5 Eylül 2026 Cumartesi

GEZİ YAZILARI KİTAP OLUYOR

 DUYURU

Sevgili okuyucularım, sevgili dostlar,

2009 yılından bu yana Türk Eğitim Derneği’ne gönül veren dostlarımızla birlikte çeşitli geziler düzenliyoruz. Bugüne kadar Türkiye’nin farklı bölgelerine dokuz gezi gerçekleştirdik. Dokuzuncu gezimizi de bu yılın(2026) nisan ayında Doğu Anadolu’ya yaptık.

Yıllar içinde gerçekleştirdiğimiz bu gezilerde gördüğüm yerleri, tanıdığım insanları, dinlediğim hikâyeleri ve bende iz bırakan nice güzelliği yazıya dökmeye çalıştım.

Bir süre sonra bu yazıların yalnızca bilgisayarımda ve arşivimde kalmaması gerektiğini düşündüm. Onları bir araya getirerek bir seyahatname serisine dönüştürmeye karar verdim. Rüştünün Seyahatnamesi adıyla.

Ortaya altı ciltlik bir gezi yazıları külliyatı çıkacak.

Bu çalışmanın en büyük teşvikçilerinden biri de sevgili eşim olmuştu. Yazmam, biriktirmem ve bunları kitaplaştırmam konusunda beni her zaman yüreklendirdi. O bugün aramızda değil. Allah rahmet eylesin.

Onun teşvikini ve desteğini bu çalışmanın her sayfasında ayrı bir hatıra olarak taşıyorum.

İlk cildin hazırlıkları tamamlanmak üzere. Kitabın önsözünü sizlerle paylaşmak ve daha kitap yayımlanmadan önce düşüncelerinizi almak istedim.

Sizlerin görüşleri benim için kıymetli.

Okuyun, eleştirin, önerin.

Belki bir cümleyi değiştirir, bir eksikliği tamamlar, bir ayrıntıyı yeniden düşünürüm.

Çünkü bu kitaplar yalnızca benim çıktığım yolların değil, birlikte yürüdüğümüz yolların da hikâyesi olacak.

Şimdiden ilginiz, desteğiniz ve samimi değerlendirmeleriniz için teşekkür ediyorum.

Sevgi ve selamlarımla…

Rüştü Kam 


ÖNSÖZ


İnsan neden yola çıkar?

Bir şehri görmek, bir denizin kıyısında durmak, hiç bilmediği sokaklarda yürümek, uzak bir coğrafyanın kokusunu içine çekmek için mi?

Sanmıyorum.

İnsan, biraz da kendisinden uzaklaşmak ve kendisine başka bir yerden bakabilmek için yola çıkar.

Çünkü yol, insana yalnızca mesafeyi değil, zamanı da aştırır.

Bir antik kentin taşları arasında yürürken bugünden binlerce yıl geriye gidersiniz. Bir mabedin sessizliğinde, yüzyıllar önce orada dua eden insanların seslerini hayal edersiniz. Bir denizin karşısında durduğunuzda ise zamanın bütün gürültüsü bir anda susar; geriye yalnızca dalgaların sesi ve insanın kendi iç sesi kalır.

Ege ve Akdeniz yolculuğum bana bunları düşündürdü.

Bu coğrafyada tarih ile tabiat öylesine iç içe geçmiş ki, bazen hangisine baktığınızı ayırt edemiyorsunuz. Mavi bir koyun hemen ardında binlerce yıllık bir şehir yükseliyor; zeytin ağaçlarının gölgesinde eski medeniyetlerin izleri duruyor; bugün sıradan görünen bir yol, belki de yüzyıllar önce kralların, askerlerin, tüccarların ve inanan insanların geçtiği bir yol oluyor.

İnsan, böyle yerlerde yürürken yalnızca mekân değiştirmiyor.

Zamanın içinde yürüyor.

İşte bu kitap, biraz da böyle bir yürüyüşün hikâyesidir.

Ege ve Akdeniz’i yalnızca güzellikleriyle anlatmak istemedim. Elbette denizin mavisi, koyların dinginliği, dağların heybeti, tabiatın cömertliği bu yolculuğun vazgeçilmez parçalarıydı. Fakat benim için asıl mesele, bütün bu güzelliklerin altında ve arasında saklı duran büyük insanlık hikâyesiydi.

Antik kentlere bu yüzden yalnızca eski taş yığınları olarak bakmadım.

O taşların arasında yaşamış insanları düşündüm.

Onların evlerini, pazarlarını, meydanlarını, tiyatrolarını; sevinçlerini, korkularını, inançlarını ve hayallerini…

Bugün isimlerini bile bilmediğimiz insanlar, bir zamanlar bu topraklarda bizim kadar gerçektiler. Onlar da sabahları güneşle uyandılar, sevdiler, çalıştılar, çocuklarını büyüttüler, gelecek için planlar yaptılar. Sonra zaman geçti ve hayatları tarihin derinliklerine karıştı.

Geriye taşlar kaldı.

Fakat o taşlara dikkatle bakarsanız, aslında taşlardan çok daha fazlasını görürsünüz.

Bir medeniyetin hikâyesini görürsünüz.

Yedi Kiliseler’in izini sürerken de benim için mesele yalnızca dinler tarihinin önemli merkezlerini görmek değildi. Bu topraklarda yaşanmış büyük bir inanç serüveninin izlerini takip etmekti. Bugün sessizliğe bürünmüş o mekânlarda bir zamanlar insanların toplandığını, inandığını, umut ettiğini ve hayatlarını anlamlandırmaya çalıştığını düşünmek, insanı ister istemez kendi zamanını sorgulamaya götürüyor.

Ne kadar değiştik?

Ne kadar aynı kaldık?

Aradan yüzlerce, binlerce yıl geçmesine rağmen insanın temel arayışlarının çok da değişmediğini fark ediyorsunuz.

İnsan yine anlam arıyor.

Yine seviyor.

Yine korkuyor.

Yine bir yerlere tutunmak, hayatına bir anlam vermek istiyor.

Belki de tarih dediğimiz şey, biraz da insanın kendisini geçmişte aramasıdır.

Bu yolculuklarda bazen bir antik tiyatronun basamaklarında oturdum. Etrafımdaki sessizliğe baktım ve bir zamanlar burada binlerce insanın oturduğunu düşündüm. Kim bilir kaç kahkaha yükseldi bu taşların arasından, kaç gözyaşı döküldü, kaç insan burada ilk kez bir hikâyeye kapıldı.

Bugün o insanlar yok.

Sesleri yok.

Evleri yok.

Ama oturdukları taşlar hâlâ burada.

İşte insanın faniliğini bundan daha iyi anlatan ne olabilir?

Biz de bir gün bu dünyadan geçip gideceğiz.

Arkamızda belki bir ev, birkaç fotoğraf, birkaç hatıra ve bizi tanıyan insanların hafızasında birkaç cümle bırakacağız.

Sonra zaman bizi de eski bir hikâyeye dönüştürecek.

Bu düşünce insana korkudan çok tevazu veriyor.

Çünkü insan, dünyanın sahibi değil; yolcusudur.

Belki de seyahat etmenin güzelliği biraz buradan geliyor.

Yolcu olduğunuzu daha iyi anlıyorsunuz.

Gittiğiniz her yerde sizden önce yürümüş insanların izlerine rastlıyor, sizden sonra gelecek insanların da aynı yollardan geçeceğini düşünüyorsunuz. Böylece hayatın büyük yürüyüşü içinde kendi yerinizi daha iyi kavrıyorsunuz.

Bu kitapta gördüğüm yerleri anlatırken yalnızca bilgi vermeye çalışmadım. Gördüklerimin bende bıraktığı duyguyu da korumak istedim. Çünkü bir yeri tanımak, onun adını bilmekten ibaret değildir. Bir şehrin tarihini bilmek başka, onun ruhunu hissetmek başkadır.

Ben biraz da o ruhun peşine düştüm.

Kimi zaman bir antik kentin taşlarında…

Kimi zaman eski bir mabedin sessizliğinde…

Kimi zaman bir köy yolunda…

Kimi zaman masmavi bir denizin karşısında…

Ve kimi zaman da yol arkadaşlarımla yapılan uzun bir sohbetin içinde…

Bu yüzden elinizde tuttuğunuz kitap yalnızca bir seyahat kitabı değildir.

Biraz tarih kitabıdır.

Biraz tabiat kitabıdır.

Biraz hatıra…

Biraz insan…

Ve belki biraz da kendimizi aradığımız bir yolculuk kitabıdır.

Yazmak istememin bir başka sebebi de şuydu:

Gördüklerim yalnızca benim hafızamda kalmasın.

Çünkü insanın hafızası yaşlandıkça bazı ayrıntıları unutur. Bir manzaranın rengi solar, bir ses uzaklaşır, bir yolun ayrıntıları birbirine karışır. Fakat yazı, unutmaya karşı insanın elindeki en güçlü araçlardan biridir.

Yazarsınız.

Ve zaman, hiç değilse bir süreliğine durur.

Bu kitabın sayfalarında benim geçtiğim yolları, gördüğüm şehirleri, dokunduğum taşları, dinlediğim hikâyeleri bulacaksınız.

Belki bazı yerleri benden önce gördünüz.

Belki bazılarını hiç görmediniz.

Belki de bu sayfalardan sonra görmek isteyeceksiniz.

Ama umarım kitabı bitirdiğinizde yalnızca “güzel yerler varmış” demezsiniz.

Bir an durur ve kendi kendinize şunu sorarsınız:

“Ben bu topraklara daha önce neden böyle bakmadım?”

Eğer bunu düşündürebilirsem, bu kitap amacına ulaşmış demektir.

Çünkü benim için seyahat, gidilecek yerlerin listesini çıkarmak değildir.

Seyahat, bakmayı öğrenmektir.

Bir taşın yalnızca taş olmadığını…

Bir şehrin yalnızca binalardan ibaret olmadığını…

Bir denizin yalnızca maviden oluşmadığını…

Ve geçmişin aslında hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmadığını anlamaktır.

Bazen bir yere gidersiniz ve hiçbir şey değişmemiş gibi görünür.

Oysa siz değişmişsinizdir.

Döndüğünüzde aynı insan değilsinizdir artık.

Belki daha fazla soru sorarsınız.

Belki geçmişe daha dikkatli bakarsınız.

Belki hayatın kıymetini biraz daha iyi anlarsınız.

Belki de bir gün yeniden yola çıkarsınız.

Benim için bu kitabın asıl hikâyesi işte burada başlıyor.

Çünkü bazı yollar insanı bir yere götürür.

Bazı yollar ise insanın içine…

Ve insanın içine açılan yolların sonu yoktur.

Yol açık, ufuk geniş olsun...

İyi yolculuklar.

Rüştü Kam

2026