2 Şubat 2026 Pazartesi

FEMİNİZM VIII

 FEMİNİZM VE ÇEŞİTLERİ: AİLE, AHLÂK VE ADALET ÖLÇEĞİNDE BİR OKUMA (VIII)


-A
dalet, ancak ahlâkla birlikte ayakta durur. Aile ayakta kaldığında toplum ancak ayakta kalabilir. Gerisi, gürültüdürİyi ve kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada, adalet nasıl kurulacaktır? Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde, adalet kime göre sağlanacaktır? Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada, adalet gerçekten mümkün müdür?-


LİBERAL FEMİNİZM

Rüştü KAM

02.02.2026

Liberalizm, bireysel özgürlüğü ahlâkî ve toplumsal bağların önüne koyan; hakları sorumluluktan bağımsız düşünen bir düşünce geleneğidir. Modern insanın en çok tekrarladığı kelimelerden biri özgürlüktür. En az konuştuğu şeylerden biri ise ahlâktır. Bu tesadüf değildir. Çünkü çağımızın hâkim düşünce iklimi olan liberalizm, özgürlüğü merkeze alırken ahlâkı bilinçli biçimde geri plana çeker. Onu reddettiği için değil; onu tanımlamanın, sınırlandırmanın ve bağlayıcı kılmanın doğuracağı sonuçlardan kaçındığı için.

Liberal düzen, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek istemez. “İyi hayat”ın ne olduğu sorusunu herkesin kendi cevabına bırakır. Bu, ilk bakışta cazip bir çoğulculuk vaadidir. Kimsenin kimseye hayat dersi vermediği, değerlerin rekabet ettiği ama dayatılmadığı bir dünya… Ne var ki ahlâk tam da burada sessizleşir. Çünkü ahlâk, doğası gereği konuşur; yön verir, sınır çizer ve bazen rahatsız eder. Liberalizm ise rahatsız edici hakikatler üretmek istemez.

Bu yüzden liberal toplumlarda ahlâk, çoğu zaman hukukun dar çerçevesine sıkışır. Bir davranış başkasına doğrudan zarar vermiyorsa, meşru kabul edilir. Bencillik, duyarsızlık, nankörlük ya da merhametsizlik hukuku ilgilendirmediği sürece ahlâkî bir sorun olmaktan çıkar. Ahlâk, artık insanın nasıl biri olması gerektiğiyle değil, başkasının alanına ne kadar girdiğiyle ölçülür. Erdem geri çekilir, hak öne çıkar.

Bu durumda, ortaya tuhaf bir tablo çıkar: Herkes serbesttir ama kimse kendisini sorumlu hissetmez. Herkes konuşur ama kimse yükümlülük almaz. Ortak iyiden söz edilir ama kimse onun bedelini ödemek istemez. Liberalizm bu tabloyu üretirken belki kötücül bir niyet taşımaz; tam tersine, çatışmayı azaltmak ister. Ancak ahlâkı özel alana hapsettiği ölçüde, toplumsal vicdanın sesini de kısar.

Liberalizmi şeytanlaştırmayalım ama şunu da soralım: Özgürlüğü korumakta bu kadar istekli olan bir düşünce, neden insanı daha iyi, daha erdemli, daha sorumlu kılmakta bu kadar suskundur? Ve daha önemlisi: Ahlâkın yalnızca kişisel bir tercih olarak görüldüğü bir dünyada, birlikte yaşamanın yükünü kim taşıyacak?

Bu bağlamda liberal feminizm, kadın meselesini ağırlıklı olarak bireysel haklar ve özgürlükler üzerinden ele alır. Çıkış noktası, kadın ile erkeğin hukuk önünde eşit olması ve kadınların kamusal alanda erkeklerle aynı fırsatlara sahip olabilmesidir. Bu yaklaşım, özellikle eğitim, çalışma hayatı ve siyasal temsil gibi alanlarda kadınların önündeki tarihsel engellerin kaldırılmasına kayda değer katkılar sunmuştur. Uzun süre “özel alan”a hapsedilmiş kadın varlığının kamusal görünürlük kazanması, liberal feminizmin göz ardı edilemeyecek kazanımlarındandır.

Ne var ki bu yaklaşım, meseleyi büyük ölçüde hukuksal eşitlik ve bireysel özgürlük çerçevesinde ele aldığı için kadınlığın ahlâkî, toplumsal ve ilişkisel boyutlarını ikincil hâle getirmiştir. Kadının yaşadığı sorunlar, çoğu zaman “hak ihlali” diline tercüme edilerek okunur; oysa her sorun hukukun konusu değildir. Anlam kaybı, değersizleştirilme, nesneleştirilme ya da görünürlük adı altında tüketim kültürüne eklemlenme gibi meseleler, salt özgürlük söylemiyle açıklanamaz.

Liberal feminizm kadını özgürleştirirken, onu çoğu zaman yalnızlaştırır. Toplumsal bağlardan, ahlâkî yükümlülüklerden ve anlam kurucu ilişkilerden arındırılmış bir birey olarak yeniden tanımlar. Bu noktada kadın, korunması gereken bir değer olmaktan çok, kendi başına ayakta durması beklenen bir “özgür özne”ye dönüşür. Özgürlük artar; fakat sorumluluk, dayanışma ve ahlâkî derinlik aynı ölçüde güçlenmez. Neredeyse çöker.

Böylece liberal feminizm, kadının önündeki bazı kapıları açarken, geride daha derin ve daha derin yaralar açar. Kadın, yalnızca haklarını bilen ve özgürlüklerini talep eden bir birey midir; yoksa aynı zamanda anlam arayan, sorumluluk taşıyan ve ahlâkıyla var olan bir insan mı? Eşitlik adına her farkın silinmesi, kadını gerçekten güçlendirir mi, yoksa onu kendi hakikatinden uzaklaştırır mı? Ve özgürlük, vicdanla ve ahlâkla buluşmadığında, kadını koruyan bir imkâna mı dönüşür, yoksa onu daha yalnız ve daha savunmasız mı bırakır?

Liberal feminizm bu sorulara büyük ölçüde tek bir varsayımla yaklaşır: Kadın, özgürleştikçe güçlenir. Ancak burada özgürlük çoğu zaman bağlardan ve sınırlardan kurtulma olarak tanımlanır. Aile, gelenek ve ahlâk; kadının bireysel tercih alanını daraltan, bu nedenle de aşılması gereken unsurlar olarak görülür. Sorun tam da bu noktada başlar.

Çünkü kadın, toplumsal bağlamından koparılarak yalnız bir birey olarak ele alındığında, gerçek hayatın yüküyle baş başa bırakılır. Oysa kadın yalnızca birey değildir; aynı zamanda aile içinde, toplum içinde ve ahlâkî ilişkiler ağında konumlanan bir öznedir. Bu bağlar zayıflatıldığında kadın güçlenmez; aksine daha fazla sorumluluğu tek başına taşımak zorunda kalır, yalnızlaşır ve korunmasız hâle gelir.

Bu yaklaşımda hak, çoğu zaman sorumluluktan bağımsız düşünülür. Özgürlük, ahlâkî bir ölçüyle sınanmaz. Kadının korunması gereken yönleri değil, yalnızca talep edilebilir hakları öne çıkarılır. Böylece adalet fikri, yerini rekabetçi bir eşitlik anlayışına bırakır; daha çok hak talep edebilenin güçlü sayıldığı bir düzene evrilir.

Bu dil, kaçınılmaz olarak kadının karşısına erkeği yerleştirir. İlişki tamamlayıcılık üzerinden değil, çıkar çatışması üzerinden okunur. Aile, ortak bir sorumluluk ve emanet alanı olmaktan çıkar; bir güç mücadelesi sahnesine dönüşür. Oysa adalet, taraf üretmekle değil, ölçü koymakla mümkündür. Ve ölçü kaybolduğunda, en çok zarar gören de yine kadın olur.

Bu nedenle liberal feminizm, bazı hakları genişletirken, ahlâkî ve toplumsal bütünlüğü zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Kadını korumak adına aileyi gözden çıkaran, özgürlüğü yüceltirken sorumluluğu ihmal eden her yaklaşım, uzun vadede ne kadına ne de topluma fayda sağlar.

RADİKAL FEMİNİZM

Radikal kavramı, yüzeysel düzenlemeleri değil, köklü dönüşümü ifade eder. Orta yolu reddeden, aşamalı değişimi yetersiz bulan bu yaklaşım, meseleleri temelden ele almayı hedefler. “Biraz düzeltelim” değil, “baştan düşünelim” diyen bir tutumu temsil eder. Uzlaşmadan çok hesaplaşmayı, reformdan çok yeniden inşayı savunur. Radikal feminizm de adını ve yönünü tam olarak bu tavırdan alır.

Bu çerçevede radikal feminizm, kadın meselesini bireysel haklar ve fırsatlar düzeyinde ele almaz; sorunun kaynağını toplumun temel yapılarında arar. Ona göre kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler, geçici hukuki düzenlemelerle ya da kamusal alandaki sınırlı reformlarla çözülemez. Çünkü sorun yüzeyde değil, derindedir. Aile, cinsellik, evlilik ve annelik gibi kurumlar, bu bakış açısında ataerkil düzenin taşıyıcı unsurları olarak değerlendirilir.

Radikal feminizmin temel iddiası şudur: Erkek egemenliği, toplumsal hayatın yalnızca bazı alanlarında değil, bütününde var olan sistematik bir baskı biçimidir. Bu nedenle mesele tekil adaletsizlikler ya da münferit hak ihlalleri değil, bizzat düzenin kendisidir. Kadın bu düzen içinde eşitlenerek değil; bu düzeni dönüştürerek özgürleşebilir. Talep edilen şey daha adil bir pay değil, oyunun kurallarının değişmesidir.

Bu noktada kullanılan dil de belirgin biçimde sertleşir. Erkek, yaptığı eylemler üzerinden değil, sırf erkek olduğu için sorunlu kabul edilir. Kadın ise bireysel farklılıklarıyla değil, topluca mağdur bir kimliğin parçası olarak tanımlanır. Böylece ilişki, sorumluluk ve adalet üzerinden değil; karşı karşıya konmuş iki cinsiyet üzerinden kurulur. Eleştirilen şey yanlış davranışlar olmaktan çıkar, cinsiyetin kendisi hâline gelir.

Bu bakış açısı, aile ve evlilik kurumlarına yönelik yaklaşımı da belirler. Radikal feminizm, aileyi nötr ya da korunması gereken bir yapı olarak görmez. Aile ve evlilik, kadının bedeni, emeği ve doğurganlığı üzerinde toplumsal denetim kuran mekanizmalar olarak okunur. Annelik ise doğal ve anlamlı bir ilişki biçimi olmaktan çok, kadını belirli rollere hapseden ideolojik bir çerçeve şeklinde değerlendirilir. Bu nedenle çözüm, aileyi güçlendirmek değil; aile merkezli ahlâk anlayışını dağıtmaktır.

Buradan ahlâk meselesine geçildiğinde, radikal feminizm ile modern norm yıkımcı söylemler arasındaki kesişim daha görünür hâle gelir. Ahlâk, toplumu ayakta tutan bağlayıcı ilkeler bütünü olarak değil, birey üzerinde baskı kuran tarihsel bir gelenek olarak tanımlanır. Cinsellik ise toplumsal sorumluluklardan ve ahlâkî sınırlardan ayrılarak yalnızca bireysel tercih ve ifade alanına indirgenir. Böylece özgürlük, sınırlarla birlikte düşünülen bir değer olmaktan çıkar; sınırsızlıkla özdeşleştirilir.

Ancak bu yaklaşım, kadını koruma iddiasıyla toplumsal bağları zayıflatma riskini de beraberinde getirir. Aile çözülürken kadın güçlenmez; çoğu zaman yalnızlaşır. Erkekle kurulan çatışmacı dil, adalet üretmekten ziyade süreklileşmiş bir gerilim doğurur. Toplum ise ortak ölçülerini ve denge noktalarını kaybetmeye başlar.

Norm yıkımının etkileri en açık biçimde aile ve cinsellik alanında görünür hâle gelir. LGBT (Lezbiyen: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan kadın.
 
Gey: Duygusal/cinsel yönelimi kendi cinsine yönelik olan erkek
Biseksüel: Birden fazla cinsiyete ilgi duyabilen kişi
Transgender (Trans): Cinsiyet kimliği, doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeyen kişi. 
Queer: Cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi heteronormatif kalıplara uymayan şemsiye bir terimsöylemi etrafında şekillenen norm eleştirisi, zamanla bireysel hak ve özgürlük talebinin ötesine geçmiştir. Burada mesele yalnızca belirli bireylerin korunması değil; ailenin, mahremiyetin ve ahlâkî sınırların meşruiyetinin bütünüyle sorgulanmasıdır. Cinsellik, toplumsal sorumluluk ve bağlayıcı ilkelerden koparılarak tamamen bireysel tercihe indirgenir. Aile ise düzenleyici ve koruyucu bir yapı olmaktan çıkarılıp, normatif baskının kaynağı gibi sunulur.

Bu süreç, özgürlük üretmekten çok, bireyi koruyucu bağlardan koparır; ahlâkı görecelileştirir ve toplumsal istikrarı zayıflatır. Ortaya çıkan tablo, daha adil bir düzen değil; ölçüsü belirsiz, yönü dağılmış bir toplumsal alandır.


SOLCU FEMİNİZM 

Solculuk, en sade hâliyle eşitsizliklere karşı durmayı, adaleti ve paylaşımı merkeze alan siyasal ve düşünsel bir yaklaşımdır. İnsanlar arasındaki ekonomik ve sosyal farkların doğal değil, tarihsel ve yapısal olduğunu savunur. Bu nedenle yoksulluk, emek sömürüsü ve güç yoğunlaşması gibi sorunları bireysel başarısızlıkların değil, kurulu düzenin sonuçları olarak okur. Sol düşünce, paylaşımı, dayanışmayı ve kamusal sorumluluğu vurgulayarak “herkes kendi başına” anlayışına karşı çıkar. Ancak bu güçlü adalet söylemi, her zaman insanın ahlâkî ve ilişkisel boyutlarını aynı ölçüde dikkate alan bir zemine yaslanmaz. Solculuk, eşitsizliği görünür kılarken, insanın hangi değerlerle ve hangi sınırlar içinde yeniden inşa edileceği sorusunu çoğu zaman açık bırakır.

Solcu feminizm bu düşünce hattı içinde şekillenir. Ona göre mesele çoğu zaman yalnızca kadın meselesi değildir; hatta kimi zaman doğrudan kadın bile değildir. Asıl mesele sınıftır, kapitalizmdir, üretim ilişkileridir. Kadının yaşadığı adaletsizlik, bu büyük ekonomik düzenin yan ürünüdür. Erkek egemenliği vardır elbette; ancak bu egemenlik gerçek gücünü kapitalist sistem içinde kazanır. Sorunun kaynağı bireyler değil, bizzat düzendir.

Bu bakış açısında kadın, hukuki eşitsizlikten önce ekonomik eşitsizliğin mağdurudur. Ev içi emek ücretsizdir; değersizdir; görünmezdir. Oysa yemek yapan, çocuk büyüten, evi ayakta tutan kadın, kapitalist sistemin en büyük destekçilerinden biridir—çoğu zaman bunun farkında olmadan. Çünkü bu emek ücretlendirilmez, hesaplanmaz, kayda geçmez. Kadın bu nedenle yalnızca erkeğe değil, bütünüyle sisteme bağımlı hâle gelir.

