9 Ocak 2026 Cuma

ÖLÜM GERÇEĞİ 2026

 

HAYATI TERSTEN YAŞAMAK; HAFTANIN HUT BESİ

RÜŞTÜ KAM

9.01.2025 BERLİN

 

Aziz kardeşlerim,
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)

Bu ilahi hüküm, insanlığın ortak kaderidir. Doğumla başlayan yolculuk, mutlaka ölümle son bulur. Ne gençlik bu yazgıyı geciktirir ne güç onu durdurur ne de makam onu unutturur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız.” (Tirmizî)

Bu hakikat yalnızca Kur’ân’da değil, insanlığa gönderilmiş önceki kutsal metinlerde de açıkça ifade edilmiştir. Tevrat’ta insanın yaratılışı ve sonu şöyle anlatılır:
“Topraktan geldin, toprağa döneceksin.”
(„Denn Staub bist du, und zum Staub kehrst du zurück.“ – 1. Mose / Genesis 3,19)

İncil’de ise Hazreti İsa (aleyhisselâm) insanı şu sözlerle uyarır:
“İnsana bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybetmesi ne fayda sağlar?”
(„Was hülfe es dem Menschen, wenn er die ganze Welt gewönne und nähme doch Schaden an seiner Seele?“ – Matthäus 16,26)

Demek ki ölüm, yalnızca bir dinin değil, bütün insanlığın üzerinde birleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Şimdi dinleyeceğimiz metin, bu gerçeği alışılmışın dışında bir dille, hayatı tersinden anlatarak bize hatırlatmaktadır. Tebessüm ettiren bu satırların ardında derin bir ibret gizlidir.

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir…

Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

Nasıl mı?

Cami’de uyanıyorsunuz.

Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua

ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz,

yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.

Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi

hazır.

Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.

Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı

alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…

Altmışlı yaşlara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.

Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin

hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve

genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan

olarak ise başlıyorsunuz.

Herkes karsınızda el pençe divan…

Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.

Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.

Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler

başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi

olur diyor.

Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi

bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’

Keyfe bakar mısınız?

Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem

başlıyor.

Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.

Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma

derdi de yok artık….

Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak,

oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.

Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta

bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.

Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli

dönem başlıyor.

Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.

Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için

ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık,

yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.

Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

Veeeeee….

En güzeli deeee……

Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız bitiyor…

Can Yücel

 

Aziz kardeşlerim,
Bu anlatım bize şunu fısıldar: İnsan hayatı ileriye doğru değil, farkında olmadan sona doğru yaşanır. Güç azalır, beden zayıflar, kalabalıklar seyrelir. Kur’ân bu gerçeği şöyle özetler:
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Hadîd, 20)

İncil’de de aynı geçiciliğe dikkat çekilir:
“Dünya ve onun tutkuları geçip gider.”
(„Und die Welt vergeht mit ihrer Lust; wer aber den Willen Gottes tut, der bleibt in Ewigkeit.“ – 1. Johannes 2,17)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu geçicilik karşısında insanın ne yapması gerektiğini şöyle bildirir:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (Tirmizî)

Hayatı tersten yaşamak bir hayaldir; fakat ölümü hatırlayarak yaşamak mümkündür. Asıl mesele tabuttan doğrulmak değil, tabuta girmeden önce nasıl bir hayat sürdüğümüzdür. Çünkü ölüm bir son değil, ilahi adaletin başladığı bir eştir. Tevrat’ta bu gerçek şu sözlerle ifade edilir:
“Tanrı, gizli olsun açık olsun, yapılan her şeyi yargıya getirecektir.”
(„Denn Gott wird jedes Werk vor Gericht bringen, samt allem Verborgenen, es sei gut oder böse.“ – Prediger / Kohelet 12,14)

Öyleyse geliniz, ölümü korkulacak bir karanlık değil; hayatı ölçülü ve anlamlı kılan bir uyarı olarak görelim. Ölümü unutan savrulur; ölümü hatırlayan ise istikamet bulur. Rabbimizden niyazımız şudur ki, son nefesimiz imanla, hesabımız kolay, akıbetimiz hayır olsun.

“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; O senden razı, sen O’ndan razı.”
(Fecr, 27–28)

Aziz kardeşlerim,
Ölüm; insanın en çok bildiği ama en az hazırlandığı hakikattir. Kur’ân bize açıkça haber verir: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Buna rağmen insan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar; sanki hesap yokmuş gibi savurur ömrünü. Oysa ölüm, vakti gelince ne gençliğe bakar ne sağlığa ne de planlara… Bir sabah kalbine düşer, bir gece nefesine ilişir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kul, kabre konulduğunda onu yalnız üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla kalır.” (Buhârî, Müslim) İşte o anda insan anlar ki, ömrü boyunca sahiplendiklerinin hiçbiri kendisine ait değildir. Ölüm acıtır; çünkü alışkanlıkları koparır, gururu ezer, maskeleri düşürür. Ama asıl yakıcı olan ölüm değil, hesap günü için boş bir dosyayla huzura çıkmaktır. Kur’ân’ın uyardığı gibi: “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88–89)

Aziz kardeşlerim,
Düşünün: Doğduğumuz gün belli değil, öleceğimiz gün gizlidir; fakat öleceğimiz gerçeği kesindir. Dünya dediğimiz şey, aslında uzun sandığımız kısa bir bekleme salonudur. Üzerine titrediğimiz her şey; bir gün başkasının elinde, bir gün başkasının dilinde, bir gün de başkasının mirası olacaktır. İnsan, “benim” dediği ne varsa hepsini ödünç taşır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185)
Bugün uğruna kavga ettiğimiz şeyler, yarın mezar taşımıza yazılmayacaktır. Ölüm, inkâr edilemeyen tek gerçektir; çünkü onun alternatifi yoktur. Her şey tartışılabilir, her şey ertelenebilir; fakat ölüm ne inkâr edilir ne de pazarlık kabul eder. İnsan, dünyayı ciddiye aldıkça kaybeder; ölümü ciddiye aldıkça kazanır. Çünkü bu hayatta kesin olan tek şey, bu hayatın kesin olmadığıdır.

Aziz kardeşlerim,
Dünya; insana “kalıcıyım” yalanını fısıldayan geçici bir duraktır. Bugün adına hayat dediğimiz şey, gerçekte ölümün geciktirilmiş ilanıdır. Nefes alıp veriyor olmak yaşamak değil; sadece mühlet almaktır. İnsan, farkında olmadan her gün ömrünü değil, ölümüne kalan süreyi tüketir. Ne kadar yaşadığımız değil, neye hazırlandığımız sorulacaktır. Çünkü bu dünya, sevap da üretir günah da; fakat hiçbir şeyi saklamaz. Her iz kayda geçer, her tercih karşılık bulur. Ölüm geldiğinde hayat bitmez; sadece mazeretler biter. O gün, susmak bile bizim tercihimiz olmayacaktır.
Dünya susar, insan susar; hakikat ise konuşur.
Mevla’m acısız- sıkıntısız hayırlı bir ölün nasip etsin. Amin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder