HACC ve UMRE İBADETİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: İBADET AHLÂKTAN BAĞIMSIZ OLABİLİR Mİ?
Rüştü KAM
01.01.2026 / BERLİN
“Kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar…”
Kur’an böyle diyor, Hac’dan söz ederken.
Ayetin ortasında, sanki küçük bir ayrıntıymış gibi duran ama aslında bütün yükü sırtlanan bir ifade bu. Tesadüf değil. Ayetin omurgası.
“Li-yeşhedû menâfi‘a lehum…”
Yani: Kendileri için birtakım faydalara tanıklık etsinler.
Dikkat edin; ayet “sevap kazansınlar” demiyor.
“İbadet etsinler” demiyor.
“Uhrevî bir karşılık elde etsinler” hiç demiyor.
Kur’an burada bilinçli bir kelime seçiyor: Menâfi‘.
Fayda. Çıkar. Yarar.
Üstelik soyut değil; somut.
Üstelik sadece bireysel değil; toplumsal.
Ve daha da önemlisi: Çoğul. Sınırlandırılmamış. Yoruma açık.
Bu ne demek?
Hac, insana ve topluma gerçek bir fayda üretmelidir demek.
Yetmiyor. Ayet bir de “şahit olsunlar” diyor.
“Sahip olsunlar” değil.
“Elde etsinler” değil.
Şahit olsunlar.
Yani görsünler.
Yaşasınlar.
Tanıklık etsinler.
Sonra dönüp bunu dünyaya taşısınlar.
Demek ki hac, seyredilen bir ritüel değil. Dönüştüren bir tecrübe. İnsanı, toplumu ve hatta tarihi etkileyen bir karşılaşma.
Tarihte böyleydi zaten.
İlk dönemlerde hac; kabileler arası barış zeminiydi.
Silahların sustuğu, kan davalarının askıya alındığı bir zaman ve mekândı.
Ticaretin, dolaşımın, haberin, bilginin merkezlerinden biriydi.
Adaletin ve güvenliğin, hiç değilse geçici de olsa, tesis edildiği bir alandı.
Müslüman olan da olmayan da orada şunu öğrenirdi: Birbirine zarar vermemeyi. Sözleşmeye sadakati. Birlikte yaşamayı.
Peki bugün?
Bugün hac, politik olarak denetimli.
Ekonomik olarak tekelleştirilmiş.
Ahlâkî ve toplumsal üretimi büyük ölçüde sınırlandırılmış bir yapı.
Orada, zulüm konuşulamıyor. Ümmetin ortak yarası dile getirilemiyor.nMazlumun sesi duyulmuyor, duyurulamıyor. Orada insanlığa örnek olacak bir ahlâk sahnesi kurulamıyor.
O zaman ayetin sorusu dönüp bize bakıyor: Hangi faydalara şahit olunuyor?
Şunu açık söylemek gerekir:
“Bugünkü hac ayetin maksadını karşılamıyor” demek, ayeti inkâr etmek değildir.
Aksine, ayeti ciddiye almak ddemektir.
Asıl sorun şudur:
Haccın “fayda” boyutunu tamamen içe kapatıp, onu yalnızca “kişisel sevap” hesabına indirgemek.
Kur’an buna izin vermez.
Çünkü Kur’an başka bir yerde daha açık konuşur: “Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Mâide 5/2)
Bu ilkeyi merkeze alan pek çok çağdaş Müslüman düşünür şunu söyler: Eğer bir ibadetin pratiği fiilen zalim bir yapıyı güçlendiriyorsa, ve o yapı zulüm üretmeye devam ediyorsa,
o pratiğe katılım, niyetten bağımsız olarak, ahlâken problemli bir alana girer.
İbadet niyeti, ahlâkî sorumluluğu otomatik olarak düşürmez.
Bu çizgi yeni değildir. Fıkıhta güçlü bir ilke vardır, bugün pek hatırlanmasa da: Def‘-i mefsedet, celb-i maslahattan evlâdır.
Yani zararı önlemek, fayda sağlamaktan önce gelir.
Bu ilkeye yaslanarak şunu söyleyebiliriz:
Hac, zatı itibarıyla ibadettir. Farz bir ibadettir. Burada sıkıntı yok. Umre de ibadettir. Orada da sıkıntı yoktur.
Ama uygulandığı bağlam büyük bir mefsedet üretiyorsa, ümmete, mazlumlara ve insanlığa zarar veriyorsa, geçici olarak terk edilmesi ahlâken daha uygun olabilir.
Bu yaklaşım, ibadeti ahlâktan koparmayanların yaklaşımıdır.
Siyaseti dinden, dini hayattan, ibadeti vicdandan ayırmayanların yani…
Hac Sûresi 28. ayet, haccı salt bireysel bir kulluk eylemi olmaktan çıkarır.
Eğer ortada topluma, ümmete ve insanlığa yansıyan görülür bir fayda yoksa, o zaman ayetin ruhu askıya alınmış demektir.
İtiraz tam da buradadır.
Bu bir inkâr değil.
Bu, Kur’an’la yapılan bir muhasebedir.
2025 yılı itibarıyla, hac ve umre yapan Müslümanların sayısı 20 milyonu aşmış durumda. Bu yalnızca bir “ibadet istatistiği” değil; aynı zamanda devasa bir ekonomik akış anlamına geliyor. Kaba bir hesapla, kişi başı en düşük harcama varsayıldığında bile, yalnızca bir yıl içinde on milyarlarca dolarlık bir para trafiğinden söz ediyoruz. Daha gerçekçi senaryolarda bu rakam 50, hatta 100 milyar dolara yaklaşıyor.
Şimdi bu tabloyu dünyanın geri kalanıyla yan yana koyalım. İnsanların ilaç bulamadığı, çocukların açlıktan öldüğü, milyonların temiz suya ulaşamadığı bir dünyadayız. Birleşmiş Milletler verilerine göre, bazı mülteci kamplarında bir insanın aylık gıda desteği 6 dolara kadar düşmüş durumda. Yıllık karşılığı 72 dolar. Yani bugün hac ve umre için harcanan parayla, yüz milyonlarca insanın bir yıllık temel gıda ihtiyacı karşılanabilir.
Burada kimse “ibadet yapılmasın” demiyor. Ama şu soru artık ertelenemez hâle geliyor:
Kur’an’ın “kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar” dediği bir ibadet, bugün kime, ne fayda üretiyor? Ümmet perişanken, mazlumlar sahipsizken, açlık ve ilaçsızlık bu kadar yaygınken, devasa kaynakların toplumsal fayda üretmeyen bir ritüel ekonomisine akması gerçekten savunulabilir mi?
Bu bir iman tartışması değil. Bu, bir öncelik meselesi. Bir ahlâk muhasebesi. Ve belki de Kur’an’ın sorduğu soruyu, yıllar sonra ilk kez ciddiyetle kendimize sorma cesareti:
Hangi faydaya şahit oluyoruz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder