29 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM V

 BEŞİNCİ DALGA FEMİNİZM: ONTOLOJİK BİR MUHASEBE, YÖN ARAYIŞI VE BÜTÜNLÜK TALEBİ (V)


- Belki de asıl soru şudur: Kadını özgürleştirdiğini söyleyen feminizm, onu daha görünür kılarken gerçekten daha çok mu güvence altına aldı; yoksa sınırları kaldırarak daha kolay harcanır hâle mi getirdi?-

RÜŞTÜ KAM
24.01.2026/BERLİN

Beşinci dalga feminizm, henüz sınırları kesin biçimde çizilmiş, kuramsal çerçevesi tamamlanmış bir dönem değildir. Daha çok, dördüncü dalga feminizmin hızına, yüzeyselliğine ve sert diline yöneltilen eleştirilerden beslenen bir arayışı ifade eder.
Dijital tepki, siyasetinin yorucu dili, kimlik parçalanmasının dağıtıcı etkisi ve ahlâkî saflaşmaların daraltıcı tonu bu arayışın zeminini oluşturur. Bu nedenle beşinci dalga, yeni taleplerden çok, feminizmin nereye gittiğini sorgulayan bir durak gibidir. Çünkü feminizm, hak ve adalet talebiyle çıktığı yoldan uzaklaştıkça, hem anlamını hem yönünü kaybetmeye başlamıştır.
Bu dalga, bildiğimiz türden talepleri merkeze almıyor. Yani masaya konan şey, yeni bir istek listesi değil. Asıl mesele, feminizmin nereye gittiği, hangi dili konuştuğu ve neye hizmet eder hâle geldiği. Beşinci dalga, tam da bu noktada durup düşünmeyi öneriyor.
Refleks hâline gelmiş tepkilerden önce düşünmeyi öneriyor. Ve en önemlisi de; teşhir kültürünün ve bir gecede parlayıp ertesi gün unutulan kampanyaların gerçekten neye hizmet ettiğini yeniden sormayı öneriyor.
Görünürlük elbette önemli. Ama tek başına yeterli değil. Çünkü görünür olmak, her zaman dönüştürmek anlamına gelmiyor.
Beşinci dalga feminizm, kısa vadeli kazanımların cazibesine kapılmadan, uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefliyor. Daha da önemlisi, bu dönüşümün ahlâkî bir tutarlılıkla yürütülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Gürültünün içinde kaybolan bir mücadele değil; anlamını, yönünü ve vicdanını koruyan bir mücadele çağrısı yapıyor.[1]
En dikkat çekici yönlerinden biri, feminizmi yeniden insan merkezli bir çerçevede düşünme çabasıdır. Kadın özgürleşmesi, sınırsız bireysel tercihlere indirgenemez. Özgürlük, yalnızca seçme hakkından ibaret değildir. İlişkiler, sorumluluklar ve toplumsal bağlar bu tartışmanın yeniden parçası hâline getirilmelidir.
Kadın, sadece hak talep eden bir özne değildir. Aynı zamanda hayatı kuran, sürdüren ve yükünü taşıyan sorumluluk sahibi bir aktördür. Bu gerçek, özgürlük söyleminin sınırlarını genişletirken, onu daha derin ve daha gerçek kılar.
Belki de rahatsızlık tam olarak buradan doğmaktadır. Çünkü bu yaklaşım, özgürlüğü konforlu bir bireyselliğin ötesine taşır. Talep etmeyi yeterli görmez; sorumluluk almayı da özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olarak görür. Asıl soru şudur: Özgürlük yalnızca istemek midir, yoksa sonuçlarını üstlenmeyi de göze almak mı?(2)
Beşinci dalga feminizm, din, ahlâk ve gelenekle kurulan ilişki konusunda da daha temkinli, daha diyalogcu bir dil arıyor. Toptan reddiyeler yerine, bu alanların tarihsel ve kültürel derinliğiyle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Çünkü bunlar yalnızca aşılması gereken engeller değildir; toplumların hafızasını, değer dünyasını ve ilişki biçimlerini şekillendiren gerçekliklerdir.
Bu nedenle amaç, bu alanları altüst etmek değil; onları anlamak, dönüştürmek ve insan onurunu merkeze alan bir zeminde yeniden yorumlamaktır.
Bu yaklaşım, feminizmi yalnızca seküler bir özgürlük projesi olarak görmez. Onu, farklı anlam dünyalarıyla konuşabilen ve temas kurabilen bir düşünce alanı olarak yeniden konumlandırmaya çalışır. Asıl itiraz da tam burada düğümlenir. Çünkü bu yaklaşım, dönüşümü dışlayarak değil; anlayarak mümkün görür. Feminizmi, çatışma üzerinden değil, anlam üretimi üzerinden yeniden düşünmeye çağırır. (3)
Ahlâk meselesi, bu dalgada yeniden merkeze alınır. Ancak söz konusu olan, katı geleneksel normlara yaslanan ya da sert yargı dili üreten bir ahlâk değildir. Bu yaklaşımda niyet, bağlam ve sorumluluk öne çıkar. Mahkûm eden değil, düşünen bir etik anlayışı önerilir. Denetleyen değil, inşa eden bir dil kurulur.
Amaç, korkutarak ya da kışkırtarak hizaya sokan bir ahlâk değildir. Empatiyi dışlayan, fiilî durumları yok sayan ve dayatmaya dayanan bir dil de önerilmez. Bunun yerine, yol gösteren ve tutarlılık üreten bir ahlâk anlayışı savunulur. İnsanı daraltan değil; yönünü bulmasına imkân tanıyan bir ahlâk… (4)

Beşinci dalga feminizm, özgürlük ile sorumluluk arasındaki kopuşu yeniden düşünmeye çağırır. Çünkü özgürlük, yalnızca sınırların kaldırılması değildir; aynı zamanda hangi yönde yüründüğüyle ilgilidir. Bu noktada temel soru şudur: Özgürlük yalnızca “benim” özgürlüğüm müdür, yoksa başkalarını ve sonuçları da hesaba katan bir sınırı olmalı mıdır?
Sınırsızlık vaadi, çoğu zaman özgürlükten çok yönsüzlük üretir. Yönsüzlük ise düzen değil; kaos, belirsizlik ve çözülme getirir.
Bu yüzden vicdan kavramı yeniden sahneye çıkar. Dışarıdan dayatılan kuralların yerine, içten gelişen bir ahlâk bilinci önerilir. Ne yasaklarla kuşatılmış ne de sınırları tamamen kaldırılmış bir hayat savunulur; amaç, anlamla yön bulan bir yaşamdır. Beşinci dalga feminizm, tam da bu noktada, kadın özgürlüğünü salt bireysel tercihlere indirgemeyen bir zemin kurmaya çalışır.
Belki de asıl kırılma burada yaşanıyor. Çünkü bu yaklaşım, hem “her şey mubahtır” kolaycılığını hem de “her şey yasaktır” katılığını reddediyor. Arada bir yer açıyor: düşünen, tartan, bağlamı gözeten bir yer. Gürültünün değil, vicdanın, sorumluluğun konuştuğu bir alan…
Çünkü sınırsız özgürlük vaadinin, pratikte kadını daha güçlü kılmadığı; aksine onu daha kırılgan ve daha kolay istismar edilebilir hâle getirdiği artık görmezden gelinemiyor. Her şeyin “tercih” başlığı altında meşrulaştırıldığı bir zeminde, kadının bedeni yeniden piyasanın, tüketimin ve beklentinin nesnesi hâline geliyor. Özgürlük söylemi büyürken, koruyucu sınırlar sessizce ortadan kalkıyor.
Bu süreç yalnızca bireyi değil, aile düzenini de aşındırıyor. İlişkilerin sürekliliği, sorumluluk duygusu ve neslin devamını mümkün kılan bağlar zayıflıyor. Toplum, geçici birlikteliklerin ve kalıcı yalnızlıkların toplamına dönüşüyor. Kadın özgürleşirken yalnızlaşıyor; erkek sorumluluktan çekiliyor.
Daha da önemlisi, bu sınırsızlık hâli kadınla erkeğin fıtratını değil, rollerini de belirsizleştiriyor. Kadın, kendini var edebilmek için erkekleşmeye; erkek ise sorumluluktan kaçarken kadınlaşmaya zorlanıyor. Ortaya ne güçlü bir kadın ne de sorumluluk sahibi bir erkek çıkıyor. Sadece yönünü kaybetmiş bireyler kalıyor.
Beşinci dalga feminizmin itirazı tam da burada anlam kazanıyor. Özgürlüğü, sınırsızlıkla değil; dengeyle, sorumlulukla ve ahlâkî tutarlılıkla birlikte düşünmeyi teklif ediyor. Kadını koruyan, ilişkiyi onaran ve toplumu ayakta tutan bir özgürlük anlayışını yeniden tartışmaya açıyor.
Belki de asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Kadını gerçekten özgürleştiren şey nedir? Her sınırdan kurtulmak mı? Ahlâkî sınırların kaldırılması mı? Bedene dair sınırların—mahremiyetin, korunmanın, ölçünün—bütünüyle tercihe indirgenmesi mi? “İstediğimi yapabiliyorsam özgürüm” demek mi? Yoksa anlamlı bir yön, tutarlı bir ahlâk ve korunmuş bir insanlık zemini mi?
Beşinci dalga feminizm, bu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret ediyor. Cevabı hazır olmayabilir. Ama bir yönü var. Ve bugün, belki de en çok buna ihtiyacımız var.
Kimlik siyaseti de bu çerçevede yeniden ele alınmalıdır. Mesele kimliklerin inkârı olmamalıdır; aksine, onları tek mücadele zemini hâline getirmenin ürettiği parçalanmışlık sorgulanmalıdır. Her deneyimin kendine özgü olduğu kabul edilmeli; ancak kadınlık deneyiminin ortak yönlerinin tamamen görünmez kılınmasına da itiraz edilmelidir.
Farklılıklar korunmalı; fakat ortak zemini dağıtmasına izin verilmemelidir. Çünkü yalnızca kimlikler üzerinden yürütülen bir mücadele, zamanla ortak dili kaybetmektedir. Bu nedenle feminizm, herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi duymadığı bir gürültüye dönüşmemelidir.
Beşinci dalga feminizm, tam da bu nedenle, feminizmi yeniden ortak bir dil arayışına çağırmalıdır. Ayrıştıran değil, temas kuran bir dil benimsenmelidir. Bölüp çoğaltan değil, birlikte düşünmeyi mümkün kılan bir ifade biçimi geliştirilmelidir. Belki de bugün en radikal olan, yeniden anlaşabilme ihtimalini ciddiye almaktır. (5)
Bu arayış, aynı zamanda açık bir özeleştiridir. Feminizmin kendi iktidar alanlarını, zamanla ürettiği dışlayıcı pratikleri ve dogmatik eğilimleri sorgulama cesaretidir. Beşinci dalga feminizm, feminizmi, dokunulmaz bir ideoloji olarak değil; sürekli gözden geçirilmesi gereken, canlı ve kendisiyle yüzleşebilen bir düşünce geleneği olarak ele almalıdır.
Bu yönüyle beşinci dalga feminizm, yeni ve iddialı bir başlangıç ilan etmez. Aksine, bilinçli bir durup düşünme çağrısı yapar. Mücadelenin hızını değil, yönünü sorgular. Tepkiyi değil, derinliği öne çıkarır. Parçalanmış talepler yerine, ortak bir bütünlük arar. Sert ve dışlayıcı bir dil yerine, sorumluluk taşıyan bir yaklaşımı savunur.
Yapılan hataları yeniden gözden geçirmek gerekmez mi? Kadını özgürleştirme iddiasıyla, onu kadınlığından uzaklaştıran; bedenini daha fazla dolaşıma sokan ve daha fazla istifade edilen bir nesne hâline getiren anlayışın yanlışlığını sorgulamak gerekmez mi?
Beşinci dalga feminizm, tam olarak bunu yapmak istiyor. Bir anlamda hesaplaşmak… Bir anlamda günah çıkarmak. Ama en çok da, kaybedilen yön duygusunu yeniden bulmaya çalışmak.

Beşinci dalga feminizm, bir zafer ilanı değil; bir muhasebe çağrısıdır. Yeni sloganlar üretmekten çok, eski hatalarla yüzleşmeyi teklif eder. Kadını özgürleştirme iddiasıyla onu kadınlığından uzaklaştıran, bedenini daha fazla dolaşıma sokan ve daha fazla istifade edilen bir nesneye dönüştüren anlayışı sorgular. Bu yönüyle beşinci dalga, yeni bir başlangıçtan ziyade bilinçli bir duruştur: Hızın karşısına derinliği, sertliğin karşısına sorumluluğu, parçalanmanın karşısına bütünlüğü koyan bir duruştur. Henüz tamamlanmış değildir; ama güçlü bir soruyla gelmektedir. Ve bazen bir hareketi ileriye taşıyan şey, cevaplardan çok, sorulması gecikmiş sorulardır.
Belki de asıl soru şudur: Kadını özgürleştirdiğini söyleyen feminizm, onu daha görünür kılarken gerçekten daha çok mu güvence altına aldı; yoksa sınırları kaldırarak daha kolay harcanır hâle mi getirdi?
Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder