24 Şubat 2025 Pazartesi

ORUÇ İB ADETİYLE İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

ORUÇ İBADETİYLE İLGİLİ BAZI DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR 12:44 - 06/07/2014 - Takva adına, azimet adına, iyi Müslüman olma adına, cihad yapma adına, imanı artırma adına Allah’ın dinine çomak sokmanın âlemi yoktur- Rüştü KAM Kur’an’ın beyanına göre insan, dünyada; inanç açısından, düşünce açısından, çalışma açısından velhasıl insan hakları açısından, tamamen hür olarak yaşaması gereken bir varlıktır. İnsan için ibâdet, bu hürriyet içerisinde yapıldığında bir anlam kazanır, zorlamayla veya gösteriş olsun diye yapılan ibadetlerin Allah’ın terazisinde bir ağırlığı olmayacaktır. Dini insanlara anlatmak hususunda kendilerini görevli hissedenler, sorumluluk üstlenenler, bu açıdan meseleye bakarak, muhataplarına dini anlatmalıdırlar. Oruç ibadetiyle ilgili hadisler Oruç ibadeti, İslâm’ın şartlarından biridir. Sene de bir ay. On bir ay Müslümanın günlük yaşamında yoktur. Ancak hikmetleri ve maddî manevî faydaları çok olan bir ibâdettir. Peygamberimiz oruç ibadetiyle ilgili tavsiyelerde bulunmuştur. Önemli tavsiyelerdir bunlar. Orucun niçin farz kılındığıyla ilgilidir, bu tavsiyelere kulak vermek gerekir. Oruç tutmanın aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığı anlatılır bu tavsiyelerde: -”Her hangi biriniz oruçlu bulunduğu gün artık kötü söz söylemesin ve cahilliğe kapılmasın. Eğer tahrik edilirse, dövüşmeye kavgaya sebep olacak olan bir tutum ile karşılaşırsa, yahut hakarete uğrarsa derhal: ”Ben oruçluyum, ben oruçluyum, desin.”(6) -” Âdemoğlunun her işi kendisi içindir. Oruç müstesna. O, içine riyâ karışmayan bir ibâdettir. Onun mükâfatını da doğrudan doğruya Allah verir, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında, muhakkak misk kokusundan daha hoş ve temizdir.”(7) -” Oruç bir kalkandır.”(8) -” Her şey için bir zekât vardır, cesedin zekâtı da oruçtur, oruç sabrın yarısıdır.”(9) -” Rızık temini için zor şartlar altında çalışanlar, çocuklu kadınlar, esir veya hapiste olanlar ve bizim bilemeyeceğimiz, oruç tutmaya mani herhangi bir mazereti olanlar, her gün için fidye verebilirler.”(11) Tamamen toplum düzeninin sağlanmasına yönelik tavsiyelerdir yapılan. Açlık ile sınanacaktır kişi. Zor bir sınamadır bu. Oruç, Cömertliğe, fedakarlığa giden yolun basamaklarındandır. Fedakârlık istenir kuldan, kendinde olandan vazgeçme. Kişinin sorumluluk sahibi olmasının bilincine varmasıdır istenen. Oruç, sadece mideye değil bütün azalara tutturulmalıdır. Bu iş hür iradeyle hiçbir baskı altında kalmadan yapılmalıdır. Oruç tutmayanın öldürülmesi Allah ibadetlerle ilgili bütün meseleleri Kitabı’nda kullarına açıklamıştır. En ince noktasına varıncaya kadar açıklamıştır. Karanlıkta kalan bir kör nokta yoktur. Dolayısıyla Kitap’a rağmen Müslümanlara din anlatılmaz, anlatılırsa o din Allah’ın dini olmaz. Takva adına, azimet adına, iyi Müslüman olma adına, cihad yapma adına, imanı artırma adına Allah’ın dinine çomak sokmanın âlemi yoktur. Bu tip temelsiz kurallarla ne yazık ki din tahrif edilmiştir, hâlâ tahrife devam edilmektedir. Allah din tahrifçilerine, çok nazik bir şekilde, diyeceğini diyor, diyor demesine de anlamak isteyen fazla olmuyor. Allah, Benim işime karışmayın, siz kendi işinize bakın diyor: ” En güzel düzenleyici Allahtır.”(13) Diyor dinleyen yok. Her münadinin elinde çift tarafı keskin birer kılıç var. Rasgele sallıyorlar. Düz kesim yapıyorlar… Oruç tutmayanın öldürüleceğine dair fetvalar var. Bu kafa nasıl bir kafadır anlamakta zorlanıyor insan. ” Oruç tutmayanın, namaz kılmayanın hapse atılması veya öldürülmesi” (12) gibi garip fetvalar ne yazık ki fıkıh kitaplarımızda yer almaktadır. Hangi amaçla ne zaman ne şekilde bu fetvalar kitaplara girdiyse girmiştir. Müslümanlar, bu garip fetvalara itibar etmemelidir. Aklı başında hiç bir insan namaz kılmadığı, oruç tutmadığı zaman hapsedileceği, öldürüleceği bir dine girmez, girmek istemez. Oruç ibadetinin kolaylıkları İbadetler hakkında, Allah’ın kullarına lütfettiği ruhsat ve kolaylıklar Müslümanlara mutlaka anlatılmalıdır. İbadetleri zorlaştırmakla Müslümana daha fazla sevap kazandırmış olamayız. Tam aksine onları samimiyetsizliğe ve riyakârlığa iteriz. Allah’ın temel prensibi, kullarının işini kolaylaştırmaktır, güçleştirmek değildir. Dini Katolikleştirmenin kimseye yararı olmaz. Oruç, ruhsal yükselişi sağlamak için önceki ümmetlere de farz kılınmıştır ve beraberinde ruhsatlarla Müslümanların önü açılmıştır. Mesela: -Ramazan ayında yaptıkları işlerin zorluğundan dolayı oruca güç yetiremeyenler, tutamadıkları gün sayısınca başka günlerde oruç tutarlar. -Oruca tahammül edemeyecek olanlar(hastalar) ise, oruç yerine fidye verirler. Bununla beraber kendileri için oruç tutmaları daha hayırlıdır. -Diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de mazeret tespiti, tamamen şahısların kendilerine aittir. Kur’an, oruç tutmakta zorlananlara fidye kolaylığı getirmekle iki amacı birden gerçekleştirmiş olmaktadır: 1- Müslümanın, ‘Oruç ibadetini yerine getiremedim’ diye, karamsarlığa kapılmamasını sağlamak. 2- Fidye imkânıyla, toplumda yoksulluk ve imkânsızlığa çare bulmak, bir insana diğer bir insanın yardım ulaştırması, sadece kendisinin faydalanacağı ibadetlerden daha hayırlıdır. Bu uygulama Kur’an’ın ruhuna daha uygundur. Orucun fayda ve hikmetleri Orucun fayda ve hikmetlerini şu şekilde sıralamak mümkündür: -Oruç tutmakla, Allah’ın rızası kazanılmış olur. Oruç, insanı kötülüklerden alıkoyar, nefsi terbiye eder, ihtirasları bastırır ve ruhu yüceltir. -Oruç tutarak aç kalan Müslümanın, şefkat ve merhamet duyguları gelişir, fakirlerin, miskinlerin, açların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini tecrübe ile öğrenmiş olur ve onlara karşı daha insanî yaklaşımlar ortaya koyar. -Oruçlu kişiler, açlığa, susuzluğa ve sıkıntılara tahammül etmeyi öğrenir, sabır, sebat sahibi olurlar. -Orucun ruhumuz kadar bedenimize de faydası vardır. Ramazan boyunca mide ve kalp daha az çalışır, bütün organlar dinlenir, vücut sağlık kazanır. Bu sebeple oruç, maddî, mânevî hastalık ve kötülüklere karşı bir kalkandır: – Oruç; ahlâk mektebidir. – Oruç; nefse karşı bir savaştır. – Oruç; sabır alışkanlığı kazandırır. – Oruç; iradeyi kuvvetlendirir, gayreti biler. – Oruç; düzeni ve disiplini öğretir. – Oruç; merhamet ve kardeşlik bağlarını güçlendirir. – Oruç; toplumsal hastalıkların tedavilerinde önemli bir etkendir. – Oruç; vücut için bir rektefe vazifesi görür. Ramazan orucu kimlere farzdır Namaz kimlere farz ise oruç da onlara farzdır. Ancak biz yine bir sıralama yaparak bilgilerimizi tazelemiş olalım. Oruç yaşı; kişinin leh ve aleyhinde olan meselelere karar verebileceği yaştır. Ebû Hanîfe'ye göre bu yaş erkek için on sekiz, kız için on yedidir. Yani 17 yaşından itibaren Müslümanlar oruç ibadetini yerine getirmelidirler. (İslam Ansiklopedisi Büluğ maddesi). Orucun çeşitleri Farz olması ve olmaması açısından 3 çeşit oruç vardır. 1- Farz olan oruçlar: Ramazan’da oruç tutmak farzdır. Bu ayda tutulamayan oruçlar başka günlerde kaza edilir. 2- Nafile olan oruçlar: Ramazan ayının dışında tutulan oruçlar nafile olan oruçlardır. 3- Haram olan oruçlar: Sıhhati kesinlikle oruç tutmaya uygun olmayan kimseye oruç tutmak haramdır. Ramazan Bayramı’nın birinci günü ile Kurban Bayramı’nın dört günü oruç tutmak uygun değildir. Çünkü bayram günleri Allah’ın kullarına birer ziyafet günüdür. Allah’ın ziyafetinden kaçınmak uygun düşmez. Orucu bozan şeyler Orucu bozan şeyler, orucu geçersiz kılan şeylerdir. Oruçlu iken bilerek herhangi bir şeyi yemek, içmek. Cinsî münasebette bulunmak orucu bozar. Daha fazlası yoktur. Allah’ın buyruğu böyledir. İğne vurulmak orucu bozmaz. Denize girmek, banyo yapmak, kan aldırmak, içerisinde şeker ihtiva etmeyen tabii bir sakızı çiğnemek de aynı şekilde orucu bozmaz. Ağız kokusunu kısmen de olsa gidereceği için toplum içerisinde bulunan ve insanlarla konuşmak durumunda olan Müslümanlara sakız çiğnemeleri tavsiye bile edilir. Kazayı gerektiren haller Orucu bozan şeyler, aynı zamanda kazayı gerektiren hallerdir. Herhangi bir nedenle kendi isteğiyle, bile isteye orucunu bozan Müslüman, Ramazan ayından sonraki günlerde, orucunu kaza eder. Kefâret Kefâret ceza demektir. Fıkıh kitaplarımızda orucunu kasten bozan Müslümana verilecek cezadan, kefaret adı altında uzun uzun bahsedilmiştir. Oysa hüküm koyucu, her ne sebeple olursa olsun; ister bile isteye olsun, isterse mazeretinden dolayı olsun, orucunu bozan Müslümana kaza etmesini söylemiştir. Peygamberimiz de bu yolu takip etmiştir. Sonradan bu yol terkedilmiş ve hüküm koyucu devre dışı bırakılarak kefaret uygulaması esas alınmıştır. Kur’an ve Sünnete göre, her ne suretle olursa olsun orucunu bozana kefaret lâzım gelmez. Yani orucun kefareti yoktur. Kefaret cezası başka konulardaki (zıhar olayı Mücadele 2,3) kefaret uygulamalarının anlam kaydırmalarıyla, oruca da tatbik edilmesinden doğmuştur. Burada Allah adına hüküm koymanın da ötesinde, Allah adına, O’nun kullarına ceza vermek gibi bir küstahlık vardır, zulüm vardır. Biz, böyle bir zulmü, Allah’ın dinine fatura etmekten Allah’a sığınırız. Oysa buyruk ne kadar da açıktır: ” Ramazan günlerinde orucunu tutamamış olanlar, başka günlerde tutarlar.” Bu hükmü anlamsızlaştırmanın manası yoktur. Dine müdahale edilmemelidir. Buyruklar eğip bükülmemelidir: “Buna göre, artık, kendi yalanınızı (adeta) Allah’a isnad ederek öyle dilinize geldiği gibi yalan yanlış “bu helaldir, şu haramdır” demeyin; çünkü, haberiniz olsun, Allah’a yalan isnad edenler asla kurtuluşa erişemezler! (16 Nahl 116) Allah rızası için oruç tutan Müslümanın, öyle veya böyle, hiçbir mazereti yokken orucunu bozması zaten düşünülemez. Oruçlu bir Müslüman özel durumuna göre, kendini mazeretli görürse, mazeretli sayarsa iftar eder. Keyfi olarak oruç bozan insan, zaten Allah korkusundan veya ibâdet şuurundan uzaktır. Bu Müslüman kefaret orucundan zaten korkmaz, çünkü onu da tutmayacaktır. Bu durumda ceza iyi niyetli olan Müslümana verilmiş olur ki yanlıştır. Yukarıdaki sözümüzü yeniden tekrar edelim. İnsan ibâdet yapıp yapmamakta hürdür. Bu hürriyet içerisinde yapılırsa, ibadet bir anlam taşır. Herkes Cennet’e girme hürriyetine sahip olduğu gibi Cehenneme girme hürriyetine de sahiptir. Kefârete delil olarak zıhar ayetinden sonra bir de şöyle bir hadis gösterilir: – Bir adam Peygambere gelerek” mahvoldum” dedi, – Peygamberimiz; Seni mahveden şey nedir? – Adam; Ramazan da hanımımla ilişkide bulundum. – Peygamberimiz: Köle azad edebilir misin? – Adam: Hayır. – Peygamberimiz: Peşpeşe iki ay oruç tutabilir misin? – Adam: Hayır. – Peygamberimiz: Altmış fakiri doyurabilir misin? – Adam: Hayır. – Peygamberimiz: Adama biraz hurma vererek al bu hurmaları dağıt dedi. – Adam: Bizden fakiri var mı ki ben bu hurmaları dağıtayım? – Peygamberimiz: Güldü ve adama, git bunları ailene yedir dedi.”(15) Bu hadise göre kefaret kabul edilse bile, sadece cinsi münasebetle ilgili olduğu görülür. Kefaretin umumileştirilmesi ve farz hükmünde görülmesi yanlış olur. İkincisi, Adamla Peygamberimiz ‘in konuşmalarının sonunda hurmalar adama kaldı. Adam cezalandırılma yerine mükâfatlandırıldı. Üstelik, Peygamber’in huzuruna eli boş gelen adam, eli dolu olarak geri döndü, Peygamberimiz’i keyiflendirdi ve güldürdü. Bu hadisi ilim adamları da değerlendirmiş ve şu sonuçları elde etmişler: 1- İmam Hanefi; kasten bozulan oruca 61 gün ceza vermiş. (Kefaret) 2- İmam Şafiî; kefaret sadece, kendi isteğiyle cinsi münasebet yapan erkek için geçerlidir, kadın için geçerli değildir, onun kaza yapması gerekir demiş. 3- İmam Malik; hadisteki sıra takip edilir demiş. 4- İmam Nevevî; kefaret erkeğedir, kadına hiçbir şey gerekmez demiş. Çünkü kefaret mehir gibidir, mehir de erkeğe mahsustur. (16) Sonuç Her ne sebeple olursa olsun oruç bozulduğu zaman, güne gün, oruç tutmakla farz yerine getirilmiş olur. Allah buyruğu böyledir. Mezhep imamlarının çoğunluğuna göre de kefaret orucu yoktur. Cumhurun görüşü de böyledir. Hanefi mezhebine atfedilen kefaret masa başı fetvasına benziyor. Hatır için fetva vermek istemeyen ve bu direncinden dolayı da dönemin halifesi tarafından hapse atılan ve orada kırbaç altında can veren İmam Hanefi’nin böyle bir fetvası olamaz. Ben böyle bilir böyle söylerim.

21 Şubat 2025 Cuma

HELAL SERTİFİKASI

ALMANYA’DA HELAL SERTİFİKASI DAĞITAN CEMAATLER VARMIŞ - Allah’ın konuşmaya başladığı yerde kula susmak düşer- Rüştü KAM Bana getirilen bilgilere göre; helal sertifikası satan cemaatler ve dernekler varmış Almanya’da. O sertifikanın asılı olduğu işletmelerden et alırsanız helal oluyormuş, diğer yerlerden alırsanız şüpheli oluyormuş. Yani sertifikanın asılı olmadığı yerlerden et almak haram demeye getiriliyor. Helallik ve haramlık hükmü, et üzerinden yürütülüyor. Gerekçe şöyle: “Almanya’da hayvanlar besmelesiz kesiliyormuş veya kesilmeden önce alınlarına kurşun sıkılarak öldürülüyormuş ve öldükten sonra da kesiliyormuş. “ Bundan dolayı harammış. Kurşun ile öldürülme konusu tartışmalı bir konu olsa gerek. Acısız bir kesim şekli gibi geliyor bana. Helal sertifikasını veren cemaatler kesim kontrolü yaparak tespitlerde bulunuyorlarmış ve uygun kesim yapanlara ve onun etini satanlara helaldir damgalı sertifika veriyorlarmış. Karşılığında da yıllık 3.000 Euro para alıyorlarmış. Ben bu cemaatlerden bazılarının yetkilileriyle telefon ile görüştüm. Bu cemaatler elbette iyi niyetle yola çıkmış olabilirler. Cemaatlerinin haram lokmayla beslenmesine gönülleri razı değildir. Hassasiyetlerinden dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Alınan bedelin de karşılığı mutlaka vardır. Bu işi yapacak personel istihdam etmiş de olabilirler. Bu da doğrudur. Yanlış olan, zaten helal olan ‘eti’ önce haramlaştırıp sonra da onu helalleştirmek için sebepler üretip ve de ürettikleri sebepleri helal sertifikasına bağlamalarıdır. Haramlık konusunda da sadece hayvan kesimine odaklanıp, hayvan İslâmî usullere göre kesildi mi kesilmedi mi? Gibi sorularla insanların kafalarını bulandırmalarıdır. Günümüzün şartlarında haramdır denilebilecek o kadar yiyecek ve içecek varken sadece ete odaklanmanın anlamı yoktur. Fıkıh kaidesidir; “bir şey hakkında haramdır diye hüküm yoksa helal mıdır diye araştırılmaz.” O helaldir. Hüküm koyucu Allah’tır. Din O’nun dinidir kul da O’nun kuludur. Araya girerek dinin Sahibi ’ne din öğretme küstahlığına düşmemek lazımdır. Dinin Sahibi haramlar konusunda neler buyurmuş bakalım: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helâl olanlarından yiyin! ” (2 Bakara 172) -Yüce Mevla burada genel bir tespit ile kullarına tavsiyelerde bulunuyor. Neyin temiz olduğuna dair kararı da biz kullarına bırakıyor. Haram kıldıklarının dışında kalanlar temiz olmalı diye düşünmek lazımdır. “Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.”( 5 Maide Suresi, 87) -Bu ayette de bir uyarı var. O, kulunu tanıyor. Hem de çok iyi tanıyor, karakterini biliyor ve çıkarını ön planda tutarak, Kendisi ile kullarını aldatacağını da biliyor ve ona “Haddini aşma! Haddini aşarsan haddini bildiririm” diyor. Ciddiye alınması gereken ciddi bir tehdittir bu. “Haddini aşma...!” Bu açıklkamalar ve uyarılardan sonra da sıralıyor nelerin haram olduğunu Yaratıcı: “Size şunlar haram kılındı: Kendiliğinden ölen murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının adına kesilen hayvanlar, henüz canı çıkmadan yetişip şartına uygun tarzda kestikleriniz dışında boğularak, bir şey vurularak, yukarıdan yuvarlanarak, boynuzlanarak yahut yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanarak ölen hayvanlar, putlara ait sunaklarda kesilen hayvanlar ve zar atarak, kumar oynayarak elde edilen etler, yiyecekler. Bunları yemek, Allah’ın yolundan çıkmaktır…Ancak kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günaha meyletmeksizin haram olan bu etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (5 Maide 3) Daha sonra da haram kıldıklarının altını kalın çizgilerle çizerek, Peygamberine hitaben, bilhassaa böyle hususlarda şakasının olmadığını ve olmayacağını sesini yükselterek haykırıyor: -“Onlara şöyle de: “Bana vahyedilenler içinde, bir kimseye haram kılınmış yiyecekler olarak sadece ölmüş hayvan etini, akıtılmış kanı, bir pislikten ibaret olan domuz etini, bir de yoldan çıkma mânasında bir günah olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanı buluyorum. Fakat kim yasaklanan bu şeylerden yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla yiyebilir. Çünkü senin Rabbin çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”(6 Enam 145) -Allah, haram kıldıklarını tekrar tekrar belirttikten sonra, kullarını sıkıntıya sokmamak miçin bazı istisnalar da getiriyor. “Zora düştüğünüzde haram kıldıklarım bile sizlere helaldir” diyor ve kullarına karşı ne kadar merhametli olduğunu bir kez daha vurguluyor ve devam ediyor; “Ehl-i kitabın yiyecekleri sizin için, sizin yiyecekleriniz de onlar için helaldir” (Mâide sûresi, 5/5) -Bu ayetin ifadesine göre Allah ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helal kılıyor. Kullarını sıkıntıya sokacak bir eksik bırakmıyor. O zaman şöyle demek lazımdır: Allah’ın konuşmaya başladığı yerde kula susmak düşer. Biz de ehl-i kitap bir toplumun içinde yaşadığımıza göre; susulması gereken yerde susmasını bilmemiz gerekir. Konuşmaya devam ederek insanları Allah ile aldatmaya kalkmak büyük bir yanlıştır. Allah’ın buyrukları apaçık ortada dururken, helal sertifika sevdalılarının neyin peşinde olduğunu anlamak oldukça zordur. Nahl suresinde ise son noktayı koyuyor dinin Sahibi: “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin! Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.”(16 Nahl 116) -Allah, bu ayette haram olmayan bir şeyin haram olarak adlandırılmasına fevkalade öfkeleniyor ve o işi yapan kişiye, cemaate, dini kuruluşlara “siz yalancısınız” diyor. Size haddinizi bildireceğim diyor. Daha ne yapsın güzel Mevla’m, eline sopasını alıp sokağa mı çıksın?

19 Şubat 2025 Çarşamba

ORUÇ 2025

ORUÇ AYININ BEREKETİNDEN İSTİFADE EDELİM -Oruç tutacağız diye hasta raporu almak yanlış olur. Allah, insanları kandırarak, yanıltarak kendisine ibadet yapılmasını istemez. Bir de kandırılan kimse, Gayrimüslimse vebali, daha da büyüktür- Kur’an’ın farz olan Ramazan ayı orucuna yaklaşımı Yüce Allah, kullarının, ibadet yaparak kendilerini kötülüklerden uzaklaştırmalarını ister. Mesela Kur’an’da; namaz ibadetinin, kılan kişiyi, kötülüklerden uzaklaştırması gerektiğinin altı kalınca çizilirken, sadaka vererek malların kirlerden temizlenmesi emredilir. Hac ibadetinde birlik ve beraberlik sembolize edilir, bu birlik ve beraberlik ruhunun normal yaşamda da sürmesi gerekir ki; güç elden gitmesin, araya fitne girmesin. Tavaf yaparken, Tevhid inancının içselleştirilmesidir istenen, böylelikle zalimlerden ve onların zulmünden kurtulmanın yolu açılır. Arafat Tepesi’nde Âdem Peygamber’in tövbesi tekrar edilir, bu tövbeyle insan arınmak ister yaptığı kötülüklerden arınmak ister arınma nasuh bir tövbe ile olur. Geriye dönüşü olmayacak olan bir tövbedir bu. Âdem tevbe ettiği için arınmış ve affedilmiştir. İbadetler bir anlamda da affedilme vesiledir. Oruç ibadeti de aynı amaçla yapılır. İstenen, kulun aç kalması, susuz kalması değildir. Oruç mide ile tutulmamalıdır. Oruç bütün azalarla tutulmalıdır. Dilin orucu yalan söylememektir, gözün orucu haramı görmemektir, elin orucu harama uzanmamaktır, ayağın orucu harama yürümemektir. Sadece mideleriyle oruç tutanlar, oruç ibadetinin gayesini anlamayanlardır. Oruç ibadetiyle ilgili buyruklar Bakara Suresi ‘nde arka arkaya sıralanmıştır. Oruç ibadetinin, Müslümanları belirli bir kalıba sokabilmesi için, bir ay yeterli görülmüştür. Kur’an buyrukları şöyledir: -” Ey iman edenler oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki dikkate alırsınız. (1) – „Oruç, sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Oruca güç yetiremeyenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye vardır. Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran’ın indirildiği aydır. Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran Allah’ı yüceltip şükredersiniz. (2) – „Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tövbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar. “(3) Oruç ve Teravih Namazı Oruç, Müslümanın, Kur’an’da belirtilen zaman dilimi içinde, yeme, içme ve cinsel ilişkiden, kendisini uzak tutmasıdır. Orucun tekniği budur. Ancak oruç sadece yememek- içmemek ve cinsellikten uzaklaşmak şeklinde anlaşılırsa yanlış olur. Amaç vücudun bütününe oruç tutturmaktır. Sadece mideye değil. Sadece oruç ayında kılınan teravih namazının bile amacı vardır. Abartmamak şartıyla kılınmalıdır teravih namazı. 20 rekât abartılıdır. 4 veya sekiz rekât kılınan bir teravih insanı rahatlatır. Teravih; Ramazan ayında yatsı namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile bir namazdır. Teravih, dinlenmek, rahatlamak anlamına gelir. Teravih, yemekten sonra gelen rehavetin dağılmasını sağlar. Sağlık açısından çok önemlidir. Teravih, Ramazan ayında camilerin şenlenmesini de sağlar. Müslümanlar o ayı bu vesile ile dolu dolu yaşamalıdırlar. Eğlenceler de düzenlenebilir. Karagöz ve Hacivat eski Ramazanların vazgeçilmezleridir. Teravih namazı ile ilgili Peygamber uygulaması şöyledir: “Resulullah (s) Ramazan’da mescidde bir gece namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O’na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece Hz. Muhammed (s) mescide gitmedi. Orayı dolduran cemaat onu bekledi. Resulullah (s) ancak sabah olunca mescide çıktı ve cemaate şöyle seslendi: “Sizin cemaatle teravih namazını kılmaya ne kadar arzulu olduğunuzu görüyorum. Benim çıkıp, size namazı kıldırmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben sizin, teravih namazını kendinize farz kılmanızdan korktuğum için çıkmadım” (Buharî, Teheccud, 57). Orucun zamanı Orucu farz kılan Allah, orucun nasıl tutulması gerektiğini de anlatmıştır. Ne zaman oruç tutulmaya başlanacaktır ne zaman iftar yapılacaktır hepsi detaylı bir şekilde belirlenmiştir. Kur’an’ın buyruğu açıktır:” Fecir vakti sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın.” (5) Ayetten anlaşılacağı üzere, güneşin doğmasına yakın zamana kadar yiyip içilebilir (30 dakika, 45 dakika gibi). Bu şekildeki imsak, ayetin ruhuna uygun olan bir uygulamadır. Peygamberimiz, Kur’an’ın buyruğunu uygulamaya koymuş ve bize örnek olmuştur. Oruca başlama zamanı hakkında, Hz. Ömer, Huzeyfe, İb. Abbas, Talk İb. Ali, Ata İb. Ebî Rabah, Ameş, Ali İb. Ebû Talip gibi sahâbelerden gelen rivayetler şöyledir: -” Oruca başlama vakti, sabahleyin yolların dağların, tepelerin belli olacağı zamandır. Yani çıplak gözle eşyaların birbirinden seçildiği zamandır. “Huzeyfe’nin anlattığına göre, Hz. Muhammed (s)’in uygulaması da böyle olmuştur. Huzeyfe şöyle der:” Sabah oluncaya kadar Resûlüllah ile yiyip içtik ki, güneş henüz doğmamıştı.” (4) -Zirr b. Hubeyş’ten: “Sahur yemeğini yiyip mescide gittim. Giderken, Huzeyfe’nin evine uğradım. Bir deve sağmamı emretti, sağdım. Sütü pişirmemi emretti, pişirdim, sonra; “iç” dedi. Ben oruç tutmak istiyorum” dedim. “Ben