21 Ekim 2026 Çarşamba

MEVLANA CAMİİ BERLİN-POLİS

 

BERLİN MEVLÂNA CAMİİ’NDE ALMANYA MÜSLÜMANLARA GÖZDAĞI MI VERDİ?

 

Rüştü KAM

Ha-ber.com

21 Ekim 2020

 

 

Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar,

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy 

 

 

Yazıma İstiklal Marşımızın yazarı merhum Mehmet Akif Ersoy’un bu ibret alınması gereken beytiyle başlamak istedim. Halimiz ibretliktir. 50 yılımız geçmiş Almanya’da. Geçen bu süre içinde Almanlar nezdinde hâlâ insan bile değiliz. Böyle bir imaj bırakmışız. “Manavız, dönerciyiz...”

 

Türk ve Müslüman deyince Almanların aklına; belli bazı değerlere sahip olmayan, sıradan insanlar topluluğu geliyor: Onların evleri yakılabilir, işyerleri kundaklanabilir, dernekleri kundaklanabilir, camilerine polis ordusuyla baskınlar düzenlenebilir, camileri yakılabilir, camilerinin avlularına kurşun bırakılabilir, domuz kafası atılabilir, evlerin ve camilerin içinde insanların olması o kadar da önemli değildir. Onların iş adamları kafalarına kurşun sıkılarak da öldürülebilirler. İnsan olmalarından kaynaklanan haklar onlar için geçerli değildir. Çünkü onlar saygı duyulacak insanlar değildirler.

 

Oysa aynı Alman devletinin kolluk kuvvetleri, Kilise ’ye veya, Sinagog’a ve onların mensuplarına aynı gözle bakmıyor. Onlar için Kilise ve Sinagog Allah’ın evidir. Kutsaldır. Suç işleyen birisi, Kiliseye veya Havra’ya sığınsa ona dokunulamaz. O kişinin hamisi o andan itibaren Papazdır ve Hahamdır. Ancak onların müsaade etmelerinden sonra devlet yetkililerine teslim edilebilir. Kutsal mekanlarla ilgili uygulamaların böyle olması gerekirken, Müslümanın camiine polis ordusu ile girilebiliyor, postallarla secde mahalline basılabiliyor.

 

Almanya’nın başkenti, Berlin’in göbeğinde/ Kreuzberg semtindeki bir camiye, Mevlâna Camii’ne sabah namazında baskın yapılıyor. Bu baskını basınıyla, köpeğiyle tam teçhizat gelen polis ordusu yapıyor. 150 kişilik bir ordu.

 

Bu baskın bir ibadethaneye yapılıyor. Müslümanların kutsal saydıkları, Allah’ın evidir dedikleri mekâna yapılıyor. Önce bu mekâna bu baskının niçin yapıldığına, nereye ve nasıl yapıldığına bakmak gerekir. Söylenildiği gibi pandemiden dolayı yardım amaçlı olarak verilen cüz’i bir paranın peşine mi düştü Almanya. Bu baskını onun için mi yaptı. Bir vergi memurunun yapacağı işi neden polis ordusuyla yapmaya kalktı Almaya. Yoksa Müslümanların tüm dünyada hedefe konulmasıyla bir alakası vardır mıdır bu baskının. Almanya bu baskınla Müslümanlara gözdağı mı vermek istedi. Müslümanları bundan sonra artçı baskınlar mı bekliyor? Üzerinde durmak gerekir.

 

T.C. Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın, Başkonsolos Rıfkı Olgun Yücekök olay mahalline gelip basın toplantısı düzenliyorlar. Yöneticilere geçmiş olsun dileklerinde bulunuyorlar. Yapılması gerekeni yapıyorlar. Buraya kadar güzel.

 

Güzel olmayan Almanya’da hizmet veren dini cemaatler tarafından bir basın toplantısının yapılmamasıdır. Din Hizmetleri Müşaviri veya Ataşesi, İslâm Kültür Merkezleri’nin temsilcisi, Şii Müslümanların temsilcisi, Alperen Ocaklarının temsilcisi ve Arap Müslümanların temsilcileriyle de bir basın toplantısı yapılmalıydı.

 

Bu yapılsaydı, deklanşöre anlamlı bir fotoğrafı çekmek için basılırdı. Çekilen fotoğraf da anlamlı olurdu, konuşmaya başlardı ve derdi ki; “baskının sebebi ne olursa olsun burası Müslümanların bir ibadethanesidir. Bu ibadethane bir cemaate ait olarak görülemez. Bu ibadethaneye yapılan baskın bütün Müslümanlara yapılmış gibidir, bu baskında, Müslümanın secde ettiği yere, kafasına basılmıştır. Bu kabul edilebilir bir şey değildir.”

 

Evet böyle bir fotoğraftan sonra düşünmeye başlardı belki Alman makamları. Bu toplantı için vakit hala geçmiş değildir.

 

Türk basınının içinden çıkan bazı sorumsuzlar da var. Sorumsuz sorumlular bunlar. Konuş demişler bunlara onlar da konuşuyorlar. Sapla samanı karıştırarak, dedikodu ve zan üzerinden yalan haber üreterek kendi toplumunun ayağına sıkıyorlar. Habercilik adına bunu yapıyorlar. Ayıptır, günahtır. Aklı erenler bu arkadaşlarımıza yol yordam öğretmelidir…

 

Mehmet Akif Ersoy bu durumumuzu bakınız yıllar önce nasıl anlatmış.

 

“…Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üsluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,…”

 

Benzer bir olayı, Rahip Martin Niemöller de şöyle anlatıyor. Almanya’da Nazilerin ortalığı kasıp kavurduğu yıllardır o yıllar:

 

“-Naziler Yahudiler için geldiğinde sesim çıkmadı; çünkü Yahudi değildim.

- Komünistler için geldiğinde yine sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.

-Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.

-Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.

-Sonra Çingeneler için geldiler sesimi yine çıkarmadım; çünkü ben Çingene değildim.

-Benim için geldiklerinde ise, sesimi duyacak kimse kalmamıştı.” 

 

Mevlâna Camii’ni ziyarete giden, Başkonsolusun bulunduğu karede verilen bir resim var. Evlere şenlik bir resim. Resim sanki Alman yetkililerini haklı çıkarır gibiydi. Can sıkıcı bir resim. Basın toplantısı camide değil de sanki bakkal dükkanında yapılmış gibi. Fotoğraf Müslümanların aleyhine şahitlik eder gibiydi; “Baskının yapılmasına sebep olan şey arkamızdaki fondadır…” Oturulan kalkılan yerlere dikkat etmek lazımdır.

 

Mevlâna Camii’nin yöneticileri bir suç işlemiş iseler elbette cezaları verilmelidir. Ancak bu ceza suçu işleyene verilmelidir. Suçu sabit olmadan bu insanlar toplumun önüne suçluymuş gibi atılmamalıdır. Yapılış şekliyle topyekûn bir topluluğu zan altında bırakacak yöntemlerle de insanlar karalanmamalıdır. Böyle bir uygulama hukuk devletine yakışmaz, bu yöntem polis devletinin yöntemidir. Almanya Müslümanlarla kavgalıdır. Uzun zamandan beri kavgalıdır. Kavga yapılan toplum gerilir. Toplumu germemek gerekir. Almanya’da 6 milyon Müslüman yaşıyor. Bu insanlar Almanya’dan güvence istiyorlar. Can güvenliği, mal güvenliği istiyorlar. Devlet bu güvenceyi onlara vermelidir…Onlar bu güvenceyi hakkediyorlar.

 

Ne zaman yüreklerimiz bir çarpar, yumruklarımız aynı yere vurur, dudaklarımızdan aynı kelamlar dökülür, birlik beraberliğimiz misyonumuz için olur; işte o zaman Alman kolluk kuvvetleri bizim secde ettiğimiz yere/kafamıza basamaz. Yoksa şamar oğlanı gibi oradan oraya koşar dururuz.  Ben böyle bilir böyle söylerim…             

 

 

TÜRKİYE İTTİFAKI

 

 

TENCERE DİBİN KARA SENİNKİ BENDEN KARA

 

Atasözlerimiz içinde özlü anlamlar taşır. Yılların tecrübesiyle söylenmiştir. Çok kısa bir sözdür sözlenen ama onunla ciltler dolusu eser yazılabilir.  

 

Bu atasözü; kötülük ve kusur yönünden sen, benden daha betersin. Bende ne kadar yanlış  huy ve davranış var ise daha fazlası sende de var şeklinde açıklanabilir. Yani, karşınızdakinde kusur aramaya kalkışmayın o da sizin kusurlarınızı araştırmaya kalkarsa altından kalkamazsın anlamında kullanılan bir atasözüdür.

 

Şafak Altun "Rüşvetten Özelleştirmeye Yolsuzluğun 100 Yıllık Tarihi"ni yazdı

Türkiye'nin yolsuzluk kitabı ..Evrensel 6 ekim 2004

 

Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü'nün arasını Bomonti Bira Fabrikası imtiyazı mı açtı? Atatürk'ün Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu kimden rüşvet istedi? İnönü'nün kardeşi Hasan Rıza Temelli, İstanbul bürokrasisini nasıl bıktırdı? Derin devletin ilk adamları Fehim Paşa ve Ekrem König kendi çıkarları için hangi işlere bulaştı? İttihatçıların tasfiyesinde İş Bankası'nın rolü neydi? Hangi başbakanlar yolsuzluk yapmakla suçlandı? İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'dan rüşvet alan gazeteciler kimdi? İlk büyük devalüasyondan kimler kazançlı çıktı? Hangi milletvekilinin dokunulmazlığı 10 kez kaldırıldı? Rüşvetin belgesini soran bankacı kimdi? Gazeteci Şafak Altun bütün bu ve benzer yolsuzluk olaylarını, "Rüşvetten Özelleştirmeye Yolsuzluğun 100 Yıllık Tarihi" isimli kitabında araştırdı. Agora Kitaplığı yayınlarından çıkan kitapta, ekonomik sistemle beraber, Türkiye'nin nasıl bir yolsuzluk ülkesi haline geldiği adım adım anlatılıyor. "Sistem yolsuzluklara zemin hazırlamasa, yolsuzlukların yapılamayacağını" ileri süren Şafak Altun'a göre, son otuz yılın en önemli siyasetçisi Süleyman Demirel'in "Aile fotoğrafı"nda olduğu gibi, her döneme damgasını vuran bir fotoğraf çekmek mümkün. İttihat ve Terakki döneminin fotoğrafında öne çıkan İsmail Hakkı Paşa ve Kara Kemal, bir yandan Parti için, bir yandan da yakınlarının ve kendilerinin şahsi çıkarları için çalışmayı ihmal etmiyorlar. Milli Mücadele döneminin fotoğrafında ise, "Aferistler" adı altında vatanın kurtuluşu için en önde mücadele edenleri görüyoruz. Bu grup, Kurtuluş Savaşı'nın ardından, pastadan pay almayı kendilerine hak görüyor. 

Karmaşıklaşıyor İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yolsuzluk olayları daha karmaşık ve sistemli bir hale dönüşüyor. 60'lı yıllardan günümüze kadar geçen dönemde öne çıkan olayların başında "Hayali ihracat", "batırılan bankalar" ve "kamu bankalarından kullandırılan krediler" geliyor. Bu dönemin bir diğer özelliği de, bütçeleri büyüyen belediyelerin ve özelleştirme uygulamalarının da yolsuzluk olaylarıyla gündeme gelmeye başlaması. Kitapta, "Miri malı deniz, yemeyen domuz" diyen atalarımızdan "Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar" diyen Fuzuli'ye, "Çalıyorlar birader, çalıyorlar," diyen Adnan Menderes'ten "Benim memurum işini bilir," diyen Turgut Özal'a, "Verdimse ben verdim, ne olacak yani?" diyen Süleyman Demirel'den "ABD'deki mülklerimi kanıtlasınlar, hepsini şehit ailelerine bağışlayacağım," diyen Tansu Çiller'e, bir ülkenin 'en tepeden' soyuluşunun hazin öyküsü anlatılıyor. Altun kitabını, bir soruyla tamamlıyor: Günümüzde yaratılan toplumsal ve ahlaki değerlerin parasal ifadelerle anlamlı hale getirildiği bir Türkiye'de, acaba umutlar nasıl yeşerecek ve buna nasıl bir sistem yanıt verecek? 

Reklam

 

 

 

 

Yolsuzluun en popüler, basit ve yaygın tanımı ise "kamu gücünün özel çıkarlar için kötüye kullanılması” eklinde yapılmaktadır. Dünya Bankası da bu tanımı kabul etmektedir. Yozlama, iltimas veya rüvet kavramları ile birbiri içine geçmi anlamlar içeren yolsuzluk olgusunun, yolsuzluu oluturan unsurların farklı aırlıklarda deerlendirilmesiyle, farklı ekillerde tanımları yapılmıtır. Bu tanımlardan bazıları unlardır:

"Yönetimsel otoritenin illegal veya ahlakdıı bir biçimde kiisel veya politik kazanç için kullanılmasıdır. Yolsuzluk aynı zamanda u ekilde de tanımlanır; servetiyle ilgili olarak ve kuralları ihlal ederek statü kazancı veya belli bir duruma ilikin nüfuz/torpil çeitlerinin kullanılmasından dolayı bir kamu görevlisinin (seçilmi veya atanmı) formel görevlerinden sapan davranıları."1

"Kamu görevlilerinin yapılmaması gereken ilemleri yapmaları ya da yapmaları gereken ilemleri çabuklatırmaları karılıı çıkar salamalarına "yolsuzluk" demekteyiz. Bu genel deyim "rüvet", "zimmete para geçirme", "irtikap", "memuriyet ve mevkiin nüfuzunu suiistimal" ve "memuriyet vazifelerini yapmama" gibi dürüstlük ve ahlak kurallarına aykırı davranıların tümü için kullanılmaktadır."2 Refik Çulpan, “Bürokratik Sistemin Yozlaması”, Amme daresi Dergisi, C: 13 (Haziran 1980), s.34.

VAKANÜVİS- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi/ International Journal of Historical Researches, Yıl/Vol. 2, Sayı/No. 2 Güz/Fall 2017 ISSN: 2149-9535

İkinci Bayar Hükümetini Sarsan Yolsuzluk Hadiselerine İki Örnek: Satie ve İmpeks

Gürhan Kınalı*

Özet

Atatürk ve Başbakan İnönü arasındaki anlaşmazlıklar 1937 sonbaharında onarılamaz seviyeye ulaşınca Bayar Başbakanlığa getirildi. Bu durum İnönü- Bayar rekabetine yeni bir boyut eklemişti. Atatürk’ün vefatı sonrası İnönü Cumhurbaşkanı seçildi. Bayar görevine devam ediyordu ancak kendi döneminde faaliyete geçen Denizbank bir süre sonra yolsuzluk haberlerinin odağı haline geldi. Soruşturmaların Bayar’ın Başbakanlığı dönemi ve kadrolarına yoğunlaşması onun siyasi gücünün kırılmak istendiği izlenimini doğurmuştu. Olayların aynı anda gündeme gelmesi bu tezi kuvvetlendiriyordu. Otoritesi sarsılan Bayar istifaya mecbur oldu. Fakat Bayar’ın siyasi inzivaya çekilmesine yarayan yolsuzluk soruşturmaları beraatla sonuçlandı. Çalışmada, Bayar hükümetini sarsan Denizbank soruşturmaları, İmpeks ve Satie Olayları kapsamında incelenmiştir.

Bazılarımız Atatürk döneminde dahi yolsuzluk iddiaları olduğunu kabul etmekte zorlanacaktır; ne var ki, bu dönemde de bu türden söylentiler ayyuka çıkmıştı.

cumhurbaşkanı olduğunda ilk yaptığı işlerden biri de, kendisinin başbakanlık görevinden alındığı tarihten itibaren gerçekleştiği ileri sürülen yolsuzluk iddialarının üzerine gitmek oldu. Bu, bir anlamda İnönü’nün geçmiş yönetimden hesap sorma dönemidir. Hatırlanacağı gibi, İnönü’den sonra Celâl Bayar başbakan olmuştu ve İnönü, Bayar hükûmetinin yaptıklarından hesap sorarken, ister istemez Atatürk’ün son yılını gözler önüne seriyordu.

Tayyare kaçakçılığı meselesi

1939 yılının hemen başında gündeme gelen bir kaçakçılık davası, yeni dönemin alâmeti fârikası olarak görülebilir. Millî savunma bakanlığı ile dışişleri bakanlığının imza ve mühürleri taklit edilerek Türkiye adına Kanada’dan uçak sipariş edilmişti. Ancak amaç uçakları o sırada devam etmekte olan İspanya iç savaşında cumhuriyetçilere satmaktı. Elbette bu kârlı bir alış verişti ve kaçakçılar epey para kazanacaklardı. Kaçakçılığın başındaki kişinin adı hemen ifşa edilmişti: König.

König, onun lakabıydı; daha birinci dünya savaşı yıllarında birlikte çalıştığı Almanlar tarafından ona lâyık görülmüştü ve Almanca ‘kral’ anlamına geliyordu. Muhtemelen Bakan, MİT’in büyükbabası sayılacak MAH’ta çalışan önemli bir görevliydi. Cumhuriyet döneminde de önemli görevler almıştı. Asım Us, Yahya Kemal Beyatlı’nın onun için ‘Abdülhamit devrinin Fehim Paşası’ dediğini aktarmaktadır. Başına buyruk ve gözdeydi. Muhtemelen doğrudan devlet başkanına bağlı olarak çalışıyordu. O kadar ki, yine Beyatlı’ya göre, 1938 yılının sonbaharına kadar gizli tahsisattan kendisine ödemede bulunulmuştu.

Dedikodular, dedikodular

Kısa bir sürede genişleyen soruşturma, König’in uluslararası bir silâh kaçakçılığı işine karıştığını ve bu işten yüklü bir komisyon almakta olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ama König bu işte yalnız değildi; dışişleri bakanlığında çalışan Ruhi Bozcalı da onun suç ortağıydı. Kaçakçılar, siparişi muhtemelen 1938 yılının ilkbaharında vermişti. Skandal da yine aynı yılın yaz aylarında ortaya çıkmıştı. Bizzat Franco’nun temsilcileri durumdan Ankara’yı haberdar etmişlerdi. Diplomatik yazışmalar sahteciliği ortaya çıkarmıştı. Basındaysa kaçakçılığa bazı bakanların, milletvekillerinin ve diplomatların da karıştığına ilişkin imalar ve söylentiler yayınlanıyordu. (Cemil koçak Star Gazetesi 17 Ağustos 2012 Cuma)

 

 

 

Erken Cumhuriyet Döneminde Bir Yolsuzluk Olayı: Ali Cenani Bey Davası (1924) Erken Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan usulsüzlükler Türk siyasetini etkilemiş, dönemin siyasi çevrelerinden Ali Cenani Bey’in Ticaret Vekili olarak yaptığı resmi olmayan sözleşme ve an- laşmalar Cumhuriyet tarihinin ikinci yolsuzluk davası olarak yan- kı uyandırmıştır. Bu dava sürecinde ortaya atılan iddialar Cenani Bey’in görevini kötüye kullanmaktan zimmetine para geçirmeye, vekâlete tahsis edilen 500.000 lirayı asıl amacı dışında Ankara ve Adapazarı’ndaki bazı fabrikaların inşa ve ihyasında kullanmaya kadar birçok meseleyi kapsamaktadır. Ali Cenani Bey hakkındaki suçlamaların dava aşamasına gelmesinde Cumhuriyetin ilk yıl- larında ortaya çıkan aferist grubun etkisinin olduğu söylenebilir. Cumhuriyet tarihinin ilk yolsuzluk davası olan Havuz- Yavuz meselesi, İsmet İnönü’nün İş Bankası çevresinde birleşen aferist gruba karşı yaptığı bir eylem olarak da değerlendirilmiştir. Buna karşılık aferist grupta ilk akla gelen isimlerden olan Yunus Nadi Bey İnönü’ye yakınlığıyla bilinen Ali Cenani Bey’in soruşturma- sı ile ilgili komisyonun başkanlığına getirilmiş ve dava adeta iki grup arasında siyasi bir hesaplaşmaya da dönüşmüştür. Burada Ali Cenani Bey’in vekâlet nezdinde devletin menfaatine olur dü- şüncesiyle aldığı kararlar ve keyfi davranışlar aferist grubun ade- ta elini güçlendirmiştir.

Konuyla ilgili TBMM’de Divan-ı Muhasebat Encümeni ile Adliye ve Teşkilat-ı Esasiye üyelerinden oluşturulan Karma Soruşturma Komisyonunun çalışmaları meselenin akıbetini belirlemiştir. Ali Cenani Bey dosyasının Yüce Divan’da incelenme sürecinde ko- misyon raporlarına başvurulmuştur. Ali Cenani Bey bu süreçte kendisini savunmaya çalışmışsa da yazılı belgelere dayandırarak iddialarını kanıtlayamamış ve sorumlu bulunmuştur.

 

 

 

 

 

 

Türkiye 2023 seçimlerine gidiyor. Birinci yazımda mevcut ittifakların lağvedilerek Türkiye ittifakının kurulması ve seçime bu ittifakla gidilmesini teklif etmiştim.

Devlet aklı, böyle bir ittifakın kurulması için irade ortaya koymalıdır. Türkiye halkı Müslüman olan bir devlettir. Ancak Müslümanların Müslümanlıkları tartışmalıdır.

 

herkes eteğindeki taşları dökmelidir. Herkes bağırsaklarını temizlemelidir. İsimleri yolsuzluğa karışanlar ve yolsuzlukları hukuken sabit olanlar bu ittifakın içinde yer almamalıdır.  

ŞEHİTLİK BERLİN

 

BERLİN ŞEHİTLİK CAMİİ MEZARLIĞI / MEZARİSTAN-I İSLÂMÎ

 

-Osmanlı İmparatorluğu'nun Berlin’e gönderilen ilk daimî büyükelçisi Giritli Ali Aziz Efendidir. Giritli Ali Aziz Efendi’nin anıtı bugün maalesef bakımsız haldedir. Çürümeye terk edilmiştir. Her hafta binlerce Müslümanın namaz kıldığı Şehitlik Camii’nin bahçesinde öylece yaralarını saracak bir yetkili beklemektedir. Kültür Müşaviri ‘nin, Din Hizmetleri Müşaviri ‘nin ve de Ataşesi ’nin gözü önünde can çekişmektedir. O beklenilen yetkili belki bir gün gelir de Ali Aziz Efendi’nin ve Hafız Şükrü’nün sızlayan kemiklerine derman olurlar. O sorumsuz sorumlu yetkililere derim ki; geçmişsiz gelecek inşa edilemez! - 

 

 

Rüştü KAM

 

Sultan III. Selim, Prusya Kralı’na hitaben yazdığı mektubunda, Berlin’e gönderdiği ilk daimî büyük elçisini şöyle tanıtıyor:

 

“ ...mârifetleri tecrübeyle sâbit, mertliğiyle mâruf, dürüst ve asîl insanların medâr-ı iftiharı, övülmeye lâyık ve Allah’ın lûtf-u inâyetiyle fazîletli Ali Aziz Efendi’yi gerekli yetki ve ödevlerle yüceltmiş bulunmaktayız.”

 

Kimdir Giritli Ali Aziz Efendi 

 

Girit defterdarı Tahmisçi Mehmet Efendi’nin oğludur. Girit’in Kandiye kasabasında 1757 yılında dünyaya merhaba demiştir. Kırk dokuz yaşına geldiğinde ise Berlin’de, görevi başında hayata gözlerini yummuştur 19 Cemaziyelevvel 1213/29 Ekim 1798.  

Giritli Ali Aziz Efendi, Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm tarafından tahsis edilen Berlin Müslüman mezarlığına defnedildi.

Bu mezarlığın yeri günümüzde Berlin'in Kreuzberg semtinde Geibelstrasse'nin Urbanstrasse'ye açıldığı yolağzının karşısına denk gelmektedir. 1866 yılına gelindiğinde Giritli Ali Aziz Efendi’nin mezarı diğer beş Türk'ün mezarı ile Columbiadamm'da Osmanlı’ya tahsis edilen yeni yerine nakledilmiştir.  

 

Giritli Ali Aziz Efendi; “âlim, hakîm ve siyâsî” bir zattır. Hurûfîliğe meyyal bir şahsiyettir. Gizli ilimlere meraklıdır. Alevî-Bektaşîmeşreplidir.  

Şiirlerinde Aziz mahlasını kullanan Aziz Efendi’nin Farsça’yı çok iyi bildiği ve hâfızasında Farsça 40.000 beyit bulunduğu nakledilmektedir. 

 

Ali Aziz Efendi, temel eğitimini Girit’te almıştır. Daha sonra İstanbul’a gitmiş ve Hassa silahşorları arasına katılmıştır. Sonra, hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyun arasına katılarak yüksek bir mevki elde etmeyi başarmıştır.

Basamakları birer birer çıkan Aziz Efendi, sonrasında, Sakız Adası'na muhassıl (vergi tahsildarı) olarak tayin edilmiştir. Bir müddet sonra da Belgrad’a tayin edilmiştir. Belgrat’ta iki sene görev yapmıştır. 

 

Buralarda gösterdiği başarılarından dolayı, III. Selim zamanında mir-i miran (beylerbeyi, emîrü’l-ümerâ) payesi verilerek 1796'da Berlin’e daimî ilk büyükelçi olarak görevlendirilmiştir. Berlin Türk Şehitlik ’inde medfun olan o zat, işte bu zattır. Anıt bakımsızdır, aldığı darbelerle yer yer anıtta delikler meydana gelmiştir. Hafız Şükrü’nün mezar taşı da aynı şekilde bakımsızlıktan tahrip olmuştur. Neredeyse mezar taşındaki tarihi değere sahip olan mezar taşındaki yazılar okunmaz hale gelmiştir. Tüm bu olumsuzluklar hem cami cemaatinin ve idarecilerinin hem de Berlin’deki devlet görevlilerinin gözü önünde cereyan etmektedir. Zaman zaman da üst düzey devlet yetkililerinin ziyaret ettiği mekandır Türk Şehitlik Camii. Geçmişsiz gelecek mi inşa edilirmiş! Edilmiyor işte…

Giritli Ali Aziz Efendi’nin Edebi Kişiliği

 

Aziz Ali Efendi’nin tasavvuf, ile ilgili olduğu, cifr ve simya ilimleriyle ilgilendiği bilinmektedir.

Cifr; değişik metotlarla gelecekten haber verdiği iddia edilen ilim dalıdır.

Simya; cisimlerin temel yapılarını, birbirleriyle olan etkileşimlerini ve yeni bileşimler meydana getirmelerini inceleyen bilim dalıdır.

Arapça ve Farsçayı tahsil hayatında öğrenen Ali Aziz Efendi, Girit’te Rumca, Berlin’de de Almanca öğrenmiştir. 

Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Muhayyelat adlı eserinde çeşitli hikayelerini, kendine has bir üslupla kaleme almıştır. Eserleri baştan sona kadar tasavvuf sembolleri ile doludur. Felsefe ve astronomiye meraklıdır.

Eserlerinde halk ve bin bir gece masallarının bazı motiflerini kullanmıştır. 

Orijinal ismi "Muhayyelat-ı ledünni-i ilahi-i Giridî Ali Aziz Efendi" olan ve kısaca Muhayyelat veya "Muhayyelat-ı Aziz Efendi" şeklinde anılan ünlü eserinde yazar çeşitli hikayeleri kendine has bir üslupla kaleme almıştır.

Eserin, bir bütün olarak veya ayrı ayrı bölümler halinde günümüz Türkçesine uyarlanmış versiyonları yakın geçmişte çeşitli yayımcılar tarafından yayınlanmıştır.

20. yüzyılda Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze de Muhayyelat hakkında bir çalışma yayınlamıştır.(Geniş Bilgi için Berlin-Türk Şehitliği; Hamit İskender)

………………………….

 

Değerlerimize nedense sahip çıkamıyoruz

 

“Malum olduğu veçhile, Colombiadamm üzerinde, ‘‘Şehidlik Mezarlığı’’ vardır. Çok eskiden ‘‘istan-ı İslamî’’ olarak adlandırılmıştır. Birinci dünya savaşında Çanakkale’de yaralanan Zeki Memduh Bey ve Süleyman Efendi’nin tedavilerinin ölümle sonuçlanması sonunda buraya defnedilmiş olmalarından gelir bu isim. Şu anda bu mezarlığın bakımını son Osmanlı Elçiliği’nin din görevlisi Şükrü Efendi’nin baldızı olan Alman bir hanımefendi yapıyor. İyice yaşlanmış bu hanıma birkaç senedir bizlerden yardım edenler de var. Ama burasının hem bizlere bir külliye olması bakımından hem de Mezarların bakımı için daha büyük bir vefakârlığına ihtiyacı var.

 

Yine bilindiği gibi, zaruret ile vefakârlıklarını koruk ederek Müslümanlar ancak yıllar sonra, 1980’li yıllarda burada kendilerine geçici bir camî yapılabildi ve ancak on yıl kadar önce mimar Muharrem Hilmi Şenalp’ın Osmanlı sitilindeki çizimiyle minareli bir camî inşa edildi.

 

Mezarlıkta yatanların hikayesi ise çok daha önemli: III. Sultan Selim döneminin Osmanlı Daimî Elçisi Ali Aziz Efendi 29 Ekim 1798 yılında vefat edince, ‘‘Tempelhofer Feldmark’’ denen yerdeki, yani şimdiki Urban sokağı ile Blücher Sokağı’nın arasındaki mezar yerine 30 Ekim Salı günü defnedilir. Yine 1804 yılında Prusya nezdindeki ikinci Osmanlı Maslahatgüzarı Mehmet Esad Efendi vefat eder ve aynı yerde defnedilir. Fransızların Prusya’yı işgalleri sırasındaki yönetim karışıklıklarından dolayı mezarlık unutulur. Bir süre sonra tarla haline dönen mezar yeri 1836 yılında bir köylü tarafından tekrar bulunur. Prusya Kralı III. Wilhelm bulunan mezarlığın çevresine duvar ve demir ile koruyucu yaptırtarak çevresinin de ağaçlandırılmasını buyurur. 1839 yılında elçilikteki Katip Rahmi Efendi ve daha sonra vefat eden hariciye görevlisi Aziz Ağa da buraya gömülürler ve 1853 yılında tahsilde iken vefat eden Rasim Efendi de.

 

Beş mezar, genişletilmesi zaruri olan askeri kışlaya yer açılabilmesi için Osmanlı Sultanı Abdülaziz’den de izin alınarak, 19 Aralık 1866 günü biraz ötedeki yeni mezarlığa, yani günümüzdeki Colombiadamm 128 numarada tahsis edilen ve tapusu yine Osmanlı’nın olan yeni ve en son yerine, Osmanlı Elçisi Aristaki Bey’in de bulunduğu bir tören ile ‘‘Mezaristan-ı İslami’ye, yani bugünkü Berlin Şehitlik Mezarlığı’na taşınır. Çevresine koruyucu duvar ve içerisine mezarlıkların bakımı ve beklenebilmesi için küçük bir bekçi evi ile bir de mescid yapılır. Abdülaziz’in emri ile burada medfun olanların anısına mimar Voigtel tarafından bir de âbide inşa edilir. Sonraları ise buraya defnedilen Müslümanlar çoğalır.

 

Daha sonra, orada medfun bulunanlar Müslümanlara katılanlardan biri de elçiliğin din görevlisi olan Hafız Şükrü Efendi’dir; 7 Mart 1924 günü vefat edince, önceden beri bakımını üstlendiği mezarlığa gömülür. Daha sonra, 1930’a kadar mezarlığın bakımını sürdüren Alman eşi Nûriha Hanım da, çok geçmeden eşine bu dünyada olduğu gibi, ötekinde de yoldaşlık etmek için buraya gömülür. Nuriha hanımın kız kardeşi ise bu görevi 1965 yılına kadar devam ettirmiştir. Ve ondan da bu kutsi görevi vefakâr ilk nesil göçmen işçiler sorumluluklarına alınca mezarlığın hikayesi yeni bir mecraya girer.

 

Gerek şarkiyatçı Andreas, gerekse yazar Ahmet Kabaklı, elçi ve edebiyat ehli Ali Aziz Efendi’nin Türk Edebiyatı’nın Batı anlatım tarzı ile ilk eserleri verenlerin başında geldiğini “Muhayyelât/hayaller” adlı eserini örnek göstererek belirtmişlerdir. Ali Aziz Efendi şair ve aynı zamanda tasavvuf ehlidir. Farsça ve Türkçe şiirleri yanında ‘‘Vâridât’’, yani ‘‘Akla, zihne gelenler’’ isimli ünlü bir eseri vardır. ‘‘Muhayyelât-ı Ledün-i İlâhî’’ adlı diğer bir eseri Ahmet Kabaklı tarafından 1973 yılında günümüz Türkçesinde aktarılarak, ‘Muhayelat-ı Ali Aziz Efendi’ adıyla yayınlanmıştır.

Mezarlığa 1867 yılında Sultan Abdülaziz’in fermanıyle yapılan abide anıtı ise zaman zaman tamirat görmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nda düşen bombalardan etkilenen anıtın savaşın bitimini müteakip yapılan tamiratı, en son 1987 yılında Berlin Senatosu’nun 350 bin mark kaynak tahsis etmesi ile tekrar yapılmış ve restorasyonu gerçekleşmiştir. Mezarlığın bu sekiz köşeli abidesinin üzerindeki kitabelerin bir yüzünde şunlar yazar:

 

“Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin Prusya Devleti nezdinde Fevkalâde Murahhas Orta Elçisi olduğu halde terk-i dağdağa-i cihan eden Ali Aziz Efendi. Hicri 1213.”

Diğer bir yüzünde ise: “Saltanât-ı Seniyye-i Osmâniyye’nin esbâk Berlin Maslâhatgüzârı merhum Mehmed Es’ad Efendi. Hicri 1219.’’

Mezarlıktaki diğer tarihi şahsiyetler şunlardır: Cemal Azmi Bey ile Doktor Bahaddin Şakir Bey, ayrıca; 28 Ağustos 1839’da vefat eden Berlin sefir sır katibi Rahmi Efendi ve 1854 yılında vefat eden Aziz Ağa.

Sefir imamı Hafız Şükrü Efendi’nin mezar taşında ise şunlar yazar:

“Sâbık Osmanlı Sefâreti İmamı iken bu kabristanı yeniden tesis ve… Berlin’de irtihâl-i dâr-ı Bekâ eden merhûmun rûhuna Fâtiha. Velâdeti: 16 Eylül Ünye. Vefâtı 7 mart 1924 Berlin. / Hier ruhet im festen Glauben an Gott mein lieber Mann Obergeistlicher der Türkischer Botschaft u. Gründer des Mohammedanischen Friedhofs Hafız Schükri. Gott rief ihn aus den Leiden der Zeit. Ihm folgte seine Frau Nuriha Schükri, geb. Schulz 20.10.1876, gest. 21.12.1930.”

 

Tarihe not düşme babında belirtmek gerekirse, diğer kimi Mezar taşlarında ise şunlar yazılıdır: “T.C. Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’nın mahiyetinde memur iken 25 yaşında 27 Aralık 1926 günü vefat eden Tevfik Raşid.”, “Emin Receb, doğumu 1891, ölümü 18 Haziran 1931.”, “Almanya’da tahsilde iken 6 Eylül 1928 günü vefat eden Necati Hakkı Bey.”, “Mehmet (1878-1929) ve Martha (1885-1952) Süleyman.”, “Selanikli İbrahim İhsan Efendi 29.8.1922.”, “Profesör İzzet Bey 1930.”, “Doktor radyolog, binbaşı Ziya Hilmi Bey. 1 Kasım 1931.”, “Türkistanlı Mustafa Çokay Beyoğlu 1941.”, “Fabrikatör Mehmed Taki, 1947.”, “T. C. Berlin Büyükelçiliği Müsteşarı Orhan Şemseddin Bey,1931.”, “Muzaffer Zeynel 1956.”, “İsmail Mıhoğlu 1959.”,“Çorlulu Mehmet oğlu Abdullah Ceylan 1965.” Ve: Vecdi Demirkol, Mohamed Soliman, Mehpare Kadjar-Takı, Agha Ebrahim Keremzadeh Nedjat, Abdulrahman Elveren, Sevin Pehlivan, Abdel Rahim Siba, Safiye Ünal, Şenol Şenman, Süleyman Memiş, Özlem Zengin, Murat Tepeli, Hamo Ben Kemal, M. Emin Erman, Cengiz Aykut, Atilla Ön, Neriman Yılmaz, Enayatullah Majzub, Abbas Afschar, Alaattin Meriç, M. İsmet Caner, Rasie Ansari ve diğerleri.

 

Ayrıca, Buhara Halk Şuraları Cumhuriyeti’nin Berlin Ticaret Heyeti Reisi Yûnus Hâvace Oğlu ve heyet üyelerinden İmam Muhammed Şah Oğlu da buradadır. İkisi de zehirlendikten sonra vefat edince (1921) buraya defnedilmişlerdir.

Zikretmeden geçmemeli, Tunuslu mücahid önderlerinden Muhammed Bah Hamba da geçen yüzyılın başından beri burada medfunken, 1968 yılında Tunus’a nakledilmiştir.

Berlin’de 1921 yılında suikast ile öldürülen Talat Paşa da burada gömülü iken mezarı 1943 yılında Türkiye’ye nakledilmiştir. Yine, Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale’de yaralanıp Belin’de tedavide iken vefat eden Zeki Memduh Bey ve Süleyman Efendi’nin mezarları da 1976 yılında Türkiye’ye nakledilenler arasındadır.

 

1942 yılında Mezarlıkta 35 Türk ve diğer milletlerden (İran, Pakistan, Arap, Afgan, Kırım, Filistin, Mağrip, Türkistan, Kazak, Sudan ve sair) 69 Müslüman olduğu tespit edilmiştir. Bu tarihi Mezarlık günümüzde ise tamamen dolmuştur ve ihtiyacı karşılayamaması dolayısıyla yeni definler bugün bitişikteki Alman mezarlığının Müslümanlara ayrılan bölümüne yapılmaktadır. Ve görünen odur ki, bu bölüm de yakın zamanda dolmuş olacak…

 

İşte! Göçtük, konduk. Deyin ki, kuşbakışı hayal gördük. Zaman, mekân ve hayal iç içe. Ve uzun molamız bitmek üzere… Şehrin içinde bir bina; içerisinde küçük bir salon ve onun da içinde yanan eski bir soba. Verdiği sıcaklık ve dile gelen sözcükler ki, ne de cezbedici! Kapı önünde bir çift beyaz güvercin… Yolları dosta, ilim şehrine doğru. Daha önce yalancı ışık ve yaldızlar şehrinde, mecburi bir molaları daha olacak. Kanatlanmadan az önce, kapı önünden bile olsa içerisinden duyabildikleri: ‘‘Kâmil mürşidin gönlü, muhabbet etmek için kahvehâne seçmeye ihtiyacı olmayan bir yerdedir… Bilinmez, bilinenden çoktur… Her millete bir göz ile bakabilmek… Halk içinde Hakk ile olmak… Rabbimiz hüküm verenlerin de hâkimidir… Asâlet eskimez… Altın çamur içinde yıllarca kalsa da altındır… Canlı iken nefsine gem vuran kuş, hümâ kuşu olur… Ten ölür, gönüller ölmez!’’(Kadri Akkaya. Sabah Ülkesi, Kültür-Sanat ve Felsefe; sayı 35; Nisan 2013)

 

Ama Giritli Ali Aziz Efendi’nin anıtı bugün bakımsız haldedir. Çürümeye terkedilmiştir. Her hafta binlerce Müslümanın namaz kıldığı Şehitlik Camii’nin bahçesinde öylece yaralarını saracak bir yetkilidir beklediği. O yetkili belki bir gün gelirde Ali aziz Efendi’nin sızlayan kemiklerine bir derman bulur.