1 Aralık 2025 Pazartesi

ÖZBEKİSTAN VE TÜRKİSTAN

BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ’NİN ÖZBEKİSTAN VE TÜRKİSTAN GEZİSİ (IX) - Geriye dönüşümüzde bazı arkadaşlar, “Niye geldik bu şehre, öyle çok da etkileyici bir yer değilmiş,” diyerek memnuniyetsizliklerini dile getirdiler. Oysa mesele sadece görüneni görmek değil, görülemeyeni hissedebilmektir- Rüştü Kam Semerkand – II Sabah erkenden yola çıkmıştık. Akşam trenle Taşkent’e döneceğiz. Dönüş yolunda iki önemli durak daha var: İmam Madrid’inin türbesi ve geleneksel kâğıt imalathanesi. İmam Buhari’nin türbesi ise restorasyon nedeniyle ziyarete kapalıymış. Program böyle. Programı yapan Hüseyin. Yolların müsait olmadığı için, otobüsle devam edemiyormuşuz bunun için altı tane minibüs kiralanmış. Yola çıkmadan önce Hüseyin’le küçük bir plan yaptık: Hedefimizi dağları aşarak ulaşacağımız içim, dağın ulaşabildiğimiz en yüksek yerine vardığımızda manzaraya karşı bir keyif çayı içecektik. Şoförler arasında uzlaşma sağlanamayınca bu keyfi yaşayamadık maalesef. Ancak, dönüşte Hüseyin’den tandır kebabı sözü aldık. Böylece geliş yolundaki o eksikliği telafi edecektik. Aynı şekilde başka bir aksaklığın yaşanmaması için Hüseyin’in olduğu araç önden gidecek, diğer araçlar onu takip edecekti. Nitekim bu karar isabetli oldu. Semerkand’ın gölgesinden uzaklaşıp Özbek bozkırlarına açılıyorduk. Siyah taşlar arasında kıvrıla kıvrıla ilerleyen daracık yollarda, bazen dağa tırmanıyor, bazen sert inişler yapıyorduk. Asfalt vardı ama alışık olduğumuz türden değildi. Araç zıpladıkça başımız tavana değecek gibi oluyordu. Şehr-i Sebz’e gidiyoruz. Timur’un şehrine. O’nun mezarını görmeye. Önceden hazırlattığı ama sonradan oraya defnedilmediği o boş mezarı ve diğer kalıntıları göreceğiz. Boş mezar deyip geçmeyelim, önemli olan o mezara Timur’un konulmamış olması değil, dünya çapında bir Emir’in/Hükümdarın daha dünyada iken kendi mezarını bizzat kendisinin hazırlatmasıydı. Ölümü unutmamasıydı. ‘Beni buraya gömün’ demesiydi. İşte biz o ruh halini yakalamaya çalışacağız. Tabii ki, becerebilirsek … Şehr-i Sebz: Emir Timur’un Doğduğu Topraklar Yola çıkarken, içimizden; “Belki Timur bizi şehrin kapısında karşılar,” diye geçirmiştik. Ama olmadı. Şehrin dışında araçlardan indik, yürüyerek vardık giriş kapısına. Rehber Yıldız, kapının önünde Timur’un çocukluğu ve gençliği hakkında kısa bilgiler verdi. “Timur, 1336 yılında Özbekistan'da Keş (Şehr-i Sebz) yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde doğmuştur. Barlas boyuna mensup bir ailenin çocuğudur. Babası Emîr Turagay, annesi ise Tekina Hatun'dur.Timur’un çocukluğu ve gençliğiyle ilgili, bilgiler sınırlıdır. Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım'ı nikâhına alarak damat anlamına gelen Küregen takma adını taşımaya hak kazanmıştır. Ancak Cengiz Han’ınsoyundan gelmediği için "Han unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmıştır. Şehr-i Sebz, yeşil şehir demektir. Ancak bizim için yalnızca yeşilliğiyle değil, taşıdığı tarihî anlamla da özel bir yere sahiptir. Ne yazık ki; buradaki koskoca şehirden arkaya kalan bu gördüğünüz kapı ve içeride birkaç yıkılmış duvar kalıntıları kalmıştır.” Şehir sessizdi. Ama bu sessizlik, çok şey anlatıyordu. Daha ilk adımda şunu öğrendik: Meğer her büyük yürüyüş, yalın ayak bir adımla başlarmış. Grup kapıdan içeriye giriş yaptı ve biz Hüseyin’le birlikte sessizce yürümeye başladık ama bir anda sessizliğini bozdu Hüseyin: “Hocam, bu etrafta gördüğün taşlar ve sütunlar Ak Saray’dan kalanlardır. Timur’un buradaki yaptırdığı sarayın adıdır Aksaray. Ak Saray, Timur İmparatorluğu dönemine ait önemli bir yapıdır ve Timurlu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Timur, başkent olarak Semerkand’ı seçmiş olsa da o doğup büyüdüğü Şehr-i Sebz’i devamlı kalbinde taşımıştır. O vefalı bir Hükümdardır. Köylü çocuğu olduğunu hiçbir zaman unutmamıştır. O saraylarda büyüyen bir şımarık çocuk değildir. Bu sarayın duvarına şu cümleyi yazdırmıştır: ‘Eğer gücümden şüphe ediyorsan, şu yaptıklarıma bak, yeter.” Rehber Yıldız da hemen oradaki bir kalıntının yanında durdu, eğildi, biraz taşla konuşuyormuş gibi o vaziyette kaldı ve doğrulurken şunları söyledi: “Saraydan geriye balan bu taş, bana lisan-ı haliyle şöyle dedi: Ben şahidim ki; Timur, doğduğu bu köyden hiç utanmadı. Aksine, köylülüğüyle her zaman gurur duydu. Bugün bazıları kendi köklerinden utanır; halkından uzak durur. Ama Timur halkıyla birlikte yürüdü. Onlardan utanmadı. Onları küçük görmedi. Başkalarıyla iş tutarak onları itibarsızlaştırmadı. Çünkü o bilirdi ki, köksüz ağaç yeşermez. Geçmişini gizlemek şehirli olmak değil, bir zaaf belirtisidir.” Şehr-i Sebz’de yalnızca bir kişiyi değil, bir mirası ziyaret ediyorduk. Anlamlı bir ziyaret gerçekleştiriyorduk. Sadece bir mezarın değil, bir fikrin ve bir inancın izini sürüyorduk. Ve anladık ki: Kökünü unutmayan, toprağını, kültürünü sahiplenen her milletin kurduğu medeniyet bir gün gelir yeniden filizlenebilirmiş. Çünkü kök salmak, önce kendi köküne sahip çıkmakla başlarmış. Ziyaretin Sessiz Tanıkları Şehr-i Sebz’in sokaklarındayız, Yıldız’ın çubuğunu takip ediyoruz. Meğer Emir Timur bizi orada meydanda bekliyormuş. Günahını almışız Emir’in. Selamlaştık, hatıra fotoğrafları çektirdik. Şehrini ziyaret etmemizden fevkalade memnun kaldı. “Vaktiniz olursa bir gün doğduğum köyde de sizleri ağırlamak isterim” dedi. Güneşin bağrında orada öylece duruyordu, yapayalnız. İçimiz cız etti. Yazık hem de ne yazık; yazı yok kışı yok devamlı orada öylece bekliyor. Ben bütün heykellere aynı şekilde acırım. Ziyaretçilerini karşılamak için çekiyor olmalılar bu eziyeti. Tam o sırada, Fergana Bölgesi’nden gelen bir Özbek grubuyla karşılaştık heykelin önünde. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince çok sevindiler. “İlk defa Türkiye’den gelen Türkleri görüyoruz,” dediler. Gözlerinde içten bir sevinç parlıyordu. Cep telefonlarıyla Fergana’daki akrabalarını aradılar ve bizimle tanıştırdılar: “Bakın, Türkiye’den gelen Türkler burada!” El salladık ekrandan onlara. Heyecanları görülmeye değerdi. Yürüyüşe devam ettik. Yolun sonunda sağda bir cami vardı. Merdivenle çıkılıyor oraya. Hemen avlusunda toplaşıverdik: “Değerli Anadolu Kervanı, sevgili misafirlerimiz… Şu an önümüzde duran yapı Kok Gumbaz Camii’dir. ‘Mavi Kubbe’ anlamına gelir. O kubbe sanki gökyüzünden yere inmiş gibi şehre bakar. Bu camiyi 1434 yılında Uluğ Bey, babası Şahruh adına inşa ettirmiştir. Şehr-i Sebz’in en büyük camiidir. Burası yalnızca ibadet edilen bir mekân değil, aynı zamanda bir medeniyetin gökyüzüne açılan kapısıdır. Kubbesinin çevresinde ‘Mülk yalnızca Allah’ındır’ ayeti yazılıdır. Yapı kare planlıdır. Dört köşesindeki spiral merdivenlerle kubbe altına çıkılır. İç süslemeleri zamanla yıpranmış olsa da hâlâ etkileyicidir. Mozaikler, çiniler ve hat yazıları bir dönemin estetik anlayışını ve bilgisini yansıtır. Bu cami, çok iyi bir niyetle inşa edilmiş bir sığınaktır. Dışarıdan bakınca bir cami görürsünüz; ama içine girince göğe açılan bir kubbenin altında durduğunuzu hissedersiniz. O kubbe baba gibidir. Yağan yağmurdan-kardan ve güneşten çocuklarını koruyan şemsiyedir. Uluğ Bey babası için yaptırmıştır bu camii. “Babacığım; sen bizi korudun biz de bizden sonra gelenleri koruyacağız anlamında.” Baba- oğul münasebeti. “Şu gördüğünüz yapı ise ilk bakışta türbe gibi görünse de aslında bir çeşmedir. Yanındaki kavak ağacı asırlıktır; belki de Timur’un çocukken gölgesinde oturduğu ağaçlardan biridir.” Kok Gumbaz Camii’nde, gökyüzüne açılan mavi kubbenin altında bir çağın bilgeliği yankılanıyormuş meğer. Sade mimarisiyle, gösterişten uzak bir yapıydı oysa. Bazı yapılar ibadet içindir; bazıları ise hem ibadet hem idrak içindir. Kok Gumbaz, ikincisinden olsa gerek. Cami ziyaretinden sonra biraz yürüyerek Timur’un o boş ve de boş olması ile anlam kazanan mezarına ulaştık. Yeni dikilmiş ağaçların arasından geçtik. Mezar yerin birkaç metre altındaydı. Dar bir merdivenden inerek loş, serin bir odaya vardık. Her şey sadeydi, gösterişten uzaktı; gösterişsiz ama saygı dolu bir atmosfer vardı. Bu mezar, Timur’un sağlığında kendi adına hazırlattığı mezarıydı. Ancak kader farklı tecelli etmiş; naaşı Semerkand’daki Gur-ı Emir’e defnedilmişti. Bu boş mezar, Timur’un toprağa bağlılığının ve ölüm karşısındaki tevazuunun sembolüydü. En azından biz öyle anladık. Dışarı çıktığımızda hemen yolun kenarında, isimleri dahi yazılı olmayan, birkaç mezar daha gördük. Rehberimiz, bunların Timur’un çocuklarına ve akrabalarına ait olduğunu söyledi. Bir zamanlar han soyunun devamı olan bu çocuklar, şimdi sessizliğin içinde birbirlerine komşuydular. Babalarının gölgesinde yatıyorlardı ama tarihin gölgesine bile düşememişlerdi. Bu sade manzara bize şunu hatırlattı: Ne kadar güçlü olursan ol, sonunda düşeceğin yer kara topraktır. “Emir Timur’un tarihî kaynaklarda adı geçen dört oğlu vardır: Cihangir, Ömer Şeyh, Mîrânşah ve Şahruh. Bu dört evlattan özellikle Şahruh, Timur’un ölümünden sonra devletin yönetimini üstlenmiş ve Herat merkezli kültürel ve ilmî bir hamle başlatmıştır. Ünlü gökbilimci Uluğ Bey de onun oğludur. Diğer oğulları ise genellikle askerî ya da idarî görevlerde bulunmuş, ancak siyasi olarak kalıcı bir iz bırakamamışlardır. Cihangir genç yaşta vefat etmiş, Timur’un onun ardından büyük bir acı yaşadığı rivayet edilir. Ömer Şeyh ise Fergana bölgesinde görev almış, 1394’te ölmüştür. Mîrânşah bir dönem Azerbaycan ve İran’da valilik yapmış, fakat ilerleyen yıllarda sağlığı bozulmuştur. Bugün Şehr-i Sebz’de, Timur’un ailesine ait birkaç mezar bulunmaktadır. Mezar taşları olmayan, yan yana sıralanmış bu kabirlerin Timur’un çocuklarına ait olduğu kabul edilmektedir. İsimleri belli değildir; ancak yerel kaynaklara göre bu mezarlarda Cihangir ile Ömer Şeyh’in defnedilmiş olma ihtimali yüksektir. Sessizlik içindeki bu mezarlık, bir zamanlar han soyunun devamı olan çocukların, tarihin gölgesine dahi düşemeden nasıl unutulabildiğini gösteren dokunaklı bir manzaradır.” Tarih bazen görkemli saraylarla, bazen de isimsiz mezar taşlarıyla konuşur. Şehr-i Sebz’de karşımıza çıkan bu sade kabirler, bize sessizliğin de bir anlatımı olduğunu hatırlattı. Timur’un oğullarıydı onlar; bir zamanlar ordular yöneten, şehirler kuran, saltanat hayalleri kuran kişiler… Şimdi ise ne bir isimleri var ne de bir mezar taşları. Belki de tarihin en ağır hükmü budur: Unutulmak. Ama biz o gün, o mezarların önünde bir dua ile yalnızca isimleri değil, hatırlanmayı da paylaştık. Çünkü bir insanı yaşatan bazen sadece adının anılmasıdır. Sessiz Mezarlardan Renkli Defterlere Geri dönüş yolunda birkaç çocuk dikkatimizi çekti. Çimenlerin üzerine yayılmışlar, ellerindeki kâğıt ve kalemlerle resim yapıyorlardı. Rehberimiz, bu çocukların ressam olmak istediklerini söyledi. Tarihî yapıları çiziyor, çevreyi gözlemliyorlardı. Ne hoş bir manzaraydı bu… Sanatla geçmiş arasında bağ kuruyorlardı. Bir milletin sesi bazen kalemle, bazen taşsız bir mezarla duyulur. Biz orada hem kaybolmuş olanı hem de yeniden filizlenen umudu gördük o çocuklarda. Soğuk Tandır Evet dönüş yolunda dağın zirvesine ulaştığımız yerde tandır yemek için yaklaştık mekâna. Aynı zamanda insani ihtiyaçlarımızı da giderecektik. Mekân mükemmel, manzara da şahane. Mekân sahiplerine önceden haber verildiği için servis hemen yapıldı. Görüntüsü güzel tandır kebabının, servis şekli de göze hitap ediyor. Hemen elimizi kolumuzu sıvadık ve yumulduk tandıra. Daha ilk lokmada geri çekildik. Bu ne yaaa…Soğuk kebap mı olurmuş. Buz dolabından çıkmış gibi. Kebap hayalimiz suya düştü. Soğuk duş. Bunlar soğuk, ısıtılması gerek bunların desek de sesimizi duyan olmadı. Aslında duydular duymasına da işlerine gelmedi desek daha doğru olur. “Fırını söndürmüşlermiş tekrar yakamazlarmış, biz geç gelmişiz falan filan...” Ben hayalimde Denizli tandırını canlandırmıştım: Fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde; lavaşın üzerinde lokum gibi kuzu eti, yanında incecik doğranmış söğüş, halkası bol soğan, közde patlamış acı biber, köpüklü ayran… Parmaklarını yedirten cinsten. “Aman Allah’ım, yemede yanında yat!” diyeceğiniz cinsten...! “Türk geleneğinde kuru et vardır, sıcak tandır sonradan çıkan bir alışkanlıktır,” gibi açıklamalar eşliğinde birer ikişer lokma almaya çalıştık ama… Yağı donmuş eti yemek ne mümkün! Ağzımızda çiğniyoruz ama boğazımızdan geçmiyor. Neyse, “nimettir” deyip yemediğimiz kebabın parasını da ödeyip devam ettik yolumuza. “Olur mu böyle şey, para veriyoruz kardeşim!” diyenler oldu ama… Oluyormuş demek ki. Oldu işte… Şah-ı Zinde Boş bir mezardan, çinilerle süsülenmiş türbeler diyarına geldik. Şah-ı Zinde ’deyiz. Şehrin kalbinde. Göğe doğru sessizce yükselen bir başka hazine duruyor önümüzde. Merdiven basamaklarını birer birer çıkarak ulaştık Şah-ı Zinde ’ye. Zirveye çıkınca aldı sazı eline başladı çalmaya Yıldız: “Burası yalnızca bir mezarlık değil; taşın estetikle dans ettiği bir mabettir. Buradaki her türbe, öğeleri yerli yerinde olan bir mimari cümledir. Çiniler gökyüzünü yansıtır, kemerler sonsuzluğu çağırır. Zaman, burada akmaz; bir halı deseni gibi donmuştur. Şu çinilerdeki zarafete bakar mısınız? 700 yıl geçmiş aradan ama onlar hâlâ göz kamaştırıyor. Çünkü burada estetik, bir süs değil; bir saygı biçimidir. Ölümün karşısında hayatı savunan bir zarafet. İşte bu, Şah-ı Zinde’ dir. Ve bu miras bugün hâlâ Semerkand’ın sokaklarında yaşamaktadır. Evet burası Şah-ı Zinde. Yani, ‘Yaşayan Kral’. Buraya bu ismi veren inanç, Hazret-i Muhammed’in amcasının oğlu Kusem bin Abbas’a dayanır. Rivayetlere göre İslâm’ı Orta Asya’ya ulaştırmak için gelen bu sahabe, burada şehit edilmiştir. Fakat halk, onun bir mağaraya girip gözlerden kaybolduğuna ve hâlâ Semerkand’ı manevî olarak koruduğuna inanır. Efsane geriye dönecektir. İşte bu yüzden ‘diri’ ya da ‘yaşayan’ olarak anılır. İç içe geçmiş türbelerin, medrese kalıntılarının ve mezarların olduğu bu kompleks, 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar farklı dönemlerde inşa edilmiştir. Timur döneminde, hanedan üyeleri ve komutanlar için burada birer birer türbeler yapılmıştı. Her biri ayrı bir sanat şaheseri olan bu yapılar, Türk-İslâm mimarisinin çiniyle şiirleştiği nadir mekânlardandı. Yıldız, gözlerimizi türbelerin üzerindeki yazılara yöneltti ve şöyle dedi: “Bakın şu kufi hatlarla yazılmış olanlar erken döneme aittir. Şu mavi kubbenin altındaki türbe ise Timur’un kız kardeşi Şirin Beg Ağa’ya aittir. Her detayda hem güç hem de zarafet var. Ama en önemlisi, bu binaların ölümle hayat arasındaki o ince çizgide bizlere bir şeyler söylüyor olmasıdır.” Ben o sırada kalabalıktan biraz uzaklaşıp merdivenlerin kenarındaki gölgede soluklanmak ve biraz da tefekküre dalmak istedim. Çünkü, taşların diliyle konuşan bir mekândı burası. Her türbe, her motif sanki şöyle diyordu lisan-ı halleriyle: “Dün ben buradaydım. Şimdi sen varsın. Ama yarın sen de yok olacaksın.” Arkadaşlar da sessizleşti. O bildik fısıltılar bile kesilmişti. Herkes ya çinilere yakından bakıyor ya da türbelerin gölgesinde bir gün sıranın kendisine geleceğini düşünüyordu. Evet; Şah-ı Zinde ölülerin değil, yaşayanların aynasıydı. Esra kızımız arkadan çok ciddi bir soru sordu: “Burası cennetin neresine düşer acaba?” İçimizden birkaç kişi güldü ama belli ki o da herkes gibi etkilenmişti buradan. Çünkü burada insan sadece bir mezarlığı değil, bir medeniyeti; sadece geçmişi değil, kendi sonunu da düşünüyordu. Çünkü Şah-ı Zinde, taşla yapılmış bir dua gibiydi. Renkleriyle gözümüzü, sessizliğiyle kalbimizi, anlatısıyla zihnimizi uyarıyordu. Tarih burada sadece geçmişi anlatmıyordu bize, bugünü ve yarını nasıl yaşayacağımızı da hatırlatıyordu. Ölümü hatırlatıyordu…“Dün ben buradaydım. Şimdi sen varsın. Ama yarın sen de yok olacaksın.” İmam Mâtürîdî: Mezhep İmamımız Bugün adı sıkça anılsa da düşüncesinin özü unutulmuştur. Oysa İmam Mâtürîdî, İslâm düşüncesinde aklı merkeze alan, sorgulayan ve bilinçli bir inancı savunan öncü bir isimdir. Körü körüne itaat yerine, aklî muhakemeye dayalı bir iman anlayışı geliştirmiştir. Kur’an’ın sadece okunmakla kalmayıp anlaşılması gerektiğini hatırlatmıştır. Mâtürîdî’den uzaklaşıldıkça din dogmalaşmış, inanç istismara açık hale gelmiş, cemaat yapıları ise zamanla çıkar odaklarına dönüşmüştür. Bugün “Ben itikatta Matürîdî’yim” diyenler, acaba gerçekten onu ne kadar tanıyorlar? Bu sorunun cevabı, samimiyetle aranmalıdır. İmam Matürîdî’nin türbesi Semerkand’ın en sakin köşesinde yer alıyor. Daracık sokaklardan geçerek ağır ağır varılan bir gecekondu mahallesinde, koca imamın türbesi. Türbenin önüne ulaştığımızda, turkuaz renkli çinilerle süslenmiş sade ama zarif bir yapı karşımıza çıktı. İşte orada, türbenin merdivenlerinde bizi bekliyordu İmam Matürîdî. Tüylerim diken diken oldu. Karşımda duran İmam Matürîdî idi. Mezhep imamımız. Ben onu gıyaben tanıdım şimdi ise karşımda duruyor. Selam verdik, hafifçe eğilerek saygımızı da ifade ettik. “Biz, senin kurduğun mezhebin mensuplarıyız; Anadolu’dan geliyoruz,” dedik, edebe riayet ederek dedik bunu. Gülümsedi ve “Bilmez miyim,” dercesine sımsıkı sarıldı bizlere tek tek. Kayıtları kontrol etse ismimize rastlayamazdı belki ama yine de kucakladı bizi. Bir sıcaklık sardı içimizi. Büyüklük budur işte: Affedici olmak, yüz karasını yüze vurmamak, tanımasa da kucaklamak. Mâtürîdî mezhebinden olduğumuzu söylesek de hayatın bazı alanlarında Eş ‘ari görüşlere kaydığımızın farkındaydı sanki. Endişemizi gidermek ve bizleri rahatlatmak için; “çocuklar sizler rahat olun; İslâm da sizlere anlatılan gibi bir mezhebe bağlanma zorunluluğu yoktur. İslâm ölülerin egemenliğini yasaklar. Sizler yaşadığınız bölgelerde kendi problemlerinizi kendiniz çözün, çözün ki; İslâm sizin yaşadığınız çağa da, bölgeye de nazil olsun.” Birbirimize bakıştık; bu sözler bizlere yabancı değil, bu sözlerin hakikat olduğunu öğrenmek için Özbekistan’a kadar gelmemiz mi gerekiyordu?” der gibi ve huzurdan ayrılarak türbenin içine girdik. Rehberimiz Yıldız, böyle bir atmosferde İmam Matürîdi’nin hayatını özetlemeye başladı: “Tam adı Ebû Mansûr Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Mâtürîdî es-Semerkandî’dir. 863 yılında Semerkand’ın Mâtürîd köyünde doğmuştur. Hanefî mezhebinin önemli âlimlerinden İmam Cürcânî’nin öğrencisidir. Ebû Hanîfe’nin fikirlerini derinlemesine incelemiş, onları sistemleştirerek geliştirmiştir. Ehl-i Sünnet kelamının iki ana kolundan biri olan Matüridîlik mezhebinin kurucusu olarak kabul edilir. 944 yılında Semerkand’da vefat etmiştir. İşte burada medfundur. İmam Matüridî’nin fikirleri, Ehl-i Sünnet inancının anlaşılması ve yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Orta Asya, Hindistan ve Anadolu coğrafyasında etkili olmuştur. Aklı ve vahyi birlikte değerlendiren yaklaşımı, İslâm düşüncesine özgün bir derinlik kazandırmıştır. Bizlere kadar ulaşan başlıca eserleri arasında, kelam ilminin temel meselelerini ele alan Kitâbü’t-Tevhîd ve Kur’an’ı akıl ve nakille yorumladığı Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı tefsiri yer alır. Ayrıca fıkıh, usûl ve diğer İslâmî ilimlerde de geriye birçok değerli çalışma bırakmıştır.” Türbede bazılarımız ikişer rekât Tahiyyetü'l-mescid namazı kılarak vedalaştık o koca imamla… Semerkand Kâğıdı: Dut Ağacından Medeniyete Rehberimiz Yıldız, gözlerini bir ustanın narin ellerine odaklamış gibi, yavaş yavaş anlatıyordu, Semerkand kâğıdını: “Semerkant kâğıdı, 8. yüzyılda Çinli esirlerden öğrenilen bir teknikle, dut ağacının kabuğundan üretilmeye başlanmış. Bu gelenek, Özbekistan’ın Semerkand şehrinde doğmuş ve zamanla bir sanata dönüşmüş. Günümüzde hâlâ el işçiliğiyle, doğal malzemeler kullanılarak bu eşsiz kâğıt üretilmeye devam ediyor. Semerkand kâğıdının üretiminde yalnızca dut ağacının kabukları kullanılıyor. Kimyasal ağartıcıların yer almadığı bu yöntem sayesinde kâğıt doğal sarımsı rengini koruyor. El işçiliğine dayalı üretim şekli hem kâğıdın zarif dokusunu hem de dayanıklılığını belirliyor. Uygun koşullarda 300 yıla kadar saklanabilen bu kâğıt, özellikle hediyelik eşya yapımında ve eski el yazmalarının restorasyonunda kullanılıyor. Üretim süreci oldukça sabırlı ve özenli bir işçilik gerektiriyor. Önce dut ağacının kabukları toplanıp suya yatırılıyor. Ardından bu kabuklar dövülerek liflerine ayrılıyor. Elde edilen lifler, suyla karıştırılıp hamur hâline getiriliyor. Bu hamur, ahşap çerçeveli eleklerden süzülerek kâğıt tabakalarına dönüştürülüyor. Kurutulan tabakalar, son aşamada ametist taşıyla cilalanarak kullanıma hazır hale getiriliyor. Bu uygulama, Semerkand kâğıdının hem estetik hem de işlevsel kalitesini artıran geleneksel bir yöntemdir. Bu bir üretim değil, adeta sabırla yazılmış bir dua gibidir. Burada yapılan kâğıt, asırlardır hem kitapların hem de devlet belgelerinin taşıyıcısı oldu. Çin’den gelen teknik, burada öyle rafine hâle getirildi ki, artık bu kâğıt ‘Semerkand Kâğıdı’ adıyla anılır oldu.” Duvarlarda asılı duran eski haritalar, el yazmaları ve renkli desenler hemen dikkatimizi çekti. Kâğıt, bilgiyle birlikte yürüyen medeniyetin ayak izidir. O yalnızca üzerine yazı yazılan bir yüzey değil; bir kültürün, bir medeniyetin taşıyıcısıdır. Ve o medeniyet, meğer Semerkand gibi şehirlerin sabrında mayalanırmış. Bugün akşam yemeği için restorana gitmeyeceğiz; çünkü yolculuk var, zaman yok. Trenle Taşkent’e geçeceğiz. Buyruk böyle. Orada iki küçük bakkal bulduk. Özbek ekmeği aldık, arkadan gelenlere dükkânda ekmek kalmadı. Paylaştık. Yanına domates ve biber ekledik. Soğan yoktu, ama yine de çok lezzetliydi. Uzun zamandır bu kadar sade ve bu kadar güzel bir yemek yememiştim… Tren istasyonuna zamanında vardık. Hızlı tirenle Taşkent’e ulaştık. Sabah yeniden yola çıkacağız. Bu kez istikamet: Türkistan. Ey Özbekistan! Her şey iyi, her şey güzel de... Yıldızlara adam gibi bakan o adamı — Uluğ Bey’i — neden astınız? Aklı esas alan, ilmiyle insanlara yol açan o büyük âlimi neden susturdunuz? Artık biz, gökyüzüne bakmaktan çekinir olduk. Yıldızlara yönelmekten, aklımızı kullanmaktan, düşünmekten korkar hâle geldik. Elimizde, sadece Şah-ı Zinde’nin kubbelerinde yankılanan derin bir sessizlik kaldı. Turkuaz renkler bile artık hüzünle parlıyor. Bir estetik harikasının içinden geçiyoruz ama ne gariptir ki üzgünüz, ürkek ve ruhsuzuz. Ey Özbekistan! Sen bize yalnızca bir medeniyetin nasıl kurulduğunu göstermedin; O medeniyetin, ruhunu yitirmiş ellerde nasıl çürüyüp çöktüğünü de gösterdin… Dünyaya kendi aklıyla, kendi gözlüğüyle bakan inançlı insanları önemsizleştirenler, hor görenler, susturanlar… Uluğ Bey’in oğlunun torunları hâlâ aramızda dolaşıyor! Ama ya onların karşısına dikilecek olanlar? İbret alarak, gerçekten inandığı için bir şeyler yapması gerektiğini hissedenler... On lar ne zaman çıkacaklar ortaya? Aklını kiraya veren sahtekârların, hainlerin, yaltakçıların borusu daha ne kadar ötecek? Ey Özbekistan! Dünya çapında insanlar yetiştirmiş güzel ülke… Ey sevgili… Hoşça kal! Sevgiyle kal! Sağlıcakla kal! Devam edecek...

SEVGİLİYE MEKTUP 2025

SEVGİLİYE MEKTUP 2025 -Altıncı ölüm yıl dönümü münasebetiyle- Rüştü KAM 31 Mayıs 2025 Canım Sevgilim… Sana hâlâ mektuplar yazıyorum. İçimi döküyorum. Çünkü ben inanıyorum ki: Sen bir yerlerdesin, ve duyuyorsun beni. Hissediyorum. Güzelim ben seni hiç eksiltmedim. Bahçedesin… çaydasın… çocuklardasın… kitapların satır aralarındasın… Ellerimi açıp dua ettiğim her anımdasın… Velhasıl her yerdesin. Kalbime emanet ettiğin o büyük sevdayla beraberim…Ama çok özledim seni be güzelim. Gülüm, Bizlere veda edip gidişinin üzerinden ne kadar yıl geçti, bilmiyorum. Sen yoksun ve hayat devam ediyor. Zaman tutmayı bıraktım. Takvimlerin ne anlamı var ki, sen yokken? Yıllar geçip gidiyor işte… Ama bazı anlar var ki, unutulmuyor. Bazı günler, takvimden silinmiyor. Bak işte… Sen gideli tam altı yıl olmuş. 8 Temmuz 2019. O sabah benim için hayat ikiye ayrıldı: Seninle olan ve sensiz kalan… İnsan başta anlamıyor, zamanın, birini değil, kendini götürdüğünü... Sesin azalmaya başlıyor önce, sonra adımların unutuluyor evin içinde. Kahvaltı sessizleşiyor. Perdeler bile farklı dalgalanıyor. Ama yine de alışılmıyor be gülüm. Ne adını unutturuyor zaman, ne varlığını silebiliyor. Sen gittin ama bir yanım hâlâ senin yanında duruyor. Gün geliyor gülüşün, bey deyişin düşüyor aklıma, içim ısınıyor. Gün geliyor sessizce bir dua oluyorsun dudaklarımda, yüzüm düşüyor. Ama her hâlükârda, varsın be Gölüm. Bu hayattan çekilmiş olabilirsin ama benden çekilmedin. Sen benim tamamlayamadığım cümlemsin. Yarım kalan şiirimsin. Eksik ama güzel kalan her şeyde seni görüyorum. Unutulmadın. Unutulmayacaksın da. Güzelim ruhun şâd olsun. Dışarıdan bakıldığında her şey sorunsuz gibi görünüyor … İşler, sorumluluklar, dernekler, belgeler, oradan oraya koşturmalar… Ama içinde Sen olmayınca, hiçbir şey tam olmuyor. Bir yanım hep eksik. Hep suskun. Zaman buldukça, senin çok sevdiğin o bahçeye gidiyorum; Hani, birlikte çimenlerin üzerine oturup, çay içmeyi hayal ettiğimiz o bahçeye. Evet evet, lavanta kokulu o yeşil bahçemize… Orada sessizliğe gömülüyorum. Adımlarımı dikkatle atıyorum. Seni incitmekten korkuyorum. Sanki toprağın her karışında senin izlerin var. Rüzgâr bile senden bir parça taşıyor. Alıyorum rayihanı. Bugün de oraya gideceğim, bugün 8 Temmuz, Senin hatırana hayır dağıtacağım komşulara. Her sene yapıyorum bunu. Biliyorum ki; haberdarsındır. Onların duası ulaşıyordur sana. Ama, Zülfikâr’ımızı her zaman götüremiyorum bahçeye. “Orası bana iyi gelmiyor” diyor. Senden sonra iyice içine kapandı. Çok suskun… “Annemin hatıraları var orada, ağır geliyor bana…” diyor. Ben de sadece başımı sallayabiliyorum. Ne diyebilirim ki? Ne desem eksik kalıyor zaten… Sen bilirsin onu; her şeyi içine atar. Senin eksikliğinin ecel ile ilgili olduğunu…O, benden daha iyi biliyor bunu sen de biliyorsun. Ama ben ona eceli anlatacak kelime bulamıyorum. Yok ki bulayım… Güzelim, Hani yıllardır bir kenara iliştirdiğim o hatıralarım vardı ya… Sen bana hep “Bunları kitaplaştır” der dururdun. Ben de “Olur inşallah” der ve geçiştirirdim ya… Gözün aydın, o iş oldu. Toparladım o hatıraları. Kitap yaptım. Hem de 500 sayfa. Adını çocuklar koydu: “Bir Hezarfenin Sergüzeşti – Kolak Köyü’nden Berlin’e” Hoşuna gitti biliyorum… Gülüyorsun şu an. Hem de gözlerinin içiyle. Keşke sen de burada olsaydın be güzelim… Sana da bir kitap imzalasaydım. O sayfaya adını yazsaydım, göz göze… Dur, dur bitmedi, bir müjdem daha var; bir de o eski “Dini Bilgiler” kitabım vardı ya… Onu da güncelledim. 600 sayfa oldu. Yeni neslin anlayacağı, sade ve açık bir dille yazdım. Onun adını da çocuklar koydu: “Modern Dinî Kılavuz – Gelenek ve Modernite Arasında Kalmışlar İçin” İki kitabı da sana ve anne-babama ithaf ettim. Niğmet kızımızla birlikte tashih ettik. Onun da sana selamı var. Hakikatli kızdır Niğmet. Zaten son Paris gezisinde beraberdiniz onunla… Bak güzelim, sıkı dur şimdi. Çok önemli bir haberim daha var. Dur çekiştirip durma, söyleyeceğim işte. Azıcık sabret. Acelen ne? Çocuklarımızın, çocuklarımızın ikincisi de evlendirdim… Evet, inanmayacaksın ama Dilruba da evlendi. Doğru söylüyorum. Vallahi evlendi. Bembeyaz gelinliğiyle Melekler gibiydi. Bak şimdi, şimdi ağlamanın sırası mı? Yani güzelim… ağlayasın diye yazmadım ben bunları. Hayalin gerçek oldu diye yazıyorum. Sevinç gözyaşları onlar, biliyorum elbet. Şimdi de kiminle diye soracaksın, dur, sormadan hemen söyleyeyim; Eritreli bir delikanlıyla evlendi. Çok iyi anlaşıyorlar. Allah muhabbetlerini daim kılsın. Sen şimdi “Eritre nere, Berlin nere?” diyorsun. Kader ağını öyle kurmuş ne yapabiliriz ki güzelim… “Kaderin üzerinde kader var.” Bana da yalnızca hayırlı olsun demek düştü. Evet… Hayat, ailemizi garip bir şekilde genişletti. Biz Denizli’den Almanya’ya… Çocuklar da Mardin’den Eritre’ye uzandılar. Bakalım Zülfikar’ımız bizi daha nerelere götürecek. Bir de onu baş göz edebilseydim…Sen de hep onu düşünürdün, bilmez miyim. Dur bakalım, bir gün o da olur inşallah. Kader, yollarımızı ilmek ilmek dokuyor; farkında bile olmuyoruz. Ben bazen susuyorum, bazen sadece izliyorum. Elimden geleni yapıyorum: Dua ediyorum, çabalıyorum, sabrediyorum. Ama yoruldum be güzelim... Hem de çok yoruldum. Sensiz olmuyor işte. Senin yerin dolmuyor işte, bunu herkes bilir. Eksiklerim oldu elbet… ama sevgim hiç eksilmedi be Gülüm. Bir görseydin çocuklarımız ne kadar mutluydu. Birlikte yaşamın ilk adımını atıyorlardı. Gözlerinde huzur vardı, sevinç vardı. Gülüşleriyle dünyam aydınlandı. Ve ben onlara baktıkça seni gördüm… Sanki senin sıcaklığını taşıyorlardı, Sanki senin yarım kalan cümlelerini tamamlıyorlardı. Anne sevgisi başka bir şeymiş. Ben babalık ettim, ettim ama anne şefkatiyle saramadım ki onları. Yine de elimden gelenin en iyisini yaptım elbet. Bazen sakince bekledim, bazen içimden taşanlarla sustum. Ama hep dua ettim: Sana, çocuklara, bize... Dilruba’nın düğününü, senin çok sevdiğin, ama bir türlü doya doya oturup tadını çıkaramadığımız o bahçede yaptık. İnan, her şey tam senin hayal ettiğin gibiydi. Aile arasında, sade ve sıcak bir düğün oldu. Zaten Dilruba da öyle istedi. Hatta, kına bile yapmadı. “Annem olmayınca kına benim neyime,” dedi… Senin öğrencilerin de oradaydı. Onları öyle toplu halde görünce, aralarında seni görür gibi oldum. Oğlan evi de Frankfurt’ta düğün yaptı. Oraya da gittik. O da çok güzel geçti. Çifte düğün oldu. Kızımız mutluydu. Hem de çok. Ailesi de iyi bir aileye benziyor. Damadın da babası vefat etmiş… Allah rahmet eylesin. Nikâhı yine Ömer Hoca kıydı. Sağ olsun, kırmadı bizi. Ben konuşma yapacaktım. Ama… yapamadım. Sesim titredi. Kelimeler içime oturdu. Boğazım düğümlendi. O yüzden konuşma metnini Hureyre’ye verdim. Zaten yapamayacağımı bildiğim için önceden söylemiştim ona. O da çok güzel okudu. Maşallah. Duyguyu, olduğu gibi aktardı. Ben onu dinlerken sadece sana baktım… Elini tuttum. Dizimin üzerine koydum. Ve yine, “Keşke,” dedim. Sonsuz bir keşke daha… O konuşmayı ikimizin adına yazdım elbet. Bakalım sen beğenecek misin?.. Değerli dostlar, kıymetli misafirler, Hepiniz hoş geldiniz. Her birinize yürekten sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum. Bugün, hayatımın en özel ve en anlamlı günlerinden birini yaşıyorum. Ve sizler, bu ana şahitlik ediyorsunuz. Kalbimde hem tarifsiz bir sevinç var hem de derin bir hüzün. Çünkü insan, en mutlu anlarında bile, bazen içinde bir burkulma hisseder. Bugün, biricik kızımı… gözümün nurunu, yıllarca sevgiyle, el bebek gül bebek büyüttüğüm yavrumu, kendi elleriyle kuracağı, büyüteceği, yeşerteceği yuvasına uğurluyorum. Evlat sahibi olunca daha iyi anlıyor insan; zaman ne kadar da hızlı geçiyormuş… Daha dün, minicik ellerinden tutup okula götürüyorduk onu. Pencereden bakıp, sırtında o ağır çantasıyla nasıl paytak paytak yürüdüğünü izliyorduk. İşte o çocuk… bugün gelinliğiyle yepyeni bir hayata adım atıyor. O bizim kızımız Dilruba. Biz onunla birlikte uzun bir yol yürüdük. Bazen yan yana, bazen uzaktan… Ama hep kalbimizin tam ortasındaydı. Şimdi o yol başka bir yöne doğru kıvrılıyor. Bu bir ayrılık değil; hayat dediğimiz uzun hikâyede yeni bir sayfa, yeni bir başlangıç. O iyi bir kızdır. Hem de çok iyi. Onu annesi yetiştirdi. Vefalıdır, merhametlidir, yüreği geniştir, bulunduğu meclise güneş gibi doğuverir. Bu güzel hasletlerinin çoğunu annesinden almıştır. O vefakâr kadından… O cefakâr anneden… Bugün aramızda yok o. Ama biliyorum ki, işte oralardan bir yerlerden bizi seyrediyordur. O kızını yalnız bırakmaz. Kızının gelinliğine, mutluluğuna, yüzündeki gülümsemeye tanıklık ediyordur. Rabbim Fatmana’mın o güzel insanın mekânını cennet eylesin. Hatırasını yüreğimizde daim kılsın. Güzel kızım, kıymetlim, Bil ki biz her zaman seninleydik… Bundan sonra da hep seninle olacağız. Sakın üzülme ve korkma, aradığın zaman o bıraktığın yerde seni bekliyor olacağız. Sevgili kızım, Gözümün nuru yavrum, Sana nasihatim var, az kulak veresin: Artık sen bir evin hanımı, başka bir ömrün yoldaşısın. Şunu hiç unutma: Yuva dört duvarla kurulmaz. Yuva; anlayışla kurulur… ama sevgiyle, sabırla ve emekle büyür. Ve ancak böyle ayakta kalır. Her evde zaman zaman rüzgârlar eser; bazen hafif bir esintiyle serinletir, bazen de sert bir uğultuyla savurur. Ama mühim olan, o rüzgârı fırtınaya çevirmemektir. Evlilik, inatla değil; sevgiyle, saygıyla yürür. Hayat, şikâyetle değil; şefkatle güzelleşir. Eşin artık senin kader arkadaşın… Ona karşı nazın da olsun, vefan da. Güzel kızım, Eşine karşı sesin değil, kalbin yükselsin. Eşinin annesi senin de annen olsun, babası senin de baban… Onları dışlama ki, sen de dışlanmayasın. Adaletli ol. Haksızlık etme. Ama haksızlık karşısında da susma. Sevgili İbrahim, Bugünden itibaren sen de artık benim bir evlâdımsın. Üçüncü oğlumsun. Sana yalnızca bir kız evlât vermiyoruz biz… Sana bir ömrün hatırasını, yılların emeğini, bir annenin duasını ve bir babanın kalbini emanet ediyoruz. O bizim kıymetlimizdir. Onun bir damla gözyaşına dünyaları değişmeyiz. O bizim sevinç kaynağımız, içimizdeki neşedir. Onun neşesi sönmesin… ışığı eksilmesin. Aman ha dikkat edesin. Onu sev, koru, gözet ki… Sen de sevilesin, gözetilesin. Sadece gülüşünde değil, sessizliğinde de, gözyaşında da yanında ol. Unutma oğlum, evlilik sadece güzel anları paylaşmak değildir. Zorlukları birlikte omuzlamaktır. Nikâh masasında verdiğin o sözü daima hatırla: “İyi günde, kötü günde birlikte olacağız.” Bu bir vaat değil… Bu, bir namus sözüdür. Bu, birlikte yürünmesi gereken bir yoldur artık. Bir yuvayı ayakta tutan beş temel esas vardır unutmayasın: Sevgi, Saygı, Sadakat, Sabır ve Emek. Artık “ben” değilsiniz bundan sonra, “biz”siniz. Bu yuvayı birlikte kurdunuz. Birlikte büyütecek, birlikte yeşerteceksiniz. Ve meyvesini birlikte toplayacaksınız. Sevgili oğlum, Hata yapmaktan korkmayın. İnsanız, elbet hata yaparız. Ama hatada ısrar etmeyesin. Birbirinize gönül koyabilirsiniz, bu insani bir şeydir. Ama sakın gönül yıkan olmayasın. Birbirinizin eksiğini tamamlayın, fazlalıklarınızla övünmeyin. Ne yaşarsanız yaşayın, ne olursa olsun, birbirinizin elini sakın bırakmayın! Kalbiniz, birbirine daima sevgi ve saygı sinyalleri göndersin. Yüzünüzü birbirinizden asla çevirmeyin. Çünkü bu hayat; "keşke"lerle oyalanacak kadar uzun değildir. Güzel Mevla’m; Yuvanıza huzur, gönlünüze muhabbet, ömrünüze bereket versin. Ayağınıza taş değdirmesin. Kazancınız helal, rızkınız bol ve bereketli olsun. Kötülerle ve kötülüklerle karşılaştırmasın; iyilerle, iyiliklerle yolunuzu kesiştirsin. Çocuklarınız evinizin neşesi, kalbinizin armağanı olsun. Mevla’m onları korusun, gözetsin, yolundan ayırmasın. Sizlere, bir ömür boyu O’nun yolunda yürüyen gerçek birer kul ve birbirine sadık eşler olmayı nasip etsin. Bu özel ve güzel günde, aramızda olmasa da yüreğimizde her daim yaşayan eşime, 46 yıl bu yollarda beraber yürüdüğümüz can yoldaşıma, Rabbim’den rahmet diliyorum. Bugün burada bizimle olan, bu sevince ortak olan herkese gönülden teşekkür ediyorum. Ve şimdi… Sizleri, eşimin ruhuna birer Fatiha okumaya davet ediyorum. Canım sevgilim… Yıllar geçti, acım dinmedi, yokluğun eksilmedi. Ama ben, senden öğrendiğim gibi, güçlü durmaya çalışıyorum. Sen gittin ama ben seni bırakmadım. Dualarıma kazıdım adını. Çocuklarımızla, hatıralarınla, sevdanla yaşıyorum. Ve şimdi, bu mektubu bitirirken sana bir teklifim var bilirim beni kıfrmazsın: Senin o köşkünün bir köşesinde benim için de bir yer ayır. Çünkü bir gün oraya geldiğimde, yine dizine başımı koymak isterim. Parmaklarını saçlarımın arasında usul usul gezdirmeni isterim. Aynı köşkte. Aynı sessizlikte. Aynı muhabbetle. Dünyada yarım kalan ne varsa, orada tamamlayalım isterim. Ben yine sana kitaplarımı okuyayım, sen gözlerinle dinle isterim. Ben yine sustuğumda, gözlerime bakıp bsni anlayıveresin isterim. Çocuklarımız kendi yuvalarını kuruyorlar, zaman hızla akıyor… Ama içimdeki sevda yerinde öylece duruyor. Sen gittiğinden beri, kalbim hep bir yere bakıyor. Oraya…Senin olduğun yere. Sana… Özlemle, inançla, sonsuz bir sadakatle…Ben bu dünyada neyi tamamladıysam, bir gün gelip onları sana anlatacağım. O gün, yeniden “biz” olacağız. Ve bu mektup da yarım kalmayacak. 46 yıl aynı sofrayı, aynı duayı, aynı suskunluğu paylaştığın eşin; Rüştü KAM

DOĞU TÜRKİSTAN

ÇÖLÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI: DOĞU TÜRKİSTAN’DAN YÜKSELEN BİR FERYAT Rüştü Kam 10 Temmuz 2025 Türk Eğitim Derneği/ Berlin Bazen haritalarda yer alan coğrafyalar, insanlığın vicdanında çok daha geniş bir yer kaplar. Doğu Türkistan da öyle bir yer. Adı, Çin yönetimindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak yazılsa da, orası bizim için hâlâ Doğu Türkistan’dır. Çünkü orada hâlâ ezanların susturulduğu, mezar taşlarının söküldüğü, çocuklara “Ayşe” adını vermenin yasaklandığı bir toprak var. Ve o toprak, yalnızca Uygurların çile çektiği bir toprak değil, insanlığın ortak vicdanı olmalıydı. Bana Muzaffer Türk kardeşim haber verdi. “Hocam, Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa buradalar. Yanlarında başkan yardımcısı Zümret Ay ve Berlin Bölge Başkanı Gheyyur Qurban da var. Federal Alman Parlementosu’nda Sreprenitsa soykırımını anma münasebetiyle buradalar. İlgini çeker mi” dedi. 10 Temmuz günü Türk Eğitim Derneği’nde bir tantım toplantısı yapmaya karar verdik ve bir gün içinde organize olduk. 40 kişi kadar ilgili katılımcıya ulaştık. Canlı yayın da yaparak daha fazla insanımıza ulaşmaya çalıştık. Amacımız yapabildiğimiz kadarıyla çölün sessiz çığlığını insanlarımıza duyurmaktı. Elhamdülillah duyurduk da. Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa, Doğu Türkistan’da yaşananları kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir dille anlattılar. Seslerinde ne kin vardı, ne öfke; yalnızca içleri yanmış bir milletin çaresizliği vardı. İçleri yanıyordu. Bizlerin içini de yaktırlar. Konuşulanlardan bir özet ayne şöyle: Turgunyan Alawdun: “Biz Uygurlar, İslam’la 720 yılında tanıştık. Sizler Karahanlılardan sonra batıya, Anadolu’ya yürüdünüz; biz ise o topraklarda kaldık. Bugün elimizde 1 milyon 800 bin kilometrekarelik bir vatan toprağı var. Üzerinde özgürce tasarruf edemediğimiz, yaşayamadığımız topraklar bunlar. Toprağımızın yalnızca yüzde beşi yaşamaya müsaittir. Diğerleri çöldür; kocaman ve sessiz bir çöl. Ve o sessizlik bugün, bizim mezarlıklarımızda, camilerimizde yankılanıyor. Bizim ne talihsiz başımız varmış meğer. Ne bedeller ödedik, hâlâ da ödüyoruz. 18 bin caminin yerle bir edildiği topraklar oralar. Camilerimizin yerinde bugün oteller var, spor salonları var, hastaneler var... Hatta tuvaletler var. Ne kadar acı değil mi? Kutsal olanın yerine dünyevî olanı diktiler. Gözümüzün önünde, dünyanın, İslâm âleminin gözünün önünde yaptılar bunu. Bizim gücümüz yetmedi mani olmaya, gücü yetenler de omuz vermediler. Bugün Çin’de yalnızca bedenlerimizi değil, ruhumuzu da öldürmek istiyorlar. Biz bugün Berlin’de Federal Alman parlamentosunda Sreprenitsa soykırımının 30. Yılı münesabetiyle konuştuk. Derdimizi orada anlattık. Arkadaşlar, Bizim için soykırım yalnızca öldürülmek değildir; bizim için soykırım dilimizi, inancımızı, kimliğimizi silmektir, yok etmektir, namusumuzun çiğnenmesidir. Ayakta kalan beden neye yarar ruhu öldürüldükten sonra? Öldüğün zaman bir kere ölürsen, gözünün önünde hergün aynı şeylere maruz kalırsan hergün yeniden bir daha ölürsün. Bu soykırım değildir de nedir? Dolkun İsa: Arkadaşlar; bugün Doğu Türkistan’da “Selamün aleyküm” demek yasaktır. Evinde Kur’an bulundurmak yasaktır. Oruç tutmak, namaz kılmak, Uygurca konuşmak yasaktır. Çocuklarımıza “Hatice”, “Ahmet”, “Fatma”, “Ali” adını koymak yasaktır. Kimin mezarı nerede bilinmez olmuştur. Ben Almanya’da yaşıyorum. Ülkeme giremiyorum. Annem babam öldüler ama ben onların cenazesinde bulunamadım, mezarlarını nerededir, var mıdır yok mudur onu dahi bilemiyorum. Mezarlıklar düzlenmiş, yerlerine binalar dikilmiş. Tarih yok edilmiş. Hafıza silinmiş. Arkadaşlar bir milletin ruhu, gökyüzünden silinmiş. Ve daha beterini söyleyeyim: Çinli birine organ nakli mi lazım? Uygur tutsaklardan uygun biri bulunur; organı alınır, hesap soramazsın. Daha ne diyeyim ne anlatayım ben size? Bu çağda Uygur Türkü’nün organının köle pazarında satılıyor olmasından daha vahimi ne oalabilir. Bir Çinliyi yaşatmak için sağlıklı bir Uygur’un böbreğini almanın suç sayılmadığı bir ülke tahayyül edebiliyor musunuz? İşte orası benim ülkem. Doğu Türkistan. Daha ne diyeyim ben size, bu soykırım değildir de nedir? Bizler Uygur Türkü’nün sesini duyurmak için buralarda bedel ödüyoruz, annemiz babamız ve 40 milyon uygur halkı da Doğu Türkistan’da bedel ödüyor. Arkadaşlar biz Müslümanız, Müslüman, gel gör ki, İslam ülkelerinden cılız da olsa bir ses yükselmiyor. Biliyor musunuz, ben Türkiye’ye de giremiyorum. Dünya sessiz.. Birleşmiş Milletler raporlar yayınlıyor, ama Türkiye ve diğer İslam ülkeleri susuyor. Raporları Avrupa ve Afrika’nın bazı ülkeleri onaylıyor; biz yine susuyoruz. Ey Anadolu halkı, Siz Anadolu’da huzur içinde büyük bir iştahla sahur yaparken, Doğu Türkistan’da iftar sofrası kuramayan kardeşlerimiz var. Biz burada Ayşe derken, oradaki insanlar Ayşe’nin ismini akıllarından bile geçiremiyorlar. Biz burada Kur’an okurken, orada Kur’an’ı evinde bile saklayamıyorlar. İşte bunlar Uygur halkı. Korkudan tiril tiril titriyorlar. Çin’in “eğitim kampı” dediği kamplarda 3 milyon Uygur tutuluyor. Eğitimin konusu zulüm, diploması ise sessizlik. Dolkun İsa sözlerini şöyle bitirdi: “Evet arkadaşlar biz bu bedeli ödüyoruz. Ödemeye de devam edeceğiz, taki özgürlüğümüze kavuşuncaya kadar. Ben Türkiye’ye bile giremiyorum, olsun belki bir gün onlar da anlayacaktır beni. Çünkü onlar korkuyorlar. Bir Uygur’un Çin soykırımının ülkelerinde anlatılmasından korkuyorlar. Soruyorum size; bir halkın ruhu kaybolduktan sonfra, geriye ne kalır? Sadece boş bir beden kalır. Ne işe yarar o beden? Hiç? Ne gariptir ki dünyada bazı acılar yalnız yaşanıyormuş. Biz bu acıyı yaşıyoruz. Doğu Türkistan yalnız. Hem de çok yalnız. Ama unutmayalım: Bazı yalnızlıklar insanlığın utanç defterine kazınarak yazılır. Ve bir gün o defter açıldığında, kim nerede durduysa, adı da oraya yazılır. Allah’a emanet olunuz.”

TÜRKİYE'NİN DARBELERLE İMTİHANI

TÜRKİYE'NİN DARBELERLE İMTİHANI "Bu ülkede darbeler sadece yönetimi devirmedi; milletin hafızasını, inancını, iradesini de yaraladı." Berlin – Rüştü KAM 14 Temmuz 2025 Türkiye’de darbeler tarihi 15 Temmuz ile başlamaz. Aksine, 15 Temmuz bir finaldir; belki de “darbelerin son çırpınışı”dır. 15 Temmuz’u diri tutmak ve diğerlerini unutturmak ise maksat yanlış bir yaklaşımdır. Aynı hassasiyet yapılan diğer darbeler konusunda da gösterilmelidir. Her darbenin mağduru vardır. Onlar da vatan evladıdır. Bu ülkede “boru”yu eline geçiren herkes darbe yapmıştır. Bu bir metafor değil, gerçekliğin ta kendisidir. Askerin gölgesi, yıllarca siyasetin, hukukun ve toplumun üzerine düşmüştür. Demokrasiye her on yılda bir “ayar” verilmiş; sandığın üstüne postal izi bırakılmıştır. Eğer Türkseniz, üstüne üstlük bir de Müslümansanız, yetmezmiş gibi bir de başbakanınız veya cumhurbaşkanınızın İslamî hassasiyetleri varsa, darbe bu topraklarda kaçınılmaz olur. Mesela; 27 Mayıs 1960 sabahı ordu yönetime el koydu. Başbakan Adnan Menderes, bakanlarıyla birlikte tutuklandı. Yassıada’da kurulan mahkemelerde yargılandı ve sonunda idam edildi. Ülkenin seçilmiş lideri darağacında sallandırıldı. Bu, Türkiye'nin askerî vesayete teslimiyetinin resmî başlangıcıydı. 12 Mart 1971’de bu kez meclis feshedilmeden bir muhtıra verildi. “Ya istifa ya tank” denilerek hükümet baskıyla görevden alındı. Bu “postalsız darbe”, askerin siyaset üzerindeki etkisinin nasıl sinsice sürdüğünün bir göstergesiydi. 12 Eylül 1980 sabahı ülke yeniden tank sesleriyle uyandı. Generaller yönetime el koydu. TBMM feshedildi, siyasi partiler kapatıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. 5.000 genç yaşamını yitirdi, idamlar yapıldı. Kenan Evren hem darbenin mimarı oldu hem de cumhurbaşkanı. 1982 Anayasası’yla darbe, hukuki zemine taşındı. 28 Şubat 1997'de “postmodern darbe” yaşandı. Bu sefer tanklar sokakta değil, medyada ve MGK salonundaydı. Refah-Yol Hükümeti hedef alındı. Başbakan Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. İmam hatipler kapatıldı, üniversitelerde ve devlet dairelerinde başörtüsü yasaklandı. İslamî kimliği olan ne varsa baskı altına alındı. “İrtica” bahanesiyle halkın değerleri kriminalize edildi. Binlerce Müslüman vatan evladı mağdur edildi, üniversite okuma hakları ellerinden alındı. 27 Nisan 2007'de ordunun internet sitesinde yayınladığı “e-muhtıra” ile AK Parti hükümetine aba altından sopa gösterildi. Gerekçe aynıydı: Laiklik tehlikede! Aslında tehlikede olan, halkın kendi seçtiğini iktidarda tutma kararlılığıydı. Ama bu kez hükümet geri adım atmadı. Bu direniş, askerî vesayetin çözülmeye başladığı dönüm noktası oldu. 15 Temmuz 2016'da ise bu kez FETÖ adlı bir yapı, askerî üniformanın içine sızarak darbeye kalkıştı. Meclis bombalandı, insanlar sokakta vuruldu. 253 kişi şehit oldu. Halk, ilk kez tankların önüne bedenini siper ederek bir darbeyi püskürttü. Bu, Türkiye'nin darbeler tarihindeki en kanlı ama en onurlu direnişi olarak kayıtlara geçti. Darbelerin bu ülkeye kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Ne demokrasi, ne adalet, ne kalkınma… Her seferinde milletin iradesi çiğnendi, korku düzeni kuruldu. Ama artık ezber bozulmuştur. Darbeyle başbakanı bile asılmış olan bir millet, o gün kendisine yönelen namluyu tutmasını bilmiştir. Kemalizm üzerinden, demokrasi üzerinden ve din üzerinden menfaat devşirmeye çalışanlar dün olduğu gibi bundan sonra da olacaktır. Farklı dönemlerde, farklı ideolojik görünümler altında; değişik isimlerle kendilerini halka tanıtan kişi ve kurumlar, legal ya da illegal yollarla kamuoyunu etkilemeye çalışacaktır. Bu nedenle devlet aklı, yalnızca geçmişin hatıralarına değil; geleceğin ihtimallerine karşı da her zaman uyanık olmak zorundadır. Zira modern dünyada tehdit yalnızca askerî değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik, dinî ve ideolojik biçimlerde de tezahür etmektedir. Bütün bunlardan dolayıdır ki; bugün sadece 15 Temmuz’un değil, bütün darbelerin lanetlenmesi gerekir. Yalnızca 15 Temmuz’u gündeme alarak diğerlerini unutmak veya unutturmak ise maksat bu yanlıştır. Bu yanlışın ilerleyen zamanlarda ağır bedelleri olabilir. 15 Temmuz unutulmamalıdır elbette; ama 28 Şubat da unutulmamalıdır, Adnan Menderes ve arkadaşları da unutulmamalıdır… Sadece 15 Temmuz’a odaklanarak diğer darbelerin mağdur ettiği vatan evlatları da unutulmamalıdır. 15 Temmuz önemlidir; çünkü Türkiye’nin o gece verdiği mücadele, darbelerin finali olması hasebiyle önemlidir. Bu kalkışmaya direnen halk, aynı zamanda emperyal aklın vesayet projelerine, vekâlet örgütlerine ve içeriden çökertme girişimlerine direnmiştir. Bu gerçeklik, uluslararası ilişkiler bağlamında Türkiye’nin güvenlik ve dış politika stratejilerini yeniden tanımlamasına neden olmuştur. 15 Temmuz bize bir kez daha şunu göstermiştir: Modern zamanlarda savaşlar sadece cephelerde değil; eğitim kurumlarında, medya ağlarında, yargı salonlarında ve dijital platformlarda verilmektedir. Devletler artık yalnızca tankla değil, algıyla da kuşatılmaktadır. Evet, Türkiye bu yeni nesil kuşatmayı görmüş ve kendi öz gücüyle yarmayı başarmıştır. Sonuç olarak, 15 Temmuz gecesi Müslüman Türk milleti, vatanına ve bağımsızlığına olan bağlılığını sadece sözle değil, canı pahasına ortaya koymuştur. Bu kalkışma, ihanetin coğrafyası ve dini olmadığını; ancak direnişin bir millete karakter kazandırdığını göstermiştir. Artık bu millet, sadece darbeye direnen bir halk değil; aynı zamanda küresel vesayet sistemine “dur” diyebilen bir iradenin de sahibidir. Hiçbir darbeyi unutmadık, asla da unutturmayacağız. Bitirirken: Her darbe, halkın devlete güvenini zedeledi. Umutla oy verdiği yöneticilerin asker postalıyla devrilmesi, demokrasinin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Toplum sindirildi. Gözaltılar, işkenceler, fişlemeler sıradanlaştı. Darbelerle birlikte korku kültürü yayıldı. Konuşan değil, susan bir toplum üretildi. İnsanlar devletle arasına mesafe koydu, sivil inisiyatifler güçsüz hale geldi. Özellikle genç kuşaklar siyasetten soğutuldu, “ülkeyi konuşmak” bile tehlikeli sayıldı. Darbeler siyaseti resetlemedi; çürüttü. Seçilmişler görevlerinden edildi, partiler kapatıldı, liderler yasaklandı. Meclis devre dışı bırakıldı. Her darbenin ardından yeni bir anayasa yapıldı; ama bu metinlerin hiçbiri halkı değil, devleti koruyan metinlerdi. Seçimler ertelendi, sivil yönetim askıya alındı. Bürokrasiye “vesayet aklı” yerleşti. Askerî müdahaleler, siyaseti halka değil merkeze karşı sorumlu hale getirdi. Millî irade değil, “binlerce yıllık devlet aklının yerine geçen darbe aklı” kazandı. Bu da çoğulculuğu ve demokratik gelişimi engelledi. Darbelerin ve darbecilerin vazgeçilmez hedefi ise her zaman dindar halk kesimleri oldu. İslamî hassasiyetleri olan liderler, partiler, kurumlar hep “irtica” yaftasıyla bastırıldı. 28 Şubat’ta başörtüsü yasağı eğitim hakkını gasbetti. İmam hatipler kapatıldı, Kur’an kurslarına sınırlamalar getirildi. Camiler fişlendi, vaazlar kontrol altına alındı. İslamî dernekler, yayınlar, fikirler baskılandı. Bu durum din ile devlet arasına derin bir mesafe koydu. Müslüman kimlik, potansiyel tehdit gibi muamele gördü. Oysa toplumun büyük çoğunluğu Müslümandı; baskılanan halkın ta kendisiydi. Ben derim ki; asıl yapılması gereken şey, her yıl sadece 15 Temmuz’u anmak olmamalıdır. Önümüzü kapatan ne kadar köhnemiş benzer kafa yapısı varsa, onlar da tahlil edilmeli ve onlara karşı da çözümler üreterek Türk Milletinin geleceği inşa edilmelidir.

CARL OSMAN

CARL OSMAN DUVARIN DİBİNDEKİ BU MEZAR TAŞI KARL OSM AN'A AİTTİR. Öncesinde mezarlığın içindeki bir mezara ait olan bu taş. Şimdilerde duvarın dibine taşınmış. Sahip çıkılmaz ise yarın buradan da kaybolacaktır. Türk Eğitim derneği 2023 yılında Almanya'daki Türk izlerini takip etti. Bu mezartaşı o izlerden bir izdir. Almanya'da görev yapan Kültür müdürleri 2023 yılına kadar buralara uğramamışlar. 2023 yılından beri uğrayan olomuş mu diye soruşturdum ama yine de uğramamışlar. Bu durumda bir vatandaş olarak şu soruyu sorma hakkına sahibim. Kültür ve Turizm Müdürleri Almanya'da ne iş yaparlar? KARL OSMAN KİMDİR? 38 yıl vaftiz baskısına dayanan Carl Osman, mezar taşındaki bilgilerinden anlaşıldığı üzere, 1655 yılında İstanbul’da doğmuş ve 1688 yılında Belgrad önlerinde tutsak düşmüş. 1724 yılında Rügland’da (Frankonya) vaftiz edilen Carl Osman 47 yıl hizmette bulunmuş, 1735 yılında, 80 yaşında iken ölmüş... Osman'ın mezarı bugün Almanya'nın Ansbach kenti yakınlarındaki Rügland köyündeki mezarlıkta bulunuyor... Mezar taşı, oradaki herhangi bir mezara ait değil. Osman'ın mezarına mutlaka birisini koymuş olmalılar. Mezar taşı orada duvarın dibinde öylece duruyor. yetkililer veya Ansbach civarında yaşayan Türkler bu mezar taşına sahip çıkmalılar. Belediye ile konuşarak oraya küçük bir türbe yapılarak bu taş koruma altına alınabilir. Görüldüğü gibi taş yıpranmıştır. Tamamen kaybolmadan sahip çıkılması gerekir.

ALINGAN TARİHÇİLERE VE ONLARIN TAKİPÇİLERİNE

ŞÜKRETMESİNİ BİLMEYEN ALINGAN TARİHÇİLERE VE ONLARIN TAKİPÇİLERİNE Berlin – Rüştü Kam | 2025 Nasıl başlayayım, nereden tutayım? Ağlayayım mı, güleyim mi bilemedim. Koca koca unvanlar taşıyan insanların, neyi ne zaman ve niçin konuşması gerektiğini hâlâ kestiremediğini görmek içimi acıtıyor. Kimlikli görünen ama kimliksiz davranan tarihçiler! bunlar. Yetinmesini, şükretmesini bilmeyen, memnuniyetsiz bir güruh. Hani derler ya, “Elinle ürküt, değnekle say” diye… İşte tam da onlardan! Bu yazıda size tarihi dizilerden ve onların toplum üzerindeki etkisinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu diziler son yıllarda sadece ekranlarımızı değil, bir milletin ruhunu da aydınlatıyor. Kimliğini arayan gençlik, o yapımlarda unuttuğu köklerini buluyor. Kahramanlarına yeniden kavuşuyor. Ne var ki, bu büyük kazanımı görmek yerine, sahnedeki bir şimşir ağacına takılıp kalan tarihçiler türedi memlekette. Fatih dizisinin bir sahnesinde şimşir ağacından bahsedilmiş. Şimşirgil Hoca da hemen üstüne alınmış. Ardından da çıkıp “Efendim, beni hedef alıyorlar” diyerek kırgınlığını dile getirmiş. Allah aşkına, asıl mesele siz misiniz; yoksa bu milletin tarih bilinci mi sevgili hocam. Bu alınganlık niye? Sevgili hocam bir sahnedeki açıklamayı fırsat bilip kendine alan açmak istiyorsan bunun başka yolları da bulunabilir. Kurtlar Vadisi’nden Alparslan’a, Kuruluştan Payitaht Abdülhamid’e kadar pek çok yapım, tarihi yalnızca sınav sorusu olmaktan çıkardı; gençlerin kalbinde sahici bir aidiyete dönüştürdü. Bunu görmek lazımdır. Ama ne gariptir ki, bu dizilere dil uzatanların pembe dizilere tek kelime etmeye mecali yok. Aile yapısını dinamitleyen, Türk ailesinin değerleri altüst eden yapımlara susanlar, söz konusu milli içerikler olunca keskin eleştirmen kesiliyorlar. Derdiniz nedir sizin? Etmeyin, eylemeyin... Kendi topuğunuza sıkmayın! Neymiş efendim, tarihi dizilerde kan varmış. Ne olacaktı? Tarih lale tarlasında mı yazıldı? Hollywood’un oluk oluk kan akıttığı yapımlar "kültür ürünü" sayılıyor. O filmlerdeki karakterler bilgi yarışmalarında çıkınca sevinip övünenler, sıra Türk yapımlarına gelince “şiddet propagandası” diyebiliyor. Biraz insaf, biraz izan rica ediyorum… Geçtiğimiz aylarda Berlin Türk Eğitim Derneği’nden 30 kişilik bir grupla Özbekistan’a, Kazakistan’a ve Balkanlar’a uzandık. Gördüğümüz manzara şu: İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Sorunca da cevabı net veriyorlar: “Türk dizilerinden öğrendik.” Bu, sadece bir dil aktarımı değil; kültürün, kimliğin, tarihin sessiz ama derin bir ihracıdır. Ve sevgili Şimşirgil Hocam, siz hâlâ bu yapımları küçümsemekte ısrar mı edeceksiniz? Evet, elbette daha iyisi yapılabilir. Elbette eleştirilecek yanlar vardır. Ama şunu asla unutmamalıyız: Bir nesle “Sen busun” diyebilen, “Senin de kahramanların var” hissini verebilen işler alkışlanmalıdır. Lütfen. Tarihi diziler, tarih kitaplarını açmayan çocuklara tarihi sevdiren araçlara dönüştü. Bunu görmek gerek. Bir milleti millet yapan ortak hafızaya yaslanan bu yapımlar, üç beş sahne hatasıyla gözden çıkarılmamalıdır. Bu vesileyle, tarih ve kültür dostu tüm yapımcılara, senaristlere, yönetmenlere ve oyunculara ve iyi niyetli pazarlığı olmayan tarihçilere kalpten teşekkür ederim. Onların emeği sadece ekranlarda değil, gençlerin hayalinde, karakterinde yankı buluyor. Her şey mükemmel olmayabilir belki ama... Şükretmesini de bilmek gerek.

KARAEDNİZ ÇAYI ORGANİKMİŞ

BANA BİR KARADENİZLİ ARKADAŞIM ANLATTI; KARAEDNİZ ÇAYI ORGANİKMİŞ “Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri kültür elçisidir.” Rüştü KAM – Berlin Bir dost meclisinden, bir çay hikâyesi… Memleket meseleleriyle başlayan bir sohbette, laf döndü dolaştı, Çaykur çayına geldi. O çaydan, Karadeniz’in ekonomisine, oradan da Türkiye’nin dünyadaki varlığına uzanan içten bir sohbet haline dönüşüverdi… Ne olacak bu dünyanın hâli? Dostlarla oturuyorduk, dünya hâllerini konuşuyorduk. O meşhur soru bu meclise de geldi: “Ne olacak bu dünyanın hâli?” Derdi insan olan insanın olduğu her yerde bu soru sorulur. Bizim mecliste de eksik olmadı. Önce dünyayı konuştuk. Siyasetten girdik, ekonomiye uğradık, eğitim dedik, Türkiye'nin komşularını da andık sırasıyla. Sonra bir baktık ki, laf dönmüş dolaşmış, Çaykur çayına gelivermiş. Çayın sıcaklığı, memleketin hatırası Masada içtiğimiz çay Çaykur’du. Rizeli dostum Yavuz Pederlioğlu sordu: — Hocam, sen Denizlilisin. Sana bu Çaykur çayı sevgisi nereden geliyor? Her yerde yazıyorsun, çiziyorsun, konuşuyorsun… Gülümsedim. — Sevgili Yavuz, Çaykur çayını sevmek için Rizeli olmaya gerek yok. Karadenizli olmaya da gerek yok. Türkiye’yi seven, Türkiye sevdalısı olan herkesin çayıdır ÇAYKUR. Ben derim ki; Almanya’da 4 milyon Türk yaşıyor. Bunların yalnızca 1 milyonu düzenli olarak çay içiyor olsa ki; fazlası vardır ve kişi başı ayda 1 kilo çay tüketseler ki; tüketirler. Ayda 1 milyon kilo çay yapar, yılda 12 milyon kilo çay demektir. Yani 12 milyon ton. Düşünün, sadece Almanya’daki tüketim bile Karadeniz’e takla attırır. Karadeniz’in kalkınması, Türkiye’nin kalkınmasıdır. Yirmi yıldır anlatıyorum Evet, ben 20 yıldır bu meseleyi kendime dert ediniyorum. Yazıyorum, konuşuyorum. Gittiğim toplantılarda, konferanslarda, çay varsa masada; soruyorum Türk çayı mıdır? Evet diyorlar. Oysa o çay Türk çayı değil markası Türkçe olan bir çay. Sonra da başlıyorum anlatmaya; çay sadece içecek değildir, kültürdür, bilinçtir ve ekonomidir diyorum. Az önce Yavuz söyledi: 15 Temmuz anma programına katılmış Berlin Büyükelçilik salonunda. Çaykur çayı ikram edilmiş orada. Eğer bu konudaki çabamın oraya bir damla katkısı olduysa, kendimi bahtiyar sayarım. Çünkü ben inanıyorum ve savunuyorum ki: Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri elçisidir. BİO yaz, Avrupa’yı kazan Bak Yavuz, sana bir şey daha söyleyeyim. Eğer Çaykur'da bir tanıdığın varsa, selamımı söyle. Bir de şu teklifimi ilet ona: Avrupa’da her geçen gün organik ürünlere olan ilgi artıyor. BİO marketler çoğalıyor. Duyduğuma göre, Çaykur çayına ilaç atılmıyormuş. Yani çay doğalmış, organikmiş, “BİO” imiş. Bak, sen de bunu onayladın. O hâlde ne bekliyorsunuz? Çay paketlerinin üstüne büyük harflerle “BİO ÇAY” yazılsın. Avrupa’daki organik marketlerde yerini alsın. Pazar açık. Fırsat büyük. Fikir babası da burada: Rüştü KAM. Çaykur yöneticilerine sesleniyorum: Eğer bu toprakların çayını, gurbet elde yudumlayan bir Türk'ün yüzünde memleket tebessümüne dönüştürmek istiyorsanız, şimdi tam zamanı; organik çayla önce Avrupa pazarlarına, oradan da gönüllere girin.

BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET

BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET: FATIMA EL-FİHRİYYE VE DÜNYANIN İLK ÜNİVERSİTESİ -Erkeklerin Çağında Kadınca Bir Devrim- Berlin- Rüştü KAM Sosyal Medya’da bir bilgilendirme yazısı okudum. “Dünyanın ilk üniversitesi bir kadın tarafından kurulmuştur” yazıyordu. Ankara Okulu tarafından servise konmuş. Dikkatimi çekti ve araştırdım ve de yazdım. Sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun okuyalım: Tarih dediğimiz şey, maalesef çoğu zaman güçlülerin kaleminden çıkar. Bu yüzden nice hakikat, sessizliğin içinde kaybolur gider; nice büyük insan, gölgede kalır. Ama bazı isimler vardır ki, çağları aşarak gelir ve insanlığın alnına mühür gibi vurulur. İşte onlardan biri: Fatıma el-Fihriyye’dir. Bugün dünyanın en prestijli üniversiteleri olarak anılan kurumların temelleri zannedildiği gibi Oxford, Bologna ya da Paris’te, Berlin’de atılmadı. Tarihî kayıtlar ve UNESCO’nun da doğruladığı üzere, dünyanın hâlâ faaliyette olan en eski üniversitesi, 859 yılında bir kadın tarafından, hem de bir Müslüman kadın tarafından kuruldu: El-Karaviyyin Üniversitesi. Bu bilgi tek başına bile insanı sarsmaya yeter. Neden mi? Çünkü o dönem Avrupa’da kadınlar insan yerine konulmuyordu. 586 yılında Fransa’daki kilise konseyinde kadınların ruhu olup olmadığı tartışılıyordu. Kadınlar okula gidemez, mülk sahibi olamaz, fikir beyan edemezdi. Çünkü o insan bile değildi. Eğitim, sadece erkeklerin tekelindeydi. Bilgiye ulaşmak, ancak seçilmiş azınlığın hakkıydı. Evet doğru okudunuz, aynen böyleydi. Ama aynı çağda, Orta Çağ karanlığında kıvranan Batıdan çok uzakta, 7. yüzyılda çölün tam ortasında bir ışık parladı. Bu öyle bir ışıktı ki sadece bir kavmi değil, çağları aydınlatacak kadar güçlüydü. O ışığın adı Hz. Muhammed’di. O’nun getirdiği mesajla, kadın yeniden insan oldu; kız çocukları toprağa değil, okula gönderilmeye başlandı; ilim aramak her Müslümana farz kılındı. İşte Fatıma el-Fihriyye, o ışığın izini süren bir kadındı. Çölün ortasında yanan o nur, Fes’te bir üniversiteye dönüştü. Ama ne hazindir ki bugün, dünya yeniden karanlığı organize ediyor. İlimle ve hikmetle yoğrulmuş bu medeniyetin kökleri kazınmak isteniyor. Batı, Orta Çağ karanlığının içinden kurtulurken İslam’ın ışığından beslendiğini unutmuş gibi davranıyor. Ve daha da acısı, günümüzde batılılar ve bazı yandaş Müslümanlar o karanlığın içine Hz. Muhammed’i de katarak Müslümanları “yok edilmesi gereken bir tehdit” gibi göstermek istiyorlar. Oysa yanlış olan budur. İlim, şeffaf olmalı. Hakikat kimden doğduysa, nereden yükseldiyse, hakkı teslim edilmeli. Yapılan saklanmamalı, bastırılmamalı. Kim yaptıysa, alkışlanmalı. Fatıma el-Fihriyye bunu yaparken hiçbir gösterişe, ünvan peşine düşmedi. Ne bir saraya yaslandı ne bir sultanın gölgesine sığındı. Tek sermayesi imanı, iradesi ve ilme olan aşkıydı. Bugün eğitim sisteminden şikâyet ettiğimizde, gençlerin idealleri olmadığından yakındığımızda, toplumda kadınların yeterince yer bulamadığından bahsettiğimizde, Fatıma el-Fihriyye’yi yeniden hatırlamamız gerekir. Çünkü o, bin yıl öncesinden sesleniyor bize: “Eğer niyetin hakikîyse, yol açılır.” O, ne Batı'dan ödünç alınmış bir fikre yaslandı ne zamana boyun eğdi. Kendi medeniyetinin değerleriyle bir şey inşa etti. Üstelik bunu erkek egemen bir dönemde, tüm zorluklara rağmen yaptı. İşte bugün bu hikâye bize şunu hatırlatmalı: Kadın, bu ümmetin sadece namusu değil, aynı zamanda aklı, vicdanı ve ilminin teminatıdır. Ve bir kadın isterse, sadece bir ev değil, bir medeniyet de kurabilir. Fatıma el-Fihriyye, çağları aşan bir ışık gibi hâlâ parlıyor. Onun izinden yürüyen kadınlar yetiştirmek, bugün en büyük ihtiyacımız. Unutmayalım: Bir milletin gerçek yükselişi, kadınlarının yükselişiyle başlar. Ve bazen, dünyayı değiştirmek için yalnızca bir kadının duası, dirayeti ve davası yeterlidir. Batı'nın ve Batı hayranlarının, muasır medeniyet hayranlarının yazdığı tarih kitaplarında İslam, karanlıkla anılıyor; Oysa gerçek karanlık, kadının varlığının tartışma konusu olduğu mahkeme salonlarında saklıydı Orta Çağ Avrupası’nda. Bizim medeniyetimiz, ilmi farz bilen bir Peygamber’in izinden giden, üniversite kuran kadınlarla yükseldi. Bugün İslam’ı Orta Çağ karanlığına mahkûm etmeye çalışanlar bilsin ki, hakikat susturulmaz; sadece geciktirilebilir. Hakikatin bir gün ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır...

LOZAN II

LOZAN: KAZANAN OSMANLI, İMZALAYAN BAŞKASI (II) Rüştü Kam – 31.07.2025 Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. Düşman Anadolu’dan atılmış, cephelerde zafer elde edilmişti. Ancak barış masasına oturulduğunda karşımızda yine aynı devletler vardı: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan… Savaşta mağlup ettiğimiz bu güçlerle, sanki eşitmişiz gibi masaya oturduk. Ve o masa, zaferin değil, teslimiyetin masasıydı. Sanki zaferin sahibi biz değilmişiz gibi, mağlup ettiğimiz devletlerle eşit şartlarda müzakere masasına oturduk. O masa, bir galibiyetin taçlandığı yer değil; kazanılmış bir savaşın siyaseten geri verildiği bir teslimiyet masasıydı. Evet bu masa iyi kamufle edilmiş bir hezimet masasıydı. Çünkü o antlaşmayla biz sadece toprak kaybetmedik; hukukî devamlılık da kesintiye uğradı. Osmanlı Devleti Kurtuluş Savaşı'nı veren taraftı, Başkomutan hâlâ Padişahtı. Kutü’l-Amâre’de 12 bin İngiliz esir alınmış, Anadolu’da Yunan ordusu denize dökülmüştü. Ancak masaya oturan heyet, bu zaferi sahiplenmek yerine, yeni bir devlet adına imza attı. Osmanlı'nın mührü yoktu o anlaşmada, Meclis-i Mebusan dağıtılmıştı, Padişah devre dışı bırakılmıştı. Hukuken Osmanlı devleti hâlâ varlığını sürdürürken, Lozan'da konuşan Osmanlı değil başka bir yapıydı. Lozan, işte tam da bu kırılmanın adıdır. Padişah’a ihanet…! 600 sene dünyaya adaletle hükmeden Osmanlı’ya ihanet…! Lozan, Sevr’in alternatifi değildir. Sevr’in makyajlanmış versiyonudur. Musul Masada Kaybedildi, Yanında Kerkük'ü de Götürdü Lozan’daki en büyük kırılmalardan biri de Musul’dur. Musul’dan vazgeçtik, çünkü masada bizi temsil edenler vazgeçmek üzere görevlendirilmişti. İngiltere, savaşacak durumda değildi. Kutü’l-Amâre’de ağır bir hezimet yaşamış, Anadolu’daki direnişe boyun eğmişti. Ancak masa başında zaferini geri aldı. Lozan’da Musul görüşmeleri ertelendi. Daha sonra mesele Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. Sonuç: İngiltere kazandı. Neden? Çünkü o günkü heyet, kendi milletinin haklarına değil, Batı’nın çizdiği sınırlara sadakat gösterdi. Musul’la birlikte Kerkük’teki Türkmen coğrafyası da gözden çıkarıldı. Böylece sadece petrol değil, bin yıllık kültürel hafıza da kaybedildi. Lozan sadece bir haritadan ibaret değildir. Lozan, bir milletin ve bir imparatorluğun jeopolitik olarak daraltılmasıdır. Bu antlaşmayla yalnızca Musul, Kerkük, 12 Ada kaybedilmedi; Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan stratejik etki alanı da tasfiye edildi. Kurtuluş Savaşı'nı cephede kazandık, düşmanı Anadolu'dan kovduk. Ama mesele sadece savaş meydanında bitmemiş. Asıl oyun, diplomasi masasında kurulmuştu. Sahada hezimete uğrayan İngiltere, masada bütün kartlarını yeniden dağıttı. Ve biz, maalesef o masada zaferin değil, teslimiyetin temsilcisi olduk. Lozan’da Musul meselesi doğrudan çözülmedi. Görüşmeler ertelendi, İngiltere’nin talebiyle konu Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. O cemiyet ki, dönemin emperyal güçlerinin oyun sahasıydı. İngiltere’nin kendi eliyle kurduğu, kendi eliyle yönettiği bir masa… O masada Türkiye'nin temsilcileri Musul için ne ağırlık koyabildi ne de direnç gösterebildi. Netice mi? 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul resmen kaybedildi. Musul’un ertelenmesi, zaman kazanmak ve Türkiye’yi yalnız bırakmak için uygulanan bir taktikti. Başarılı da oldu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, bu süreci şu cümleyle özetler: “Savaşı kaybettik, ama masada istediklerimizi aldık.” Ama mesele sadece Musul değildi. Çünkü Musul giderse, Kerkük de giderdi. Gitti de… Bu iki şehir, Osmanlı döneminde aynı vilayetin parçalarıydı. Birbirinden koparılamazdı. Ama koparıldı. Kerkük, o gün İngiliz oyununa gelen heyet tarafından Türkiye haritasından çıkarıldı. Bugün orada hâlâ Türkmen kanı akıyor. Sormak gerekiyor: Niçin vazgeçtik? Neden direnmedik? Çünkü Musul’dan vazgeçmek üzere masaya oturtulmuştuk. Çünkü diplomasi heyetimizin omzunda Misak-ı Millî değil, Batı’nın çizdiği sınırlar vardı. Çünkü İngiltere sahada yenildiği Türk milletine masada galip gelmişti. Musul sadece bir toprak değil, bir akıldır. Musul, stratejik derinliğin, coğrafi iradenin ve tarihî sadakatin adıdır. Musul gidince ne kaybettik, sorusu hâlâ yeterince ciddi bir şekilde sorulmuş değildir. Soranlar oldu elbet ama cevabını alamadılar, hâlâ da alamıyorlar. Lozan’ı zafer diye anlatanlar, Musul’un kaybını küçük bir ayrıntı gibi gösterir. Oysa bu ayrıntı, yüz yıl sürecek bir travmanın kapısını aralamıştır. Çünkü Musul kaybedilince Kerkük de gitti. Kerkük gidince Türk'ün gözyaşı hiç dinmedi. Masada susanlar, sahada konuşanlara ihanet etti Lozan’da Musul’un kaybı bir coğrafya parçasının el değiştirmesinden ibaret değildi. Bu, Anadolu’nun kaderini belirleyen stratejik bir kopuştu. Çünkü Musul ve Kerkük, hem tarihî hem demografik hem de stratejik olarak Türk toprağıydı. Musul ve Kerkük, 1517’den itibaren Osmanlı vilayetiydi. Neredeyse dört asır boyunca, Osmanlı sancağı orada dalgalandı. Türkmenler, Araplar ve Kürtler birlikte yaşadı ama idare merkezi hep İstanbul’du. Lozan görüşmeleri sırasında da bu tarihî aidiyet çok ama çok netti. İlginçtir: İngiltere, bölgeyi işgal ettiğinde daha Mondros imzalanmamıştı. 30 Ekim 1918’de ateşkes yürürlüğe girdi, ama İngiliz ordusu Musul’a 3 Kasım’da girdi. Bu açıkça savaş hukukuna aykırı bir işgaldir. Buna rağmen bu ihlal Lozan’da gündeme getirilmedi. İşgale göz yumuldu. ,Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bu konuda şunları söylüyor: “Musul, Mondros’tan sonra işgal edilmiştir. Bu, İngiltere’nin haksız fiilidir. Türkiye’nin Musul üzerinde tarihî ve hukuki hakları devam etmektedir.” Nüfusun Ekseriyeti Türk’tü Musul ve Kerkük vilayetlerinde Türkmenler ve Müslüman Araplar nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. İngiliz arşivleri bile bunu inkâr etmiyor. Lozan heyeti bu fiili durumu bildiği için dilinin ucuyla halkoyuna gidilmesini istedi, istedi istemesine de bu isteğinin üzerine ısrarla gitmedi. İngilizler de bu isteği duymazdan geldi. Kulak arkası etti. Çünküo da biliyordu halka gidilseydi istenen sonuç çıkmayacaktı. Rıza Nur, itirazını yaptı ama heyet bu itiraza kulak vermedi. Rıza Nur bu gerçeği hatıratında şu ifadelerle dile getirir: “Orada Türkmen çocukları bizim marşımızı okuyarak büyüyordu. Onları İngiliz’e nasıl terk ederiz?” Musul Petrolü, Türkiye’nin Geleceğiydi Musul yalnızca tarihî ve etnik bir mesele değildi. Orada yaklaşık 2 milyar varil petrol rezervi vardı. O dönemde Osmanlı borçlarının ödenmesi, sanayileşme, eğitim reformu gibi tüm projeler bu kaynaklarla mümkün olabilirdi. Ancak Türkiye, bu imkânı da elinin tersiyle itti, masada bıraktı. Meşruiyeti olmayan heyetin bu ferasetsizliğini fırsat bilen İngiltere ne yaptı? Musul’u Irak’a bağlayıverdi, Irak’ı da mandası hâline getirince fiilen petrolün üzerine oturuverdi. Sonra 1926 Ankara Antlaşması'yla ayıp olmasın diye Türkiye'ye “sus payı” verildi: Bu antlaşmanın 3. maddesi uyarınca, Irak petrol gelirlerinin %10’u, 25 yıl süreyle Türkiye’ye aktarılacaktı. Ne Oldu? Antlaşma imzalandıktan sonra, Türkiye bu %10’luk payı 1926’dan itibaren sadece üç yıl (1926, 1927, 1928) boyunca aldı. Ardından, 1928 yılında yapılan anlaşma ile İngiltere, Türkiye’ye tek seferlik £ 500.000 (500 bin sterlin) ödeme yaptı. Bunun karşılığında Türkiye, Musul petrolleri üzerindeki tüm gelecekteki haklarından vazgeçti. Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci bu kon uda şöyle der: “Türkiye, Musul’dan sadece toprağını değil, ekonomik kalkınmasının temellerini kaybetmiştir. Bu, uzun vadeli bir teslimiyettir.” Kurtuluşu Osmanlı Sağladı, Ama Masaya O Oturmadı Kurtuluş Savaşı boyunca, hâlâ resmî devlet yapısı olarak Osmanlı Devleti vardı. Başkomutanlık Padişahtaydı. Anadolu’daki direniş, Osmanlı ordusunun mirası üzerine bina edilmişti. Kutü’l-Amâre'de alınan zafer, Saray’ın iradesiyle, imkanlarıyla ve ordusuyla gerçekleşmişti. Peki, bu ordu kimin adına savaştı? Lozan’da hangi tüzel kişilik temsil edildi?Ankara delegasyonu, millet adına değil, İngilizler tarafından tespit edilen bazı kişiler adına hareket etti. Heyet galip Devletin mührüyle oturmadı masaya, fiilî durumu hukukileştirme telaşıyla oturdu. Prof. Dr. Mustafa Budak bu konuda şöyle der: “Lozan heyeti uluslararası hukuk bakımından tartışmalı bir temsil gücüne sahipti. Osmanlı henüz resmen feshedilmemişti. Bu, anlaşmanın temel zaafıdır.” Ankara’nın Meşruiyeti İnşa Sürecindeydi 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmemişti. Henüz rejim tartışmaları sürüyordu. Dahası, Lozan’a giden heyet Meclis onayıyla değil, dar bir çerçevede belirlendi. İsmet Paşa'nın heyet için uygun isim olmadığı tartışmaları devam ediyordu. Ayrıca Lozan’da nelerden taviz verilmeyeceğinin tartışmaları da devam ediyordu. Rıza Nur bu konuda şunları söyler: “İsmet, Meclis’in kararlarını hiçe saydı. Kendi iradesiyle müzakere etti. Lozan heyeti millî iradenin değil, küçük bir zümrenin temsilcisiydi.” Milletin Onayı Alınmadı, Halktan Gizlendi Lozan Anlaşması, Padişah’a rağmen, millete rağmen imzalanmadı. Müzakere süreci şeffaf değildi. Gazetelerde sansür vardı. Musul’un kaybedildiği, kapitülasyonların geri döndüğü ya da azınlıklara verilen hakların boyutu halktan gizlendi. Halkın bilgisi yoktu, rızası alınmadı. Tarihçi Dr. Mehmet Çelik bu konuda şöyle der: “Lozan’da yapılan, bir devletin halkına rağmen yeniden tasarlanmasıdır. Bu bir halk sözleşmesi değil, elitlerin mutabakatıdır.” Sonuç? Lozan, bir hukuk ihlalidir. Bir imparatorluğun tasfiyesidir. Halkın, Meclis-i Mebûsan’ın ve Padişah’ın onayı alınmadan, hukuki meşruiyetten yoksun biçimde gerçekleştirilmiştir. Lozan milletin zihninde haritaların yeniden çizildiği, hafızaların törpülendiği bir travmadır. Bugün Kıbrıs’ta, Ege’de, Kerkük’te yaşadığımız her gerilim; aslında o masada dile getirilmemiş bir cümlenin yankısıdır. Eğer bir millet, zaferi cephede kazanır ve de masada kaybederse; o milletin kaderini silahlar değil, kalemler belirler. Lozan’da öyle olmuştur. İşte bu yüzden Lozan, yalnızca tarihin değil; siyasetin, stratejinin ve millet aklının da bir sınavıdır. Bugün hâlâ bazı çevreler Lozan’a övgüyle yaklaşır: “Bağımsızlığımızın belgesi”, “Yeni Türkiye’nin tapusu” gibi... Oysa gerçek şu: Lozan, yeni rejimin meşruiyet belgesi değildir; tam tersine, o rejimi kuran kadronun Osmanlı’dan bağımsız olduğunu ispat etme çabasıdır. Çünkü bu kadrolar bilir ki, Osmanlı’dan gelen bir hukukî meşruiyetleri yoktur. Saltanatı devredışı bırakmışlar ama anayasal bir geçiş sağlamamışlardır. Lozan, bu boşluğu kapatmak için Batı’ya verilmiş bir sadakat belgesidir. Yani bir “tapu” değil, bir “tavizname”dir. O gün sustuklarımız, bugün çözemediklerimizdir. Tarih, sadece geçmişi anlatmaz; geleceği de şekillendirir. Bekleyip göreceğiz… Devam edecek

LOZAN III

LOZAN III LOZAN’IN GAYESİ KÜLTÜREL TEMİZLİK MİYDİ? Rüştü Kam – 5.08.2025 Lozan’da verilen bir başka büyük taviz ise Boğazlar meselesidir. Montrö Antlaşması’ndan önceki dönemde, Türk ordusu Boğazlar’dan çekilmiş, yerine yabancıların söz sahibi olduğu bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştur. Düşünün ki savaşta zafer kazanmış bir ülke, İstanbul ve Çanakkale gibi stratejik noktalarda kendi boğazlarını koruyamaz hâle gelmiştir. Boğazlar, uluslararası denetime açılmıştır. Bu durum bile tek başına Lozan’ın gerçek bir “bağımsızlık belgesi” değil, bir dayatma olduğunu açıkça gösteriyor. Tarihî belgeler ve hatıratlar, Lozan’ın zafer değil bir uzlaşma ve dayatma antlaşması olduğunu kanıtlayan ifadelerle doludur. Rıza Nur, o günlerde yaşananları kendi hatıratında açık açık yazmış; İsmet Paşa’nın imza öncesi yaşadığı tereddütlerden, İngilizlerin dikte ettiği hükümlere kadar birçok ayrıntıyı kayıt altına almıştır. İstiklal Marşımızın şairi yani Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da Lozan’a tepkisi şöyle olmuştur: Mehmet Akif’in Lozan’a Sessiz Feryadı Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’nı yazdıktan sonra kendisine sunulan tüm unvanları ve siyasî teklifleri geri çevirmiş, kısa süre sonra da Mısır’a gitmiştir. Onu bu hicrete zorlayan şey yalnızca hastalığı, yorgunluğu ve polisin onu suçluymuş gibi sürekli takip etmesi değil; Türkiye’nin Lozan sonrası yönelişinden duyduğu derin bir hayal kırıklığı idi. Akif, Lozan’ı yalnızca bir sınırlar antlaşması olarak görmüyor, “milletin ruh köküyle bağlantısının koparıldığı bir eşik olarak görüyordu. Yakın dostu ve Safahat’ın yayıncısı Eşref Edip, yıllar sonra kaleme aldığı hatıratında onun şu sözlerini aktarmıştır: “Vallahi bu vatan göz göre göre batırılıyor. Lozan’da masaya yatırılan sadece topraklar değil, milletin ebedî haklarıdır!” Ayrıca, Büyük Doğu fikrinin şairi Necip Fazıl Kısakürek de Lozan Antlaşması’nı sık sık eleştirmiş ve Lozan’ı “Türk milletine zorla giydirilmiş dar bir cekete benzetmiştir. Ona göre bu ceket milletin tarihine, ruhuna ve hedeflerine uygun değildir; Türkiye’nin hareket kabiliyetini sınırlandıran, dayatılmış bir hukukî ve siyasi kalıptır. Necip Fazıl, Lozan’ı bir “zafer” olarak gören resmi söyleme karşı çıkarak, Büyük Doğu ideolojisi çerçevesinde bu antlaşmayı “tarihî bir pranga”, “Türklüğün manevî hamlesini boğan batıcı vesika” olarak niteler. Alfabe Değişikliği: Hafızayı Kazımak Lozan Antlaşması’nın henüz mürekkebi kurumadan, beş yıl gibi kısa bir sürede (1928) harf devrimi yapıldı. Harf İnkılabı adı verilen bu operasyon, “çağdaşlaşma” söylemleriyle süslendi; bürokrasiye, basına ve okullara “Batı’ya kapı açılıyor” denildi. Fakat içeride olan biten, Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle bir “suskunluk devrimi”ydi: Devlet kendi arşivlerini okutamaz hâle geliyor, millete kendi geçmişi “yabancı dilmiş” gibi gösteriliyordu. Atay’a göre, harf devrimi: Topluma dayatılan bir devlet projesiydi. Eğitim altyapısı ve hazırlık süreci yeterince planlanmadan hızlıca hayata geçirildi. Eski Osmanlı alfabesini bilen kuşakla yeni Latin harflerini öğrenen kuşak arasında keskin bir kültürel ve entelektüel kopukluk yarattı. “Harf devrimi, bir anda milletin tarih ve kültürle bağını kesen büyük bir kırılma oldu.” (Falih Rıfkı Atay (Yorum, 1930’lar) İsmet İnönü’nün Paris’te bir gazeteciye söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir’in de aktardığı şu cümle aslında tüm zihniyeti ortaya koyar: “Lozan sadece siyasi sınırları değil, medeniyet sınırlarını da belirlemiştir. Biz artık Doğulu değiliz.” Bu, sadece “Arap harflerini bırakıyoruz” demek değildi. Medreselerin kapanmasıyla birlikte kadim ilmî damar kesildi; kütüphaneler sessizliğe gömüldü; dede torununa mektup okuyamaz oldu. Hafıza zinciri Bernard Lewis’in sözünü ettiği “geçmişle araya duvar örme” stratejisiyle koparıldı. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Maziden kopmak, hafızayı kaybetmektir; hafızasını kaybeden millet artık başkasının kurgusuna mahkûmdur.” Dünyada bu ölçekte bir alfabe kopuşu neredeyse yoktur. Japonlar üç farklı yazı sistemini koruyarak modernleşti. Çin, karakterlerini sadeleştirdi ama kökünü bırakmadı. Yunan dünyası hâlâ binlerce yıllık alfabesini kullanır. Pek çok ülke, modernleşmeyi hafızasını silmeden yaşadı. Peki Türkiye neden “tamamen yeni bir alfabeye” mecbur bırakıldı? Şerif Mardin, bu soruya “milli kimliği yeniden inşa etme” cevabını verir. Ona göre alfabe değişimi, eski ile yeni arasında geçiş değil, tam anlamıyla bir “kültürel kopuş” projesidir. Şerif Mardin, özellikle merkez-çevre, kültürel kopuş ve modernleşme tartışmalarında Latin harflerine geçişi sadece teknik bir reform değil, “ulus-devletin milli kimliği yeniden inşa etme stratejisinin kilit adımı” olarak yorumlar. Mardin’e göre: Harf devrimi, Osmanlı'nın hafıza dünyasına açılan kapıyı kapatmış, yeni rejimle eski rejim arasındaki süreklilik fikrini tasfiye etmiş, toplumu kendi tarihsel ve entelektüel birikiminden kopararak radikal bir kültürel kırılma yaratmıştır. Bu yönüyle Mardin, alfabe değişikliğini bir “geçiş” değil, bilinçli bir “kültürel kopuş projesi” olarak görür. Stanford Shaw ise bunu daha ileri götürür: “Harf devrimi, Lozan’ın kültürel maddesi olarak okunmalıdır.” Çünkü dil giderse hafıza gider; hafıza giderse kimlik tartışılmaz hale gelir. Sonuç açıktır: Alfabe değişikliği, Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sembolü değil, geçmişle bağları kökten kazımanın cerrahî operasyonudur. Bu operasyon başarıyla yürütülmüş; eski alfabeyi bilen nesil ölünce geriye, kendi mezar taşlarını bile okuyamayan bir toplum bırakılmıştır. Osmanlı’dan Kaçış Lozan’dan sonra masaya sadece haritalar değil, tarihin kendisi de yatırıldı. “Millî tarih yazımı” adı altında Osmanlı, resmî söylemde “gerici, çağdışı, çürümüş” bir imparatorluk olarak takdim edildi. Devlet, deyim yerindeyse kendi köklerini kesmek suretiyle yeni bir kimlik inşa etmeye koyuldu. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, “tarihe ideolojik müdahale” dönemi başlamıştı. Selçuklu neredeyse yok sayıldı, Osmanlı küçümsenerek “çöküş hikâyesi”ne indirildi; onun yerine “Orta Asya’dan gelen üstün ırksal soyluluk” iddiasına dayanan tarih modelleri (Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi vb.) sahneye sürüldü. Doç. Dr. Alev Alatlı’nın uyarısı bu bağlamda manidardır: “Bir millet, kendi geçmişini inkâr ederek geleceğe yürüyemez. Lozan’ın ardından yazılan tarih, geçmişi değil, projeyi anlatır.” Erich Jan Zürcher, bu durumu “geçmişi itibarsızlaştırarak yeniyi meşrulaştırma” tekniği olarak okur. Gerçekten de Lozan’la kurulan yeni düzen yalnızca ülkenin sınırlarını değil, hafızasını da baştan şekillendirdi. Osmanlı anayasal yapısı ortadan kaldırıldı, yerine Fransız ekollü kanunlar getirildi; eğitim Maarif teşkilatının kontrolüne geçti; hilafet lağvedildi; saray geleneğiyle birlikte klasik musikî ve kültür hayatı tasfiye edildi. Şevket Süreyya Aydemir bu süreci, “bir uygarlığın yerini başka bir uygarlıkla değiştirme” teşebbüsü olarak niteler. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnızca rejim değişikliği değil, kültürel bir kopuş projesiydi. Bu süreçte: Osmanlı’yı 600 sene ayakta tutan adaleti emreden şeriata dayalı hukuk sistemi kaldırıldı, yerine Batı kaynaklı ceza ve medeni kanunlar getirildi. Geleneksel medrese eğitimi kaldırıldı, Maarif Bakanlığı’na bağlı modern okullar kuruldu. Hilafet kurumu lağvedildi, devletin dinî meşruiyet dayanağı ortadan kaldırıldı. Saray gelenekleri, Türk musikisi ve estetik anlayışı devlet eliyle geri plana itildi. Türk musikisinin öğretimi 1926’dan 1976’ya kadar devlet okullarında yasaklandı. Şevket Süreyya Aydemir bu köklü dönüşümü şöyle özetler: “Bu, bir uygarlığın yerine başka bir uygarlığı geçirme teşebbüsünden ibaretti.” Sonuçta, tarih “olanı anlatma sanatı” olmaktan çıktı, “olması isteneni yazma aracına” dönüştü. Bu nedenle millî tarih kitapları, Osmanlı’yı değil; Lozan’ın ruhuna uygun düşen cumhuriyet projesini anlattı. Geçmişle bağlar kesildikçe, hafızası zayıf, sorgulamayan, yönlendirilebilir bir toplum modeli ortaya çıkacaktı- tıpkı istenildiği gibi. O da oldu. Cemil Meriç yıllar sonra bu “resmî tarih”e karşı çıkarak “geçmişini dışlayan bir millet, geleceğini başkalarından dilenir”diye haykırıyordu. Halil İnalcık ise Osmanlı’nın “terakki fikrini öldüren değil, aksine Batı’nın önüne geçen” bir imparatorluk olduğunu vurguluyordu. İsmail Kara’ya göre gerçek sorun “Osmanlı’da gerilik değil, modern cumhuriyetin kurucu kadrolarının geçmişi şuurlu bir şekilde reddetmesidir.” Tarık Zafer Tunaya da “tarih, ideolojik amaçla yazıldığında hatırlatmak için değil unutturmak içindir” diyerek asıl yaraya parmak basar. Kültürel Temizlik: Kılık Kıyafet ve İsimler Lozan’ın ardından, hızla kılık kıyafet yasaları, şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunu gibi bir dizi toplumsal dönüşüm dayatıldı. Bunların çoğu bir milletin görünümünü ve kimliğini değiştirmeyi amaçlıyordu. Sosyolog Prof. Dr. Erol Güngör konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bir milleti dönüştürmek istiyorsanız, önce onun günlük hayatına ve sembollerine müdahale edersiniz. Lozan'dan sonra olan tam da budur.” Lozan sonrasında haritalar kadar tarihin kendisi de masaya yatırıldı. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, yeni bir ulus-devlet kurabilmek için Osmanlı geçmişinin gölgesinden çıkılması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle “millî tarih yazımı” projesi devreye girdi. Altı asırlık imparatorluk, resmî söylemde “çağdışı, geri kalmış, çöküş hâlindeki bir düzen” olarak sunulmaya başlandı. Böylece yeni rejim, kendini “bu mirası tasfiye ederek modernleşmenin önünü açan ilerici güç” olarak tanımlayabildi. İlber Ortaylı’nın “tarihe ideolojik müdahale” dediği bu dönemde, tarih artık ne yaşandıysa onu anlatan bir alan olmaktan çıktı; yaşanması arzu edilen kimliğin bir inşa aracına dönüştü. Önce Selçuklu Devleti, ders kitaplarından neredeyse yok edildi. Ardından Osmanlı da yalnızca “son dönemde çöken ve tarihten silinen bir imparatorluk” olarak öğretilir hâle geldi. Bunun yerine, “Türkler Orta Asya’dan dünyaya medeniyet taşıyan üstün bir ırktır” fikrine dayalı Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi yeni tarih kuramları benimsendi. Böylece toplumun geçmişle kurduğu bağ kesildi; yerine yepyeni, devlet eliyle tasarlanmış bir tarih bilinci yerleştirildi. Sonuç? Lozan, sadece bir diplomatik metin değil, bir zihinsel tasfiye planıydı. Devletin adı değişti, yazısı değişti, tarihi yeniden yazıldı, dili budandı, dini susturuldu. Kimlik yeniden biçimlendirildi. Ve bütün bunlar ‘zafer’ adı altında sunuldu. Devam edecek

LOZAN V

Ekonomik Bağımsızlık mı, Gizli Teslimiyet mi? Rüştü Kam – 8.08.2025 Millet olarak yıllardır bize öğretilen bir ezber vardır: “Kapitülasyonlar kaldırıldı… Tam bağımsız Türkiye kuruldu… Lozan bir zaferdir…” Öyledir de… ama bunlar sadece kâğıt üzerinde yazılıdır. Uygulama ise öyle değildir. Sadece isim değiştirilerek uygulama devam ettirilmiştir. Lozan Antlaşması'nın en çok tartışılan başlıklarından biridir kapitülasyonlar. Resmî tarih kitaplarında, okul derslerinde ve pek çok gazete haberinde, köşe yazılarında şu ifadeye sıkça rastlanır: “Kapitülasyonlar kaldırıldı, Türkiye tam bağımsız oldu.” Peki gerçekten öyle mi oldu? Önce Kapitülasyon Ne Demek Ona Bakalım Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti tarafından 16. yüzyıldan itibaren başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin vatandaşlarına tanınan ticari ve hukuki ayrıcalıklardır. İlki 1535’te Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa’ya verilen bu imtiyazlardır. Başlangıçta siyasi ittifak arayışları ve dış ticaretin teşviki amacıyla, sınırlı ve karşılıklılık esasına dayalı olarak tasarlanmıştır. Ancak tarihçi, Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi, bu ayrıcalıklar zamanla Osmanlı’nın ekonomik egemenliğini zedeleyen kalıcı bir yapıya dönüşmüştür. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren yerli esnaf ve zanaatkârların aleyhine işleyen bir sisteme evrilmiştir. Avrupalı tüccarların Osmanlı topraklarında vergi muafiyetinden yararlanması, kendi konsolosluk mahkemelerinde yargılanmaları ve serbest ticaret hakkına sahip olmaları, başta geçici bir diplomatik araç olarak görülse de, zamanla Osmanlı pazarının denetimsiz biçimde dışa açılmasına neden olmuştur. Orta Doğu uzmanı, tarihçi Bernard Lewis'in de vurguladığı gibi, imparatorluğun zayıflamaya başladığı dönemlerde bu imtiyazlar, yerli üretimi baltalayan ve dış ticaret dengesini bozan bir dış baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Nitekim 19. yüzyılda Avrupa sermayesi, bu sistem üzerinden Osmanlı iç pazarına neredeyse sınırsız erişim elde etmiş; devletin ekonomik bağımsızlığı büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Lozan'da kapitülasyonların kaldırıldığı yazıldı çizildi. Ancak hakikat öyle değildi. Bu ayrıcalıkların yalnızca “adı” kaldırılmıştı; esası, farklı biçimlerde ve yeni isimlerle sürdürüldü. Ekonomist Prof. Dr. Ömer Turan’ın ifadesiyle: “Kapitülasyonlar kalktı ama borçların dış denetimi ve ticari imtiyazlar, yeni sistemde sürdürüldü. Osmanlı’ya verilen ayrıcalıklar bu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin eliyle modernleştirildi.” Gerçekten de, dış borçların ödenmesi, yabancı şirketlere maden, işletme ve demiryolu inşa etme haklarının verilmesi aynen devam etti. Bu tablo açıkça şunu göstermektedir: Adı “bağımsızlık” olan bir sistemin içinde Türkiye, hâlâ dış güçlerin ekonomik etkisi altındaydı. Kapitülasyonlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllarca süren ekonomik ve siyasi bağımlılığının sembolüydü. Ancak 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, bu zincirleri koparmadı; sadece görünmez bir iplikle daha zarif bir kılıfa büründürdü. Yani, Lozan, kapitülasyonları kaldırmadı; onları daha zarif bir kılıfla yeniden tanıttı: Ekonomik entegrasyon! Bu anlaşmanın bedeli ağır oldu. Hem de çok ağır oldu. Milli savunma sanayii, uçak sanayii ve araba(devrim arabaları) sanayii gibi bağımsızlık hedefleri, devlet politikalarından tamamen silindi; yerini dışa bağımlılık ve yabancı kontrol aldı. Türkiye’nin özgürlük mücadelesi, askeri ve teknolojik alanda kalıcı müzmin bir esarete dönüştü. 1925 yılında kurulan Türk Hava Kurumu, Türkiye’nin havacılıkta kendi yolunu çizme çabasının öncüsüydü. Ancak 1930’ların sonlarında, bu çaba hızla geri plana itildi. Yabancı ülkelerden satın alınan uçaklar ve teknoloji, yerli üretim projelerinin önüne geçti. 1941’de başlayan Türk Uçak Sanayii projeleri, ilk yerli savaş uçakları için umut verdiyse de, siyasi irade eksikliği nedeniyle bu umut sürdürülemedi, uçaklar Kayseri’de toprağa gömüldü. Bu süreçte Türkiye, kendi savaş uçaklarını üretmekten çok, yabancı teknolojilere bağımlı kalmaya mahkûm edildi. Özellikle Lozan sonrası ekonomik bağımlılık politikaları bu tür yerli girişimlerin önünü tamamen kapattı. Burada Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ’ı rahmetle anıyoruz. Ruhunuz şadolsun… Bir başka önemli girişim ise 1961’de hayata geçirilen “Devrim” otomobil projesiydi. Türk mühendislerinin büyük emekleriyle tamamlanmöıştı. Ancak daha seri üretime geçmeden siyasi engellere takıldı ve proje rafa kaldırıldı. Bu, sadece bir otomobilin değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayileşme ve bağımsızlık ideallerinin de ertelenmesi anlamına geliyordu. Bugün, ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayi;1975) ve TAI (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.;1984) gibi kurumlar milli savunma sanayiinde önemli başarılar elde ediyor olsalar da, Lozan’ın gölgesinde atılan bu ilk adımların eksikliği hâlâ hissediliyor. Egemenlik, sadece toprak ve bayraktan ibaret değildir; ekonomik ve teknolojik bağımsızlıkla gerçek anlamını kazanır. Maalesef Lozan, bugün hâlâ, Türkiye’nin tam bağımsızlık yolundaki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Düyûn-u Umûmiye Devam Etti Osmanlı’dan devralınan dış borçlar da, Lozan’da aynen kabul edildi. Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bankalarının temsilcileri, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni adeta bir “borç devleti”ne dönüştürdü. 1928’de yapılan yeni anlaşmalarla Türkiye, 1954 yılına kadar Batı’ya borç ödemeye devam etti. Evet bir devlet kuruldu kurulmasına da bu devlet Batı’nın denetiminde kurulan bir devletti. Görüldüğü gibi öyle tam bağımsız falan değildi. Gümrük Politikası Dayatması Lozan’ın en can alıcı maddelerinden biri de, Türkiye’nin beş yıl boyunca gümrük vergilerini artıramayacak olmasıydı. Yani sanayileşme, yerli üretimi teşvik gibi adımlar, Batılı sermayeyi rahatsız etmesin diye bilinçli biçimde ertelenmiştir. Savunma sanayii, Uçak sanayii ve Devrim arabası bu uygulamaya örnek olarak gösterilebilir. Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın bu konudaki tespiti çok nettir: “Lozan, Türkiye’yi sanayileşme sürecinde sınırlayan bir ekonomik dizayndı. Gümrük duvarlarını kaldırmak demek, Batı ürünlerine pazar açmak demekti.” Madenler ve Yabancı Sermaye Lozan sonrasında Türkiye’de maden işletmeleri, limanlar ve altyapı yatırımları büyük oranda Batılı şirketlere devredildi. İngiliz, Fransız ve İtalyan sermayesi; demiryollarından tuzlalara, limanlardan telefon işletmeciliğine kadar pek çok alanda fiilî kontrol sahibiydi. Bu durum, “ekonomik bağımsızlık” değil; beyaz kâğıda yazılmış, mavi gözlü bir “Sevr”in başka biçimde sahaya sürülmesiydi. Yeni tip bir ekonomik mandacılıktı bu. Sonuç? Lozan’da sadece hukuk, kültür ve toprak değil; ekonomi de tasfiye edildi. “Kapitülasyon kalktı” denilirken borçlar ödenmeye devam etti; gümrükler Batı’ya açıldı; yerli üretim, zincire vuruldu. Devam edecek

LOZAN VII

LOZAN VII: BİTİRİRKEN Rüştü Kam 13.08.2025 Uşi, Lozan, Montrö ve İsviçre’nin Soğuk Masaları İsviçre’de dolaşırken zihnim hep aynı yere takıldı: Osmanlı’yı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren üç kritik antlaşmanın -Uşi, Lozan ve Montrö- bu ülkede imzalanmış olması gerçekten tesadüf olabilir mi? Haritaya bakınca göze çarpmayan, ama dünya siyasetinin kulak kabarttığı bazı hakikatler görülebilir. İsviçre denize sınırı olmayan ama Avrupa ülkelerine sınır olan bir coğrafya. “Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık, arpa boyu yol gitmişiz.” İşte tam da böyle bir ülke. Hep yukarıya çıkacaksın bir de çıktığın kadar aşağıya ineceksin… Demek ki; menfaat ortaklıkları savaş alanlarında değil, sessiz ve soğukkanlı odalarda masa başında kuruluyor olmalı. İsviçre tam da böyle bir ülke. Uşi ’de (1912), Afrika’daki son topraklarımızdan anlaşmayla çekilmişiz; ama Halifeliğin gölgesini metne iliştirip, dinî otoritenin bir biçimde temsilini korumayı başarmışız. İmparatorluğun elinin artık uzanamayacağı bir coğrafyadır o topraklar ama en azından imparatorluğun kalbinin orada attığını söylemek gibi bir şey bu. Lozan’da(1923), Boğazlar askerden arındırılmış, denetim uluslararası bir komisyona bırakılmış, 12 adalardan vazgeçilmiş, Musul’dan Kerkük’ten vaz geçilmiş…; bu karar, Lozan heyetinin basiretsizliğini göstermeye yetiyor. Lozan’da Boğazların askerden arındırılması ve denetimin uluslararası bir komisyona bırakılması, Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik üstünlüğünün de fiilen devre dışı bırakılması, bir akıl tutulması olarak görülüyor bugün baktığımız yerden. Bu nedenle söz konusu karar, hem güvenlik mimarisi hem de egemenlik algısı bakımından Lozan heyetinin bir basiretsizliğidir diyebiliyoruz. Montrö (1936) ile Türkiye, Boğazlar’dan askerî varlık ve denetim hakkını geri almış. Bu antlaşmayla en azından biraz rahatlıyoruz. İsviçre’de yapılan antlaşmaların dosyasında üç belge ve üç farklı duygu var: Uşi’de geri çekilişin acısı var. Lozan’da galip olarak masaya oturup mağlup olarak masadan kalkmanın hesabının halka nasıl verileceğinin endişesi var. Montrö’de ise yıllar sonra gelen bir kazanım var... Peki neden hepsi İsviçre’de imzalandı bu antlaşmaların? diye sorarsak şöyle cevap verebilmek mümkün: Çünkü çıkar grupları, cephe gürültüsünden uzak, kimseye fazla görünmeden faaliyet yürütebilecekleri, erişimi kolay, gizliliği yüksek ve tarafsız görünen bir yer ister. İsviçre, işte tam da bu özelliklere sahip. Burada rakiplerine baskı uygulamak veya istediklerini yaptırmak, hem daha az zahmetli hem de daha az risklidir. Bu nedenle İsviçre, salt bir mekân değil; diplomasinin sıkıntısız yürüyebileceği bir zemindir. Sonuçları doğru okumak için antlaşma metninin yanı sıra müzakerenin yapıldığı ülkeyi ve o ülkedeki mekânı da dikkate almak gerekir. En azından benim okumam böyledir. Uşi’ye gidemedim; ama Lozan’a ve Montrö’ye özellikle gittim. Antlaşmaların imzalandığı salonlarda durup sessizliğe kulak verdim. Duvarların dili olur mu bilmem; ama ben, o odalarda imparatorluğun son temsilcilerinin yüzlerindeki çizgileri hayal ederken bile ezildim. “Böyle olmamalıydı,” dedim, bu sahne böyle bitmemeliydi, kocaman bir devlet ayak oyunlarıyla böylesine tasfiye edilmemeliydi dedim. Dedim demesine de sadece demiş oldum. Şu şekilde bir gerekçeyle de teselli oldum. Bazen tam bağımsızlık, önce bir süreliğine bağımlı kurumlarla yan yana yürümeyi gerektirebilir; belki bugün bizler o yolu yürüyor olabiliriz, ne dersiniz? İsviçre’ye bakınca tablo net: Savaşlardan uzak durmanın birikimi bir düzen üretmiş; ülke tertipli, derli toplu. Ülke, demografik çeşitliliğine rağmen bölünmek yerine ortak fayda üreten bir siyasal akıl geliştirmiş. Kantonlar güç gösterisi yapmak yerine denge ve uyumu seçmiş; kavgayı değil işleyen mantıklı kuralları öne çıkarmış. Bunu kimseyi yüceltmek ya da kendi tarihimize mazeret aramak için söylemiyorum. Hatırlatmak istediğim şu: Siyasette kazanımlar çoğu zaman büyük nutuklarla değil, sabırlı kurumsallıklarla elde ediliyor anlaşılan. Kurallar, kurumlar ve istikrarlı alışkanlıklar; hamasetten daha sessiz yürüyor ama sonuçları daha kalıcı olabiliyor. Biz, tarih boyunca savaş meydanlarında çokça kahramanlıklar biriktirmişiz. Şartlar onu gerektirmiş olabilir. Ancak at sırtından inip masaya oturunca bocalamışız. Dolayısıyla masalarda sinir, disiplin, tecrübe, cesaret ve soğukkanlılık eksikliğinden ağır bedeller ödemişiz. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Eğer bugün daha az bedel, daha çok sonuç istiyorsak; yüksek sesli çıkışlardan ziyade, dayanıklı kurumlara, tutarlı prosedürlere ve uzun vadeli bir sabra yatırım yapmalıyız. Elimizde ağır bedeller ödeyerek elde ettiğimiz yeteri kadar tecrübe var. Küf Kokulu Karanlık Dehliz Lozan üzerine yıllardır bilinmeyen “dehliz” metaforu dolaşıyor zihinlerde. Kimi o dehlizi kutsal bir koridora çeviriyor; kimi lanetli bir mahzene. Ben o küf kokulu, karanlık koridorlarda yalnızca birkaç adım atabildim. O kadarı bile yetti bana: Lozan’ı ya bütünüyle zafer ya da kökten hezimet olarak anlatanların sayısı çok fazla; üstelik onların oluşturduğu algıyı gerçek sananların sayısı, daha da fazla. Oysa gerçekler ne tezahüratla değişir ne de suskunlukla kaybolur. Belgeler, tutanaklar ve o günün şartları bir arada okunmadan hiçbirimize huzur yoktur. Şunu da söylemeden geçemem: Biz, kendi tarihimizin tutanaklarını okuyamayan bir millet olduk. Ya birileri bizim yerimize okudu ve bize sadece özet geçti, ya da “aman canım, ne olacak” deyip kapattık o defteri. Bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda, hâlâ sloganlarla yetinmek hem ayıp hem de büyük haksızlık. Halkın tarihiyle yüzleşme hakkı vardır; bu hak artık daha fazla ertelenmemelidir. Yüzleşmek dövünmek, yırtınmak, utanmak değildir; yüzleşmek, tam tersine kendine gelmektir, güçlenmektir. İsviçre’nin o taş binalarında gezerken içimdeki eziklik duygusunun yerini yavaş yavaş başka bir duygu aldı: Sahiplenme. O masalar bizim de masamızdı. İmzaların bir kısmı istemediğimiz cümlelerin altına atılmış olsa da o imzalar bize aitti. O imzanın bizim yaramaz çocuklarımıza ait olması neyi değiştirir. Geçmişi başkasına devrederek bugünü kurtaramayız. Uşi’de acıyı, Lozan’da yükü, Montrö’de kazanımı birlikte taşıyacağız. O zaman, üçü bir araya gelince ortaya çıkan çizgi, “tesadüf” değil; coğrafyanın, tarihin ve aklın ortak imzası olacaktır. Şöyle söylemem daha iyi olacak: Bizi küçük düşüren salonlar değil; o salonlarda alınan kararların arkasındaki bağlamı, görmezden gelme ısrarımızdır. Kendi tarihimizin tutanaklarını okumadıkça, okuyamadıkça başkalarının yazdığı özetlere mahkûm kalırız. Ben İsviçre’de, o sessiz, soğuk ve sakin odalarda bunu tefekkür ettim ve anlamaya çalıştım. Artık mızrakların, kılıçların gölgesinde, kalkanların arkasında değil, metinlerin ışığında konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü asıl özgüven, bir şeyleri inkâr ve kabul değil gerçeğin yanına oturabilmektir. Teşekkür ve Hakaret Telefonları Ben o dehlizlerde küçük adımlarla ilerlerken, bir çok dostumdan, arkadaşımdan, tanımadığım insanlardan destek aldım. Teşekkür telefonları edenler bile oldu. Adı sanı belli, makamı belli insanlardan da teşekkür telefonları aldım. Çok memnun oldum. Bu ve benzeri konularda ciğeri yanan o kadar insan varmış ki; ben bu halimle onlara tercüman olmuşum. Ben o duyarlı insanlara gerçekten teşekkür ediyorum…Marifet iltifata tabidir derler ya; bakarsınız bu iltifatlar başka marifetler doğurur. Neden olmasın… Bu arada belden aşağı vuranlar da oldu. Yorumlarıyla canımı acıtanlar oldu. Bazı klavye silahşorları ve arkadaşlarım, “sen ilahiyatçısın, kendi işine bak, ne işin var tarih alanında” dediler. Üzüldüm tabi ki. İlahiyatçının tarih alanında söyleyecek sözü olamaz mı? Kendileri elifi görse mertek sanırlar, buna rağmen onlar ilahiyat alanında her şeyi söyleyecekler, ilahiyatçılar kendi alanının dışındaki konularda hiçbir söz söyleyemeyecekler, bu haksızlık olmaz mı? Ben üzüldüm elbet. Ama başka vesilelerle alışkın olduğum için bu tür densizliklere “Allah sizleri ıslah etsin” diyerek onlara dua ettim ve geçtim. Ben Eğriyi de Doğruyu da Okuyarak- Dinleyerek Öğrendim; Sosyal Medyadan Değil İlkokuldan beri bize kendi geçmişimize dudak büktüren bir dil öğretildi. Tam 102 yıl… Hâlâ aynı alışkanlıkların izleri devam ediyor. Oysa bugün geldiğimiz yerden bakınca kimlerin neyi niçin yaptığı daha berrak olarak görünüyor. Eğriyi de doğruyu da genç yaşta, 15’imde, merhum Erbakan Hoca’mdan öğrendim. O günlerde küfredenlerin, bugünlerde yere göğe sığdıramadıkları o Erbakan’dan. Attığı temelleri arabanın bagajına koyarak “Erbakan’ın temeli işte bu” diye dalga geçtikleri o Erbakan’dan. Sonra Necip Fazıl, Akif İnan, İsmail Kara, Eşref Edip… Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. Evet, Deli Kadir- Fesli adam diye dalga geçtikleri o Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. 70 li yıllarda okudum ben bu kitapları. Bugün o okuduklarımın gerçekleştiğini görerek bazen oluyor üzülüyorum bazen oluyor seviniyorum. Onlar bizlere ışık oldular… “Yalan söyleyen tarih utansın” diyen Mustafa Müftüoğlu’nun yazdığı o kitapları da okudum; okulda öğretilenin dışında da hakikate açılan kapıların olduğunu gördüm. Yaşadığımız bugünlerde Mevla’m ömür verdi, arşivlerin kısmen de olsa açıldığına şahit oldum. Yeni eserler aşikâr oldu. Bilgilerimizi netleştirdik. Kitapsız olmaz bu işler. Sosyal medya silahşorluluğuyla olmaz bu işler. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’sı mesela, mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Halil İnalcık, Mehmet Çelik, Tufan Gündüz, Ahmet Anapalı, Ahmet Şimşirgil, Necmettin Alkan, Mustafa Armağan… Ve daha niceleri mutlaka okunmalıdır. Yolunuzun aydınlanması için elinizde feneriniz olmalıdır. Fenersiz sokaklarda yürürseniz kafanızı mutlaka bir irime toslarsınız. Mustafa Kemal’in Askerleriyiz Demekle Olmaz Bu İş Berlin’de, Osmanlı’nın 700. yılı vesilesiyle yapılan bir konferansta merhum Süleyman Demirel’in şu mealde bir sözünü dinlemiştim kendisinden; yanında İlber Ortaylı da vardı: “Cumhuriyeti yerleştirmek için Osmanlı’yı kötülemek zorundaydık; şimdi gerçek Osmanlı’yı anlatma zamanıdır.” Cümlenin tam metni tartışılabilir; fakat özü şudur: Dün bir “kurucu amaç” uğruna tarihe tek gözle bakıldıysa, bugün iki gözle, hatta farklı gözlüklerle bakmayı öğrenmeliyiz. Hiçbir millet geçmişini itibarsızlaştırarak geleceğini inşa edemez. Evet bunları söyleyen Demirel’dir. Evet evet Süleyman Demirel. Ülkeyi yıllarca yöneten kişi. Hem de Berlin’in göbeğinde. Benim kulaklarım bu sözlerin şahididir. Başka şahitler de vardı orada… Gelin Okuyalım Buradan Osmanlı’ya muhalefet eden kemalist kardeşlerime sesleniyorum: Aradan yüz yıl geçti bakın bir yere varamadık. Böyle giderse varmamız da mümkün olmayacak. Gelin okuyalım. Hem de çok okuyalım. Sağcısını da solcusunu da okuyalım. Müslümanını da Gayrimüslimini de okuyalım. Sonra düşünelim; düşünmeyi düşünmekten başlayarak tekrar düşünelim. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atmakla olmuyor bu işler. Böyle yaparsanız karşınıza, “Biz de falancanın askerleriyiz” diyen birileri çıkar, başka şeyler söyler, o zaman ortam gerilir ve bu gerilimin sebebi siz olursunuz. Geriyorsunuz zaten. Bu yapılan yanlıştır. Hem de çok yanlış. Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de bizimdir. İkisinin de güçlü yanları vardır; ikisinin de hataları vardır. Kusursuz insan olmadığı gibi kusursuz dönem, kusursuz lider, kusursuz rejim de olmaz. Dini değerlere ve sembollere saldırarak bir yere varılmadığını acı tecrübelerle gördük, öğrendik. “Başörtülü” kızlarımızın kapılardan çevrildiği, üniversiteye alınmadığı günleri yaşadık. Bugün kimse rövanş peşinde değildir gördüğümüz kadarıyla; kimseye, sen başın açık üniversiteye giremezsin, mini etekle üniversiteye giremezsin diye; ikna odaları kurulmuyor. Kimse onların hayatını karartmaya çalışmıyor. Onlar sizler gibi faşist değil. Bunları görmeniz lazım. Demokrasi Halkın İdaresidir Demokrasi halkın idaresidir, halka rağmen demokrasi olmaz. Türk halkı Müslümandır. Müslümanların inançlarına, değerlerine, örflerine, adetlerine saygı göstermektir demokratlık. Demokratlık sandığı, hukuku, çoğulculuğu ve birbirinin inancına saygıyı birlikte taşımaktır. Müslümanları, mütedeyyin insanları, dergâhları, tekkeleri, dervişleri, tarikatları yok farz ederek; sen hocasın, sen ilahiyatçısın diye insanları ötekileştirerek bu işler yürümez, yürümüyor da zaten. Balkanları gezerseniz, Özbekistan’ı gezerseniz, Anadolu’yu gezerseniz bu işlerin 1.000 seneden beri adalet ilkesi korunarak nasıl yürüdüğünü görürsünüz. Ağacın meyveleri dallarındadır, görürsünüz onu, ancak o meyveleri ağacın köküdür sizlere sağlayan, onu göremezsiniz. O derinlerdedir. Ama onu bilmeniz grekir. Sonuç; Tarihimiz bir bütündür; Selçuklu’yu görmezden gelerek, Osmanlı’yı karalayarak Cumhuriyet’i kötüleyerek kendimizi yüceltemeyiz. Sözün edebi, tartışmanın ahlakı olmalıdır; birbirimize hakaret etmeyelim, aşağılamayalım. Sözümüz varsa söyleyelim, yoksa, bari susmasını bilelim. Adamlık bunu gerektirir. Dindarın da sekülerin de hayat hakkı vardır; kimse kimsenin hayat tercihine, inancına, sembolüne saldırmamalıdır, başörtüsüne, sakalına, sarığına, minaresine, ezanına saldırmamalıdır. Sen saldırırsan o da sana saldırır. Ortak payda vatandır, bayraktır, milli değerlerdir. Oraya yoğunlaşalım. Bu, öfke değil; öz eleştiridir. Cehaletimize ve öfkemize esir düşmeyelim. Şu dua ile bitireyim: “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme Allah’ım.” . BİTTİ

OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ

OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranına dair yaygın bir inanış vardır: Bu oran yalnızca %10 civarındaydı — hatta bazı kaynaklar bunu %10,6 olarak belirtir. Bu ifade, “Osmanlı halkı cahildi, Cumhuriyet gelince aydınlandı” efsanesini besler niteliktedir. Ancak tarihçi Kemal Karpat, bu algıyı istatistiksel verilerle kökten yıkar. (Ottoman Population, 1830–1914: Demographic and Social Characteristics) adlı çok değerli çalışmasında, Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranını yaklaşık %59,7 olarak verir — yani toplumun yarısından fazlası okuryazardır ! Bu tespit, Osmanlı eğitim kurumlarının —medreselerden mahalle ve sıbyan mekteplerine kadar— sanılandan çok daha yaygın ve erişilebilir olduğunu gösterir. Kadınların okuryazarlık oranında bazı bölgelerde oranlı şekilde baskı altında olduğu olsa da, genel toplumda okuma yazmanın sandığımız kadar geri olmadığı açıktır. Öte yandan unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibarıyla kaydedilen düşük okuryazarlık oranları, Osmanlı’nın genel profilini yansıtmaz. Bu oranlar; savaştan yorgun düşen, göçlere maruz kalan, sosyal yapısı çözülen bir toplumun geçici tablosuydu ve bu veriyle geçmişi bütün boyutlarıyla aynı kefeye koymak tarihi çarpıtır. Sonuç olarak Karpat’ın oranları yalnızca sayısal veri değil, aynı zamanda algılarla tarihsel gerçeklerin nasıl çarpıtılabileceğini gösteren güçlü bir hatırlatmadır. Osmanlı geçmişini değerlendirirken önyargısız kalmak, rakamların ideolojik kullanımına da kapılmamak gerektiğini bize tekrar öğretir.