MEMLEKETİMİN LEZZETLERİ; ELMALLI PİDE
Rüştü Kam
16.08.2026 – DENİZLİ
“Memleketimin
lezzetleri” diye başlayalım söze.
Türkiye’de
yaşayanların tabiriyle biz gurbetçiler; biraz bağrı yanık insanlarız. İçimiz
kan ağlar bizim. Buna rağmen gülebiliriz. Memlekete geldiğimizde, hiç değilse
birkaç haftalığına içimizdeki hasreti ve yangını biraz olsun dindirmek isteriz.
Siz bakmayın bizim öyle güldüğümüze.
Zaten zamanımız
da kısa. En fazla beş haftamız var.
Beş hafta sonra
yine bavullar toplanacak, yine yollar görünecek, yine bu cennet memleketten
ayrılacağız. Seneye kadar da özlemini çektiğimiz sokaklardan, dostlardan, akrabalardan
ve elbette memleket yemeklerinden uzak kalacağız.
Denizli’nin
maşallahı var. Lezzeti bol.
Her gün bir
başka yöresel yemeğin tadına baksanız yine de canınızın çektiği her şeyi yemeye
zaman yetmez. Kelle paçasından gövecine, pidesinden kuyu kebabına, yanık koyun
yoğurdundan, kokoreçine ve daha nice yöresel lezzete kadar ne varsa insanın
hepsinden yiyesisi geliyor.
Bizim bu
hâlimizi gören bazıları ise farklı düşünüyor.
“Görgüsüzlük
bunlarınki…”
“Şımarıyorlar…”
“Birkaç
kuruşları oldu, hava atıyorlar…” gibi.
Kulaklarım şahittir bu sözlere.
Oysa kimse işin
bir de öteki tarafını düşünmüyor.
Bir ay sonra
biz istesek de bu lezzetlerle buluşamayacağız.
Bir tabak kelle
paça, bir porsiyon pide, bir göveç, kokoreç… Bunlar bizim için sadece yemek
değil ki! Evet değil.
Memleket demek
biraz da bunlar.
Bir yemek
kokosu çocukluğumuza götürüyor bizleri. Bir lokma yemek, yıllar öncesinden bir
sofrayı hatırlatıyor. Bir yoğurdun tadında annemizin mutfağı, bir pidenin
kokusunda çocukluğumuzun sokağı çıkıveriyor karşınıza.
İşte biz
gurbetçiler biraz da bunun için açlıoktan çıkmış gib yiyoruz. Evet doğr udur...
Doymak için
değil, hasret gidermek için yiyoruz biz.
Ama bunu herkes
anlamıyor.
Yirmi yıl önce “gurbetçi” denilen insanlara hiç değilse biraz saygı vardı.
Şimdi ise “gurbetçi” kelimesi zaman zaman küçümsemenin, alay etmenin bahanesi
hâline gelmiş.
Oysa biz bu
ülkenin insanlarıyız.
Nerede yaşarsak
yaşayalım, gönlümüzün bir tarafı hep burada.
Çalışıyoruz,
kazanıyoruz, çocuklarımızı büyütüyoruz. Kimi zaman yıllarca memleket yüzü
görmeden yaşıyoruz. Sonra birkaç haftalığına geliyoruz. Çarşısını, pazarını,
dostlarını, akrabalarını ve yemeklerini doya doya yaşamak istiyoruz.
Bunun neresi
görgüsüzlük?
Neresi
şımarıklık?
İnsan
özlediğini görünce seviniyor işte.
Hepsi bu.
Siz hiç gurbet yaşadınız mı? Siz hiç Vatan hasreti çektiniz mi? Size hiç
aşağılamak için çingene barbar Türk denildi mi? Monşerlik yaparak bu güzel
Vatanınızın bağrına hançer saplamayın.
Denizli’yi baz
alarak söylüyorum; Allah’a şükür burada hayat var. İnsanların kahir ekseriyeti
çalışıyor, kazanıyor, evine ekmek götürüyor. Bugün dünyanın nimetlerine
ulaşmak, yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha kolay. Elbette ekonomik sıkıntı
yaşayanlar da var. Fakirliği inkâr etmiyorum.
Ama her gördüğünüz
insana “yoksulluk, çaresizlik, perişanlık” diye memleketinizi şikayet etmeyin. İnsan
kendi ev halini başkasına şikayet i
edermiş. Yazıktır, günahtır.
Bazen fakirlik
edebiyatını en çok yapanlar, siyasetin içinde bulunanlar ve onların sözcülüğünü
yapanlardır. Çok çirkin bir alışkanlıktır.
EDLMALLI PİDE
SALONU
Neyse…
Biz dönelim
pidemize.
Bir gün
enişteme, “Bugün canım kuşbaşılı pide çekti. Sonrasında da tahinli, ballı pide
olsun.” dedim.
“Tamam, o iş
bende.” dedi.
Bindik Renodes’e.
“Tavas’a
gidiyoruz.” dedi.
“Pide için
Denizli’den Tavas’a mı gidiyoruz?” dedim.
Bir saatlik
yol!
“Evet oraaya gidiyoruz”
Akıl kârı değil
gibi geldi bana.
Ama insanın
canı bir şeyi çekmeye görsün…
Gidiyoruz.
Elmallı Pide Salonu’na gidiyoruz.
Salona girdik.
İçerisi tıklım
tıklım.
Meğer o gün
festival varmış. Salon oldukça yoğun.
Kapıda bizi
işletme sahiplerinden Ahmet Bey karşıladı.
“Hoş geldiniz.”
dedikten sonra, yoğunluğu göstererek:
“Yaklaşık 35
dakika beklemeniz gerekecek.” dedi.
Kabul ettik.
Dört kişilik
masaya bir sandalye daha ilave ettiler, beş kişi oturduk ve beklemeye başladık.
Doğrusu
zamanlamaları çok iyiydi.
Tam 35 dakika
sonra siparişlerimiz masada yerini aldı.
Ama pide
gelmeden önce masaya söğüşler geldi.
Domatesin
kokusunu alınca dayanamadık.
Pideyi
beklerken domatesleri bitirdik.
Bu arada
domatesleri getiren küçük Talha’ya seslendim:
“Talha, bize
yanık koyun yoğurdu da getiriver.”
Hemen getirdi.
Onu da bitirdik.
Biraz sonra
masaya bir başka küçük hanım yaklaştı.
Gülin.
Ondan da yoğurt
istedik.
O da hemen
getirdi.
Pideler de bu
arada masaya geldi.
Ben bir yoğurt
daha isteyince Gülin şaşkın şaşkın:
“Bir tane daha
mı?” dedi.
Gülüştük.
Ama o “Bir tane
daha mı?” deyişindeki samimiyet çok hoşumuza gitti.
Bazen insanı
etkileyen şey, yediği yemekten çok gördüğü samimiyettir.
Derken
kuşbaşılı pide geldi.
Kıymalı pide
geldi.
Kıymalı kaşarlı
geldi.
Sonra da ortaya
tahinli, ballı pide…
“Yeme de
yanında yat.” derler ya…
İşte tam da
öyle.
Ağız tadıyla
bir güzel yemek yedik.
Ben de enişteme
teşekkür ettim.
Hani başta
“Pide için Tavas’a mı gidilir?” demiştim ya…
O sözü hemen
geri aldım.
İyi ki
gelmişiz.
Ahmet Bey’e de
ayrıca teşekkür ettim.
Teşekkürümün
sebebi sadece pidelerin lezzeti değildi.
Hijyen,
nezaket, saygı ve işlerini severek yapmalarıydı.
İşini iyi yapan
insana teşekkür etmek gerekir.
Müşterisine
değer veren insanın da hakkını teslim etmek gerekir.
Ahmet Bey bizim
gurbetçi olduğumuzu bilmiyordu.
Bilseydi farklı
davranır mıydı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim
bir şey var:
İyi insan,
karşısındakinin nereden geldiğine bakmadan iyi davranır.
Ben de
memnuniyetimizi paylaşmak istedim siz okuyucularımla.
Herhangi bir
ücret almadım ha.Yanlıoş anlamayın. Burada reklam yapmıyorum. Hakikati
anlatıyorum.
Böyle bir
beklentim de olmadı.
Sadece
gördüğümü yazıyorum.
Çünkü bazen bir
işletmeyi tanıtmanın en güzel yolu, reklamını yapmak değil; müşterisinin
memnuniyetini anlatmaktır.
Elmallı Pide Salonu’nun hikâyesi de ayrıca ilginç
“Güreş
meydanlarının tozundan asırlık bir lezzet durağına uzanan yaklaşık iki yüz
yıllık bir aile hikâyesi bu.
Hikâyenin
başlangıcı Antalya’nın Elmalı’sına, 1817 yılına kadar uzanıyor. Dönemin
pehlivanlarından Fırıncı Sadık Usta’nın bir güreş sırasında rakibinin ölümüne
sebep olması üzerine yaşadığı vicdan azabı, ailesiyle birlikte 1818 yılında
Tavas’a göç etmesine vesile oluyor.
Sadık Usta,
Tavas’ta ata mesleği olan fırıncılığa sarılıyor. Kendi elleriyle yaptığı
pideler kısa zamanda çevrede tanınmaya başlıyor.
Yıllar geçiyor.
1934 yılında
Soyadı Kanunu çıkınca aile, geldikleri toprakları ve köklerini unutmamak için “Elmalı”
soyadını alıyor. Ama nüfus memuru Elmallı diye yazıyor. Bu yanlış öylece
kalıyor.
Bugün bu
gelenek, Sadık Usta’nın altıncı kuşaktan torunları tarafından Tavas’taki iki
şubede yaşatılmaya devam ediyor. Beş kardeşler.
Demek ki bazı
lezzetlerin sırrı sadece hamurda, ette veya fırında değil.
Geçmişte.
Ailede.
Sabırda.
İşte böyle
olunca pide, sadece pide olmaktan çıkıyor.
Bir hikâyeye
dönüşüyor.
Bir hatıraya
dönüşüyor.
Bir memleket
kokusuna dönüşüyor.
Biz gurbetçiler de böyleyiz işte. Ciğerimiz yanıktır bizim.
Bir ay sonra yine gideceğiz gurbete.
Denizli’nin
sokaklarını, dostlarını, akrabalarını ve sofralarını geride bırakacağız.
Kelle paça,
göveç, pide, kuyu kebabı, yanık koyun yoğurdu, kokoreç… Hepsi geride kalacak.
Seneye kadar tekrer
özleyeceğiz onları. Sizler yine nasıl olsa şımarık diyeceksiniz bizlere, gögüsüz diyeceksiniz.
O yüzden
bırakın da geldiğimizde biraz fazla yiyelim.
Bırakın da
canımız ne çekiyorsa tadına bakalım.
Bırakın da
memleketin nimetlerinden birkaç hafta daha fazla istifade edelim.
Buna görgüsüzlük diyenlere de bir çift sözümüz olsun:
Bizim yediğimiz
bir lokma pide, sizin sandığınız gibi gösteriş değildir,
Hasrettir.
Bir tabak yemek
bazen insanın çocukluğudur.
Bir yoğurt
bazen annesinin sofrasıdır.
Bir pide bazen
memlekettir.
Ve insan
memleketinden uzakta yaşarken, memlekete geldiğinde bunlara biraz fazla
sarılıyorsa…
Bırakın
sarılsın.
Çünkü gurbetçinin
sofrasında bazen yemek değil, hasret yenir.
Ahmet Bey’e, Talha’ya, Gülin’e ve Elmalı Pide Salonu’nun bütün çalışanlarına
teşekkür ediyorum.
Allah sizleri
tuttuğunuz bu hizmet yolunda daim eylesin.
Para dediğin
nedir ki?
Elin kiridir;
yıkarsın, geçer.
Bir kıvılcım
neyin varsa neyin yoksa alıp götürebilir.
Ama samimiyet…
Dürüstlük…
İşini severek
yapmak…
Müşterini
memnun etmek…
Bunlar baki
kalır.
Benim gibi
“gurbetçi” denilen bir insan, ta Berlin’den kalkıp gelir; bir sofrada gördüğü
samimiyeti, aldığı hizmeti ve duyduğu memnuniyeti başka insanlarla paylaşır.
İşte asıl
kazanç budur.
Yolunuz açık olsun.
Fırınınızın
ateşi hiç sönmesin.
Sofranız bereketli
olsun.
Memleketimin
lezzetleri bitmesin; bizim de memleket hasretimiz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder