25 Haziran 2026 Perşembe

AŞURE, NUH PEYGAMBER, KERBELA , HZ. HÜSEYİN

 AŞURE KAZANI VE KERBELÂ'NIN GÖLGESİ


-Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız-

Rüştü KAM

24.06.2026 Berlin

Muharrem ayı geldiğinde aklıma önce Hz. Nuh gelir.

Yıllarca kavmini Allah'ın yoluna davet etmişti. Gece gündüz demeden hakikati anlatmış, sabırla insanları uyarmıştı. Fakat ona inananların sayısı çok azdı. Gün geldi, Allah Teâlâ kendisine bir gemi yapmasını emretti. Ortada ne deniz vardı ne de yaklaşan bir tufanın görünen bir işareti...

Hz. Nuh, Rabbinin emrine teslim oldu. Gemiyi yapmaya başladı.

Onu görenler alay ediyorlardı.

"Çölde gemi mi yapılır?" diyor, onu küçümsüyorlardı.

Hz. Nuh ise kimseyle tartışmıyor, kendisini ispat etmeye çalışmıyordu. Çünkü biliyordu ki hakikat, insanların alkışına göre değil, Allah'ın emrine göre şekillenir.

Sonra beklenen gün geldi.

Gök kapılarını açtı.

Yeryüzü sularını fışkırttı.

Tufan, inkârın bütün gururunu önüne katıp götürdü. Alay edenler helâk olurken, iman edenler o gemide yeni bir hayatın yolcuları oldular.

Rivayetlere göre tufanın ardından gemi, 10 Muharrem günü Cudi Dağı'na oturdu. Aylar süren yolculuğun sonunda gemide kalan son erzaklar bir araya getirildi. Bir avuç buğday, biraz nohut, fasulye, mercimek ve kuru meyveler... Hiçbiri tek başına bir sofraya yetmiyordu. Ama aynı kazanda birleşince berekete dönüştüler.

İşte bugün "aşure" dediğimiz gelenek, yalnızca bir tatlı değildir. O; tufandan sonra yeniden filizlenen hayatın, paylaşmanın, şükrün ve dayanışmanın sembolüdür. Farklı tatların aynı kazanda uyum içinde buluşması, aslında farklı insanların da ortak değerlerde buluşabileceğini anlatan sessiz ama güçlü bir mesajdır.

Ne var ki tarih, aynı 10 Muharrem'e asırlar sonra bambaşka bir anlam daha yükleyecektir.

Bir zamanlar, Dicle Nehri’nin kenarında, Cudi Dağı'nın eteklerinde kurtuluşun ve umudun günü olarak hatırlanan bu tarih, bu sefer Hicrî 61 yılında Fırat Nehri’nin kenarında Kerbelâ'nın kavurucu çölünde insanlık vicdanını kanatan büyük bir acının da adı olacaktır.

Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hüseyin, dedesinden miras aldığı adalet anlayışını ve hakikati korumak için yola çıkmıştı. Karşısında ise gücünü haktan değil, iktidardan alan bir yönetim vardı.

Muaviye'nin ölümünün ardından oğlu Yezid'in hilafet makamına getirilmesi, İslam toplumunda derin tartışmalara yol açmıştı. Hz. Hüseyin'den de biat etmesi istendi. Fakat onun için mesele bir şahsa bağlılık meselesi değildi. Mesele, adaletin mi yoksa zorbalığın mı yanında durulacağı meselesiydi.

Bu yüzden Hz. Hüseyin tarihî bir duruş sergiledi.

Canını verdi; ama inandığı değerlerden vazgeçmedi.

Kûfe'ye doğru çıktığı yolculuk, Kerbelâ'da durduruldu. Yanındaki aile fertleri ve sadık dostlarıyla birlikte günlerce susuz bırakıldı. Fırat'ın kıyısında suya hasret kalan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar tarihin en acı sahnelerinden birini yaşadılar.

10 Muharrem günü başlayan saldırıda Hz. Hüseyin'in arkadaşları birer birer şehit düştü. Yakınlarını toprağa veren Hz. Hüseyin de sonunda şehadet şerbetini içti. Ardında ise yalnızca gözyaşı değil, bütün çağlara hitap eden büyük bir ahlâk dersi bıraktı.

Kerbelâ, sadece geçmişte yaşanmış acı bir hadise değildir.

Kerbelâ; hakkın güç karşısındaki imtihanıdır.

Vicdanın menfaatle sınanmasıdır.

Adaletin saltanata kurban edilmesidir.

Belki de bu yüzden Kerbelâ'nın üzerinden on dört asır geçmiş olmasına rağmen acısı hâlâ dinmemektedir.

Bugün isimler değişmiştir.

Elbiseler değişmiştir.

Saraylar değişmiştir.

Fakat hak ile batılın mücadelesi hâlâ devam etmektedir.

Zalimler dün de vardı.

Bugün de var.

Mazlumlar dün de vardı.

Bugün de var.

Bu yüzden Kerbelâ yalnızca tarih kitaplarında okunacak bir hadise değildir; insanlığın her çağda yeniden yüzleştiği ahlâkî bir imtihandır.

Muharrem ayı bize iki büyük miras bırakmıştır.

Birincisi Hz. Nuh'un aşure kazanıdır.

Paylaşmayı...

Şükretmeyi...

Farklılıklarımızla aynı sofrada buluşabilmeyi öğretir.

İkincisi ise Kerbelâ'dır.

Hakkın yanında durmanın bazen ağır bedeller istediğini...

İnsan onurunun makamdan da servetten de kıymetli olduğunu hatırlatır.

Belki de bu sebeple Muharrem, İslam tarihinin en anlamlı aylarından biridir.

Bir yanında Cudi Dağı'nın umut dolu sabahı vardır.

Diğer yanında Kerbelâ'nın kavurucu çölü...

Biri kurtuluşun sevincini anlatır.

Diğeri adalet uğruna ödenen bedeli...

Ve ikisi birlikte aynı hakikati fısıldar:

Allah'a güvenen kurtulur.

Haktan ayrılmayan ise, kaybetmiş görünse bile, aslında tarihin ve insanlığın vicdanında daima kazanır.

Muharrem'i gerçekten idrak etmek istiyorsak, aşure kazanında paylaşmayı; Kerbelâ'da ise zalimin karşısında, mazlumun yanında durmayı yeniden öğrenmek zorundayız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder