuşakla yeni Latin harflerini öğrenen kuşak arasında keskin bir kültürel ve entelektüel kopukluk yarattı. “Harf devrimi, bir anda milletin tarih ve kültürle bağını kesen büyük bir kırılma oldu.” (Falih Rıfkı Atay (Yorum, 1930’lar) İsmet İnönü’nün Paris’te bir gazeteciye söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir’in de aktardığı şu cümle aslında tüm zihniyeti ortaya koyar: “Lozan sadece siyasi sınırları değil, medeniyet sınırlarını da belirlemiştir. Biz artık Doğulu değiliz.” Bu, sadece “Arap harflerini bırakıyoruz” demek değildi. Medreselerin kapanmasıyla birlikte kadim ilmî damar kesildi; kütüphaneler sessizliğe gömüldü; dede torununa mektup okuyamaz oldu. Hafıza zinciri Bernard Lewis’in sözünü ettiği “geçmişle araya duvar örme” stratejisiyle koparıldı. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Maziden kopmak, hafızayı kaybetmektir; hafızasını kaybeden millet artık başkasının kurgusuna mahkûmdur.” Dünyada bu ölçekte bir alfabe kopuşu neredeyse yoktur. Japonlar üç farklı yazı sistemini koruyarak modernleşti. Çin, karakterlerini sadeleştirdi ama kökünü bırakmadı. Yunan dünyası hâlâ binlerce yıllık alfabesini kullanır. Pek çok ülke, modernleşmeyi hafızasını silmeden yaşadı. Peki Türkiye neden “tamamen yeni bir alfabeye” mecbur bırakıldı? Şerif Mardin, bu soruya “milli kimliği yeniden inşa etme” cevabını verir. Ona göre alfabe değişimi, eski ile yeni arasında geçiş değil, tam anlamıyla bir “kültürel kopuş” projesidir. Şerif Mardin, özellikle merkez-çevre, kültürel kopuş ve modernleşme tartışmalarında Latin harflerine geçişi sadece teknik bir reform değil, “ulus-devletin milli kimliği yeniden inşa etme stratejisinin kilit adımı” olarak yorumlar. Mardin’e göre: Harf devrimi, Osmanlı'nın hafıza dünyasına açılan kapıyı kapatmış, yeni rejimle eski rejim arasındaki süreklilik fikrini tasfiye etmiş, toplumu kendi tarihsel ve entelektüel birikiminden kopararak radikal bir kültürel kırılma yaratmıştır. Bu yönüyle Mardin, alfabe değişikliğini bir “geçiş” değil, bilinçli bir “kültürel kopuş projesi” olarak görür. Stanford Shaw ise bunu daha ileri götürür: “Harf devrimi, Lozan’ın kültürel maddesi olarak okunmalıdır.” Çünkü dil giderse hafıza gider; hafıza giderse kimlik tartışılmaz hale gelir. Sonuç açıktır: Alfabe değişikliği, Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sembolü değil, geçmişle bağları kökten kazımanın cerrahî operasyonudur. Bu operasyon başarıyla yürütülmüş; eski alfabeyi bilen nesil ölünce geriye, kendi mezar taşlarını bile okuyamayan bir toplum bırakılmıştır. Osmanlı’dan Kaçış Lozan’dan sonra masaya sadece haritalar değil, tarihin kendisi de yatırıldı. “Millî tarih yazımı” adı altında Osmanlı, resmî söylemde “gerici, çağdışı, çürümüş” bir imparatorluk olarak takdim edildi. Devlet, deyim yerindeyse kendi köklerini kesmek suretiyle yeni bir kimlik inşa etmeye koyuldu. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, “tarihe ideolojik müdahale” dönemi başlamıştı. Selçuklu neredeyse yok sayıldı, Osmanlı küçümsenerek “çöküş hikâyesi”ne indirildi; onun yerine “Orta Asya’dan gelen üstün ırksal soyluluk” iddiasına dayanan tarih modelleri (Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi vb.) sahneye sürüldü. Doç. Dr. Alev Alatlı’nın uyarısı bu bağlamda manidardır: “Bir millet, kendi geçmişini inkâr ederek geleceğe yürüyemez. Lozan’ın ardından yazılan tarih, geçmişi değil, projeyi anlatır.” Erich Jan Zürcher, bu durumu “geçmişi itibarsızlaştırarak yeniyi meşrulaştırma” tekniği olarak okur. Gerçekten de Lozan’la kurulan yeni düzen yalnızca ülkenin sınırlarını değil, hafızasını da baştan şekillendirdi. Osmanlı anayasal yapısı ortadan kaldırıldı, yerine Fransız ekollü kanunlar getirildi; eğitim Maarif teşkilatının kontrolüne geçti; hilafet lağvedildi; saray geleneğiyle birlikte klasik musikî ve kültür hayatı tasfiye edildi. Şevket Süreyya Aydemir bu süreci, “bir uygarlığın yerini başka bir uygarlıkla değiştirme” teşebbüsü olarak niteler. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnızca rejim değişikliği değil, kültürel bir kopuş projesiydi. Bu süreçte: Osmanlı’yı 600 sene ayakta tutan adaleti emreden şeriata dayalı hukuk sistemi kaldırıldı, yerine Batı kaynaklı ceza ve medeni kanunlar getirildi. Geleneksel medrese eğitimi kaldırıldı, Maarif Bakanlığı’na bağlı modern okullar kuruldu. Hilafet kurumu lağvedildi, devletin dinî meşruiyet dayanağı ortadan kaldırıldı. Saray gelenekleri, Türk musikisi ve estetik anlayışı devlet eliyle geri plana itildi. Türk musikisinin öğretimi 1926’dan 1976’ya kadar devlet okullarında yasaklandı. Şevket Süreyya Aydemir bu köklü dönüşümü şöyle özetler: “Bu, bir uygarlığın yerine başka bir uygarlığı geçirme teşebbüsünden ibaretti.” Sonuçta, tarih “olanı anlatma sanatı” olmaktan çıktı, “olması isteneni yazma aracına” dönüştü. Bu nedenle millî tarih kitapları, Osmanlı’yı değil; Lozan’ın ruhuna uygun düşen cumhuriyet projesini anlattı. Geçmişle bağlar kesildikçe, hafızası zayıf, sorgulamayan, yönlendirilebilir bir toplum modeli ortaya çıkacaktı- tıpkı istenildiği gibi. O da oldu. Cemil Meriç yıllar sonra bu “resmî tarih”e karşı çıkarak “geçmişini dışlayan bir millet, geleceğini başkalarından dilenir”diye haykırıyordu. Halil İnalcık ise Osmanlı’nın “terakki fikrini öldüren değil, aksine Batı’nın önüne geçen” bir imparatorluk olduğunu vurguluyordu. İsmail Kara’ya göre gerçek sorun “Osmanlı’da gerilik değil, modern cumhuriyetin kurucu kadrolarının geçmişi şuurlu bir şekilde reddetmesidir.” Tarık Zafer Tunaya da “tarih, ideolojik amaçla yazıldığında hatırlatmak için değil unutturmak içindir” diyerek asıl yaraya parmak basar. Kültürel Temizlik: Kılık Kıyafet ve İsimler Lozan’ın ardından, hızla kılık kıyafet yasaları, şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunu gibi bir dizi toplumsal dönüşüm dayatıldı. Bunların çoğu bir milletin görünümünü ve kimliğini değiştirmeyi amaçlıyordu. Sosyolog Prof. Dr. Erol Güngör konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bir milleti dönüştürmek istiyorsanız, önce onun günlük hayatına ve sembollerine müdahale edersiniz. Lozan'dan sonra olan tam da budur.” Lozan sonrasında haritalar kadar tarihin kendisi de masaya yatırıldı. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, yeni bir ulus-devlet kurabilmek için Osmanlı geçmişinin gölgesinden çıkılması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle “millî tarih yazımı” projesi devreye girdi. Altı asırlık imparatorluk, resmî söylemde “çağdışı, geri kalmış, çöküş hâlindeki bir düzen” olarak sunulmaya başlandı. Böylece yeni rejim, kendini “bu mirası tasfiye ederek modernleşmenin önünü açan ilerici güç” olarak tanımlayabildi. İlber Ortaylı’nın “tarihe ideolojik müdahale” dediği bu dönemde, tarih artık ne yaşandıysa onu anlatan bir alan olmaktan çıktı; yaşanması arzu edilen kimliğin bir inşa aracına dönüştü. Önce Selçuklu Devleti, ders kitaplarından neredeyse yok edildi. Ardından Osmanlı da yalnızca “son dönemde çöken ve tarihten silinen bir imparatorluk” olarak öğretilir hâle geldi. Bunun yerine, “Türkler Orta Asya’dan dünyaya medeniyet taşıyan üstün bir ırktır” fikrine dayalı Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi yeni tarih kuramları benimsendi. Böylece toplumun geçmişle kurduğu bağ kesildi; yerine yepyeni, devlet eliyle tasarlanmış bir tarih bilinci yerleştirildi. Sonuç? Lozan, sadece bir diplomatik metin değil, bir zihinsel tasfiye planıydı. Devletin adı değişti, yazısı değişti, tarihi yeniden yazıldı, dili budandı, dini susturuldu. Kimlik yeniden biçimlendirildi. Ve bütün bunlar ‘zafer’ adı altında sunuldu. Devam edecek

1 Ağustos 2025 Cuma

LOZAN II

LOZAN: KAZANAN OSMANLI, İMZALAYAN BAŞKASI (II) Rüştü Kam – 31.07.2025 Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. Düşman Anadolu’dan atılmış, cephelerde zafer elde edilmişti. Ancak barış masasına oturulduğunda karşımızda yine aynı devletler vardı: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan… Savaşta mağlup ettiğimiz bu güçlerle, sanki eşitmişiz gibi masaya oturduk. Ve o masa, zaferin değil, teslimiyetin masasıydı. Sanki zaferin sahibi biz değilmişiz gibi, mağlup ettiğimiz devletlerle eşit şartlarda müzakere masasına oturduk. O masa, bir galibiyetin taçlandığı yer değil; kazanılmış bir savaşın siyaseten geri verildiği bir teslimiyet masasıydı. Evet bu masa iyi kamufle edilmiş bir hezimet masasıydı. Çünkü o antlaşmayla biz sadece toprak kaybetmedik; hukukî devamlılık da kesintiye uğradı. Osmanlı Devleti Kurtuluş Savaşı'nı veren taraftı, Başkomutan hâlâ Padişahtı. Kutü’l-Amâre’de 12 bin İngiliz esir alınmış, Anadolu’da Yunan ordusu denize dökülmüştü. Ancak masaya oturan heyet, bu zaferi sahiplenmek yerine, yeni bir devlet adına imza attı. Osmanlı'nın mührü yoktu o anlaşmada, Meclis-i Mebusan dağıtılmıştı, Padişah devre dışı bırakılmıştı. Hukuken Osmanlı devleti hâlâ varlığını sürdürürken, Lozan'da konuşan Osmanlı değil başka bir yapıydı. Lozan, işte tam da bu kırılmanın adıdır. Padişah’a ihanet…! 600 sene dünyaya adaletle hükmeden Osmanlı’ya ihanet…! Lozan, Sevr’in alternatifi değildir. Sevr’in makyajlanmış versiyonudur. Musul Masada Kaybedildi, Yanında Kerkük'ü de Götürdü Lozan’daki en büyük kırılmalardan biri de Musul’dur. Musul’dan vazgeçtik, çünkü masada bizi temsil edenler vazgeçmek üzere görevlendirilmişti. İngiltere, savaşacak durumda değildi. Kutü’l-Amâre’de ağır bir hezimet yaşamış, Anadolu’daki direnişe boyun eğmişti. Ancak masa başında zaferini geri aldı. Lozan’da Musul görüşmeleri ertelendi. Daha sonra mesele Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. Sonuç: İngiltere kazandı. Neden? Çünkü o günkü heyet, kendi milletinin haklarına değil, Batı’nın çizdiği sınırlara sadakat gösterdi. Musul’la birlikte Kerkük’teki Türkmen coğrafyası da gözden çıkarıldı. Böylece sadece petrol değil, bin yıllık kültürel hafıza da kaybedildi. Lozan sadece bir haritadan ibaret değildir. Lozan, bir milletin ve bir imparatorluğun jeopolitik olarak daraltılmasıdır. Bu antlaşmayla yalnızca Musul, Kerkük, 12 Ada kaybedilmedi; Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan stratejik etki alanı da tasfiye edildi. Kurtuluş Savaşı'nı cephede kazandık, düşmanı Anadolu'dan kovduk. Ama mesele sadece savaş meydanında bitmemiş. Asıl oyun, diplomasi masasında kurulmuştu. Sahada hezimete uğrayan İngiltere, masada bütün kartlarını yeniden dağıttı. Ve biz, maalesef o masada zaferin değil, teslimiyetin temsilcisi olduk. Lozan’da Musul meselesi doğrudan çözülmedi. Görüşmeler ertelendi, İngiltere’nin talebiyle konu Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. O cemiyet ki, dönemin emperyal güçlerinin oyun sahasıydı. İngiltere’nin kendi eliyle kurduğu, kendi eliyle yönettiği bir masa… O masada Türkiye'nin temsilcileri Musul için ne ağırlık koyabildi ne de direnç gösterebildi. Netice mi? 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul resmen kaybedildi. Musul’un ertelenmesi, zaman kazanmak ve Türkiye’yi yalnız bırakmak için uygulanan bir taktikti. Başarılı da oldu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, bu süreci şu cümleyle özetler: “Savaşı kaybettik, ama masada istediklerimizi aldık.” Ama mesele sadece Musul değildi. Çünkü Musul giderse, Kerkük de giderdi. Gitti de… Bu iki şehir, Osmanlı döneminde aynı vilayetin parçalarıydı. Birbirinden koparılamazdı. Ama koparıldı. Kerkük, o gün İngiliz oyununa gelen heyet tarafından Türkiye haritasından çıkarıldı. Bugün orada hâlâ Türkmen kanı akıyor. Sormak gerekiyor: Niçin vazgeçtik? Neden direnmedik? Çünkü Musul’dan vazgeçmek üzere masaya oturtulmuştuk. Çünkü diplomasi heyetimizin omzunda Misak-ı Millî değil, Batı’nın çizdiği sınırlar vardı. Çünkü İngiltere sahada yenildiği Türk milletine masada galip gelmişti. Musul sadece bir toprak değil, bir akıldır. Musul, stratejik derinliğin, coğrafi iradenin ve tarihî sadakatin adıdır. Musul gidince ne kaybettik, sorusu hâlâ yeterince ciddi bir şekilde sorulmuş değildir. Soranlar oldu elbet ama cevabını alamadılar, hâlâ da alamıyorlar. Lozan’ı zafer diye anlatanlar, Musul’un kaybını küçük bir ayrıntı gibi gösterir. Oysa bu ayrıntı, yüz yıl sürecek bir travmanın kapısını aralamıştır. Çünkü Musul kaybedilince Kerkük de gitti. Kerkük gidince Türk'ün gözyaşı hiç dinmedi. Masada susanlar, sahada konuşanlara ihanet etti Lozan’da Musul’un kaybı bir coğrafya parçasının el değiştirmesinden ibaret değildi. Bu, Anadolu’nun kaderini belirleyen stratejik bir kopuştu. Çünkü Musul ve Kerkük, hem tarihî hem demografik hem de stratejik olarak Türk toprağıydı. Musul ve Kerkük, 1517’den itibaren Osmanlı vilayetiydi. Neredeyse dört asır boyunca, Osmanlı sancağı orada dalgalandı. Türkmenler, Araplar ve Kürtler birlikte yaşadı ama idare merkezi hep İstanbul’du. Lozan görüşmeleri sırasında da bu tarihî aidiyet çok ama çok netti. İlginçtir: İngiltere, bölgeyi işgal ettiğinde daha Mondros imzalanmamıştı. 30 Ekim 1918’de ateşkes yürürlüğe girdi, ama İngiliz ordusu Musul’a 3 Kasım’da girdi. Bu açıkça savaş hukukuna aykırı bir işgaldir. Buna rağmen bu ihlal Lozan’da gündeme getirilmedi. İşgale göz yumuldu. ,Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bu konuda şunları söylüyor: “Musul, Mondros’tan sonra işgal edilmiştir. Bu, İngiltere’nin haksız fiilidir. Türkiye’nin Musul üzerinde tarihî ve hukuki hakları devam etmektedir.” Nüfusun Ekseriyeti Türk’tü Musul ve Kerkük vilayetlerinde Türkmenler ve Müslüman Araplar nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. İngiliz arşivleri bile bunu inkâr etmiyor. Lozan heyeti bu fiili durumu bildiği için dilinin ucuyla halkoyuna gidilmesini istedi, istedi istemesine de bu isteğinin üzerine ısrarla gitmedi. İngilizler de bu isteği duymazdan geldi. Kulak arkası etti. Çünkü o da biliyordu halka gidilseydi istenen sonuç çıkmayacaktı. Rıza Nur, itirazını yaptı ama heyet bu itiraza kulak vermedi. Rıza Nur bu gerçeği hatıratında şu ifadelerle dile getirir: “Orada Türkmen çocukları bizim marşımızı okuyarak büyüyordu. Onları İngiliz’e nasıl terk ederiz?” Musul Petrolü, Türkiye’nin Geleceğiydi Musul yalnızca tarihî ve etnik bir mesele değildi. Orada yaklaşık 2 milyar varil petrol rezervi vardı. O dönemde Osmanlı borçlarının ödenmesi, sanayileşme, eğitim reformu gibi tüm projeler bu kaynaklarla mümkün olabilirdi. Ancak Türkiye, bu imkânı da elinin tersiyle itti, masada bıraktı. Meşruiyeti olmayan heyetin bu ferasetsizliğini fırsat bilen İngiltere ne yaptı? Musul’u Irak’a bağlayıverdi, Irak’ı da mandası hâline getirince fiilen petrolün üzerine oturuverdi. Sonra 1926 Ankara Antlaşması'yla ayıp olmasın diye Türkiye'ye “sus payı” verildi: Bu antlaşmanın 3. maddesi uyarınca, Irak petrol gelirlerinin %10’u, 25 yıl süreyle Türkiye’ye aktarılacaktı. Ne Oldu? Antlaşma imzalandıktan sonra, Türkiye bu %10’luk payı 1926’dan itibaren sadece üç yıl (1926, 1927, 1928) boyunca aldı. Ardından, 1928 yılında yapılan anlaşma ile İngiltere, Türkiye’ye tek seferlik £ 500.000 (500 bin sterlin) ödeme yaptı. Bunun karşılığında Türkiye, Musul petrolleri üzerindeki tüm gelecekteki haklarından vazgeçti. Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci bu kon uda şöyle der: “Türkiye, Musul’dan sadece toprağını değil, ekonomik kalkınmasının temellerini kaybetmiştir. Bu, uzun vadeli bir teslimiyettir.” Kurtuluşu Osmanlı Sağladı, Ama Masaya O Oturmadı Kurtuluş Savaşı boyunca, hâlâ resmî devlet yapısı olarak Osmanlı Devleti vardı. Başkomutanlık Padişahtaydı. Anadolu’daki direniş, Osmanlı ordusunun mirası üzerine bina edilmişti. Kutü’l-Amâre'de alınan zafer, Saray’ın iradesiyle, imkanlarıyla ve ordusuyla gerçekleşmişti. Peki, bu ordu kimin adına savaştı? Lozan’da hangi tüzel kişilik temsil edildi? Ankara delegasyonu, millet adına değil, İngilizler tarafından tespit edilen bazı kişiler adına hareket etti. Heyet galip Devletin mührüyle oturmadı masaya, fiilî durumu hukukileştirme telaşıyla oturdu. Prof. Dr. Mustafa Budak bu konuda şöyle der: “Lozan heyeti uluslararası hukuk bakımından tartışmalı bir temsil gücüne sahipti. Osmanlı henüz resmen feshedilmemişti. Bu, anlaşmanın temel zaafıdır.” Ankara’nın Meşruiyeti İnşa Sürecindeydi 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmemişti. Henüz rejim tartışmaları sürüyordu. Dahası, Lozan’a giden heyet Meclis onayıyla değil, dar bir çerçevede belirlendi. İsmet Paşa'nın heyet için uygun isim olmadığı tartışmaları devam ediyordu. Ayrıca Lozan’da nelerden taviz verilmeyeceğinin tartışmaları da devam ediyordu. Rıza Nur bu konuda şunları söyler: “İsmet, Meclis’in kararlarını hiçe saydı. Kendi iradesiyle müzakere etti. Lozan heyeti millî iradenin değil, küçük bir zümrenin temsilcisiydi.” Milletin Onayı Alınmadı, Halktan Gizlendi Lozan Anlaşması, Padişah’a rağmen, millete rağmen imzalanmadı. Müzakere süreci şeffaf değildi. Gazetelerde sansür vardı. Musul’un kaybedildiği, kapitülasyonların geri döndüğü ya da azınlıklara verilen hakların boyutu halktan gizlendi. Halkın bilgisi yoktu, rızası alınmadı. Tarihçi Dr. Mehmet Çelik bu konuda şöyle der: “Lozan’da yapılan, bir devletin halkına rağmen yeniden tasarlanmasıdır. Bu bir halk sözleşmesi değil, elitlerin mutabakatıdır.” Sonuç? Lozan, bir hukuk ihlalidir. Bir imparatorluğun tasfiyesidir. Halkın, Meclis-i Mebûsan’ın ve Padişah’ın onayı alınmadan, hukuki meşruiyetten yoksun biçimde gerçekleştirilmiştir. Lozan milletin zihninde haritaların yeniden çizildiği, hafızaların törpülendiği bir travmadır. Bugün Kıbrıs’ta, Ege’de, Kerkük’te yaşadığımız her gerilim; aslında o masada dile getirilmemiş bir cümlenin yankısıdır. Eğer bir millet, zaferi cephede kazanır ve de masada kaybederse; o milletin kaderini silahlar değil, kalemler belirler. Lozan’da öyle olmuştur. İşte bu yüzden Lozan, yalnızca tarihin değil; siyasetin, stratejinin ve millet aklının da bir sınavıdır. Bugün hâlâ bazı çevreler Lozan’a övgüyle yaklaşır: “Bağımsızlığımızın belgesi”, “Yeni Türkiye’nin tapusu” gibi... Oysa gerçek şu: Lozan, yeni rejimin meşruiyet belgesi değildir; tam tersine, o rejimi kuran kadronun Osmanlı’dan bağımsız olduğunu ispat etme çabasıdır. Çünkü bu kadrolar bilir ki, Osmanlı’dan gelen bir hukukî meşruiyetleri yoktur. Saltanatı devredışı bırakmışlar ama anayasal bir geçiş sağlamamışlardır. Lozan, bu boşluğu kapatmak için Batı’ya verilmiş bir sadakat belgesidir. Yani bir “tapu” değil, bir “tavizname”dir. O gün sustuklarımız, bugün çözemediklerimizdir. Tarih, sadece geçmişi anlatmaz; geleceği de şekillendirir. Bekleyip göreceğiz… Devam edecek

30 Temmuz 2025 Çarşamba

LOZAN: KAZANAN OSMANLI, İMZALAYAN BAŞKASI (1)

Rüştü Kam | 29 Temmuz 2025 Tarih sadece savaşların değil, zaferlerin de çalındığı bir alandır. Ve bazı zaferler vardır ki, kazananı bellidir ama imzası başkasının olur. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, işte böyle bir siyasi operasyonun adıdır: Savaş meydanlarında galip gelen bir imparatorluğun, masada tasfiye edildiği bir kumpasın kod adıdır Lozan. “Kurtuluş” dedikleri savaşı kim kazandı? Sorarım size: 1918’de “teslim” olan bir imparatorluk, nasıl olur da 1920’lerin başında Anadolu’da emperyalizme diz çöktürür? Dumlupınar’a kim karar verdi? Sakarya’yı kim yönetti? Cephaneyi kim taşıdı? Bu topraklardaki bin yıllık devlet aklı mıydı o mücadeleyi yürüten, yoksa masa başında devlet kurma hayaline kapılan kadrolar mı? Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ordu, fiilen hâlâ Osmanlı ordusuydu. Üniformasıyla, komutanlarıyla, cephanesiyle… Başkomutanlık yetkisi resmen hâlâ Padişah’ta, Meclis hâlâ Osmanlı’nın devamıydı. İstanbul işgal altındaydı, evet; ama devlet ortadan kalkmış değildi. Saltanat kaldırılmamıştı. Sevr resmen imzalanmamıştı. Ve en önemlisi: Hiçbir hukukî metinle Osmanlı İmparatorluğu sona erdirilmemişti. Sevr yoktu, dolayısıyla “alternatif barış” da yoktu Lozan’ı meşrulaştırmak isteyenler, hâlâ aynı ezberi tekrar ederler: “Sevr yerine Lozan geldi.” Peki Sevr geçerli miydi? Hayır! Ne Meclis’ten geçti ne Padişah tarafından onaylandı. Bir avuç işbirlikçinin Paris’te attığı imzanın, milletin iradesini bağlamadığını herkes biliyordu. O hâlde ortada geçerli bir “eski anlaşma” yoksa, Lozan neyin yerine imzalandı? Gerçek şu: Lozan, Sevr’in alternatifi değil; bir başka tür Sevr’in, bir başka aktörle kotarılmış versiyonudur. Kıyafeti değişmiş, dili makyajlanmış, imzası değiştirilmiş ama özü itibarıyla Anadolu’yu daraltan, Türk milletini içeride sıkıştıran ve İslam dünyasından koparan bir senaryodur. Bunu anlamak için haritaya bakmak yeterlidir. Galip bir devlet, mağlup ettiğiyle masaya oturmaz Buradaki asıl garabet şudur: Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nda İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı, Yunanistan’ı Anadolu’dan söküp atmıştır. Üstelik bu devletler sadece Anadolu’da değil, tüm İslam coğrafyasında karşılaştıkları en sert direnişi Osmanlı’dan görmüşlerdir. Mesela Kutü’l-Amâre’de, Osmanlı 12 bin İngiliz askerini esir alarak 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye karşı açık bir zafer kazanmıştır. Hal böyleyken, bu galip millet neden mağlup ettiği devletlerle bir masaya oturur? Üstelik onların dayattığı şartları konuşmak için? Bu akıl tutulması değilse nedir? Bu mandacı zihniyetin, emperyalizme boyun eğmiş kadroların yaptığı bir diplomatik teslimiyettir. Lozan, sadece bir antlaşma değil; Osmanlı’yı masa başında devreden çıkarma planının adıdır. Açık söylüyorum: Bu, bir hezimettir. Osmanlı’yı kazandığı savaştan sonra tasfiye ettiler Türk milleti, 1919-1922 arasında verdiği mücadeleyi kazandıktan sonra normalde ne yapardı? Egemenliğini ilan eder, zaferini tescil eder, devlet yapısını koruyarak reformlara yönelirdi. Ama olan bu olmadı. Lozan’a oturan heyet, zaferin sahibi değil, yeni bir rejimin taşeronlarıydı. Masada Osmanlı yoktu. Kazanan devleti yok sayarak, onun yerine başka bir uyduruk devlet kurdular. Kazanan taraf olmamıza rağmen antlaşmaya mağluplar gibi imza attık. Üstelik bu yapılırken de Osmanlı hukuku adım adım baypas edildi. Padişah yurtdışına kaçmış gibi gösterildi. Meclis işlevsizleştirildi. Milletin gerçek temsilcileri değil, Lozan’a “mandacı kafayla” bakan yeni kadrolar devreye sokuldu. Lozan'da imza atanlar, masa başında zafer değil; Osmanlı'nın cenaze belgesini imzaladılar. Sonuç: Lozan bir hiledir, hukuk dışı bir tasfiye metnidir, hezimettir Bugün hâlâ Ege’de nefes alamıyorsak, Batı Trakya’daki soydaşlarımızın hakları yok sayılıyorsa, Irak’ta üs kurmak zorunda kalıyorsak, Musul’u yeniden konuşuyorsak bunun sebebi şudur: Lozan’da yapılan bir hukuk darbesiyle, bu milletin bin yıllık devlet hafızası silinmeye çalışılmıştır. Zafer masa başında gasp edilmiştir. Bu bir teslimiyet değil, bir hiledir. Bu bir antlaşma değil, bir operasyonun sonucudur. Hukuken geçersiz bir sürecin meşrulaştırılmasıdır. Kazananın Osmanlı olduğu bir savaştan sonra, imzayı atan kadroların kurduğu düzenin adıdır Lozan. Unutulmamalıdır ki: Zaferi inkâr ederek barış yapılmaz. Devlet, savaşla değil; masa başında tasfiye edildiyse, ortada antlaşma değil, kumpas vardır. Ve tarih, bu kumpaslarla yüzleşmeyen milletleri, o kumpasın içine yeniden düşürecektir. Allah büyüktür, kumpasçılar bu günlerde yeniden hortlamaya başlasa da; o Türk Milletini kumpasçılardan koruyacaktır, bu yaşananlar doğum sancılarıdır, nur topu gibi bir çocuğun doğma zamanı gelmiştir… "İntikam alanların en hayırlısı Allah'tır." (İbrahim Suresi 47)

23 Temmuz 2025 Çarşamba

BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET: FATIMA EL-FİHRİYYE VE DÜNYANIN İLK ÜNİVERSİTESİ

BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET: FATIMA EL-FİHRİYYE VE DÜNYANIN İLK ÜNİVERSİTESİ -Erkeklerin Çağında Kadınca Bir Devrim- Berlin- Rüştü KAM Sosyal Medya’da bir bilgilendirme yazsı okudum. “Dünyanın ilk ünüversitesi bir kadın tarafından kurulmuştur” yazıyordu. Ankara Okulu tarafından servise konmuş. Dikkatimi çekti ve araştırdım ve de yazdım. Sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun okuyalım: Tarih dediğimiz şey, maalesef çoğu zaman güçlülerin kaleminden çıkar. Bu yüzden nice hakikat, sessizliğin içinde kaybolur gider; nice büyük insan, gölgede kalır. Ama bazı isimler vardır ki, çağları aşarak gelir ve insanlığın alnına mühür gibi vurulur. İşte onlardan biri: Fatıma el-Fihriyye’dir. Bugün dünyanın en prestijli üniversiteleri olarak anılan kurumların temelleri zannedildiği gibi Oxford, Bologna ya da Paris’te, Berlin’de atılmadı. Tarihî kayıtlar ve UNESCO’nun da doğruladığı üzere, dünyanın hâlâ faaliyette olan en eski üniversitesi, 859 yılında bir kadın tarafından, hem de bir Müslüman kadın tarafından kuruldu: El-Karaviyyin Üniversitesi. Bu bilgi tek başına bile insanı sarsmaya yeter. Neden mi? Çünkü o dönem Avrupa’da kadınlar insan yerine konulmuyordu. 586 yılında Fransa’daki kilise konseyinde kadınların ruhu olup olmadığı tartışılıyordu. Kadınlar okula gidemez, mülk sahibi olamaz, fikir beyan edemezdi. Çünkü o insan bile değildi. Eğitim, sadece erkeklerin tekelindeydi. Bilgiye ulaşmak, ancak seçilmiş azınlığın hakkıydı. Evet doğru okudunuz, aynen böyleydi. Ama aynı çağda, Orta Çağ karanlığında kıvranan Batıdan çok uzakta, 7. yüzyılda çölün tam ortasında bir ışık parladı. Bu öyle bir ışıktı ki sadece bir kavmi değil, çağları aydınlatacak kadar güçlüydü. O ışığın adı Hz. Muhammed’di. O’nun getirdiği mesajla, kadın yeniden insan oldu; kız çocukları toprağa değil, okula gönderilmeye başlandı; ilim aramak her Müslümana farz kılındı. İşte Fatıma el-Fihriyye, o ışığın izini süren bir kadındı. Çölün ortasında yanan o nur, Fes’te bir üniversiteye dönüştü. Ama ne hazindir ki bugün, dünya yeniden karanlığı organize ediyor. İlimle ve hikmetle yoğrulmuş bu medeniyetin kökleri kazınmak isteniyor. Batı, Orta Çağ karanlığının içinden kurtulurken İslam’ın ışığından beslendiğini unutmuş gibi davranıyor. Ve daha da acısı, günümüzde batılılar ve bazı yandaş Müslümanlar o karanlığın içine Hz. Muhammed’i de katarak Müslümanları “yok edilmesi gereken bir tehdit” gibi göstermek istiyorlar. Oysa yanlış olan budur. İlim, şeffaf olmalı. Hakikat kimden doğduysa, nereden yükseldiyse, hakkı teslim edilmeli. Yapılan saklanmamalı, bastırılmamalı. Kim yaptıysa, alkışlanmalı. Fatıma el-Fihriyye bunu yaparken hiçbir gösterişe, ünvan peşine düşmedi. Ne bir saraya yaslandı ne bir sultanın gölgesine sığındı. Tek sermayesi imanı, iradesi ve ilme olan aşkıydı. Bugün eğitim sisteminden şikâyet ettiğimizde, gençlerin idealleri olmadığından yakındığımızda, toplumda kadınların yeterince yer bulamadığından bahsettiğimizde, Fatıma el-Fihriyye’yi yeniden hatırlamamız gerekir. Çünkü o, bin yıl öncesinden sesleniyor bize: “Eğer niyetin hakikîyse, yol açılır.” O, ne Batı'dan ödünç alınmış bir fikre yaslandı ne zamana boyun eğdi. Kendi medeniyetinin değerleriyle bir şey inşa etti. Üstelik bunu erkek egemen bir dönemde, tüm zorluklara rağmen yaptı. İşte bugün bu hikâye bize şunu hatırlatmalı: Kadın, bu ümmetin sadece namusu değil, aynı zamanda aklı, vicdanı ve ilminin teminatıdır. Ve bir kadın isterse, sadece bir ev değil, bir medeniyet de kurabilir. Fatıma el-Fihriyye, çağları aşan bir ışık gibi hâlâ parlıyor. Onun izinden yürüyen kadınlar yetiştirmek, bugün en büyük ihtiyacımız. Unutmayalım: Bir milletin gerçek yükselişi, kadınlarının yükselişiyle başlar. Ve bazen, dünyayı değiştirmek için yalnızca bir kadının duası, dirayeti ve davası yeterlidir. Batı'nın ve Batı hayranlarının, muasır medeniyet hayranlarının yazdığı tarih kitaplarında İslam, karanlıkla anılıyor; oysa gerçek karanlık, kadının varlığının tartışma konusu olduğu mahkeme salonlarında saklıydı Orta Öağ Avrupası’nda. Bizim medeniyetimiz, ilmi farz bilen bir Peygamber’in izinden giden, üniversite kuran kadınlarla yükseldi. Bugün İslam’ı Orta Çağ karanlığına mahkûm etmeye çalışanlar bilsin ki, hakikat susturulmaz; sadece geciktirilir. Hakikatin bir gün ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır...

19 Temmuz 2025 Cumartesi

ÇAYKUR ÇAYI

BANA BİR KARADENİZLİ ARKADAŞIM ANLATTI KARAENİZ ÇAYI ORGANİKMİŞ “Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri elçisidir.” Rüştü KAM – Berlin Bir dost meclisinden, bir çay hikâyesi… Memleket meseleleriyle başlayan bir sohbette, laf döndü dolaştı, Çaykur çayına geldi. O çaydan, Karadeniz’in ekonomisine, oradan da Türkiye’nin dünyadaki varlığına uzanan içten bir sohbet haline dönüşüverdi… Ne olacak bu dünyanın hâli? Dostlarla oturuyorduk, dünya hâllerini konuşuyorduk. O meşhur soru bu meclise de geldi: “Ne olacak bu dünyanın hâli?” Derdi insan olan her insanın olduğu her yerde bu soru sorulur. Bizim mecliste de eksik olmadı. Önce dünyayı konuştuk. Siyasetten girdik, ekonomiye uğradık, eğitim dedik, Türkiye'nin komşularını da andık sırasıyla. Sonra bir baktık ki, laf dönmüş dolaşmış, Çaykur çayına gelivermiş. Çayın sıcaklığı, memleketin hatırası Masada içtiğimiz çay Çaykur’du. Rizeli dostum Yavuz Pederlioğlu sordu: — Hocam, sen Denizlilisin. Sana bu Çaykur çayı sevgisi nereden geliyor? Her yerde yazıyorsun, çiziyorsun, konuşuyorsun… Gülümsedim. — Sevgili Yavuz, Çaykur çayını sevmek için Rizeli olmaya gerek yok. Karadenizli olmaya da gerek yok. Türkiye’yi seven, Türkiye sevdalısı olan herkesin çayıdır ÇAYKUR çayı. Ben derim ki; Almanya’da 4 milyon Türk yaşıyor. Bunların yalnızca 1 milyonu düzenli olarak çay içiyor olsa ki; fazlası vardır ve kişi başı ayda 1 kilo çay tüketseler ki; tüketirler. A yda 1 milyon kilo çay yapar, yılda 12 milyon kilo çay demektir. Yani 12 milyon ton. Düşünün, sadece Almanya’daki tüketim bile Karadeniz’e takla attırır. Karadeniz’in kalkınması, Türkiye’nin kalkınmasıdır. Yirmi yıldır anlatıyorum Evet, ben 20 yıldır bu meseleyi kendime dert ediniyorum. Yazıyorum, konuşuyorum. Gittiğim toplantılarda, konferanslarda, çay varsa masada; soruyorum Türk çayı mıdır? Evet diyorlar. Oysa o çay Türk çayı değil markası Türkçe olan bir çay. Sonra da başlıyorum anlatmaya; çay sadece içecek değildir, kültürdür, bilinçtir ve ekonomidir diyorum. Az önce Yavuz söyledi: 15 Temmuz anma programına katılmış Berlin Büyükelçilik salonunda. Çaykur çayı ikram edilmiş orada. Eğer bu konudaki çabamın oraya bir damla katkısı olduysa, kendimi bahtiyar sayarım. Çünkü ben inanıyorum ki: Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri elçisidir. BİO yaz, Avrupa’yı kazan Bak Yavuz, sana bir şey daha söyleyeyim. Eğer Çaykur'da bir tanıdığın varsa, selamımı söyle. Bir de şu teklifimi ilet ona: Avrupa’da her geçen gün organik ürünlere olan ilgi artıyor. BİO marketler çoğalıyor. Duyduğuma göre, Çaykur çayına ilaç atılmıyormuş. Yani çay doğalmış, organikmiş, “BİO” imiş. Bak, sen de bunu onayladın. O hâlde ne bekliyorsunuz? Çay paketlerinin üstüne büyük harflerle “BİO ÇAY” yazılsın. Avrupa’daki organik marketlerde yerini alsın. Pazar açık. Fırsat büyük. Fikir babası da burada: Rüştü KAM. Çaykur yöneticilerine sesleniyorum: Eğer bu toprakların çayını, gurbet elde yudumlayan bir Türk'ün yüzünde memleket tebessümüne dönüştürmek istiyorsanız, şimdi tam zamanı; organik çayla önce Avrupa pazarlarına, oradan da gönüllere girin.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

15 TEMMUZ

TÜRKİYE'NİN DARBELERLE İMTİHANI "Bu ülkede darbeler sadece yönetimi devirmedi; milletin hafızasını, inancını, iradesini de yaraladı." Berlin – Rüştü KAM 14 Temmuz 2025 Türkiye’de darbeler tarihi 15 Temmuz ile başlamaz. Aksine, 15 Temmuz bir finaldir; belki de “darbelerin son çırpınışı”dır. 15 Temmuz’u diri tutmak ve diğerlerini unutturmak ise maksat yanlış bir yaklaşımdır. Aynı hassasiyet yapılan diğer darbeler konusunda da gösterilmelidir. Her darbenin mağduru vardır. Onlar da vatan evladıdır. Bu ülkede “boru”yu eline geçiren herkes darbe yapmıştır. Bu bir metafor değil, gerçekliğin ta kendisidir. Askerin gölgesi, yıllarca siyasetin, hukukun ve toplumun üzerine düşmüştür. Demokrasiye her on yılda bir “ayar” verilmiş; sandığın üstüne postal izi bırakılmıştır. Eğer Türkseniz, üstüne üstlük bir de Müslümansanız, yetmezmiş gibi bir de başbakanınız veya cumhurbaşkanınızın İslamî hassasiyetleri varsa, darbe bu topraklarda kaçınılmaz olur. Mesela; 27 Mayıs 1960 sabahı ordu yönetime el koydu. Başbakan Adnan Menderes, bakanlarıyla birlikte tutuklandı. Yassıada’da kurulan mahkemelerde yargılandı ve sonunda idam edildi. Ülkenin seçilmiş lideri darağacında sallandırıldı. Bu, Türkiye'nin askerî vesayete teslimiyetinin resmî başlangıcıydı. 12 Mart 1971’de bu kez meclis feshedilmeden bir muhtıra verildi. “Ya istifa ya tank” denilerek hükümet baskıyla görevden alındı. Bu “postalsız darbe”, askerin siyaset üzerindeki etkisinin nasıl sinsice sürdüğünün bir göstergesiydi. 12 Eylül 1980 sabahı ülke yeniden tank sesleriyle uyandı. Generaller yönetime el koydu. TBMM feshedildi, siyasi partiler kapatıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. 5.000 genç yaşamını yitirdi, idamlar yapıldı. Kenan Evren hem darbenin mimarı oldu hem de cumhurbaşkanı. 1982 Anayasası’yla darbe, hukuki zemine taşındı. 28 Şubat 1997'de “postmodern darbe” yaşandı. Bu sefer tanklar sokakta değil, medyada ve MGK salonundaydı. Refah-Yol Hükümeti hedef alındı. Başbakan Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. İmam hatipler kapatıldı, üniversitelerde ve devlet dairelerinde başörtüsü yasaklandı. İslamî kimliği olan ne varsa baskı altına alındı. “İrtica” bahanesiyle halkın değerleri kriminalize edildi. Binlerce Müslüman vatan evladı mağdur edildi, üniversite okuma hakları ellerinden alındı. 27 Nisan 2007'de ordunun internet sitesinde yayınladığı “e-muhtıra” ile AK Parti hükümetine aba altından sopa gösterildi. Gerekçe aynıydı: Laiklik tehlikede! Aslında tehlikede olan, halkın kendi seçtiğini iktidarda tutma kararlılığıydı. Ama bu kez hükümet geri adım atmadı. Bu direniş, askerî vesayetin çözülmeye başladığı dönüm noktası oldu. 15 Temmuz 2016'da ise bu kez FETÖ adlı bir yapı, askerî üniformanın içine sızarak darbeye kalkıştı. Meclis bombalandı, insanlar sokakta vuruldu. 253 kişi şehit oldu. Halk, ilk kez tankların önüne bedenini siper ederek bir darbeyi püskürttü. Bu, Türkiye'nin darbeler tarihindeki en kanlı ama en onurlu direnişi olarak kayıtlara geçti. Darbelerin bu ülkeye kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Ne demokrasi, ne adalet, ne kalkınma… Her seferinde milletin iradesi çiğnendi, korku düzeni kuruldu. Ama artık ezber bozulmuştur. Darbeyle başbakanı bile asılmış olan bir millet, o gün kendisine yönelen namluyu tutmasını bilmiştir. Kemalizm üzerinden, demokrasi üzerinden ve din üzerinden menfaat devşirmeye çalışanlar dün olduğu gibi bundan sonra da olacaktır. Farklı dönemlerde, farklı ideolojik görünümler altında; değişik isimlerle kendilerini halka tanıtan kişi ve kurumlar, legal ya da illegal yollarla kamuoyunu etkilemeye çalışacaktır. Bu nedenle devlet aklı, yalnızca geçmişin hatıralarına değil; geleceğin ihtimallerine karşı da her zaman uyanık olmak zorundadır. Zira modern dünyada tehdit yalnızca askerî değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik, dinî ve ideolojik biçimlerde de tezahür etmektedir. Bütün bunlardan dolayıdır ki; bugün sadece 15 Temmuz’un değil, bütün darbelerin lanetlenmesi gerekir. Yalnızca 15 Temmuz’u gündeme alarak diğerlerini unutmak ise maksat bu yanlıştır. Bu yanlışın ilerleyen zamanlarda ağır bedelleri olabilir. 15 Temmuz unutulmamalıdır elbette; ama 28 Şubat da unutulmamalıdır, Adnan Menderes ve arkadaşları da unutturulmamalıdır… Sadece 15 Temmuz’a odaklanarak diğer darbelerin mağdur ettiği vatan evlatları da unutulmamalıdır. 15 Temmuz önemlidir; çünkü Türkiye’nin o gece verdiği mücadele, darbelerin finali olması hasebiyle önemlidir. Bu kalkışmaya direnen halk, aynı zamanda emperyal aklın vesayet projelerine, vekâlet örgütlerine ve içeriden çökertme girişimlerine direnmiştir. Bu gerçeklik, uluslararası ilişkiler bağlamında Türkiye’nin güvenlik ve dış politika stratejilerini yeniden tanımlamasına neden olmuştur. 15 Temmuz bize bir kez daha şunu göstermiştir: Modern zamanlarda savaşlar sadece cephelerde değil; eğitim kurumlarında, medya ağlarında, yargı salonlarında ve dijital platformlarda verilmektedir. Devletler artık yalnızca tankla değil, algıyla da kuşatılmaktadır. Evet, Türkiye bu yeni nesil kuşatmayı görmüş ve kendi öz gücüyle yarmayı başarmıştır. Sonuç olarak, 15 Temmuz gecesi Müslüman Türk milleti, vatanına ve bağımsızlığına olan bağlılığını sadece sözle değil, canı pahasına ortaya koymuştur. Bu kalkışma, ihanetin coğrafyası ve dini olmadığını; ancak direnişin bir millete karakter kazandırdığını göstermiştir. Artık bu millet, sadece darbeye direnen bir halk değil; aynı zamanda küresel vesayet sistemine “dur” diyebilen bir iradenin de sahibidir. Hiçbir darbeyi unutmadık, asla da unutturmayacağız. Bitirirken: Her darbe, halkın devlete güvenini zedeledi. Umutla oy verdiği yöneticilerin asker postalıyla devrilmesi, demokrasinin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Toplum sindirildi. Gözaltılar, işkenceler, fişlemeler sıradanlaştı. Darbelerle birlikte korku kültürü yayıldı. Konuşan değil, susan bir toplum üretildi. İnsanlar devletle arasına mesafe koydu, sivil inisiyatifler güçsüz hale geldi. Özellikle genç kuşaklar siyasetten soğutuldu, “ülkeyi konuşmak” bile tehlikeli sayıldı. Darbeler siyaseti resetlemedi; çürüttü. Seçilmişler görevlerinden edildi, partiler kapatıldı, liderler yasaklandı. Meclis devre dışı bırakıldı. Her darbenin ardından yeni bir anayasa yapıldı; ama bu metinlerin hiçbiri halkı değil, devleti koruyan metinlerdi. Seçimler ertelendi, sivil yönetim askıya alındı. Bürokrasiye “vesayet aklı” yerleşti. Askerî müdahaleler, siyaseti halka değil merkeze karşı sorumlu hale getirdi. Millî irade değil, “binlerce yıllık devlet aklının yerine geçen darbe aklı” kazandı. Bu da çoğulculuğu ve demokratik gelişimi engelledi. Darbelerin ve darbecilerin vazgeçilmez hedefi ise her zaman dindar halk kesimleri oldu. İslamî hassasiyetleri olan liderler, partiler, kurumlar hep “irtica” yaftasıyla bastırıldı. 28 Şubat’ta başörtüsü yasağı eğitim hakkını gasbetti. İmam hatipler kapatıldı, Kur’an kurslarına sınırlamalar getirildi. Camiler fişlendi, vaazlar kontrol altına alındı. İslamî dernekler, yayınlar, fikirler baskılandı. Bu durum din ile devlet arasına derin bir mesafe koydu. Müslüman kimlik, potansiyel tehdit gibi muamele gördü. Oysa toplumun büyük çoğunluğu Müslümandı; baskılanan halkın ta kendisiydi. Ben derim ki; asıl yapılması gereken şey, her yıl sadece 15 Temmuz’u anmak olmamalıdır. Önümüzü kapatan ne kadar köhnemiş benzer kafa yapısı varsa, onlar da tahlil edilmeli ve onlara karşı da çözümler üreterek Türk Milletinin geleceği inşa edilmelidir.

12 Temmuz 2025 Cumartesi

Terörsüz Tükiye

TERÖRSÜZ TÜRKİYE Rüştü KAM 13 Temmuz 2025 “Terörsüz bir Türkiye”... Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? Yıllardır nice analar gözyaşı döktü. Nice çocuklar, daha dünyaya doyamadan gözlerini yumdu. Nice babalar, çaresizlikten ellerini böğrüne bağlayıp sustu; sustukça içine kapandı, sustukça büyüdü acısı. Sokaklarda mahcubiyetle boynu bükük dolaştılar. Tam 46 yıl. Dile kolay. Koca bir ömür. Kürt'üyle Türk'üyle bu halk aynı sofraya oturmuş, aynı cephede can vermiş, aynı bayrağın altında gölgelenmiş bir milletti. İnsan insandır; adı ne olursa olsun, doğusu batısı fark etmez. Hak herkese lazımdır. Hürriyet herkesin hakkıdır. İnsan gibi yaşamak herkesin onurudur. O hâlde neydi bu kavganın sebebi? Cennet gibi bir ülkeyi cehenneme çevirmek, kime ne kazandıracaktı? Şimdi soruyorum: O “Cehennem Vadisi” dediğiniz yerler bile cennet gibiyken, siz orayı cehenneme çevirdiniz. O güzelim coğrafyada büyüyen çocuklar, hangi vaadin peşinden koştu da sizlere kandı? Ne kazandınız? Madem 46 yılın sonunda silah bırakacaktınız, bunca kanı niye döktünüz? Binlerce masumun canına hangi haklı sebeple kıydınız? Aç mıydınız? Açık mıydınız? Öyle bile olsa, bir yolu bulunamaz mıydı? Binlerce yıl aynı çorbaya kaşık sallayan insanlar değil miydiniz siz? Aynı sıkıntıları, aynı sevinçleri paylaşmadık mı? Çanakkale’yi birlikte geçilmez kılmadık mı? Türkiye’yi birlikte yurt edinmedik mi? Peki ne oldu da Cennet gibi bir ülkeyi cehenneme çevirdiniz? Ne kazandınız şimdi? Ne geçti elinize? Binlerce masumun kanına girdiniz. Evlatları yetim, anaları yaslı, ocakları viran bıraktınız. Sonra? 46 yıl sonra “silah bırakıyoruz” dediniz ve geldiniz. Eğer sonunda bu noktaya gelecektiyseniz, o kadar kan, o kadar ölüm, o kadar ihanetiş neden yaptınız? Bu devlet sana üniversite kapılarını açmadı mı? Devlet dairelerinde çalışmana engel mi oldu? Milletvekili olmak istedin de yapmadı mı? Bakan olmak istedin de önünü mü kesti? Cumhurbaşkanı, başbakan olmak istedin de mani mi oldu? İş kurmak istedin de “hayır” mı dedi bu devlet sana? O hâlde söylesene; niye çıktın dağa? Niye kardeşlerini katlettin? Niye bu milletin evlatlarını birbirine kırdırdın? Birlikte kıtlık görmüş, birlikte sevinç yaşamış insanlar değil miydik biz? Size dostuz diyenler, sizi dağın başında yapayalnız bırakırken, sizi evinize çağıran bu devlet, bu millet değil miydi? Ve şimdi... 46 yıl sonra, evin yaramaz çocuğu gibi geri döndünüz. Ama bilin ki: Ne siz 46 yıl önceki hayırsız evlatsınız, ne de karşınızda diz çöktüğünüz baba, o eski babanız… Bir bakın çevrenize: Ailenizin her bir yanı yara bere içinde. Beli bükülmüş, gözlerinin feri sönmüş, dizleri dermansız, elleri titriyor. Kolay değil. Elde yokken, avuçta yokken sen bu ülkeye trilyonlarca dolar zarar verdin. Fakir fukaranın rızkından kesildi o paralar. Ama... Bu millet, seni sokağa atmadı. Atmaz da. Yine de evine aldı. Çünkü bu topraklar affetmeyi de bilir, sahip çıkmayı da. Madem hatanı kabul ettin, o hâlde gel. Ama bu kez adam gibi gel. Bir daha yaramazlık yapma. Öyle elinde bir muz sallayanın peşine takılıp gitme. Baksana sana “dostuz” diyenler, dağ başında seni yapayalnız bırakıp gittiler. İşte bu yüzden, atalarımız boşuna dememiş: “Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz.” Bak, unutma: Bu topraklar bir tanedir. Başka Türkiye yok. Toprağı başka güzel, havası ayrı güzel, iklimi bambaşka güzel. Alımlı ve çalımlı bir ülkedir burası; herkesin gözü onun üzerindedir. Sakın seni kandırarak bu ülkeyi ele geçirmek isteyenlere bir daha göz kırpma! Gölgesi dahi yaklaşmasın sana. Bugün olanlar oldu, evet... Ama yarın ne olacağının garantisi yok. Hani derler ya: “Bir kere ihanet eden, bir daha eder.” Bu söz boşuna söylenmemiştir. Ve şunu da iyi bil: Her ne kadar affedilmiş olsan da, devletin gözü hep senin üzerinde olacak. Çünkü güven, kolay kazanılan bir şey değildir. Ve bu millet artık hiçbir ihaneti sineye çekmeyecektir. Gözün aydın Türkiye! Kavuştun evladına. Şimdi sıra sende: Sana sığınanlara şefkat kanadını indir. Bak ne hale gelmişler, dertleri derdin, acıları acın olsun. Merhametle yaklaş onlara. Sar yaralarını onların şefkatli ellerinle. Sen devletsin. Büyüklüğünü göster onlara. Bir daha kurda kuşa yem olmasına müsaade etme onların. Tut ellerinden, doğruyu öğret. Yanlışı anlat. İkna et. Sahip çık. Sakın zulmetme. Çünkü sen sahip çıkmazsan, yine başkaları sahip çıkacaktır; o zaman onları bir daha onları ikna edemezsin. Ve bu ülke, bir 46 yılı daha kaldıramaz.

11 Temmuz 2025 Cuma

UYGUR TÜRKLERİ 2025

ÇÖLÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI: DOĞU TÜRKİSTAN’DAN YÜKSELEN BİR FERYAT Rüştü Kam 10 Temmuz 2025 Türk Eğitim Derneği/ Berlin Bazen haritalarda yer alan coğrafyalar, insanlığın vicdanında çok daha geniş bir yer kaplar. Doğu Türkistan da öyle bir yer. Adı, Çin yönetimindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak yazılsa da, orası bizim için hâlâ Doğu Türkistan’dır. Çünkü orada hâlâ ezanların susturulduğu, mezar taşlarının söküldüğü, çocuklara “Ayşe” adını vermenin yasaklandığı bir toprak var. Ve o toprak, yalnızca Uygurların çile çektiği bir toprak değil, insanlığın ortak vicdanı olmalıydı. Bana Muzaffer Türk kardeşim haber verdi. “Hocam Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa buradalar. Yanlarında başkan yardımcısı Zümret Ay ve berlin Bölge başkanı Gheyyur Qurban da var. Federal Alman Parlementosu’nda Srepzenitza soykırımını anma münasebetiyle buradalar. İlgini çeker mi” dedi. 10 Temmuz günü Türk Eğitim Derneği’nde bir tantım toplantısı yapmaya karar verdik ve bir gün içinde organize olduk. 40 kişi kadar ilgili katılımcıya ulaştık. Canlı yayın da yaparak daha fazla insanımıza ulaşmaya çalıştık. Amacımız yapabildiğimiz kadarıyla çölün sessiz çığlığı insanlarımıza duyurmaktı. Elhamdülüllah duyurduk da. Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa, Doğu Türkistan’da yaşananları kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir dille anlattılar. Seslerinde ne kin vardı, ne öfke; yalnızca içleri yanmış bir milletin çaresizliği vardı. İçleri yanıyordu. Bizlerin içini de yaktırlar. Konuşulanlarda bir özet ayne şöyle: Turgunyan Alawdun: “Biz Uygurlar, İslam’la 720 yılında tanıştık. Sizler Karahanlılardan sonra batıya, Anadolu’ya yürüdünüz; biz ise o topraklarda kaldık. Bugün elimizde 1 milyon 800 bin kilometrekarelik bir vatan toprağı var. Üzerinde özgürce tasarruf edemediğimiz, yaşayamadığımız topraklar bunlar. Toprağımızın yalnızca yüzde beşi yaşamaya müsaittir. Diğerleri çöldür; kocaman ve sessiz bir çöl. Ve o sessizlik bugün, bizim mezarlıklarımızda, camilerimizde yankılanıyor. Bizim ne talihsiz başımız varmış meğer. Ne bedeller ödedik hâlâ da ödüyoruz. 18 bin caminin yerle bir edildiği topraklar oralar. Camilerimizin yerinde bugün oteller var, spor salonları var, hastaneler var... Hatta tuvaletler var. Ne kadar acı değil mi? Kutsal olanın yerine dünyevî olanı diktiler. Gözümüzün önünde, dünyanın, İslâm âleminin gözünün önünde yaptılar bunu. Bizim gücümüz yetmedi mani olmaya, gücü yetenler de omuz vermediler. Bugün Çin’de yalnızca bedenlerimizi değil, ruhumuzu da öldürmek istiyorlar. Biz bugün Berlin’de Federal Alman parlamentosunda Sreprenitsa soykırımının 30. Yılı münesabetiyle konuştuk. Derdimizi orada anlattık. Arkadaşlar, Bizim için soykırım yalnızca öldürülmek değildir; bizim için soykırım dilimizi, inancımızı, kimliğimizi silmektir, yok etmektir, namusumuzn çiğnenmesidir. Ayakta kalan beden neye yarar ruhu öldürüldükten sonra?” Öldüğün zaman bir kere ölürsen, gözünün önünde hergün aynı şeylere maruz kalırsan hergün yeniden bir daha ölürsün. Bu soykırım değildir de nedir? Dolkun İsa: Arkadaşlar; bugün Doğu Türkistan’da “Selamün aleyküm” demek yasaktır. Evinde Kur’an bulundurmak yasaktır. Oruç tutmak, namaz kılmak, Uygurca konuşmak yasaktır. Çocuklarımıza “Hatice”, “Ahmet”, “Fatma”, “Ali” adını koymak yasaktır. Kimin mezarı nerede bilinmez olmuştur. Ben Almanya’da yaşıyorum. Ülkeme giremiyorum. Annem babam öldüler ama ben onların cenazesinde bulunamadım, mezarlarını nerededir var mıdır yok mudur onu dahi bilemiyorum. Mezarlıklar düzlenmiş, yerlerine binalar dikilmiş. Tarih yok edilmiş. Hafıza silinmiş. Arkadaşlar bir milletin ruhu, gökyüzünden silinmiş. Ve daha beterini söyleyeyim: Çinli birine organ nakli mi lazım? Uygur tutsaklardan uygun biri bulunur; organı alınır, hesap sorulmaz. Daha ne diyeyim ne anlatayım ben size? Bu çağda Uygur Türkü’nün organının köle pazarında satılıyor olmasından daha vahimi ne oalabilir. Bir Çinliyi yaşatmak için sağlıklı bir Uygur’un böbreğini almanın suç sayılmadığı bir ülke tahayyül edebiliyor musunuz? İşte orası benim ülkem. Doğu Türkistan. Daha ne diyeyim ben size. Bu soykırım değildir de nedir? Bizler Uygur Türkü’nün sesini duyurmak için buralarda bedel ödüyoruz, annemiz babamız ve 40 milyon uygur halkı da Doğu Türkistan’da bedel ödüyor. Arkadaşlar biz Müslümanız, Müslüman, gel gör ki, İslam ülkelerinden cılız da olsa bir ses yükselmiyor. Biliyor musunuz, ben Türkiye’ye de giremiyorum. Dünya sessiz. Birleşmiş Milletler raporlar yayınlıyor, ama Türkiye ve diğer İslam ülkeleri susuyor. Raporları Avrupa ve Afrika’nın bazı ülkeleri onaylıyor; biz yine susuyoruz. Ey Anadolu halkı, Siz Anadolu’da huzur içinde büyük bir iştahla sahur yaparken, Doğu Türkistan’da iftar sofrası kuramayan kardeşlerimiz var. Biz burada Ayşe derken, oradaki insanlar Ayşe’nin ismini akıllarından bile geçiremiyorlar. Biz burada Kur’an okurken, orada Kur’an’ı evinde bile saklayamıyorlar. İşte bunlar Uygur halkı. Korkudan tiril tiril titriyorlar. Çin’in “eğitim kampı” dediği kamplarda 3 milyon Uygur tutuluyor. Eğitimin konusu zulüm, diploması ise sessizlik. Turgunyan Alawdun sözlerini şöyle bitirdi: “Evet arkadaşlar biz bu bedeli ödüyoruz. Ödemeye de devam edeceğiz, taki özgürlüğümüze kavuşuncaya kadar. Ben Türkiye’ye bile giremiyorum, olsun belki bir gün onlar da anlayacaktır beni. Çünkü onlar korkuyorlar. Bir Uygur’un Çin soykırımının ülkelerinde anlatılmasından korkuyorlar. Soruyorum size; bir halkın ruhu kaybolduktan sonfra, geriye ne kalır? Sadece boş bir beden kalır. Ne işe yarar o beden? Hiç? Ne gariptir ki dünyada bazı acılar yalnız yaşanıyormuş. Biz bu acıyı yaşıyoruz. Doğu Türkistan yalnız. Hem de çok yalnız. Ama unutmayalım: Bazı yalnızlıklar insanlığın utanç defterine kazınarak yazılır. Ve bir gün o defter açıldığında, kim nerede durduysa, adı da oraya yazılır. Allah’a emanet olunuz.”

7 Temmuz 2025 Pazartesi

SEVGİLİYE MEKTUP

SEVGİLİYE MEKTUP 2025 -Altıncı ölüm yıl dönümü münasebetiyle- Rüştü KAM 31 Mayıs 2025 Canım Sevgilim… Sana hâlâ mektuplar yazıyorum. içimi döküyorum. Çünkü ben inanıyorum ki: Sen bir yerlerdesin, ve duyuyorsun beni. Hissediyorum. Güzelim ben seni hiç eksiltmedim. Bahçedesin… çaydasın… çocuklardasın… kitapların satır aralarındasın… Ellerimi açıp dua ettiğim her anımdasın… Velhasıl her yerdesin. Kalbime emanet ettiğin o büyük sevdayla beraberim…Ama çok özledim seni be güzelim. Gülüm, Bizlere veda edip gidişinin üzerinden ne kadar yıl geçti, bilmiyorum. Sen yoksun ve hayat devam ediyor. Zaman tutmayı bıraktım. Takvimlerin ne anlamı var ki, sen yokken? Yıllar geçip gidiyor işte… Ama bazı anlar var ki, unutulmuyor. Bazı günler, takvimden silinmiyor. Bak işte… Sen gideli tam altı yıl olmuş. 8 Temmuz 2019. O sabah benim için hayat ikiye ayrıldı: Seninle olan ve sensiz kalan… İnsan başta anlamıyor, zamanın, birini değil, kendini götürdüğünü... Sesin azalmaya başlıyor önce, sonra adımların unutuluyor evin içinde. Kahvaltı sessizleşiyor. Perdeler bile farklı dalgalanıyor. Ama yine de alışılmıyor be gülüm. Ne adını unutturuyor zaman, ne varlığını silebiliyor. Sen gittin ama bir yanım hâlâ senin yanında duruyor. Gün geliyor gülüşün, bey deyişin düşüyor aklıma, içim ısınıyor. Gün geliyor sessizce bir dua oluyorsun dudaklarımda, yüzüm düşüyor. Ama her hâlükârda, varsın be Gölüm. Bu hayattan çekilmiş olabilirsin ama benden çekilmedin. Sen benim tamamlayamadığım cümlemsin. Yarım kalan şiirimsin. Eksik ama güzel kalan her şeyde seni görüyorum. Unutulmadın. Unutulmayacaksın da. Güzelim ruhun şâd olsun. Dışarıdan bakıldığında her şey sorunsuz gibi görünüyor … İşler, sorumluluklar, dernekler, belgeler, oradan oraya koşturmalar… Ama içinde Sen olmayınca, hiçbir şey tam olmuyor. Bir yanım hep eksik. Hep suskun. Zaman buldukça, senin çok sevdiğin o bahçeye gidiyorum; Hani, birlikte çimenlerin üzerine oturup, çay içmeyi hayal ettiğimiz o bahçeye. Evet evet, lavanta kokulu o yeşil bahçemize… Orada sessizliğe gömülüyorum. Adımlarımı dikkatle atıyorum. Seni incitmekten korkuyorum. Sanki toprağın her karışında senin izlerin var. Rüzgâr bile senden bir parça taşıyor. Alıyorum rayihanı. Bugün de oraya gideceğim, bugün 8 Temmuz, Senin hatırana hayır dağıtacağım komşulara. Her sene yapıyorum bunu. Biliyorum ki; haberdarsındır. Onların duası ulaşıyordur sana. Ama, Zülfikâr’ımızı her zaman götüremiyorum bahçeye. “Orası bana iyi gelmiyor” diyor. Senden sonra iyice içine kapandı. Çok suskun… “Annemin hatıraları var orada, ağır geliyor bana…” diyor. Ben de sadece başımı sallayabiliyorum. Ne diyebilirim ki? Ne desem eksik kalıyor zaten… Sen bilirsin onu; her şeyi içine atar. Senin eksikliğinin ecel ile ilgili olduğunu…O, benden daha iyi biliyor bunu sen de biliyorsun. Ama ben ona eceli anlatacak kelime bulamıyorum. Yok ki bulayım… Güzelim, Hani yıllardır bir kenara iliştirdiğim o hatıralarım vardı ya… Sen bana hep “Bunları kitaplaştır” der dururdun. Ben de “Olur inşallah” der ve geçiştirirdim ya… Gözün aydın, o iş oldu. Toparladım o hatıraları. Kitap yaptım. Hem de 500 sayfa. Adını çocuklar koydu: “Bir Hezarfenin Sergüzeşti – Kolak Köyü’nden Berlin’e” Hoşuna gitti biliyorum… Gülüyorsun şu an. Hem de gözlerinin içiyle. Keşke sen de burada olsaydın be güzelim… Sana da bir kitap imzalasaydım. O sayfaya adını yazsaydım, göz göze… Dur, dur bitmedi, bir müjdem daha var; bir de o eski “Dini Bilgiler” kitabım vardı ya… Onu da güncelledim. 600 sayfa oldu. Yeni neslin anlayacağı, sade ve açık bir dille yazdım. Onun adını da çocuklar koydu: “Modern Dinî Kılavuz – Gelenek ve Modernite Arasında Kalmışlar İçin” İki kitabı da sana ve anne-babama ithaf ettim. Niğmet kızımızla birlikte tashih ettik. Onun da sana selamı var. Hakikatli kızdır Niğmet. Zaten son Paris gezisinde beraberdiniz onunla… Bak güzelim, sıkı dur şimdi. Çok önemli bir haberim daha var. Dur çekiştirip durma, söyleyeceğim işte. Azıcık sabret. Acelen ne? Çocuklarımızın, çocuklarımızın ikincisi de evlendirdim… Evet, inanmayacaksın ama Dilruba da evlendi. Doğru söylüyorum. Vallahi evlendi. Bembeyaz gelinliğiyle Melekler gibiydi. Bak şimdi, şimdi ağlamanın sırası mı? Yani güzelim… ağlayasın diye yazmadım ben bunları. Hayalin gerçek oldu diye yazıyorum. Sevinç gözyaşları onlar, biliyorum elbet. Şimdi de kiminle diye soracaksın, dur, sormadan hemen söyleyeyim; Eritreli bir delikanlıyla evlendi. Çok iyi anlaşıyorlar. Allah muhabbetlerini daim kılsın. Sen şimdi “Eritre nere, Berlin nere?” diyorsun. Kader ağını öyle kurmuş ne yapabiliriz ki güzelim… “Kaderin üzerinde kader var.” Bana da yalnızca hayırlı olsun demek düştü. Evet… Hayat, ailemizi garip bir şekilde genişletti. Biz Denizli’den Almanya’ya… Çocuklar da Mardin’den Eritre’ye uzandılar. Bakalım Zülfikar’ımız bizi daha nerelere götürecek. Bir de onu baş göz edebilseydim…Sen de hep onu düşünürdün, bilmez miyim. Dur bakalım, bir gün o da olur inşallah. Kader, yollarımızı ilmek ilmek dokuyor; farkında bile olmuyoruz. Ben bazen susuyorum, bazen sadece izliyorum. Elimden geleni yapıyorum: Dua ediyorum, çabalıyorum, sabrediyorum. Ama yoruldum be güzelim... Hem de çok yoruldum. Sensiz olmuyor işte. Senin yerin dolmuyor işte, bunu herkes bilir. Eksiklerim oldu elbet… ama sevgim hiç eksilmedi be Gülüm. Bir görseydin çocuklarımız ne kadar mutluydu. Birlikte yaşamın ilk adımını atıyorlardı. Gözlerinde huzur vardı, sevinç vardı. Gülüşleriyle dünyam aydınlandı. Ve ben onlara baktıkça seni gördüm… Sanki senin sıcaklığını taşıyorlardı, Sanki senin yarım kalan cümlelerini tamamlıyorlardı. Anne sevgisi başka bir şeymiş. Ben babalık ettim, ettim ama anne şefkatiyle saramadım ki onları. Yine de elimden gelenin en iyisini yaptım elbet. Bazen sakince bekledim, bazen içimden taşanlarla sustum. Ama hep dua ettim: Sana, çocuklara, bize... Dilruba’nın düğününü, senin çok sevdiğin, ama bir türlü doya doya oturup tadını çıkaramadığımız o bahçede yaptık. İnan, her şey tam senin hayal ettiğin gibiydi. Aile arasında, sade ve sıcak bir düğün oldu. Zaten Dilruba da öyle istedi. Hatta, kına bile yapmadı. “Annem olmayınca kına benim neyime,” dedi… Senin öğrencilerin de oradaydı. Onları öyle toplu halde görünce, aralarında seni görür gibi oldum. Oğlan evi de Frankfurt’ta düğün yaptı. Oraya da gittik. O da çok güzel geçti. Çifte düğün oldu. Kızımız mutluydu. Hem de çok. Ailesi de iyi bir aileye benziyor. Damadın da babası vefat etmiş… Allah rahmet eylesin. Nikâhı yine Ömer Hoca kıydı. Sağ olsun, kırmadı bizi. Ben konuşma yapacaktım. Ama… yapamadım. Sesim titredi. Kelimeler içime oturdu. Boğazım düğümlendi. O yüzden konuşma metnini Hureyre’ye verdim. Zaten yapamayacağımı bildiğim için önceden söylemiştim ona. O da çok güzel okudu. Maşallah. Duyguyu, olduğu gibi aktardı. Ben onu dinlerken sadece sana baktım… Elini tuttum. Dizimin üzerine koydum. Ve yine, “Keşke,” dedim. Sonsuz bir keşke daha… O konuşmayı ikimizin adına yazdım elbet. Bakalım sen beğenecek misin?.. Değerli dostlar, kıymetli misafirler, Hepiniz hoş geldiniz. Her birinize yürekten sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum. Bugün, hayatımın en özel ve en anlamlı günlerinden birini yaşıyorum. Ve sizler, bu ana şahitlik ediyorsunuz. Kalbimde hem tarifsiz bir sevinç var hem de derin bir hüzün. Çünkü insan, en mutlu anlarında bile, bazen içinde bir burkulma hisseder. Bugün, biricik kızımı… gözümün nurunu, yıllarca sevgiyle, el bebek gül bebek büyüttüğüm yavrumu, kendi elleriyle kuracağı, büyüteceği, yeşerteceği yuvasına uğurluyorum. Evlat sahibi olunca daha iyi anlıyor insan; zaman ne kadar da hızlı geçiyormuş… Daha dün, minicik ellerinden tutup okula götürüyorduk onu. Pencereden bakıp, sırtında o ağır çantasıyla nasıl paytak paytak yürüdüğünü izliyorduk. İşte o çocuk… bugün gelinliğiyle yepyeni bir hayata adım atıyor. O bizim kızımız Dilruba. Biz onunla birlikte uzun bir yol yürüdük. Bazen yan yana, bazen uzaktan… Ama hep kalbimizin tam ortasındaydı. Şimdi o yol başka bir yöne doğru kıvrılıyor. Bu bir ayrılık değil; hayat dediğimiz uzun hikâyede yeni bir sayfa, yeni bir başlangıç. O iyi bir kızdır. Hem de çok iyi. Onu annesi yetiştirdi. Vefalıdır, merhametlidir, yüreği geniştir, bulunduğu meclise güneş gibi doğuverir. Bu güzel hasletlerinin çoğunu annesinden almıştır. O vefakâr kadından… O cefakâr anneden… Bugün aramızda yok o. Ama biliyorum ki, işte oralardan bir yerlerden bizi seyrediyordur. O kızını yalnız bırakmaz. Kızının gelinliğine, mutluluğuna, yüzündeki gülümsemeye tanıklık ediyordur. Rabbim Fatmana’mın o güzel insanın mekânını cennet eylesin. Hatırasını yüreğimizde daim kılsın. Güzel kızım, kıymetlim, Bil ki biz her zaman seninleydik… Bundan sonra da hep seninle olacağız. Sakın üzülme ve korkma, aradığın zaman o bıraktığın yerde seni bekliyor olacağız. Sevgili kızım, Gözümün nuru yavrum, Sana nasihatim var, az kulak veresin: Artık sen bir evin hanımı, başka bir ömrün yoldaşısın. Şunu hiç unutma: Yuva dört duvarla kurulmaz. Yuva; anlayışla kurulur… ama sevgiyle, sabırla ve emekle büyür. Ve ancak böyle ayakta kalır. Her evde zaman zaman rüzgârlar eser; bazen hafif bir esintiyle serinletir, bazen de sert bir uğultuyla savurur. Ama mühim olan, o rüzgârı fırtınaya çevirmemektir. Evlilik, inatla değil; sevgiyle, saygıyla yürür. Hayat, şikâyetle değil; şefkatle güzelleşir. Eşin artık senin kader arkadaşın… Ona karşı nazın da olsun, vefan da. Güzel kızım, Eşine karşı sesin değil, kalbin yükselsin. Eşinin annesi senin de annen olsun, babası senin de baban… Onları dışlama ki, sen de dışlanmayasın. Adaletli ol. Haksızlık etme. Ama haksızlık karşısında da susma. Sevgili İbrahim, Bugünden itibaren sen de artık benim bir evlâdımsın. Üçüncü oğlumsun. Sana yalnızca bir kız evlât vermiyoruz biz… Sana bir ömrün hatırasını, yılların emeğini, bir annenin duasını ve bir babanın kalbini emanet ediyoruz. O bizim kıymetlimizdir. Onun bir damla gözyaşına dünyaları değişmeyiz. O bizim sevinç kaynağımız, içimizdeki neşedir. Onun neşesi sönmesin… ışığı eksilmesin. Aman ha dikkat edesin. Onu sev, koru, gözet ki… Sen de sevilesin, gözetilesin. Sadece gülüşünde değil, sessizliğinde de, gözyaşında da yanında ol. Unutma oğlum, evlilik sadece güzel anları paylaşmak değildir. Zorlukları birlikte omuzlamaktır. Nikâh masasında verdiğin o sözü daima hatırla: “İyi günde, kötü günde birlikte olacağız.” Bu bir vaat değil… Bu, bir namus sözüdür. Bu, birlikte yürünmesi gereken bir yoldur artık. Bir yuvayı ayakta tutan beş temel esas vardır unutmayasın: Sevgi, Saygı, Sadakat, Sabır ve Emek. Artık “ben” değilsiniz bundan sonra, “biz”siniz. Bu yuvayı birlikte kurdunuz. Birlikte büyütecek, birlikte yeşerteceksiniz. Ve meyvesini birlikte toplayacaksınız. Sevgili oğlum, Hata yapmaktan korkmayın. İnsanız, elbet hata yaparız. Ama hatada ısrar etmeyesin. Birbirinize gönül koyabilirsiniz, bu insani bir şeydir. Ama sakın gönül yıkan olmayasın. Birbirinizin eksiğini tamamlayın, fazlalıklarınızla övünmeyin. Ne yaşarsanız yaşayın, ne olursa olsun, birbirinizin elini sakın bırakmayın! Kalbiniz, birbirine daima sevgi ve saygı sinyalleri göndersin. Yüzünüzü birbirinizden asla çevirmeyin. Çünkü bu hayat; "keşke"lerle oyalanacak kadar uzun değildir. Güzel Mevla’m; Yuvanıza huzur, gönlünüze muhabbet, ömrünüze bereket versin. Ayağınıza taş değdirmesin. Kazancınız helal, rızkınız bol ve bereketli olsun. Kötülerle ve kötülüklerle karşılaştırmasın; iyilerle, iyiliklerle yolunuzu kesiştirsin. Çocuklarınız evinizin neşesi, kalbinizin armağanı olsun. Mevla’m onları korusun, gözetsin, yolundan ayırmasın. Sizlere, bir ömür boyu O’nun yolunda yürüyen gerçek birer kul ve birbirine sadık eşler olmayı nasip etsin. Bu özel ve güzel günde, aramızda olmasa da yüreğimizde her daim yaşayan eşime, 46 yıl bu yollarda beraber yürüdüğümüz can yoldaşıma, Rabbim’den rahmet diliyorum. Bugün burada bizimle olan, bu sevince ortak olan herkese gönülden teşekkür ediyorum. Ve şimdi… Sizleri, eşimin ruhuna birer Fatiha okumaya davet ediyorum. Canım sevgilim… Yıllar geçti, acım dinmedi, yokluğun eksilmedi. Ama ben, senden öğrendiğim gibi, güçlü durmaya çalışıyorum. Sen gittin ama ben seni bırakmadım. Dualarıma kazıdım adını. Çocuklarımızla, hatıralarınla, sevdanla yaşıyorum. Ve şimdi, bu mektubu bitirirken sana bir teklifim var bilirim beni kıfrmazsın: Senin o köşkünün bir köşesinde benim için de bir yer ayır. Çünkü bir gün oraya geldiğimde, yine dizine başımı koymak isterim. Parmaklarını saçlarımın arasında usul usul gezdirmeni isterim. Aynı köşkte. Aynı sessizlikte. Aynı muhabbetle. Dünyada yarım kalan ne varsa, orada tamamlayalım isterim. Ben yine sana kitaplarımı okuyayım, sen gözlerinle dinle isterim. Ben yine sustuğumda, gözlerime bakıp bsni anlayıveresin isterim. Çocuklarımız kendi yuvalarını kuruyorlar, zaman hızla akıyor… Ama içimdeki sevda yerinde öylece duruyor. Sen gittiğinden beri, kalbim hep bir yere bakıyor. Oraya…Senin olduğun yere. Sana… Özlemle, inançla, sonsuz bir sadakatle…Ben bu dünyada neyi tamamladıysam, bir gün gelip onları sana anlatacağım. O gün, yeniden “biz” olacağız. Ve bu mektup da yarım kalmayacak. 46 yıl aynı sofrayı, aynı duayı, aynı suskunluğu paylaştığın eşin; Rüştü KAM

30 Haziran 2025 Pazartesi

ÖZBEKİSTAN VE TÜRKİSTAN IX

BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ’NİN ÖZBEKİSTAN VE TÜRKİSTAN GEZİSİ (IX) - Geriye dönüşümüzde bazı arkadaşlar, “Niye geldik bu şehre, öyle çok da etkileyici bir yer değilmiş,” diyerek memnuniyetsizliklerini dile getirdiler. Oysa mesele sadece görüneni görmek değil, görülemeyeni hissedebilmektir- Rüştü Kam Semerkand – II Sabah erkenden yola çıkmıştık. Akşam trenle Taşkent’e döneceğiz. Dönüş yolunda iki önemli durak daha var: İmam Madrid’inin türbesi ve geleneksel kâğıt imalathanesi. İmam Buhari’nin türbesi ise restorasyon nedeniyle ziyarete kapalıymış. Program böyle. Programı yapan Hüseyin. Yolların müsait olmadığı için, otobüsle devam edemiyormuşuz bunun için altı tane minibüs kiralanmış. Yola çıkmadan önce Hüseyin’le küçük bir plan yaptık: Hedefimizi dağları aşarak ulaşacağımız içim, dağın ulaşabildiğimiz en yüksek yerine vardığımızda manzaraya karşı bir keyif çayı içecektik. Şoförler arasında uzlaşma sağlanamayınca bu keyfi yaşayamadık maalesef. Ancak, dönüşte Hüseyin’den tandır kebabı sözü aldık. Böylece geliş yolundaki o eksikliği telafi edecektik. Aynı şekilde başka bir aksaklığın yaşanmaması için Hüseyin’in olduğu araç önden gidecek, diğer araçlar onu takip edecekti. Nitekim bu karar isabetli oldu. Semerkand’ın gölgesinden uzaklaşıp Özbek bozkırlarına açılıyorduk. Siyah taşlar arasında kıvrıla kıvrıla ilerleyen daracık yollarda, bazen dağa tırmanıyor, bazen sert inişler yapıyorduk. Asfalt vardı ama alışık olduğumuz türden değildi. Araç zıpladıkça başımız tavana değecek gibi oluyordu. Şehr-i Sebz’e gidiyoruz. Timur’un şehrine. O’nun mezarını görmeye. Önceden hazırlattığı ama sonradan oraya defnedilmediği o boş mezarı ve diğer kalıntıları göreceğiz. Boş mezar deyip geçmeyelim, önemli olan o mezara Timur’un konulmamış olması değil, dünya çapında bir Emir’in/Hükümdarın daha dünyada iken kendi mezarını bizzat kendisinin hazırlatmasıydı. Ölümü unutmamasıydı. ‘Beni buraya gömün’ demesiydi. İşte biz o ruh halini yakalamaya çalışacağız. Tabii ki, becerebilirsek … Şehr-i Sebz: Emir Timur’un Doğduğu Topraklar Yola çıkarken, içimizden; “Belki Timur bizi şehrin kapısında karşılar,” diye geçirmiştik. Ama olmadı. Şehrin dışında araçlardan indik, yürüyerek vardık giriş kapısına. Rehber Yıldız, kapının önünde Timur’un çocukluğu ve gençliği hakkında kısa bilgiler verdi. “Timur, 1336 yılında Özbekistan'da Keş (Şehr-i Sebz) yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde doğmuştur. Barlas boyuna mensup bir ailenin çocuğudur. Babası Emîr Turagay, annesi ise Tekina Hatun'dur. Timur’un çocukluğu ve gençliğiyle ilgili, bilgiler sınırlıdır. Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım'ı nikâhına alarak damat anlamına gelen Küregen takma adını taşımaya hak kazanmıştır. Ancak Cengiz Han’ın soyundan gelmediği için "Han unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmıştır. Şehr-i Sebz, yeşil şehir demektir. Ancak bizim için yalnızca yeşilliğiyle değil, taşıdığı tarihî anlamla da özel bir yere sahiptir. Ne yazık ki; buradaki koskoca şehirden arkaya kalan bu gördüğünüz kapı ve içeride birkaç yıkılmış duvar kalıntıları kalmıştır.” Şehir sessizdi. Ama bu sessizlik, çok şey anlatıyordu. Daha ilk adımda şunu öğrendik: Meğer her büyük yürüyüş, yalın ayak bir adımla başlarmış. Grup kapıdan içeriye giriş yaptı ve biz Hüseyin’le birlikte sessizce yürümeye başladık ama bir anda sessizliğini bozdu Hüseyin: “Hocam, bu etrafta gördüğün taşlar ve sütunlar Ak Saray’dan kalanlardır. Timur’un buradaki yaptırdığı sarayın adıdır Aksaray. Ak Saray, Timur İmparatorluğu dönemine ait önemli bir yapıdır ve Timurlu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Timur, başkent olarak Semerkand’ı seçmiş olsa da o doğup büyüdüğü Şehr-i Sebz’i devamlı kalbinde taşımıştır. O vefalı bir Hükümdardır. Köylü çocuğu olduğunu hiçbir zaman unutmamıştır. O saraylarda büyüyen bir şımarık çocuk değildir. Bu sarayın duvarına şu cümleyi yazdırmıştır: ‘Eğer gücümden şüphe ediyorsan, şu yaptıklarıma bak, yeter.” Rehber Yıldız da hemen oradaki bir kalıntının yanında durdu, eğildi, biraz taşla konuşuyormuş gibi o vaziyette kaldı ve doğrulurken şunları söyledi: “Saraydan geriye balan bu taş, bana lisan-ı haliyle şöyle dedi: Ben şahidim ki; Timur, doğduğu bu köyden hiç utanmadı. Aksine, köylülüğüyle her zaman gurur duydu. Bugün bazıları kendi köklerinden utanır; halkından uzak durur. Ama Timur halkıyla birlikte yürüdü. Onlardan utanmadı. Onları küçük görmedi. Başkalarıyla iş tutarak onları itibarsızlaştırmadı. Çünkü o bilirdi ki, köksüz ağaç yeşermez. Geçmişini gizlemek şehirli olmak değil, bir zaaf belirtisidir.” Şehr-i Sebz’de yalnızca bir kişiyi değil, bir mirası ziyaret ediyorduk. Anlamlı bir ziyaret gerçekleştiriyorduk. Sadece bir mezarın değil, bir fikrin ve bir inancın izini sürüyorduk. Ve anladık ki: Kökünü unutmayan, toprağını, kültürünü sahiplenen her milletin kurduğu medeniyet bir gün gelir yeniden filizlenebilirmiş. Çünkü kök salmak, önce kendi köküne sahip çıkmakla başlarmış. Ziyaretin Sessiz Tanıkları Şehr-i Sebz’in sokaklarındayız, Yıldız’ın çubuğunu takip ediyoruz. Meğer Emir Timur bizi orada meydanda bekliyormuş. Günahını almışız Emir’in. Selamlaştık, hatıra fotoğrafları çektirdik. Şehrini ziyaret etmemizden fevkalade memnun kaldı. “Vaktiniz olursa bir gün doğduğum köyde de sizleri ağırlamak isterim” dedi. Güneşin bağrında orada öylece duruyordu, yapayalnız. İçimiz cız etti. Yazık hem de ne yazık; yazı yok kışı yok devamlı orada öylece bekliyor. Ben bütün heykellere aynı şekilde acırım. Ziyaretçilerini karşılamak için çekiyor olmalılar bu eziyeti. Tam o sırada, Fergana Bölgesi’nden gelen bir Özbek grubuyla karşılaştık heykelin önünde. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince çok sevindiler. “İlk defa Türkiye’den gelen Türkleri görüyoruz,” dediler. Gözlerinde içten bir sevinç parlıyordu. Cep telefonlarıyla Fergana’daki akrabalarını aradılar ve bizimle tanıştırdılar: “Bakın, Türkiye’den gelen Türkler burada!” El salladık ekrandan onlara. Heyecanları görülmeye değerdi. Yürüyüşe devam ettik. Yolun sonunda sağda bir cami vardı. Merdivenle çıkılıyor oraya. Hemen avlusunda toplaşıverdik: “Değerli Anadolu Kervanı, sevgili misafirlerimiz… Şu an önümüzde duran yapı Kok Gumbaz Camii’dir. ‘Mavi Kubbe’ anlamına gelir. O kubbe sanki gökyüzünden yere inmiş gibi şehre bakar. Bu camiyi 1434 yılında Uluğ Bey, babası Şahruh adına inşa ettirmiştir. Şehr-i Sebz’in en büyük camiidir. Burası yalnızca ibadet edilen bir mekân değil, aynı zamanda bir medeniyetin gökyüzüne açılan kapısıdır. Kubbesinin çevresinde ‘Mülk yalnızca Allah’ındır’ ayeti yazılıdır. Yapı kare planlıdır. Dört köşesindeki spiral merdivenlerle kubbe altına çıkılır. İç süslemeleri zamanla yıpranmış olsa da hâlâ etkileyicidir. Mozaikler, çiniler ve hat yazıları bir dönemin estetik anlayışını ve bilgisini yansıtır. Bu cami, çok iyi bir niyetle inşa edilmiş bir sığınaktır. Dışarıdan bakınca bir cami görürsünüz; ama içine girince göğe açılan bir kubbenin altında durduğunuzu hissedersiniz. O kubbe baba gibidir. Yağan yağmurdan-kardan ve güneşten çocuklarını koruyan şemsiyedir. Uluğ Bey babası için yaptırmıştır bu camii. “Babacığım; sen bizi korudun biz de bizden sonra gelenleri koruyacağız anlamında.” Baba- oğul münasebeti. “Şu gördüğünüz yapı ise ilk bakışta türbe gibi görünse de aslında bir çeşmedir. Yanındaki kavak ağacı asırlıktır; belki de Timur’un çocukken gölgesinde oturduğu ağaçlardan biridir.” Kok Gumbaz Camii’nde, gökyüzüne açılan mavi kubbenin altında bir çağın bilgeliği yankılanıyormuş meğer. Sade mimarisiyle, gösterişten uzak bir yapıydı oysa. Bazı yapılar ibadet içindir; bazıları ise hem ibadet hem idrak içindir. Kok Gumbaz, ikincisinden olsa gerek. Cami ziyaretinden sonra biraz yürüyerek Timur’un o boş ve de boş olması ile anlam kazanan mezarına ulaştık. Yeni dikilmiş ağaçların arasından geçtik. Mezar yerin birkaç metre altındaydı. Dar bir merdivenden inerek loş, serin bir odaya vardık. Her şey sadeydi, gösterişten uzaktı; gösterişsiz ama saygı dolu bir atmosfer vardı. Bu mezar, Timur’un sağlığında kendi adına hazırlattığı mezarıydı. Ancak kader farklı tecelli etmiş; naaşı Semerkand’daki Gur-ı Emir’e defnedilmişti. Bu boş mezar, Timur’un toprağa bağlılığının ve ölüm karşısındaki tevazuunun sembolüydü. En azından biz öyle anladık. Dışarı çıktığımızda hemen yolun kenarında, isimleri dahi yazılı olmayan, birkaç mezar daha gördük. Rehberimiz, bunların Timur’un çocuklarına ve akrabalarına ait olduğunu söyledi. Bir zamanlar han soyunun devamı olan bu çocuklar, şimdi sessizliğin içinde birbirlerine komşuydular. Babalarının gölgesinde yatıyorlardı ama tarihin gölgesine bile düşememişlerdi. Bu sade manzara bize şunu hatırlattı: Ne kadar güçlü olursan ol, sonunda düşeceğin yer kara topraktır. “Emir Timur’un tarihî kaynaklarda adı geçen dört oğlu vardır: Cihangir, Ömer Şeyh, Mîrânşah ve Şahruh. Bu dört evlattan özellikle Şahruh, Timur’un ölümünden sonra devletin yönetimini üstlenmiş ve Herat merkezli kültürel ve ilmî bir hamle başlatmıştır. Ünlü gökbilimci Uluğ Bey de onun oğludur. Diğer oğulları ise genellikle askerî ya da idarî görevlerde bulunmuş, ancak siyasi olarak kalıcı bir iz bırakamamışlardır. Cihangir genç yaşta vefat etmiş, Timur’un onun ardından büyük bir acı yaşadığı rivayet edilir. Ömer Şeyh ise Fergana bölgesinde görev almış, 1394’te ölmüştür. Mîrânşah bir dönem Azerbaycan ve İran’da valilik yapmış, fakat ilerleyen yıllarda sağlığı bozulmuştur. Bugün Şehr-i Sebz’de, Timur’un ailesine ait birkaç mezar bulunmaktadır. Mezar taşları olmayan, yan yana sıralanmış bu kabirlerin Timur’un çocuklarına ait olduğu kabul edilmektedir. İsimleri belli değildir; ancak yerel kaynaklara göre bu mezarlarda Cihangir ile Ömer Şeyh’in defnedilmiş olma ihtimali yüksektir. Sessizlik içindeki bu mezarlık, bir zamanlar han soyunun devamı olan çocukların, tarihin gölgesine dahi düşemeden nasıl unutulabildiğini gösteren dokunaklı bir manzaradır.” Tarih bazen görkemli saraylarla, bazen de isimsiz mezar taşlarıyla konuşur. Şehr-i Sebz’de karşımıza çıkan bu sade kabirler, bize sessizliğin de bir anlatımı olduğunu hatırlattı. Timur’un oğullarıydı onlar; bir zamanlar ordular yöneten, şehirler kuran, saltanat hayalleri kuran kişiler… Şimdi ise ne bir isimleri var ne de bir mezar taşları. Belki de tarihin en ağır hükmü budur: Unutulmak. Ama biz o gün, o mezarların önünde bir dua ile yalnızca isimleri değil, hatırlanmayı da paylaştık. Çünkü bir insanı yaşatan bazen sadece adının anılmasıdır. Sessiz Mezarlardan Renkli Defterlere Geri dönüş yolunda birkaç çocuk dikkatimizi çekti. Çimenlerin üzerine yayılmışlar, ellerindeki kâğıt ve kalemlerle resim yapıyorlardı. Rehberimiz, bu çocukların ressam olmak istediklerini söyledi. Tarihî yapıları çiziyor, çevreyi gözlemliyorlardı. Ne hoş bir manzaraydı bu… Sanatla geçmiş arasında bağ kuruyorlardı. Bir milletin sesi bazen kalemle, bazen taşsız bir mezarla duyulur. Biz orada hem kaybolmuş olanı hem de yeniden filizlenen umudu gördük o çocuklarda. Soğuk Tandır Evet dönüş yolunda dağın zirvesine ulaştığımız yerde tandır yemek için yaklaştık mekâna. Aynı zamanda insani ihtiyaçlarımızı da giderecektik. Mekân mükemmel, manzara da şahane. Mekân sahiplerine önceden haber verildiği için servis hemen yapıldı. Görüntüsü güzel tandır kebabının, servis şekli de göze hitap ediyor. Hemen elimizi kolumuzu sıvadık ve yumulduk tandıra. Daha ilk lokmada geri çekildik. Bu ne yaaa…Soğuk kebap mı olurmuş. Buz dolabından çıkmış gibi. Kebap hayalimiz suya düştü. Soğuk duş. Bunlar soğuk, ısıtılması gerek bunların desek de sesimizi duyan olmadı. Aslında duydular duymasına da işlerine gelmedi desek daha doğru olur. “Fırını söndürmüşlermiş tekrar yakamazlarmış, biz geç gelmişiz falan filan...” Ben hayalimde Denizli tandırını canlandırmıştım: Fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde; lavaşın üzerinde lokum gibi kuzu eti, yanında incecik doğranmış söğüş, halkası bol soğan, közde patlamış acı biber, köpüklü ayran… Parmaklarını yedirten cinsten. “Aman Allah’ım, yemede yanında yat!” diyeceğiniz cinsten...! “Türk geleneğinde kuru et vardır, sıcak tandır sonradan çıkan bir alışkanlıktır,” gibi açıklamalar eşliğinde birer ikişer lokma almaya çalıştık ama… Yağı donmuş eti yemek ne mümkün! Ağzımızda çiğniyoruz ama boğazımızdan geçmiyor. Neyse, “nimettir” deyip yemediğimiz kebabın parasını da ödeyip devam ettik yolumuza. “Olur mu böyle şey, para veriyoruz kardeşim!” diyenler oldu ama… Oluyormuş demek ki. Oldu işte… Şah-ı Zinde Boş bir mezardan, çinilerle süsülenmiş türbeler diyarına geldik. Şah-ı Zinde ’deyiz. Şehrin kalbinde. Göğe doğru sessizce yükselen bir başka hazine duruyor önümüzde. Merdiven basamaklarını birer birer çıkarak ulaştık Şah-ı Zinde ’ye. Zirveye çıkınca aldı sazı eline başladı çalmaya Yıldız: “Burası yalnızca bir mezarlık değil; taşın estetikle dans ettiği bir mabettir. Buradaki her türbe, öğeleri yerli yerinde olan bir mimari cümledir. Çiniler gökyüzünü yansıtır, kemerler sonsuzluğu çağırır. Zaman, burada akmaz; bir halı deseni gibi donmuştur. Şu çinilerdeki zarafete bakar mısınız? 700 yıl geçmiş aradan ama onlar hâlâ göz kamaştırıyor. Çünkü burada estetik, bir süs değil; bir saygı biçimidir. Ölümün karşısında hayatı savunan bir zarafet. İşte bu, Şah-ı Zinde’ dir. Ve bu miras bugün hâlâ Semerkand’ın sokaklarında yaşamaktadır. Evet burası Şah-ı Zinde. Yani, ‘Yaşayan Kral’. Buraya bu ismi veren inanç, Hazret-i Muhammed’in amcasının oğlu Kusem bin Abbas’a dayanır. Rivayetlere göre İslâm’ı Orta Asya’ya ulaştırmak için gelen bu sahabe, burada şehit edilmiştir. Fakat halk, onun bir mağaraya girip gözlerden kaybolduğuna ve hâlâ Semerkand’ı manevî olarak koruduğuna inanır. Efsane geriye dönecektir. İşte bu yüzden ‘diri’ ya da ‘yaşayan’ olarak anılır. İç içe geçmiş türbelerin, medrese kalıntılarının ve mezarların olduğu bu kompleks, 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar farklı dönemlerde inşa edilmiştir. Timur döneminde, hanedan üyeleri ve komutanlar için burada birer birer türbeler yapılmıştı. Her biri ayrı bir sanat şaheseri olan bu yapılar, Türk-İslâm mimarisinin çiniyle şiirleştiği nadir mekânlardandı. Yıldız, gözlerimizi türbelerin üzerindeki yazılara yöneltti ve şöyle dedi: “Bakın şu kufi hatlarla yazılmış olanlar erken döneme aittir. Şu mavi kubbenin altındaki türbe ise Timur’un kız kardeşi Şirin Beg Ağa’ya aittir. Her detayda hem güç hem de zarafet var. Ama en önemlisi, bu binaların ölümle hayat arasındaki o ince çizgide bizlere bir şeyler söylüyor olmasıdır.” Ben o sırada kalabalıktan biraz uzaklaşıp merdivenlerin kenarındaki gölgede soluklanmak ve biraz da tefekküre dalmak istedim. Çünkü, taşların diliyle konuşan bir mekândı burası. Her türbe, her motif sanki şöyle diyordu lisan-ı halleriyle: “Dün ben buradaydım. Şimdi sen varsın. Ama yarın sen de yok olacaksın.” Arkadaşlar da sessizleşti. O bildik fısıltılar bile kesilmişti. Herkes ya çinilere yakından bakıyor ya da türbelerin gölgesinde bir gün sıranın kendisine geleceğini düşünüyordu. Evet; Şah-ı Zinde ölülerin değil, yaşayanların aynasıydı. Esra kızımız arkadan çok ciddi bir soru sordu: “Burası cennetin neresine düşer acaba?” İçimizden birkaç kişi güldü ama belli ki o da herkes gibi etkilenmişti buradan. Çünkü burada insan sadece bir mezarlığı değil, bir medeniyeti; sadece geçmişi değil, kendi sonunu da düşünüyordu. Çünkü Şah-ı Zinde, taşla yapılmış bir dua gibiydi. Renkleriyle gözümüzü, sessizliğiyle kalbimizi, anlatısıyla zihnimizi uyarıyordu. Tarih burada sadece geçmişi anlatmıyordu bize, bugünü ve yarını nasıl yaşayacağımızı da hatırlatıyordu. Ölümü hatırlatıyordu…“Dün ben buradaydım. Şimdi sen varsın. Ama yarın sen de yok olacaksın.” İmam Mâtürîdî: Mezhep İmamımız Bugün adı sıkça anılsa da düşüncesinin özü unutulmuştur. Oysa İmam Mâtürîdî, İslâm düşüncesinde aklı merkeze alan, sorgulayan ve bilinçli bir inancı savunan öncü bir isimdir. Körü körüne itaat yerine, aklî muhakemeye dayalı bir iman anlayışı geliştirmiştir. Kur’an’ın sadece okunmakla kalmayıp anlaşılması gerektiğini hatırlatmıştır. Mâtürîdî’den uzaklaşıldıkça din dogmalaşmış, inanç istismara açık hale gelmiş, cemaat yapıları ise zamanla çıkar odaklarına dönüşmüştür. Bugün “Ben itikatta Matürîdî’yim” diyenler, acaba gerçekten onu ne kadar tanıyorlar? Bu sorunun cevabı, samimiyetle aranmalıdır. İmam Matürîdî’nin türbesi Semerkand’ın en sakin köşesinde yer alıyor. Daracık sokaklardan geçerek ağır ağır varılan bir gecekondu mahallesinde, koca imamın türbesi. Türbenin önüne ulaştığımızda, turkuaz renkli çinilerle süslenmiş sade ama zarif bir yapı karşımıza çıktı. İşte orada, türbenin merdivenlerinde bizi bekliyordu İmam Matürîdî. Tüylerim diken diken oldu. Karşımda duran İmam Matürîdî idi. Mezhep imamımız. Ben onu gıyaben tanıdım şimdi ise karşımda duruyor. Selam verdik, hafifçe eğilerek saygımızı da ifade ettik. “Biz, senin kurduğun mezhebin mensuplarıyız; Anadolu’dan geliyoruz,” dedik, edebe riayet ederek dedik bunu. Gülümsedi ve “Bilmez miyim,” dercesine sımsıkı sarıldı bizlere tek tek. Kayıtları kontrol etse ismimize rastlayamazdı belki ama yine de kucakladı bizi. Bir sıcaklık sardı içimizi. Büyüklük budur işte: Affedici olmak, yüz karasını yüze vurmamak, tanımasa da kucaklamak. Mâtürîdî mezhebinden olduğumuzu söylesek de hayatın bazı alanlarında Eş ‘ari görüşlere kaydığımızın farkındaydı sanki. Endişemizi gidermek ve bizleri rahatlatmak için; “çocuklar sizler rahat olun; İslâm da sizlere anlatılan gibi bir mezhebe bağlanma zorunluluğu yoktur. İslâm ölülerin egemenliğini yasaklar. Sizler yaşadığınız bölgelerde kendi problemlerinizi kendiniz çözün, çözün ki; İslâm sizin yaşadığınız çağa da, bölgeye de nazil olsun.” Birbirimize bakıştık; bu sözler bizlere yabancı değil, bu sözlerin hakikat olduğunu öğrenmek için Özbekistan’a kadar gelmemiz mi gerekiyordu?” der gibi ve huzurdan ayrılarak türbenin içine girdik. Rehberimiz Yıldız, böyle bir atmosferde İmam Matürîdi’nin hayatını özetlemeye başladı: “Tam adı Ebû Mansûr Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Mâtürîdî es-Semerkandî’dir. 863 yılında Semerkand’ın Mâtürîd köyünde doğmuştur. Hanefî mezhebinin önemli âlimlerinden İmam Cürcânî’nin öğrencisidir. Ebû Hanîfe’nin fikirlerini derinlemesine incelemiş, onları sistemleştirerek geliştirmiştir. Ehl-i Sünnet kelamının iki ana kolundan biri olan Matüridîlik mezhebinin kurucusu olarak kabul edilir. 944 yılında Semerkand’da vefat etmiştir. İşte burada medfundur. İmam Matüridî’nin fikirleri, Ehl-i Sünnet inancının anlaşılması ve yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Orta Asya, Hindistan ve Anadolu coğrafyasında etkili olmuştur. Aklı ve vahyi birlikte değerlendiren yaklaşımı, İslâm düşüncesine özgün bir derinlik kazandırmıştır. Bizlere kadar ulaşan başlıca eserleri arasında, kelam ilminin temel meselelerini ele alan Kitâbü’t-Tevhîd ve Kur’an’ı akıl ve nakille yorumladığı Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı tefsiri yer alır. Ayrıca fıkıh, usûl ve diğer İslâmî ilimlerde de geriye birçok değerli çalışma bırakmıştır.” Türbede bazılarımız ikişer rekât Tahiyyetü'l-mescid namazı kılarak vedalaştık o koca imamla… Semerkand Kâğıdı: Dut Ağacından Medeniyete Rehberimiz Yıldız, gözlerini bir ustanın narin ellerine odaklamış gibi, yavaş yavaş anlatıyordu, Semerkand kâğıdını: “Semerkant kâğıdı, 8. yüzyılda Çinli esirlerden öğrenilen bir teknikle, dut ağacının kabuğundan üretilmeye başlanmış. Bu gelenek, Özbekistan’ın Semerkand şehrinde doğmuş ve zamanla bir sanata dönüşmüş. Günümüzde hâlâ el işçiliğiyle, doğal malzemeler kullanılarak bu eşsiz kâğıt üretilmeye devam ediyor. Semerkand kâğıdının üretiminde yalnızca dut ağacının kabukları kullanılıyor. Kimyasal ağartıcıların yer almadığı bu yöntem sayesinde kâğıt doğal sarımsı rengini koruyor. El işçiliğine dayalı üretim şekli hem kâğıdın zarif dokusunu hem de dayanıklılığını belirliyor. Uygun koşullarda 300 yıla kadar saklanabilen bu kâğıt, özellikle hediyelik eşya yapımında ve eski el yazmalarının restorasyonunda kullanılıyor. Üretim süreci oldukça sabırlı ve özenli bir işçilik gerektiriyor. Önce dut ağacının kabukları toplanıp suya yatırılıyor. Ardından bu kabuklar dövülerek liflerine ayrılıyor. Elde edilen lifler, suyla karıştırılıp hamur hâline getiriliyor. Bu hamur, ahşap çerçeveli eleklerden süzülerek kâğıt tabakalarına dönüştürülüyor. Kurutulan tabakalar, son aşamada ametist taşıyla cilalanarak kullanıma hazır hale getiriliyor. Bu uygulama, Semerkand kâğıdının hem estetik hem de işlevsel kalitesini artıran geleneksel bir yöntemdir. Bu bir üretim değil, adeta sabırla yazılmış bir dua gibidir. Burada yapılan kâğıt, asırlardır hem kitapların hem de devlet belgelerinin taşıyıcısı oldu. Çin’den gelen teknik, burada öyle rafine hâle getirildi ki, artık bu kâğıt ‘Semerkand Kâğıdı’ adıyla anılır oldu.” Duvarlarda asılı duran eski haritalar, el yazmaları ve renkli desenler hemen dikkatimizi çekti. Kâğıt, bilgiyle birlikte yürüyen medeniyetin ayak izidir. O yalnızca üzerine yazı yazılan bir yüzey değil; bir kültürün, bir medeniyetin taşıyıcısıdır. Ve o medeniyet, meğer Semerkand gibi şehirlerin sabrında mayalanırmış. Bugün akşam yemeği için restorana gitmeyeceğiz; çünkü yolculuk var, zaman yok. Trenle Taşkent’e geçeceğiz. Buyruk böyle. Orada iki küçük bakkal bulduk. Özbek ekmeği aldık, arkadan gelenlere dükkânda ekmek kalmadı. Paylaştık. Yanına domates ve biber ekledik. Soğan yoktu, ama yine de çok lezzetliydi. Uzun zamandır bu kadar sade ve bu kadar güzel bir yemek yememiştim… Tren istasyonuna zamanında vardık. Hızlı tirenle Taşkent’e ulaştık. Sabah yeniden yola çıkacağız. Bu kez istikamet: Türkistan. Ey Özbekistan! Her şey iyi, her şey güzel de... Yıldızlara adam gibi bakan o adamı — Uluğ Bey’i — neden astınız? Aklı esas alan, ilmiyle insanlara yol açan o büyük âlimi neden susturdunuz? Artık biz, gökyüzüne bakmaktan çekinir olduk. Yıldızlara yönelmekten, aklımızı kullanmaktan, düşünmekten korkar hâle geldik. Elimizde, sadece Şah-ı Zinde’nin kubbelerinde yankılanan derin bir sessizlik kaldı. Turkuaz renkler bile artık hüzünle parlıyor. Bir estetik harikasının içinden geçiyoruz ama ne gariptir ki üzgünüz, ürkek ve ruhsuzuz. Ey Özbekistan! Sen bize yalnızca bir medeniyetin nasıl kurulduğunu göstermedin; O medeniyetin, ruhunu yitirmiş ellerde nasıl çürüyüp çöktüğünü de gösterdin… Dünyaya kendi aklıyla, kendi gözlüğüyle bakan inançlı insanları önemsizleştirenler, hor görenler, susturanlar… Uluğ Bey’in oğlunun torunları hâlâ aramızda dolaşıyor! Ama ya onların karşısına dikilecek olanlar? İbret alarak, gerçekten inandığı için bir şeyler yapması gerektiğini hissedenler... On lar ne zaman çıkacaklar ortaya? Aklını kiraya veren sahtekârların, hainlerin, yaltakçıların borusu daha ne kadar ötecek? Ey Özbekistan! Dünya çapında insanlar yetiştirmiş güzel ülke… Ey sevgili… Hoşça kal! Sevgiyle kal! Sağlıcakla kal! Devam edecek...