1 Aralık 2025 Pazartesi
SEVGİLİYE MEKTUP 2025
SEVGİLİYE MEKTUP 2025
-Altıncı ölüm yıl dönümü münasebetiyle-
Rüştü KAM
31 Mayıs 2025
Canım Sevgilim…
Sana hâlâ mektuplar yazıyorum. İçimi döküyorum.
Çünkü ben inanıyorum ki: Sen bir yerlerdesin, ve duyuyorsun beni. Hissediyorum.
Güzelim ben seni hiç eksiltmedim. Bahçedesin… çaydasın… çocuklardasın… kitapların satır aralarındasın… Ellerimi açıp dua ettiğim her anımdasın…
Velhasıl her yerdesin.
Kalbime emanet ettiğin o büyük sevdayla beraberim…Ama çok özledim seni be güzelim.
Gülüm,
Bizlere veda edip gidişinin üzerinden ne kadar yıl geçti, bilmiyorum.
Sen yoksun ve hayat devam ediyor.
Zaman tutmayı bıraktım.
Takvimlerin ne anlamı var ki, sen yokken?
Yıllar geçip gidiyor işte…
Ama bazı anlar var ki, unutulmuyor.
Bazı günler, takvimden silinmiyor.
Bak işte…
Sen gideli tam altı yıl olmuş.
8 Temmuz 2019.
O sabah benim için hayat ikiye ayrıldı:
Seninle olan ve sensiz kalan…
İnsan başta anlamıyor, zamanın, birini değil, kendini götürdüğünü...
Sesin azalmaya başlıyor önce, sonra adımların unutuluyor evin içinde.
Kahvaltı sessizleşiyor.
Perdeler bile farklı dalgalanıyor.
Ama yine de alışılmıyor be gülüm.
Ne adını unutturuyor zaman, ne varlığını silebiliyor.
Sen gittin ama bir yanım hâlâ senin yanında duruyor.
Gün geliyor gülüşün, bey deyişin düşüyor aklıma, içim ısınıyor.
Gün geliyor sessizce bir dua oluyorsun dudaklarımda, yüzüm düşüyor.
Ama her hâlükârda, varsın be Gölüm.
Bu hayattan çekilmiş olabilirsin ama benden çekilmedin.
Sen benim tamamlayamadığım cümlemsin.
Yarım kalan şiirimsin.
Eksik ama güzel kalan her şeyde seni görüyorum.
Unutulmadın.
Unutulmayacaksın da.
Güzelim ruhun şâd olsun.
Dışarıdan bakıldığında her şey sorunsuz gibi görünüyor …
İşler, sorumluluklar, dernekler, belgeler, oradan oraya koşturmalar…
Ama içinde Sen olmayınca, hiçbir şey tam olmuyor.
Bir yanım hep eksik. Hep suskun.
Zaman buldukça, senin çok sevdiğin o bahçeye gidiyorum;
Hani, birlikte çimenlerin üzerine oturup, çay içmeyi hayal ettiğimiz o bahçeye.
Evet evet, lavanta kokulu o yeşil bahçemize…
Orada sessizliğe gömülüyorum.
Adımlarımı dikkatle atıyorum.
Seni incitmekten korkuyorum.
Sanki toprağın her karışında senin izlerin var.
Rüzgâr bile senden bir parça taşıyor. Alıyorum rayihanı.
Bugün de oraya gideceğim, bugün 8 Temmuz, Senin hatırana hayır dağıtacağım komşulara.
Her sene yapıyorum bunu. Biliyorum ki; haberdarsındır. Onların duası ulaşıyordur sana.
Ama, Zülfikâr’ımızı her zaman götüremiyorum bahçeye.
“Orası bana iyi gelmiyor” diyor.
Senden sonra iyice içine kapandı. Çok suskun…
“Annemin hatıraları var orada, ağır geliyor bana…” diyor.
Ben de sadece başımı sallayabiliyorum.
Ne diyebilirim ki?
Ne desem eksik kalıyor zaten…
Sen bilirsin onu; her şeyi içine atar.
Senin eksikliğinin ecel ile ilgili olduğunu…O, benden daha iyi biliyor bunu sen de biliyorsun.
Ama ben ona eceli anlatacak kelime bulamıyorum.
Yok ki bulayım…
Güzelim,
Hani yıllardır bir kenara iliştirdiğim o hatıralarım vardı ya…
Sen bana hep “Bunları kitaplaştır” der dururdun.
Ben de “Olur inşallah” der ve geçiştirirdim ya…
Gözün aydın, o iş oldu.
Toparladım o hatıraları.
Kitap yaptım. Hem de 500 sayfa.
Adını çocuklar koydu:
“Bir Hezarfenin Sergüzeşti – Kolak Köyü’nden Berlin’e”
Hoşuna gitti biliyorum…
Gülüyorsun şu an. Hem de gözlerinin içiyle.
Keşke sen de burada olsaydın be güzelim…
Sana da bir kitap imzalasaydım.
O sayfaya adını yazsaydım, göz göze…
Dur, dur bitmedi, bir müjdem daha var; bir de o eski “Dini Bilgiler” kitabım vardı ya…
Onu da güncelledim. 600 sayfa oldu.
Yeni neslin anlayacağı, sade ve açık bir dille yazdım.
Onun adını da çocuklar koydu:
“Modern Dinî Kılavuz – Gelenek ve Modernite Arasında Kalmışlar İçin”
İki kitabı da sana ve anne-babama ithaf ettim.
Niğmet kızımızla birlikte tashih ettik.
Onun da sana selamı var. Hakikatli kızdır Niğmet.
Zaten son Paris gezisinde beraberdiniz onunla…
Bak güzelim, sıkı dur şimdi.
Çok önemli bir haberim daha var. Dur çekiştirip durma, söyleyeceğim işte.
Azıcık sabret. Acelen ne?
Çocuklarımızın, çocuklarımızın ikincisi de evlendirdim…
Evet, inanmayacaksın ama Dilruba da evlendi.
Doğru söylüyorum. Vallahi evlendi. Bembeyaz gelinliğiyle Melekler gibiydi.
Bak şimdi, şimdi ağlamanın sırası mı?
Yani güzelim… ağlayasın diye yazmadım ben bunları.
Hayalin gerçek oldu diye yazıyorum.
Sevinç gözyaşları onlar, biliyorum elbet.
Şimdi de kiminle diye soracaksın, dur, sormadan hemen söyleyeyim;
Eritreli bir delikanlıyla evlendi.
Çok iyi anlaşıyorlar.
Allah muhabbetlerini daim kılsın.
Sen şimdi “Eritre nere, Berlin nere?” diyorsun.
Kader ağını öyle kurmuş ne yapabiliriz ki güzelim…
“Kaderin üzerinde kader var.”
Bana da yalnızca hayırlı olsun demek düştü.
Evet…
Hayat, ailemizi garip bir şekilde genişletti.
Biz Denizli’den Almanya’ya…
Çocuklar da Mardin’den Eritre’ye uzandılar.
Bakalım Zülfikar’ımız bizi daha nerelere götürecek.
Bir de onu baş göz edebilseydim…Sen de hep onu düşünürdün, bilmez miyim.
Dur bakalım, bir gün o da olur inşallah.
Kader, yollarımızı ilmek ilmek dokuyor; farkında bile olmuyoruz.
Ben bazen susuyorum, bazen sadece izliyorum.
Elimden geleni yapıyorum: Dua ediyorum, çabalıyorum, sabrediyorum.
Ama yoruldum be güzelim... Hem de çok yoruldum.
Sensiz olmuyor işte.
Senin yerin dolmuyor işte, bunu herkes bilir.
Eksiklerim oldu elbet… ama sevgim hiç eksilmedi be Gülüm.
Bir görseydin çocuklarımız ne kadar mutluydu. Birlikte yaşamın ilk adımını atıyorlardı.
Gözlerinde huzur vardı, sevinç vardı.
Gülüşleriyle dünyam aydınlandı.
Ve ben onlara baktıkça seni gördüm…
Sanki senin sıcaklığını taşıyorlardı,
Sanki senin yarım kalan cümlelerini tamamlıyorlardı.
Anne sevgisi başka bir şeymiş.
Ben babalık ettim, ettim ama anne şefkatiyle saramadım ki onları.
Yine de elimden gelenin en iyisini yaptım elbet.
Bazen sakince bekledim, bazen içimden taşanlarla sustum.
Ama hep dua ettim:
Sana, çocuklara, bize...
Dilruba’nın düğününü,
senin çok sevdiğin, ama bir türlü doya doya oturup tadını çıkaramadığımız o bahçede yaptık.
İnan, her şey tam senin hayal ettiğin gibiydi.
Aile arasında, sade ve sıcak bir düğün oldu.
Zaten Dilruba da öyle istedi.
Hatta, kına bile yapmadı. “Annem olmayınca kına benim neyime,” dedi…
Senin öğrencilerin de oradaydı. Onları öyle toplu halde görünce, aralarında seni görür gibi oldum.
Oğlan evi de Frankfurt’ta düğün yaptı. Oraya da gittik.
O da çok güzel geçti. Çifte düğün oldu.
Kızımız mutluydu. Hem de çok.
Ailesi de iyi bir aileye benziyor.
Damadın da babası vefat etmiş… Allah rahmet eylesin.
Nikâhı yine Ömer Hoca kıydı. Sağ olsun, kırmadı bizi.
Ben konuşma yapacaktım.
Ama… yapamadım.
Sesim titredi.
Kelimeler içime oturdu.
Boğazım düğümlendi.
O yüzden konuşma metnini Hureyre’ye verdim.
Zaten yapamayacağımı bildiğim için önceden söylemiştim ona.
O da çok güzel okudu. Maşallah.
Duyguyu, olduğu gibi aktardı.
Ben onu dinlerken sadece sana baktım…
Elini tuttum. Dizimin üzerine koydum.
Ve yine, “Keşke,” dedim.
Sonsuz bir keşke daha…
O konuşmayı ikimizin adına yazdım elbet.
Bakalım sen beğenecek misin?..
Değerli dostlar, kıymetli misafirler,
Hepiniz hoş geldiniz. Her birinize yürekten sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.
Bugün, hayatımın en özel ve en anlamlı günlerinden birini yaşıyorum.
Ve sizler, bu ana şahitlik ediyorsunuz.
Kalbimde hem tarifsiz bir sevinç var hem de derin bir hüzün.
Çünkü insan, en mutlu anlarında bile, bazen içinde bir burkulma hisseder.
Bugün, biricik kızımı… gözümün nurunu, yıllarca sevgiyle, el bebek gül bebek büyüttüğüm yavrumu, kendi elleriyle kuracağı, büyüteceği, yeşerteceği yuvasına uğurluyorum.
Evlat sahibi olunca daha iyi anlıyor insan; zaman ne kadar da hızlı geçiyormuş…
Daha dün, minicik ellerinden tutup okula götürüyorduk onu.
Pencereden bakıp, sırtında o ağır çantasıyla nasıl paytak paytak yürüdüğünü izliyorduk.
İşte o çocuk… bugün gelinliğiyle yepyeni bir hayata adım atıyor. O bizim kızımız Dilruba.
Biz onunla birlikte uzun bir yol yürüdük.
Bazen yan yana, bazen uzaktan…
Ama hep kalbimizin tam ortasındaydı.
Şimdi o yol başka bir yöne doğru kıvrılıyor.
Bu bir ayrılık değil; hayat dediğimiz uzun hikâyede yeni bir sayfa, yeni bir başlangıç.
O iyi bir kızdır. Hem de çok iyi. Onu annesi yetiştirdi.
Vefalıdır, merhametlidir, yüreği geniştir, bulunduğu meclise güneş gibi doğuverir.
Bu güzel hasletlerinin çoğunu annesinden almıştır.
O vefakâr kadından…
O cefakâr anneden…
Bugün aramızda yok o.
Ama biliyorum ki, işte oralardan bir yerlerden bizi seyrediyordur.
O kızını yalnız bırakmaz. Kızının gelinliğine, mutluluğuna, yüzündeki gülümsemeye tanıklık ediyordur.
Rabbim Fatmana’mın o güzel insanın mekânını cennet eylesin.
Hatırasını yüreğimizde daim kılsın.
Güzel kızım, kıymetlim,
Bil ki biz her zaman seninleydik…
Bundan sonra da hep seninle olacağız.
Sakın üzülme ve korkma, aradığın zaman o bıraktığın yerde seni bekliyor olacağız.
Sevgili kızım,
Gözümün nuru yavrum,
Sana nasihatim var, az kulak veresin:
Artık sen bir evin hanımı, başka bir ömrün yoldaşısın.
Şunu hiç unutma: Yuva dört duvarla kurulmaz.
Yuva; anlayışla kurulur… ama sevgiyle, sabırla ve emekle büyür.
Ve ancak böyle ayakta kalır.
Her evde zaman zaman rüzgârlar eser; bazen hafif bir esintiyle serinletir, bazen de sert bir uğultuyla savurur.
Ama mühim olan, o rüzgârı fırtınaya çevirmemektir.
Evlilik, inatla değil; sevgiyle, saygıyla yürür.
Hayat, şikâyetle değil; şefkatle güzelleşir.
Eşin artık senin kader arkadaşın…
Ona karşı nazın da olsun, vefan da.
Güzel kızım,
Eşine karşı sesin değil, kalbin yükselsin.
Eşinin annesi senin de annen olsun,
babası senin de baban…
Onları dışlama ki, sen de dışlanmayasın.
Adaletli ol.
Haksızlık etme.
Ama haksızlık karşısında da susma.
Sevgili İbrahim,
Bugünden itibaren sen de artık benim bir evlâdımsın.
Üçüncü oğlumsun.
Sana yalnızca bir kız evlât vermiyoruz biz…
Sana bir ömrün hatırasını, yılların emeğini,
bir annenin duasını ve bir babanın kalbini emanet ediyoruz.
O bizim kıymetlimizdir.
Onun bir damla gözyaşına dünyaları değişmeyiz.
O bizim sevinç kaynağımız, içimizdeki neşedir.
Onun neşesi sönmesin… ışığı eksilmesin. Aman ha dikkat edesin.
Onu sev, koru, gözet ki…
Sen de sevilesin, gözetilesin.
Sadece gülüşünde değil, sessizliğinde de, gözyaşında da yanında ol.
Unutma oğlum, evlilik sadece güzel anları paylaşmak değildir.
Zorlukları birlikte omuzlamaktır.
Nikâh masasında verdiğin o sözü daima hatırla:
“İyi günde, kötü günde birlikte olacağız.”
Bu bir vaat değil…
Bu, bir namus sözüdür.
Bu, birlikte yürünmesi gereken bir yoldur artık.
Bir yuvayı ayakta tutan beş temel esas vardır unutmayasın:
Sevgi,
Saygı,
Sadakat,
Sabır ve
Emek.
Artık “ben” değilsiniz bundan sonra, “biz”siniz.
Bu yuvayı birlikte kurdunuz.
Birlikte büyütecek, birlikte yeşerteceksiniz.
Ve meyvesini birlikte toplayacaksınız.
Sevgili oğlum,
Hata yapmaktan korkmayın.
İnsanız, elbet hata yaparız.
Ama hatada ısrar etmeyesin.
Birbirinize gönül koyabilirsiniz, bu insani bir şeydir.
Ama sakın gönül yıkan olmayasın.
Birbirinizin eksiğini tamamlayın, fazlalıklarınızla övünmeyin.
Ne yaşarsanız yaşayın, ne olursa olsun, birbirinizin elini sakın bırakmayın!
Kalbiniz, birbirine daima sevgi ve saygı sinyalleri göndersin.
Yüzünüzü birbirinizden asla çevirmeyin.
Çünkü bu hayat; "keşke"lerle oyalanacak kadar uzun değildir.
Güzel Mevla’m;
Yuvanıza huzur, gönlünüze muhabbet, ömrünüze bereket versin.
Ayağınıza taş değdirmesin. Kazancınız helal, rızkınız bol ve bereketli olsun.
Kötülerle ve kötülüklerle karşılaştırmasın; iyilerle, iyiliklerle yolunuzu kesiştirsin.
Çocuklarınız evinizin neşesi, kalbinizin armağanı olsun.
Mevla’m onları korusun, gözetsin, yolundan ayırmasın.
Sizlere, bir ömür boyu O’nun yolunda yürüyen gerçek birer kul ve birbirine sadık eşler olmayı nasip etsin.
Bu özel ve güzel günde, aramızda olmasa da yüreğimizde her daim yaşayan eşime, 46 yıl bu yollarda beraber yürüdüğümüz can yoldaşıma,
Rabbim’den rahmet diliyorum.
Bugün burada bizimle olan, bu sevince ortak olan herkese gönülden teşekkür ediyorum.
Ve şimdi…
Sizleri, eşimin ruhuna birer Fatiha okumaya davet ediyorum.
Canım sevgilim…
Yıllar geçti, acım dinmedi, yokluğun eksilmedi. Ama ben, senden öğrendiğim gibi, güçlü durmaya çalışıyorum.
Sen gittin ama ben seni bırakmadım.
Dualarıma kazıdım adını.
Çocuklarımızla, hatıralarınla, sevdanla yaşıyorum.
Ve şimdi, bu mektubu bitirirken sana bir teklifim var bilirim beni kıfrmazsın:
Senin o köşkünün bir köşesinde benim için de bir yer ayır.
Çünkü bir gün oraya geldiğimde, yine dizine başımı koymak isterim. Parmaklarını saçlarımın arasında usul usul gezdirmeni isterim.
Aynı köşkte. Aynı sessizlikte. Aynı muhabbetle.
Dünyada yarım kalan ne varsa, orada tamamlayalım isterim.
Ben yine sana kitaplarımı okuyayım, sen gözlerinle dinle isterim.
Ben yine sustuğumda, gözlerime bakıp bsni anlayıveresin isterim.
Çocuklarımız kendi yuvalarını kuruyorlar, zaman hızla akıyor…
Ama içimdeki sevda yerinde öylece duruyor.
Sen gittiğinden beri, kalbim hep bir yere bakıyor.
Oraya…Senin olduğun yere.
Sana…
Özlemle, inançla, sonsuz bir sadakatle…Ben bu dünyada neyi tamamladıysam, bir gün gelip onları sana anlatacağım.
O gün, yeniden “biz” olacağız.
Ve bu mektup da yarım kalmayacak.
46 yıl aynı sofrayı, aynı duayı, aynı suskunluğu paylaştığın eşin;
Rüştü KAM
DOĞU TÜRKİSTAN
ÇÖLÜN SESSİZ ÇIĞLIĞI: DOĞU TÜRKİSTAN’DAN YÜKSELEN BİR FERYAT
Rüştü Kam
10 Temmuz 2025
Türk Eğitim Derneği/ Berlin
Bazen haritalarda yer alan coğrafyalar, insanlığın vicdanında çok daha geniş bir yer kaplar. Doğu Türkistan da öyle bir yer. Adı, Çin yönetimindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak yazılsa da, orası bizim için hâlâ Doğu Türkistan’dır. Çünkü orada hâlâ ezanların susturulduğu, mezar taşlarının söküldüğü, çocuklara “Ayşe” adını vermenin yasaklandığı bir toprak var. Ve o toprak, yalnızca Uygurların çile çektiği bir toprak değil, insanlığın ortak vicdanı olmalıydı.
Bana Muzaffer Türk kardeşim haber verdi. “Hocam, Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa buradalar. Yanlarında başkan yardımcısı Zümret Ay ve Berlin Bölge Başkanı Gheyyur Qurban da var. Federal Alman Parlementosu’nda Sreprenitsa soykırımını anma münasebetiyle buradalar. İlgini çeker mi” dedi.
10 Temmuz günü Türk Eğitim Derneği’nde bir tantım toplantısı yapmaya karar verdik ve bir gün içinde organize olduk. 40 kişi kadar ilgili katılımcıya ulaştık. Canlı yayın da yaparak daha fazla insanımıza ulaşmaya çalıştık.
Amacımız yapabildiğimiz kadarıyla çölün sessiz çığlığını insanlarımıza duyurmaktı. Elhamdülillah duyurduk da.
Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Turgunyan Alawdun ve eski başkan Dolkun İsa, Doğu Türkistan’da yaşananları kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir dille anlattılar. Seslerinde ne kin vardı, ne öfke; yalnızca içleri yanmış bir milletin çaresizliği vardı. İçleri yanıyordu. Bizlerin içini de yaktırlar. Konuşulanlardan bir özet ayne şöyle:
Turgunyan Alawdun:
“Biz Uygurlar, İslam’la 720 yılında tanıştık. Sizler Karahanlılardan sonra batıya, Anadolu’ya yürüdünüz; biz ise o topraklarda kaldık. Bugün elimizde 1 milyon 800 bin kilometrekarelik bir vatan toprağı var. Üzerinde özgürce tasarruf edemediğimiz, yaşayamadığımız topraklar bunlar.
Toprağımızın yalnızca yüzde beşi yaşamaya müsaittir. Diğerleri çöldür; kocaman ve sessiz bir çöl. Ve o sessizlik bugün, bizim mezarlıklarımızda, camilerimizde yankılanıyor. Bizim ne talihsiz başımız varmış meğer. Ne bedeller ödedik, hâlâ da ödüyoruz. 18 bin caminin yerle bir edildiği topraklar oralar.
Camilerimizin yerinde bugün oteller var, spor salonları var, hastaneler var... Hatta tuvaletler var. Ne kadar acı değil mi? Kutsal olanın yerine dünyevî olanı diktiler. Gözümüzün önünde, dünyanın, İslâm âleminin gözünün önünde yaptılar bunu. Bizim gücümüz yetmedi mani olmaya, gücü yetenler de omuz vermediler. Bugün Çin’de yalnızca bedenlerimizi değil, ruhumuzu da öldürmek istiyorlar. Biz bugün Berlin’de Federal Alman parlamentosunda Sreprenitsa soykırımının 30. Yılı münesabetiyle konuştuk. Derdimizi orada anlattık. Arkadaşlar, Bizim için soykırım yalnızca öldürülmek değildir; bizim için soykırım dilimizi, inancımızı, kimliğimizi silmektir, yok etmektir, namusumuzun çiğnenmesidir. Ayakta kalan beden neye yarar ruhu öldürüldükten sonra? Öldüğün zaman bir kere ölürsen, gözünün önünde hergün aynı şeylere maruz kalırsan hergün yeniden bir daha ölürsün. Bu soykırım değildir de nedir?
Dolkun İsa:
Arkadaşlar; bugün Doğu Türkistan’da “Selamün aleyküm” demek yasaktır.
Evinde Kur’an bulundurmak yasaktır.
Oruç tutmak, namaz kılmak, Uygurca konuşmak yasaktır.
Çocuklarımıza “Hatice”, “Ahmet”, “Fatma”, “Ali” adını koymak yasaktır.
Kimin mezarı nerede bilinmez olmuştur. Ben Almanya’da yaşıyorum. Ülkeme giremiyorum. Annem babam öldüler ama ben onların cenazesinde bulunamadım, mezarlarını nerededir, var mıdır yok mudur onu dahi bilemiyorum.
Mezarlıklar düzlenmiş, yerlerine binalar dikilmiş. Tarih yok edilmiş. Hafıza silinmiş.
Arkadaşlar bir milletin ruhu, gökyüzünden silinmiş.
Ve daha beterini söyleyeyim:
Çinli birine organ nakli mi lazım? Uygur tutsaklardan uygun biri bulunur; organı alınır, hesap soramazsın.
Daha ne diyeyim ne anlatayım ben size?
Bu çağda Uygur Türkü’nün organının köle pazarında satılıyor olmasından daha vahimi ne oalabilir. Bir Çinliyi yaşatmak için sağlıklı bir Uygur’un böbreğini almanın suç sayılmadığı bir ülke tahayyül edebiliyor musunuz? İşte orası benim ülkem. Doğu Türkistan.
Daha ne diyeyim ben size, bu soykırım değildir de nedir? Bizler Uygur Türkü’nün sesini duyurmak için buralarda bedel ödüyoruz, annemiz babamız ve 40 milyon uygur halkı da Doğu Türkistan’da bedel ödüyor.
Arkadaşlar biz Müslümanız, Müslüman, gel gör ki, İslam ülkelerinden cılız da olsa bir ses yükselmiyor. Biliyor musunuz, ben Türkiye’ye de giremiyorum.
Dünya sessiz..
Birleşmiş Milletler raporlar yayınlıyor, ama Türkiye ve diğer İslam ülkeleri susuyor. Raporları Avrupa ve Afrika’nın bazı ülkeleri onaylıyor; biz yine susuyoruz.
Ey Anadolu halkı,
Siz Anadolu’da huzur içinde büyük bir iştahla sahur yaparken, Doğu Türkistan’da iftar sofrası kuramayan kardeşlerimiz var.
Biz burada Ayşe derken, oradaki insanlar Ayşe’nin ismini akıllarından bile geçiremiyorlar.
Biz burada Kur’an okurken, orada Kur’an’ı evinde bile saklayamıyorlar. İşte bunlar Uygur halkı. Korkudan tiril tiril titriyorlar.
Çin’in “eğitim kampı” dediği kamplarda 3 milyon Uygur tutuluyor. Eğitimin konusu zulüm, diploması ise sessizlik.
Dolkun İsa sözlerini şöyle bitirdi:
“Evet arkadaşlar biz bu bedeli ödüyoruz. Ödemeye de devam edeceğiz, taki özgürlüğümüze kavuşuncaya kadar. Ben Türkiye’ye bile giremiyorum, olsun belki bir gün onlar da anlayacaktır beni. Çünkü onlar korkuyorlar. Bir Uygur’un Çin soykırımının ülkelerinde anlatılmasından korkuyorlar.
Soruyorum size; bir halkın ruhu kaybolduktan sonfra, geriye ne kalır? Sadece boş bir beden kalır. Ne işe yarar o beden? Hiç?
Ne gariptir ki dünyada bazı acılar yalnız yaşanıyormuş. Biz bu acıyı yaşıyoruz.
Doğu Türkistan yalnız. Hem de çok yalnız.
Ama unutmayalım: Bazı yalnızlıklar insanlığın utanç defterine kazınarak yazılır. Ve bir gün o defter açıldığında, kim nerede durduysa, adı da oraya yazılır. Allah’a emanet olunuz.”
TÜRKİYE'NİN DARBELERLE İMTİHANI
TÜRKİYE'NİN DARBELERLE İMTİHANI
"Bu ülkede darbeler sadece yönetimi devirmedi; milletin hafızasını, inancını, iradesini de yaraladı."
Berlin – Rüştü KAM
14 Temmuz 2025
Türkiye’de darbeler tarihi 15 Temmuz ile başlamaz. Aksine, 15 Temmuz bir finaldir; belki de “darbelerin son çırpınışı”dır. 15 Temmuz’u diri tutmak ve diğerlerini unutturmak ise maksat yanlış bir yaklaşımdır. Aynı hassasiyet yapılan diğer darbeler konusunda da gösterilmelidir. Her darbenin mağduru vardır. Onlar da vatan evladıdır.
Bu ülkede “boru”yu eline geçiren herkes darbe yapmıştır. Bu bir metafor değil, gerçekliğin ta kendisidir. Askerin gölgesi, yıllarca siyasetin, hukukun ve toplumun üzerine düşmüştür. Demokrasiye her on yılda bir “ayar” verilmiş; sandığın üstüne postal izi bırakılmıştır. Eğer Türkseniz, üstüne üstlük bir de Müslümansanız, yetmezmiş gibi bir de başbakanınız veya cumhurbaşkanınızın İslamî hassasiyetleri varsa, darbe bu topraklarda kaçınılmaz olur.
Mesela;
27 Mayıs 1960 sabahı ordu yönetime el koydu. Başbakan Adnan Menderes, bakanlarıyla birlikte tutuklandı. Yassıada’da kurulan mahkemelerde yargılandı ve sonunda idam edildi. Ülkenin seçilmiş lideri darağacında sallandırıldı. Bu, Türkiye'nin askerî vesayete teslimiyetinin resmî başlangıcıydı.
12 Mart 1971’de bu kez meclis feshedilmeden bir muhtıra verildi. “Ya istifa ya tank” denilerek hükümet baskıyla görevden alındı. Bu “postalsız darbe”, askerin siyaset üzerindeki etkisinin nasıl sinsice sürdüğünün bir göstergesiydi.
12 Eylül 1980 sabahı ülke yeniden tank sesleriyle uyandı. Generaller yönetime el koydu. TBMM feshedildi, siyasi partiler kapatıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. 5.000 genç yaşamını yitirdi, idamlar yapıldı. Kenan Evren hem darbenin mimarı oldu hem de cumhurbaşkanı. 1982 Anayasası’yla darbe, hukuki zemine taşındı.
28 Şubat 1997'de “postmodern darbe” yaşandı. Bu sefer tanklar sokakta değil, medyada ve MGK salonundaydı. Refah-Yol Hükümeti hedef alındı. Başbakan Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. İmam hatipler kapatıldı, üniversitelerde ve devlet dairelerinde başörtüsü yasaklandı. İslamî kimliği olan ne varsa baskı altına alındı. “İrtica” bahanesiyle halkın değerleri kriminalize edildi. Binlerce Müslüman vatan evladı mağdur edildi, üniversite okuma hakları ellerinden alındı.
27 Nisan 2007'de ordunun internet sitesinde yayınladığı “e-muhtıra” ile AK Parti hükümetine aba altından sopa gösterildi. Gerekçe aynıydı: Laiklik tehlikede! Aslında tehlikede olan, halkın kendi seçtiğini iktidarda tutma kararlılığıydı. Ama bu kez hükümet geri adım atmadı. Bu direniş, askerî vesayetin çözülmeye başladığı dönüm noktası oldu.
15 Temmuz 2016'da ise bu kez FETÖ adlı bir yapı, askerî üniformanın içine sızarak darbeye kalkıştı. Meclis bombalandı, insanlar sokakta vuruldu. 253 kişi şehit oldu. Halk, ilk kez tankların önüne bedenini siper ederek bir darbeyi püskürttü. Bu, Türkiye'nin darbeler tarihindeki en kanlı ama en onurlu direnişi olarak kayıtlara geçti.
Darbelerin bu ülkeye kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Ne demokrasi, ne adalet, ne kalkınma… Her seferinde milletin iradesi çiğnendi, korku düzeni kuruldu. Ama artık ezber bozulmuştur. Darbeyle başbakanı bile asılmış olan bir millet, o gün kendisine yönelen namluyu tutmasını bilmiştir.
Kemalizm üzerinden, demokrasi üzerinden ve din üzerinden menfaat devşirmeye çalışanlar dün olduğu gibi bundan sonra da olacaktır. Farklı dönemlerde, farklı ideolojik görünümler altında; değişik isimlerle kendilerini halka tanıtan kişi ve kurumlar, legal ya da illegal yollarla kamuoyunu etkilemeye çalışacaktır. Bu nedenle devlet aklı, yalnızca geçmişin hatıralarına değil; geleceğin ihtimallerine karşı da her zaman uyanık olmak zorundadır. Zira modern dünyada tehdit yalnızca askerî değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik, dinî ve ideolojik biçimlerde de tezahür etmektedir.
Bütün bunlardan dolayıdır ki; bugün sadece 15 Temmuz’un değil, bütün darbelerin lanetlenmesi gerekir. Yalnızca 15 Temmuz’u gündeme alarak diğerlerini unutmak veya unutturmak ise maksat bu yanlıştır. Bu yanlışın ilerleyen zamanlarda ağır bedelleri olabilir. 15 Temmuz unutulmamalıdır elbette; ama 28 Şubat da unutulmamalıdır, Adnan Menderes ve arkadaşları da unutulmamalıdır…
Sadece 15 Temmuz’a odaklanarak diğer darbelerin mağdur ettiği vatan evlatları da unutulmamalıdır.
15 Temmuz önemlidir; çünkü Türkiye’nin o gece verdiği mücadele, darbelerin finali olması hasebiyle önemlidir. Bu kalkışmaya direnen halk, aynı zamanda emperyal aklın vesayet projelerine, vekâlet örgütlerine ve içeriden çökertme girişimlerine direnmiştir. Bu gerçeklik, uluslararası ilişkiler bağlamında Türkiye’nin güvenlik ve dış politika stratejilerini yeniden tanımlamasına neden olmuştur.
15 Temmuz bize bir kez daha şunu göstermiştir: Modern zamanlarda savaşlar sadece cephelerde değil; eğitim kurumlarında, medya ağlarında, yargı salonlarında ve dijital platformlarda verilmektedir. Devletler artık yalnızca tankla değil, algıyla da kuşatılmaktadır. Evet, Türkiye bu yeni nesil kuşatmayı görmüş ve kendi öz gücüyle yarmayı başarmıştır.
Sonuç olarak, 15 Temmuz gecesi Müslüman Türk milleti, vatanına ve bağımsızlığına olan bağlılığını sadece sözle değil, canı pahasına ortaya koymuştur. Bu kalkışma, ihanetin coğrafyası ve dini olmadığını; ancak direnişin bir millete karakter kazandırdığını göstermiştir. Artık bu millet, sadece darbeye direnen bir halk değil; aynı zamanda küresel vesayet sistemine “dur” diyebilen bir iradenin de sahibidir.
Hiçbir darbeyi unutmadık, asla da unutturmayacağız.
Bitirirken:
Her darbe, halkın devlete güvenini zedeledi. Umutla oy verdiği yöneticilerin asker postalıyla devrilmesi, demokrasinin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Toplum sindirildi. Gözaltılar, işkenceler, fişlemeler sıradanlaştı. Darbelerle birlikte korku kültürü yayıldı. Konuşan değil, susan bir toplum üretildi. İnsanlar devletle arasına mesafe koydu, sivil inisiyatifler güçsüz hale geldi. Özellikle genç kuşaklar siyasetten soğutuldu, “ülkeyi konuşmak” bile tehlikeli sayıldı.
Darbeler siyaseti resetlemedi; çürüttü. Seçilmişler görevlerinden edildi, partiler kapatıldı, liderler yasaklandı. Meclis devre dışı bırakıldı. Her darbenin ardından yeni bir anayasa yapıldı; ama bu metinlerin hiçbiri halkı değil, devleti koruyan metinlerdi. Seçimler ertelendi, sivil yönetim askıya alındı. Bürokrasiye “vesayet aklı” yerleşti. Askerî müdahaleler, siyaseti halka değil merkeze karşı sorumlu hale getirdi. Millî irade değil, “binlerce yıllık devlet aklının yerine geçen darbe aklı” kazandı. Bu da çoğulculuğu ve demokratik gelişimi engelledi.
Darbelerin ve darbecilerin vazgeçilmez hedefi ise her zaman dindar halk kesimleri oldu. İslamî hassasiyetleri olan liderler, partiler, kurumlar hep “irtica” yaftasıyla bastırıldı. 28 Şubat’ta başörtüsü yasağı eğitim hakkını gasbetti. İmam hatipler kapatıldı, Kur’an kurslarına sınırlamalar getirildi. Camiler fişlendi, vaazlar kontrol altına alındı. İslamî dernekler, yayınlar, fikirler baskılandı. Bu durum din ile devlet arasına derin bir mesafe koydu. Müslüman kimlik, potansiyel tehdit gibi muamele gördü. Oysa toplumun büyük çoğunluğu Müslümandı; baskılanan halkın ta kendisiydi.
Ben derim ki; asıl yapılması gereken şey, her yıl sadece 15 Temmuz’u anmak olmamalıdır. Önümüzü kapatan ne kadar köhnemiş benzer kafa yapısı varsa, onlar da tahlil edilmeli ve onlara karşı da çözümler üreterek Türk Milletinin geleceği inşa edilmelidir.
CARL OSMAN
CARL OSMAN
DUVARIN DİBİNDEKİ BU MEZAR TAŞI KARL OSM AN'A AİTTİR.
Öncesinde mezarlığın içindeki bir mezara ait olan bu taş. Şimdilerde duvarın dibine taşınmış. Sahip çıkılmaz ise yarın buradan da kaybolacaktır. Türk Eğitim derneği 2023 yılında Almanya'daki Türk izlerini takip etti. Bu mezartaşı o izlerden bir izdir.
Almanya'da görev yapan Kültür müdürleri 2023 yılına kadar buralara uğramamışlar. 2023 yılından beri uğrayan olomuş mu diye soruşturdum ama yine de uğramamışlar. Bu durumda bir vatandaş olarak şu soruyu sorma hakkına sahibim. Kültür ve Turizm Müdürleri Almanya'da ne iş yaparlar?
KARL OSMAN KİMDİR?
38 yıl vaftiz baskısına dayanan Carl Osman, mezar taşındaki bilgilerinden anlaşıldığı üzere, 1655 yılında İstanbul’da doğmuş ve 1688 yılında Belgrad önlerinde tutsak düşmüş. 1724 yılında Rügland’da (Frankonya) vaftiz edilen Carl Osman 47 yıl hizmette bulunmuş, 1735 yılında, 80 yaşında iken ölmüş...
Osman'ın mezarı bugün Almanya'nın Ansbach kenti yakınlarındaki Rügland köyündeki mezarlıkta bulunuyor...
Mezar taşı, oradaki herhangi bir mezara ait değil. Osman'ın mezarına mutlaka birisini koymuş olmalılar. Mezar taşı orada duvarın dibinde öylece duruyor. yetkililer veya Ansbach civarında yaşayan Türkler bu mezar taşına sahip çıkmalılar. Belediye ile konuşarak oraya küçük bir türbe yapılarak bu taş koruma altına alınabilir. Görüldüğü gibi taş yıpranmıştır. Tamamen kaybolmadan sahip çıkılması gerekir.
ALINGAN TARİHÇİLERE VE ONLARIN TAKİPÇİLERİNE
ŞÜKRETMESİNİ BİLMEYEN ALINGAN TARİHÇİLERE VE ONLARIN TAKİPÇİLERİNE
Berlin – Rüştü Kam | 2025
Nasıl başlayayım, nereden tutayım? Ağlayayım mı, güleyim mi bilemedim.
Koca koca unvanlar taşıyan insanların, neyi ne zaman ve niçin konuşması gerektiğini hâlâ kestiremediğini görmek içimi acıtıyor.
Kimlikli görünen ama kimliksiz davranan tarihçiler! bunlar.
Yetinmesini, şükretmesini bilmeyen, memnuniyetsiz bir güruh.
Hani derler ya, “Elinle ürküt, değnekle say” diye… İşte tam da onlardan!
Bu yazıda size tarihi dizilerden ve onların toplum üzerindeki etkisinden bahsetmek istiyorum.
Çünkü bu diziler son yıllarda sadece ekranlarımızı değil, bir milletin ruhunu da aydınlatıyor.
Kimliğini arayan gençlik, o yapımlarda unuttuğu köklerini buluyor. Kahramanlarına yeniden kavuşuyor.
Ne var ki, bu büyük kazanımı görmek yerine, sahnedeki bir şimşir ağacına takılıp kalan tarihçiler türedi memlekette.
Fatih dizisinin bir sahnesinde şimşir ağacından bahsedilmiş. Şimşirgil Hoca da hemen üstüne alınmış. Ardından da çıkıp “Efendim, beni hedef alıyorlar” diyerek kırgınlığını dile getirmiş.
Allah aşkına, asıl mesele siz misiniz; yoksa bu milletin tarih bilinci mi sevgili hocam. Bu alınganlık niye?
Sevgili hocam bir sahnedeki açıklamayı fırsat bilip kendine alan açmak istiyorsan bunun başka yolları da bulunabilir.
Kurtlar Vadisi’nden Alparslan’a, Kuruluştan Payitaht Abdülhamid’e kadar pek çok yapım, tarihi yalnızca sınav sorusu olmaktan çıkardı; gençlerin kalbinde sahici bir aidiyete dönüştürdü. Bunu görmek lazımdır.
Ama ne gariptir ki, bu dizilere dil uzatanların pembe dizilere tek kelime etmeye mecali yok.
Aile yapısını dinamitleyen, Türk ailesinin değerleri altüst eden yapımlara susanlar, söz konusu milli içerikler olunca keskin eleştirmen kesiliyorlar. Derdiniz nedir sizin?
Etmeyin, eylemeyin... Kendi topuğunuza sıkmayın!
Neymiş efendim, tarihi dizilerde kan varmış. Ne olacaktı? Tarih lale tarlasında mı yazıldı?
Hollywood’un oluk oluk kan akıttığı yapımlar "kültür ürünü" sayılıyor.
O filmlerdeki karakterler bilgi yarışmalarında çıkınca sevinip övünenler, sıra Türk yapımlarına gelince “şiddet propagandası” diyebiliyor.
Biraz insaf, biraz izan rica ediyorum…
Geçtiğimiz aylarda Berlin Türk Eğitim Derneği’nden 30 kişilik bir grupla Özbekistan’a, Kazakistan’a ve Balkanlar’a uzandık.
Gördüğümüz manzara şu: İnsanlar Türkçe konuşuyorlar.
Sorunca da cevabı net veriyorlar: “Türk dizilerinden öğrendik.”
Bu, sadece bir dil aktarımı değil; kültürün, kimliğin, tarihin sessiz ama derin bir ihracıdır.
Ve sevgili Şimşirgil Hocam, siz hâlâ bu yapımları küçümsemekte ısrar mı edeceksiniz?
Evet, elbette daha iyisi yapılabilir. Elbette eleştirilecek yanlar vardır.
Ama şunu asla unutmamalıyız:
Bir nesle “Sen busun” diyebilen, “Senin de kahramanların var” hissini verebilen işler alkışlanmalıdır. Lütfen.
Tarihi diziler, tarih kitaplarını açmayan çocuklara tarihi sevdiren araçlara dönüştü. Bunu görmek gerek.
Bir milleti millet yapan ortak hafızaya yaslanan bu yapımlar, üç beş sahne hatasıyla gözden çıkarılmamalıdır.
Bu vesileyle, tarih ve kültür dostu tüm yapımcılara, senaristlere, yönetmenlere ve oyunculara ve iyi niyetli pazarlığı olmayan tarihçilere kalpten teşekkür ederim.
Onların emeği sadece ekranlarda değil, gençlerin hayalinde, karakterinde yankı buluyor.
Her şey mükemmel olmayabilir belki ama...
Şükretmesini de bilmek gerek.
KARAEDNİZ ÇAYI ORGANİKMİŞ
BANA BİR KARADENİZLİ ARKADAŞIM ANLATTI; KARAEDNİZ ÇAYI ORGANİKMİŞ
“Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri kültür elçisidir.”
Rüştü KAM – Berlin
Bir dost meclisinden, bir çay hikâyesi…
Memleket meseleleriyle başlayan bir sohbette, laf döndü dolaştı, Çaykur çayına geldi. O çaydan, Karadeniz’in ekonomisine, oradan da Türkiye’nin dünyadaki varlığına uzanan içten bir sohbet haline dönüşüverdi…
Ne olacak bu dünyanın hâli?
Dostlarla oturuyorduk, dünya hâllerini konuşuyorduk. O meşhur soru bu meclise de geldi:
“Ne olacak bu dünyanın hâli?”
Derdi insan olan insanın olduğu her yerde bu soru sorulur. Bizim mecliste de eksik olmadı. Önce dünyayı konuştuk. Siyasetten girdik, ekonomiye uğradık, eğitim dedik, Türkiye'nin komşularını da andık sırasıyla. Sonra bir baktık ki, laf dönmüş dolaşmış, Çaykur çayına gelivermiş.
Çayın sıcaklığı, memleketin hatırası
Masada içtiğimiz çay Çaykur’du. Rizeli dostum Yavuz Pederlioğlu sordu:
— Hocam, sen Denizlilisin. Sana bu Çaykur çayı sevgisi nereden geliyor? Her yerde yazıyorsun, çiziyorsun, konuşuyorsun…
Gülümsedim.
— Sevgili Yavuz, Çaykur çayını sevmek için Rizeli olmaya gerek yok. Karadenizli olmaya da gerek yok. Türkiye’yi seven, Türkiye sevdalısı olan herkesin çayıdır ÇAYKUR.
Ben derim ki; Almanya’da 4 milyon Türk yaşıyor. Bunların yalnızca 1 milyonu düzenli olarak çay içiyor olsa ki; fazlası vardır ve kişi başı ayda 1 kilo çay tüketseler ki; tüketirler. Ayda 1 milyon kilo çay yapar, yılda 12 milyon kilo çay demektir. Yani 12 milyon ton. Düşünün, sadece Almanya’daki tüketim bile Karadeniz’e takla attırır. Karadeniz’in kalkınması, Türkiye’nin kalkınmasıdır.
Yirmi yıldır anlatıyorum
Evet, ben 20 yıldır bu meseleyi kendime dert ediniyorum. Yazıyorum, konuşuyorum. Gittiğim toplantılarda, konferanslarda, çay varsa masada; soruyorum Türk çayı mıdır? Evet diyorlar. Oysa o çay Türk çayı değil markası Türkçe olan bir çay. Sonra da başlıyorum anlatmaya; çay sadece içecek değildir, kültürdür, bilinçtir ve ekonomidir diyorum.
Az önce Yavuz söyledi: 15 Temmuz anma programına katılmış Berlin Büyükelçilik salonunda. Çaykur çayı ikram edilmiş orada. Eğer bu konudaki çabamın oraya bir damla katkısı olduysa, kendimi bahtiyar sayarım. Çünkü ben inanıyorum ve savunuyorum ki: Her Türk, bulunduğu yerde Türkiye’nin fahri elçisidir.
BİO yaz, Avrupa’yı kazan
Bak Yavuz, sana bir şey daha söyleyeyim. Eğer Çaykur'da bir tanıdığın varsa, selamımı söyle. Bir de şu teklifimi ilet ona:
Avrupa’da her geçen gün organik ürünlere olan ilgi artıyor. BİO marketler çoğalıyor. Duyduğuma göre, Çaykur çayına ilaç atılmıyormuş. Yani çay doğalmış, organikmiş, “BİO” imiş. Bak, sen de bunu onayladın.
O hâlde ne bekliyorsunuz? Çay paketlerinin üstüne büyük harflerle “BİO ÇAY” yazılsın. Avrupa’daki organik marketlerde yerini alsın. Pazar açık. Fırsat büyük. Fikir babası da burada: Rüştü KAM.
Çaykur yöneticilerine sesleniyorum:
Eğer bu toprakların çayını, gurbet elde yudumlayan bir Türk'ün yüzünde memleket tebessümüne dönüştürmek istiyorsanız, şimdi tam zamanı; organik çayla önce Avrupa pazarlarına, oradan da gönüllere girin.
BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET
BİR KADININ ELLERİNDEN DOĞAN MEDENİYET: FATIMA EL-FİHRİYYE VE DÜNYANIN İLK ÜNİVERSİTESİ
-Erkeklerin Çağında Kadınca Bir Devrim-
Berlin- Rüştü KAM
Sosyal Medya’da bir bilgilendirme yazısı okudum. “Dünyanın ilk üniversitesi bir kadın tarafından kurulmuştur” yazıyordu. Ankara Okulu tarafından servise konmuş. Dikkatimi çekti ve araştırdım ve de yazdım. Sonucu sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun okuyalım:
Tarih dediğimiz şey, maalesef çoğu zaman güçlülerin kaleminden çıkar. Bu yüzden nice hakikat, sessizliğin içinde kaybolur gider; nice büyük insan, gölgede kalır. Ama bazı isimler vardır ki, çağları aşarak gelir ve insanlığın alnına mühür gibi vurulur. İşte onlardan biri: Fatıma el-Fihriyye’dir.
Bugün dünyanın en prestijli üniversiteleri olarak anılan kurumların temelleri zannedildiği gibi Oxford, Bologna ya da Paris’te, Berlin’de atılmadı.
Tarihî kayıtlar ve UNESCO’nun da doğruladığı üzere, dünyanın hâlâ faaliyette olan en eski üniversitesi, 859 yılında bir kadın tarafından, hem de bir Müslüman kadın tarafından kuruldu: El-Karaviyyin Üniversitesi.
Bu bilgi tek başına bile insanı sarsmaya yeter. Neden mi?
Çünkü o dönem Avrupa’da kadınlar insan yerine konulmuyordu. 586 yılında Fransa’daki kilise konseyinde kadınların ruhu olup olmadığı tartışılıyordu.
Kadınlar okula gidemez, mülk sahibi olamaz, fikir beyan edemezdi. Çünkü o insan bile değildi. Eğitim, sadece erkeklerin tekelindeydi. Bilgiye ulaşmak, ancak seçilmiş azınlığın hakkıydı. Evet doğru okudunuz, aynen böyleydi.
Ama aynı çağda, Orta Çağ karanlığında kıvranan Batıdan çok uzakta, 7. yüzyılda çölün tam ortasında bir ışık parladı. Bu öyle bir ışıktı ki sadece bir kavmi değil, çağları aydınlatacak kadar güçlüydü. O ışığın adı Hz. Muhammed’di.
O’nun getirdiği mesajla, kadın yeniden insan oldu; kız çocukları toprağa değil, okula gönderilmeye başlandı; ilim aramak her Müslümana farz kılındı.
İşte Fatıma el-Fihriyye, o ışığın izini süren bir kadındı. Çölün ortasında yanan o nur, Fes’te bir üniversiteye dönüştü.
Ama ne hazindir ki bugün, dünya yeniden karanlığı organize ediyor.
İlimle ve hikmetle yoğrulmuş bu medeniyetin kökleri kazınmak isteniyor.
Batı, Orta Çağ karanlığının içinden kurtulurken İslam’ın ışığından beslendiğini unutmuş gibi davranıyor.
Ve daha da acısı, günümüzde batılılar ve bazı yandaş Müslümanlar o karanlığın içine Hz. Muhammed’i de katarak Müslümanları “yok edilmesi gereken bir tehdit” gibi göstermek istiyorlar.
Oysa yanlış olan budur.
İlim, şeffaf olmalı.
Hakikat kimden doğduysa, nereden yükseldiyse, hakkı teslim edilmeli.
Yapılan saklanmamalı, bastırılmamalı.
Kim yaptıysa, alkışlanmalı.
Fatıma el-Fihriyye bunu yaparken hiçbir gösterişe, ünvan peşine düşmedi. Ne bir saraya yaslandı ne bir sultanın gölgesine sığındı. Tek sermayesi imanı, iradesi ve ilme olan aşkıydı.
Bugün eğitim sisteminden şikâyet ettiğimizde, gençlerin idealleri olmadığından yakındığımızda, toplumda kadınların yeterince yer bulamadığından bahsettiğimizde, Fatıma el-Fihriyye’yi yeniden hatırlamamız gerekir.
Çünkü o, bin yıl öncesinden sesleniyor bize:
“Eğer niyetin hakikîyse, yol açılır.”
O, ne Batı'dan ödünç alınmış bir fikre yaslandı ne zamana boyun eğdi. Kendi medeniyetinin değerleriyle bir şey inşa etti. Üstelik bunu erkek egemen bir dönemde, tüm zorluklara rağmen yaptı.
İşte bugün bu hikâye bize şunu hatırlatmalı:
Kadın, bu ümmetin sadece namusu değil, aynı zamanda aklı, vicdanı ve ilminin teminatıdır.
Ve bir kadın isterse, sadece bir ev değil, bir medeniyet de kurabilir.
Fatıma el-Fihriyye, çağları aşan bir ışık gibi hâlâ parlıyor.
Onun izinden yürüyen kadınlar yetiştirmek, bugün en büyük ihtiyacımız.
Unutmayalım:
Bir milletin gerçek yükselişi, kadınlarının yükselişiyle başlar.
Ve bazen, dünyayı değiştirmek için yalnızca bir kadının duası, dirayeti ve davası yeterlidir.
Batı'nın ve Batı hayranlarının, muasır medeniyet hayranlarının yazdığı tarih kitaplarında İslam, karanlıkla anılıyor;
Oysa gerçek karanlık, kadının varlığının tartışma konusu olduğu mahkeme salonlarında saklıydı Orta Çağ Avrupası’nda.
Bizim medeniyetimiz, ilmi farz bilen bir Peygamber’in izinden giden, üniversite kuran kadınlarla yükseldi.
Bugün İslam’ı Orta Çağ karanlığına mahkûm etmeye çalışanlar bilsin ki, hakikat susturulmaz; sadece geciktirilebilir.
Hakikatin bir gün ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır...
LOZAN II
LOZAN: KAZANAN OSMANLI, İMZALAYAN BAŞKASI (II)
Rüştü Kam – 31.07.2025
Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. Düşman Anadolu’dan atılmış, cephelerde zafer elde edilmişti. Ancak barış masasına oturulduğunda karşımızda yine aynı devletler vardı: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan… Savaşta mağlup ettiğimiz bu güçlerle, sanki eşitmişiz gibi masaya oturduk. Ve o masa, zaferin değil, teslimiyetin masasıydı.
Sanki zaferin sahibi biz değilmişiz gibi, mağlup ettiğimiz devletlerle eşit şartlarda müzakere masasına oturduk. O masa, bir galibiyetin taçlandığı yer değil; kazanılmış bir savaşın siyaseten geri verildiği bir teslimiyet masasıydı.
Evet bu masa iyi kamufle edilmiş bir hezimet masasıydı. Çünkü o antlaşmayla biz sadece toprak kaybetmedik; hukukî devamlılık da kesintiye uğradı. Osmanlı Devleti Kurtuluş Savaşı'nı veren taraftı, Başkomutan hâlâ Padişahtı. Kutü’l-Amâre’de 12 bin İngiliz esir alınmış, Anadolu’da Yunan ordusu denize dökülmüştü.
Ancak masaya oturan heyet, bu zaferi sahiplenmek yerine, yeni bir devlet adına imza attı. Osmanlı'nın mührü yoktu o anlaşmada, Meclis-i Mebusan dağıtılmıştı, Padişah devre dışı bırakılmıştı. Hukuken Osmanlı devleti hâlâ varlığını sürdürürken, Lozan'da konuşan Osmanlı değil başka bir yapıydı. Lozan, işte tam da bu kırılmanın adıdır. Padişah’a ihanet…! 600 sene dünyaya adaletle hükmeden Osmanlı’ya ihanet…!
Lozan, Sevr’in alternatifi değildir. Sevr’in makyajlanmış versiyonudur.
Musul Masada Kaybedildi, Yanında Kerkük'ü de Götürdü
Lozan’daki en büyük kırılmalardan biri de Musul’dur. Musul’dan vazgeçtik, çünkü masada bizi temsil edenler vazgeçmek üzere görevlendirilmişti. İngiltere, savaşacak durumda değildi. Kutü’l-Amâre’de ağır bir hezimet yaşamış, Anadolu’daki direnişe boyun eğmişti. Ancak masa başında zaferini geri aldı. Lozan’da Musul görüşmeleri ertelendi. Daha sonra mesele Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. Sonuç: İngiltere kazandı. Neden? Çünkü o günkü heyet, kendi milletinin haklarına değil, Batı’nın çizdiği sınırlara sadakat gösterdi. Musul’la birlikte Kerkük’teki Türkmen coğrafyası da gözden çıkarıldı. Böylece sadece petrol değil, bin yıllık kültürel hafıza da kaybedildi.
Lozan sadece bir haritadan ibaret değildir. Lozan, bir milletin ve bir imparatorluğun jeopolitik olarak daraltılmasıdır. Bu antlaşmayla yalnızca Musul, Kerkük, 12 Ada kaybedilmedi; Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan stratejik etki alanı da tasfiye edildi.
Kurtuluş Savaşı'nı cephede kazandık, düşmanı Anadolu'dan kovduk. Ama mesele sadece savaş meydanında bitmemiş. Asıl oyun, diplomasi masasında kurulmuştu. Sahada hezimete uğrayan İngiltere, masada bütün kartlarını yeniden dağıttı. Ve biz, maalesef o masada zaferin değil, teslimiyetin temsilcisi olduk.
Lozan’da Musul meselesi doğrudan çözülmedi. Görüşmeler ertelendi, İngiltere’nin talebiyle konu Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. O cemiyet ki, dönemin emperyal güçlerinin oyun sahasıydı. İngiltere’nin kendi eliyle kurduğu, kendi eliyle yönettiği bir masa… O masada Türkiye'nin temsilcileri Musul için ne ağırlık koyabildi ne de direnç gösterebildi. Netice mi? 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul resmen kaybedildi. Musul’un ertelenmesi, zaman kazanmak ve Türkiye’yi yalnız bırakmak için uygulanan bir taktikti. Başarılı da oldu.
İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, bu süreci şu cümleyle özetler: “Savaşı kaybettik, ama masada istediklerimizi aldık.”
Ama mesele sadece Musul değildi. Çünkü Musul giderse, Kerkük de giderdi. Gitti de… Bu iki şehir, Osmanlı döneminde aynı vilayetin parçalarıydı. Birbirinden koparılamazdı. Ama koparıldı. Kerkük, o gün İngiliz oyununa gelen heyet tarafından Türkiye haritasından çıkarıldı. Bugün orada hâlâ Türkmen kanı akıyor.
Sormak gerekiyor:
Niçin vazgeçtik?
Neden direnmedik?
Çünkü Musul’dan vazgeçmek üzere masaya oturtulmuştuk. Çünkü diplomasi heyetimizin omzunda Misak-ı Millî değil, Batı’nın çizdiği sınırlar vardı. Çünkü İngiltere sahada yenildiği Türk milletine masada galip gelmişti.
Musul sadece bir toprak değil, bir akıldır. Musul, stratejik derinliğin, coğrafi iradenin ve tarihî sadakatin adıdır. Musul gidince ne kaybettik, sorusu hâlâ yeterince ciddi bir şekilde sorulmuş değildir. Soranlar oldu elbet ama cevabını alamadılar, hâlâ da alamıyorlar.
Lozan’ı zafer diye anlatanlar, Musul’un kaybını küçük bir ayrıntı gibi gösterir.
Oysa bu ayrıntı, yüz yıl sürecek bir travmanın kapısını aralamıştır.
Çünkü Musul kaybedilince Kerkük de gitti. Kerkük gidince Türk'ün gözyaşı hiç dinmedi.
Masada susanlar, sahada konuşanlara ihanet etti
Lozan’da Musul’un kaybı bir coğrafya parçasının el değiştirmesinden ibaret değildi. Bu, Anadolu’nun kaderini belirleyen stratejik bir kopuştu. Çünkü Musul ve Kerkük, hem tarihî hem demografik hem de stratejik olarak Türk toprağıydı.
Musul ve Kerkük, 1517’den itibaren Osmanlı vilayetiydi. Neredeyse dört asır boyunca, Osmanlı sancağı orada dalgalandı. Türkmenler, Araplar ve Kürtler birlikte yaşadı ama idare merkezi hep İstanbul’du. Lozan görüşmeleri sırasında da bu tarihî aidiyet çok ama çok netti.
İlginçtir: İngiltere, bölgeyi işgal ettiğinde daha Mondros imzalanmamıştı. 30 Ekim 1918’de ateşkes yürürlüğe girdi, ama İngiliz ordusu Musul’a 3 Kasım’da girdi. Bu açıkça savaş hukukuna aykırı bir işgaldir. Buna rağmen bu ihlal Lozan’da gündeme getirilmedi. İşgale göz yumuldu.
,Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bu konuda şunları söylüyor:
“Musul, Mondros’tan sonra işgal edilmiştir. Bu, İngiltere’nin haksız fiilidir. Türkiye’nin Musul üzerinde tarihî ve hukuki hakları devam etmektedir.”
Nüfusun Ekseriyeti Türk’tü
Musul ve Kerkük vilayetlerinde Türkmenler ve Müslüman Araplar nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. İngiliz arşivleri bile bunu inkâr etmiyor. Lozan heyeti bu fiili durumu bildiği için dilinin ucuyla halkoyuna gidilmesini istedi, istedi istemesine de bu isteğinin üzerine ısrarla gitmedi. İngilizler de bu isteği duymazdan geldi. Kulak arkası etti. Çünküo da biliyordu halka gidilseydi istenen sonuç çıkmayacaktı. Rıza Nur, itirazını yaptı ama heyet bu itiraza kulak vermedi.
Rıza Nur bu gerçeği hatıratında şu ifadelerle dile getirir:
“Orada Türkmen çocukları bizim marşımızı okuyarak büyüyordu. Onları İngiliz’e nasıl terk ederiz?”
Musul Petrolü, Türkiye’nin Geleceğiydi
Musul yalnızca tarihî ve etnik bir mesele değildi. Orada yaklaşık 2 milyar varil petrol rezervi vardı. O dönemde Osmanlı borçlarının ödenmesi, sanayileşme, eğitim reformu gibi tüm projeler bu kaynaklarla mümkün olabilirdi. Ancak Türkiye, bu imkânı da elinin tersiyle itti, masada bıraktı.
Meşruiyeti olmayan heyetin bu ferasetsizliğini fırsat bilen İngiltere ne yaptı? Musul’u Irak’a bağlayıverdi, Irak’ı da mandası hâline getirince fiilen petrolün üzerine oturuverdi. Sonra 1926 Ankara Antlaşması'yla ayıp olmasın diye Türkiye'ye “sus payı” verildi: Bu antlaşmanın 3. maddesi uyarınca, Irak petrol gelirlerinin %10’u, 25 yıl süreyle Türkiye’ye aktarılacaktı.
Ne Oldu?
Antlaşma imzalandıktan sonra, Türkiye bu %10’luk payı 1926’dan itibaren sadece üç yıl (1926, 1927, 1928) boyunca aldı. Ardından, 1928 yılında yapılan anlaşma ile İngiltere, Türkiye’ye tek seferlik £ 500.000 (500 bin sterlin) ödeme yaptı. Bunun karşılığında Türkiye, Musul petrolleri üzerindeki tüm gelecekteki haklarından vazgeçti.
Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci bu kon uda şöyle der:
“Türkiye, Musul’dan sadece toprağını değil, ekonomik kalkınmasının temellerini kaybetmiştir. Bu, uzun vadeli bir teslimiyettir.”
Kurtuluşu Osmanlı Sağladı, Ama Masaya O Oturmadı
Kurtuluş Savaşı boyunca, hâlâ resmî devlet yapısı olarak Osmanlı Devleti vardı. Başkomutanlık Padişahtaydı. Anadolu’daki direniş, Osmanlı ordusunun mirası üzerine bina edilmişti. Kutü’l-Amâre'de alınan zafer, Saray’ın iradesiyle, imkanlarıyla ve ordusuyla gerçekleşmişti. Peki, bu ordu kimin adına savaştı? Lozan’da hangi tüzel kişilik temsil edildi?Ankara delegasyonu, millet adına değil, İngilizler tarafından tespit edilen bazı kişiler adına hareket etti. Heyet galip Devletin mührüyle oturmadı masaya, fiilî durumu hukukileştirme telaşıyla oturdu.
Prof. Dr. Mustafa Budak bu konuda şöyle der:
“Lozan heyeti uluslararası hukuk bakımından tartışmalı bir temsil gücüne sahipti. Osmanlı henüz resmen feshedilmemişti. Bu, anlaşmanın temel zaafıdır.”
Ankara’nın Meşruiyeti İnşa Sürecindeydi
1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmemişti. Henüz rejim tartışmaları sürüyordu. Dahası, Lozan’a giden heyet Meclis onayıyla değil, dar bir çerçevede belirlendi. İsmet Paşa'nın heyet için uygun isim olmadığı tartışmaları devam ediyordu. Ayrıca Lozan’da nelerden taviz verilmeyeceğinin tartışmaları da devam ediyordu.
Rıza Nur bu konuda şunları söyler:
“İsmet, Meclis’in kararlarını hiçe saydı. Kendi iradesiyle müzakere etti. Lozan heyeti millî iradenin değil, küçük bir zümrenin temsilcisiydi.”
Milletin Onayı Alınmadı, Halktan Gizlendi
Lozan Anlaşması, Padişah’a rağmen, millete rağmen imzalanmadı. Müzakere süreci şeffaf değildi. Gazetelerde sansür vardı. Musul’un kaybedildiği, kapitülasyonların geri döndüğü ya da azınlıklara verilen hakların boyutu halktan gizlendi. Halkın bilgisi yoktu, rızası alınmadı.
Tarihçi Dr. Mehmet Çelik bu konuda şöyle der:
“Lozan’da yapılan, bir devletin halkına rağmen yeniden tasarlanmasıdır. Bu bir halk sözleşmesi değil, elitlerin mutabakatıdır.”
Sonuç?
Lozan, bir hukuk ihlalidir. Bir imparatorluğun tasfiyesidir. Halkın, Meclis-i Mebûsan’ın ve Padişah’ın onayı alınmadan, hukuki meşruiyetten yoksun biçimde gerçekleştirilmiştir.
Lozan milletin zihninde haritaların yeniden çizildiği, hafızaların törpülendiği bir travmadır. Bugün Kıbrıs’ta, Ege’de, Kerkük’te yaşadığımız her gerilim; aslında o masada dile getirilmemiş bir cümlenin yankısıdır. Eğer bir millet, zaferi cephede kazanır ve de masada kaybederse; o milletin kaderini silahlar değil, kalemler belirler. Lozan’da öyle olmuştur. İşte bu yüzden Lozan, yalnızca tarihin değil; siyasetin, stratejinin ve millet aklının da bir sınavıdır.
Bugün hâlâ bazı çevreler Lozan’a övgüyle yaklaşır: “Bağımsızlığımızın belgesi”, “Yeni Türkiye’nin tapusu” gibi... Oysa gerçek şu: Lozan, yeni rejimin meşruiyet belgesi değildir; tam tersine, o rejimi kuran kadronun Osmanlı’dan bağımsız olduğunu ispat etme çabasıdır. Çünkü bu kadrolar bilir ki, Osmanlı’dan gelen bir hukukî meşruiyetleri yoktur. Saltanatı devredışı bırakmışlar ama anayasal bir geçiş sağlamamışlardır. Lozan, bu boşluğu kapatmak için Batı’ya verilmiş bir sadakat belgesidir. Yani bir “tapu” değil, bir “tavizname”dir.
O gün sustuklarımız, bugün çözemediklerimizdir. Tarih, sadece geçmişi anlatmaz; geleceği de şekillendirir. Bekleyip göreceğiz…
Devam edecek
LOZAN III
LOZAN III
LOZAN’IN GAYESİ KÜLTÜREL TEMİZLİK MİYDİ?
Rüştü Kam – 5.08.2025
Lozan’da verilen bir başka büyük taviz ise Boğazlar meselesidir. Montrö Antlaşması’ndan önceki dönemde, Türk ordusu Boğazlar’dan çekilmiş, yerine yabancıların söz sahibi olduğu bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştur. Düşünün ki savaşta zafer kazanmış bir ülke, İstanbul ve Çanakkale gibi stratejik noktalarda kendi boğazlarını koruyamaz hâle gelmiştir. Boğazlar, uluslararası denetime açılmıştır. Bu durum bile tek başına Lozan’ın gerçek bir “bağımsızlık belgesi” değil, bir dayatma olduğunu açıkça gösteriyor.
Tarihî belgeler ve hatıratlar, Lozan’ın zafer değil bir uzlaşma ve dayatma antlaşması olduğunu kanıtlayan ifadelerle doludur. Rıza Nur, o günlerde yaşananları kendi hatıratında açık açık yazmış; İsmet Paşa’nın imza öncesi yaşadığı tereddütlerden, İngilizlerin dikte ettiği hükümlere kadar birçok ayrıntıyı kayıt altına almıştır.
İstiklal Marşımızın şairi yani Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da Lozan’a tepkisi şöyle olmuştur:
Mehmet Akif’in Lozan’a Sessiz Feryadı
Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’nı yazdıktan sonra kendisine sunulan tüm unvanları ve siyasî teklifleri geri çevirmiş, kısa süre sonra da Mısır’a gitmiştir. Onu bu hicrete zorlayan şey yalnızca hastalığı, yorgunluğu ve polisin onu suçluymuş gibi sürekli takip etmesi değil; Türkiye’nin Lozan sonrası yönelişinden duyduğu derin bir hayal kırıklığı idi.
Akif, Lozan’ı yalnızca bir sınırlar antlaşması olarak görmüyor, “milletin ruh köküyle bağlantısının koparıldığı bir eşik olarak görüyordu. Yakın dostu ve Safahat’ın yayıncısı Eşref Edip, yıllar sonra kaleme aldığı hatıratında onun şu sözlerini aktarmıştır:
“Vallahi bu vatan göz göre göre batırılıyor. Lozan’da masaya yatırılan sadece topraklar değil, milletin ebedî haklarıdır!”
Ayrıca, Büyük Doğu fikrinin şairi Necip Fazıl Kısakürek de Lozan Antlaşması’nı sık sık eleştirmiş ve Lozan’ı “Türk milletine zorla giydirilmiş dar bir cekete benzetmiştir. Ona göre bu ceket milletin tarihine, ruhuna ve hedeflerine uygun değildir; Türkiye’nin hareket kabiliyetini sınırlandıran, dayatılmış bir hukukî ve siyasi kalıptır. Necip Fazıl, Lozan’ı bir “zafer” olarak gören resmi söyleme karşı çıkarak, Büyük Doğu ideolojisi çerçevesinde bu antlaşmayı
“tarihî bir pranga”, “Türklüğün manevî hamlesini boğan batıcı vesika” olarak niteler.
Alfabe Değişikliği: Hafızayı Kazımak
Lozan Antlaşması’nın henüz mürekkebi kurumadan, beş yıl gibi kısa bir sürede (1928) harf devrimi yapıldı. Harf İnkılabı adı verilen bu operasyon, “çağdaşlaşma” söylemleriyle süslendi; bürokrasiye, basına ve okullara “Batı’ya kapı açılıyor” denildi. Fakat içeride olan biten, Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle bir “suskunluk devrimi”ydi: Devlet kendi arşivlerini okutamaz hâle geliyor, millete kendi geçmişi “yabancı dilmiş” gibi gösteriliyordu.
Atay’a göre, harf devrimi:
Topluma dayatılan bir devlet projesiydi. Eğitim altyapısı ve hazırlık süreci yeterince planlanmadan hızlıca hayata geçirildi. Eski Osmanlı alfabesini bilen kuşakla yeni Latin harflerini öğrenen kuşak arasında keskin bir kültürel ve entelektüel kopukluk yarattı.
“Harf devrimi, bir anda milletin tarih ve kültürle bağını kesen büyük bir kırılma oldu.”
(Falih Rıfkı Atay (Yorum, 1930’lar)
İsmet İnönü’nün Paris’te bir gazeteciye söylediği ve Şevket Süreyya Aydemir’in de aktardığı şu cümle aslında tüm zihniyeti ortaya koyar:
“Lozan sadece siyasi sınırları değil, medeniyet sınırlarını da belirlemiştir. Biz artık Doğulu değiliz.”
Bu, sadece “Arap harflerini bırakıyoruz” demek değildi. Medreselerin kapanmasıyla birlikte kadim ilmî damar kesildi; kütüphaneler sessizliğe gömüldü; dede torununa mektup okuyamaz oldu. Hafıza zinciri Bernard Lewis’in sözünü ettiği “geçmişle araya duvar örme” stratejisiyle koparıldı. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Maziden kopmak, hafızayı kaybetmektir; hafızasını kaybeden millet artık başkasının kurgusuna mahkûmdur.”
Dünyada bu ölçekte bir alfabe kopuşu neredeyse yoktur. Japonlar üç farklı yazı sistemini koruyarak modernleşti. Çin, karakterlerini sadeleştirdi ama kökünü bırakmadı. Yunan dünyası hâlâ binlerce yıllık alfabesini kullanır. Pek çok ülke, modernleşmeyi hafızasını silmeden yaşadı. Peki Türkiye neden “tamamen yeni bir alfabeye” mecbur bırakıldı?
Şerif Mardin, bu soruya “milli kimliği yeniden inşa etme” cevabını verir. Ona göre alfabe değişimi, eski ile yeni arasında geçiş değil, tam anlamıyla bir “kültürel kopuş” projesidir. Şerif Mardin, özellikle merkez-çevre, kültürel kopuş ve modernleşme tartışmalarında Latin harflerine geçişi sadece teknik bir reform değil, “ulus-devletin milli kimliği yeniden inşa etme stratejisinin kilit adımı” olarak yorumlar.
Mardin’e göre:
Harf devrimi, Osmanlı'nın hafıza dünyasına açılan kapıyı kapatmış, yeni rejimle eski rejim arasındaki süreklilik fikrini tasfiye etmiş, toplumu kendi tarihsel ve entelektüel birikiminden kopararak radikal bir kültürel kırılma yaratmıştır. Bu yönüyle Mardin, alfabe değişikliğini bir “geçiş” değil, bilinçli bir “kültürel kopuş projesi” olarak görür.
Stanford Shaw ise bunu daha ileri götürür: “Harf devrimi, Lozan’ın kültürel maddesi olarak okunmalıdır.”
Çünkü dil giderse hafıza gider; hafıza giderse kimlik tartışılmaz hale gelir. Sonuç açıktır: Alfabe değişikliği, Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sembolü değil, geçmişle bağları kökten kazımanın cerrahî operasyonudur. Bu operasyon başarıyla yürütülmüş; eski alfabeyi bilen nesil ölünce geriye, kendi mezar taşlarını bile okuyamayan bir toplum bırakılmıştır.
Osmanlı’dan Kaçış
Lozan’dan sonra masaya sadece haritalar değil, tarihin kendisi de yatırıldı. “Millî tarih yazımı” adı altında Osmanlı, resmî söylemde “gerici, çağdışı, çürümüş” bir imparatorluk olarak takdim edildi. Devlet, deyim yerindeyse kendi köklerini kesmek suretiyle yeni bir kimlik inşa etmeye koyuldu. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle, “tarihe ideolojik müdahale” dönemi başlamıştı. Selçuklu neredeyse yok sayıldı, Osmanlı küçümsenerek “çöküş hikâyesi”ne indirildi; onun yerine “Orta Asya’dan gelen üstün ırksal soyluluk” iddiasına dayanan tarih modelleri (Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi vb.) sahneye sürüldü.
Doç. Dr. Alev Alatlı’nın uyarısı bu bağlamda manidardır: “Bir millet, kendi geçmişini inkâr ederek geleceğe yürüyemez. Lozan’ın ardından yazılan tarih, geçmişi değil, projeyi anlatır.”
Erich Jan Zürcher, bu durumu “geçmişi itibarsızlaştırarak yeniyi meşrulaştırma” tekniği olarak okur. Gerçekten de Lozan’la kurulan yeni düzen yalnızca ülkenin sınırlarını değil, hafızasını da baştan şekillendirdi. Osmanlı anayasal yapısı ortadan kaldırıldı, yerine Fransız ekollü kanunlar getirildi; eğitim Maarif teşkilatının kontrolüne geçti; hilafet lağvedildi; saray geleneğiyle birlikte klasik musikî ve kültür hayatı tasfiye edildi.
Şevket Süreyya Aydemir bu süreci, “bir uygarlığın yerini başka bir uygarlıkla değiştirme” teşebbüsü olarak niteler.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnızca rejim değişikliği değil, kültürel bir kopuş projesiydi. Bu süreçte:
Osmanlı’yı 600 sene ayakta tutan adaleti emreden şeriata dayalı hukuk sistemi kaldırıldı, yerine Batı kaynaklı ceza ve medeni kanunlar getirildi.
Geleneksel medrese eğitimi kaldırıldı, Maarif Bakanlığı’na bağlı modern okullar kuruldu.
Hilafet kurumu lağvedildi, devletin dinî meşruiyet dayanağı ortadan kaldırıldı.
Saray gelenekleri, Türk musikisi ve estetik anlayışı devlet eliyle geri plana itildi. Türk musikisinin öğretimi 1926’dan 1976’ya kadar devlet okullarında yasaklandı.
Şevket Süreyya Aydemir bu köklü dönüşümü şöyle özetler:
“Bu, bir uygarlığın yerine başka bir uygarlığı geçirme teşebbüsünden ibaretti.”
Sonuçta, tarih “olanı anlatma sanatı” olmaktan çıktı, “olması isteneni yazma aracına” dönüştü. Bu nedenle millî tarih kitapları, Osmanlı’yı değil; Lozan’ın ruhuna uygun düşen cumhuriyet projesini anlattı. Geçmişle bağlar kesildikçe, hafızası zayıf, sorgulamayan, yönlendirilebilir bir toplum modeli ortaya çıkacaktı- tıpkı istenildiği gibi. O da oldu.
Cemil Meriç yıllar sonra bu “resmî tarih”e karşı çıkarak “geçmişini dışlayan bir millet, geleceğini başkalarından dilenir”diye haykırıyordu. Halil İnalcık ise Osmanlı’nın “terakki fikrini öldüren değil, aksine Batı’nın önüne geçen” bir imparatorluk olduğunu vurguluyordu. İsmail Kara’ya göre gerçek sorun “Osmanlı’da gerilik değil, modern cumhuriyetin kurucu kadrolarının geçmişi şuurlu bir şekilde reddetmesidir.” Tarık Zafer Tunaya da “tarih, ideolojik amaçla yazıldığında hatırlatmak için değil unutturmak içindir” diyerek asıl yaraya parmak basar.
Kültürel Temizlik: Kılık Kıyafet ve İsimler
Lozan’ın ardından, hızla kılık kıyafet yasaları, şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunu gibi bir dizi toplumsal dönüşüm dayatıldı. Bunların çoğu bir milletin görünümünü ve kimliğini değiştirmeyi amaçlıyordu.
Sosyolog Prof. Dr. Erol Güngör konu ile ilgili olarak şöyle der:
“Bir milleti dönüştürmek istiyorsanız, önce onun günlük hayatına ve sembollerine müdahale edersiniz. Lozan'dan sonra olan tam da budur.”
Lozan sonrasında haritalar kadar tarihin kendisi de masaya yatırıldı. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, yeni bir ulus-devlet kurabilmek için Osmanlı geçmişinin gölgesinden çıkılması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle “millî tarih yazımı” projesi devreye girdi. Altı asırlık imparatorluk, resmî söylemde “çağdışı, geri kalmış, çöküş hâlindeki bir düzen” olarak sunulmaya başlandı. Böylece yeni rejim, kendini “bu mirası tasfiye ederek modernleşmenin önünü açan ilerici güç” olarak tanımlayabildi.
İlber Ortaylı’nın “tarihe ideolojik müdahale” dediği bu dönemde, tarih artık ne yaşandıysa onu anlatan bir alan olmaktan çıktı; yaşanması arzu edilen kimliğin bir inşa aracına dönüştü. Önce Selçuklu Devleti, ders kitaplarından neredeyse yok edildi. Ardından Osmanlı da yalnızca “son dönemde çöken ve tarihten silinen bir imparatorluk” olarak öğretilir hâle geldi. Bunun yerine, “Türkler Orta Asya’dan dünyaya medeniyet taşıyan üstün bir ırktır” fikrine dayalı Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi yeni tarih kuramları benimsendi. Böylece toplumun geçmişle kurduğu bağ kesildi; yerine yepyeni, devlet eliyle tasarlanmış bir tarih bilinci yerleştirildi.
Sonuç?
Lozan, sadece bir diplomatik metin değil, bir zihinsel tasfiye planıydı. Devletin adı değişti, yazısı değişti, tarihi yeniden yazıldı, dili budandı, dini susturuldu. Kimlik yeniden biçimlendirildi. Ve bütün bunlar ‘zafer’ adı altında sunuldu.
Devam edecek
LOZAN V
Ekonomik Bağımsızlık mı, Gizli Teslimiyet mi?
Rüştü Kam – 8.08.2025
Millet olarak yıllardır bize öğretilen bir ezber vardır:
“Kapitülasyonlar kaldırıldı… Tam bağımsız Türkiye kuruldu… Lozan bir zaferdir…”
Öyledir de… ama bunlar sadece kâğıt üzerinde yazılıdır. Uygulama ise öyle değildir. Sadece isim değiştirilerek uygulama devam ettirilmiştir.
Lozan Antlaşması'nın en çok tartışılan başlıklarından biridir kapitülasyonlar. Resmî tarih kitaplarında, okul derslerinde ve pek çok gazete haberinde, köşe yazılarında şu ifadeye sıkça rastlanır: “Kapitülasyonlar kaldırıldı, Türkiye tam bağımsız oldu.” Peki gerçekten öyle mi oldu?
Önce Kapitülasyon Ne Demek Ona Bakalım
Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti tarafından 16. yüzyıldan itibaren başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin vatandaşlarına tanınan ticari ve hukuki ayrıcalıklardır. İlki 1535’te Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa’ya verilen bu imtiyazlardır. Başlangıçta siyasi ittifak arayışları ve dış ticaretin teşviki amacıyla, sınırlı ve karşılıklılık esasına dayalı olarak tasarlanmıştır. Ancak tarihçi, Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi, bu ayrıcalıklar zamanla Osmanlı’nın ekonomik egemenliğini zedeleyen kalıcı bir yapıya dönüşmüştür. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren yerli esnaf ve zanaatkârların aleyhine işleyen bir sisteme evrilmiştir.
Avrupalı tüccarların Osmanlı topraklarında vergi muafiyetinden yararlanması, kendi konsolosluk mahkemelerinde yargılanmaları ve serbest ticaret hakkına sahip olmaları, başta geçici bir diplomatik araç olarak görülse de, zamanla Osmanlı pazarının denetimsiz biçimde dışa açılmasına neden olmuştur. Orta Doğu uzmanı, tarihçi Bernard Lewis'in de vurguladığı gibi, imparatorluğun zayıflamaya başladığı dönemlerde bu imtiyazlar, yerli üretimi baltalayan ve dış ticaret dengesini bozan bir dış baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Nitekim 19. yüzyılda Avrupa sermayesi, bu sistem üzerinden Osmanlı iç pazarına neredeyse sınırsız erişim elde etmiş; devletin ekonomik bağımsızlığı büyük ölçüde kısıtlanmıştır.
Lozan'da kapitülasyonların kaldırıldığı yazıldı çizildi. Ancak hakikat öyle değildi. Bu ayrıcalıkların yalnızca “adı” kaldırılmıştı; esası, farklı biçimlerde ve yeni isimlerle sürdürüldü.
Ekonomist Prof. Dr. Ömer Turan’ın ifadesiyle:
“Kapitülasyonlar kalktı ama borçların dış denetimi ve ticari imtiyazlar, yeni sistemde sürdürüldü. Osmanlı’ya verilen ayrıcalıklar bu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin eliyle modernleştirildi.”
Gerçekten de, dış borçların ödenmesi, yabancı şirketlere maden, işletme ve demiryolu inşa etme haklarının verilmesi aynen devam etti.
Bu tablo açıkça şunu göstermektedir:
Adı “bağımsızlık” olan bir sistemin içinde Türkiye, hâlâ dış güçlerin ekonomik etkisi altındaydı.
Kapitülasyonlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllarca süren ekonomik ve siyasi bağımlılığının sembolüydü. Ancak 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, bu zincirleri koparmadı; sadece görünmez bir iplikle daha zarif bir kılıfa büründürdü. Yani, Lozan, kapitülasyonları kaldırmadı; onları daha zarif bir kılıfla yeniden tanıttı: Ekonomik entegrasyon!
Bu anlaşmanın bedeli ağır oldu. Hem de çok ağır oldu. Milli savunma sanayii, uçak sanayii ve araba(devrim arabaları) sanayii gibi bağımsızlık hedefleri, devlet politikalarından tamamen silindi; yerini dışa bağımlılık ve yabancı kontrol aldı. Türkiye’nin özgürlük mücadelesi, askeri ve teknolojik alanda kalıcı müzmin bir esarete dönüştü.
1925 yılında kurulan Türk Hava Kurumu, Türkiye’nin havacılıkta kendi yolunu çizme çabasının öncüsüydü. Ancak 1930’ların sonlarında, bu çaba hızla geri plana itildi. Yabancı ülkelerden satın alınan uçaklar ve teknoloji, yerli üretim projelerinin önüne geçti. 1941’de başlayan Türk Uçak Sanayii projeleri, ilk yerli savaş uçakları için umut verdiyse de, siyasi irade eksikliği nedeniyle bu umut sürdürülemedi, uçaklar Kayseri’de toprağa gömüldü. Bu süreçte Türkiye, kendi savaş uçaklarını üretmekten çok, yabancı teknolojilere bağımlı kalmaya mahkûm edildi. Özellikle Lozan sonrası ekonomik bağımlılık politikaları bu tür yerli girişimlerin önünü tamamen kapattı.
Burada Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ’ı rahmetle anıyoruz. Ruhunuz şadolsun…
Bir başka önemli girişim ise 1961’de hayata geçirilen “Devrim” otomobil projesiydi. Türk mühendislerinin büyük emekleriyle tamamlanmöıştı. Ancak daha seri üretime geçmeden siyasi engellere takıldı ve proje rafa kaldırıldı. Bu, sadece bir otomobilin değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayileşme ve bağımsızlık ideallerinin de ertelenmesi anlamına geliyordu.
Bugün, ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayi;1975) ve TAI (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.;1984) gibi kurumlar milli savunma sanayiinde önemli başarılar elde ediyor olsalar da, Lozan’ın gölgesinde atılan bu ilk adımların eksikliği hâlâ hissediliyor. Egemenlik, sadece toprak ve bayraktan ibaret değildir; ekonomik ve teknolojik bağımsızlıkla gerçek anlamını kazanır. Maalesef Lozan, bugün hâlâ, Türkiye’nin tam bağımsızlık yolundaki en büyük engel olmaya devam etmektedir.
Düyûn-u Umûmiye Devam Etti
Osmanlı’dan devralınan dış borçlar da, Lozan’da aynen kabul edildi. Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bankalarının temsilcileri, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni adeta bir “borç devleti”ne dönüştürdü.
1928’de yapılan yeni anlaşmalarla Türkiye, 1954 yılına kadar Batı’ya borç ödemeye devam etti. Evet bir devlet kuruldu kurulmasına da bu devlet Batı’nın denetiminde kurulan bir devletti. Görüldüğü gibi öyle tam bağımsız falan değildi.
Gümrük Politikası Dayatması
Lozan’ın en can alıcı maddelerinden biri de, Türkiye’nin beş yıl boyunca gümrük vergilerini artıramayacak olmasıydı. Yani sanayileşme, yerli üretimi teşvik gibi adımlar, Batılı sermayeyi rahatsız etmesin diye bilinçli biçimde ertelenmiştir. Savunma sanayii, Uçak sanayii ve Devrim arabası bu uygulamaya örnek olarak gösterilebilir.
Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın bu konudaki tespiti çok nettir:
“Lozan, Türkiye’yi sanayileşme sürecinde sınırlayan bir ekonomik dizayndı. Gümrük duvarlarını kaldırmak demek, Batı ürünlerine pazar açmak demekti.”
Madenler ve Yabancı Sermaye
Lozan sonrasında Türkiye’de maden işletmeleri, limanlar ve altyapı yatırımları büyük oranda Batılı şirketlere devredildi. İngiliz, Fransız ve İtalyan sermayesi; demiryollarından tuzlalara, limanlardan telefon işletmeciliğine kadar pek çok alanda fiilî kontrol sahibiydi.
Bu durum, “ekonomik bağımsızlık” değil; beyaz kâğıda yazılmış, mavi gözlü bir “Sevr”in başka biçimde sahaya sürülmesiydi. Yeni tip bir ekonomik mandacılıktı bu.
Sonuç?
Lozan’da sadece hukuk, kültür ve toprak değil; ekonomi de tasfiye edildi.
“Kapitülasyon kalktı” denilirken borçlar ödenmeye devam etti; gümrükler Batı’ya açıldı; yerli üretim, zincire vuruldu.
Devam edecek
LOZAN VII
LOZAN VII: BİTİRİRKEN
Rüştü Kam
13.08.2025
Uşi, Lozan, Montrö ve İsviçre’nin Soğuk Masaları
İsviçre’de dolaşırken zihnim hep aynı yere takıldı: Osmanlı’yı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren üç kritik antlaşmanın -Uşi, Lozan ve Montrö- bu ülkede imzalanmış olması gerçekten tesadüf olabilir mi?
Haritaya bakınca göze çarpmayan, ama dünya siyasetinin kulak kabarttığı bazı hakikatler görülebilir. İsviçre denize sınırı olmayan ama Avrupa ülkelerine sınır olan bir coğrafya. “Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık, arpa boyu yol gitmişiz.” İşte tam da böyle bir ülke. Hep yukarıya çıkacaksın bir de çıktığın kadar aşağıya ineceksin…
Demek ki; menfaat ortaklıkları savaş alanlarında değil, sessiz ve soğukkanlı odalarda masa başında kuruluyor olmalı. İsviçre tam da böyle bir ülke.
Uşi ’de (1912), Afrika’daki son topraklarımızdan anlaşmayla çekilmişiz; ama Halifeliğin gölgesini metne iliştirip, dinî otoritenin bir biçimde temsilini korumayı başarmışız. İmparatorluğun elinin artık uzanamayacağı bir coğrafyadır o topraklar ama en azından imparatorluğun kalbinin orada attığını söylemek gibi bir şey bu.
Lozan’da(1923), Boğazlar askerden arındırılmış, denetim uluslararası bir komisyona bırakılmış, 12 adalardan vazgeçilmiş, Musul’dan Kerkük’ten vaz geçilmiş…; bu karar, Lozan heyetinin basiretsizliğini göstermeye yetiyor. Lozan’da Boğazların askerden arındırılması ve denetimin uluslararası bir komisyona bırakılması, Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik üstünlüğünün de fiilen devre dışı bırakılması, bir akıl tutulması olarak görülüyor bugün baktığımız yerden. Bu nedenle söz konusu karar, hem güvenlik mimarisi hem de egemenlik algısı bakımından Lozan heyetinin bir basiretsizliğidir diyebiliyoruz.
Montrö (1936) ile Türkiye, Boğazlar’dan askerî varlık ve denetim hakkını geri almış. Bu antlaşmayla en azından biraz rahatlıyoruz.
İsviçre’de yapılan antlaşmaların dosyasında üç belge ve üç farklı duygu var:
Uşi’de geri çekilişin acısı var.
Lozan’da galip olarak masaya oturup mağlup olarak masadan kalkmanın hesabının halka nasıl verileceğinin endişesi var.
Montrö’de ise yıllar sonra gelen bir kazanım var...
Peki neden hepsi İsviçre’de imzalandı bu antlaşmaların? diye sorarsak şöyle cevap verebilmek mümkün:
Çünkü çıkar grupları, cephe gürültüsünden uzak, kimseye fazla görünmeden faaliyet yürütebilecekleri, erişimi kolay, gizliliği yüksek ve tarafsız görünen bir yer ister. İsviçre, işte tam da bu özelliklere sahip. Burada rakiplerine baskı uygulamak veya istediklerini yaptırmak, hem daha az zahmetli hem de daha az risklidir.
Bu nedenle İsviçre, salt bir mekân değil; diplomasinin sıkıntısız yürüyebileceği bir zemindir. Sonuçları doğru okumak için antlaşma metninin yanı sıra müzakerenin yapıldığı ülkeyi ve o ülkedeki mekânı da dikkate almak gerekir. En azından benim okumam böyledir.
Uşi’ye gidemedim; ama Lozan’a ve Montrö’ye özellikle gittim. Antlaşmaların imzalandığı salonlarda durup sessizliğe kulak verdim. Duvarların dili olur mu bilmem; ama ben, o odalarda imparatorluğun son temsilcilerinin yüzlerindeki çizgileri hayal ederken bile ezildim. “Böyle olmamalıydı,” dedim, bu sahne böyle bitmemeliydi, kocaman bir devlet ayak oyunlarıyla böylesine tasfiye edilmemeliydi dedim. Dedim demesine de sadece demiş oldum.
Şu şekilde bir gerekçeyle de teselli oldum. Bazen tam bağımsızlık, önce bir süreliğine bağımlı kurumlarla yan yana yürümeyi gerektirebilir; belki bugün bizler o yolu yürüyor olabiliriz, ne dersiniz?
İsviçre’ye bakınca tablo net: Savaşlardan uzak durmanın birikimi bir düzen üretmiş; ülke tertipli, derli toplu. Ülke, demografik çeşitliliğine rağmen bölünmek yerine ortak fayda üreten bir siyasal akıl geliştirmiş. Kantonlar güç gösterisi yapmak yerine denge ve uyumu seçmiş; kavgayı değil işleyen mantıklı kuralları öne çıkarmış.
Bunu kimseyi yüceltmek ya da kendi tarihimize mazeret aramak için söylemiyorum. Hatırlatmak istediğim şu: Siyasette kazanımlar çoğu zaman büyük nutuklarla değil, sabırlı kurumsallıklarla elde ediliyor anlaşılan. Kurallar, kurumlar ve istikrarlı alışkanlıklar; hamasetten daha sessiz yürüyor ama sonuçları daha kalıcı olabiliyor.
Biz, tarih boyunca savaş meydanlarında çokça kahramanlıklar biriktirmişiz. Şartlar onu gerektirmiş olabilir. Ancak at sırtından inip masaya oturunca bocalamışız. Dolayısıyla masalarda sinir, disiplin, tecrübe, cesaret ve soğukkanlılık eksikliğinden ağır bedeller ödemişiz. Bu anlaşılabilir bir şeydir.
Eğer bugün daha az bedel, daha çok sonuç istiyorsak; yüksek sesli çıkışlardan ziyade, dayanıklı kurumlara, tutarlı prosedürlere ve uzun vadeli bir sabra yatırım yapmalıyız. Elimizde ağır bedeller ödeyerek elde ettiğimiz yeteri kadar tecrübe var.
Küf Kokulu Karanlık Dehliz
Lozan üzerine yıllardır bilinmeyen “dehliz” metaforu dolaşıyor zihinlerde. Kimi o dehlizi kutsal bir koridora çeviriyor; kimi lanetli bir mahzene. Ben o küf kokulu, karanlık koridorlarda yalnızca birkaç adım atabildim. O kadarı bile yetti bana: Lozan’ı ya bütünüyle zafer ya da kökten hezimet olarak anlatanların sayısı çok fazla; üstelik onların oluşturduğu algıyı gerçek sananların sayısı, daha da fazla. Oysa gerçekler ne tezahüratla değişir ne de suskunlukla kaybolur. Belgeler, tutanaklar ve o günün şartları bir arada okunmadan hiçbirimize huzur yoktur.
Şunu da söylemeden geçemem: Biz, kendi tarihimizin tutanaklarını okuyamayan bir millet olduk. Ya birileri bizim yerimize okudu ve bize sadece özet geçti, ya da “aman canım, ne olacak” deyip kapattık o defteri. Bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda, hâlâ sloganlarla yetinmek hem ayıp hem de büyük haksızlık. Halkın tarihiyle yüzleşme hakkı vardır; bu hak artık daha fazla ertelenmemelidir. Yüzleşmek dövünmek, yırtınmak, utanmak değildir; yüzleşmek, tam tersine kendine gelmektir, güçlenmektir.
İsviçre’nin o taş binalarında gezerken içimdeki eziklik duygusunun yerini yavaş yavaş başka bir duygu aldı: Sahiplenme. O masalar bizim de masamızdı. İmzaların bir kısmı istemediğimiz cümlelerin altına atılmış olsa da o imzalar bize aitti. O imzanın bizim yaramaz çocuklarımıza ait olması neyi değiştirir. Geçmişi başkasına devrederek bugünü kurtaramayız. Uşi’de acıyı, Lozan’da yükü, Montrö’de kazanımı birlikte taşıyacağız. O zaman, üçü bir araya gelince ortaya çıkan çizgi, “tesadüf” değil; coğrafyanın, tarihin ve aklın ortak imzası olacaktır.
Şöyle söylemem daha iyi olacak: Bizi küçük düşüren salonlar değil; o salonlarda alınan kararların arkasındaki bağlamı, görmezden gelme ısrarımızdır. Kendi tarihimizin tutanaklarını okumadıkça, okuyamadıkça başkalarının yazdığı özetlere mahkûm kalırız. Ben İsviçre’de, o sessiz, soğuk ve sakin odalarda bunu tefekkür ettim ve anlamaya çalıştım. Artık mızrakların, kılıçların gölgesinde, kalkanların arkasında değil, metinlerin ışığında konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü asıl özgüven, bir şeyleri inkâr ve kabul değil gerçeğin yanına oturabilmektir.
Teşekkür ve Hakaret Telefonları
Ben o dehlizlerde küçük adımlarla ilerlerken, bir çok dostumdan, arkadaşımdan, tanımadığım insanlardan destek aldım. Teşekkür telefonları edenler bile oldu. Adı sanı belli, makamı belli insanlardan da teşekkür telefonları aldım. Çok memnun oldum. Bu ve benzeri konularda ciğeri yanan o kadar insan varmış ki; ben bu halimle onlara tercüman olmuşum. Ben o duyarlı insanlara gerçekten teşekkür ediyorum…Marifet iltifata tabidir derler ya; bakarsınız bu iltifatlar başka marifetler doğurur. Neden olmasın…
Bu arada belden aşağı vuranlar da oldu. Yorumlarıyla canımı acıtanlar oldu. Bazı klavye silahşorları ve arkadaşlarım, “sen ilahiyatçısın, kendi işine bak, ne işin var tarih alanında” dediler. Üzüldüm tabi ki. İlahiyatçının tarih alanında söyleyecek sözü olamaz mı? Kendileri elifi görse mertek sanırlar, buna rağmen onlar ilahiyat alanında her şeyi söyleyecekler, ilahiyatçılar kendi alanının dışındaki konularda hiçbir söz söyleyemeyecekler, bu haksızlık olmaz mı? Ben üzüldüm elbet. Ama başka vesilelerle alışkın olduğum için bu tür densizliklere “Allah sizleri ıslah etsin” diyerek onlara dua ettim ve geçtim.
Ben Eğriyi de Doğruyu da Okuyarak- Dinleyerek Öğrendim; Sosyal Medyadan Değil
İlkokuldan beri bize kendi geçmişimize dudak büktüren bir dil öğretildi. Tam 102 yıl… Hâlâ aynı alışkanlıkların izleri devam ediyor. Oysa bugün geldiğimiz yerden bakınca kimlerin neyi niçin yaptığı daha berrak olarak görünüyor.
Eğriyi de doğruyu da genç yaşta, 15’imde, merhum Erbakan Hoca’mdan öğrendim. O günlerde küfredenlerin, bugünlerde yere göğe sığdıramadıkları o Erbakan’dan. Attığı temelleri arabanın bagajına koyarak “Erbakan’ın temeli işte bu” diye dalga geçtikleri o Erbakan’dan.
Sonra Necip Fazıl, Akif İnan, İsmail Kara, Eşref Edip… Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. Evet, Deli Kadir- Fesli adam diye dalga geçtikleri o Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. 70 li yıllarda okudum ben bu kitapları. Bugün o okuduklarımın gerçekleştiğini görerek bazen oluyor üzülüyorum bazen oluyor seviniyorum. Onlar bizlere ışık oldular… “Yalan söyleyen tarih utansın” diyen Mustafa Müftüoğlu’nun yazdığı o kitapları da okudum; okulda öğretilenin dışında da hakikate açılan kapıların olduğunu gördüm.
Yaşadığımız bugünlerde Mevla’m ömür verdi, arşivlerin kısmen de olsa açıldığına şahit oldum. Yeni eserler aşikâr oldu. Bilgilerimizi netleştirdik. Kitapsız olmaz bu işler. Sosyal medya silahşorluluğuyla olmaz bu işler.
Murat Bardakçı’nın Şahbaba’sı mesela, mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Halil İnalcık, Mehmet Çelik, Tufan Gündüz, Ahmet Anapalı, Ahmet Şimşirgil, Necmettin Alkan, Mustafa Armağan… Ve daha niceleri mutlaka okunmalıdır. Yolunuzun aydınlanması için elinizde feneriniz olmalıdır. Fenersiz sokaklarda yürürseniz kafanızı mutlaka bir irime toslarsınız.
Mustafa Kemal’in Askerleriyiz Demekle Olmaz Bu İş
Berlin’de, Osmanlı’nın 700. yılı vesilesiyle yapılan bir konferansta merhum Süleyman Demirel’in şu mealde bir sözünü dinlemiştim kendisinden; yanında İlber Ortaylı da vardı: “Cumhuriyeti yerleştirmek için Osmanlı’yı kötülemek zorundaydık; şimdi gerçek Osmanlı’yı anlatma zamanıdır.”
Cümlenin tam metni tartışılabilir; fakat özü şudur: Dün bir “kurucu amaç” uğruna tarihe tek gözle bakıldıysa, bugün iki gözle, hatta farklı gözlüklerle bakmayı öğrenmeliyiz. Hiçbir millet geçmişini itibarsızlaştırarak geleceğini inşa edemez. Evet bunları söyleyen Demirel’dir. Evet evet Süleyman Demirel. Ülkeyi yıllarca yöneten kişi. Hem de Berlin’in göbeğinde. Benim kulaklarım bu sözlerin şahididir. Başka şahitler de vardı orada…
Gelin Okuyalım
Buradan Osmanlı’ya muhalefet eden kemalist kardeşlerime sesleniyorum: Aradan yüz yıl geçti bakın bir yere varamadık. Böyle giderse varmamız da mümkün olmayacak. Gelin okuyalım. Hem de çok okuyalım. Sağcısını da solcusunu da okuyalım. Müslümanını da Gayrimüslimini de okuyalım. Sonra düşünelim; düşünmeyi düşünmekten başlayarak tekrar düşünelim. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atmakla olmuyor bu işler. Böyle yaparsanız karşınıza, “Biz de falancanın askerleriyiz” diyen birileri çıkar, başka şeyler söyler, o zaman ortam gerilir ve bu gerilimin sebebi siz olursunuz. Geriyorsunuz zaten. Bu yapılan yanlıştır. Hem de çok yanlış. Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de bizimdir. İkisinin de güçlü yanları vardır; ikisinin de hataları vardır. Kusursuz insan olmadığı gibi kusursuz dönem, kusursuz lider, kusursuz rejim de olmaz.
Dini değerlere ve sembollere saldırarak bir yere varılmadığını acı tecrübelerle gördük, öğrendik. “Başörtülü” kızlarımızın kapılardan çevrildiği, üniversiteye alınmadığı günleri yaşadık. Bugün kimse rövanş peşinde değildir gördüğümüz kadarıyla; kimseye, sen başın açık üniversiteye giremezsin, mini etekle üniversiteye giremezsin diye; ikna odaları kurulmuyor. Kimse onların hayatını karartmaya çalışmıyor. Onlar sizler gibi faşist değil. Bunları görmeniz lazım.
Demokrasi Halkın İdaresidir
Demokrasi halkın idaresidir, halka rağmen demokrasi olmaz. Türk halkı Müslümandır. Müslümanların inançlarına, değerlerine, örflerine, adetlerine saygı göstermektir demokratlık. Demokratlık sandığı, hukuku, çoğulculuğu ve birbirinin inancına saygıyı birlikte taşımaktır.
Müslümanları, mütedeyyin insanları, dergâhları, tekkeleri, dervişleri, tarikatları yok farz ederek; sen hocasın, sen ilahiyatçısın diye insanları ötekileştirerek bu işler yürümez, yürümüyor da zaten. Balkanları gezerseniz, Özbekistan’ı gezerseniz, Anadolu’yu gezerseniz bu işlerin 1.000 seneden beri adalet ilkesi korunarak nasıl yürüdüğünü görürsünüz.
Ağacın meyveleri dallarındadır, görürsünüz onu, ancak o meyveleri ağacın köküdür sizlere sağlayan, onu göremezsiniz. O derinlerdedir. Ama onu bilmeniz grekir.
Sonuç;
Tarihimiz bir bütündür; Selçuklu’yu görmezden gelerek, Osmanlı’yı karalayarak Cumhuriyet’i kötüleyerek kendimizi yüceltemeyiz.
Sözün edebi, tartışmanın ahlakı olmalıdır; birbirimize hakaret etmeyelim, aşağılamayalım. Sözümüz varsa söyleyelim, yoksa, bari susmasını bilelim. Adamlık bunu gerektirir.
Dindarın da sekülerin de hayat hakkı vardır; kimse kimsenin hayat tercihine, inancına, sembolüne saldırmamalıdır, başörtüsüne, sakalına, sarığına, minaresine, ezanına saldırmamalıdır. Sen saldırırsan o da sana saldırır. Ortak payda vatandır, bayraktır, milli değerlerdir. Oraya yoğunlaşalım.
Bu, öfke değil; öz eleştiridir. Cehaletimize ve öfkemize esir düşmeyelim.
Şu dua ile bitireyim: “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme Allah’ım.” .
BİTTİ
OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ
OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ
Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranına dair yaygın bir inanış vardır: Bu oran yalnızca %10 civarındaydı — hatta bazı kaynaklar bunu %10,6 olarak belirtir. Bu ifade, “Osmanlı halkı cahildi, Cumhuriyet gelince aydınlandı” efsanesini besler niteliktedir.
Ancak tarihçi Kemal Karpat, bu algıyı istatistiksel verilerle kökten yıkar. (Ottoman Population, 1830–1914: Demographic and Social Characteristics) adlı çok değerli çalışmasında, Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranını yaklaşık %59,7 olarak verir — yani toplumun yarısından fazlası okuryazardır
!
Bu tespit, Osmanlı eğitim kurumlarının —medreselerden mahalle ve sıbyan mekteplerine kadar— sanılandan çok daha yaygın ve erişilebilir olduğunu gösterir. Kadınların okuryazarlık oranında bazı bölgelerde oranlı şekilde baskı altında olduğu olsa da, genel toplumda okuma yazmanın sandığımız kadar geri olmadığı açıktır.
Öte yandan unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibarıyla kaydedilen düşük okuryazarlık oranları, Osmanlı’nın genel profilini yansıtmaz. Bu oranlar; savaştan yorgun düşen, göçlere maruz kalan, sosyal yapısı çözülen bir toplumun geçici tablosuydu ve bu veriyle geçmişi bütün boyutlarıyla aynı kefeye koymak tarihi çarpıtır.
Sonuç olarak Karpat’ın oranları yalnızca sayısal veri değil, aynı zamanda algılarla tarihsel gerçeklerin nasıl çarpıtılabileceğini gösteren güçlü bir hatırlatmadır. Osmanlı geçmişini değerlendirirken önyargısız kalmak, rakamların ideolojik kullanımına da kapılmamak gerektiğini bize tekrar öğretir.
LOZAN VIII
LOZAN VIII
GİDERKEN DE DÖNERKEN DE ÖĞRENCİ KALMAK
-Bir İsviçre (CH) Yolculuğunun Ardından-
Rüştü KAM
6.8.2025
4 Ağustos sabahı, oğlum Zülfikâr’la duamızı edip yola revan olduk. “Allah’ım! Yolculuğun güçlüklerinden, üzücü manzaralarla karşılaşmaktan, iyiyken kötüye düşmekten, mazlumun bedduasından ve dönüşte malı ve çoluk çocuğu kötü hâlde bulmaktan Sana sığınırım. Yolculuğumuzu kolay eyle, menzilimize sağ salim varmayı nasip eyle.”
Arabaya biner binmez, sanki sıla-i rahime gider gibi bir sevinç doldu içime. Memleket hasreti işte böyle bir şey. Ama bu sene yolun ucunda İsviçre vardı. Çocuklar evden kuş misali uçunca büyüklerin tercihi de değişiyor: Müsaitlerse onlar geliyor; değillerse sen onlara gidiyorsun. “Gurbet içinde gurbet” dedikleri tam da bu.
Hatıralar depreşmesin diye yolculuk süresince müzik yerine sesli kitap dinlemeyi tercih ettik; seçimi Zülfikâr yaptı. YouTube bu konuda hayli zengin. Yapay zekâ tarafından okunan kitap ve makaleler henüz zevkle dinlenir seviyede değil; Zülfikâr bu yüzden orijinal seslerle okunanları tercih ediyor. İsviçre’ye varıncaya kadar dört kitap bitirdik.
Dönüşte ise sessizliği seçtik: Ne müzik, ne de sesli kitap… Yalnızca lastiklerin yola değen uğultusunu dinleyerek ilerledik. Kavuşmanın sevinci çekilip gidince, yerini ayrılığın ince sızısı aldı.
Önce Frankfurt’a uğrayıp kızım Dilruba Hayrunnisa’ya selam verdik. Uzakdoğu seyahatinden hediye olarak getirdiği bibloyu ve hediyelerini teslim aldık. Hasbihal ettik. Bali’yi ve Uzakdoğu izlenimlerini dinledik kendisinden.
Sonra Stuttgart’a geçtik. Geceyi orada geçirdik. Dünürlerimi ziyaret ettim; hemşerim Necip Er, eski Berlinli dostlar Metin Kuş ve Kaan Avaz’la buluşup çay-kahve içtik, biraz sohbet ettik, bir camiye uğrayıp öğle namazımızı kıldık ve duamızı yaptık. Ertesi sabah yeniden direksiyon başına; İsviçre’ye vardığımızda oğlumla gelinimizin sofrası bizi bekliyordu. Kucaklaştık, hasret giderdik. Sonra da “İsviçre kazan, biz kepçe”; haritada küçük, işlevinde büyük olan bu ülkeyi baştan aşağıya dolaştık.
İsviçre, 26 kantondan oluşan bir konfederasyonmuş; her kantonun vergi, eğitim ve günlük ritmi kendine göreymiş. Dört resmî dil konuşuluyormuş: Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romansh. Nüfus kabaca dokuz milyonu buluyormuş; yüzölçümü kırk bir bin kilometrekareyi biraz aşıyormuş. Küçük olmasına küçük bir ülke ama yukarıya doğru katlanarak yükselen dağların yayıldığını düşününce ülkenin ne kadar geniş olduğunu anlıyorsunuz.
Bu ülke 1815’ten beri tarafsızmış; tarafsız kalmış mı yoksa tarafsız mı bırakılmış? onu düşünmek lazımdır. Savaşa girmemiş mi yoksa sokulmamış mı? Bunlar cevaplanmayı bekleyen sorular. Savaşa girmemekle masum kalmak ayrı şeyler. İsviçre, savaşla olan mesafesini bilinçli olarak korumuş veya korunmuş. Her ne olmuşsa olmuş; bir yandan bankacılığı ve sanayisiyle güçlenmiş, öte yandan tartışmaların odağından hiçbir zaman tamamen çıkamamış. Ama şunu teslim etmek gerekir: Ülkenin sokağında düzen, devletinde ciddiyet, insanında sükûnet var.
Bern’e vardığımızda bunu daha iyi hissettim. Bern ülkenin başkenti. Aare’nin kıvrımına yaslanan arnavut kaldırımlı sokakları büyük ölçüde trafiğe kapalı; tramvaylar neredeyse fısıltıyla geçiyorlar yanınızdan.
Haus der Religion’a da uğradık. Aynı çatının altında cami, kilise, Hindu ve Budist tapınakları bir arada bulunuyor. Hoşgörü mü, iyi bir şehircilik projesi mi? Onu bilemem. Ama biz ikisi birden diyelim. Hoşgörünün de mühendisliği oluyorrmuş; onu burada ayne’l-yakin gördük.
Eskiden şarap mahzeni olan yerler bugün kitapçıya, kafeye dönüşmüş. Oturup afogatolarımızı afiyetle içtik. Değişik bir tat. Espressonun içine bir top vanilyalı dondurma eklenerek servis ediliyor. Lezzetli.
Fribourg’a geçtiğimizde tabelaların bir yüzünün Fransızca, öbür yüzünün Almanca olduğunu fark ettim. Kantonları kışkırtan birileri yok demek ki İsviçre’de. Olsaydı çoktan birbirlerine girmiş olmaları gerekiyordu. Sen Alman’sın ben Fransız’ım kavgası…Üniversite şehriymiş Fribourg. Kışkırtılmaya da müsait aslında. Ama kavga yok. Kavgayı, menfaat birliği önlemiş olmalı. Katedraller ziyarete açık. Sokak başı kilise.
İsviçre denizsiz ama gölleriyle bambaşka bir güzelliğe sahip. Leman’ı, Luzern’i, Zürih Gölü’nü gördükçe suya bakmanın bile bir dua olduğunu düşünüyor insan. Mevlâ’m ne güzel yaratmış her şeyi. Dokunmazsanız her yaratılan kendi yolunda akıp gidiyor.
İsviçre şehirlerinde adım başı şehir çeşmeleri var. Dağlardan süzüle süzüle gelen o suyu herkes ücretsiz içiyor. Alp dağlarının tertemiz suyu. Kana kana içmek serbest. Su ticareti yapılmıyor İsviçre’de. İkram ediliyor.
Otoyolların kenarında inekler, koyunlar, keçiler otluyorlar. Süt ve et bol. Dört yüzü aşkın peynir çeşidi varmış; Emmental, Gruyère, Appenzeller derken liste uzayıp gidiyor. Üzümlerinde ayrı bir lezzet var. Şarabın çoğu içeride tüketilirmiş, ihraç edilmezmiş. O yüzden dışarıda İsviçre şarabı az bulunurmuş.
Saat ve çikolata zaten dünyaca meşhur ama asıl şaşırdığım, ilaç ve biyoteknolojinin bu kadar güçlü olmasıydı. Laboratuvarda kurulan o görünmez emek, Alp Dağlarının eteklerinde görünen refahı besliyormuş demek ki.
Bir de finans; parası olan parasını burada koruma altına aldırabilirmiş. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, İsviçre’de hesap açtırabilirmişsiniz. Nerden buldun diye sorulmazmış. Kimsecikler de bilmezmiş bu hesabı. Bilgi verilmezmiş ki bilinsin.
Böyle bir ülkede öbür mahallenin insanlarını kışkırtan olur mu? Olmaz. Olmuyormuş zaten. Bazı yerlerde anarşik bir ortamdan nemalanır menfaat çevreleri, bazı yerlerde de sükûnetten. İkisinden de nemalanan, menfaat devşiren sermaye çevreleri olunca anarşi olmuyor…Filler tepişmiyor. Filler tepişmeyince arada ezilen de olmuyor.
Pahalı mı? Evet. Çok pahalı. Ona göre de kazançlar yüksek. Burada para, önce hizmet satın alıyor: Temiz yol, dakik tren, sakin kuyruk. Bu hizmetlerin bedeli de var elbette; yüksek kiralar, katı kurallar, ücretsiz çöp hizmeti, kimseyi beklemeyen bir dakiklik.
Trenin kapısı kapandığında kimse itişmiyormuş; çocuk ağlarsa ondan rahatsız olanlar sadece gülümsüyormuş. Yani sessizlik, suskunluk nezaketin başka bir lehçesiymiş.
Sokakta Türkçe konuşurlarken duydum, hem de sık duydum. İsviçre’de “üç yüz bin Türk var” diyenler oldu; o kadar değil diyenler de. Zürih’te bir dükkân, Basel’de bir usta, Lozan’da bir öğrenci… Varlıkları sayıdan daha ziyade hikayeleriyle ön plana çıkıyor Türklerin. Benim hikâyem de, o gün oğullarımla ve gelinimle yan yana yürüdüğüm sokaklarda anlamını buldu; çeşmeden su içtik, peynirlerden tattık, akşam olunca göle yansıyan yakamozlara daldık. Bir de dünyaca ünlü Freddie Mercury’nin müzesinde hatıraları andık…Bohemian Rhapsody’nin stüdyo kayıtlarını dinledik.
Basel’de yeğenim Pınar gezdirdi bizi. Peynir çeşitlerinin bol olduğu bir kahvaltı sofrası hazırlamış. ÇAYKUR çayını da unutmamış.
Önce Theodore Herzl’in dünya Yahudilerini toplayıp 100 sene sonra kuracağı devlet için ilk kongreyi yaptığı (1897) salonu gördük. Sonra Adalet Sarayını gezdik. Dış duvarında yazan iki yazı dikkatimi çekti:
-Wo Einigkeit ist da wohnt Gott = Birlik nerede ise Allah oradadır.
-Freiheit steht über Silber und Gold = Özgürlük, gümüşten ve altından daha değerlidir.
Ren (Rhein) nehrinin ikiye ayırdığı Basel’in sokaklarını arşınlamak oldukça keyifliydi. O kadar yürüyüşten sonra da acıktık. Pınar, dağın eteğinde müşteri bekleyen Afyonlu bir esnafın açık havada kurduğu işletmesine davet etti. İtiraz etmedik. Açık havada mangal keyfi…
İsviçre’den dönüşte şöyle bir hatıra kaldı belleğimde. Sorsalar onu, söylerim soranlara: İsviçre, bir kartpostal değil; her gün yeniden kurulan bir düzen. Biz o düzene bir haftalığına misafir olduk. Yola çıkarken cebimize biraz para koymuştuk; dönerken cebimizde bir ritim kaldı: Tik-tak. Saat gibi sakin, yol gibi uzun, dua gibi derin.
Sözün özü: Bu ülke, insana yavaşlamayı ve kendini dinlemeyi öğretiyor, bir okul gibi. Sanki insanın içindeki gürültüyü usulca susturan bir sükûnet yurdu. Yavaşlayan duyuyor, duran anlıyor ve sakinleşiyor ve en kıymetli hatıranın, içimize yerleşen sessizlik olduğunun farkına varıyor..
MEVLİD KANDİLİ: BİR DOĞUMDAN FAZLASI, BİR DİRİLİŞ
MEVLİD KANDİLİ: BİR DOĞUMDAN FAZLASI, BİR DİRİLİŞ
-Rahmet, adalet ve kardeşlik mirasını bugüne taşımanın vakti-
Rüştü Kam
2 Eylül 2025
Mevlid Kandili, bir doğumu değil bir dirilişi hatırlatır. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hitabı, bu gecenin özünün özetidir: Karanlığı yaran bir merhamet ve adalet yürüyüşünün başlangıcıdır. 571’de, kabile asabiyetinin sert rüzgârlar estirdiği, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, köleliğin sıradanlaştığı, gücün hukukun yerini aldığı bir coğrafyada bir çocuk dünyaya geldi; adı Muhammed’di (s.a.s.). Kırk yaşında vahye muhatap olduğunda aldığı vazife, tevhid sancağı altında adaleti ayağa kaldırmak ve insan onurunu ihya etmektir. Orta Çağ’ın zifiri karanlığını aydınlatmaktır.
Bu sancak dalgalanmaya başlayınca, menfaat çevreleri onu hemen düşman ilan ettiler. Boykot gördü, taşlandı, yalnız bırakıldı; ama o yılmadı.
İlk hicret Habeşistan’a yapıldı; “Orada adil bir kral var” diyerek sahâbeyi Habeş Kralı Necaşi’ye emanet etti. Böylece Ehl-i Kitap’la ilk temas adalet ortak paydasında kuruldu. Mekke’de Müşriklerin baskıları, zulümleri dinmeyince Medine’ye hicret edildi ve farklı inanç ve kabilelerin birlikte yaşayabileceği yeni bir toplum inşa edildi.
Medine Vesikası, canın ve malın dokunulmazlığını, sözleşmeye sadakati, ortak güvenliği esas alan bir hukuk denemesiydi. İşledi. 571 yılında Mekke’de doğan o çocuk yirmi üç yılda bir ahlâk inkılabı gerçekleştirdi: Yetim gözetildi, kadının onuru ikame edildi, kul hakkı dinin merkezine taşındı, zalime “dur” denildi. Veda Hutbesi’nde yankılanan ilkeler hâlâ ufuktadır: Can, mal, namus dokunulmazdır; faiz zulümdür; emanetler ehline verilir; herkes kardeştir; bu yoldan sapmamak için Kur’ân’a sarılmak grekir. Temel kurallar bunlardır.
Bu gece, rahmet elçisinin doğumunu anarken yalnız geçmişi yâd etmiyoruz; onun bıraktığı emanetle yüzleşiyoruz. Ümmetin sayısı milyarları buluyor; fakat mazlumun gözyaşı dinmiyorsa, mesele sayıda değil nitelikte, kalitede ve sahicilikte demektir. İlmin, hikmetin, liyakatin, emeğin terk edildiği yerde, gürültü kalabalığı olur; adalet ve merhamet zayıflar. Yol bellidir: Bilgiyle güçlenmek, üretmek, hukuku üstün tutmak, kardeşlik hukukunu diri tutmak vecibedir.
Mevlid Kandili, bir kutlama günü değil; bir yön tayini günüdür. Kur’ân’ı raftan indirip hayata döndürme, sünneti hatıradan çıkarıp ahlâka dönüştürme günüdür. Bu yüzden bu gece, uzun uzun nutuklara gerek yoktur: Kısa bir Kur’ân tilavet edilmeli ve anlamına kulak verilmelidir. Peygamberimizin hayatından birkaç yaprak çocuklarımızla okunmalı ve nasıl hayata geçirileceği üzerinde konuşulmalıdır. Bir yetimin başını okşayış, bir öğrencinin yükünü hafifletiş; küsler arasında bir helâlleşme, terazisinde şaşmayan bir esnaf sözü; makamda adaleti, mahallede merhameti ayakta tutma iradesi ortaya konulmalı… Bu şekilde kutlanmalıdır Hz. Peygamberin doğum günü. Peygamber Kur’an’ı hayata nasıl hâkim kıldı sorusuna cevap aramaktır mevlid kandili. Mevlidin en sahici kutlaması böyle yapılır, yapılmalıdır.
Peygamberimiz 63 yaşında vefat etti; arkasında Kur’ân gibi muazzam bir miras bıraktı ve de fiili bir sünnet bıraktı.
Bugün bizden beklenen, vahyin gölgesinde ve o örnekliğin izinde küçük küçük ama sahici adımlar atmaktır. Zoru görünce kestirme yollara sapma alışkanlığımızla yüzleşmek, “çalıyı dolaşarak” belaları savuşturma konforundan vazgeçmektir. Çünkü ateş, teslim olana serinlik olur; safını belli eden karıncanın taşıdığı bir damla su bile yönü gösterir. Bir şehir taşla kurulur; ama ayakta kalmasını sağlayan, içindeki adalet ve merhamet hikâyesidir.
Ey Allah’ın Elçisi… Bu gece yalnız doğumunu kutlamıyoruz ; Senin fiilî sünnetini—adaleti, emaneti, ahde vefayı—hayata taşımaya yeniden niyet ediyoruz. Gücümüz sınırlı, zaaflarımız çok; yine de safımız belli: Mazlumdan yanayız, hakikatin peşindeyiz. Kâbe’nin gölgesinde, Medine’nin sükûnunda yaşayanlara da bize de düşen, o iki şehrin adını değil ruhunu yeniden diriltmektir. Senin dirilttiğin gibi. Rahmetin diliyle konuşmak, adaletin terazisiyle tartmak, kardeşliğin hukuku ile iş görmektir…
Rabbimiz! Bu geceyi ümmet için bir uyanışa, evlerimiz için huzura, kalplerimiz için merhamete vesile eyle. Bizi, güçlünün değil haklının yanında duranlardan kıl. Kur’ân’ı bize emanet eden Peygamberinin yolundan ayırma. Mazlumların ahını dindir; bize birliğin tadını, kardeşliğin yükünü taşıyacak güç ver. Âmin.
Mevlid Kandili’nin bereketi, şehirlerimize adalet, evlerimize sükûnet, kalplerimize rahmet olarak dönsün. Çünkü bu gece, bir adın değil bir ahlâkın doğum günüdür.
Ey Peygamber; vahiyle bizi tanıştıran Rahmet Elçisi… Sana şikâyetim var.
Kâbe’nin gölgesinde, Medine’nin o yemyeşil hurma bahçelerinde, senin huzurunda yaşayan ümmetin—adı Müslümanlıkla anılsa da—kardeşliğin hukukunu zedeliyor. Açlıktan kırılan çocukların, haysiyeti çiğnenen kadınların, yurdundan sürülen mazlumların feryadı arşa yükselirken; onların çıkar hesapları Senin öğrettiğin rahmet dilinin önüne geçti. Zalimle yan yana duruyorlar; mazlumun ahına kulaklarını tıkıyorlar. Mekke’de “emin belde”nin eminliğinden, Medine’de kardeşlik şehrinin kardeşliğinden, geriye yalnız söz kaldı, ruh kayboldu.
Ey Resûl, Senin sahabîlerinin torunlarını Sana şikâyet ediyorum.
Senin adını dillerinde yükseltiyorlar; ahlâkını işlerinden eksiltiyorlar.
Kardeşlik hukukunu zedeliyorlar; çıkarlarını rahmet dilinin önüne koyuyorlar.
Zalimle yan yana duruyorlar; mazlumun ahına kulak tıkıyorlar.
Gözlerinin önünde işlenen cinayetleri sadece seyrediyorlar.
Minareleri büyütüyorlar, petrol kuyularını çoğaltıyorlar; kul hakkını küçültüyorlar.
Sofralarını genişletiyorlar; infakı daraltıyorlar.
Ellerini taşın altına koymuyorlar, sadece şov yapıyorlar.
Şikâyetçiyim…
Mevlid kandiliniz hayırlara vesile olsun…
HİTİT DUVAR YAZSIYLA KALEME ALINMIŞ BİR DUA ÖRNEĞİ
MÖ 2000 LERE GİDELİM VE HİTİT DUVAR YAZSIYLA KALEME ALINMIŞ BİR DUA ÖRNEĞİNİ OKUYALIM; KRALIN DİLİNDEN
"Tanrım;
Beni yavaşlat. Aklımı sakinleştirip kalbimi dinlendir… Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza dek yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür. Uykunun o büyüleyici, iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, bir köpeği ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlamayı, hülyalara dalabilmeyi öğret bana…
Her gün bana kaplumbağa ile tavşanın masalını hatırlat; yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarı bakmamı sağla; büyüklüğünün yavaş ve iyi büyümesine borçlu olduğunu göreyim…
Beni yavaşlat, Tanrım; köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine gönder. Yardım et ki kaderimin yıldızlarına daha olgun, daha sağlıklı yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi:
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için sabır,
ikisini ayırt etmek için akıl,
ve aşkın körlüğü ile yalanlarından koruyacak dostlar ver. Âmin.
(Hititlerin MÖ 2000’lere tarihlenen duvar yazılarından—Cemal Borandağ, 15 Şubat 2019.)
Schükrü Kahraman
GAZZE ÜZERİNE BİR ÖZ ELEŞTİRİ
Rüştü KAM
28.04.2025
Sevgili DOSTLAR,
Gazze bizim için ikinci sırada olan bir meseledir. Birinci sırada olan mesele Gazze değildir. O mesele biziz. Çünkü Allah, önce bize kendi evimizi, ailemizi, kurumlarımızı, çocuklarımızı soracak. Allah bizden gücümüzün yetmediği şeylerden değil, gücümüzün yettiği halde ihmal ettiğimiz şeylerden hesaba çekecek. Gazze’nin hesabını da Gazzelilerden soracak. Komşularından, diğer devletlerden, Birleşmiş Milletlerden soracak. Ama bana, sana, bize önce kendi çocuklarımızı soracak: “Onlara kimliklerini, inançlarını, değerlerini koruyup taşıyabilecekleri imkanları hazırlayıp hazırlamadığımdan soracak. Hazırlamadıysak “niçin hazırlamadınız?” diyecek.
Kendi evimiz yanarken, sabah akşam Gazze’yi konuşmanın, bizi dindar yaptığını sanıyorsak yanılıyoruz. Oysa çoğu zaman bu yaptığımız bir kaçıştır. Gerçeklerle yüzleşmemiz gereken sorumluluklardan kaçıştır. Bizim, Gazze için yapacağımız en büyük şey samimi olarak yaptığımız dualardır. Onların fiilî mücadelesi onlara aittir. Bizim fiilî duamız ise buradaki çocuklarımız, buradaki insanımız içindir. Yazıktır, günahtır: Kendi evi yanarken komşusunun evine koşan, döndüğünde evini yerinde bulamaz. O kül olup gitmiştir.
Müslüman, ehem ile mühim arasındaki farkı fark etmek zorundadır. 1961’den beri Filistin’e yardımlar gönderiliyor. Peki sonuç? Gazze hâlâ yanıyor. O yardımlar Gazze’yi bu hâle düşmekten alıkoyamadı, bundan sonra da alıkoyamaz. Çünkü Gazze Gazzellilerindir. Gazzellilerin sorumluluğundadır. Bizim sorumluluğumuz ise kendi evimiz, kendi geleceğimizdir.
Ben Almanya’da yaşıyorum. Çocuklarımın kimliklerini kaybetmeden geleceğe taşınması gerekiyor. Benim sorumluluk alanım burasıdır. Peki nasıl olacak bu? Hangi kurumla, hangi vizyonla?
Berlin’de 300 bin Türk yaşıyor. Ama geleceğe umut taşıyan hangi kurumumuz var? Kaç tane kültür merkezimiz var? Hangi vizyonumuz var? Camilerimiz var diyecekseniz, demeyin! Çünkü camiler de pansuman tedbirlerle yetiniyor, kendilerini kandırıyorlar. Bir kültür merkezi bile inşa edememiş bir toplumdan, Gazze’yi kurtarmasını mı bekliyorsunuz? Yanılıyorsunuz.
Bizim hâlimizi görenler, bize gaz vererek kendilerine hizmet ettiriyorlar. “Yürüyün arslanlarım!” diyorlar. Biz de yürüyoruz. Ama yürüyüşümüz bile yalpalı, adımlarımız da bile uygunluk yok, dağınık. Hedefimiz yok, yönümüz yok. Rüzgâr hangi tarafa eserse oraya sürükleniyoruz. Rüzgâr dindiğinde ise geriye bir bakıyoruz ki: Eyvah! Her şey darmadağın olmuş. Sonra da bütün gücümüzü enkaz temizlemekle harcıyoruz.
Allah bize akıl verdi, kullanalım diye. Ama biz aklımızı kiraya verdik. Kimlerin değirmenine su taşıdığımızı bile düşünmüyoruz. Kimin oyununa geldiğimizi sorgulamıyoruz. Sadece sloganlarla oyalanıyoruz.
Allah bizleri hesaba çekecek, evet çekecek. Ama önce Gazze’den değil! Önce çocuklarımızdan, ailemizden, kurumlarımızdan, ihmal ettiklerimizden soracak. Gazelileri de hesaba çekecek, kendi yapmadıklarından dolayı. Herkes, kendi yapmadığından hesaba çekilecek.
Ey “Kur’an’ın rehberliğinde yürüyoruz” diyenler! Gerçekten öyle mi? Kıyamda Salli-Barik dualarını okuyanlar, dikkat edin: Tarhiyata oturduğunuzda okuyacak dua bulamayabilirsiniz. Çünkü farz olan ibadet, gücümüzün yettiği ibadettir. Haram olan ibadet ise gücümüzün yetmediği bir yükün altına girip, kendi evimizi ihmal etmektir.
Kendi işimizi bırakıp başkalarının işini yapmaya kalkmak, aklımızı ve enerjimizi tüketmektir. Allah bize önce kendi evimizi, kendi insanımızı, kendi toplumumuzu soracak. Bizim görevimiz, önce buradaki yangını söndürmek, sonra ufka bakabilmektir.
Önce şunu kabul etmeliyiz: Sloganlarla gelecek kurulmaz. Yalnızca yürüyüşlerle, tekbirlerle, öfke nidalarıyla hiçbir şey değişmez. Değişim, ciddi bir vizyon ve kurumlaşma ile olur. Onları yapmayalım demiyorum yapalım elbet. Ama önce yapmamız gerekeni yapalım. Olup bitenlerden benim de ciğerim yanıyor, ama yapılması gerekenleri yapmamakla başka ciğerlerin yanmasına da sebep oluyorum.
Peki Ne Yapmalı?
• Eğitim: Çocuklarımızın kimliğini koruyacak kurumlar kurmalıyız. Anaokulundan üniversiteye kadar kendi değerlerimizle donanmış eğitim modelleri geliştirmeliyiz.
• Kurumlaşma: Dernekçilikle oyalanmayı bırakıp kalıcı kurumlar inşa etmeliyiz. Kültür merkezleri, düşünce kuruluşları, akademik yapılar, gençlik merkezleri… Bunlar olmadan geleceğe taşınamayız.
• Birlik: Küçük hesaplarla birbirimizi yemek yerine büyük hedeflere odaklanmalıyız. Kısır çekişmeler, bizi küçültüyor.
• Vizyon: Çocuklarımızı sadece Almanya’da ayakta tutmak değil, Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi kılmak zorundayız. Çünkü sorumluluk alanımız burasıdır.
Allah bize akıl verdi, imkân verdi, fırsatlar sundu. Eğer biz bu fırsatları değerlendirmezsek, yarın “Gazze için ağladık” diye değil, “Kendi evimizi niye kurtarmadık?” diye hesaba çekileceğiz.
Bugün atabileceğimiz küçük ama tutarlı adımlar yarının kaderini belirleyecektir:
• Yakın çevremizden başlayalım: Ailemizi, çocuklarımızı, komşumuzu ihmal etmeyelim.
• Bulunduğumuz şehirde kalıcı bir kültür ve eğitim merkezi için bir araya gelelim.
• Sözümüzü azaltıp işimizi çoğaltalım: Her birimiz, gücümüz ve mesleğimiz nispetinde katkı sunalım.
Ne kimseyi suçluyorum ne de kimseyi yüceltiyorum. Sadece şunu teklif ediyorum: Bulunduğumuz yerde Hep birlikte, sakin ama kararlı biçimde işe koyulalım. Bugün attığımız o küçük adımlar, yarın çocuklarımızın omurgası olacaktır.
Ben böyle bilirim, böyle söylerim.
Selam ve dua ile,
Rüştü KAM
“SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE”
BIR AYETİN YANLIŞ ANLAŞILAN ÇIĞLIĞI: “SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE”
Rüştü KAM
02.10. 2025 Berlin
Kur’an’da geçen bazı ayetler, tarih boyunca en çok tartışılan başlıklardan olmuştur. Bunların başında da Nisâ Suresi’nin 34. ayeti gelir. Halk arasında bu ayet “kadın dövme ayeti” diye anılır. Oysa bu anlayış, ayetin gerçek anlamını gölgeleyen, hatta tersyüz eden bir algıdan doğan anlayıştır. Nisâ Suresi’nin 34. ayeti çoğu zaman tek taraflı yorumlandı. Kimileri bunu “kadını dövme ruhsatı” gibi algıladı, kimileri de tüm suçu erkeklere yükleyip meseleyi bir cinsiyet kavgasına dönüştürdü.
Oysa bu ayetin sahnesini doğru kurmadan, bugüne bakan mesajını hakkıyla kavramadan ne toplumsal barış sağlanır ne de aile huzuru sağlanır.
Unutmayalım: Bu ayet, orta çağ toplumuna inmiştir. O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti, örf böyleydi; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Kur’an sözü edilen ayet ile önce kadının onurunu kurtardı. Onu erkek ile aynı masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdi.
Ama Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı. Kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile, tek taraflı sorumlulukla ayakta duramaz. Ayetin üç aşamalı çözüm süreci (öğüt – yatak ayırma – mesafe koyma) aslında karşılıklı sorumluluğu hatırlatma mekanizmasıdır. Sorun büyürse, büyükse birlikte yaşamak mümkün olmayacaksa o zaman Allah bir sonraki ayeti (Nisâ 35) yani, hakemi, adaleti, hukuku devreye soktu. Olmuyorsa ayrılın…
Bugün için hermenötik mesaj şudur:
• Erkek, güç ve öfkesini şiddete dönüştürmemelidir. Kadına el kalkmaz, kalkmamalıdır. Erkeğe de kalkmaz. Herkes gücüyle değil, adaletiyle sorumlu tutulacaktır.
• Kadın da sorumluluklarını unutmamalı, aile içi dengeyi yıkacak tutumlar sergilememelidir. Sevgi, sadakat ve iletişim onun da yükümlülüğüdür.
• Ailede anlaşmazlık çıktığında çözüm diyalog, sabır ve gerektiğinde adalet mekanizmalarıdır. Şiddet değildir.
Kadın cinayetleri, sadece erkekleri suçlayarak çözülemez. Aynı şekilde, kadınları tümden masumlaştırmak da gerçeği ıskalamaktır. Çünkü insan sorumluluk sahibidir; kadın da erkek de birey olarak hata yapabilir. Ama çözüm, suçlamakla değil; sorumlulukları hatırlamakla, adaleti merkeze koymakla olur.
Kur’an’ın bu ayetteki çağrısı, aslında çok açıktır: Kadın ve erkek ikisi de insandır. Aile kurdukları andan itibaren birlikte sorumluluk yüklenmişlerdir. Yaptıklarından ikisi de sorumludurlar. Birlikte sınanırlar.
Ne tek taraflı tahakküm ne de tek taraflı mağduriyet olmaz…
Çözüm, adalet, merhamet ve karşılıklı anlayışla olur. Adalet aramak için feminist olamaya gerek yoktur. Feministlik çözümsüzlüğe giden yolda atılan ilk adımdır. Cephe oluşturmaktır. Anlaşmazlığa atılan ilk adımdır. Yolların kapanmasına vesile olan ilk adımdır.
Kur’an’ın bu çağrısı sadece Orta Çağ’ın insanına değil, kendisini modern diye adlandıran günümüz insanınadır da. Aileyi kurtarmak için şiddeti değil, sorumluluğu merkeze almak gerekir.
Orta Çağın Zihniyeti ve Kur’an’ın Devrimi
Unutmayalım: Bu ayet, Orta Çağ toplumuna inmişti. Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. İslâm bir devrim yapmıştır Orta Çağ’da. Bundan dolayı Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. Orta Çağ karanlığı Avrupa için geçerlidir.
O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Tekrar vurguluyorum evet; Kur’an önce kadının onurunu kurtardı. Onu masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdir.
Bunu daha iyi anlamak için aynı dönemde Avrupa’ya bakmak lazımdır. Orta Çağ’da kilise meclislerinin “Kadın insan mıdır değil midir?” tartışmaları yaptığını biliyoruz. Kadını ikinci sınıf, hatta insanlık dışında gören bir anlayışa sahip olduklarını biliyoruz. İşte tam o çağda Kur’an, kadını onurlandırıyor, erkeğin karşısına muhatap olarak oturtuyor ve aileyi adalet zemini üzerine kuruyordu. Mescidlerde tartışılan kadının onuruydu, insan olup olmadığıydı.
Bugünün Dünyasına Mesaj
Zaman geçti, çağlar değişti ama kadının onuru hâlâ tartışma konusu. Bugün modern dünyada, özellikle Batı toplumlarında kadın bu kez başka bir şekilde sömürülüyor. Reklamlarda, vitrinlerde, moda ve medya sektöründe kadının bedeni bir malzeme hâline getiriliyor. Kadının sırtından para kazanılıyor, adına da “kadın–erkek eşitliği” deniliyor.
Oysa gerçek eşitlik, kadının bedenini sömürmek değil, kişiliğini ve onurunu korumaktır. Kur’an’ın yaptığı da buydu: Kadını şiddetin nesnesi olmaktan çıkardı, onurlu bir birey olarak topluma kattı. Bugün Müslüman birey de aynı şeyi yapıyorsa ki yapıyor; o da kadının bedeninden para kazanan Avrupalının yolundan gidiyor demektir. Onun adının Müslüman olması Kur’an’ın yolundan gidiyor anlamına gelmez…
Kadın ve Erkek: Ortak Sorumluluk
Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı, kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile tek taraflı sorumlulukla ayakta durmaz, duramaz. Erkek öfkesini şiddete dönüştürmeyecektir, kadın da sadakat ve denge sorumluluğunu üstlenecektir. Çözümsüzlük devam ederse hakem mekanizması (Nisâ 35) devreye girecektir. Kur’an bunu diyor.
Hermenötik Çağrı
Bugün için bu ayetin mesajı çok açıktır:
• Kadın ve erkek birlikte insandır (Nisa1).
• Birlikte sorumludurlar.
• Birlikte sınanırlar.
Ne Orta Çağ’daki şiddet ne de bugünkü tüketim kültürünün kadını metalaştırması… Hiçbiri Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’an’ın çağrısı, aileyi bozmak değildir; aileyi adalet, merhamet ve onur üzerine inşa etmektir.
Buradaki “darabe” kelimesi yüzlerce yıldır “dövmek” diye tercüme edildi. Ama aynı kelimenin Kur’an’da “yola çıkmak, uzaklaşmak, misal vermek” gibi farklı anlamları da var. Orta Çağ’da anlaşıldığı gibi bugün hâlâ neden bu ayet sadece “dövmek” şeklinde anlaşılıyor? Çünkü bugünün ataerkil kültürü bu ayeti işine geldiği gibi yorumluyor da ondan.
O halde şöyle diyelim: Ayet, şiddeti meşrulaştıran bir kapı değil; tam aksine, var olan şiddeti sınırlayan ve aileyi korumayı hedefleyen bir adımdır. Bugün bizim için hermenötik anlamı nettir, net olmalıdır: Şiddet yoktur. Çözüm ise; diyalog, mesafe koyma, gerekirse medeni ayrılıktır.
Kadını incitmek, dövmek, aşağılamak… Bunların hiçbiri Kur’an’ın ruhuyla bağdaşmaz. Kur’an’ın temel mesajı merhamettir, adalettir, şefkattir. Yirmi birinci asırda, bir ayeti kültürel önyargılarla çarpıtıp, kadına şiddetin dini dayanağı gibi göstermek hem Kur’an’a hem insana ihanettir.
Bugün bu ayet bize şunu söylüyor: Ailede sorunlar olabilir, ama çözüm asla şiddet değildir. Çözüm, konuşmaktır, sabırdır ve gerektiğinde medeni şekilde yolları ayırmaktır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)