BERLİN MEVLÂNA CAMİİ’NDE ALMANYA MÜSLÜMANLARA
GÖZDAĞI MI VERDİ?
Rüştü
KAM
Ha-ber.com
21
Ekim 2020
Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar,
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
Mehmet Akif Ersoy
Yazıma İstiklal Marşımızın yazarı merhum
Mehmet Akif Ersoy’un bu ibret alınması gereken beytiyle başlamak istedim.
Halimiz ibretliktir. 50 yılımız geçmiş Almanya’da. Geçen bu süre içinde
Almanlar nezdinde hâlâ insan bile değiliz. Böyle bir imaj bırakmışız. “Manavız,
dönerciyiz...”
Türk ve Müslüman deyince Almanların
aklına; belli bazı değerlere sahip olmayan, sıradan insanlar topluluğu geliyor:
Onların evleri yakılabilir, işyerleri kundaklanabilir, dernekleri
kundaklanabilir, camilerine polis ordusuyla baskınlar düzenlenebilir, camileri
yakılabilir, camilerinin avlularına kurşun bırakılabilir, domuz kafası
atılabilir, evlerin ve camilerin içinde insanların olması o kadar da önemli
değildir. Onların iş adamları kafalarına kurşun sıkılarak da öldürülebilirler. İnsan
olmalarından kaynaklanan haklar onlar için geçerli değildir. Çünkü onlar saygı
duyulacak insanlar değildirler.
Oysa aynı Alman devletinin kolluk
kuvvetleri, Kilise ’ye veya, Sinagog’a ve onların mensuplarına aynı gözle
bakmıyor. Onlar için Kilise ve Sinagog Allah’ın evidir. Kutsaldır. Suç işleyen
birisi, Kiliseye veya Havra’ya sığınsa ona dokunulamaz. O kişinin hamisi o
andan itibaren Papazdır ve Hahamdır. Ancak onların müsaade etmelerinden sonra
devlet yetkililerine teslim edilebilir. Kutsal mekanlarla ilgili uygulamaların
böyle olması gerekirken, Müslümanın camiine polis ordusu ile girilebiliyor, postallarla
secde mahalline basılabiliyor.
Almanya’nın başkenti, Berlin’in göbeğinde/ Kreuzberg
semtindeki bir camiye, Mevlâna Camii’ne sabah namazında baskın yapılıyor. Bu
baskını basınıyla, köpeğiyle tam teçhizat gelen polis ordusu yapıyor. 150
kişilik bir ordu.
Bu baskın bir ibadethaneye yapılıyor.
Müslümanların kutsal saydıkları, Allah’ın evidir dedikleri mekâna yapılıyor. Önce
bu mekâna bu baskının niçin yapıldığına, nereye ve nasıl yapıldığına bakmak
gerekir. Söylenildiği gibi pandemiden dolayı yardım amaçlı olarak verilen cüz’i
bir paranın peşine mi düştü Almanya. Bu baskını onun için mi yaptı. Bir vergi
memurunun yapacağı işi neden polis ordusuyla yapmaya kalktı Almaya. Yoksa
Müslümanların tüm dünyada hedefe konulmasıyla bir alakası vardır mıdır bu
baskının. Almanya bu baskınla Müslümanlara gözdağı mı vermek istedi. Müslümanları
bundan sonra artçı baskınlar mı bekliyor? Üzerinde durmak gerekir.
T.C. Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın, Başkonsolos Rıfkı Olgun Yücekök olay mahalline gelip
basın toplantısı düzenliyorlar. Yöneticilere geçmiş olsun dileklerinde
bulunuyorlar. Yapılması gerekeni yapıyorlar. Buraya kadar güzel.
Güzel olmayan Almanya’da
hizmet veren dini cemaatler tarafından bir basın toplantısının yapılmamasıdır. Din Hizmetleri Müşaviri veya Ataşesi, İslâm Kültür Merkezleri’nin
temsilcisi, Şii Müslümanların temsilcisi, Alperen Ocaklarının temsilcisi ve
Arap Müslümanların temsilcileriyle de bir basın toplantısı yapılmalıydı.
Bu yapılsaydı, deklanşöre anlamlı bir fotoğrafı çekmek
için basılırdı. Çekilen fotoğraf da anlamlı olurdu, konuşmaya başlardı ve derdi
ki; “baskının sebebi ne olursa olsun burası Müslümanların bir ibadethanesidir.
Bu ibadethane bir cemaate ait olarak görülemez. Bu ibadethaneye yapılan baskın
bütün Müslümanlara yapılmış gibidir, bu baskında, Müslümanın secde ettiği yere,
kafasına basılmıştır. Bu kabul edilebilir bir şey değildir.”
Evet böyle bir fotoğraftan sonra düşünmeye başlardı belki
Alman makamları. Bu toplantı için vakit hala geçmiş değildir.
Türk basınının içinden
çıkan bazı sorumsuzlar da var. Sorumsuz sorumlular bunlar. Konuş demişler
bunlara onlar da konuşuyorlar. Sapla samanı karıştırarak, dedikodu ve zan üzerinden
yalan haber üreterek kendi toplumunun ayağına sıkıyorlar. Habercilik adına bunu
yapıyorlar. Ayıptır, günahtır. Aklı erenler bu arkadaşlarımıza yol yordam
öğretmelidir…
Mehmet Akif Ersoy bu durumumuzu bakınız yıllar önce
nasıl anlatmış.
“…Kurt uzaklardan
bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üsluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,…”
Benzer bir olayı, Rahip Martin
Niemöller de şöyle anlatıyor. Almanya’da Nazilerin ortalığı kasıp kavurduğu
yıllardır o yıllar:
“-Naziler Yahudiler için geldiğinde sesim çıkmadı; çünkü Yahudi
değildim.
- Komünistler için geldiğinde
yine sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.
-Sosyal demokratları içeri
tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.
-Sonra sendikacılar için
geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.
-Sonra Çingeneler için
geldiler sesimi yine çıkarmadım; çünkü ben Çingene değildim.
-Benim için geldiklerinde ise,
sesimi duyacak kimse kalmamıştı.”
Mevlâna Camii’ni ziyarete giden, Başkonsolusun
bulunduğu karede verilen bir resim var. Evlere şenlik bir resim. Resim sanki
Alman yetkililerini haklı çıkarır gibiydi. Can sıkıcı bir resim. Basın
toplantısı camide değil de sanki bakkal dükkanında yapılmış gibi. Fotoğraf
Müslümanların aleyhine şahitlik eder gibiydi; “Baskının yapılmasına sebep olan şey arkamızdaki fondadır…” Oturulan
kalkılan yerlere dikkat etmek
lazımdır.
Mevlâna Camii’nin yöneticileri bir suç işlemiş iseler
elbette cezaları verilmelidir. Ancak bu ceza suçu işleyene verilmelidir. Suçu
sabit olmadan bu insanlar toplumun önüne suçluymuş gibi atılmamalıdır. Yapılış
şekliyle topyekûn bir topluluğu zan altında bırakacak yöntemlerle de insanlar
karalanmamalıdır. Böyle bir uygulama hukuk devletine yakışmaz, bu yöntem polis
devletinin yöntemidir. Almanya Müslümanlarla kavgalıdır. Uzun zamandan beri
kavgalıdır. Kavga yapılan toplum gerilir. Toplumu germemek gerekir. Almanya’da
6 milyon Müslüman yaşıyor. Bu insanlar Almanya’dan güvence istiyorlar. Can
güvenliği, mal güvenliği istiyorlar. Devlet bu güvenceyi onlara
vermelidir…Onlar bu güvenceyi hakkediyorlar.
Ne zaman yüreklerimiz bir çarpar, yumruklarımız aynı yere vurur,
dudaklarımızdan aynı kelamlar dökülür, birlik beraberliğimiz misyonumuz için
olur; işte o zaman Alman kolluk kuvvetleri bizim secde ettiğimiz yere/kafamıza
basamaz. Yoksa şamar oğlanı gibi oradan oraya koşar dururuz. Ben böyle bilir böyle söylerim…