Solcu feminizmin liberal feminizmle arasına mesafe koyması da burada anlam kazanır. Yönetim kurullarında kaç kadın olduğu, kaç kadın CEO bulunduğu onları ikna etmez. Bu tür başarı hikâyeleri, işçi kadınların hayatında çoğu zaman hiçbir şeyi değiştirmez. Cam tavan kırılmış olabilir; ama yerde hâlâ milyonlarca kadın düşük ücretle, güvencesiz ve sessiz biçimde çalışmaktadır. Solcu feminizm için asıl mesele, birkaç kadının yükselmesi değil; çoğunluğun hayatının değişmesidir.

Bu yaklaşım, aileye yönelik eleştiriyi de beraberinde getirir. Solcu feministlere göre geleneksel aile masum bir kurum değildir; ücretsiz emeğin üretildiği, kadın emeğinin normalleştirildiği tarihsel bir yapıdır. Kadın evde çalışır, erkek dışarıda. Biri para kazanır, diğeri “görevini yapar”. Bu dağılım onlara göre doğal değil, ideolojiktir. Kadının kurtuluşu da bu yüzden bireysel başarıyla gelmez: Ne tek başına eğitimle, ne oy hakkıyla, ne de hukuki reformlarla. Kapitalizm ayakta kaldıkça kadın da çoğu zaman ayakta kalmak için eğilmek, uyum sağlamak ve susmak zorunda kalacaktır.

Solcu feminizm tam da bu noktada iddiasını yükseltir: Kadın özgürlüğü, sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Sosyalizm olmadan feminizm eksiktir; feminizm olmadan sosyalizm de. Kadının özgürleşmesi, üretim ilişkileri değişmeden mümkün değildir.

Ancak burada belirgin bir ayrım ortaya çıkar. Solcu feminizm, kadının özgürlüğünü büyük ölçüde sınıf mücadelesine bağlar. Sorunu doğru bir yerden yakalar: Eşitsizlik. Fakat çözümü tek bir alana kilitler: Ekonomi. Kadın, önce emek gücü olarak tanımlanır; üreten ya da sömürülen bir varlık olarak görülür. Özgürlük, üretim ilişkileri değiştiğinde gelecektir.

Aile meselesi bu ayrımı daha da görünür kılar. Solcu feminizm için aile çoğu zaman sömürünün yeniden üretildiği bir alandır. Ücretsiz emek vardır, rol dayatması vardır. Bu itirazın haklı yönleri yok değildir. Ancak burada bir tercih yapılır: Kadın özgürlüğü, erkekle mücadele üzerinden mi kurulacaktır; yoksa zulümle yüzleşme ve sorumluluk bilinci üzerinden mi? Solcu feminizm çoğu zaman birincisini seçer.

Ve belki de asıl soru tam burada sorulmalıdır: Kadını gerçekten özgürleştiren şey, hangi düzende yaşadığı mıdır; yoksa hangi değerle yaşadığı mı?

Bu soru, liberal, solcu ve radikal feminizmi birlikte düşünmeyi de zorunlu kılar. Farklı teorik zeminlerden beslenmelerine rağmen bu üç yaklaşım, kadın meselesini benzer bir kopuş hattı üzerinden ele alır. Liberal feminizm bireysel hak ve özgürlükleri, solcu feminizm sınıf ilişkilerini, radikal feminizm ise patriyarkal yapıları merkeze alır. Yöntemleri farklıdır; hedef aldıkları alanlar ayrıdır. Ancak vardıkları yer çoğu zaman benzerdir.

Bu üç yaklaşım da kadının özgürleşmesini, toplumsal bağlardan ayrışma üzerinden tanımlar. Liberal feminizm aileyi bireysel tercih alanını daraltan bir sınır olarak görür. Solcu feminizm aileyi ücretsiz emeğin üretildiği yapısal bir sömürü alanı olarak okur. Radikal feminizm ise aileyi ve evliliği patriyarkal tahakkümün temel kurumları arasında sayar. Farklı gerekçelerle de olsa aile, ortak biçimde sorunlu bir yapı olarak konumlandırılır.

Benzer biçimde ahlâk da bu yaklaşımlarda bağlayıcı bir ilke olmaktan çıkar. Liberal feminizm ahlâkı bireysel tercihe indirger. Solcu feminizm ahlâkı ekonomik ilişkilerin yan ürünü olarak görür. Radikal feminizm ise ahlâkı erkek egemen düzenin ideolojik aracı sayar. Sonuçta ahlâk, adaletin taşıyıcısı olmaktan çıkar; aşılması gereken bir engel hâline gelir.

Bu üç yaklaşımda ortak olan bir diğer nokta, adaletin ilke merkezli değil, konum merkezli kurulmasıdır. Hak, çoğu zaman sorumluluktan koparılır; özgürlük, ahlâkla sınanmaz. Kadın, korunması gereken bir emanet olmaktan çok, belirli bir mücadele hattının taşıyıcısı hâline gelir. Erkek ise sıklıkla karşıt bir figür olarak konumlandırılır.

Sonuçta liberal, solcu ve radikal feminizm; farklı yollardan yürüyerek benzer bir açmaza ulaşır. Kadını koruma iddiasıyla aileyi zayıflatan, adaleti savunma adına ahlâkı görecelileştiren bu yaklaşımlar, uzun vadede ne kadını ne de toplumu güçlendirir. Çünkü ölçü kaybolduğunda özgürlük savrulmaya, hak ise çatışmaya dönüşür.

Genel Değerlendirme

Bugün kadın adına konuşan pek çok söylem, kadını gerçekten duymaktan çok onu ideolojik bir zemine taşımakla meşguldür. Aileyi başlı başına bir sorun kaynağı olarak gören, ahlâkı baskı diliyle özdeşleştiren ve sorumluluğu görünmez kılan hiçbir yaklaşım gerçek anlamda özgürlük üretemez. Ürettiği şey özgür bireyler değil, dağılmış ve yalnızlaşmış insanlardır. Hak, sorumluluktan koparıldığında adalet doğmaz; yalnızca bitmeyen talepler çoğalır. Özgürlük ahlâktan ayrıldığında yönünü kaybeder. Toplum ise bu savrulmanın bedelini parçalanarak öder.

Kadını güçlendirdiğini iddia eden söylemlerin, kadını erkekle çatıştırarak, aileden kopararak ve ahlâkı tartışmalı hâle getirerek ilerlemesi tesadüf değildir. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz bir istikamet kaybının sonucudur. Zulümle yüzleşmek yerine ölçüyü hedef alan her hareket, eninde sonunda kendi iddiasını boşa düşürür. Çünkü ölçü yıkıldığında, adalet de dayanacak zemin bulamaz.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan, daha sert kimlik dili ya da yeni mağduriyet anlatıları değildir. İhtiyaç duyulan şey; hesap verilebilir bir ahlâk, korunmuş bir aile ve ilkeye dayanan bir adalet anlayışıdır. Kadını erkekle karşı karşıya değil, zulme karşı yan yana koyan bir adalet anlayışı… Bu bir geri adım değildir. Bu, yanlış bir istikametten dönme çağrısıdır.

Çünkü ölçü kaybolduğunda, en yüksek sesle dile getirilen hak bile adaletsizliğe dönüşür. Ahlâkı dağıtan hiçbir söylem adalet üretemez. Aileyi zayıflatan hiçbir hareket kadını güçlendiremez. Hak sorumluluktan, özgürlük ahlâktan koparıldığında geriye kalan şey ilerleme değil; çözülmedir.

Kadını ideolojilerin malzemesi olmaktan çıkaracak olan şey daha fazla slogan değil, ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda, hak da istikametini kaybeder. Bu yüzden şimdi durup düşünme zamanıdır.

Kadına özgürlük diye sunulan şey gerçekten onu güçlendiriyor mu, yoksa yalnızlaştırıyor mu?
Aileyi aşılması gereken bir yük gibi gösteren bir dil onu koruyor mu, yoksa daha savunmasız mı bırakıyor?
İyi ile kötünün kişiye göre değiştiği bir dünyada adalet nasıl kurulacaktır?
Ahlâkın bağlayıcı olmadığı bir yerde adalet kime göre sağlanacaktır?
Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir dünyada adalet mümkün müdür?

Soruyu başkalarına değil, kendimize soralım.
Cevabı ideolojilerde değil, hakikatte arayalım.

Çünkü adalet ancak ahlâkla birlikte ayakta durur.
Aile ayakta kaldığında toplum ayakta kalır.
Gerisi, gürültüdür.

Devam edecek

29 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM V

 BEŞİNCİ DALGA FEMİNİZM: ONTOLOJİK BİR MUHASEBE, YÖN ARAYIŞI VE BÜTÜNLÜK TALEBİ (V)


- Belki de asıl soru şudur: Kadını özgürleştirdiğini söyleyen feminizm, onu daha görünür kılarken gerçekten daha çok mu güvence altına aldı; yoksa sınırları kaldırarak daha kolay harcanır hâle mi getirdi?-

RÜŞTÜ KAM
24.01.2026/BERLİN

Beşinci dalga feminizm, henüz sınırları kesin biçimde çizilmiş, kuramsal çerçevesi tamamlanmış bir dönem değildir. Daha çok, dördüncü dalga feminizmin hızına, yüzeyselliğine ve sert diline yöneltilen eleştirilerden beslenen bir arayışı ifade eder.
Dijital tepki, siyasetinin yorucu dili, kimlik parçalanmasının dağıtıcı etkisi ve ahlâkî saflaşmaların daraltıcı tonu bu arayışın zeminini oluşturur. Bu nedenle beşinci dalga, yeni taleplerden çok, feminizmin nereye gittiğini sorgulayan bir durak gibidir. Çünkü feminizm, hak ve adalet talebiyle çıktığı yoldan uzaklaştıkça, hem anlamını hem yönünü kaybetmeye başlamıştır.
Bu dalga, bildiğimiz türden talepleri merkeze almıyor. Yani masaya konan şey, yeni bir istek listesi değil. Asıl mesele, feminizmin nereye gittiği, hangi dili konuştuğu ve neye hizmet eder hâle geldiği. Beşinci dalga, tam da bu noktada durup düşünmeyi öneriyor.
Refleks hâline gelmiş tepkilerden önce düşünmeyi öneriyor. Ve en önemlisi de; teşhir kültürünün ve bir gecede parlayıp ertesi gün unutulan kampanyaların gerçekten neye hizmet ettiğini yeniden sormayı öneriyor.
Görünürlük elbette önemli. Ama tek başına yeterli değil. Çünkü görünür olmak, her zaman dönüştürmek anlamına gelmiyor.
Beşinci dalga feminizm, kısa vadeli kazanımların cazibesine kapılmadan, uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefliyor. Daha da önemlisi, bu dönüşümün ahlâkî bir tutarlılıkla yürütülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Gürültünün içinde kaybolan bir mücadele değil; anlamını, yönünü ve vicdanını koruyan bir mücadele çağrısı yapıyor.[1]
En dikkat çekici yönlerinden biri, feminizmi yeniden insan merkezli bir çerçevede düşünme çabasıdır. Kadın özgürleşmesi, sınırsız bireysel tercihlere indirgenemez. Özgürlük, yalnızca seçme hakkından ibaret değildir. İlişkiler, sorumluluklar ve toplumsal bağlar bu tartışmanın yeniden parçası hâline getirilmelidir.
Kadın, sadece hak talep eden bir özne değildir. Aynı zamanda hayatı kuran, sürdüren ve yükünü taşıyan sorumluluk sahibi bir aktördür. Bu gerçek, özgürlük söyleminin sınırlarını genişletirken, onu daha derin ve daha gerçek kılar.
Belki de rahatsızlık tam olarak buradan doğmaktadır. Çünkü bu yaklaşım, özgürlüğü konforlu bir bireyselliğin ötesine taşır. Talep etmeyi yeterli görmez; sorumluluk almayı da özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olarak görür. Asıl soru şudur: Özgürlük yalnızca istemek midir, yoksa sonuçlarını üstlenmeyi de göze almak mı?(2)
Beşinci dalga feminizm, din, ahlâk ve gelenekle kurulan ilişki konusunda da daha temkinli, daha diyalogcu bir dil arıyor. Toptan reddiyeler yerine, bu alanların tarihsel ve kültürel derinliğiyle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Çünkü bunlar yalnızca aşılması gereken engeller değildir; toplumların hafızasını, değer dünyasını ve ilişki biçimlerini şekillendiren gerçekliklerdir.
Bu nedenle amaç, bu alanları altüst etmek değil; onları anlamak, dönüştürmek ve insan onurunu merkeze alan bir zeminde yeniden yorumlamaktır.
Bu yaklaşım, feminizmi yalnızca seküler bir özgürlük projesi olarak görmez. Onu, farklı anlam dünyalarıyla konuşabilen ve temas kurabilen bir düşünce alanı olarak yeniden konumlandırmaya çalışır. Asıl itiraz da tam burada düğümlenir. Çünkü bu yaklaşım, dönüşümü dışlayarak değil; anlayarak mümkün görür. Feminizmi, çatışma üzerinden değil, anlam üretimi üzerinden yeniden düşünmeye çağırır. (3)
Ahlâk meselesi, bu dalgada yeniden merkeze alınır. Ancak söz konusu olan, katı geleneksel normlara yaslanan ya da sert yargı dili üreten bir ahlâk değildir. Bu yaklaşımda niyet, bağlam ve sorumluluk öne çıkar. Mahkûm eden değil, düşünen bir etik anlayışı önerilir. Denetleyen değil, inşa eden bir dil kurulur.
Amaç, korkutarak ya da kışkırtarak hizaya sokan bir ahlâk değildir. Empatiyi dışlayan, fiilî durumları yok sayan ve dayatmaya dayanan bir dil de önerilmez. Bunun yerine, yol gösteren ve tutarlılık üreten bir ahlâk anlayışı savunulur. İnsanı daraltan değil; yönünü bulmasına imkân tanıyan bir ahlâk… (4)

Beşinci dalga feminizm, özgürlük ile sorumluluk arasındaki kopuşu yeniden düşünmeye çağırır. Çünkü özgürlük, yalnızca sınırların kaldırılması değildir; aynı zamanda hangi yönde yüründüğüyle ilgilidir. Bu noktada temel soru şudur: Özgürlük yalnızca “benim” özgürlüğüm müdür, yoksa başkalarını ve sonuçları da hesaba katan bir sınırı olmalı mıdır?
Sınırsızlık vaadi, çoğu zaman özgürlükten çok yönsüzlük üretir. Yönsüzlük ise düzen değil; kaos, belirsizlik ve çözülme getirir.
Bu yüzden vicdan kavramı yeniden sahneye çıkar. Dışarıdan dayatılan kuralların yerine, içten gelişen bir ahlâk bilinci önerilir. Ne yasaklarla kuşatılmış ne de sınırları tamamen kaldırılmış bir hayat savunulur; amaç, anlamla yön bulan bir yaşamdır. Beşinci dalga feminizm, tam da bu noktada, kadın özgürlüğünü salt bireysel tercihlere indirgemeyen bir zemin kurmaya çalışır.
Belki de asıl kırılma burada yaşanıyor. Çünkü bu yaklaşım, hem “her şey mubahtır” kolaycılığını hem de “her şey yasaktır” katılığını reddediyor. Arada bir yer açıyor: düşünen, tartan, bağlamı gözeten bir yer. Gürültünün değil, vicdanın, sorumluluğun konuştuğu bir alan…
Çünkü sınırsız özgürlük vaadinin, pratikte kadını daha güçlü kılmadığı; aksine onu daha kırılgan ve daha kolay istismar edilebilir hâle getirdiği artık görmezden gelinemiyor. Her şeyin “tercih” başlığı altında meşrulaştırıldığı bir zeminde, kadının bedeni yeniden piyasanın, tüketimin ve beklentinin nesnesi hâline geliyor. Özgürlük söylemi büyürken, koruyucu sınırlar sessizce ortadan kalkıyor.
Bu süreç yalnızca bireyi değil, aile düzenini de aşındırıyor. İlişkilerin sürekliliği, sorumluluk duygusu ve neslin devamını mümkün kılan bağlar zayıflıyor. Toplum, geçici birlikteliklerin ve kalıcı yalnızlıkların toplamına dönüşüyor. Kadın özgürleşirken yalnızlaşıyor; erkek sorumluluktan çekiliyor.
Daha da önemlisi, bu sınırsızlık hâli kadınla erkeğin fıtratını değil, rollerini de belirsizleştiriyor. Kadın, kendini var edebilmek için erkekleşmeye; erkek ise sorumluluktan kaçarken kadınlaşmaya zorlanıyor. Ortaya ne güçlü bir kadın ne de sorumluluk sahibi bir erkek çıkıyor. Sadece yönünü kaybetmiş bireyler kalıyor.
Beşinci dalga feminizmin itirazı tam da burada anlam kazanıyor. Özgürlüğü, sınırsızlıkla değil; dengeyle, sorumlulukla ve ahlâkî tutarlılıkla birlikte düşünmeyi teklif ediyor. Kadını koruyan, ilişkiyi onaran ve toplumu ayakta tutan bir özgürlük anlayışını yeniden tartışmaya açıyor.
Belki de asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Kadını gerçekten özgürleştiren şey nedir? Her sınırdan kurtulmak mı? Ahlâkî sınırların kaldırılması mı? Bedene dair sınırların—mahremiyetin, korunmanın, ölçünün—bütünüyle tercihe indirgenmesi mi? “İstediğimi yapabiliyorsam özgürüm” demek mi? Yoksa anlamlı bir yön, tutarlı bir ahlâk ve korunmuş bir insanlık zemini mi?
Beşinci dalga feminizm, bu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret ediyor. Cevabı hazır olmayabilir. Ama bir yönü var. Ve bugün, belki de en çok buna ihtiyacımız var.
Kimlik siyaseti de bu çerçevede yeniden ele alınmalıdır. Mesele kimliklerin inkârı olmamalıdır; aksine, onları tek mücadele zemini hâline getirmenin ürettiği parçalanmışlık sorgulanmalıdır. Her deneyimin kendine özgü olduğu kabul edilmeli; ancak kadınlık deneyiminin ortak yönlerinin tamamen görünmez kılınmasına da itiraz edilmelidir.
Farklılıklar korunmalı; fakat ortak zemini dağıtmasına izin verilmemelidir. Çünkü yalnızca kimlikler üzerinden yürütülen bir mücadele, zamanla ortak dili kaybetmektedir. Bu nedenle feminizm, herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi duymadığı bir gürültüye dönüşmemelidir.
Beşinci dalga feminizm, tam da bu nedenle, feminizmi yeniden ortak bir dil arayışına çağırmalıdır. Ayrıştıran değil, temas kuran bir dil benimsenmelidir. Bölüp çoğaltan değil, birlikte düşünmeyi mümkün kılan bir ifade biçimi geliştirilmelidir. Belki de bugün en radikal olan, yeniden anlaşabilme ihtimalini ciddiye almaktır. (5)
Bu arayış, aynı zamanda açık bir özeleştiridir. Feminizmin kendi iktidar alanlarını, zamanla ürettiği dışlayıcı pratikleri ve dogmatik eğilimleri sorgulama cesaretidir. Beşinci dalga feminizm, feminizmi, dokunulmaz bir ideoloji olarak değil; sürekli gözden geçirilmesi gereken, canlı ve kendisiyle yüzleşebilen bir düşünce geleneği olarak ele almalıdır.
Bu yönüyle beşinci dalga feminizm, yeni ve iddialı bir başlangıç ilan etmez. Aksine, bilinçli bir durup düşünme çağrısı yapar. Mücadelenin hızını değil, yönünü sorgular. Tepkiyi değil, derinliği öne çıkarır. Parçalanmış talepler yerine, ortak bir bütünlük arar. Sert ve dışlayıcı bir dil yerine, sorumluluk taşıyan bir yaklaşımı savunur.
Yapılan hataları yeniden gözden geçirmek gerekmez mi? Kadını özgürleştirme iddiasıyla, onu kadınlığından uzaklaştıran; bedenini daha fazla dolaşıma sokan ve daha fazla istifade edilen bir nesne hâline getiren anlayışın yanlışlığını sorgulamak gerekmez mi?
Beşinci dalga feminizm, tam olarak bunu yapmak istiyor. Bir anlamda hesaplaşmak… Bir anlamda günah çıkarmak. Ama en çok da, kaybedilen yön duygusunu yeniden bulmaya çalışmak.

Beşinci dalga feminizm, bir zafer ilanı değil; bir muhasebe çağrısıdır. Yeni sloganlar üretmekten çok, eski hatalarla yüzleşmeyi teklif eder. Kadını özgürleştirme iddiasıyla onu kadınlığından uzaklaştıran, bedenini daha fazla dolaşıma sokan ve daha fazla istifade edilen bir nesneye dönüştüren anlayışı sorgular. Bu yönüyle beşinci dalga, yeni bir başlangıçtan ziyade bilinçli bir duruştur: Hızın karşısına derinliği, sertliğin karşısına sorumluluğu, parçalanmanın karşısına bütünlüğü koyan bir duruştur. Henüz tamamlanmış değildir; ama güçlü bir soruyla gelmektedir. Ve bazen bir hareketi ileriye taşıyan şey, cevaplardan çok, sorulması gecikmiş sorulardır.
Belki de asıl soru şudur: Kadını özgürleştirdiğini söyleyen feminizm, onu daha görünür kılarken gerçekten daha çok mu güvence altına aldı; yoksa sınırları kaldırarak daha kolay harcanır hâle mi getirdi?
Devam edecek

FEMİNİZM VI

 FEMİNİZM TARTIŞMALARINDA ONTOLOJİ: ÜÇ DİNDE KADININ KONUMU (VI)

- Kadın meselesi yalnızca haklar ve roller üzerinden değil, insan olarak nasıl tanımlandığı üzerinden tartışılmalıdır. Tevrat, İncil ve Kur’an, kadını aynı kelimelerle anar; ama aynı yere koymaz.-
Rüştü KAM
2026 BERLİN
Ontoloji; insanın ne olduğu, nasıl var kabul edildiği ve değerinin hangi zeminde kurulduğunu sorgulayan düşünce alanıdır.
Feminizm tartışmalarında asıl mesele haklar değildir. Asıl soru şudur:
Kadın, insan olarak nerede durur?
Bağımsız bir özne midir; yoksa bedenine, rollerine ya da erkeğe göre mi tanımlanır?
Değeri baştan mı kabul edilir, yoksa talep ettikçe mi verilir?
İşte ontoloji tam da bunu açığa çıkarır. Feminizm ne söylüyor değil; kadını ne olarak görüyor, mesele budur. Çünkü insan önce nasıl kavranıyorsa, hak da özgürlük de oradan doğar.
Peki kutsal dinler ontolojiye nasıl bakar?
Kutsal metinlerde kadın, yalnızca toplumsal bir rol olarak ele alınmaz. Mesele daha derindedir. Kadının insan olarak değeri, yaratılıştaki yeri ve Tanrı karşısındaki konumu birlikte düşünülür. Yani soru şudur:
Kadın kimdir ve ne olarak vardır?
Bir role indirgenen bir varlık mı, yoksa başlı başına insan mı?
Değeri, başkasına göre mi belirlenir; yoksa yaratılıştan mı gelir?
Önce anne, eş ve beden midir; yoksa önce insan mıdır?
Ontoloji tam da bunu sorar. Kadının ne yaptığıyla değil, ne olduğuyla ilgilenir. Çünkü bir varlık insan olarak nerede duruyorsa, hakları da sorumlulukları da oradan başlar.
Tevrat
Bu noktada Tevrat, İncil ve Kur’an aynı dili konuşmaz. Benzer kavramlar kullanırlar; ama insanı aynı yerden kurmazlar. Kadının değeri, sorumluluğu ve konumu her kitapta başka bir insan tasavvuruna yaslanır.
Tevrat’ta kadın, yaratılış anlatısında erkeğin ardından ve onun için yaratılan bir varlık olarak sunulur. “Adamın yalnız kalması iyi değildir; ona uygun bir yardımcı yapacağım” denir (Yaratılış 2:18). Kadının varoluşu baştan ilişkiseldir. Referansı erkektir. Kendi başına değil; ona göre tanımlanır.
Bu bağı güçlendiren bir ayrıntı daha vardır.
Tevrat’ta kadın, erkeğin kaburgasından yaratılır (Yaratılış 2:22). Ontolojik başlangıçta bir öncelik kurulmuştur burada. Önce erkek vardır. Kadın, ondan türetilir.
Bu anlatı kadını insan olmaktan çıkarmaz; ama daha en başta hiyerarşik bir düzen kurar.
Eşitliği değil, sıralamayı esas alır.
Bu hiyerarşi, düşüş anlatısıyla daha da belirginleşir. İlk günah anlatısında yasağı ilk ihlal eden figür kadındır (Yaratılış 3:6).
Sorumluluk, anlatının merkezine kadını yerleştirir.
Buna eşlik eden ceza da dikkat çekicidir. Kadına hitaben yalnızca doğum sancısından söz edilmez; erkeğe tâbi olması gerektiği açıkça ifade edilir: “O sana egemen olacak” (Yaratılış 3:16).
Böylece kadın, sadece geçmişte yaşanmış bir hatanın faili olarak değil; suçu temsil eden, cezayı bedeninde taşıyan ve itaati kaderi olarak yüklenen bir varlık olarak konumlandırılır. Tevrat anlatısı, kadını ilk günahla ilişkilendirir ve onu suçun taşıyıcısı konumuna yerleştirir. Burada söz konusu olan suç, tekil bir ihlal değildir; asli bir suçtur. Yani sonradan işlenmiş bir hata değil, insanlık tarihinin başına yerleştirilen kurucu bir kusurdur. Anlatıda kadın, bu ilk ihlalin faili olarak konumlandırılır; suç, onunla birlikte başlar ve onun üzerinden anlam kazanır.
Bu nedenle mesele bir davranıştan ibaret değildir. Kadın, sadece yanlış yapan biri olarak değil; yanlışın kaynağı, düşüşün sebebi olarak tasvir edilir.
İncil
İncil, bu mirası devralır; ancak kadının Tanrı katındaki değeri konusunda yeni bir vurgu getirir. Özellikle Pavlus’un ifadelerinde, kurtuluş açısından cinsiyet farkının ortadan kalktığı açıkça dile getirilir: “Ne erkek ne dişi vardır; hepiniz Mesih’te birsiniz” (Galatyalılar 3:28). Bu söz, ruhsal düzeyde bir eşitliği ilan eder.
Fakat aynı metinlerde, bu eşitliğin sınırları hemen çizilir. Ontolojik eşitlik ile toplumsal düzen arasında belirgin bir gerilim ortaya çıkar. Pavlus, kadının öğretme yetkisini sınırlar ve gerekçe olarak yaratılış sırasını gösterir: “Önce Adem yaratıldı, sonra Havva” (1. Timoteos 2:13).
Aynı çizgi, “erkeğin kadının başı olduğu” vurgusuyla sürdürülür; “Şunu bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih’tir; kadının başı erkektir; Mesih’in başı da Tanrı’dır.” (1. Korintliler 11:3)
Böylece İncil’de kadın, Tanrı önünde eşit kabul edilir; ancak düzen, otorite ve görevler söz konusu olduğunda ikincil bir konumda tutulur. Ruhsal eşitlik kabul edilir belki; ama
asli günah anlatısıyla kurulan hiyerarşi devam eder.
Kur’an
Kur’an ise kadının ontolojik konumunu baştan farklı bir zeminde kurar. Kadın ve erkek, “tek bir nefisten” yaratılmıştır (Nisâ 4:1; A‘râf 7:189).
Kadın, erkeğin parçası ya da ondan türetilmiş bir varlık değildir. Yaratılışın öznesi ortaktır. Başlangıçta bir öncelik yoktur. Bir hiyerarşi de kurulmaz.
İlk hata ve sorumluluk meselesinde de Kur’an’ın dili nettir. Günah kadına yüklenmez. Hata müşterektir: “Derken ikisi de ondan yediler” (Bakara 2:36).
Şeytanın vesvesesi de yalnızca kadına değil, her ikisine yöneliktir (A‘râf 7:20).
Böylece suç cinsiyetlendirilmez. Kadının varlığına ontolojik bir leke eklenmez.
Kur’an’da değer ölçüsü cinsiyet değildir. Ölçü ahlâktır. “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır” denir (Hucurât 49:13).
Salih amel ve sorumluluk, kadın ve erkek için aynı şekilde geçerlidir (Nahl 16:97).
Kadın ne kutsallaştırılır ne de suçun taşıyıcısı kılınır. İnsan olarak merkeze yerleştirilir.
Bu üç metin birlikte okunduğunda tablo nettir. Tevrat’ta kadın, ontolojik olarak erkeğe bağlı ve suçla ilişkilendirilmiş bir varlık olarak sunulur. İncil, ruhsal eşitliği kabul eder; fakat yapısal hiyerarşiyi sürdürür. Kur’an ise kadın ve erkeği aynı ontolojik zeminde konumlandırır.
Oysa Kur’an, farklılıkları varoluşta değil, sorumluluk ve ilişki düzeyinde ele alır: “Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4)
Bu ayet, insanı yalnızca üreten ya da sömürülen bir özneye indirgemez. Bütünlüklü bir insan tasavvuru kurar. Kadın da erkek de, önce iş gücü değil; insandır.
İslam’a göre insan, yalnızca hak talep eden bir varlık değildir. Aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir emanettir:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72)
Hak vardır elbette. Ama hak, sorumluluktan kopuk değildir. Tam da burada, feminizmin hak ve eşitlik merkezli diliyle, İslam’ın emanet ve sorumluluk merkezli dili birbirinden ayrılır.
Kadın–erkek ilişkisi de bu zeminde tanımlanır. Kur’an bu ilişkiyi çatışma üzerinden değil, ontolojik birlik üzerinden kurar:
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, eşini de aynı nefisten var eden Rabbinizden sakının.” (Nisâ, 4/1)
Burada karşıtlık yoktur. Üstünlük yarışı yoktur. Ortaklık vardır. Yol arkadaşlığı vardır. Bu yüzden erkeklik, İslam düşüncesinde başlı başına bir tahakküm kategorisi değildir. Burada kullanılan eş kelimesiyle erkek işaret edilmez. Kadın da eştir.
Üstünlüğün ölçüsü de açıktır:
“Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Ne sınıf. Ne cinsiyet. Ne ekonomik konum. Ölçü ahlâktır. Bu ayet, hem patriyarkayı hem de sınıf merkezli tüm ideolojileri aynı anda sınırlar.
Aile meselesinde ayrışma daha da belirginleşir. Kur’an ise aileyi sükûnun ve dengenin mekânı olarak tanımlar:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 30/21)
Aile burada bir üretim birimi değildir. Bir sömürü alanı hiç değildir. Sorun aile değil; aile içinde üretilen zulümdür.
Kur’an zulmü cinsiyete bağlamaz. Güce bağlar.
“Allah zulmü kullarına haram kılmıştır.” Hadis-i; Kur’anî ilkeyi yansıtır.
Zulüm erkeklikten doğmaz. Denetimsiz güçten doğar. Erkek zulmedebilir; kadın da zulmedebilir. Erkek mazlum olabilir; kadın da mazlum olabilir. Bu ayrım yapılmadığında adalet, yerini toptancı suçlamalara bırakır.
Son tahlilde İslam düşüncesi, kadın meselesini ne yalnızca bireysel özgürlükte ne de salt sınıf mücadelesinde arar. Ahlâkta arar. Sorumlulukta arar. Denge fikrinde arar. Kadını erkekle savaştırmaz; zulümle yüzleştirir. Sistemi eleştirir; ama insanı indirgemez.
Ve burada şu soruyu sormak gerekir:
Kadını kim kurtaracak?
Devlet mi?
Devrim mi?
Piyasa mı?
Yoksa adaleti merkeze alan bir ahlâk mı?
Bu soru sorulmadan kurulan her teori, ne kadar güçlü görünürse görünsün, eksik kalmaya mahkûmdur.
Ontolojik eleştiri tam da bunu sorar. Kadını kutsallaştırmaz, idealleştirmez; ama onu yalnızca politik bir özneye de indirgemez. Kadını, ilişkiler içinde, sorumluluk taşıyan, hayatı kuran ve sürdüren bir insan olarak yeniden düşünmeyi teklif eder. Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir dalga değil; insanı merkeze alan bir duruştur.
Ve belki de en sarsıcı soru şudur:
Kadın özgürleşirken erkek ne oldu?
Erkek sorumluluktan çekildikçe, aile nasıl ayakta kalacak?
Aile çözülürken toplum hangi zeminde var olacak?
Feminizmin geleceği, bu sorularla yüzleşip yüzleşemeyeceğine bağlıdır. Çünkü ontoloji ihmal edildiğinde, özgürlük de adalet de sonunda yönünü kaybeder.
Devam edecek

20 Ocak 2026 Salı

FEMİNİZM IV

 DÖRDÜNCÜ DALGA FEMİNİZM: DİJİTAL AKTİVİZM, DENEYİM VE TEPKİ SİYASETİ (IV)

 

Rüştü KAM
22.01.2026

 

Dördüncü dalga feminizm, 2010’lu yıllarla birlikte hayatımıza sessizce değil, ekrandan ekrana yayılarak girdi. Sosyal medya, bu dalganın yalnızca aracı değil, aynı zamanda dili ve sahnesi oldu. Bu yeni dalga, feminizmi baştan icat etmedi; ama onu başka bir yerden konuşturdu. Sözcükler değişti, itiraz biçimleri değişti, sesini duyurmanın yolları değişti. En önemlisi, uzun süre bastırılan, görmezden gelinen deneyimler görünür hâle geldi. Kişisel olan, bir kez daha ama bu kez çok daha güçlü biçimde politikleşti.

#MeToo gibi küresel kampanyalar, uzun süre konuşulamayanların sesini duyurmayı amaçladı. Utanç, yalnızlık ve bastırılmışlık, sosyal medya aracılığıyla siyasal bir dile dönüştü. Kadınlar yaşadıklarını anlattı; tanıklıklar görünürlük kazandı, farkındalık oluştu. Ancak zamanla bu dil yön değiştirdi. İstisnai ve marjinal vakalar genelleştirildi, suç ile iddia arasındaki sınırlar bulanıklaştı. Haklı bir itiraz olarak başlayan bu hareket, maalesef giderek toplumsal güveni zedeleyen ve öfkeyi besleyen bir dijital tepki siyasetine evrildi.[1]

 

Bu dijital görünürlük, beraberinde sessiz ama derin bir kırılma da getirdi. Deneyim, artık yalnızca anlatılan bir yaşantı değil; siyasal meşruiyet üreten bir ölçü hâline geldi. Ne söylendiğinden çok ne yaşandığı belirleyici olmaya başlandı. Soru sormak geri çekildi, eleştiri sustu. Tanıklık, dokunulmaz bir hakikat alanına yerleşti. Böylece feminizm, ortak talepler etrafında şekillenen bir mücadeleden uzaklaşıp bireysel anlatılarla ilerleyen bir tepki siyasetine dönüştü.

Bu zemin, güçlü bir ahlâkî yargı dilini de beraberinde getirdi. Yanlışlar hızla teşhir edildi, sorunlu bulunan sözler anında damgalandı. Tartışma yerini hükme bıraktı. Muhakeme geri çekilirken tepki öne çıktı. Suçlamak kolaylaştı, savunmak neredeyse imkânsız hale geldi.

Adalet ise artık bir süreç meselesi olmaktan çıkıp kamusal baskının konusu hâline geldi. Haklılık, delille değil alkışla ölçülüyor oldu. Sosyal medya mahkemeleri devreye girdi. Bir etiket, bir insanın yıllar içinde kurduğu itibarı silmeye yetti. Eleştiriyle dışlama arasındaki çizgi bulanıklaştı; çoğu zaman da tamamen ortadan kalktı.

 

Böyle bir ortamda feminizm, adaleti güçlendiren bir dil üretmekte zorlandı. Ahlâkî üstünlük iddiası arttıkça dinleme iradesi zayıfladı. Tepki büyüdü; fakat çözüm üretmedi.[2] Haklı olma duygusu, anlamaya çalışmanın önüne geçti. İtiraz sertleşti, diyalog daraldı.

Bu dalgada birden fazla kimliği aynı anda merkeze alan bir yaklaşım öne çıktı. Cinsiyet eşitsizliği artık tek başına ele alınmadı; ırk, sınıf, kimlik, cinsel yönelim ve kültürel aidiyetler aynı potada toplandı. İlk bakışta kapsayıcı görünen bu çerçeve, çoğu zaman derinlikli bir analiz üretmedi. Sloganlaştı. Kolay tüketilen bir dile dönüştü. Çoklu eşitsizlik anlatısı, açıklayan bir araç olmaktan çıktı; doğru tarafta durduğunu ilan eden bir ahlâkî etikete indirgendi.[3]

 

Dördüncü dalga feminizmin bir diğer dikkat çekici yönü, güçlü bir ahlâkî yargı dili üretmiş olmasıydı. Yanlış davranışlar hızla teşhir edildi. Sorunlu ifadeler anında mahkûm edildi. Adalet, süreç ve muhakeme üzerinden değil; kamusal tepki üzerinden şekillendi. Eleştiriyle dışlama arasındaki çizgi giderek silikleşti.[4]

Kurumsal siyasetle kurulan ilişki de bu nedenle baştan sorunluydu. Bir yandan devlet politikaları, şirketler ve medya üzerinde hızlı bir baskı oluştu. Tepki görünürdü. Etki anlıktı. Öte yandan bu baskı çoğu zaman yüzeyde kaldı. Sembolik kazanımlarla yetinildi. Dil değişti. Temsiller yenilendi. Ama hayat aynı yerinde durdu. Emek konuşulmadı. Sınıf meselesi ötelenmişti. Ekonomik eşitsizlikler arka planda kaldı.

Bu dalgada feminizm, giderek bireysel kimlik anlatılarıyla iç içe geçti. Kadınlık, ortak bir toplumsal deneyim olmaktan çıktı; kişisel bir anlatı alanına dönüştü. Sesler çoğaldı, evet. Ancak ortak bir siyasal dil kurmak zorlaştı. Mücadele artık kolektif bir zeminde büyümedi. Kişisel beyanlar dolaşıma girdi; ortak hedefler dağıldı.[5]

 

Bu duruma dair örnekler de uzak değildi. Bir şirkette kullanılan dil “kapsayıcı” hâle getirildi. Reklam afişleri yenilendi. Sosyal medya hesapları duyarlılık mesajlarıyla dolduruldu. Ancak aynı şirkette düşük ücretle çalışan kadınların koşulları değişmedi. Kreş yoktu. Güvencesizlik sürdü. Temsil vardı; dönüşüm yoktu.

Benzer bir tablo siyasette de ortaya çıktı. Birkaç sembolik atama yapıldı, görünürlük arttı. Fakat kadınların çalışma hayatındaki yapısal sorunları yerli yerinde durdu. Eşitsizlik konuşulmadı. Yoksulluk gündeme gelmedi. Dil düzeldi; hayat düzelmedi.

İşte bu nedenle dördüncü dalga feminizmin kurumsal siyasetle kurduğu ilişki çelişkiliydi. Tepki hızlıydı; fakat kalıcı değildi. Tabelalar değişti. Sloganlar yenilendi. Kampanyalar yapıldı. Ama derine inilmedi. Ücretler aynı kaldı, çalışma koşulları değişmedi. Dışarıdan bakıldığında bir dönüşüm varmış gibi görünüyordu; oysa bu dönüşüm hayatın özüne dokunmadı. Yapıyı dönüştürmedi. Eşitsizlik, bütün gürültünün arasında varlığını sürdürdü.

 

Sonuç olarak dördüncü dalga feminizm, dijital çağın açtığı kapılardan girerek aynı çağın çizdiği sınırlar arasında şekillendi. Görünmez kılınmış deneyimlerin ifşa edilmesi kuşkusuz önemliydi. Hızlı mobilizasyon ve küresel etkileşim dikkat çekiciydi. Ancak hız, derinliğin; görünürlük ise dönüşümün yerini aldığında sorun başladı. Bu kazanımlar, sahici bir düşünsel çerçeve ve uzun vadeli bir siyasal stratejiyle desteklenmediği sürece kalıcı olamadı. Etki üretti, fakat iz bırakmadı. Bu nedenle dördüncü dalga feminizm, bir sıçrama vaadi kadar, ciddi bir duraklama—hatta tükenme—riski de taşıdı.

 

Dördüncü dalga feminizm, dijital çağın hızını arkasına alarak güçlü bir görünürlük üretmiş; ancak derinlik, adalet ve uzun vadeli bir siyasal akıl geliştiremediği ölçüde, dönüştüren bir güç olmaktan ziyade anlık tepkilerle kendini tüketen bir harekete dönüşme riskiyle karşı karşıya kaldı.

Devam edecek.

 

15 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM III

 ÜÇÜNCÜ DALGA VE POSTMODERN FEMİNİZM: ORTAK KADIN ANLATISININ DAĞILMASI (III)


Rüştü KAM
13.01.2025

Üçüncü dalga feminizm, 1990’lı yıllardan itibaren Batı’da ortaya çıkan ve feminist düşüncede belirgin bir yön değişimini ifade eden teorik ve politik bir aşamayı temsil eder. Bu dönemde feminizm, ikinci dalgada merkezî hâle gelen “kadın kimliği” kavramını dahi sorgulamaya açmış; kadınlık tecrübesinin tekil, sabit ve ortak bir özne üzerinden tanımlanamayacağını ileri sürmüştür. Böylece feminizm, kadın hakları ve toplumsal roller tartışmasından çıkarak, kimlik, söylem ve anlam üretimi eksenine kaymıştır.¹

Üçüncü dalga feminizmin ayırt edici özelliği, postmodern düşünceden yoğun biçimde beslenmesidir. Postmodernizm, büyük anlatılara, evrensel doğrulara ve sabit kimliklere yönelik eleştirisiyle bilinir. Bu çerçevede üçüncü dalga feminizm, “kadın” kategorisinin kendisini problemli bulmuş; sınıf, ırk, kültür, cinsel yönelim ve bireysel deneyimlerin kadınlık tecrübesini belirleyen asli unsurlar olduğunu savunmuştur. Kadın, artık ortak bir mağduriyetin öznesi değil; parçalı, çoğul ve değişken kimliklerin taşıyıcısı olarak ele alınmıştır.²

Bu yaklaşım, feminizmin önceki evrelerinde hedef alınan “ataerkil yapı” kavramını da dönüştürmüştür. Üçüncü dalga feminizmde baskı, tek bir merkezden işleyen yapısal bir sistem olarak değil; dil, söylem ve kültürel normlar aracılığıyla sürekli yeniden üretilen dağınık ilişkiler ağı olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle eleştiri, hukuki düzenlemelerden ya da kurumsal yapılardan ziyade, dilin, temsillerin ve söylemin çözümlemesine yönelmiştir. Gücün yeri değişmiş; merkezden çevreye, yapıdan dile kaymıştır.³

Üçüncü dalga feminizmin en belirgin teorik açılımlarından biri, cinsiyetin biyolojik bir veri olmaktan çıkarılarak toplumsal ve söylemsel bir kurgu olarak ele alınmasıdır. Bu noktada feminizm, kadın–erkek ayrımının doğal ve değişmez olduğu kabulünü reddetmiş; cinsiyetin, toplumsal tekrarlar ve kültürel performanslar yoluyla üretildiğini savunmuştur. Böylece feminizm, kadın sorununu çözmekten ziyade, cinsiyetin kendisini tartışma konusu hâline getirmiştir. Tartışılan artık eşitsizlik değil; tanımın kendisidir.⁴

Bu dönemde bireysel deneyim, feminist söylemin merkezî referans noktası hâline gelmiştir. Ortak bir kadınlık anlatısının yerine, kişisel yaşantılar ve öznel hikâyeler belirleyici olmuştur. Ancak bu durum, deneyimi eleştiriden muaf bir hakikat alanına dönüştürmüş; feminist söylemin normatif ve eleştirel sınırlarını belirsizleştirmiştir. Hakikat, giderek ortak ölçütlerden değil, bireysel beyanlardan türetilir hâle gelmiştir.⁵

Bu dönüşümle birlikte feminizm, kadın hakları bağlamından büyük ölçüde uzaklaşarak daha soyut ve teorik bir zemine taşınmıştır. Eğitim, hukuk ve ekonomik eşitlik gibi somut meseleler, yerini kimlik politikalarına, temsil tartışmalarına ve norm çözümlemelerine bırakmıştır. Bu durum, feminizmin akademik alanda etkisini artırırken, geniş toplumsal kesimlerle kurduğu bağı zayıflatmıştır. Mücadele, değiştirmekten çok tanımlamaya yönelmiştir.⁶

Üçüncü dalga ve postmodern feminizmin bir diğer önemli sonucu, kadınlıkla birlikte aile, annelik ve fıtrat gibi kavramların da tartışmalı hâle gelmesidir. Sabit kimlik fikrinin reddi, toplumsal rollerin yanı sıra biyolojik ve ontolojik kabullerin de sorgulanmasına yol açmıştır. Bu aşamada feminizm, eşitlik talebinden çok, insanın kendisini nasıl tanımladığına ilişkin teorik bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu durum, feminizmin sonraki yıllarda queer teori ve cinsiyet akışkanlığı tartışmalarıyla daha da radikalleşmesinin zeminini hazırlamıştır.⁷

Bu bağlamda üçüncü dalga feminizm, feminizmin tarihsel seyrinde önemli bir kırılma noktasıdır. Kadının yaşadığı somut sorunlardan hareketle doğan feminist söylem, bu aşamada kendi öznesini, kavramlarını ve hedeflerini sorgulayan bir ideolojik yapıya evrilmiştir. Bu evrilme, feminizmin İslam dünyasıyla neden giderek daha az örtüşür hâle geldiğini anlamak açısından da belirleyici bir öneme sahiptir.