27 Ağustos 2012 Pazartesi

TEVHİD YOLUNA BAŞ KOYANI EBU CEHİLLER RAHAT BIRAKMAZ


   

Sevgili okuyucularım. Bir masal yazdım siteye geçen hafta. Site sahibi Sevgili Sefa Bey kardeşimin bana söylediğine göre bu masal 20.08.2012 saat 08.57' de siteye konulmuş ve 23.08.2012 saat 20.56 itibariyle 701 kez tıklanmış.

Ayrıca yazıya yorum da yazıldı. Yayınlanan yorumların sayısı 16. Birkaç yorumun dışında yorumlar içerik olarak çok kötü. Dini cemaatleri biraz tanıyanlar bu yorumların organize edilerek yazdırıldığını hemen anlar. Bunlar bizim Müslüman kimlikli kardeşlerimizdir. Sağ olsunlar beni unutmamışlar. Siz kıymetli okuyucularımıza yansıyan yorumlardan daha fazlasını Sefa Bey kardeşim bana e-mail aracılığıyla ulaştırdı. Ve dedi ki "Hocam bu e-mailleri yayımlamak benim edep anlayışıma uymuyor, ancak haberinin olması için sana gönderiyorum."

Okudum o e-Mailleri, hem sevindim hem de üzüldüm. Sevindim, günahlarımı paylaşanlar çıktığı için, üzüldüm, bu insanlar hâlâ bıraktığımız yerde otlamaya devam ediyorlar. Bir adım yol kat etmedikleri gibi çok geriye gitmişler.
Hayıflandım ve Allah'a düa ettim. "Allah'ım sana ne kadar şükretsem azdır, yol bu yoldur, bu yol elçilerin yoludur. Sen beni ve arkadaşlarımı bu yolda daim eyle. Müşrikleşenlerin tasallutlarından beni ve arkadaşlarımı uzak tut. Selam olsun tevhid yolunun haysiyetli yolcularına.
Allah'ım şirk bataklığında debelenen o zavallı insanlara basiret ve hidayet nasip eyle. Allah'ım onlar bilmiyorlar, eğer bilselerdi ayrılırlar mıydı tevhid yolundan."

***
Ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed gençliğinde el üstünde tutulan bir insandı. Mekkeliler onu çok severlerdi. Bundan dolayı da O'na Muhammed'ül Emin dediler. Güvenilir insan demektir. Elinden ve dilinden kimsenin rahatsız olmadığı ve olmayacağı insan demektir.
Gençliğinde haksızlığa uğrayanların başvuruda bulunabilecekleri bir dernek kurulmuştu Mekke'de, o genç adam hemen o derneğin içinde yer aldı. Mazlumların yanında olmak onun için vazgeçilemez bir görevdi.
40 yaşına geldiğinde, vahiy almaya başlamış ve peygamberler listesinin son halkasına adını yazdırmıştı. Peygamberlerin sonuncusu olarak da dünyaya ilan edilmişti Sevgilisi tarafından.

Görevi, dünyaya Allah'ın bir olduğunu ilan etmekti. O da onu yaptı. "Allah birdir" dedi, "Putlara tapmayınız onların size faydası yoktur" dedi.

Mekke halkı da biliyormuş aslında putların insana fayda vermediğini, ancak o putlar sayesinde Mekke'nin ekonomisi güçleniyormuş. Dolayısıyla çıkarları Allah'ın bir olduğunu kabul etmeye mani oluyormuş. Dini, ticari emellerine alet ederek para kazanmak kolaylarına geliyormuş, fazla emek sarf etmeden duygulara hitap ederek, mistik bir hava içine insanları kanalize etmek ve onların ceplerindeki paraları almak hem çok kolay hem de çok kazançlı bir yol imiş.

Allah'ın varlığını kabul ettiği halde, bazı şeyleri vesile kılarak Allah'a ulaşmaya çalışanlara müşrik denirmiş. Vahyin Sahibi müşrikleri hiç sevmezmiş, bu konuda asla taviz vermezmiş. Müşriğin cezası kâfirin cezasından daha şiddetliymiş.

***
Mekke müşrikleri zaman zaman toplanıp durum değerlendirmesi yaparlarmış. "Ne yapacağız
bu Muhammed'i, davasından vazgeçmiyor. Ne kadar da eziyet etsek, ambargonun her türlüsünü de uygulasak, etrafındakileri taciz de etsek, öldürsek de vazgeçmiyor Allah birdir demekten" derler ve Muhammed'in sesini kesmenin başka türlü planlarını yapmaya çalışırlarmış.

Mekke'nin en güzel kızıyla evlendirelim seni demişler, Mekke yönetiminin başına geç demişler, kralımız ol demişler, mal, mülk, servet verelim demişler. Ama o, bunlara itibar etmemiş. "Allah birdir" demeye devam etmiş. Yollarına dikenler serpmişler, üzerine hayvan pisliği atmışlar, tuzaklar kurmuşlar, kendi akrabaları dahil olmak üzere herkes sırtını dönmüş O'na. O yine "Allah birdir, gerisi lafı güzaftır" diyerek davetine devam etmiş.

Taif'te akrabaları varmış. Bir gün oraya gitmiş. Allah'ın bir olduğunu söyleyecekmiş onlara, nede olsa akrabalarıymış Taif'liler. Gitmiş gitmesine de, gidip gideceğine pişman olmuş. Ama yine görev görevdir demiş ve teslim olmuş görevi veren Makama. Çünkü, onlar da Mekke halkı gibi aşağılamışlar onu. Akraba falan dememişler. Şu kadar uzun yoldan gelmiş, misafirlik hatırı vardır, hürmeten de olsa sesimizi çıkarmayalım falan dememişler. "Eğer anlattıkların doğru olsaydı, kabul edilebilir olsaydı Mekkeliler kabul ederdi seni" demişler. Hatta O'nu çocuklara taşlatmışlar.

Kan revan içinde dönmüş Taif'ten Mekke'ye. Dönmüş dönmesine de, bu sefer de Mekke'ye girememiş. Kime söylediyse, ne kadar dil döktüyse, yalvardıysa, "Etmeyin, yapmayın, kıymayın bana, ben sizin o güvenilir lakabıyla çağırdığınız Muhammd'im" dediyse de boşuna. Kimse O'na yardımcı olmamış. Kalakalmış Mekke'nin dışında o sıcakta, ekmek yok, aş yok, içecek su yok. Nereye gidecek, kime sığınacak. Bir türlü çıkış yolu bulamıyormuş.

Çöküvermiş yere o kavurucu sıcağın altında. Almış başını avuçlarının içine, için için ağlamaya başlamış. Bir taraftan da Sahibine dua ediyormuş: "Allah'ım halimi görüyorsun, bana yardım et. Bu insanlara da hidayet nasip eyle."
Neden sonra, yetişmiş Sahibi imdadına, hem de müşrik Mutim b. Adiyy'nin eliyle yetişmiş. Delikanlı, yiğit bir müşrikmiş Mutim. Korkarlarmış Mekkeliler ondan. Kalabalık bir ailesi varmış. Haksızlık gördü mü bir yerde hemen çıkarmış ortaya ve haksızlığa mani olurmuş.
Muhammed'i öyle yapayalnız, garip, hüzünlü bir vaziyette görünce dayamamış ve atılmış ortaya; " Eeee bu kadarı da fazla" , "Ben Muhammed'in hamisiyim, kim O'nun Mekke'ye girmesine mani olmaya kalkarsa karşısında beni bulur" demiş ve girivermiş koluna Elçi'nin, başlamış O'nunla birlikte yürümeye Mekke sokaklarında. Kimse gıkını çıkaramamış. Böylelikle kavuşmuş tekrar vatanına Elçi. Bütün bu olup bitenlere rağmen vazgeçmemiş davasından. "Allah birdir."

***
Mekke'liler O'na "Bu kadar insan hata yapıyor da sadece Sen mi hata yapmıyorsun? Biz atalarımızdan dedelerimizden böyle gördük, böyle bildik. Gel vazgeç bu inadından" diye yüklenirlermiş. Ama O vazgeçmezmiş davasından "Allah birdir."

Bakmışlar olmuyor, bu sefer para musluklarının kesilebileceği öngörüsüyle işkencenin dozunu artırmaya başlamışlar. İşkence altında tam 13 yıl geçmiş aradan. Dile kolay işkenceyle dolu, eziyetle dolu, iftira ile dolu, aşağılanma ile dolu, saygısızlıkla dolu, zulümle dolu tam 13 yıl. Elçi'yi, bu süre içinde sadece 400 kişi kabullenmiş. 13 senede 400 kişi. Vahye muhatap olan seçilmiş bir peygamber ve Tevhid'e gönül veren sadece 400 Müslüman.

***
Vahiy aldıktan sonra 40 yıl Allah'ın birliğine çağıran ve sadece bir kişi tarafından kabul gören peygamberler de var. Allah bir dediği için, Allah'tan başkasına ibadet edilemeyeceğini söylediği için, faizin her türlüsünü yasakladığı için, "Zenginin malında fakirlerin de hakkı vardır." dediği için, "Mal- mülk, servet zenginlerin elinde dolaşan bir meta olmasın." dediği için, ihtiyaçtan fazla olan malın ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerektiğini söylediği için, yetimin kimsesizin hakkının gözetilmesi gerektiğini söylediği için öldürülen, çarmıha gerilmek istenen, ağaç kovuğuna sokulup testereyle biçilen elçiler de var.

***
Eğer siz vahiy alan elçilerin yolunda yürüyorsanız, onların bıraktığı Emanet'e bir şey ilave etmiyor veya O'ndan bir şey eksiltmiyorsanız, müşrikleşen Müslümanlar mutlaka sizden de rahatsız olacaklardır. İnsanların adının Müslüman olması kimseyi kandırmamalıdır. Müşrik olabilmenin ilk şartı, Allah'ı kabul etmektir. Bu kabulden sonra Tevhid'e karşı olan tavrıdır o kişinin Müslüman veya müşrik olarak adlandırılmasına sebep.

Sevgide ölçüyü kaçıran herkes imanını sorgulamak zorundadır. Mala olan düşkünlük, servete olan düşkünlük, din istirmarı, Allah ile aldatmak, makam ve mevki için, para için her türlü herzeyi yemek, Allah'a ulaşmak için araya aracılar koymak, gruplara ayrılarak değişik isimlerle kendilerini adlandırmak, fırka-i naciye zırvasıyla kendilerinin kurtuluşunu, diğerlerinin sapıklığını ilan etmek MÜŞRİKLEŞME alametidir.

Kur'an son kitaptır, onun yolundan ayrılmayın, onu okuyun ama anlamak için okuyun, hayatınıza geçirmek için okuyun, Kur'an başucu kitabınız olsun diyenlere sataşmak MÜŞRİKLEŞME alametidir.

Mali ibadetler konusunda Müslümanları duyarlı olmaya çağıran, yol kesicilere prim verilmemesi gerektiğini söyleyen, birlik ve beraberliğin Kur'an'ın ipine sımsıkı sarılmaktan geçtiğini anlatan, Tevhid'i esas alan, Tevhid'i zedeleyici unsurlardan uzak durulması gerektiğini her fırsatta tekrarlayan insanlara dil uzatmak MÜŞRİKLEŞME alametidir.

Ben Müslümanım diyen herkes bu çerçevede şapkasını önüne koymalı ve imanını sorgulamalıdır. Ben şirkin neresindeyim, ben de müşriklik alameti var mı acaba? diye.

Esas olan tevhid inancıdır. Tevhide giden yolun mihmandarı Kur'an'dır. Kur'an'ı bize ulaştıran ve O'nu hayat kitabı olarak takdim eden, vahiy almadan önce Muhammed-ül Emin olduğu için saygı gören, vahiy aldıktan sonra hain ilan edilen, nebilerin ve elçilerin sonuncusu Hz. Muhammed'dir.

***
Allah'ım tevhid yolunun yolcularına yardım et. Dalalette olanlara, sapıklıkta olanlara, şirk bataklığına saplanarak müşrikleşen Müslüman kimlikli insanlara hidayet nasip eyle, tut onların elinden, kucakla onları, onlar bilmiyorlar, bilselerdi tevhidi zedeleyecek ameller içinde olmazlardı. Onlardan olmasa bile belki onların nesillerinden tevhidi yüceltecek, erler, yiğitler çıkacaktır, lütfen onlara acı ve merhamet et. Onları adaletinle değil merhametinle yarlığa. Amin...
  
Rüştü Kam

ELVEDA EY RAMAZAN

14 Ağustos 2012 Salı, 09:59 · tarihinde Rüştü Kam tarafından eklendi


Ramazan geldi ve işte gidiyor
Kan ve gözyaşı Ramazan'da bile hız kesmedi
Ramazan geldi ve işte gidiyor. Kan, gözyaşı, acı ve ıstırap dolu bir Ramazan ayı geçirdik. Suriye'de kan vardı hâlâ var, kardeşkanı dökülüyor orada. Dünya seyrediyor, Müslüman ülkeler de seyrediyor. Haram aylarda savaşmak yasaklanmıştır Kur'an'da. Buna rağmen seyrediyor İslâm ülkeleri.
Myanmar'da Müslümanlar Budistler tarafından yakıldılar, acımasızca katledildiler, çoluk çocuk. Çocuk kadın ihtiyar ayırımı yapılmadan katledildiler. Türkiye hariç diğer İslam ülkeleri yine sessiz kaldı. Dünya sesiz kaldı. Birleşmiş Milletler denilen kurum sessiz kaldı. Akan Müslüman kanı olunca hassasiyet gerekmezdi; Müslüman kanının ne önemi vardı ki...

Biz Avrupalı Müslümanlar da böyle bir ortamda tuttuk oruçlarımızı. Cami kürsülerinden bu mezalimle ilgili hassasiyet duyuruları yapıldı. Müslümanlar duyarlı olmaya davet edildi. Protesto duaları yapıldı, amin sesleri arşıâlâya yükseldi. Yapılacak fazla da bir şey yoktu

 Müslümanlar için, "Kötülük ya el ile değiştirilecekti ki; bu görev devletlere ve devletlerin oluşturdukları Birleşmiş Milletler gibi, NATO gibi kurumlara düşer. Ya dil ile değiştirilecekti ki; bu görev ilim adamlarına ve onların oluşturdukları Diyanet İşler Başkanlığı gibi, üniversiteler gibi kurumlara düşer. Ya da kalp ile yapılan buğuz ile değiştirilecekti ki; bu görev de bütün Müslümanlara düşer."

 Buğuz göreviyle görevlendirilen Müslümanlar hakkıyla buğuz yapabildilerse, şuurlu bir şekilde bütün samimiyetleriyle isyan çığlığı atabildilerse ne mutlu onlara.
 
Oruç tutanlara selam olsun
Bu ayda oruç tutanlar kazandı bir kayıpları yok. Camiler yine şenlendi. Dualar yapıldı, hatimler okundu, salavatler, tekbirler getirildi. Teravih namazları kılındı. Zekâtlar sadakalar verildi. Fakirler sevindirildi. İftar yemeklerinde Müslümanlar kaynaştı, kucaklaşıldı, hal hatır soruldu.
Dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu durumlar Ramazan vesilesiyle yeniden gündeme geldi, din görevlileri hutbelerden cemaatlarını uyarmaya çalıştılar, zalimlere karşı duyarlı olunması gerektiğini her vesileyle hatırlattılar, kalbi duygularla zalimler lanetlendi.

 Camilerde iftar yemekleri verildi. Sivil toplum kuruluşları, yabancı devletlerin büyükelçileri, bazı Alman kuruluşları ve partileri de iftar yemeği verdiler. Cıvıl cıvıldı Ramazan geceleri. Berlin'de verilen bu iftar yemeklerinde, oruç tutan da vardı tutmayan da, Alevi'si de vardı Sünni'si de, Hristiyan'ı da. Hoşgörü hakimdi her zeminde. Herkes kalp kırmamak için özel gayret sarf ediyordu. Özlediğimiz hoşgörü ortamına doğru yavaş adımlarla da olsa gidiliyordu.


Büyükelçi'den ikinci iftar
T.C. Berlin Büyükelçiliği de iftar yemeği verdi. Hem de iki kez. Birinci yemekte Berlin'de yaşayan Türkiyelilerin kanaat önderleri, işadamları, konsolosluk ve elçilik çalışanları residansın bahçesinde kurulan çadırın altında bir araya geldiler. İkinci yemekte ise Almanya genelinden misafirler vardı çadırın altında: Türk kökenli Eyalet milletvekilleri, Federal Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, Müslüman ve Hristiyan din adamları ve basın mensupları.


İkinci iftarda masalar numaralanmamış, isimlendirilmişti. Değişik çiçeklerin isimleri masalara ad olmuştu. Karanfil, Papatya, Mimoza, Gül, Kardelen vb. çiçekler. Büyükelçi konuşmasına konukları çiçeklere benzeterek başladı. "Sizler her biriniz birer çiçeksiniz."
Konuşmasında hoşgörü mesajları veren Büyükelçi, "Biz kimseyi ötekileştirmiyoruz herkesi kucaklıyoruz ve herkese aynı mesafede duruyoruz" dedi.
 
Duygu yüklü bir konuşma yapan Karslıoğlu da mustaripti Suriye'de olup bitenlerden, Myanmar'da olup bitenlerden, dünyada olup biten bu kanlı vahşetlerden. "Oralarda bu mübarek Ramazan ayında akan kanlar içimizi acıtıyor."
 
Birinci iftarda yemekten sonra sadece çay ikramı yapılmıştı. İkinci İftarda Türk geleneğinde önemli bir yeri olan sâki, sırtına yüklendiği güğümden içecek ikram ediyordu misafirlere. Kütahya Porselen damgalı fincanlardan Türk Kahvesi de ikram edildi. Yanında lokum yoktu ama olsun. Mesaj verilmişti, yerine ulaşmıştı: "Biz geleneklerimizle yaşarız, nerede olursak olalım farklılıklarımızla yaşadığımız ülkelere zenginlik katarız." Geleneklerimiz canlandırılıyordu, yaşatılıyordu ne güzel.
 
Kültür Elçileri
Benzer mesajları, Berlin'de hizmet veren Türk restoranları da verebilir aslında. Onlar da bir anlamda Türkiye'nin kültür elçileri değil midir? Restoranların iç ve dış dekorlarında Osmanlı kültüründen, Türk kültüründen motifler olmalıdır. Amaç sadece para kazanmak olmamalıdır.
Müşterilere yemekten sonra filtre kahve yerine Türk kahvesi ikram etmek, Seylon çayı yerine Rize çayı ikram etmek o kadar zor olmasa gerektir. Bu konularda maliyet hesabı yapılmamalıdır. Tabiatıyla ikramdır, parasız olması gerekir.
Hat sanatından, Ebru sanatından, Osmanlı ve Selçuklu mimarisinden örneklerle dizayn edilmelidir restoranlar.
 
Uzakdoğu ve Asya restoranlarına girdiğinizde hayıflanıyorsunuz ister istemez. Sanki Hindistan'da, Pakistan'da, Çin'de ve Japonya'daymışsınız gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sonra soruyorsunuz," Bizim insanımız neden böyle bir duyarlılık içinde değildir?" diye. Geçmişimizden mi utanıyoruz dersiniz? Oysa utanılacak bir geçmişimiz de yok bizim. Şerefli örneklerle dolu bir geçmişimiz var. Bin senelik Türk tarihinde yüz kızartıcı bir sahnemiz hiç olmadı. İngiltere, Fransa, Portekiz ve İspanya gibi, gittiğimiz ülkelerdeki insanların ne dinlerine ne dillerine dokunduk biz. Böyle bir densizlik yapsaydık bugün üç kıtada Türkçe konuşuluyor olurdu. Lütfen içiniz rahat olsun.
 
Bayramda yakınlarımızı aramayı unutmayalım
Bayramda sevinçlerimizi paylaşalım. Küçükleri sevindirelim. Büyüklerimizi ziyaret edelim. Ellerinden öpelim. Akrabalarımıza telefonlarla ulaşmaya çalışalım. En yakınlarımızı mutlaka ziyaret edelim, imkân bulamıyorsak, telefonla ulaşalım ve gönüllerini alalım.
 
Ramazan'da, hoşgörü kanatlarımızın altına aldığımız insanları Ramazan'dan sonra da unutmayalım. Ramazan'da edindiğimiz güzel hasletlerimizi Ramazan'dan sonra da devam ettirelim. Böylece oruç bizi eğitmiş olsun, dönüştürmüş olsun.
 
Şimdiden bayramınız mübarek olsun. Yüce Mevla'mız bizlere sağlık ve afiyet içinde nice bayramlar nasip eylesin. Amin.

Rüştü Kam

25 Ağustos 2012 Cumartesi

TGB'NİN (BERLİN TÜRK CEMAATI) İFTAR YEMEĞİNDE DAVETİYE VE EZAN KRİZİ

20 Ağustos 2012 Pazartesi, 09:54 · tarihinde Rüştü Kam tarafından eklendi

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Anadolu adında bir ülke varmış, halkı Müslümanmış o ülkenin. Üç kıtada at koşturmuşlar o ülkenin insanları önceden. Gittikleri her ülkede adaletin temsilcisi olduklarından el üstünde tutulmuşlar, sevmişler ve sevilmişler.
Gel zaman git zaman bazı dış mihraklar onların adaletinden rahatsız olmaya başlamışlar. Sömürge çarkları adalet engeline takılmış her defasında. Çarkın dönmesi için onlara tuzaklar kurmaya başlamışlar, ajanlar göndermişler ülkelerine ve sonunda ırkçılık silahıyla Anadolu ülkesinin o güzide insanlarını birbirine düşürmeyi başarmışlar. 'Böl parçala ve yut' politikasının kurbanı olmuşlar. Bir zaman sonra o herkese mutluluk dağıtan Anadolu ülkesinin cesur, cengâver ve adaletli insanı, kendisi mutluluğa, adalete muhtaç hale gelmiş. Uzun süren savaşlar sonrasında yorgun düşmüş. Elde avuçta bir şey kalmamış. Aç açık kalakalmış ortalıkta.

  Çoook uzaklarda bir ülke varmış, o ülkenin adına Alamanya derlermiş, duymuşlar ki orada iş varmış, aş varmış, giyim giyecek varmış. Sevdiklerini, sevgililerini, analarını bacılarını, torun torba ne varsa bırakmışlar geride düşmüşler yola. Tek arzuları karınlarına bir lokma ekmek koymakmış. İki sene sonra döneceklermiş memleketlerine, öyle düşünmüşler gelirken. İki sene geçmiş ama nedense onlar bir türlü dönememişler, hasretiyle yanıp tutuştukları o güzelim memleketlerine. Derken karar değiştirmişler ve çocuklarını da almaya başlamışlar yanlarına.
 
Çoğalmışlar ve kök salmışlar Alamanya'da. Alamanlar onlara yabancı derlermiş. Bir türlü içlerine sindirememişler Türk kökenli Alaman demeyi. Gururları rencide edilmiş ama yapacakları fazla bir şey de yokmuş. O ülkenin dilini yeteri kadar bilmezlermiş. İhtiyaç da hissetmemişler herhal.
Bundan dolayı onlar, bu sözleri fazla takmamışlar kafalarına. Gayeleri para kazanmak ve çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamakmış. Artık çocukları yanlarındaymış. Onlarla ilgilenmeleri gerekiyormuş. Bir taraftan çalışıp para kazanırlarken öbür taraftan sıvamışlar kolları, kendilerini ve nesillerini kaybetmemek için, çocuklarına güzel bir gelecek bırakmak için var güçleriyle dernekler açmaya, camiler açmaya, kültür evleri açmaya başlamışlar.
 
Öyle bir zaman gelmiş ki, iyi niyetlerle açılan bu dernekler ve camiler haydutların, korsanların eline geçmiş. Zavallı, iyi niyetli, bilgisiz ve tertemiz insanların kanına girmeye başlamış bu haydutlar. Haydutlar, kendilerini farklı farklı isimlerle isimlendirmişler, çeşitli gruplara bölünmüşler. Neden sonra o iyi niyetlerle açılan camilerin, derneklerin yöneticileri, Allah'a kul yetiştirme yerine kendilerine üye yetiştirmeye başlamışlar. Duygu sömürüsü yaparak insanların maddi birikimlerini tırtıklamaya başlamışlar.
 
Üyelerini kaybetmemek için de birbirlerini her fırsatta kötüler olmuşlar bu cemaatler. ''O haindir, o şucudur, o bucudur, doğru yolda olan sadece biziz, bize fırka-i Naciye derler, onlar dalalettedir, hidayette olanlar bizleriz.''diye, alabildiğince birbirlerini ötekileştirmeye başlamışlar. O kadar ki çoğu kez kantarın topuzunu kaçırdıklarını fark etmiyorlarmış bile. ''O kâfirdir, o münafıktır'' gibi sözlerle itham ediyorlarmış birbirlerini.
Bu haydutların içinden zaman zaman takiye yapanlar da çıkmış. Alamanya denilen o ülkenin yetkili kurumları radikal söylemleriyle öne çıkan bu takiyeci cemaatleri alıvermişler kara listeye. Alamanlar ''Verfassungsschutz'' diyorlarmış bu gözlemi yapan kuruma.

Bir zaman sonra kara listeye alınan bu takiyeciler debelenmeye başlamışlar. Bir türlü içine düştükleri bu karadelikten çıkamıyorlarmış. Debelendikçe daha beter hale geliyorlarmış. Sağdan soldan birbiri ardı sıra gelen yumruklar biraz olsun akıllarını başına getirmiş olacak ki; yıllar sonra yeni bir taktik geliştirerek legalize olmak istemişler ve bu amaçla legal olan çatı kuruluşlarına üye olmaya başlamışlar.

 Alamanya denilen o masal ülkesinde, ne yaptıkları tam belli olmayan din ataşeleri ve din görevlileri de varmış. Belirli bir süre için memur olarak Alamanya'ya gelip geriye dönüyorlarmış bunlar. Bunların içinde halkıyla bütünleşen, geleneklerine sahip çıkan temsil gücü yüksek ataşeler olduğu gibi, kendi görevlisini telefonla taciz eden, hatta kendi istediği kişiyi derneklere başkan seçtirmek için cemaatı birbirine düşüren korsan ruhlu ataşeler bile varmış. Beş parmağın beşi de bir değil ya!


Camiye üye olan ve aidat ödeyen bir Müslüman o camiye başkan adayı olamazmış o ataşelerin derneklerinde. Başkanı ataşe seçer ve sonra da üyelere göstermelik bir seçimle onaylattırırmış. Bu şekilde yapılan seçimin adı da demokratik(!) bir seçim oluyormuş. Vatandaşlar bu durumdan mustariplermiş aslında ama, hoca parası ödemedikleri için olup bitenlere ses çıkaramıyorlarmış.


Günlerden bir gün o masal ülkesinde dini hizmet veren cemiyetlerden yedi tanesi bir araya gelmiş ve birlikte iftar yemeği verme kararı almışlar. Karar almışlar almasına da, organizasyonu ellerine yüzlerine bulaştırmışlar. Oysa komisyon aylar öncesinden başlamış çalışmaya. Sonunda davetiyeler hazırlanmış ve kimlere verileceği belirlenmiş. Sadece zarflayıp postalama işi kalmış. İçlerinden uyanığın (!) biri ''Siz yorulmayın bu davetiyeleri ben zarfa koyar ve veririm postaya'' demiş. Arkadaşları da ''Tamam öyleyse sen bunları zarfla ve atıver postaya'' demişler. O, uyanık olduğunu zanneden komisyon üyesi emanete hıyanet ederek, zarfın üstüne kendi cemiyetinin ismini ve adresini yazıp o şekliyle vermez mi postaya.

 Bir anda toz duman oluvermiş ortalık. Ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen. Olan olmuş olmasına da o saatten sonra yapılacak fazla bir şey de kalmamış.

 Böyle bir ihanetin sıcaklığı daha soğumadan krizler ardı sıra patlamaya başlamış. Ezan krizi, dua krizi, konuşma krizi, istifa krizi. Dam başında saksağan vur beline kazmayı.
 
İftar yemeğine üç gün kala ortam iyice gerilmiş. Birlik ve beraberlik mesajı vermek için yola çıkan bu cemiyetlerin yöneticileri, din ataşesi de dahil olmak üzere başlamışlar didişmeye; ezanı kim okuyacak, duayı kim yapacak, konuşmayı kim yapacak diye tartışma üstüne tartışma açıyorlarmış. Bir hafta önce alınan kararlar bir sonraki hafta bozuluyormuş. Her cemiyet kendi başkanını ve genel sekreterini konuşturmak istiyormuş iftar yemeğinde. Üye oldukları cemaat başkanını konuşturmak kimsenin aklına bile gelmiyomuş(!).
 
Ezanı ve duayı da herkes kendi cemiyetinin hocasına okutmak istiyormuş. Komisyon iftar ezanını okuması ve arkasından iftar duasını yapmak için ilk toplantıda bir isim üzerinde anlaşmış aslında. O isme teklif götürülmüş ve teklif de kabul edilmiş, mutabakat sağlanmış ve karara bağlanmış. Neden sonra din ataşesi bir taraftan, bazı cemiyetler diğer taraftan başlamışlar çekiştirmeye, çatı kuruluşu başkanına baskı yapmaya. ''Ezanı mutlaka biz okuyacağız, duayı mutlaka biz yapacağız'' diye bastırırlarmış. Böylesine mübarek bir ayda böylesine ayak oyunları, hayrete düşürmüş bazı duyarlı insanları. Akılları almıyormuş olanları. Sonuçta okunacak olan bir ezanmış, yapılacak olan da bir iftar duası. Değer miymiş fitne çıkarmak böylesine kutsal bir ayda? Ama çıkarmışlar.
 
Din- diyanet, edep -ahlak, saygı ve sevgi, hoşgörü gibi kavramlar bir anda başlamışlar havada uçuşmaya. Yakalayabilene aşk olsun. Cemaat başkanı dayanamamış baskılara, zaaf göstermiş, önceki verilen sözü yok sayarak baskılara boyun eğmiş.
 
Kendisine önceden teklif götürülen kişi de ister istemez bu ayak oyunlarından rahatsız olmuş. Önce cemaat başkanıyla sonra da ataşeyle konuşmuş ve netice alamamış, her ikisi de durumdan haberlerinin olmadığını ifade ederek sıyrılmak istemişler olaydan. Bu tavır Müslümana hele hele kanaat önderi olan Müslümana, ateşe olarak ortalıkta dolaşan Müslümana hiç yakışmamış.
 
Bir ay önce teklif götüreceksin, karar alacaksın, iftara iki gün kala ''Üzgünüz, ezanı başkası okuyacak, duayı başkası yapacak'' diyerek güç gösterisi yapacaksın.
 
Bu kabul edilemez durumdan rahatsız olan sekiz tane dernek yöneticisi protesto etmişler iftar yemeği davetini, gitmemişler o iftar yemeğine. Hattâ Cemaatın ikinci başkanı istifasını bile vermiş Cemaat başkanına. ''Ben böyle ayak oyunlarına gelemem, onurumla kimseyi oynatmam!'' diye de efelenmiş.
 
Bu sekiz dernek, çatı kuruluşunun bu kabul edilemez tavrından dolayı Cemaata üyelik durumlarını da bayramdan sonra gözden geçireceklermiş. Kendilerini aşamayan bu insanlarla daha fazla bir arada olmak, onların kendilerine olan saygılarını yok edermiş, böyle düşünmüşler ve vermişler kararlarını. Hak var rahmet var demişler.
 
Böyle bir komedi oyunuyla sahneye çıkan dini cemiyetlerin ayak oyunlarını, temsil ettikleri halk bilmiyormuş. Halk sahnede oynayan gölgeye bakıp eğleniyormuş ve afiyetle yemeğini yiyormuş. Afiyet olsun... Buyruk şöyleymiş: ''Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz.''
 
Masal da burada bitmiiiiiş.

Rüştü Kam

18 Ağustos 2012 Cumartesi

ZEKÂT


6 Ağustos 2012 Pazartesi, 11:19 · tarihinde Rüştü Kam tarafından eklendi
Ramazan ayının içindeyiz. Bu ayda herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır. Zekâtların, fidyelerin, fitrelerin ve mali yardımların mümkün olduğunca bulunulan yerin (Berlin'in) dışına çıkarılmamasına özen gösterilmelidir. Kur'an'ın buyruğu bu yöndedir: ''Sana, neyi infak edip vereceklerini soruyorlar. De ki: İnfak ettiğiniz mal ve nimet; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizlerle yolda kalan için olmalıdır. Hayır, olarak yaptığınızı Allah en iyi biçimde bilmektedir.'' (Bakara 215)

Biz önce en yakınlarımızdan ve bulunduğumuz çevredeki insanlardan sorumluyuz. Avrupa'da yaşayan Müslümanların, Avrupa'daki geleceklerini düşünerek sadakalarına yön vermeleri gerekir. Sorumluluk bilinci böyle yapılmasını gerektirir. Sorumluluk bilinci insanı olgunlaştırır, aklıyla hareket etmesini sağlar. Hesabını, kitabını bu bilinçle yapmasını sağlar. Her Müslüman sorumluluk bilinciyle hareket eder ve görevini bu bilinçle yerine getirmeye çalışırsa, görevimizi birisinin hatırlatmasına ihtiyaç kalmayacaktır.


Sahibimiz zekâtın sekiz yere verilmesi gerektiğini buyurur. Buyruk açıktır. Nettir. Bu buyruk zekâtların/sadakaların bir kurum tarafından toplanmasını emreder. Ve yine o kurum tarafından dağıtılmasını ve halk için ihtiyaç duyulan diğer kurumların oluşturulmasını emreder.
Çünkü fakirin okuması için okula/üniversiteye/öğrenci yurtlarına/kitaba, çalışması için fabrikaya, tedavi olması için hastaneye, dünyadaki olup bitenleri öğrenmek için medyaya ihtiyacı vardır.
Harcama yerel düzeyde olmalıdır. Yerel düzeyde ihtiyacın kalmaması durumunda deniz dalgası gibi etrafa yayılmalıdır. Harcamaların sağlıklı olabilmesi için ehil/uzman olan insanlarla istişareler yapılmalı ve yine uzmanlarınca yapılan denetlemelerle, “Zekat Toplama ve Dağıtma Kurumu” güvenilir bir kurum haline getirilmelidir. Şahıslar birebir şahıslara zekât vermemelidir. Bu durumda sadakalar çar çur edileceğinden pansuman tedbir olmanın dışında bir işe yaramayacaktır.


Fakire para olarak yiyecek- içecek ve giyecek olarak verilmesi gereken pay %25'i geçmemelidir. %75'lik bölüm fakirin diğer ihtiyaçlarını karşılayacak müesseseleri kurmak için harcanmalıdır. Sosyal adaletin tesis edilebilmesi için harcanmalıdır. İslâm'ın tebliği için harcanmalıdır.
Yüce Rabbimiz sadakanın (Zekâtın) nerelere verilmesi gerektiğini açıklamıştır, ancak miktarının tespitini kamu otoritesine bırakmıştır. Selef döneminde bu tespit Peygamberimiz tarafından %2,5- 1/40 olarak tespit edilmiştir. Bugün bu tespit de yerel bazda yeniden yapılmalıdır. Her toplumun zengini kapital olarak farklıdır. Zekâtın tespitinde de doğal olarak bu farklılık göz önünde bulundurulmalıdır.
100 € zekâtı olan bir Müslümanın zekâtını, bugün hâlâ yürürlükte olan Peygamber tespitine göre taksim edersek, her bir maddeye düşen miktar; 100: 8= 12,50 eder.


Bahse konu olan ayet şöyle der: "Allah için sunulan şeyler, yalnızca yoksul ve düşkünler, bu konuyla ilgilenen görevliler, kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir; ve insanları boyunduruklarından kurtarmak için; ve borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar için; ve Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalmış kimseler için: bu, Allah'tan (uyulması zorunlu) bir yönergedir; çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle yön gösteren mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir."

Yukarıda yaptığımız hesabı göz önünde bulundurarak ayeti maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

"1-Fakirin zekâttan direkt hakkı %12,5+

2-Miskinin (Gayr-i Müslimin fakiri) %12,5 tir = 25 yapar. Yani fakirin zekâttan alacağı doğrudan pay %25 tir. Bu tespitten sonra şunu söyleyebiliriz. Zekâtımızın, maddi yardımlarımızın %25'ini, yakınlarımıza, tanıdıklarımıza, Afrika ülkelerine veya başka ülkelerdeki aç insanlara veya zulme uğramış insanlara gönderebiliriz, göndermeliyiz de.


Fakat kalan %75'de direkt olarak fakirin hakkı/payı yoktur.


3-Bu pay, Borçluların payıdır. İnsanlar işlerini kaybedebilirler, sıkıntı içine girerler, böyle durumlarda o insanların elinden tutmak gerekir. Madur olan kişinin borcu bu fondan ödenerek yeniden ayağa kalkması sağlanmalıdır.


4-Bu pay, İslâm'ın güzelliğini anlatmamız gereken insanların payıdır. Avrupa ülkelerinde bu madde özellikle işletilmelidir. Ehlikitaba yönelik olarak İslâm’ın tanıtımını amaçlayan konferanslar, seminerler, paneller düzenlenmelidir. Kitaplar yazılmalıdır. Tasavvuf konserleri organize edilmelidir.  (Müellefet'ül- kulûb)


5-Bu pay, zekâtı toplamak ve gerekli yerlere dağıtmakla ilgili kurumun payıdır. Kurumlaşmayı emreder.(Zekât memurları)


6-Bu pay, hürriyeti elinden alınmış insanların hakkıdır. Fikir suçlularının payıdır. İslâm'a hizmet yolunda mağdur olmuş insanların payıdır. (Kölelerin)


7-Bu pay, Allah yolunda yapılması gereken her türlü çalışmayı yapmak içindir. Bu paydan istifade ederek; okul açılabilir, yurt açılabilir, İsl'am'ın tebliği için hizmet veren medya kuruluşları, matbaalar desteklenebilir, üniversite öğrencilerine burs verilebilir, değişik alanlarda hizmet verecek olan enstitüler açılabilir, ihtiyaç varsa cami yapılabilir vb.. (Fi sebîlillah)


8-Bu pay, yolda kalmış insanların payıdır. herhangi bir nedenle bulunduğu şehrin dışına, ülkenin dışına çıkan, parasını kaybeden, çaldıran ve  parasız kalan kişiye evine kavuşması için verilmesi gereken paydır."(Tevbe 60)


Ve bu payların bulunulan bölgenin dışına çıkmaması gerekir. Çünkü bu paylarla yaşanılan bölgedeki Müslümanların geleceğine yatırım yapılma zorunluluğu vardır.
Aklımızı çalıştıralım, duygusal davranmayalım. Heyecanımızla hareket etmeyelim. Çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu göz ardı etmeyelim. Görmezlikten gelmeyelim. Deve kuşu gibi başımızı toprağa gömmeyelim. Kendi evimizde yangın varken başkasının evindeki yangını söndürmeye gitmeyelim, gidersek evimiz yanar, evsiz kalırız. En önemlisi, toprağın altındaki hesabın çetin olduğunu unutmayalım.

Almanya'da yaşıyoruz. Yığınla problemimiz var. Müslüman olmaktan, Türk olmaktan, yabancı olmaktan kaynaklanan problemlerimiz var. Bir de bulunduğumuz çağın problemleri var. Hepsiyle boğuşmak ve hepsinin üstesinden gelmek gibi bir de görevimiz var.


Bu problemlerin üstesinden gelmek için önce irade ortaya koymak lazım. Sonra da bu iradeyi değişik enstrümanlarla desteklemek lazım. İlk başta yetişmiş eleman gerekiyor. Sonra da bu elemanların malzeme açısından ve maddi açıdan desteklenmesi gerekiyor. Almanya'da maddi destek problem gibi görünmüyor ama, asıl problemin maddi kaynak olduğunu işin içine girince anlıyorsunuz.
Yanlış yönlendirilen yatırımlar sıkıntı oluşturuyor. Mali kaynaklar birinci derecede önemli olan yerlere değil de ikinci üçüncü derecede önemli olan, hatta derecelendirilmeye bile girmesi mümkün olmayan yerlere yönlendiriliyor. Bu durum sıkıntı doğuruyor.
Müslümanların elinde çok büyük imkânlar var. Bu imkânları mali ibadetler diye adlandırabiliriz. Sadakadır, zekâttır, fitredir, fidyedir, kurbandır. Bu kaynakların doğru yönlendirilmesi halinde Müslümanın maddi kaynak sıkıntısı ortadan kalkacaktır.

Berlin'de yaşayan bizlerin öncelikle Berlin'deki insanımızın sıkıntısını gidermemiz gerekir. Çocuklarımız gençlerimiz bunalımdadır, bağımlıdır, sıkıntı içindedir. Bu konularda yarın keşke dememek için tedbirler almak gerekiyor. Berlin dışına çıkardığımız her mali yardım bu keşkelerin asıl sebebi olacaktır.

Berlin'de Müslümanların içinde bulunduğu durumları, iş durumlarını, ekonomik durumlarını, eğitim durumlarını, ötekileştirilme durumlarını vb. konuları araştıracak bir araştırma merkezimiz yok. Türkçe dil kursu veren enstitümüz yok, camilerde verilen dini eğitimin dışında din eğitimi veren ciddi bir kurumumuz yok, Müslümanlara ait bir hastanemiz yok, üniversiteli öğrencilerimiz için yurtlarımız yok, din adamı yetiştirecek yüksek okullarımız yok, vakıflarımız yok. Vb. Oysa bütün bu yoklar bizi biz yapan konulardır.


Nasıl olacak da bu yoklarla kimlikli bir nesil bırakacağız geriye? Allah öbür âlemde bu yokların hesabını bizden soracaktır. Hem de en ağır şekilde soracaktır. "Çocuklarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem azabından koruyunuz."


İnsanımız bu problemleri görmüş aslında ve kendi aralarında küçük küçük gruplar/kurumlar halinde organize olmuşlar. Bu grupların/kurumların içinde çalışmalarının tamamını bizzat Berlin'deki insanımızı hedef alarak yapanlar da var. İşte desteklenecek olan gruplar/kurumlar bunlardır. Bu kurumları bıktırırsanız, yalnızlaştırırsanız, desteklemezseniz, ellerinden tutmazsanız, hatırlarını sormazsanız, çaylarını kahvelerini içmeye gitmezseniz, yokların sayısını çoğaltarak yok olmaya mahkûm olursunuz.


Kontrol edemediğiniz, hesabını soramadığınız, soramayacağınız yerlere sadece güvene dayalı olarak zekâtınızı sadakanızı vermeyiniz. Keşke dememek için vermeyiniz, hesabını sormak için vermeyiniz, geleceğinizin güvence altına alınması için vermeyiniz.
Allah sağduyulu davranan inanların sayısını artırsın. Amin.

ELVEDA RAMAZAN




Ramazan geldi ve işte gidiyor

Kan ve gözyaşı Ramazan'da bile hız kesmedi
Ramazan geldi ve işte gidiyor. Kan, gözyaşı, acı ve ıstırap dolu bir Ramazan ayı geçirdik. Suriye'de kan vardı hâlâ var, kardeşkanı dökülüyor orada. Dünya seyrediyor, Müslüman ülkeler de seyrediyor. Haram aylarda savaşmak yasaklanmıştır Kur'an'da. Buna rağmen seyrediyor İslâm ülkeleri.
Myanmar'da Müslümanlar Budistler tarafından yakıldılar, acımasızca katledildiler, çoluk çocuk. Çocuk kadın ihtiyar ayırımı yapılmadan katledildiler. Türkiye hariç diğer İslam ülkeleri yine sessiz kaldı. Dünya sesiz kaldı. Birleşmiş Milletler denilen kurum sessiz kaldı. Akan Müslüman kanı olunca hassasiyet gerekmezdi; Müslüman kanının ne önemi vardı ki...


Biz Avrupalı Müslümanlar da böyle bir ortamda tuttuk oruçlarımızı. Cami kürsülerinden bu mezalimle ilgili hassasiyet duyuruları yapıldı. Müslümanlar duyarlı olmaya davet edildi. Protesto duaları yapıldı, amin sesleri arşıâlâya yükseldi. Yapılacak fazla da bir şey yoktu

Müslümanlar için, "Kötülük ya el ile değiştirilecekti ki; bu görev devletlere ve devletlerin oluşturdukları Birleşmiş Milletler gibi, NATO gibi kurumlara düşer. Ya dil ile değiştirilecekti ki; bu görev ilim adamlarına ve onların oluşturdukları Diyanet İşler Başkanlığı gibi, üniversiteler gibi kurumlara düşer. Ya da kalp ile yapılan buğuz ile değiştirilecekti ki; bu görev de bütün Müslümanlara düşer."

Buğuz göreviyle görevlendirilen Müslümanlar hakkıyla buğuz yapabildilerse, şuurlu bir şekilde bütün samimiyetleriyle isyan çığlığı atabildilerse ne mutlu onlara.

Oruç tutanlara selam olsun

Bu ayda oruç tutanlar kazandı bir kayıpları yok. Camiler yine şenlendi. Dualar yapıldı, hatimler okundu, salavatler, tekbirler getirildi. Teravih namazları kılındı. Zekâtlar sadakalar verildi. Fakirler sevindirildi. İftar yemeklerinde Müslümanlar kaynaştı, kucaklaşıldı, hal hatır soruldu.
Dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu durumlar Ramazan vesilesiyle yeniden gündeme geldi, din görevlileri hutbelerden cemaatlarını uyarmaya çalıştılar, zalimlere karşı duyarlı olunması gerektiğini her vesileyle hatırlattılar, kalbi duygularla zalimler lanetlendi.

Camilerde iftar yemekleri verildi. Sivil toplum kuruluşları, yabancı devletlerin büyükelçileri, bazı Alman kuruluşları ve partileri de iftar yemeği verdiler. Cıvıl cıvıldı Ramazan geceleri. Berlin'de verilen bu iftar yemeklerinde, oruç tutan da vardı tutmayan da, Alevi'si de vardı Sünni'si de, Hristiyan'ı da. Hoşgörü hakimdi her zeminde. Herkes kalp kırmamak için özel gayret sarf ediyordu. Özlediğimiz hoşgörü ortamına doğru yavaş adımlarla da olsa gidiliyordu.

Büyükelçi'den ikinci iftar

T.C. Berlin Büyükelçiliği de iftar yemeği verdi. Hem de iki kez. Birinci yemekte Berlin'de yaşayan Türkiyelilerin kanaat önderleri, işadamları, konsolosluk ve elçilik çalışanları residansın bahçesinde kurulan çadırın altında bir araya geldiler. İkinci yemekte ise Almanya genelinden misafirler vardı çadırın altında: Türk kökenli Eyalet milletvekilleri, Federal Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, Müslüman ve Hristiyan din adamları ve basın mensupları.

İkinci iftarda masalar numaralanmamış, isimlendirilmişti. Değişik çiçeklerin isimleri masalara ad olmuştu. Karanfil, Papatya, Mimoza, Gül, Kardelen vb. çiçekler. Büyükelçi konuşmasına konukları çiçeklere benzeterek başladı. "Sizler her biriniz birer çiçeksiniz."
Konuşmasında hoşgörü mesajları veren Büyükelçi, "Biz kimseyi ötekileştirmiyoruz herkesi kucaklıyoruz ve herkese aynı mesafede duruyoruz" dedi.

Duygu yüklü bir konuşma yapan Karslıoğlu da mustaripti Suriye'de olup bitenlerden, Myanmar'da olup bitenlerden, dünyada olup biten bu kanlı vahşetlerden. "Oralarda bu mübarek Ramazan ayında akan kanlar içimizi acıtıyor."

Birinci iftarda yemekten sonra sadece çay ikramı yapılmıştı. İkinci İftarda Türk geleneğinde önemli bir yeri olan sâki, sırtına yüklendiği güğümden içecek ikram ediyordu misafirlere. Kütahya Porselen damgalı fincanlardan Türk Kahvesi de ikram edildi. Yanında lokum yoktu ama olsun. Mesaj verilmişti, yerine ulaşmıştı: "Biz geleneklerimizle yaşarız, nerede olursak olalım farklılıklarımızla yaşadığımız ülkelere zenginlik katarız." Geleneklerimiz canlandırılıyordu, yaşatılıyordu ne güzel.

Kültür Elçileri
Benzer mesajları, Berlin'de hizmet veren Türk restoranları da verebilir aslında. Onlar da bir anlamda Türkiye'nin kültür elçileri değil midir? Restoranların iç ve dış dekorlarında Osmanlı kültüründen, Türk kültüründen motifler olmalıdır. Amaç sadece para kazanmak olmamalıdır.
Müşterilere yemekten sonra filtre kahve yerine Türk kahvesi ikram etmek, Seylon çayı yerine Rize çayı ikram etmek o kadar zor olmasa gerektir. Bu konularda maliyet hesabı yapılmamalıdır. Tabiatıyla ikramdır, parasız olması gerekir.
Hat sanatından, Ebru sanatından, Osmanlı ve Selçuklu mimarisinden örneklerle dizayn edilmelidir restoranlar.

Uzakdoğu ve Asya restoranlarına girdiğinizde hayıflanıyorsunuz ister istemez. Sanki Hindistan'da, Pakistan'da, Çin'de ve Japonya'daymışsınız gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sonra soruyorsunuz," Bizim insanımız neden böyle bir duyarlılık içinde değildir?" diye. Geçmişimizden mi utanıyoruz dersiniz? Oysa utanılacak bir geçmişimiz de yok bizim. Şerefli örneklerle dolu bir geçmişimiz var. Bin senelik Türk tarihinde yüz kızartıcı bir sahnemiz hiç olmadı. İngiltere, Fransa, Portekiz ve İspanya gibi, gittiğimiz ülkelerdeki insanların ne dinlerine ne dillerine dokunduk biz. Böyle bir densizlik yapsaydık bugün üç kıtada Türkçe konuşuluyor olurdu. Lütfen içiniz rahat olsun.

Bayramda yakınlarımızı aramayı unutmayalım

Bayramda sevinçlerimizi paylaşalım. Küçükleri sevindirelim. Büyüklerimizi ziyaret edelim. Ellerinden öpelim. Akrabalarımıza telefonlarla ulaşmaya çalışalım. En yakınlarımızı mutlaka ziyaret edelim, imkân bulamıyorsak, telefonla ulaşalım ve gönüllerini alalım.

Ramazan'da, hoşgörü kanatlarımızın altına aldığımız insanları Ramazan'dan sonra da unutmayalım. Ramazan'da edindiğimiz güzel hasletlerimizi Ramazan'dan sonra da devam ettirelim. Böylece oruç bizi eğitmiş olsun, dönüştürmüş olsun.

Şimdiden bayramınız mübarek olsun. Yüce Mevla'mız bizlere sağlık ve afiyet içinde nice bayramlar nasip eylesin. Amin.
  
Rüştü Kam
 

İŞTE CUMHUR VE İŞTE CUMHURİYET

9 Ağustos 2012 Perşembe, 19:06 · tarihinde Rüştü Kam tarafından eklendi
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu'na davet edilmiştik. Ramazan ayıydı ve günlerden de Cuma idi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde bakanlık yapmış bir büyükelçinin davetiydi. Gitsek bir türlü gitmesek bir türlü diye düşündük ve sonunda gittik. Cumhuriyet cumhurun cumhuriyetiydi sahip çıkmalıydık. Öyle düşündük.

Resepsiyon 'da içki servisi de yapılıyordu. Cumhuriyet bayramını kutluyorduk güya, cumhursuz Cumhuriyet Bayramı kutlanır mıydı? Biz kutluyorduk, hem de cumhura rağmen kutluyorduk. Cumhuriyet idaresi Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulmadı mı? Kurtuluş savaşını veren cumhur bu kutlamanın neresindeydi. Alkol servisi yaparak Avrupalıların örf ve adetlerini esas alarak cumhuriyet kutlanır mıydı? Hem de Ramazan'da, hem de Cuma günü.

Sızlamaz mıydı kemikleri vatan için düşmanla çarpışmış ve bu uğurda can vermiş o şehitlerimizin, sızlamaz mıydı kemikleri sarıklı mücahitlerin, sızlamaz mıydı kemikleri İstiklâl Marşı'mızın yazarı Mehmet Akif'in. "Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli" demiyor muydu o yüce Şair.

Ne yazık ki, sızlattık onların kemiklerini. Modernlik adına sızlattık. Avrupalılaşmak adına sızlattık, çağdaş medeniyet seviyesi adına sızlattık. Akıllanmadık ki biz, 5 milyon kilometrekare olan Osmanlı topraklarını 780.000 kilometrekareye indirdik, İttihat ve Terakki'nin beceriksiz paşaları(Cemal, Enver, Talat) yüzünden Lawrence ve Lawrence gibilere çanak tuttuk ve Osmanlı'yı yeryüzünden sildik, buna rağmen hâlâ akıllanmadık.

Geleneklerini yaşatmak için fırsat kollayan Avrupalı dostlarımızdan(!) ibret bile almadık. Onlar bunu niye yapıyor, niçin yapıyor anlamadığımız gibi, biz onların geleneğine niçin sahip çıkıyoruz onu da anlayamadık. "Onlar yapıyor, öyleyse biz de yapalım." dedik ve yaptık.
Haklı olarak onlar bizim bu taklitçiliğimize ve pespayeliğimize kıs kıs gülüyorlardı ve biz de gülüyorduk, onların niçin güldüklerini bilmeden gülüyorduk.

"Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitap'ın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. " 3/119
"Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez." 3/120

Kendine, kendi milletine yabancı bir devlet ve devlet adamı olur mu? Oluyor işte. Biz de gidiyoruz o devlet temsilcilerinin verdiği Cumhuriyet resepsiyonlarına. Ve alkışlıyoruz cumhur olarak oradaki varlığımızla o büyükelçiyi, "Aferin iyi yapıyorsun, böyle yapmaya devam et diyoruz, çağdaş olabilmenin yolu böylesi resepsiyonlardan geçer" diyoruz. Kel başa şimşir tarak.

Berlin'in ilk mukim büyükelçisi Giritli Ali Aziz Efendi'den, Hüseyin Avni Karslıoğlu'na kadar kaç tane büyükelçi geldi- gitti ve kaç tanesi Türk Milletini hakkıyla temsil etti onu bilmiyorum. Ancak Hüseyin Avni Karslıoğlu gördüğüm kadarıyla bizden biri. Kendi değerleriyle barışık.
İftar yemeği veriyor, mütevazı bir çadırda, hem de rezidansının bahçesinde. Bugüne kadar gelip geçen Cumhuriyet hükümetlerinin atadığı elçiler iftar yemeği vermeyi laikliğe aykırı bir eylem olarak görürlerken o iftar yemeği veriyor. Seccadeler serilmişti, isteyen namazını da kılabiliyordu. Ezan okundu ve dua yapıldı.

Menü abartılı değildi, belli ki israftan kaçınılmıştı. Elçilik aşçısı Kenan Çoban hazırlamış menüyü: Mercimek Çorbası, İslim Kebabı, Hindi Sote, İçli Pilav ve Soğuk Meze.

Çay suyu bakır semaverde kaynatılmış ve bakır demlikte demlenmişti ama tad vermedi. Anladığım kadarıyla seylon çayıydı demlenen. Oysa residansta Rize çayının demlenmesi güzel olurdu. Hele sade bir Türk kahvesi olsaydı su ve lokumla birlikte gümüş tepside ikram edilseydi mesaj açısından daha da anlamlı olurdu. İşte bizim geleneğimiz bu derdik o zaman, gururlanırdık.

Büyük Elçi Hüseyin Avni Karslıoğlu "Ramazanınız mübarek olsun, orucunuzu Allah kabul etsin" diye başladı sözlerine ve ekledi: " Bugüne kadar iftar yemeği vermeyenler belki çadır bulamadıkları için vermemiş olabilirler. Ben bir dostumdan rica ettim ve Türkiye'den gönderdi bu gördüğünüz çadırı." Konukların birbirlerine bakarak gülüşmeleri anlamlıydı.

İftar yemeğinde Alevi de vardı Sünni de, Süryani papazı da. Oruç tutanı da vardı tutmayanı da. Hepsi çadırın altında toplanmıştı. Çadır tabiatıyla bize yabancı da değildi.
Devam etti konuşmasına Karslıoğlu: "Muharrem orucu için de iftar yemeği vereceğiz" dedi. Bu mesaj fevkaladenin de fevkinde anlamlıydı, ‘ötekileştirmek yok, biz aynı gemide yolculuk yapan farklı inanç ve kültürlerden oluşan tek bir milletiz' deniliyordu. "Geminin su almasına müsaade etmeyelim ."deniliyordu.

Konuşmada Ramazan'ın muhasebe ayı olduğundan bahisle, her Müslümanın bu ayda geçmiş yılın muhasebesini yapması gerektiği vurgulandı. Alışılmışın dışında bir konuşmaydı yapılan. Hiç devlet adamı Allah'tan, peygamberden, oruçtan, namazdan bahseder miydi? Ezberler bozulmuştu. Herkes can kulağıyla Karslıoğlu'nu dinliyordu.

"Burada çok acılar yaşadık, NSU yüreğimizi dağladı. Yangınların ardı arkası kesilmiyor ve hepimizi üzüyor. Sünnet yasağı Almanya için utanç vericidir. Bazı Türk kökenli politikacıların bu konuyla ilgili duyarsızlıkları da bizi üzüyor.

Suriye'de olup bitenler, Filistin'de olup bitenler, Myanmar'da olup bitenler ve dünyanın diğer bölgelerinde olup biten benzer olaylar bizleri üzüyor, içimizi acıtıyor. Hayvan haklarından söz edenlerin, hayvan hakkı diye dünyayı ayağa kaldıranların, insan hakları konusundaki duyarsızlıklarıdır bizleri üzen.

Türkiye'deki evini, tarlasını bağını bahçesini satıp burada yatırım yapan insanımız var, bu yatırımlar geleceğe yapılan yatırımlardır. Bunları görmek lazım. Bizler Almanya'dan bir şey alıyorsak, bir şeyler de vermemiz gerekiyor. Geleceğimizin şekillenmesi için iş adamlarımıza ve kanaat önderlerimize çok iş düşüyor.

Bu iftar yemeği bir ilkti. Son değildir. Artık çadırımız da var. Ramazanınız mübarek olsun, Allah orucunuzu kabul etsin."

İşte Cumhur ve işte Cumhuriyet. Cumhuriyet'in gerçek sahiplerine değer veren, sahip çıkan saygı gösteren devlet büyüklerimiz, Allah yolunuzu açık eylesin.

Rüştü Kam


Rüştü Kam'in ha-ber.com'da yayınlanan tüm yazıları



7 Kasım 2011 Pazartesi

''WİR SİND ZUSAMMEN...''

07 Kasım 2011 Pazartesi, 12:34 tarihinde Rüştü Kam tarafından eklendi

TERÖR ÖRGÜTÜNE DESTEK SAĞLAYANLAR, ÖRGÜTÜN SIRTINI SIVAZLAYANLAR, ÖRGÜTE MADDİ, MANEVİ DESTEK SAĞLAYANLAR DA EN AZ TERÖR ÖRGÜTÜ KADAR SORUMLUDURLAR...

Göçün 50. Yılı münasebetiyle Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından düzenlenen "Almanya ve Göç: 50. Yılında Almanya'daki Türkler" konulu sempozyum çerçevesinde verilen Gala Yemeği'nde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan esti, gürledi geçti.

Erdoğan'ın konuşması ezber bozan bir konuşmaydı. Özgüven sahibiydi, vücut dilini de kullandı. Çok cesurdu. Hiç kimseden korkmuyordu. Tespitlerinde Avrupa'yı hedef aldığı besbelliydi. Önce göç münasebetiyle Almanya'ya gelmiş Türkiyelilere bir baba şafkatiyle yaklaştı. ''Arkanızdayız'' dedi. ''Çok acı çektiniz biliyorum... Biz Türkiye´de, siz Almanya´da, umudu çoğaltmaya, barışı yeşertmeye, kardeşliği yüceltmeye devam edeceğiz.'' dedi.

Ben burada sözü Erdoğan'a veriyor ve sizleri onunla başbaşa bırakıyorum.

''1961 yılında, Sirkeci Tren İstasyonu´ndan başlayan yolculuğunuz, bugün artık yarım asrı geride bıraktı. Çok acılar çektiğinizi biliyorum. Özlemin, hasretin, sıla ve gurbetin içinizde volkana dönüştüğünü biliyorum. Anneden, babadan, çocuklardan ayrı, vatanın, köyün, yuvanın kokusuna hasret, dile kolay, 50 yıl geçti. Gün artık, gurbet hikayeleri değil, başarı öykülerini paylaşma günü. Gün artık, geçmişe değil, geleceğe odaklanma günü. Umutla, heyecanla, coşkuyla, çocuklarımıza daha aydınlık bir gelecek bırakma mücadelesini hep birlikte sürdüreceğiz. Biz Türkiye´de, siz Almanya´da, umudu çoğaltmaya, barışı yeşertmeye, kardeşliği yüceltmeye devam edeceğiz. Özellikle Avrupa-Asya arasında dayanışmayı, birliği, beraberliği, sizler köprü olmak suretiyle başaracağız. Emeğiyle gurbette abideleşmiş tüm işçi, emekçi kardeşlerimi bir kez daha tebrik ediyorum...

Biz, 50 yıl sonra, sadece soyadlarıyla Türk olan, asimile olmuş bir toplum görmek değil; diliyle, kültürüyle, gelenekleriyle, inançlarıyla var olan ve ayakta duran ve yaşadığı ülkeye her yönden önemli katkılar yapan bir toplum görmek istiyoruz...

Biz, Almanya makamları nezdinde, her sorununuzun çözümü için girişimde bulunmaya devam edeceğiz. Sizlerin de hukuk, demokrasi, yasalar çerçevesinde Almanya´nın geleceğiyle birlikte kendi geleceğinizi de tasarlamanızı önemli buluyoruz. Bir kez daha söylüyorum; asla yalnız değilsiniz, asla kimsesiz, çaresiz değilsiniz.

Bir ay önce, Batman´da teröristler, sağa sola rastgele ateş açtılar. 4 yaşındaki Sultan, teröristlerin kurşunlarına hedef oldu ve gözlerini hayata yumdu. Annesi aynı şekilde terörün hedefi oldu ve umutlarını geride bırakarak Hakk´a yürüdü. Anne karnındaki 8 aylık bebek de daha gözlerini dünyaya açmadan, daha ismi bile konulmadan, daha ağlayamadan ve gülemeden terörle tanıştı.

Bu insanlık dışı saldırının tek sorumlusu terör örgütü değildir! O tetiği çeken ve çektiren kanlı maşalar kadar, terör örgütüne destek sağlayanlar, örgütün sırtını sıvazlayanlar, örgüte maddi, manevi destek sağlayanlar da o doğmamış bebeğin katledilmesinden en az terör örgütü kadar sorumludurlar.

Açık söylüyorum, terörle mücadele bir ülkenin veya bir milletin meselesi değildir; insani değerlere inanan herkesin sorumluluğudur. Terör örgütlerine göz yumanlar, terörün kanlı yüzüne ortak olurlar. Türkiye´ye terörle mücadelede gereken desteği vermeyen ama insan hakları nutku atanlara soruyorum; vahşice katledilen 4 yaşındaki Sultan´dan haberiniz var mı? Bize güya demokrasi dersi verenlere soruyorum; umutlarıyla vefat eden Anne Mizgin Doru´dan haberiniz var mı? Terör örgütünün faaliyetlerine, yayınlarına, derneklerine, para toplamasına göz yumanlara, suçluların elini kolunu sallayarak dolaşmasına göz yumanlara sesleniyorum; anne karnında öldürülen 8 aylık bebeden haberiniz var mı? Avrupa'lı dostlarımızın önüne dosyaları koyduğumuzda, tek tek isimleri, dernekleri, yayın kuruluşlarını, aktarılan para miktarlarını koyduğumuzda, bize bahaneler üretiyorlar. Siz o bahaneleri artık bize değil, artık Batman´da öldürülen masum yavrulara değil, eğer izah edebiliyorsanız, önce kendi vicdanınıza izah edin.

Nifak tohumları ekmeye, aziz milletimizin evlatlarını birbirine düşürmeye, aramıza ayrımcılık sokmaya çalışan şer odakları, Van depremiyle birlikte nasıl beyhûde bir çaba içinde olduklarını bir kez daha gördüler. Deprem sonrası ortaya koyduğumuz yardımlaşma ve dayanışma gösterdi ki milletimiz tek yürektir, tek nefestir. Terör saldırısı sonrasında ortaya çıkan toplumsal tepki gösterdi ki milletimiz birdir, bütündür, sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiştir...

Çok açık söylüyorum; bu milletin birliğini, dirliğini, beraberliğini ve kardeşliğini hafife alanlar, bugüne kadar hep kaybettiler, bundan sonra da kaybetmeye mahkumlar. Hiçbir örgüt, hiçbir çaba, hiçbir saldırı bu milletin kardeşliğini sarsmayacak, sarsamayacaktır..."

Sempozyumdan özetler

600 senelik bir imparatorluk geleneği olan insanımız. İmparatorluğun çöküşünden sonra kendisini yeni bir sistemin içinde buldu. Dünya düzeni değişmişti. İmparatorluklar, krallıklar dönemi bitmiş cumhuriyetler devri başlamıştı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Osmanlı'nın devamı olarak sahnede yerini almıştı. Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış İkinci Dünya Savaşı'nı görmüş ve üstüna üstlük bir de kurtuluş savaşı yaşamış olan Türk halkı oldukça yorgundu, bitkindi. Halk işssizdi. Kıt kanaat geçiniyordu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üstünde yeni bir devlet kurulmuştu:Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Dünya devletleri sanayisini kurarak kalkınırken, bu genç cumhuriyet sanayileşerek kalkınmayı tercih etmedi. Tarım ve hayvancılığı seçti. Türk halkının efendiliğinin devam etmesine bunlar yeterli olmadı.

31 Ekim 1961 tarihine gelindiğinde Türk halkı ''efendilerin'' hizmetine verildi. Bilinmeyen ülkelere doğru kara trenlerin kara vagonlarında ellerindeki tahta bavullarla yola çıkarıldılar. Bu insanlar kara talihlerinin farkına varmamaları için olacak herhalde, hem de davul ve zurna eşliğinde yola çıkarıldılar. Hüzün yaşlarıydı yolcu edenlerin ve yolcu olanların gözlerinden siğim siğim akan yaşlar. Karı kocadan, baba çocuklardan koparılıyordu. Bir lokma ekmek uğruna oluyordu bütün bunlar.

Anlaşmalar bir yıllıktı. Bir yılın sonunda ne Türkiye geri çağırdı bu insanları, ne de gittiği ülkeler geriye gönderdi. Devletler memnundu bu alışverişten. Ancak sevgililerinden ayrı düşen insanlar memnun değildi, onlar acı çekiyorlardı.

Zamanla bu kara talihli insanlar, talihlerine de küsmeye başladılar. Bir tarafta kendileriyle Alamancı diye alay edlirken öbür tarafta yabancı diye küçük görülmeye başlandılar. Ne İsa'ya yaranabildiler ne de Musa'ya... Kalakaldılar ortada tek başlarına.

Zaman geçtikçe sorunlar fazlalaşmaya başladı. Çifte vatandaşlık yolları kapandı, aile birleşiminde sıkıntı çekilir hale gelindi, seçme ve seçilme hakları ellerinden alındı, kendi gelecekleriyle ilgili kararları kendileri veremez hale geldiler. Derken belleri büküldü, gözleri görmez oldu. Yatırımları yetkililer tarafından yönlendirilmeden yapıldığı için boşa gitti. Çürüdü.

Bir de baktılar ki elli yıl geride kalmış

50 yıl önce davul zurna ile uğurlayanlar elli yıl sonra geldiler ve elli yılın muhasebesini yaptılar. Hem de efendilerin ülkesinde yaptılar. Bilanço ağırdı. Yapılanlarla yapılmayanlar yanyana gelince davul zurna ile uğurlananlar kaybedenler hanesinde yer alıyorlardı.

Kazanımlar; efendileri tarafından yetiştirilen sinema adamları, sporcular, siyasetçiler, sinema oyuncuları, avukat olan ve doktor olan ikinci kuşak insanımızdı.

Verilmesi gereken haklar; seçme ve seçilme hakkı, çifte vatandaşlık hakkı, mavi karttan doğan hakların genişletilmesi, vize almak konusunda yapılması gereken kolaylıklar olarak belirlendi v.b.

Bu hesaplaşmada, ben burada yaşamayı tercih eden insanları asimile edeceğim diye çırpınan Almanya'ya insan hakları hatırlatılırken, ben de insanımı asimile ettirmem diye çırpınan Türkiye'ye de nesajlar gitti... Karşılıklı restleşmeler oldu. Arada kalan halk yine çaresiz, boyun eğdi...

Almanya'dan beklentileri olan sivil toplum örgütleri de sahnedeydi

Sempozyumlarda onlar da konuştular. Tartışmalar Almanya'nın Türklere ve müslümanlara karşı önyargılı davarandığı konusu etrafında yoğunlaştı. Konuşmacılara göre, suçlu olan taraf genel olarak Almanya idi. İnsaf ölçüleri terkedilmiş gibiydi. Hırsıza suç yükleyen fazla olmadı. Bu sempozyumda yapılan konuşmaları birkaç cümleyle özetleyecek olursak şunları ön plana çıkarabiliriz:

''Almanya;

-integrasyonu değil asimilasyonu düşünüyor ama bu düşüncesini kendisi açık açık dillendiremiyor. Bazen sahneye Sarrazin'i çıkarıyor bazen, sağcıları,

-Eğitimde fırsat eşitliği tanınmıyor, yabancılar her zaman sahaya iki sıfır yenik çıkıyor,

-Ana dil düşmanlığı yapıyor, ana dilin öğrenilmesi konusunda adım atmıyor,

-İslâmofobi konusunda taraf oluyor, insanları provoke edenlere ses çıkarmıyor,

-İslâm konferanslarında samimi denecek bir adım atılmıyor, sanki İslâm güvenlik zirvesi gibi bir toplantı yapılıyor, bu toplantıya çağrılanların İslâm'la olan münasebetleri ne kadardır araştırılmıyor,

-İslâmofobi okul kitaplarına kadar girmiş durumda.

İslâmofobi: İslâm'dan ve müslümanlardan korkmak demektir. Müslümanlar bu korkuları besleyecek hiçbirşey yapmadılar. Müslümanlar ve Türkler konusunda bir kitap yazılıyor ve bu kitap da 2 milyon satıyorsa bu toplumda bir problem var demektir. İslâmofobi halkın merkezine kadar giriyorsa orada bir problem var demektir.

-Almanya yeni Alman olan çocuklarına karşı baba şefkatiyle yaklaşmıyor, üvey evlat muamelesi yapıyor,

-Buradaki Türkler için vize değil vize ötesi haklar vardır,

-Avrupa adalet Divanı'nın kararları tartışılamaz olduğu halde, nedense Türkler söz konusu olunca tartışılıyor,

-Berlin'de uluslararası bir üniversite niçin kurulmuyor?

-Avrupalı Türklere Avrupa vatandaşlarının hakları aynen verilmelidir,

-Devlet herhangi bir dini cemaata taraf olamaz,

-Vatan insanın kendini evinde gibi hissettiği yerdir, Almanya bizim için ne zaman vatan olacaktır,

-Geçmişe takılmak yerine geleceğe odaklanmak gerekiyor. Bundan sonrası için Almanya hangi konularda yabancıların önünü açacaktır, çocuklarımızın geleceğini Almanya'da göremiyoruz. Burada yetişen gençler neden Türkiye'yi çalışma yeri olarak seçiyorlar?

-Bu kadar çeşitli geleneklerden gelen yabancılara nasıl olur da tek bir integrasyon politikası uygulanır?

-Berlin'de okullarda ayırım yapılıyor, Alman öğretmenler bizim çocuklara, siz Alman öğrencilerinin şansını azaltıyorsunuz diyorlar,

-Türkler integre olmak için uğraşıyorlar, oluyorlar da. Ama Almanlar bu konuda bir adım bile atmıyorlar, integrasyon tek taraflı olmaz,

-Türk toplumu heterojendir, aynı integrasyon politikası uygulanamaz,

-Alman politikacıları İslâm'ı Almanya'nın bir parçası olarak kabul etmiyorlar, dahası Alman vatandaşı olmuş olan Türk bile Alman olarak kabul edilmiyor, büyük annesi ve büyük babası Türk olan çocuğa halen Türk kökenli Alman deniliyor,

-Başörtüsü bu toplumda tercih olarak görülmüyor hâlâ. Kimliklerin görünür olması Almanya için ne ifade ediyor?

-Müslümanlar terörist olarak gösteriliyor, oysa terörün dini yoktur,

-Almanya'nın imarına katkıda bulunan birinci kuşak Türkler, bugün neden işsizdir? Bu Almanya'nın ayıbıdır.''

Sivil toplum örgütleri neler yaptılar ?

Almanya'da hizmet veren sivil toplum örgütleri neler yapıyorlar, bilhassa şikayet edilen yukarıdaki konularda hangi çalışmalar yapıldı? Bu konularda siyasilerle münasebetler kuruldu mu? Kurulduysa hangi aşamaya gelindi? Hukuk bazında hangi çalışmalar yapıldı? İnsan haklarıyla ilgili konularda açılmış kaç tane dava vardır?

Konuşmak güzeldir ama meseleler sadece konuşulursa, konuşulduğu yerde kalır. 50 yıl sonra meselelerimizi hâlâ konuşuyorsak bir 50 yıl daha bekleyeceğiz demektir. Belki o zaman da yine konuşuyor olacağız....

Organizasyon

Organizasyon genel olarak iyiydi. Başta Kemal Yurttaç olmak üzere çalışma arkadaşlarını tebrik ediyorum. Yolunuz açık olsun. Ancak göze çarpan bazı eksiklikleri dile getirmeden de geçemeyeceğim.

1-Sempozyumlar gerçekten güzeldi. Konuşmacılar hazırlıklı olarak gelmişti (Bazıları hariç). Eş zamanlı oluşu tercih yapamamamıza sebep oldu. Oysa ben konuşmacıların hepsini dinlemek isterdim. Konu seçimleri güzeldi.

2-Katılımcılara soru sorma fısatı fazla tanınmadı, üç soru ile sınırlandırıldı. Konuya katkıda bulunmak istyenlere ise hiç fırsat verilmedi.

3-Birinci kuşaktan insanlar sempozyumlarda konuşturulmalıydı. Konu onların üzerinden işleniyordu. Birinci kuşaktan davet edilen insanlar çok azdı. Var olanlar da belirli dünya görüşüne sahip olan insanlardı. Yelpaze geniş tutulmalıydı.

4-Birinci kuşakla birlikte yaşayan Almanlardan temsilciler yoktu.

5-Alman basınından çok az temsilci vardı.

6-Gala yemeğine davet edilenler konu mankeni gibi sadece masalara oturtuldular, yemeklerini yediler, başbakanı dinlediler ve gittiler. En azından birinci kuşaktan bir Alman'ın ve bir de Türk'ün hatıraları dinlenmeliydi.

7-Gala yemeğine girerken alınan güvenlik tedbirleri fazla abartılıydı.

8-50 yıl sonra yine kendimiz çaldık kendimiz oynadık.

Önemli bir ayrıntı

Bazı şeyler vardır ki, insanları rencide eder. Tayyip Erdoğan Milli Görüş gömleğini çıkardıktan sonra, onun imanını yargılayanlar, ona ağza alınmayacak kadar galiz sözler sarfedenler, AK Parti'ye yakın duranları görevden alanlar, camilerin kantinlerindeki televizyonlardan haber dinlemeyi yasaklayanlar bu sempozyumda en öndelerdi.

Eğer bu insanlar geçmişte yaptıkları şeylerin yanlış olduğunu düşünerek oraya geldilerse, bir anlamda günah çıkarıyorlarsa, camilerine döndükten sonra yanlış yaptıklarını cemaatlarına da söyleyeceklerse ve görevlerine son verdikleri insanları davet ederek helalleşeceklerse, hepsinin alnından öpüyorum. Geç de olsa gerçeği anladıkları için alınlarından öpeceğim onları alınlarından ve hakkımı helal edeceğim onlara.

Yok eğer takiyye yapıyorlarsa, toplantılarda AK Partili olup da camilerde cemaata karşı SAADET Partisi'ni savunmaya devam edeceklerse, cemaatın huzurunda yine AK Parti'ye atıp tutmaya devam edeceklerse hepsini şiddetle kınıyorum.

İki yüzlü insanların müslümanların temsilcisi olmaya hakları yoktur. Bu şekilde davranan insanlara Allah münafık der.

Allah münafıkların şerrinden gerçek müslümanları korusun... Amin.

Rüştü Kam

3 Kasım 2011 Perşembe

Kurban (lll)



Rüştü Kam  Kasım 2011

Sevgili Berlinliler, Türk Eğitim Derneği ve Berlin İlahiyatçılar Derneği “lll. Kurban Bayramı Sokak Şenliği”ne sizleri davet ediyorlar.

“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık...

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde
haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır...”       

Böyle anlatıyor bayramı Can Yücel, bu veciz dizeleriyle…

Evet sevgili Berlin’liler, gelin bu “Kurban Bayramı”nı Alman dostlarımızla birlikte kutlayalım. Evimiz, sokaklarımız mutlulukla neşeyle dolsun.

“Kurban Bayramı” müslümanlar için önemli bir bayramdır. Çünkü müslümanlar bugün insanların, tanrılar için kurban edilmesine Allah tarafından son verildiğine inanırlar. Bundan dolayı bu bayramın adı, aslında ölümden kurtuluşun bayramıdır. Kesilen kurbanlar Allah’a teşekkür anlamı taşır. 

Müslümanlar bugün yaşama sevinciyle coşarlar. Severler ve sevilirler, sevinçlerini kurban keserek ve kestikleri bu kurbanı da dostlarıyla, komşularıyla, sevdikleriyle birlikte  paylaşırlar.

Kısaca Kurban’ın tarihine bakacak olursak, Kurban’ın, hak olan dinlerde de beşerî olan dinlerde de var olduğunu görürürüz. Hz.Adem'in oğullarından Hâbil ile Kâbil birer kurban kesmişler, Allah haklı olan Hâbil'in kurbanını kabul ettiği halde Kâbil'in kurbanını kabul etmemiştir( Maide, 5/28).

Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesi rüyasında emredilmiştir. Ama baba bıçağı oğlunun boğazına çalacağı zaman Allah  ona büyük bir koç göndererek oğlu yerine bu koçu kesmesini emretmiştir. Böylece baba-oğul ideal bir itaat, teslimiyet ve fedakârlık örneği vermişlerdir (Saffat, 37/107).

İlkel dinlerde krallar, kâhinler, ölüler ve putlar için kurban kesilirdi. İslâm öncesi Araplar da putlar adına kurban keserlerdi ( Maide, 5/3, Bakara, 2/173, En'am, 6/145, Nahl, 16/115).

Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib oğlu Abdullah'ı kurban etmeye niyetlenmiş, fakat yaptığı istişareler sonunda onun yerine yüz deve kesmişti (İbn Hişam, es-Sire, I- 98).
Görüldüğü gibi İslâm tâ Hz. Adem'den beri süregelen kurban kesme geleneğini korumuş ve bu geleneği insancıl olmayan uygulamalardan arındırmıştır. Hayvanlara gösterilmesi gereken şefkat ve merhamet esasları dahilinde yeni bir düzenleme getirmiştir.

Kurban kesmek zorunlu değil, gönüllü bir ibadettir. Kurban kesmek için zengin olmak da şart değildir. İsteyen ve imkan bulan her müslüman kurban kesebilir.

Kurban kesmenin asıl amacı insanlarla bir araya gelerek kucaklaşmaktır. Karşılıklı fedakarlıktır. Sahip olunan malın birlikte paylaşılmasıdır. Bu paylaşımda ihtiyaç sahiplerinin de gözetilmesi gerekir. 

Hz. Peygamber kurban etlerinin kavrularak saklandığını ve ihtiyaç sahiplerine verilmediğini görmüş ve: "Hiç bir kimse kestiği kurbanın etini üç günden fazla evinde ve elinde tutmasın" buyurmuştur.
Hz. Peygamber’in koyduğu bu yasağın amacı, insanların bencil duygulardan uzaklaşmalarını ve paylaşımcı bir ruhla  geniş halk kitleleriyle kucaklaşmalarını sağlamaktır.

Türk Eğitim Derneği ve İlahiyatçılar Derneği Kurban’ın belirttiğimiz amacına uygun olarak kesilmesine önem verir. Bu amaçla Berlin’de bir ilke daha imza atmışlardır. Geçen sene ikincisini yaptığımız bu şenliğin bu sene üçüncüsünü yapıyoruz. Bu kurbanlar Türk Eğitim Derneği’nin çalışmalarını destekleyen duyarlı müslüman kardeşlerimizin kurbanlarıdır.

Amacımız, kurban geleneğini korumak ve burada yaşayan insanımızın Kurban Bayramı vesilesiyle kaynaşmasını sağlamaktır.
Ayrıca, Alman komşularımızla birlikte bu bayramı kutlayarak, fedakarlığımızı ve sevincimizi onlarla paylaşmaktır.

Yüce Allah sadaka vermeyi emreder. Ve der ki, “Sadakayı önce en yakınındakine vereceksin, sonra deniz dalgası gibi yayılacaksın”.

Bizler Berlin’de yaşıyoruz. Berlin’de yaşayan insanımıza, akrabamıza ve Alman komşularımıza  karşı  görevlerimiz var bizim, hayırlarımızı verirken, önceliği Berlin’e tanımalıyız.

„Kurban“ı sadece et yemek olarak görmeyelim. Sadece et  bayramı olarak da görmeyelim: Çünkü,  „Kurbanın ne eti, ne de kanı Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan sizin takvanızdır.“ (Hacc 37) buyuran Yüce Mevlâmız konunun önemini vurgulamıştır.

Yardıma muhtaç olan insanlara elbette el uzatmak gerekir. Böyle bir yardım farzdır. Ancak; kendi evimizde yangın varken komşunun evindeki yangını söndürmeye gidemeyiz. Oraya bir kova su gönderebiliriz, ama hortumu uzatamayız...Uzatırsak biz yanarız…

Yani, Allah bize öncelikli olarak Pakistan’daki, Afganistan’daki, Somali’deki ve başka yerlerdeki insanlara niçin yardım yapmadınız diye hesap sormayacaktır. Fakat Berlin’deki insanlara niçin yardım elinizi uzatmadınız, niçin onların geleceğine yatırım yapmadınız? Hatta, Alman komşunuz Thomas’la, Rose ile İslam’ın güzelliklerini niçin paylaşmadınız? diye soracaktır…

Değişik ülkelere  yapılan yardımlara karşı değiliz. O eli de tutalım, ancak kendi çocuğumuzun elini bırakarak o eli tutmayalım. Kendi çocuğumuzu kuyudan çıkardıktan sonra  tutalım o eli.  O ülkelerin insanlarına dünya devletleri  yardım ediyor, Birleşmiş Milletler de yardım ediyor… Oysa bize ve bizim geleceğimize kimse yardım etmiyor, yatırım yapmıyor…

Yıllardan beri Afrika’da ve Asya’da  kurbanlar kesiliyor, ama sonuç değişmiyor. İnsan yılda bir öğün et yese ne olur yemese ne olur. 364 gün açlıkla mücadele edilecekse bu bir gün et yemenin anlamı ne olabilir ki?

O insanlara bir lokma et yedireceğiz diye uğraş vereceğimize, bulunduğumuz ülkelerde  kurban paralarıyla özel okullar, üniversiteler, hastaneler açsaydık daha hayırlı bir hizmet yapmış olurduk.

Şimdi o ülkelerdeki gençleri getirip kurban paralarıyla bu okullarda  okutabilir veya hastanelerde tedavi ettirebilirdik. Bu şekildeki bir uygulama İlahi iradeye daha uygun olurdu.   

Ne dersiniz; isterseniz yardımlarımızı yaparken biraz da konuya bu tarafından bakalım….

İşte, Türk Eğitim Derneği, Berlin İlahiyatçılar Derneği, Hikmet Kütüphanesi ve Berlin Veliler Topluluğu  bu amaçlar doğrultusunda çalışmalarını temellendirdi ve bu “lll.Kurban Bayramı Sokak Şenliğini” düzenledi. Arzumuz bu şenliğin gelecek senelerde Berlin’in bütün ilçelerinde düzenlenmesidir.  

6 Kasım’da müslümanların Kurban Bayramı’dır. Kısa bir süre sonra da Hristiyan aleminin önemli günlerinden biri olan Weihnachten geliyor. Nasıl Alman komşularımız bizim davetlerimize katılıyorlar ve en önemli günümüzde bizlerle birlikte oluyorlarsa, bizler de onların davetlerine katılalım ve o önemli günlerinde onlarla beraber olalım. O zaman Sarrazin ve Sarrazin gibi insanlar kötü emelleri için bizleri malzeme olarak kullanamayacaklardır.

Cumhurbaşkanımız Sayın Christian Wulff’un tarihe not olarak düştüğü şu anlamlı sözüyle yazımı bitirmek istiyorum: “İslamiyet de  Almanya’nın bir parçasıdır”.

Devam edecek

Kurban (ll)


Rüştü Kam  Kasım 2011

"Bu kadar kurban kesmeye gerek yok!"

Kurban kesmek ibadet olmaktan çoktan çıkmış durumda. Kurban bayramı et bayramına dönüşmüş durumda. Kimisi kurban bayramında hayvanını kesiyor ve derin dondurucuya koyarak canı istedikçe oradan çıkarıp afiyetle yiyor. Kimisi değişik ülkelere et göndererek aynı gayeye hizmet ediyor. Bilhassa Türklerin sünneti haline gelen kurban kesme konusunda, Hande Köseoğlu’nun İhsan Eliaçık ile yaptığı bir röportajı önemine binaen  aynen iktibas ederek istifadelerinize sunmak istiyorum.

 “Türkiye’deki mezbahalarda bir vahşet yaşanıyor, hayvanlar birbirlerinin gözleri önünde kesiliyor, Avrupa Birliği’ndeki gibi acısız kesim yöntemine geçmeliyiz” tartışmasına nasıl bakıyorsunuz? Dinen uygun olup olmadığı endişesi taşıyanlara hak veriyor musunuz?

Acısız kesimde önerilen yöntem, elektroşok yöntemi.  Bu yöntemde hayvanın baygın mı yoksa ölü mü olduğunun kesin olarak bilinmesi lazım. Baygın hayvanı kesmekte dinen sakınca yoktur, kanı akıtılıyorsa. Ama elektroşok vereceğiz derken hayvanı bayıldı sanarak öldürürseniz bu olmaz. Bunun iyi bilinmesi lazım.
Kesimin çeşitli yöntemleri var, illa geçmişteki gibi atadan kalma, dededen kalma yöntemlerle hayvan keseceğiz diye bir şart yok. Önemli olan hayvanı kesmek ve kanını akıtmaktır. Kaldı ki mezbahaları bırakın, kurbanın bu kadar yaygın olmasına da gerek yoktur, bu da ayrı bir tartışma konusu.

Gereğinden fazla kurban kesiliyor diyorsunuz öyle mi?
Benim görüşüme göre bu kadar kurban kesmeye dinen gerek yok.  Her caddede, her
sokakta bir hayvan kesiliyor. Kuran-ı Kerim’e baktığımızda kurban ile ilgili konulara hac ayetlerinin geçtiği yerlerde değiniliyor. Hacılar Peygamberimiz’den öncesinden beri, Kâbe’ye gelince oraya hediye edilmek üzere kurban keserlerdi. Kuran-ı Kerim bu kültürden bahsediyor. Kuran’da kurban hac ile ilgilidir, hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yok, zaten kurban bayramı da hac bayramıdır. Hacılar toplanıp Kâbe’nin etrafını tavaf edip, kurbanlar keserken biz de buradan, bulunduğumuz yerden onların bu büyük hac bayramına katılmış oluyoruz. Bu daha sonra bazı mezheplerce geliştirilmiş, “Hacca gitmeyenlerin de kurban kesmesi gerekir” denilmiş ve hacca gitmeyenler de kurban kesmeye başlamış. Ama İslam Dünyasına baktığımızda en çok Türkiye’de hacca gitmeyenlerin kurban kestiğini görüyoruz. Arap Dünyası’nda, İran Dünyası’nda kurban bu kadar yaygın değil.

"Türkiye’deki dini ritüeller İslam değil Şaman kültürüne aittir"
“Kurban, genel anlamda İslam kültürüne ait bir olgu değil” mi demek istiyorsunuz?

Ben kurbanın bu kadar yaygın olmasının İslam kültüründen ve Kuran’dan değil, Şaman kültüründen kaynaklandığını düşünüyorum. Şaman inanışta kurban kesmek dinin direğidir. Şaman anlayışında mescit yok, camii yok, hac yok bunun yerine kurban kesme geleneği var. Kurbanın doğada, açık alanlarda kesilmesi gerekir. Bizim vatandaşımız da tüm dayatmalara rağmen kurbanı dışarıda kesmekte ısrar ediyor, belediyeler buna engel olamıyor. Her bayram etrafta kaçışan danalar, koyunlar görürüz ve ben bu manzaranın çok eski bir kültüre dayandığını düşünüyorum. Şaman kültürü etkilerini taşıyan bir geleneğimiz de domuz eti yememedir.
Kuran-ı Kerim’de domuz etiyle ilgili beş ayrı sure var bildiğim kadarıyla…
Var ama eski Şaman Kültürü’nde olan bazı şeyler Kuran’da sınırlandırılmış derecede de olsa kendine bir uç bulmuş ve böylelikle eski ve yeni kültür bütünleşip birden bire yaygınlaşmış. Türkiye’deki en yaygın dini ritüellerin kurban kesmek, domuz eti yememek, türbe ziyaret etmenin Gök Tanrı İnancı, Atalar Kültürü, Şeyhlik Kurumu vb.nin kökeninin eski Şaman Kültürü’ne dayandığını düşünüyorum. İslam Kültürü’nde domuz eti yememe daha çok Doğu Kültürü ve Asya Kültürü’ne aittir. Kurbanda da böyle.
İslamiyet kurban geleneğini Hac ile sınırlandırıyor. Şöyle garip örnekler de var: Adam namaz kılmıyor, hacca gitmiyor, İslam’ın diğer gereklerini yerine getirmiyor, yetim hakkı yiyor, işçisine asgari ücret veriyor ama asla domuz eti yemiyor!
Dini, etik değerlerimiz esnemeye müsait ama konu domuz eti yemeye gelince asla, öyle mi?

Evet. Bir örnek vermek gerekirse: Almanya’da çalışan Türk işçilerine yapılan bir ankette sorulmuş: ‘Vazgeçmeyeceğiniz en son şey nedir?’ diye. Anketten çıkan sonuç; ‘Türk vatandaşlığından ayrılıp Alman olabiliriz, Müslümanlıktan çıkıp Hıristiyan olabiliriz, içki içebiliriz, bar ve pavyona gidebiliriz ama asla domuz eti yemeyiz’ olmuş.
İnancı algılayışımızdaki bu kopukluğun nedeni ne?
Ben Türkiye’deki inancı algılayışta Şaman-İslam sentezi olduğu görüşündeyim. Eski Şaman Kültürü ve temel ritüelleri genellikle ilkokul, ortaokul mezunu seviyesinde olan kadınlarca devam ettiriliyor, o kadınlar tüm bunları taşıyıp, nesilden nesile aktarıyorlar, çocuklarını ona göre yetiştiriyorlar. Örneğin: ‘Ocağı kirletme, eşikte oturma’ derler Anadolu’da. Biri size bu sözü söylerse ve siz “Bu söz nereden çıktı?” derseniz alacağınız yanıt ”Sus, tövbe tövbe, dinden çıktın” diyerek sana kızar. Bu deyiş aslında Şaman Kültürü’nde var olan Ocak Tanrısı ve Eşik Tanrısı’nı kızdırmamak için kullanılır ve kökü Şaman Kültürüne dayanır.
Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra Şaman inancı ile İslam inancı birbirine karışmıştır ve dışarıdan İslam kökenli gibi görünen ama içine girdiğinizde dinin temel imgeleri ve esasları, dinin akıp geldiği anafor Şaman Kültürüdür ve iki bin yıldır değişmemiştir.
Yineliyorum, kurbanın Kuran’da bugün uygulandığı kadar yaygın bir yeri yok, herkesin kesmesi gerekmiyor. Kuran’da kurban, hacca gidenlerin, hacdan dönenlerin yapması gereken bir ibadet olarak yer bulur.  Bunu netleştirmek lazım.

DEVAM EDECEK