2 Haziran 2026 Salı

VAN

 TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DİYARBAKIR-VAN 2026 GEZİSİNDEN;

(XIVVAN-I

Rüştü Kam
15 Nisan 2026 – Berlin

Hakkâri’den Van’a doğru yol almaktayız. Yol üzerindeki bir dinlenme tesisinde mola verdik. Restoranın camından dışarı bakınca, dağların silueti hâlâ eşlik ediyor bize. Uzun yol insanı yoruyor. Hele günlerdir et ağırlıklı sofralara oturmuşsanız, ağır geliyor her bir lokma bünyeye. Bir noktadan sonra insanın canı sulu bir tencere yemeği çekiyor.

Masaya oturur oturmaz bir Van güzeli yaklaştı yanımıza.
Elinde adisyon…
Yüzünde eksilmeyen o doğu insanına has sıcak tebessüm…

“Hoş geldiniz,” 
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Yüksekova’ya özgü sulu yemeklerden neler var? Et yemekten biraz bıktık da…”
Sanki bu soruyu bekliyormuş gibi… Van güzeli hafifçe güldü ve burada et çoktur ama bizim mutfağımız sadece etyemeğinden ibaret değildir,” dedi ve yemekleri tek tek saydı:

“Keledoş var…Ayranlı, nohutlu, dövmeli.
Doğaba var, yoğurtlusıcak.
Pırpar çorbası yoğurtlu, yarma bulgurlu.
Heliz tereyağlı, et sulu döğme buğdaylı.
Evelik aşı evelik otlu, bulgurlu, yeşil mercimekli ve nohutlu…”

İsimleri dinlerken bile insanın zihninde başka bir coğrafya beliriyor.
Dağlar…
Uzun kış geceleri…
Tandır başında kaynayan kazanlar…

Bir an sustuk. Çünkü bazen bir yemek tarifini değil, bir halkın hafızasını dinlediğinizi hissedersiniz. O an öyle oldu işte.Doğu’nun mutfağı sadece karın doyurmuyor.
Sabır öğretiyor.
Kanaatkârlık öğretiyor.
Yoklukta paylaşmayı öğretiyor.

Belki de bu yüzden o yemeklerde başka şehirlerde bulamadığımız bir tat var.
Baharatın değil, hayatın tadı… Seçimimizi çoğunlukla keledoştan yana yaptık. Van güzeli yine tebessüm etti.

“Doğru tercih,” dedi.

Sonradan üniversitede güzel sanatlar bölümünü bitirdiğini öğrendiğimiz Van güzeli, yol yorgunluğunun üzerine, ana yemekten önce sıcak bir çorbanın iyi geleceğini de söyledi.

Haklıydı.

Doğrusu insan bazen en gösterişli sofraları değil; üstünde buharı tüten sade bir çorbayı arıyor.
Ben tercihimi Doğaba çorbasından yana kullandım. Zaten Hakkâri’de tanışmıştık kendisiyle.
Samimi ve güler yüzlü biriydi…
İnsanın içini ısıtan kişiler vardır ya…
İşte tam da yleydi.

Siparişlerimiz kısa sürede masamızdaki yerini aldı.
Bakır tabaklardan yükselen buhar, sanki yol yorgunluğunu da beraberinde alıp götür.

Bir an sessizlik oldu masada.
Kimse konuşmuyordu, herkes önündeki çorbaların keyfini çıkarıyordu. 

Çünkü bazı tatlar anlatılmaz.
Sadece tadarak hissedilir…

Bir süre sonra mekânın müdürü geldi masamıza. Hal-hatır sordu. Biraz da sohbet etmek istiyor gibiydi. Biz de o isteğe dahil olduk. Sohbet ister istemez “Terörsüz Türkiye” sürecine geldi dayandı. Biz daha ziyade onu dinlemek istedik.Sorularla onun önünü açtık. Terörsüz Türkiye sizin için ne ifade ediyor?

“Yüzlerin gülmesinden belli olmuyor mu efendim?” 
“Allah’a şükür ekmek paramızı kazanmaya başladık. O günlerin geri gelmesini istemiyoruz. Baksanıza, restoran tıklım tıklım… Uzun zamandır alışık olmadığımız doluluk bu. Bunlar buraları görmeye gelen insanlar. Sizin gibi misafirler. Çok şükür…”

Bunu söylerken yüzündeki memnuniyet dikkat çekiyordu. Cümlelerinden çok, ses tonu anlatıyordu bazı şeyleri. Bu arada çaylar da geldi. Tabii kaçak çay. ÇAYKUR yetkilileri buralara gelmezler mi? sorusuna bugüne kadar görmedik ama inşallah bundan sonra gelirler.” Diye cevap verdi.
Ardından birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik ve vedalaştık.

Van güzeli ile müessesenin müdürü bizi aracımıza kadar uğurladılar. Yolculuk bazen sadece gidilen yerleri değil, kısa karşılaşmaları da insanın hafızasına bırakıyor. O gün aklımızda kalan biraz da buydu.

Van’a yaklaştıkça coğrafya değişiyor. Dağlar dikleşiyor. Renkler koyulaşıyor. Yol uzuyor ama insan sıkılmıyor. Çünkü her virajın ardından başka bir manzara çıkıyor karşınıza. Sonra bir anda o büyük mavilik beliriyor ufukta… Van Gölü. Bir zamanlar canavarıyla kendisini tanıtan o göl... 
İlk bakışta deniz sanıyor insan.
Öyle geniş.
Öyle sessiz ki...
Doğu’nun yalçın dağlarının arasında saklanmış bir iç deniz gibi.

Van başka bir şehir gerçekten. Bir tarafında göl, diğer tarafında göğe yaslanmış yalçın dağlar… Tarih burada sadece kitaplarda yaşamıyor; taşlarda, sokaklarda, harabelerde ve insanların yüzlerinde dolaşmaya devam ediyor.

Van’a vardık. Otele geçmeden önce hediyelik eşyalarımızı almamız tavsiye edildi. Öbür gün fırsat olmayabilirmiş. Rehberimizin tavsiyesi böyle. Büyükçe bir dükkân. Ne arasan var.  Bal çeşitleri, peynir çeşitleri, tahin helvası v.s. Aldık alacaklarımızı hem de fazlasıyla. 

Otel şehrin içindeymiş. Oldukça kalabalık bir cadde. Yürüyemiyoruz. Beş km. yolu 1 saatte ancak geçebildik. Bazen ters yöne bile girdik. Girdik girmesine de geçişe müsaade etmediler. Gerisin geriye çıktık. Kaptanımız Celal, genç birisi ama oldukça tecrübeli. Dikiz aynasıyla o sıkışıklıktan yara almadan çıktı. Sonra başka bir taraftan denedi. 
Nihayet araç yanaştı otele. Kayıtlar kontrol edildikten sonra çıktık odalarımıza. Odalara yerleşir yerleşmez hemen yemek salonuna geçtik. Yemek saatine ulaşamadık. Gecikmeden dolayı personeli bekletmişler. 
El pençe yemek salonunun girişinde bizleri bekliyor olarak bulduk görevlileri. Başlarında şefleriyle birlikte 3 kişi var. Servisler yapıldı. Otelin menüsünde ne varsa onu getirdiler sofraya. Afiyetle yedik.  
Yemekten hemen sonra, bütün arkadaşlarımız sokaklara dağıldılar. Kimisi tatlı yemeğe gitmiş kimileri de alışverişe. Ben oğlum Hureyre ve gelinim Zelifa ile birlikte Urfa’nın sağanak yağmurunda giyilemez hale gelen ayakkabımın yerine yenisini almaya gittim. Bir alana birisi bedava diye bir reklam gördük. Ayakkabının suni derimi yoksa gerçek derimi olduğuna bile bakmadan aldık iki çift ayakkabıyı. Hemen birisini giydim. Bir iki saat sonra otele geldiğimizde ayağım terlemişti. Onu hemen çıkarıp attım çöpe. Neyse ki ikinci ayakkabı deriymiş. Onu giydim. Başka bir dükkândan da pantolon aldım. Daha doğrusu gelinim bana aldı. İnanın hediye almak insanın hoşuna gidiyor. Değer verildiğinizi anlıyorsunuz. Mesele pantolon değil, değer verilmiş olmak.
Geç saatlere kadar herkes sokaktaydı. Sabah erken kalkılacak... 

Verilen saatte otobüste yerlerimizi aldık. Van rehberimiz de oldukça tecrübeli ve nazik. Ozan. Y
ol boyunca Van’ı tanıtıyor bize: Bu coğrafyanın ne kadar eski olduğunu anlatıyor. Urartulardan söz ediyor. Tuşpa’dan bahsediyor… Yani eski Van’dan. Urartuların bu bölgeyi merkez yaptığını, kaleler kurduğunu, su kanalları açtığını, sert coğrafyaya rağmen nasıl büyük bir medeniyet inşa edildiğini anlatıyor

Bugün bile mühendislik harikası sayılabilecek yapıları bundan binlerce yıl önce nasıl yapmışlar? İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Demek ki medeniyet sadece teknolojiyle olmuyormuş. Akıl, disiplin, hedef ve hafıza işiymiş biraz da…

Van’ın sokaklarında yol alırken şehir hemen kendini hissettiriyor. Genç bir nüfus var. Hareketli bir şehir. Türkçe duyuyorsunuz, Kürtçe duyuyorsunuz. Farsça duyuyorsunuz. Çarşılarında eski ile yeni yan yana yürüyor. Bir taraftamodern telefon satan dükkanlar, birkaç adım sonra bakırcılar, biraz daha ilerde tatlıcılar, tekstilciler, kunduracılar

İnsanları sıcak.
Çayı bol.
Sohbet etmeyi çok seviyorlar…

Sabah kahvaltısı bir başka oluyor Van’da.

Van kahvaltısı artık başlı başına bir kültür…
Hatta bir medeniyet dili gibi.

Otlu peynir ve çeşitleri…
Kavut… (Kavrulmuş buğdayın veya arpanın öğütülmesiyle elde edilen unun; tereyağı, süt, bal ya da şekerle karıştırılmasıyla hazırlanır.)


Murtuğa…(Tereyağı, un ve yumurta karışımından yapılır)
Bal, tereyağı, tandır ekmeği…

Masaya bakınca insan sadece peynir ya da zeytin görmüyor.
Bir coğrafyanın üretim biçimini görüyor.
İklimini görüyor.
Yoklukla yoğrulmuş ama bereketi kaybetmemiş hayat anlayışını görüyor.

O otlu peynirin içinde yaylaların kokusu var mesela.
Kavutta uzun kışların sabrı…
Murtuğada ise doğu insanının pratik zekâsı ve kanaatkârlığı var

Van kahvaltısı biraz da budur zaten.
Gösterişten uzak ama zengin.
Sade ama güçlü.

Masadaki her ürün, bu toprakların hafızasından süzülüp geliyor sanki.
Bir annenin tandır başındaki emeği…
Bir çobanın yayladaki yalnızlığı…
Bir köy evinin sabah telaşı…

İnsan ilk lokmayı aldıktan sonra acele etmeyi bırakıyor.
Çayın buharı yükselirken zaman yavaşlıyor adeta.

Belki de Van kahvaltısını özel yapan şey tam olarak bu: Sadece karnınızı doyurmuyor.
Size bir hayat hikâyesi 
de anlatıyor…

Devam edecek


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder