HAYATI TERSTEN YAŞAMAK; HAFTANIN HUT BESİ
RÜŞTÜ KAM
9.01.2025 BERLİN
Aziz kardeşlerim,
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Bu ilahi hüküm, insanlığın ortak kaderidir. Doğumla
başlayan yolculuk, mutlaka ölümle son bulur. Ne gençlik bu yazgıyı geciktirir
ne güç onu durdurur ne de makam onu unutturur. Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız.” (Tirmizî)
Bu hakikat yalnızca Kur’ân’da değil, insanlığa
gönderilmiş önceki kutsal metinlerde de açıkça ifade edilmiştir. Tevrat’ta
insanın yaratılışı ve sonu şöyle anlatılır:
“Topraktan geldin, toprağa döneceksin.”
(„Denn Staub bist du, und zum Staub kehrst du zurück.“ – 1. Mose /
Genesis 3,19)
İncil’de ise Hazreti İsa (aleyhisselâm) insanı şu
sözlerle uyarır:
“İnsana bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybetmesi ne fayda sağlar?”
(„Was hülfe es dem Menschen, wenn er die ganze Welt gewönne und nähme doch
Schaden an seiner Seele?“ – Matthäus 16,26)
Demek ki ölüm, yalnızca bir dinin değil, bütün insanlığın
üzerinde birleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Şimdi dinleyeceğimiz metin, bu
gerçeği alışılmışın dışında bir dille, hayatı tersinden anlatarak bize
hatırlatmaktadır. Tebessüm ettiren bu satırların ardında derin bir ibret
gizlidir.
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir…
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta
mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf
durmuş, iyiliğinize dua
ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan
doğruluyorsunuz,
yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar,
çocuklar torunlar hepsi
hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç
ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaşlara kadar garanti, huzur içinde
yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor,
kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün
size hoş geldin
hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor
patronunuz.. ve
genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan
tecrübeli bir insan
olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan…
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne
güzel günler
başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi
olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor
‘artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’
Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su
gölden bir dönem
başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,
araba kullanma
derdi de yok artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine
bak,
oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile
temizliyorlar, hatta
bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya
başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve
başka bir keyifli
dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için
ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık,
yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda
yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini
alıyorsunuz.
Veeeeee….
En güzeli deeee……
Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız
bitiyor…
Can Yücel
Aziz kardeşlerim,
Bu anlatım bize şunu fısıldar: İnsan hayatı ileriye doğru değil, farkında
olmadan sona doğru yaşanır. Güç azalır, beden zayıflar, kalabalıklar seyrelir.
Kur’ân bu gerçeği şöyle özetler:
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Hadîd, 20)
İncil’de de aynı geçiciliğe dikkat çekilir:
“Dünya ve onun tutkuları geçip gider.”
(„Und die Welt vergeht mit ihrer Lust; wer aber den Willen Gottes tut, der
bleibt in Ewigkeit.“ – 1. Johannes 2,17)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu geçicilik karşısında
insanın ne yapması gerektiğini şöyle bildirir:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan
kimsedir.” (Tirmizî)
Hayatı tersten yaşamak bir hayaldir; fakat ölümü
hatırlayarak yaşamak mümkündür. Asıl mesele tabuttan doğrulmak değil, tabuta
girmeden önce nasıl bir hayat sürdüğümüzdür. Çünkü ölüm bir son değil,
ilahi adaletin başladığı bir eştir. Tevrat’ta bu gerçek şu sözlerle ifade
edilir:
“Tanrı, gizli olsun açık olsun, yapılan her şeyi yargıya getirecektir.”
(„Denn Gott wird jedes Werk vor Gericht bringen, samt allem Verborgenen, es
sei gut oder böse.“ – Prediger / Kohelet 12,14)
Öyleyse geliniz, ölümü korkulacak bir karanlık değil;
hayatı ölçülü ve anlamlı kılan bir uyarı olarak görelim. Ölümü unutan savrulur;
ölümü hatırlayan ise istikamet bulur. Rabbimizden niyazımız şudur ki, son
nefesimiz imanla, hesabımız kolay, akıbetimiz hayır olsun.
“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; O senden razı, sen
O’ndan razı.”
(Fecr, 27–28)
Aziz kardeşlerim,
Ölüm; insanın en çok bildiği ama en az hazırlandığı hakikattir. Kur’ân bize
açıkça haber verir: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Buna
rağmen insan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar; sanki hesap yokmuş gibi
savurur ömrünü. Oysa ölüm, vakti gelince ne gençliğe bakar ne sağlığa ne de
planlara… Bir sabah kalbine düşer, bir gece nefesine ilişir. Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kul, kabre konulduğunda onu yalnız üç şey
takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla
kalır.” (Buhârî, Müslim) İşte o anda insan anlar ki, ömrü boyunca
sahiplendiklerinin hiçbiri kendisine ait değildir. Ölüm acıtır; çünkü
alışkanlıkları koparır, gururu ezer, maskeleri düşürür. Ama asıl yakıcı olan
ölüm değil, hesap günü için boş bir dosyayla huzura çıkmaktır. Kur’ân’ın
uyardığı gibi: “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir
kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88–89)
Aziz kardeşlerim,
Düşünün: Doğduğumuz gün belli değil, öleceğimiz gün gizlidir; fakat öleceğimiz
gerçeği kesindir. Dünya dediğimiz şey, aslında uzun sandığımız kısa bir bekleme
salonudur. Üzerine titrediğimiz her şey; bir gün başkasının elinde, bir gün
başkasının dilinde, bir gün de başkasının mirası olacaktır. İnsan, “benim”
dediği ne varsa hepsini ödünç taşır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Dünya hayatı
aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185)
Bugün uğruna kavga ettiğimiz şeyler, yarın mezar taşımıza yazılmayacaktır.
Ölüm, inkâr edilemeyen tek gerçektir; çünkü onun alternatifi yoktur. Her şey
tartışılabilir, her şey ertelenebilir; fakat ölüm ne inkâr edilir ne de
pazarlık kabul eder. İnsan, dünyayı ciddiye aldıkça kaybeder; ölümü ciddiye
aldıkça kazanır. Çünkü bu hayatta kesin olan tek şey, bu hayatın kesin
olmadığıdır.
Aziz kardeşlerim,
Dünya; insana “kalıcıyım” yalanını fısıldayan geçici bir duraktır. Bugün adına
hayat dediğimiz şey, gerçekte ölümün geciktirilmiş ilanıdır. Nefes alıp veriyor
olmak yaşamak değil; sadece mühlet almaktır. İnsan, farkında olmadan her gün
ömrünü değil, ölümüne kalan süreyi tüketir. Ne kadar yaşadığımız değil,
neye hazırlandığımız sorulacaktır. Çünkü bu dünya, sevap da üretir günah da;
fakat hiçbir şeyi saklamaz. Her iz kayda geçer, her tercih karşılık
bulur. Ölüm geldiğinde hayat bitmez; sadece mazeretler biter. O gün,
susmak bile bizim tercihimiz olmayacaktır.
Dünya susar, insan susar; hakikat ise konuşur.
Mevla’m acısız- sıkıntısız hayırlı bir ölün nasip etsin. Amin