HAFTANIN HUTBESİ
İTİBARSIZLAŞTIRILAN İNANÇ ve KAYIP NESIL
Aziz Müminler,
Cumhuriyet’ten sonra sistematik olarak başlayan ve uzun yıllar boyunca sistemli biçimde sürdürülen bir iklim vardı geldiğimiz ülkede:
Müslümanı küçültme, dindarı aşağı görme, inancı itibarsızlaştırma iklimi…
Bugün önümüzde duran ve her gün şikâyet ettiğimiz tabloyu, işte bu uzun sürecin doğal sonucu olarak okumak gerekir.
Bunu bir “komplo” kolaycılığıyla değil; bir zihniyetin, bir eğitim ve kültür politikasının, bilinçli ya da bilinçsiz bir sosyal mühendisliğin ürünü olarak görmek zorundayız.
Bugün karşımızda ne olduğu, nereden beslendiği, hangi değerlerin üzerinde durduğu belli olmayan bir nesil var.
Kendi kökleriyle kavgalı, kendine yabancı, kendinden olana mesafeli; çoğu zaman da kendine düşman bir nesil…
Bin beş yüz yıllık bir medeniyetin çocukları, belki de ilk defa bu ölçekte bir kimliksizlik hâli yaşıyor.
Ne din biliyorlar,
ne dil,
ne ahlâk,
ne terbiye,
ne edep…
Ne büyüğe hürmet var,
ne ilme merak…
Önümüzde duran tablo budur: Kayıp bir nesil.
Peki bu hâl kendiliğinden mi oldu?
Hayır.
Bu hâlin arkasında, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte başlayan ve yıllar boyunca farklı araçlarla sürdürülen bir algı üretimi vardır.
Bu algı, Müslümanı ve muhafazakârı çoğu zaman şu kalıplarla kodladı:
– “Cahil ama kurnaz”
– “Dindar ama sahtekâr”
– “İbadet eder ama adaletsizdir”
– “Hacca gider ama zalimdir”
– “Zekât verir ama gösteriş içindir”
Bu şablonlar, masum birer eleştiri değil; bir zihniyetin ürettiği kalıcı klişeler hâline geldi.
Bu kalıp, sıradan bir karikatür olmaktan çıktı;
bir millete kendisine dışarıdan bakmayı,
kendi değerlerinden utanmayı,
kendi inancını aşağılık görmeyi telkin eden bir propaganda diline dönüştü.
Aziz Kardeşlerim,
Cumhuriyet’ten sonra toplumun hafızasında derin izler bırakan dönüşüm, sadece kanunlar, yasaklar ve kurumlar üzerinden yürütülmedi.
Asıl tahribat; mizahın, popüler kültürün, romanın, sinemanın, karikatürün ürettiği “tip”ler üzerinden yapıldı.
Dindar insan, hacı-hoca, muhafazakâr-mütedeyyin, muhafazakâr mahalle bakkalı;
uzun yıllar boyunca ekranlarda, sahnelerde, romanlarda ve karikatürlerde aynı tipler anlatıldı:
İçi başka, dışı başka…
Dilinde yalan, işinde hile…
Elinde tespih, ağzında dua, çenesinde sakal, başında takke-başörtüsü-çarşaf…ve sahtekâr Müslüman. Hep bu görüntü pompalandı…
Bu, istisnaî bir anlatı değildir; cumhuriyet döneminde sürekli tekrar edilen bir kurgudur.
Türk halkına dindarlık, bir ahlâk kaynağı olarak değil; adeta bir sahtekârlık aparatı gibi sunuldu.
Mesela, ev sahibi hacıdır, başında takkesi vardır; asık suratlıdır, kiracısını sürekli ezer.
Hele kiracı dul bir kadınsa, “kirayı başka türlü de ödeyebilirsin” iması eksik olmaz...
Bu imgeler, yıllar içinde insanların bilinçaltına şu fısıltıyı yerleştirdi:
“Dindar dediğin güvenilmez birisidir.”
Toplumun içinde elbette sahtekâr da vardır, istismarcı da. Bunlar Müslüman olabileceği gibi Kemalist de olabilir. Ateist de olabilir.
Mesele bireysel örnekler değildir.
Mesele, dindarlığın tekrar tekrar “kötülüğün doğal adresi” gibi sunulması ve bunun kalıcı bir algıya dönüştürülmesidir.
Burada karikatürün rolü de büyük olmuştur.
Çünkü karikatür ayrıntıyı değil, tipi üretir.
Tip üretildi mi, artık insanlar gerçeği tek tek şahıslar üzerinden değil, o tip üzerinden okur.
İşte bu noktada, dönemin mizah iklimi ve Karikatürist Nehar Tüblek unutulmamalıdır. Elbette her çizgi için aynı hükmü vermek adil olmaz.
Fakat genel damar şuydu:
İnançlı insanlar ya saf, ya gerici, ya da çıkarcı bir figür olarak çizildi devamlı. Kirli sakallı, çapa dişili, sevimsiz, sünepe tipler…
Takke, tespih, sakal, çarşaf, ayet, hadis, dinî söz; ahlâkın değil, aldatmanın aksesuarına dönüştürüldü.
Böylece inanç, insanı güzelleştiren bir değer olmaktan çıkarıldı; bir gülme nesnesi hâline getirildi.
Üstelik bu gülme, yukarıdan aşağıya bir gülmeydi.
Eleştiri değil, düşmanlıktı.
Evet açık bir İslâm düşmanlığıydı.
Aziz Müminler,
Karikatürün verdiği tahribat, tek bir çizginin değil; yıllarca tekrar eden bir dilin tahribatıdır.
Çocuk, genç ve aile;
aynı tipleri her gün görürse ekranda, gazetede, dergide; zamanla onları farkında olmadan hakikat sanmaya başlar.
Sonra bir gün bir hocanın fedakârlığını, bir dindarın merhametini, bir Müslüman iş insanının emeğini görse bile zihni hemen itiraz eder: “İstisnadır bu.”
Çünkü tip, zihinlerde kural hâline getirilmiştir.
Bu, toplumun en tehlikeli kırılmalarından biridir:
Kendi değerini taşıyan insana şüpheyle bakmak,
kendi kültürünü küçük görmek,
kendinden olana yabancılaşmak…
Neticede ortaya kökleriyle barışamayan, kendi evinden, ailesinden, tarihinden, musikisinden, dininden, örf ve adetlerinden utanmaya başlayan bir kuşak ortaya çıkar.
Kur’an ne güzel diyor?
الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۚ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ ۖ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا
“Kim izzeti Allah’tan başkasında ararsa, bilsin ki izzet bütünüyle Allah’a aittir.” (Nisâ, 139)
Bu bağ kopunca, insan ya köksüzleşir ya da celladına âşık olur.
Tevrat’ta da benzer bir uyarı vardır:
„Eine Generation, die den Weg ihrer Väter verlässt, wandelt in Schande.“
(Deuteronomium / 5. Mose 32)
“Babalarının yolunu terk eden nesil, utançla dolaşır.” (Tesniye, 32)
İncil’de ise şu ifade yer alır:
„Wer sein eigenes Haus verleugnet, kann im Haus eines anderen nicht einmal Gast sein.“ (nach Matthäus 10, sinngemäß)
“Kendi evini inkâr eden, başkasının evinde misafir bile olamaz.” (Matta, 10)
Aziz Kardeşlerim,
Burada altı çizilmesi gereken fark şudur:
Dindarlığı istismar eden sahtekârı eleştirmek başka şeydir; dindarlığın kendisini topyekûn aşağılamak başka şeydir.
Birincisi adalet olabilir; ikincisi bir toplumun ruhunu yaralamaktır.
Resûlullah (s.a.v.) buyurur:
خَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ
(Hadis: el-Muʿcemü’l-Evsat, Taberânî; ayrıca Beyhakî rivayet etmiştir.)
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”
Dindarlığı bu hakikatten koparırsanız, geriye sadece bir enkaz kalır.
Bugün yaşadığımız kimlik bunalımının bir parçası, işte bu kültürel dilin içinde büyümüş olmamızdandır.
Cumhuriyet döneminin nesli, önce kendi değerlerinin “geri” ve “gülünç” olduğuna ikna edilmiştir.
Bazen okulda,
bazen yasakta,
bazen medyada,
bazen bir karikatür karesinde,
bazen kitle iletişim araçlarında,
bazen bir dergide, gazetede…
Sonuç ortadadır:
Kendi dinini bilmeyen bir nesil…
Kendi tarihine güvenmeyen bir nesil…
Kendi diline, edebine, irfanına yabancı bir nesil…yetişti. Cumhuriyet nesli…
Bir millete yıllarca:
“Sen gericisin, senin dinin tehlikeli, senin insanın sahtekâr” dersen;
o milletin çocukları ya köklerinden kopar ya da köklerinden utanır hale gelir.
Bugün yaşadığımız tam da budur.
Bu kuşağı suçlamak kolaydır.
Asıl zor olan, bu kuşağı doğuran iklimle yüzleşmektir. Nasıl bir iklimde doğdu bu nesil. Onunla yüzleşmek lazımdır. Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyerek Kemalizm’in arkasına sığınarak olmuyor bu işler.
Çünkü kayıp nesil tesadüfen kaybolmamıştır. Kayıp nesil, tercihlerin ürünüdür. Amaçsız, gayesiz, geçmişine düşman bir nesil. Ve biz bu tercihlerle yüzleşmezsek, yarın daha büyük bir kaybı konuşuyor olacağız.
Bugün karşımızda duran kimlik bunalımının birer parçası olan insanımızın suçu! işte bu kültürel dilin içinde büyümüş olmasıdır. Kendi değerlerini savunamayan bir nesil, çoğu zaman önce kendi değerlerinin “gülünç” ve “geri” olduğuna ikna edilmiştir. Bu ikna, bazen okulda, bazen yasakta, bazen medyada; bazen de bir karikatür karesinin içine sığdırılmış küçümseyici bir bakışla yapılmıştır.
Bazen cumhuriyet adına yapılmıştır, bazen Kemalizm adına yapılmıştır, bazen ilericilik adına yapılmıştır. Sonuçta kötü bir şey yapılmıştır. Mesele yapılan yanlışları dile getirerek bir dönemi tamamen suçlamak değildir; mesele, bu dilin ürettiği yarayı görmek ve yeni yaralar açılmasın diye yeni bir dil kurmaktır: İnancı istismardan arındıran, sahtekârlığı dinin üstüne boca etmeyen, eleştiriyi küçümsemeye dönüştürmeyen, insanı onuruyla merkeze alan bir dil. Çünkü bir toplum, kendine saygı duymayı kaybederse, bütün değerlerini kaybeder ve başkasına hayran olur. Bu içi boş hayranlıkla uzun süre yaşayamaz. Yaşatmazlar zaten onu.
Cumhuriyet döneminde bu ülkede uzun yıllar:
• Kur’an öğrenmek ve öğretmek baskı gördü, itibarsızlaştırıldı.
• Ezanın Arapça okunması yasaklandı.
• Dini eğitim, dönem dönem daraltıldı, “tehlike” gibi sunuldu.
• Başörtüsü, eğitimden ve kamusal alandan dışlanmanın gerekçesi hâline getirildi; üniversite kapıları kapandı, başörtülü seçilmiş milletvekilleri mecliste bile hedef oldu.
• Kur’an kursları yıllarca karalama kampanyalarıyla örselendi; topluma “şüpheli” kurumlar gibi tanıtılmaya çalışıldı. Bu alışkanlık hâlâ devam etmektedir.
Bunlar, yalnızca birer politik tercih değildi; toplumun hafızasında derin izler bırakan kırılmalardı. Kendi kültürünü taşıyan insanlar, “gerici” diye aşağılandı. Kendi değerine sahip çıkanlar, “tehdit” diye yaftalandı. Dindarlık, bir süre sonra hakikat değil, bir “ayıp” gibi gösterildi.
Sonuç ne oldu?
Kendi dinini bilmeyen bir nesil…
Kendi tarihine güvenmeyen bir nesil…
Kendi dilinin, edebinin, irfanının farkında olmayan bir nesil…
Kendi kimliğiyle barışamadığı için, başkasının kimliğine hayran;
kendi evine yabancılaştığı için, başkasının evine aşık bir nesil…Yetişti.
Allah bizleri,
kendi kökleriyle barışık,
kendi değerleriyle onurlu,
inancını ahlâkla taşıyan nesiller yetiştiren kullarından eylesin.
Âmin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder