22 Mart 2026 Pazar

RAMAZAN BAYRAMI 2026 HUTBESİ

 RAMAZAN BAYRAMI 2026 HUTBESİ

Rüştü Kam
20.03.2026
Aziz kardeşlerim, muhterem cemaat…
Ramazan Bayramınız hayırlara vesile olsun. Rabbimiz tuttuğumuz oruçları, yaptığımız ibadetleri, verdiğimiz sadakaları kabul eylesin. Bizleri Ramazan’ın rahmetinden, mağfiretinden ve bereketinden nasipdar eylesin.
Kıymetli Müminler,
Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Fakat şunu çok iyi bilmeliyiz ki Ramazan sadece gelip geçen bir ay değildir. Ramazan, hayatımızı düzene koymak için bize verilen bir eğitim sürecidir. Oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç; dili tutmaktır, kalbi temiz tutmaktır, nefsi terbiye etmektir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kalan sadece açlık ve susuzluktur.” (İbn Mâce)
Öyleyse orucu sadece aç kalmak olarak değil;
  • Kin tutmamak olarak,
  • İftira atmamak olarak,
  • Gıybet etmemek olarak,
  • Gururdan-kibirden uzak durmak olarak,
  • Yetimin başını okşamak olarak,
  • Mazluma sahip çıkmak, zalimin karşısında olmak olarak anlamak zorundayız.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara, 2/183)
Demek ki orucun hedefi takvadır. Yani oruç Allah’a karşı sorumluluk bilincidir.
Aziz Cemaat,
Ramazan bitti diye kulluk bitmez!
Ramazan bitti diye ibadet bitmez!
Ramazan bitti diye sorumluluk bitmez!
Bilakis asıl imtihan şimdi başlıyor.
Ramazan’da kazandığımız güzel ahlakı yılın tamamına yaymak zorundayız. İsraftan uzak durmak, paylaşmak, kardeşliği büyütmek zorundayız.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)
Kardeşlerim,
Bugün sadece bayram sevinci yaşamıyoruz. Aynı zamanda ümmetin halini de düşünmek zorundayız. Ramazan boyunca Gazze’de, İran’da ve diğer İslam coğrafyalarında, Ukrayna’da, Arakan‘da acılar dinmedi. Zulüm devam etti, ediyor ve maalesef etmeye de devam edecek.
Şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Bugün yaşananlar sadece bir toprak kavgası değildir. Bu, bir medeniyet mücadelesidir. Bu, hak ile batılın mücadelesidir.
Kur’an bize bunu asırlar önce haber vermiştir:
“Onlar, güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.” (Bakara, 2/217)
Değerli Müslümanlar,
Bugün ümmetin en büyük sorunu dış düşmanlardan önce iç zaaflardır.
Bu cümle kuru bir tespit değildir; acı bir hakikatin ifadesidir. Çünkü tarih boyunca hiçbir ümmet, içeriden zayıflamadan dışarıdan yıkılmamıştır. Bir bina temelden çürürse, en küçük sarsıntıda yıkılır. Bugün bizim de yaşadığımız budur.
Her şeyden önce birlik ruhunu kaybettik. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba inanan insanlar; mezhep, meşrep, ırk ve çıkar kavgaları yüzünden birbirine düşman hâle geldi. Oysa Rabbimiz açıkça emrediyor:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Ama biz ne yaptık?
Birbirimizi ötekileştirdik, küçük hesapları büyük davaların önüne koyduk. Kardeşliği slogan hâline getirdik ama hayatımıza geçiremedik.
İkinci büyük zaafımız: Dünyevîleşmedir…
Paraya, mala, makama olan bağlılık kalplerimizi esir aldı. Hakikat yerine menfaatin peşine düştük. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kalplerinize yerleştiğinde zillet size musallat olur.”
Bugün Müslüman, haklı olduğu yerde bile susuyorsa;
Zulme karşı durmuyorsa; mazlumu savunmak yerine kendi konforunu düşünüyorsa…
Bunun adı zaaf değil, çöküştür.
Üçüncü zaafımız: Sorumluluktan kaçıştır…
Herkes konuşuyor ama kimse elini taşın altına koymak istemiyor.
Herkes ümmetten bahsediyor ama ümmet için fedakârlık yapmıyor.
Kur’an bize açık bir ölçü veriyor:
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)
Demek ki değişim dışarıdan değil, içeriden başlayacaktır.
Dördüncü zaafımız: Kurumsuzluk ve dağınıklıktır…
Bireysel olarak iyi niyetliyiz ama sistem kuramıyoruz. Kurumlaşamıyoruz. Birlikte hareket edemiyoruz. Herkes kendi küçük alanında çabalıyor ama büyük bir güç oluşturamıyoruz. Bu da bizi kolay lokma hâline getiriyor.
Beşinci ve en tehlikeli zaaf: Bilinç kaybıdır…
Ne olup bittiğini anlamayan, okumayan, araştırmayan bir toplum hâline geldik. Duygularla hareket ediyoruz, akılla değil. Tepki veriyoruz ama yön veremiyoruz.
Aziz Cemaat,
Şunu açıkça söyleyelim:
İslâm düşmanları güçlü olabilir, plan yapıyor olabilir…
Ama biz güçlü, bilinçli ve birlik olursak hiçbir plan tutmaz. Emin olunuz tutmaz.
  • Asıl tehlike dışarıda değil; Asıl tehlike içimizde…
Eğer biz;
  • Kardeşliğimizi yeniden inşa edersek,
  • Dünya sevgisini kalbimizden çıkarırsak,
  • Sorumluluk alırsak,
  • Bilinçlenirsek ve birlikte hareket edersek…
  • İşte o zaman Allah’ın yardımı tecelli edecektir. Böyle darmadağın Müslümanlara Allah ne diye yardım etsin.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 47/7)
  • Öyleyse gelin bugün bayramı sadece kutlamayalım…
    Aynı zamanda bir uyanışa vesile kılalım.
  • Kendimizi düzeltmeden dünyayı düzeltemeyeceğimizi anlayalım.
  • Birbirimize düşmemiz, paraya, mala, mülke esir olmamız, kardeşliği kaybetmemize sebvep olmaktadır. Bunu görüyoruz. İşte bu zayıflıklardır İslâm düşmanlarının işini kolaylaştıran. Bu hastalıktır. Acilen Kur’an hastanesinde tedavi olmamız gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin sofraya üşüştüğü gibi sizin üzerinize üşüşecekler.”
Sahabe sorar: “O gün sayıca az mı olacağız?”
Efendimiz buyurur: “Hayır, bilakis çok olacaksınız. Fakat selin üzerindeki köpük gibi olacaksınız…” (Ebû Dâvûd)
Bugün tam da bu hadisin tecellisini yaşamıyor muyuz?
Kardeşlerim,
İslam kaynaklarında büyük savaşlardan, fitnelerden bahsedilir. “Melhame-i Kübra” olarak ifade edilen büyük imtihanlardan söz edilir. Bir başka adıyla Armegedon savaşları. Amig Ovasında gerçekleşecek olan savaşlardır bunlar. Amig Ovası hatay’dadır.

Azis Müminler; bu süreçler, sadece savaş değildir; aynı zamanda imanların sınandığı dönemlerdir.
Ancak şunu asla unutmamalıyız:
Mümin korku üretmez, umut taşır.
Mümin karamsarlık yaymaz, bilinç oluşturur.
Mümin fitneye değil, vahdete çağırır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Aziz Cemaat,
Bugün bize düşen görevler çok açıktır:
  • Birliğimizi güçlendirmektir.
  • Bilinçlenmektit.
  • Kurumsallaşmaktır.
  • Ekonomik ve sosyal olarak güçlenmektir.
  • Mazlumların yanında durmaktır.…
Unutmayalım ki;
Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. (Ra’d, 13/11)
Bugün yeniden kendimize dönme günüdür.
Bugün yeniden dirilme günüdür.
Bugün Ramazan’ın ruhunu hayatımıza taşıma günüdür.
Son olarak şunu söyleyelim:
Bayram sadece sevinç günü değildir, aynı zamanda muhasebe günüdür.
Kendimize şu soruyu sormakla başlayalım işe:
Ramazan gerçekten bu anlamada bizi değiştirdi mi?
Eğer değiştirmediyse, asıl kayıp budur.
Rabbim bizleri Ramazan’ın ruhunu yılın tamamına taşıyan kullarından eylesin.
Rabbim ümmeti Muhammed’e birlik, dirlik ve izzet nasip eylesin.
Mazlumların yardımcısı, zalimlerin karşısında dimdik duranlardan eylesin.
Bayramınız mübarek olsun.
Allah’a emanet olun.

RAMAZAN BAYRAMI HUTBESİ

 BAYRAM HUTBESİ

Rüştü Kam
20.02.2026


Muhterem Müslümanlar!
Bugün bayram… Sevinç günüdür, kardeşlik günüdür, paylaşma günüdür. Lakin bu bayram, yüreğimizin bir köşesinde derin bir hüzünle idrak edilmektedir. Çünkü bizler sadece kendi evlerimizin değil, tüm ümmetin evlatlarıyız.


Aziz Kardeşlerim!
Bugün gurbet ellerde, Berlin’de bayramı idrak ederken; kalbimiz memleketimizde, gözümüz mazlum coğrafyalardadır. Bayram sabahına bombalarla uyanan, evlatlarını kaybeden, açlık ve korku içinde bayram geçiren kardeşlerimizi unutabilir miyiz?

Bugün Gazze’deİran’da ve dünyanın birçok yerinde Müslümanlar acı içindedir. Onların bayramı buruk, duaları gözyaşıyla yoğrulmuştur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 49/10)

Öyleyse bizler onların acısını yüreğimizde hissetmedikçe, bayramın gerçek manasına ulaşamayız.


Kıymetli Müminler!
Ne yazık ki, dünyada olup biten zulümlere karşı birçok güç ve özellikle Hristiyan dünyasının büyük bir kısmı sessiz kalmaktadır. Adaletin sesi olması gerekenler susmakta, mazlumun feryadı çoğu zaman duyulmamaktadır. Ancak biz biliriz ki:

“Zulme rıza zulümdür.”

Ve bizler zulme karşı durmakla mükellefiz. Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Sizden kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim)


Gurbetin Sorumluluğu ve Geleceğimiz


Değerli Kardeşlerim!
Bizler gurbet diyarında yaşıyoruz. Bu sadece bir uzaklık değil, aynı zamanda büyük bir imtihandır. Özellikle Almanya’da büyüyen çocuklarımız ve gençlerimiz, kimliklerini koruma mücadelesi vermektedir.

Unutmayalım ki:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6)

Bu ayet bizlere açık bir sorumluluk yüklemektedir. Evlatlarımızın imanını, ahlakını ve kimliğini korumak bizim en büyük vazifemizdir.

Sevgili Cemaat!
Berlin’de yaşayan Müslümanlar olarak bizlere düşen görevler büyüktür:

  • Çocuklarımızı İslam ahlakıyla yetiştirmek
  • Camilerimizi sadece ibadet yeri değil, eğitim ve birlik merkezi yapmak
  • Gençlerimizi yalnız bırakmamak, onları anlamak ve desteklemek
  • Birlik ve kardeşlik içinde hareket etmek
  • Toplum içinde İslam’ın güzel ahlakını temsil etmek

Peygamber Efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.” (Buhârî)


Dua ve Çağrı


Aziz Müminler!
Bu bayram, sadece sevinç değil; aynı zamanda sorumluluk bayramıdır. Geliniz, dualarımızda mazlumları unutmayalım. Kalplerimizi birleştirelim, kardeşliğimizi güçlendirelim.

  • Gazze’deki, İran’daki ve tüm mazlum coğrafyalardaki kardeşlerimiz için dua edelim
  • Evlatlarımız için daha güçlü bir gelecek inşa edelim
  • Gurbeti bir kayıp değil, bir imkân olarak değerlendirelim

Rabbimiz bizlere şöyle sesleniyor:

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder.” (Nahl, 16/90)

Allah’ım!
Ümmet-i Muhammed’e birlik ver, dirlik ver.
Mazlumlara yardım eyle, zalimleri kahreyle.
Evlatlarımızı iman üzere sabit kıl.
Bayramımızı hayra, barışa ve kurtuluşa vesile eyle.

Bayramınız mübarek olsun. 

 

RAMAZAN BAYRAMI 2026 BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ

 BAYRAMLAŞMA KONUŞMASI

Rüştü Kam
22.03.2026- Berlin
Saygıdeğer misafirler ve değerli dostlar,
Hepinizi en kalbî duygularımla selamlıyor, bayramınızı en içten dileklerimle tebrik ediyorum.
Bayram…
Sadece bir gün değildir.
Bayram bir hatırlayıştır.
Bayram insanın, insana iyi gelmesidir.
İnsanın insana iyi gelmesi demek;
birbirini kırmamak, görmezden gelmemek, yalnız bırakmamak demektir.
Bir selamla, bir tebessümle, bir omuz verişle hayatı hafifletebilmektir.
İşte bayram o hafifletmedeki sevinçtir.
Hayatın telaşı içinde bazen kalplerimizi ihmal ediyoruz.
Kırgınlıkları büyütüyor, mesafeleri çoğaltıyoruz.
Ama bayram gelince, bütün bu duvarları tek bir cümleyle yıkıyoruz:
“Bayramın mübarek olsun.”
İşte bu kadar sade…
Ama bir o kadar güçlü dür bayram…
Çünkü bazen bir kalbi onarmak için uzun sözlere değil,
samimi bir niyete ihtiyaç duyulur.
Ancak şunu da unutmamalıyız:
Eğer bir yerde yalnız kalan bir insan varsa,
eğer bir kalp hâlâ kırgınsa,
eğer bir sofrada bir eksiklik hissediliyorsa…
Oraya bayram henüz gelmemiştir.
O yüzden bugün,
sadece bayramı kutlayanlardan değil,
bayramı tamamlayanlardan olalım.
Ve gelin…
Kırgınlıkları bugün bitirelim.
Mesafeleri bugün kaldıralım.
Bugün sevgiyle kucaklaşalım.
Çünkü bazı şeyler ertelenmez…Ertelenmememelidir.
Sevgi ertelenmez.
İyilik ertelenmez.
İnsanlık ertelenmez! Eretelenmemelidir.
Ben bu bayramın sadece tebriklerde değil,
kalplerimizde yaşanmasını diliyorum Mevla’mızdan.
Konuşmamı Can Yücel in Bayram adlı şiiriyle tamamlamak istiyorum.
“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek,
kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayramdır...
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler,
yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi,
akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayramdır.
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun.”
Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.
Bayramınız mübarek olsun!

21 Mart 2026 Cumartesi

ÇANAKKALE II

 ÇANAKKALE’DE İMAN SAF TUTMUŞTU (II)


Rüştü Kam
21.03.2026 Berlin

-Tatil planları yapılırken çoğu şey düşünülür ama bazı duraklar unutulur. Oysa Çanakkale unutulacak bir yer değildir. Bu yıl yolunuz Türkiye’ye düşerse, bir gününüzü Çanakkale’ye ayırın; belki de kendinize en çok o gün yaklaşacaksınız-

Çanakkale savaşı en iyi anlayan-anlatan ve yaşayan kişi hiç kuşkusuz Mehmet Akif Ersoy’dur. Kendisi, savaş esnasında gönüllü toplamak üzere Mısır’da görevli olmasına rağmen, sanki savaşın en kızgın yerinde savaşıyormuş gibi yazmıştır Çanakkale Destanını. Mehmet Akif olmak böyle bir şeydir

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.”

Çanakkale yalnızca geçmişte yaşanmış bir savaş değildir. O, bu milletin hafızasında hâlâ dip diri duran bir ruhtur.

Berlin Türk Eğitim Derneği, 5 Nisan 2009’da Çanakkale’deydi. Rehber eşliğinde gezdik Çanakkale’yi. Gördük. Duygulandık. Gözyaşı döktük. Üç yüz on altı bin vatan evladına mezar olan o toprakların bağrına bastığı şehitlerimizin hikâyesini dinledik Rehberimizden. Anladık. Ağladık.
Ağlamamak mümkün mü? 
Mümkün mü insanın içinin titrememesi?
Nasıl titremesin?  
Türkiye’de bir hane yoktur ki, Çanakkale’de “Kınalı Kuzusu” olmasın… Bir şehidi bulunmasın.

Ama herkes aynı yerden bakamıyor hayata…Mesela; Demet Yılmaz ağlayamadı.
Ağlayamadı… Çünkü anlayamamıştı Çanakkale’yi.
Anlasaydı, ağlayacaktı.

Neden ağlayamadığını ise şu sözlerle anlattı:

“Ben sizlerin niçin ağladığını Çanakkale turu bittikten sonra ancak kavrayabildim. Ama yine de ağlayacak kadar anlayabilmiş, kavrayabilmiş değilim.”

Açık yüreklilikle söyledi bunu. Samimiyetle… İçtenlikle söyledi…Ve ardından, bir eksikliğin farkına varmış olmanın mahcubiyetiyle ekledi: En kısa zamanda köklerimle tanışacağım.” Asil bir davranış.

İşte mesele tam da burada başlıyor. Avrupa’da yetişen çocuklarımızın maalesef kahir ekseriyeti böyledir, bilmezler geçmişlerini. Köklerinden kopuk… Tarihinden habersiz…
Kendi hikâyesini bilmeden büyüyen nesillerdir bunlar

Bilmezler onlar, bilemezler,
Çünkü öğretilmedi onlara.
Tanımazlar. Tanıyamazlar,
Çünkü tanıtılmadı onlara.
Hissetmezler. Hissedemezler,
Çünkü hissettirilmedi onlara.

Bir gün Çanakkale’ye gelirler… Gelirler gelmesine ve toprağına da basarlar basmasına ama toprağın altındakini hissedemezler. Öğretilmedi ki onlara bilsinler.

Peki, köksüz ağaç olur mu?
Kökü olmayan bir ağacın dalları nasıl yeşerecek?
Bahar geldiğinde çiçekler nasıl açacak?
Dallar nasıl meyveye duracak?

Kökü kurumuş bir ağacın gövdesi ayakta dursa ne olur durmasa ne olur… İçinde hayat suyu yoktur o ağacın.

İnsan da aynen böyledir.

Köklerini tanımayan…
Geçmişiyle bağ kuramayan…
Kendi hikâyesini, değerini bilmeyen bir şahsın  kimliği nasıl oluşacak?

Tarihini bilmeyen…
Kültürünü tanımayan…
Kendi medeniyetinin izini süremeyen bir neslin sağlam bir kişilik inşa etmesi nasıl mümkün olacak?

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Karşımızda ciddi bir eksiklik var. 
Bu eksikliğin giderilmesi için en büyük sorumluluk ailenindir. 
Önce ailelere… Sonra da yetkililere düşer görev. Çünkü çocuk, dünyayı önce ailesinin penceresinden bakarak tanır.

Bir çocuğun zihninde tarih sevgisini…
Kültür bilincini…
Aidiyet duygusunu…
Uyandıracak ilk adım ailede atılır. 

Anne ve babalar çocuklarına yalnızca iyi bir meslek kazandırmakla yetinemezler.
Kimliklerini de kazandırmak zorundadırlar… Güçlü bir kimliktir kastettiğimKim var diye sorulduğunda; evet ben varım diyebilecek şuurda bir gençlik. 

Şuur eğitimle verilir, 
Tarih şuuruyla verilir,
Kültürel değerlerini tanıtmakta verilir
Ecdadıyla bağ kurmasını öğreterek verilir.
İçinde merak uyandırarak verilir
Geçmişine karşı ilgi ve sorumluluk duygusu oluşturan bir eğitimle verilir.

Çanakkale’yi anlatmak zordur elbet. Ama o sarp yokuşu mutlaka aşmak gerekir.
Kurtuluş Savaşı’nı da anlatmak gerekir…
Bu milletin yaşadığı büyük fedakârlıkaları anlatmak gerekir.

Çünkü bir milletin geleceği, geçmişini anlayabilen nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.

Mezarların çoğuna daha ulaşılamamış…

Dağlardaki şehit mezarlarının çoğuna hâlâ ulaşılamamış.
Çanakkale’nin sarp tepelerinde, toprağın altında nice isimsiz vatan evladı yatıyor
O Kınalı Kuızular, gün yüzüne çıkarılacağı zamanı sessizce bekliyorlar.

Evet bekliyorlar

Oysa İngilizlerin, Fransızların ve Anzakların mezarlıkları çoktan yapılmış.
Düzenli… Bakımlı… İhtimamla da korunuyor.

Her biri özenle hazırlanmış; etrafı çiçeklerle çevrili…Tabelalar işaretlenmiş… yolları yapılmış … Hatıraları yaşatılıyor…Unutulmamışlar

Bizim şehitlerimizin mezarları ise yeni yeni yapılmaya başlanmış.
Dağların arasında kalan gerçek kabirler ancak şimdilerde gün yüzüne çıkarılıyor.

Aradan doksan dört yıl geçmiş (2009)…Neredeyse bir asır…

Ama o toprakların altında yatanların hatırasına gereken ilgi gösterilmemiş.
İçimiz sızladı bunları görünce-duyunca. Çünkü o toprağın altında yatanlar, bu vatan için canlarını vermişti.

Daha bıyığı terlememiş delikanlılardı onlar…
Kınalı kuzulardı onlar…
Köylerinden, okullarından çıkıp gelen, vatanı savunmaya koşan gençlerdi onlar…
Canlarını verdiler Çanakkale’de.
Verdiler vermesine de sonrasında unutuldular… Evet unuttuk onları…Sessizce… Yavaş yavaş…

Bunda elbette geçmişte yapılan yanlışların payı büyüktür. Biliyoruz o hataları. Kimlerin yaptığını da biliyoruz…Ama bilmek yetmez…Onları deşifre etmek gerekir. Çünkü bu sadece bir tarih meselesi değildir…Bir milletin tarih hafızasının silinmesi meselesidir. Unutulan her şehit…Aslında silinen bir hatıradır.

Kendi geçmişiyle barışık olmayan…
Tarihine mesafeli duran…
Hatta zaman zaman unutan, unutturmak isteyen bir anlayıştan bahsediyorum. Celladına aşık yöneticilerden bahsediyorum. Yani monşerlerden…

Oysa bir millet geçmişiyle yaşar. Ecdadını unutan toplumlar…Zamanla kendini de unutur.

Çünkü tarih sadece kitaplarda yazılı satırlardan ibaret değildir.
Tarih, bir milletin hafızasıdır. Onurudur. Köküdür.

Çanakkale tepelerinde yatan o şehitler… Sadece bir savaşın askerleri değildir. Onlar bu milletin vicdanıdır.
Fedakârlığın… İnancın… Adanmışlığın sembolüydü onlar.

Onların hatırasına sahip çıkmak aslında kendimize sahip çıkmaktır.

Bugün o mezarlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkarılıyor.
Şehitlikler yapılıyor…
Yollar açılıyor…
İsimler tespit edilmeye çalışılıyor…

Geç kalmış bir vefa…Ama yine de kıymetli.

Ama insan sormadan edemiyor:

Bunca yıl neden beklendi?
Neden bu toprakların gerçek sahipleri bu kadar geç hatırlandı?

Çanakkale’de yatan o gençler bizden ne bir makam, ne bir ödül bekliyorlarOnların makamını Allah zaten vermiş.

Onlar sadece hatırlanmak istiyorlar ve bu milletin hafızasında hak ettikleri yeri almak istiyorlar.

 

İşte asıl mesele burada başlıyor


Çanakkale ile ilgili seyredebildiğimiz birkaç film var. Var olmasına var da ne yazık ki çoğu, bu büyük destanı anlatmaktan uzak yapımlar…Ucuz yapımlar, çala kalem yapılmış. 

Yüreğe dokunan eserler gerekir…
İnsanın içini titreten…
Gözünü yaşartan…
İzleyen herkese “ben kimim” sorusunu sorduran eserlerler gerekir

Türkiye gibi her köşesinde tarih kokan, her toprağında bir hatıra barındıran müstesna bir vatana sahibiz. Bu toprakların her karışı, bir film, bir roman, bir belgesel olacak kadar zengin hikâyelerle doludur. Fakat ne yazık ki film ve dizi yapımcılarımız çoğu zaman bu zenginliği görmezden geliyor. Onun yerine ekranlarımızı Aşk-ı Memnularla, Binbir Gece Masallarıyla, Miran Ağa’larla, Hanımın Çiftliğiyle, Kızılcık Şerbetiyle, Yaprak Dökümüyle dolduruyorlar. Önümüze konulan bu hikâyeleri de mecburen biz izliyoruz… Yersen diyorlar… Ve yiyoruz.

Eğer Türkiye’deki bu tarihî doku Amerikalıların ya da Avrupalıların elinde olsaydı şüphesiz her bir tarihî mekân, her bir kahraman, her bir destan için onlarca film ve belgesel çekilirdi. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar da bu hikâyeleri izler, o kahramanları tanırdı.

Bazen de şu soru zihnime takılıyor: Kültür Bakanlığı ne iş yapar? 
Elektrik parasını bile bizim ödediğimiz TRT ne iş yapar?
Bu kadar büyük bir tarih, bu kadar büyübir miras ortadayken neden hâlâ hak ettiği şekilde anlatılamıyorlarAllah aşkına…

Yazık… Hem de çok yazık.

Elbette haksızlık da etmeyelim. Son yirmi yılda TRT’nin yaptığı bazı yapımlar, özellikle tarihî diziler ve filmler, bu alanda önemli bir adım olmuştur. Bilhassa tarihî yapımlar konusunda TRT’nin ortaya koyduğu gayreti teslim etmek gerekir. Ancak yine de Çanakkale gibi bir destanın, bu milletin ruhuna yakışır dizilerle, eserlerle anlatılması gerektiği gerçeği ortadadır.

Ne yazık ki biz çoğu zaman yatırımı yanlış yerlere yapıyoruz. Hem halk olarak hem de devlet olarak;

Taşa…
Betona…
Toprağa yatırım yapıyoruz. Üstelik buralara yapılan yatırımları da büyütüyoruz.

Elbette bunlar da önemlidir.
Şehirler büyür…
Yollar yapılır…
Binalar yükselir…

Ama asıl mesele bu mudur?

Hayır.

En kıymetli yatırım insana yapılan yatırımlardır. Kültürel değerlere yapılan yatırımlardır. Bir ülkenin gerçek serveti gökdelenleri değildir…Yetişmiş insanlarıdır.

Bu yüzden çocuklarımıza yapılan yatırımlar, bir milletin geleceğine yapılan yatırımlardır. Yarının toplumunu şekillendirecek olan yatırımlardır onlar.

Bir ağacın dalları hemen meyve vermez.
Bazen yıllar geçer…

Toprağı işlemek gerekir…
Kökünü beslemek…
Sabırla büyümesini beklemek için 

İlk bakışta hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.
Sessizdir… Derinden ilerler.

Ama kök sağlamsa…
Zamanla dallar güçlenir.
Bahar geldiğinde tomurcuklar belirir…
Ardından çiçekler açar…
Ve nihayet meyveye durur.

İnsan yetiştirmek de böyledir.

Sabır ister…
Emek ister…
Bilinç ister…

Yeter ki doğru besleyelim onları…
Yeter ki çocuklarımızı kendi tarihleriyle…
Kendi kültürleriyle buluşturalım.

O zaman göreceğiz…

Bugün attığımız küçük adımlar…
Yarının güçlü, kimlik sahibi nesillerine dönüşecek.

Çünkü sabırla beslenen kökler…
Er ya da geç…
Mutlaka meyveye duracaktır.

“Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber;
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”

Bitti