de istiyorum.” dedi. Yedik, içtik sonra mescide geldik, hemen namaza başlanıldı.” Zir b. Hubeyş devam eder: “Huzeyfe’ye sordum, o da bana “Resûlullah bana böyle yaptı” veya “ben Resûlullah’la böyle yaptım” dedi. “Sabahtan sonra mı?” dedim. “Evet, sabahtan sonra, ancak güneş doğmamıştı” dedi. (Ateş c.1. s.312- 315) -Ebû Davud’un hadisi de bu görüşün delilleri arasında sayılır: “Biriniz su ve yemek kabı elinde iken ezanı işitirse ihtiyacı kadar yiyip içsin” (Musned: II-423- Ebu Davud c. 2, s.258, h. 2350) -İbnü’l-Münzîr’in rivayetine göre; Hz. Ali sabah namazını kılmış sonra; “Şu an beyaz ipliğin siyah iplikten ayrıldığı andır” demiştir. (Ateş . c.1s. 312- 315) Bu uygulama günün 12 saat gündüz, 12 saat gece olduğu yerlerde mümkün olabilir. Güneş ısısının ulaşmadığı ama aydınlığının ulaştığı yerlerde mümkün değildir. Almanya, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya bu ülkelerdendir. Gece ve gündüzün saat olarak eşit olmadığı, fazla olduğu coğrafi bölgelerdir buralar. Mezhepler, böyle yerlerde en yakın yerdeki, zaman dilimine göre ayarlama yapılarak, oruç tutulabilir, namaz kılınabilir demişler. Bu her zaman geçerli olan bir çözüm olmaz. Mekke ile Medine’deki namaz saatleri, imsak ve iftar saatleri esas alınarak oruç tutulabilir, namaz kılınabilir diyenler de vardır. Bizim kanaatimiz de böyledir. Almanya böyle bir ülkedir. Havanın sıcaklığı da göz önünde bulundurulduğunda, Hicaz Bölgesi’ne göre imsak ve iftar saatlerini ayarlamak Almanya gibi gündüzü uzun olan yerlerde, zarurettir. Gece ve gündüzün işlevleriyle ilgili Kur’an’ın beyanlarını gözden geçirerek bu bölgelerdeki oruç zamanı hakkındaki kararları yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Gündüzleri uzun olan yerlerde oruç süresini 20 saate kadar uzatmak oruçluya zulmetmektir. Kur’ân’ın genel mantığına terstir. Kur’an ekvatorda nazil olmuştur. Gecesi ve gündüzü birbirine eşittir. Orucun başlama ve bitiş zamanının güneşin doğuşu ve batışıyla ifade edilmeyişinin anlamı olmalıdır. Bu bir şablondur. Al şablonu istediğin bölgede uygula. Buyruklar şöyle: -“Dinlenesiniz diye geceyi sizin için yaratan O’dur. Gündüzü de aydınlatıcı yapmıştır. Dinleyen bir toplum için bunda âyetler vardır. (Yunus 10/67) -“Görmediler mi; dinlensinler diye geceyi yarattık. Gündüzü de aydınlatıcı yaptık. İnanan bir toplum için bunda göstergeler vardır.” (Neml 27/86) -“Dinlenesiniz diye geceyi sizin için yaratan Allah’tır. Gündüzü de aydınlatıcı yapmıştır. Allah insanlara gerçekten çok ikram eder ama insanların çoğu şükretmezler.” (Mü’min 40/61) -“Dinlenesiniz diye geceyi sizin için yaratan odur. Gündüzü de aydınlatıcı yapmıştır. Dinleyen bir toplum için bunda âyetler vardır.” (Yunus 10/67) - “Gündüzü yaşama zamanı yaptık.” (Nebe’ 78/11) -“Güneşe ve duhâsına, onu takip ettiğinde aya, güneşin duhâsını gösterdiğinde gündüze, güneşin duhâsını örttüğünde geceye, yemin olsun. (Şems 91/1-4) Ayetlerden anlaşıldığına göre. Gece istirahat zamanı, gündüz çalışma zamanıdır. Gece ile gündüz arasındaki fazlalıktan dolayı iş zamanı ile ibadet zamanını, istirahat zamanını saatle tespit etmek gerekiyor. Molla Hüsrev’in de fetvası da şöyledir: Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile sonlandırılır. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yerlerdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer*) Prof. Dr. Mehmet Said Hatipoğlu, bu konuda şöyle der: “Bu gibi bölgelerde Mekke’nin ve Medine’nin zaman ölçüleri esas alınarak, ibadet zamanları belirlenmelidir.” Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu, Prof. Dr. İlhami Güler, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Prof. Dr. İsrafil Balcı, Prof. Dr. Mehmet Azimli, Prof. Dr. Hasan Onat, Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Ömer Özsoy da bu tespite katılmaktadır. Sonuç Bu açıklamalardan sonra biz de deriz ki, Almanya gece ve gündüzün 12 saat olmadığı ülkelerdendir. Gündüz 20 saate kadar uzanır. Yukarıda verilen fetvaları göz önüne alırsak, Almanya’da orucun başlama zamanı saatle tespit edilmeli ve saat ile iftar edilmeli ve 13 saat olarak tutulmalıdır. Bu tespit yukarıda zikredilen din alimlerinin görüşlerine uygundur. Dürer sahibi Molla Hüsrev de aynı kanaattedir. 20 saate yaklaşan bir süre oruçlu olmak, oruç ibadetinin ruhuna uygun değildir. Sağlık açısından önemine dikkat çekilerek teşvik edilen oruç ibadetinin süresi 20 saat olduğu zaman, oruç faydalı değil, zararlı olmaya başlar. Günde en az iki litre su alması gereken vücud 20 saat susuz kalırsa kanda pıhtılaşmalar oluşabilir. Bu durum beyin kanamalarına, kalp krizlerine sebep olabilir. Yukarıda da söylediğim gibi oruç tutmak sadece aç kalmak demek değildir, susuz kalmak demek değildir. Bundan dolayı Almanya’da oruç; Mekke ve Medine’deki oruca başlama ve orucu açma zamanları esas alınarak tutulmalıdır. Saat ile başlanmalı ve saat ile açılmalıdır. Başta Diyanet işleri Türk İslâm Birliği (DİTİB) ve İslam Toplumu Millî Görüş (İGMG) olmak üzere, diğer dini cemaatler bir araya gelerek oruca başlama ve orucu açma zamanını tespit etmelidirler. Mesela sabah saat 06.da oruca başlanmışsa, saat 19.de iftar edilmelidir. Saat 07 de oruca başlanmışsa saat 20.00 de oruç açılmalıdır. Dini cemaatlerimiz, Ramazan ayında toplayacakları zekât ve fitre konusunda yaptıkları çalışmalar kadar veya o çalışmaların yarısı kadar üyelerinin ibadetleriyle ilgili kolaylıklar üzerinde de mesai yaparlarsa hem cemaatin sıkıntısını giderirler hem de istedikleri meblağı yine de toplamış olurlar. Sözü, sözün Sahibine bırakarak bugünkü yazımızı noktalayalım: “Aklınızı çalıştırmazsanız sizi pislik içinde bırakırım.” (Yunus 100) ………………………………………………………… (1) Bakara suresi 3 (2) Bakara suresi / 184-185 (3) Bakara suresi / 187 (4) Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul,1988.1. cild 312- 315. (5) Bakara 187 * Dürer, Molla Hüsrev’in eseridir. Hanefi Fıkhına göre yazılmıştır. 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından şeyhülislamlığa tayin edilmiştir. Molla Hüsrev, yirmi sene boyuncu bu görevi yürütmüştür. Fatih Sultan Mehmed Molla Hüsrev için ‘Zamanımızın Ebu Hanife’sidir.’ diyerek sevgisini belirtmiştir. Eserinin tam adı: Dürerü’l-Hukkâm Fî Şerhi Gureri’l-Ahkâm, Musannıfı : Muhammed Bin Ferâmûz. Rüştü KAM (20:16 - 27/06/2014)

18 Şubat 2025 Salı

BÜLENGT ARINÇ 2025

FİKİRLERİN ÖZGÜRCE TARTIŞILMADIĞI-İFADE EDİLMEDİĞİ BİR ORTAM; DURAĞAN VE TEK SESLİ BİR ORTAM DOĞURUR Kİ O DA TERAKKİNİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELDİR Rüştü KAM Bülent Arınç MOCCA dergisinde yayınlanmak üzere bir yazı göndermiş. Fikir hürriyeti konusunda, önemli, tespitlerde bulunmuş. Önemine binaen bu tespitleri köşemde yayınlayarak siz okuyucularımla paylaşmak istedim. Bülent Arınç, 25 Mayıs 1946 Bursa doğumlu. Türk siyasetçi ve avukat. Eski Cumhurbaşkanı Vekili, 22. TBMM Başkanı ve Başbakan Yardımcısı. “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse bir şey düşünmüyor demektir.” Mevlânâ “Fikir dünyamız durağanlıktan uzak, dinamik ve özgür olmalıdır. Her bireyin aynı şeyi düşünmesi mümkün olmadığı gibi bunun için gayret etmek, herkesi bir düşünce etrafında toplamak ve çok sesliliği yok saymak topluma bir fayda sağlamaz. İfade özgürlüğü, hem anayasada yer aldığı hem de AK Parti’nin iktidara geldiği günlerde, hükümet programında ve Avrupa Birliği hedefinde kullandığı en önemli argümanlarından biriydi. Kopenhag Kriterleri içerisindeki siyasî ve hukukî kriterlerden bütün özgürlüklerin bileşkesi saydığımız ifade özgürlüğünü en başa aldık ve bu konuda yasal düzenlemeler yaptık. Uygulamalarla toplumsal barışa hizmet edecek farklı düşünceleri, bir özgürlük alanı içerisinde bir araya getirdik ve bunda başarılı olduk. Bu bizim hem yurtiçindeki barışımıza yol açtı hem de insanların birbirlerini daha iyi anlamalarına ve birbirlerine tahammül etmelerini sağladı. Ayrıca AB nezdinde ve tüm dünyada Türkiye’nin özgür bir ülke olduğunu, herkesin fikirlerini ve düşüncelerini korkmadan ifade edebildiğini ortaya koydu. O dönemlerde bu yaptıklarımız ile %50 oy oranını yakaladık. Elbette burada hükümet olarak sağlık, ulaşım vs. gibi alanlarda yapılan yatırımlar oldukça etkili olmuştur ancak ifade özgürlüğünün toplumda doğurduğu atmosferin de etkisi azımsanmayacak durumdadır. 31 Mart Seçimlerinin ardından ortaya çıkan tablonun sebepleri üzerine düşünüldüğünde, yukarıda zikrettiğim dönemin aksine ifade özgürlüğü konusunda bazı kısıtlamalara gidiliğini ve bunun da toplumda rahatsızlık yarattığını düşünüyorum. Eleştiri hakkı hakaret, bühtan ve tahkir içermediği müddetçe müdahale edilemez olmalıdır. Altında imzamız olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararlarındaki mevcut ilkeleri benimsemiş ve bu ilkeleri yasalarımıza da derc etmiştik. AİHM kararlarındaki çok önemli bir karar da şudur: Siyasetçiler herkesten çok eleştiriye açık ve tahammüllü olmalıdır, eleştiri ne kadar ağır olursa olsun, bütün bunları kabullenmeli ve bundan istifade etme yolunu seçmelidir. Millî Görüş dönemini bilenler hatırlayacaktır, TBMM’de en sert eleştirileri yapan grup bizdik ve bu siyaset tarzı halk nazarında takdir ile karşılanmıştı. Bunun üzerine de adım adım iktidara yürüdük. Eleştiriler elbette haksız ve yersiz olabilir. Bunun karşısında yapılması gereken bu eleştirilere mümkünse somut örneklerle cevap vererek kendi fikirlerimizi ifade etmektir. Eleştirileri çeşitli argümanlar ile susturmak ve sindirmek kısa vadede eleştirilene fayda sağlar gibi gözükse de aslında süreç içinde oldukça yıpratıcı ve zarar vericidir. Bu konu hakkında pek çok fikir adamının görüşleri aktarılabilir. Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç, özellikle ‘Doğu ve Batı Arasındaki İslam’ adlı eserinde şunları aktarır: “Eleştiri, düşünmenin ruhudur. Eleştiri olmayan yerde düşünce donuklaşır. Hakikati aramak için eleştiri gereklidir. Eleştiri hakikatin güneş ışığıdır. Özgürlük insanın yanlış yapma hakkını da içerir. Ancak eleştiri olmaz ise bu yanlışlıklar düzeltilmez. Sorgulamayan bir toplum köleleşmeye mahkumdur.” Hasılı, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkı, fikir dünyamızın ve buna bağlı olarak siyasetten gündelik yaşama kadar her alanda dinamizmin ana aktörüdür. Fikirlerin özgürce tartışılmadığı-ifade edilmediği bir ortam ise durağan ve tek sesli bir ortam doğurur ki o da terakkinin önündeki en büyük engeldir.”

12 Şubat 2025 Çarşamba

ÇAY KÜLTÜRÜ

BERLİN TÜRK ŞEHİTLİK CAMİİ’NDEYİZ; KANTİNDE ÇAY İÇELİM DEDİK - Hem şoför mahalli hem de 5 kuruş olmaz öyle. Hilal-i Ahmer mi burası? - Rüştü Kam Ha-ber.com Ekrem Tel ve Nurettin Kavak’la birlikteyiz. Hava çok soğuk. Şehitlik Camii’nde kıldık öğle namazını. Camiden çıktık hava buz kesiyor. Merdivenlerden inince solda kantin var, hemen girdik oraya. İçimizi ısıtmak için çay içeceğiz. Şark köşesi şeklinde tasarlanmış içerisi. Hoş bir görünümü var. Camiden çıkanlar oradalar. Herkesin önünde o kocaman bardaklardan var. Kalın ağızlı, kulplu. Çayı o bardaklarda içiyorlar. Belli ki çay içme kültürleri yok. Midelerine sıcak renkli sıcak su indirme derdindeler. Çay içmek için çay içiyorlar yani. Semaverler fokur fokur kaynıyor. Anlaşılan çok çay içiliyor. Kuyruğa girdik, nihayet sıra bizlere geldi. Yanaştık tezgâha. -ÇAYKUR çayınız var mıdır? -“Evet” dedi genç delikanlı. Siyah kısa sakallı. Üzerinde önlük var. -Dört tane verir misin? -“Buyurun efendim.” Nezaketi de var delikanlının. O kocaman kulplu bardaklardan verdi. “İki Euro.” -İsminiz nedir? -“Yemliha.” -Yedi uyurlardansın demek. -“Evet.” -Yemliha, mümkünse bizim çaylar küçük bardaklarda olsun. İnce belli bardaklarda. -“O da aynı paradır. Herkes büyük bardak istiyoır.” -Yemliha, parasından değil, Türk kültüründe çay ince belli bardaktan içilir. Bu bardaklardan çorba içilir. Çay, keyif için içilir. Mideyi renkli sıcak su ile doldurmak niçin değil. Bundan dolayıdır ki, çay nasıl demlenir ve nasıl içilir diye hikayesi de oluşmuştur. -“Nasıl?” -Şöyle; 1- Çay soğuk suda demlenir. 2- Çayın demi dudak renginde olmalıdır (lebrenk). 3- Çay dudağı yakacak kadar sıcak olmalıdır (lebsuz). 4- Bardakta dudak payı bırakılmalıdır (lenriz). Öyle bardağı tepeleme doldurmak görgüsüzlüktür. 5- Çay ince belli bardaktan içilmelidir. Çay sadece bir içecek değildir. Türk’ün günlük hayatında temel bir sosyalleşme aracıdır. Çay sabah kahvaltısından başlayarak yatana kadar günün her saatinde tüketilir. Öyle ki kahvaltı hazır olduğunda “çay hazır” denilir. Birlikte çay içmek dostluk, misafirperverlik ve nezaket göstergesidir. Çay servisi yapılan çay ocakları ve çay bahçeleri insanların buluştuğu, gündelik sohbetlerin yapıldığı özel mekânlardır. Her evde ve işyerinde bir demlik çay her zaman içime veya misafire sunmaya hazırdır. Çay böylesine önemli bir içecektir. -Yemliha bir şey daha söyleyeyim sana, Türk kültüründe böylesine önemli olan çay; 50 Cente satılmaz. Bu, çaya hakarettir. Türk kültürüne de hakarettir. Ya ücretsiz verin ya da hakkınızı alın. -“Hocam buna bile itiraz ediyorlar, 20 Cente olmalıymış çay. Ataşeye kadar şikâyet ediyorlar.” -Yemliha sizin ataşe çay işleriyle de mi uğraşıyor, işi yok mudur bu ataşenin. -“Orasını bilmem, ama sonunda fırçayı yiyen biz oluyoruz.” -Yemliha’nın yanında yaşlı birisi daha vardı, O da tasdikliyordu Yemliha’yı. -Yemliha, gel seninle bir de maliyet hesabı yapalım: Bir bardak çayın maliyeti ne kadardır bakalım. Tereddüt etti Yemliha. -“Pahalı mı geldi size de hocam çay?” -Hayır Yemliha, çok ucuz. Dedim ya bu fiyata çay satmak çaya hakarettir. Şaka yaptığımı sandı, sağına soluna baktı, Ekrem’e ve Nurettin’e baktı. “Şaka yapmıyorsunuz değil mi” diye tekrar sordu, kararlılığımızı öğrenmek istiyor besbelli. Baktı şaka yapmıyoruz, “hocam ilk defa çayın çok ucuz olduğunu söyleyen birisiyle karşılaştım, onun için tereddüt ettim. Yanlış anlamayın” dedi. Ben devam ettim; sevgili Yemliha, önce hesap yapalım, bakalım çayın maliyeti ne kadarmış tespit edelim; su+ çay+ şeker+ elektrik+ deterjan+ temizlik+ personel gideri+ malzemelerin yıpranma payı ve kalorifer masrafı, hepsini üst üste topladığımızda çayın maliyeti 50 Centi geçer. Boşuna kürek sallamanızın anlamı yok. Burası cami kantini olduğu için çayı en azından 1 Euro’ya satmalısınız. Büyük bardağı da 1.50 Cent yapmalısınız. Yemliha, şu gördüğünüz insanların çoğunu hanımları evden kovmuştur. Hayızdan nifastan kesilmiş insanlar bunlar. Sorun değil elbet, küçümsemiyorum onları, gelsinler, böylesine güzel bir ortamı nerede bulacaklar da oturup dedikodularını yapacaklar, yapsınlar. Onlar bizlerin büyükleridir. Ama çay paralarının da hakkını vererek adam gibi ödesinler. Çay 50 Cent olmaz, olmamalı. Yazıktır günahtır. Millet buraya, insanlar 50 Cente çay içsinler diye bağış yapmıyor. Burada kul hakkı vardır. Binlerce insanın hakkı vardır burada. Mesela ben. Süreç içinde en az 500 Euro vermişimdir bu camiye. Ben bu insanlara hakkımı helal etmiyorum. Adam gibi otursunlar çaylarını içsinler dedi-kodularını da yapsınlar ancak içtikleri çayın da parasını versinler. Burası kamu malıdır. Kamu malına zarar vermek, zimmete geçirmek haramdır. Hocalar kamu malına zarar verilmemesi gerektiğini anlatıyor olmalılar camide. 50 Cente çay mı olurmuş? Neymiş o öyle, dalga geçer gibi. Cami başkanı Hakan Çekiç bu konuya el atmalı ve gerekeni yapmalıdır. Hem şoför mahalli hem de 5 kuruş olmaz, olmaz öyle. Hilal-i Ahmer mi burası?