30 Ekim 2026 Cuma

BERLİN ÜZERİNE BİR ŞİİR DENEMESİ

 MEFSEDET-İ MEDENİYYET

Rüştü Kam
27.10.2026-Berlin
Gördüğüm Berlin soğuk bir hapishânedir bana,
Tuvalet merdiven başında, banyosu bir leğen.
Bir zamanlar biz bakardık kendi hür ufkumuza,
Şimdi tartıldık elin mîzânında, olduk yabân.
Akşam olmuş, kapılar kapanmış, sokaklar pek sessiz,
Bir tebessüm yüz ararsın, çehreler hep bîgâne.
Medeniyyet bir rol biçmiş, adına hürriyet demiş,
Aynı gömlek, aynı kalıp, dar gelir her bir cana.
Her nefis bir çark içinde, rızkı peşinde koşar,
Evde çocuklar bekler, sızlar özlem dolu kalpler.
Alfabeyle bitmiyormuş, zihniyetmiş asıl mesele,
Kendi geçmişine insan yabancı düşmüş bir kere.
Yüzü döndükçe Batı’ya, ayrı düştük özümüzden,
Unutturdular mazimizi, kopardılar kökümüzden.
Berlin’in bağrında sarsılmış olan ben, sorarım şimdi:
Biz ne bıraktık geride, benzemek uğruna yabana?

GÖÇNÜN 65.YILI

 GÖÇÜN 65. YILI

Rüştü Kam
25.10.2027 – Berlin
Altmış beş yıl geçti, hâlâ dinmedi hasret,
Her bavulda bir umut, bir yürek yarası.
Sevdiklerimiz kaldı uzak diyarlarda,
Gurbet oldu ömrümüzün yarısı.
Baba şefkatinden ana kokusundan, uzak,
Çocukluk yarım kaldı gurbet ellerinde.
Kimi bir oyuncakla dindirdi gözyaşını,
Kimi büyüdü sessizce, hasretin gölgesinde.
İşçi yurtlarında geceler uzundu, sabahlar olmazdı,
Gözyaşları dinmez, yastıklar bir türlü kurumazdı.
Kimi sağlığını bıraktı fabrikaların çarkları arasında,
Kimi karanlıkta için için ağlar, feryadını kimse duymazdı.
Altmış beş yıl… Her yılı bir ömre bedel,
Her kırışıkta bir ayrılık, her bakışta bir hayal.
Biz ekmek için gelmiştik yaban ellere, bir umutla,
Meğer ekmek aslanın midesindeymiş bilemedik.

TÜRKLERİN ALMANYA'YA GELİŞİNİN 65. YILI

 65 YIL GEÇTİ GEÇMESİNE DE… GELİN BİR DE BİZE SORUN NASIL GEÇTİĞİNİ!

-Alkışların Ardında Kalan Gözyaşları-
Rüştü Kam
23.10.2026 – Berlin
65 yıl geçti…
Dile kolay. Tam 65 yıl!
Almanya ile Türkiye arasında 30 Ekim 1961 tarihinde imzalanan İş Gücü Anlaşması'nın 65. yılı kutlanıyor bugünlerde. Salonlar hazırlanıyor. Kürsüler kuruluyor. Konuşmalar yapılıyor. Çiçekler veriliyor. Alkışlar yükseliyor.
Türk işçilerinin Almanya'nın kalkınmasına yaptıkları katkılardan söz ediliyor. Ekonomik mucizenin mimarları arasında onların da bulunduğu anlatılıyor. Başarı hikâyeleri sıralanıyor.
Doğrudur. Hepsi doğrudur.
Ama bir dakika!
65 yıl geçti geçmesine de gelin bir de bize sorun nasıl geçtiğini!
Gençliğimiz gitti. Ömrümüz geçti. Hayallerimizin bir kısmı hep hayal olarak kaldı.
Bir ev alacaktık. Bir traktör alacaktık. Biraz para biriktirip memlekete dönecektik. Çoluk çocuğumuzla mutlu bir hayat sürecektik.
Olmadı.
İki yıl dedik, beş yıl oldu. Beş yıl dedik, on yıl oldu. Sonra çocuklar büyüdü. Torunlar dünyaya geldi.
Bir baktık ki ömür bitmiş.
Dönmek istediğimiz memleket uzaklaşmış, alışmaya çalıştığımız gurbet ikinci vatanımız olmuş.
Ne tam dönebildik vatana ne de bütünüyle ait hissedebildik kendimizi Almanya’ya.
Şimdi 65 yılı kutluyoruz.
Kutlayalım elbette. Ama önce o yılları yaşayanlara kulak verelim.
DİLE GELSE DE ANLATSA O YILLAR OLANLARI…
Maden ocakları dile gelse de anlatsa…
Yerin yüzlerce metre altında çalışan, kömür tozunu ciğerlerine dolduran, gün ışığına hasret kalan o insanların hikâyesini.
Demir döküm fabrikaları dile gelse de anlatsa…
Ateşin karşısında ter dökenleri. Eritilen demirle birlikte eriyen gençliklerini. Ağır yüklerin altında bükülen belleri.
Tersaneler dile gelse de anlatsa…
Kaynak ışıkları altında gözlerini yoran, sağlığını kaybeden, ekmeğini kazanmak için ömrünü tüketen gözlerini kaybeden işçileri.
Fabrikaların duvarları dile gelse de anlatsa…
Sabahın köründe başlayan vardiyaları. Gecenin karanlığında biten mesaileri. Ellerindeki nasırları, sırtlarındaki ağrıları.
Kim bilir kaç işçi, sağlığını o fabrikalarda kaybetti?
Kim bilir kaçı, emekliliğini göremeden hayata veda etti?
Kim bilir kaçı, yıllarca çalıştıktan sonra memleketine hasta ve yorgun döndü?
Almanya'nın ekonomik mucizesi anlatılırken, o mucizenin bedelini bedenleriyle ödeyen insanlar neden yeterince anlatılmıyor?
BİR DE O İŞÇİ YURTLARI DİLE GELSE…
İşçi yurtları.
Daracık odalar. Ortak mutfaklar. Ortak banyolar. Birbirini tanımayan insanların aynı çatı altında geçen hayatları.
Akşam işten dönersin.
Yemeğini yaparsın. Bir çay demlersin. Oturursun yatağın kenarına.
Karşında duvar.
Yanında sessizlik.
Aklında memleket.
Hanımın Türkiye'de. Çocukların Türkiye'de. Annen, baban, kardeşlerin Türkiye'de.
Sen Almanya'dasın.
Bir fotoğraf çıkarırsın cebinden. Bakarsın uzun uzun.
Çocuğun yürümeye başlamıştır. Sen görmemişsindir.
İlk kelimesini söylemiştir. Sen duymamışsındır.
Okula başlamıştır. Sen yanında değilsindir.
Bazen bir mektup gelir. Defalarca okursun. Bazen haftalarca mektup bekler, postacının yolunu gözlersin.
Telefon etmek ise ne mümkün.
Aynı ailenin insanlarıydık ama ayrı ayrı hayatlar yaşıyorduk.
TÜRKİYE'DE KALANLARIN YALNIZLIĞINI KİM ANLATACAK?
Peki ya Türkiye'de kalanlar?
Gurbete giden kocasını bekleyen kadınlar…
Eşini Almanya'ya göndermiş erkekler…
Babalarının yolunu gözleyen çocuklar…
Bir bayram daha babasız geçen günler.
Eksik yapılan düğünler.
Yetişilemeyen cenazeler.
Köyün yoluna bakardı analar. Postacıyı beklerdi eşler. Babasının geleceği günü sayardı çocuklar.
Bir takvim yaprağı koparılırdı her gün.
Günler geçerdi. Aylar geçerdi. Yıllar geçerdi.
Gurbet yalnızca Almanya'da yaşanmadı. Türkiye'de de yaşandı. Hem de en acı biçimiyle.
BAVUL ÇOCUKLAR DİLE GELSE…
Bir de bavul çocuklar vardı.
Anne Almanya'da. Baba Almanya'da. Çocuk Türkiye'de.
Kimi dedesinin yanında. Kimi ninesinin. Kimi halasının, amcasının, teyzesinin yanında.
Bir süre sonra Almanya'ya getirilenler…
Dile kolay!
Çocukluğunu bavulların arasında geçiren bir nesil.
Bir ülkeye alışamadan ötekine gönderilen çocuklar.
Bir okuldan alınan, başka bir okula verilen çocuklar.
Bir dili öğrenmeden başka bir dille karşılaşan çocuklar.
Annelerinin kokusuna, babalarının sesine hasret büyüyenler…
Kim bilir kaç çocuk, geceleri annesini sayıklayarak uyudu?
Kim bilir kaçı, babasını yıllar sonra gördüğünde tanımakta zorlandı?
Kim bilir kaçının çocukluğu, yetişkinlerin ekonomik hesapları arasında kayboldu?
Bugün başarılarından söz ettiğimiz nesillerin bir kısmı, işte böyle bir çocukluğun içinden geçerek büyüdü.
Onların da hikâyesi anlatılmalı.
Çünkü göçün bedelini yalnızca işçiler ödemedi.
Çocuklar da ödedi.
YOLLAR DİLE GELSE DE ANLATSA…
İzin mevsimi geldiğinde başlardı başka bir telaş.
Arabalar hazırlanırdı. Bagajlar doldurulurdu. Hediyeler alınırdı.
Kahve, çikolata, oyuncak, giyecek…
Bir de yılların hasreti.
Yaklaşık üç bin kilometrelik yollar düşerdi önümüze.
Almanya'dan Avusturya'ya, oradan Yugoslavya'ya, Bulgaristan'a, Türkiye'ye…
Sınır kapılarında beklemeler. Uzayıp giden kuyruklar. Yol kenarlarında geçirilen geceler.
Arka koltuklarda uyuyan çocuklar. Direksiyon başında uykuyla mücadele eden babalar.
Bir an önce memlekete ulaşmak isteyen gurbetçiler.
Ve nihayet Türkiye sınırı…
Kapıkule! İpsala!
Gurbetçiler ağlardı o tabelayı görünce. Secdeye kapanırdı ilk adımını atınca toprağına.
Oysa tatil için değil, bir yıllık hasreti birkaç haftaya sığdırmak için gidiyorduk memlekete.
Sonra dönüş başlardı.
Aynı yollar.
Aynı sınırlar.
Ama bu defa arabanın içinde başka bir sessizlik.
Çünkü geride yine sevdiklerimizi, sevgililerimizi bırakıyorduk.
TÜRKÜLER DİLE GELSE DE ANLATSA…
Yüksel Özkasap'ın sesi yükselirdi radyodan.
Bir gurbet türküsü…
Bir ayrılık türküsü…
Bir memleket türküsü…
Kaç defa dinlerdik aynı türküyü, kim bilir?
Kaç defa gözlerimiz dolardı?
Köln Radyosu dile gelse de anlatsa o yılları.
İstek programlarını. Memlekete gönderilen selamları. Annelerine, babalarına, eşlerine, çocuklarına türkü armağan eden insanları.
Bir türkü başlardı…
Bir anda köyümüze dönerdik.
Yaylalarımıza çıkardık hayalimizde.
Fındık toplardık. Üzüm keserdik. Harman kaldırırdık.
Bir ses yükselirdi içimizden:
Oy oy Eminem…
Ardından bir başka türkü:
Zobalarında guruda meşe yanıyor efem…
İnsan bazen bir türküyle bütün çocukluğunu yeniden yaşardı.
Çünkü gurbetçinin memleketi yalnızca haritalarda değildi. Türkülerde de yaşıyordu.
SİGARA DUMANLARI, ISLAK YASTIKLAR…
O yılların sigara dumanları dile gelse de anlatsa…
Kaç sigaranın ardından derin bir ah çekildiğini.
Kaç insanın, dumanın arkasına saklanarak gözyaşlarını gizlediğini.
Kaç gece sabaha kadar uyuyamadığını.
Bir de yastıklar dile gelse…
Geceleri sessizce dökülen gözyaşlarını anlatsa.
Kim bilir kaç yastık ıslandı o yıllarda?
Kim bilir kaç insan, sabah işe giderken gece ağladığını arkadaşlarından gizledi?
Gündüz fabrikada güçlü görünenler.
Gece yalnız kalınca çocuk gibi ağlardı.
İşte o gözyaşları da bu 65 yıllık tarihin bir parçasıdır.
BİR DE KELİMELER DİLE GELSE…
Ausländer!
Gastarbeiter!
Yabancı!
Gurbetçi!
Kelimeler dile gelse de anlatsa…
Kaç defa aşağılandığımızı. Kaç defa dışlandığımızı. Kaç defa kendimizi anlatmak zorunda kaldığımızı.
Markette, sokakta, iş yerinde, ev ararken…
Dil bilmez, yol yordam bilmez insanlar olarak ne güçlükler yaşadığımızı.
Elbette bize kapılarını açan, dostluklarını esirgemeyen Almanlar da vardı. Komşumuz oldular. Arkadaşımız oldular. Zor günümüzde yardımımıza koştular.
Onların hakkını da teslim edelim.
Ama yaşanan ayrımcılığı da unutmayalım.
Bir insanın bir ülkede 65 yıl boyunca hâlâ yabancı olarak görülmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir toplumsal meseledir.
BİRİNCİ KUŞAK GİTTİ, İKİNCİ KUŞAK DA GİDİYOR…
Birinci kuşağın büyük bölümü artık aramızda değil.
Kimisi Almanya'da toprağa verildi. Kimisi Türkiye'de.
Kimisi yıllarca dönmek istediği memleketine ancak tabut içinde dönebildi.
İkinci kuşak da yaşlanıyor.
Üçüncü, dördüncü kuşak büyüyor.
Doktorlar, mühendisler, akademisyenler, öğretmenler, hukukçular, siyasetçiler yetişti.
Gurur duyuyoruz elbette.
Ama soruyorum:
Kaç kişi kaldı annesinin, babasının yaşadığı gurbeti anlayan?
Kaç kişi kaldı bir gurbet türküsü duyduğunda gözleri dolan?
Kaç kişi kaldı memleketinin yaylalarını, bağlarını, bahçelerini hayal eden?
Yeni nesillerin Almanya'yı vatan bilmesini yadırgamıyorum. Onların hayatı burada kuruldu. Dilleri, arkadaşları, hatıraları burada.
Ancak geçmişlerini bilmelerini istiyorum.
Çünkü köklerini bilmeyen nesiller, kendilerine bırakılan mirasın hangi bedellerle kazanıldığını da bilemezler.
65 YIL SONRA HÂLÂ CEVAP BEKLEYEN SORULAR…
Bugün Almanya'da Türkiye kökenli dört milyondan fazla insan yaşıyor.
Bu insanlar artık Almanya'nın sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının ayrılmaz bir parçası.
Peki, hak ettikleri toplumsal kabulü ne ölçüde görüyorlar?
Alman vatandaşlığına geçenler seçme ve seçilme haklarını kullanabiliyor. Ancak onlarca yıldır burada yaşayan, vergisini ödeyen, bu ülkenin geleceğine katkıda bulunan fakat Alman vatandaşı olmayan insanların federal seçimlerde oy hakkı bulunmuyor.
Sormak gerekiyor:
Uzun yıllardır burada yaşayan insanların demokratik katılımını güçlendirmek için daha ne bekleniyor?
Bu insanların Müslüman oldukları ne zaman yalnızca bir farklılık olarak değil, toplumun doğal bir gerçeği olarak kabul edilecek?
İnançlarını yaşamaları, dillerini öğrenmeleri, kültürlerini korumaları için daha ne zaman adım atılacak?
Başörtüsü takan kadınlar ne zaman eğitimde, istihdamda ve toplumsal hayatta hiçbir ayrımcılığa uğramadan yaşayabilecek?
Bir kadının başındaki örtü, neden onun bilgisi ve yeteneğinin önüne geçiriliyor?
Bir insanın Müslüman olması, neden onun topluma aidiyetinin sorgulanmasına sebep olsun?
Elbette Almanya'da din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan yasalar, ayrımcılıkla mücadele eden kurumlar ve yıllar içinde kazanılmış önemli haklar var.
Bunları inkâr etmiyoruz.
Ama yasada yazılı bir hakkın günlük hayatta eksiksiz uygulanması başka bir meseledir.
Ve sorularımız yalnızca Almanya'ya değildir.
Türkiye'ye de soruyoruz:
Bu insanların dilini, kültürünü ve kimliğini koruyabilmeleri için yeterince ne yaptınız? Ne yapıyorsunuz?
Yurt dışında büyüyen çocukların ana dillerini öğrenmeleri için hangi kalıcı imkânları sağladınız? Sağlıyorsunuz? Aldığınız pansuman tedbirlerin dışında ne yapıyorsunuz? Ne yapacaksınız?
Yaşlanan birinci kuşağın yalnızlığına, bakım ihtiyacına, sosyal sorunlarına ne ölçüde sahip çıktınız? Çıkacaksınız?
Derneklerimize, kültür kurumlarımıza, eğitim çalışmalarımıza ne kadar destek verdiniz? Vereceksiniz?
Almanya'ya emek verdik. Türkiye'den kopmadık. Peki, iki ülke bizim için ne yaptı, neyi eksik bıraktı? Ne zaman gözden geçireceksiniz?
ALKIŞLAMAK KOLAY, VEFA GÖSTERMEK ZORDUR!
Altmış beş yılı kutlamak kolay.
Kürsüye çıkıp güzel sözler söylemek kolay.
Türk işçilerinin Almanya'nın kalkınmasına katkılarından söz etmek kolay.
Başarı hikâyeleri anlatmak kolay.
Alkışlamak da kolay.
Biz de alkışlıyoruz.
Ama alkışlar bittikten sonra ne olacak?
Ciğerleri hastalanmış madencilerin, ağır işlerde sağlığını kaybetmiş işçilerin, yaşlılığını yalnız geçiren insanların sesini kim duyacak?
Parçalanmış ailelerin, çocukluğunu anne babasından uzakta geçirmiş insanların acısını kim hatırlayacak?
Elbette geçmişin bütün acılarının hesabını bugünün insanlarına yükleyemeyiz.
Ama geçmişi anlamak, eksiklikleri kabul etmek ve bugün yaşayanların sorunlarına çözüm üretmek zorundayız.
Çünkü vefa, yalnızca teşekkür etmek değildir.
Vefa, geçmişte verilen emeğin karşılığını bugün adaletle, saygıyla ve eşitlikle hak sahibine teslim etmektir.
SON SÖZ: BİZİM HİKÂYEMİZ YALNIZCA BİR BAŞARI HİKÂYESİ DEĞİLDİR!
Sayın yöneticiler, siyasetçiler, konuşmacılar…
Altmış beş yılı kutlayalım.
Hem de gönülden kutlayalım.
Ama bu defa yalnızca başarıları anlatmayalım.
Acıları da anlatalım.
Kaybettiklerimizi de hatırlayalım.
Yarım kalan hayalleri, parçalanan aileleri, annesiz babasız büyüyen çocukları, gençliğini fabrikalarda tüketen insanları da analım.
Ve bir gün kürsülerden şu sözleri de duyalım:
Evet, sizler Almanya'nın kalkınmasına katkıda bulundunuz. Biz de sizin bu ülkenin eşit ve saygın bireyleri olarak yaşayabilmeniz, dilinizi, dininizi ve kültürünüzü koruyabilmeniz için sorumluluk üstlendik. Eksiklerimiz oldu. Bunları da gidermek için çalışıyoruz. Siz rahat olun…Yapamadıklarımız en kısa zamanda yapılacaktır. Sizin için yapamadıklarımızı sizin çocuklarınız için yapacağız…
İşte o zaman kutlamalar daha anlamlı olacaktır.
Çünkü bizim hikâyemiz yalnızca bir ekonomik başarının hikâyesi değildir.
Bir insanlık hikâyesidir.
Alın terinin, hasretin, sabrın, mücadelenin hikâyesidir…
Bir bavulla başlayıp üç, dört nesle uzanan bir hayatın hikâyesidir…
65 yıl geçti geçmesine de…
Gelin bir de bize sorun nasıl geçtiğini!
Çünkü siz 65 yılı takvimlerden okuyorsunuz. Biz o 65 yılı ömrümüzden verdik.
Ve unutmayın: Almanya'nın ekonomik mucizesinin bir de insan bedeli vardı. O bedelin bir kısmını biz ödedik.
Şimdi alkış değil, biraz da vefa istiyoruz sevgili Şanşölye…

CİHAD SAVAŞ DEMEK DEĞİLDİR , BİR AMAÇ UĞRUNA ÇALIŞMAKTIR

 

CİHAD

(İYİLİĞİ HÂKİM KILMAK İÇİN ÇALIŞMAK)

İMAN İDDİADIR, CİHAT AKSİYONDUR

 

İnsan inanır. İnandığını söyler. İnancının gereklerini yerine getirdiğini düşünür. Namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, zekât verir. Peki, bütün bunlar yeterli midir? İçinde yaşadığı toplumda haksızlıklar devam ederken, insanlar zulüm altında inlerken, yoksullar açlıkla mücadele ederken, yetimler sahipsiz kalırken bir Müslüman yalnızca kendi ibadetleriyle meşgul olabilir mi?

Kur’an'ın bu soruya verdiği cevap açıktır. Müslüman, yalnızca kendisinden sorumlu değildir. İçinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün önlenmesi, adaletin sağlanması ve insanların barış içerisinde yaşayabilmesi için çalışmak zorundadır. İşte bu çalışmanın Kur’an'daki karşılığı cihattır.

Ne yazık ki cihat kavramı tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmış, zaman zaman da yalnızca savaşla özdeşleştirilmiştir. Oysa cihat, savaştan çok daha geniş bir anlam taşır. Cehaletle mücadele etmek cihattır. Yoksulluğu ortadan kaldırmak için çalışmak cihattır. Haksızlığa karşı çıkmak, mazlumun yanında durmak, ilim öğrenmek ve öğretmek, insanlara faydalı olmak, toplumda adaleti ve barışı hâkim kılmak için gayret göstermek de cihattır.

İnsanın kendi nefsindeki kötülüklerle mücadele etmesi de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Çünkü kendisini düzeltemeyen insanın toplumu düzeltmesi kolay değildir.

 

Kur’an şöyle buyurur:

“Bizim uğrumuzda gayret gösterenleri elbette yollarımıza iletiriz.” (Ankebût, 29/69)

Demek ki insanın önüne yolların açılması, onun gayret göstermesine bağlıdır. Çalışmadan, mücadele etmeden, sorumluluk üstlenmeden yalnızca dua ederek toplumun düzelmesini beklemek, Kur’an'ın ortaya koyduğu sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.

Bugün Müslüman toplumların en önemli meselelerinden biri de budur. Çok konuşuyoruz. Çok şikâyet ediyoruz. Yanlışları görüyoruz. Haksızlıkları eleştiriyoruz. Fakat sıra sorumluluk üstlenmeye, elimizi taşın altına koymaya gelince çoğu zaman geri duruyoruz.

Oysa cihat, konuşmakla yerine getirilen bir ibadet değildir. Çalışmak gerekir. Üretmek gerekir. Bilgi sahibi olmak gerekir. Örgütlü ve disiplinli bir biçimde, ortak akılla hareket etmek gerekir. İnsanların hayatına dokunmak, toplumun sorunlarına çözüm üretmek gerekir.

Kur’an'ın şu çağrısı üzerinde özellikle düşünmeliyiz:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu memleketten çıkar!' diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 4/75)

 

Bu ayet, cihadın yalnızca kişinin kendi inancını korumasıyla sınırlı olmadığını, zulme uğrayan insanların haklarını savunmayı da kapsadığını göstermektedir.

Burada önemli olan bir başka husus da şudur: İyiliği hâkim kılmak için yapılan mücadele, bizzat kötülüğe dönüşmemelidir. Adalet adına adaletsizlik yapılamaz. Barış adına zulme başvurulamaz. Din adına insanların hakları çiğnenemez. Çünkü amaç kadar, o amaca ulaşmak için kullanılan yöntem de önemlidir.

Cihat, kişisel ihtirasların, mezhep ve meşrep kavgalarının, siyasi çıkarların aracı hâline getirilemez. İnsanları birbirine düşürmek, toplumu parçalamak, farklı düşünenleri düşmanlaştırmak cihat değildir. Cihat, insanı ve toplumu iyiliğe taşıma gayretidir.

Öyleyse kendimize sormalıyız:

Biz Müslümanlar bugün neyin mücadelesini veriyoruz? Hangi kötülüğü ortadan kaldırmak için çalışıyoruz? Hangi yoksulun sofrasına katkıda bulunuyoruz? Hangi yetimin elinden tutuyoruz? Hangi haksızlığın karşısında duruyoruz? Hangi gencin eğitimine destek oluyoruz? İnsanlığın ortak geleceği için ne üretiyoruz?

Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, cihat anlayışımızın da göstergesi olacaktır.

 

Çünkü iman bir iddiadır. Cihat ise o iddianın hayata geçirilmesidir.

 

İddia etmek kolaydır. Bedel ödemek zordur. Konuşmak kolaydır. Çalışmak zordur. İyilikten söz etmek kolaydır. İyiliği hâkim kılmak ise emek, sabır, fedakârlık ve kararlılık ister.

Unutmayalım:

 

İman, insanın neye inandığını gösterir. Cihat ise inandığı değerler için ne yaptığını ortaya koyar.

 

İşte bu çalışmada cihadı, yalnızca savaş kavramıyla sınırlandırmadan; insanın kendisine, topluma ve bütün insanlığa karşı taşıdığı sorumluluk açısından ele alacağız. Kur’an'ın ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde cihadın anlamını, önemini, çeşitlerini ve yerine getirilme şartlarını inceleyeceğiz.

Çünkü mesele yalnızca iyi bir insan olduğunu söylemek değildir.

 

Mesele, iyiliğin hâkim olması için ne yaptığımızdır.

 

1) CİHADIN TANIMI

Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 40’a yakın yerde geçen bu kavramın kökü olan “cehd” kararlı ve şuurlu gayret demektir. İslâm li teratüründe bu gayretin;

* Bedensel olanına cihat,

* Ruhsal olanına mücahede,

* Fikirsel ve bilimsel olanına içtihat denmektedir ki, hepsinin kökü “cehd”den gelir.

Kur’an terminolojisinde cihat üç tip “cehd”in tümünü ifade edecek biçimde kullanılmaktadır. Kur’an bunu; “Allah yolunda gayret göstermek” şeklinde ifadeye koyuyor. 980

Cihat, iyiliği hâkim kılmak için bütün gücümüzle çalışmak demektir. Cihat, yeryüzünde yaşayan herkes Müslümanlığı duysun, duyan Müslümanlığı öğrenebilsin, öğrenen Müslüman olabilsin, Müslüman olan, Müslümanca yaşayabilsin, Müslümanca yaşayanlar aralarındaki anlaşmazlıkları, Müslümanca çözümleyebilsin diye bütün gücümüzle çalışmaktır.

 

2) CİHADIN ÇEŞİTLERİ

 

İslâm literatüründe başlangıçtan beri dört tip cihattan bahsedilmiştir. Çok sayıda hadisin de kaynaklık ettiği bu cihat türleri şöyledir. 980

 

A) İç Dünyamızda Nefs ile Cihat

Bu konuda şu hadis çok meşhurdur: “Gerçek mücahit Allah yolunda nefsinin kötülüklerini yenmek için cihat edendir.” Bu anlamda cihadın bir numaralı alanı insan benliğidir. İkbal, bu en büyük cihada dikkat çekerken şöyle diyor: “Benim içim, atsız ve ordusuz bir savaşın alanıdır. Onu, görme gücü benim gibi olanlar görebilir.”981

 

B) Şeytan ile Cihat

Bu da kötü duygu ve düşünceler ve saplantılarla cihat olarak anlatılır.

 

C) İnkârcılar ve İkiyüzlülerle Cihat

Bunun da kolaydan zora doğru dört mertebesi vardır.

* Gönülden karşı çıkma,

* Dil ile karşı çıkma,

* Mal ile karşı çıkma ve

* Bedenle karşı çıkma.

 

D) Zalimler ve İnsanlara Kötülük Edenlerle Cihat

 

Bu noktada Hz. Peygamber’in şu sözüne sık sık gönderme yapılır:

“Zalim yönetici karşısında gerçeği dile getirmek cihadın en büyükle rinden biridir.”982

Kur’an’ın bu konudaki tutumu çok açıktır. Nisâ Suresi 75’inci ayette şöyle denir:

“Size ne oluyor da: ‘Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan şu memleketten çıkar; bize tarafından bir yardımcı gönder, bize katından bir dost yolla!’ diyen ezilip horlanmış erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz!”

Başta Bernard Lewis olmak üzere bazı Batılı yazarların “Zalim yö netime karşı çıkmak düşüncesi İslâm’a yabancıdır.”983 yolundaki düşünceleri, yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, yanlış bir tespittir.

Cihada sarılanlar, Allah’a giden yolu bulurlar.984

Cihadı terk edenlerse, onun yerine koydukları ne olursa olsun, çöküş ve bitişe mahkûm olurlar.985

 

3) CİHADIN ÖNEMİ

 

Ağacın topraksız, balığın susuz, kuşun havasız yaşayamadığı gibi İslâm dini de cihatsız yaşayamaz. Öyleyse ilk iş olarak farz olan cihat ibadeti yapılmalıdır. Cihattan bahsetmek, savaş etmek demek değildir.

Sabahtan akşama kadar namazdan bahsedilse ve kalkıp namaz kılın masa, namaz kılınmış olunmaz. Sabahtan akşama kadar yemekten bahsedilse ve yemek yenilmese karın doymaz. Cihat da böyledir. Kötülerin kötülüklerinden bahsetmekle, kötüler kötülüklerinden vazgeçmezler.

Ziya Paşa konuya ne güzel açıklık getirmiştir: “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”

Müslüman ne kadar inanırsa o kadar çalışır; yılanın yüzde yüz so kacağına inanan insan parmağını yılanın deliğine sokamaz. Kışın geleceğine inanan insanlar kış hazırlığı yapar. Cennete cihatsız girileme yeceğine inananlar da cihat eder. Cihat izzeti, cihatsızlık zilleti getirir.

İslâm’ın hak nizam olduğuna, Kur’an’ın hükmünün yürümesi gerekti ğine inananlar, bu uğurda cihat ederler.

Namaz kılmak, oruç tutmak, boy abdesti almak ne kadar farz ise, cihat etmek de o kadar farzdır. Hatta cihat etmek o ibadetlerden daha üstün bir farzdır. İnsanlar hem maddi yönünden hem de görevleri ve konumları yönünden diğer varlıklardan üstündür.

İbadetleri farz kılan da Allah’tır, şartlarını belirleyen de. Şöyle ki:

“En yakın akrabanı uyar!”986

“Ve müminlerden sana uyanlara kanadını indir!”987

“Müminler o insanlardır ki, Allah ve Resulü’ne inanırlar. Resul’le beraber ortaklaşa bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin al madan çekip gitmezler. O senden izin isteyenler var ya, onlar Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman edenlerdir. Bazı uğraşları için senden izin istediklerinde, onlardan dilediğine izin ver ve onlar için af dile.”988

 

 

4) CİHADIN 5 ŞARTI

 

Cihadın şartları beştir. İslâm’ın şartlarını bilir gibi her Müslüman bu şartları da bilmek zorundadır.

A) Kur’an’da En Fazla Emrolunan Farzdır

 

Kur’an’a baktığımız zaman, hemen hemen her sayfada, mutlaka cihat ibadetinden bahseden ayetlerin olduğunu görürüz. Kur’an’da 500’den fazla ayet, cihat farzını emretmektedir. Peygamberlerin hayatını anla tan ayetler de cihat ayetleridir: Çünkü peygamberler hep Hakk’ın hâ kimiyeti için çalışmışlardır.

 

B) Zamanı Yoktur

 

Farz namazlarının, haccın, ramazan orucunun bir vakti vardır. Bu ibadetler vakti gelmeden yapılmaz. Cihat ibadetinin ise tespit edilmiş bir vakti yoktur. Cihat ibadeti, yılın 365 gününde ve günün 24 saatinde yapılması gereken bir ibadettir. Müslüman uykuya yatarken bile, dinle nip daha çok cihat edeyim, diyerek yatmalıdır.

 

C) Miktarı Yoktur

 

Cihat ibadetinin miktarı, takatin sonuna kadardır. Maddi ve manevi yönden bu böyledir. Cihadı az yapmak suçtur. Hiç yapmamak en büyük suçtur. Batıla çalışmak ise ihanettir.

 

D) İlk Eda Edilecek İbadettir

 

Bunun için şunların yapılması gerekir;

* Bir cemaat oluşturmak:

Bir Müslümanın, bu dünyada yapacağı ilk iş, cihat cemaatini bulup ona dahil olmaktır. Böyle bir cemaat yok ise; namazdan, abdestten, Kur’an okumaktan ve tespih çekmekten önce cemaati oluşturmak ve onun başkanını seçmek zorundadırlar. “Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”989

* Tam mesaili elamanlar istihdam etmek:

Bütün Müslümanlar, cemaatin işini görmek için ihtiyaca göre tam mesaili elemanlar çalıştırmak zorundadırlar.

* Haftalık program yapılırken cihat saatini unutmamak:

Bütün Müslümanlar lazım amellere nasıl vakit ayırıyorlarsa, müteaddi amellere, yani kamu yararına çalışan derneklere (STK) de günde en az bir saat zaman ayırmak zorundadırlar.

E) Cihat En Büyük İbadettir

Çünkü, insanlığın mutluluğu barış için yapılan çalışmayla kurulur ve yaşatılır. Barış için çalışarak ölenlere şehit denir. Şehitler ölmezler ve şehitler cennetin en üst makamında olacaklardır. En faziletli insanın kim olduğu sorulduğunda, Allah Resulü: “Canı ve malı ile Allah yolun da cihat eden mümindir.” buyurmuştur.990

“Peygamber Efendimize, ‘Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?’ diye soruldu. Efendimiz, ‘Ona denk bir iş bulamazsınız.’ buyurdu. İki veya üç defa aynı soruyu tekrarladılar; Resulullah her defasında, ‘Ona denk bir iş bulamazsınız.’ cevabını tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu: ‘Allah yolunda cihat eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan, Allah’ın ayetlerine hakkıyla itaat eden ve Allah yolunda cihat eden kimse, cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiçbir şekilde ara vermeyen kimsenin benzeridir.”991

 

5) CİHADIN EDASININ ŞARTLARI

 

Cihat ibadetinin edasının şartları beştir:

1. Cemaate dahil olmak: Barış için tek başına çalışılmaz, cemaatle beraber olmak şarttır.

2. Cemaat başkanına tabi olmak: Nasıl namazda bir imam bir de cemaat varsa, cemaat imama tabi olmak zorundaysa ve bu uyum ger çekleşmeden namaz olmuyorsa, barış için çalışırken de başkana uymak şarttır. Bir zincirle tavana asılan avize, zincirinin bir halkasının kop masıyla yere düşer ve parçalanır.

Avizenin yere düşmesi için, zincirin halkalarının hepsinin kopması gerekmez. Hiyerarşik yapı zincirin halkalarına benzer. Bir fabrikada binlerce çark vardır, fabrikanın, sıhhatli çalışması için dişlilerin ahenk içerisinde olmaları gerekir. Buyruk şöyledir: “Ey iman sahipleri! Allah’a itaat edin, Rasulü’ne ve sizden olan iş ve yönetim sahiplerine itaat edin. Sonra bir şeyde tartışmaya girdiğiniz zaman, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resulü’ne arzediniz.”992

3. İhsan: Verilen görevi itina ile yapmaktır.

4. Tefrika yapmamak: Cemaat içinde ayrım yapmamaktır. Cemaat içerisinde herkes kardeştir, ırk, meşrep ve mezhep ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde kulis de yapılmaz, barış çalışmasında istişare esas tır. Cemaate rağmen ben de hizmet ediyorum diye organizenin dışına çıkılmaz. Cemaat içerisinde “ırk” ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde “tekke” ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde “mezhep” ayrımı yapılmaz.

Cemaat içerisinde “meşrep” ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde “tarikat” ayrımı yapılmaz. Velhasıl; barış için çalışıyorum diye tek başına herkes “aklına geleni” yapamaz. Cemaate ve cemaatin liderine bağlı olarak çalışmak gerekir.

5. Barış yoluna: Nefesimizi, zamanımızı, paramızı, gerektiği zaman canımızı vermek gerekir. Barış yoluna nefesi, mal ve mülkü ortaya koymak cihat ibadetinin olmazsa olmaz şartlarındandır. Kur’an onları şöyle tanıtır: “Allah yolunda mallarıyla canlarıyla barış için çalışanlar...”993 Burada önce mal zikrediliyor, daha sonrada can fedakârlığından bahsediliyor. İnsan malı sever ama canını daha çok sever. Bütün bu fedakârlıklar yapılırken tedbir de elden bırakılmamalıdır.

Kur’an, ibadetlerin nasıl yapılacağını en ince teferruatına kadar anlatır. İbadetler bu anlatılan şekilde yapıldıkları zaman makbul olurlar. Namazın eda şekli başka, orucun eda şekli başka, helal lokma yeme ibadetinin eda şekli başka, cihadın eda şekli başkadır.

 

6) CİHAT İBADETİYLE İLGİLİ HASTALIKLAR

 

A) Cihat İbadetine Mani Olan Hastalıklar

 

Cihat ibadetinin yapılmasına engel teşkil eden bazı hastalıklar vardır bu hastalıkları sırasıyla şu şekilde sıralamak mümkündür:

 

a) Adı Müslüman hastalığı

Bazı Müslümanlar İslâm’ı sadece ahiret dini olarak görürler ve “Elhamdülillah Müslümanız” demekle Müslümanlık görevinin yerine getirildiğine inanırlar. Müslümanlığı “Ben Müslümanım” demekten ibaret sanırlar. En meşhur sloganları “kalp temizliği”dir. Toplumsal barışa yönelik işlerde hep yan çizerler. Bu insanlar “adı Müslüman” hastalığına yakalanmışlardır. Kur’an hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.

 

b) Yedek lastik hastalığı

Bazıları İslâm’ı yedek lastik gibi görürler. Sıkışınca İslâm’a başvururlar ve onu menfaatlerine alet ederler. İşleri bitince de yedeğe alırlar. Bu insanlar “yedek lastik” hastalığına yakalanan zavallılardır, Kur’an hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.

 

c) Meşrep ve mezhep hastalığı

Bu hastalık barış şuurundan yoksun olan Müslümanların hastalığıdır.

Hastalığın belirtilerini şöylece sıralayabiliriz:

Bazı Müslümanlar ancak kendi meşreplerinin mensuplarının kurtuluşa ereceğine inanırlar, diğer meşreplere hayat hakkı tanımazlar. Aynı şeyi mezhepler konusunda da söylemek mümkündür. Bazıları İslâm’ı, el kesmek ve dört kadınla evlenmekten ibaret görürler. Bazıları da İslâm’ı şekilcilik olarak görürler. “Meşrep ve mezhep” hastalığına yakalanan bu Müslümanların da Kur’an hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.

 

d) Mavi boncuk hastalığı

Bazı Müslümanlar, camiye gelirler, sakal bırakırlar, hacca giderler cihada gelince yan çizerler.  Kur’an’ı çeyiz sandığına koyarlar veya evin duvarına asarlar, mevlit okuturlar, hatim indirirler ve böylece Müslümanlık görevlerinin tamamlandığına inanırlar. “Mavi boncuk” hastalığına yakalanan bu Müslümanlar Kur’an hastanesinde tedavi edilmelidirler.

Müslümanlığın yarısı veya çeyreği, Müslümanlık değildir. Adı üstünde yarısıdır, çeyreğidir. Siz tabağı ikiye bölseniz sizin iki tabağınız olmaz, üstelik elinizdeki tabaktan da olursunuz. Müslümanlığın yarısını yaşamak da Müslümanlık değildir. Ceketinizin bir kolu, pantolonunuzun bir paçası olmazsa ve onu öylece giyerek sokağa çıkarsanız herkes size güler.

İslâm dini, kendine has iman esasları, ibadet şekilleri ve yaşayış biçimiyle bir bütündür. Bu üç esastan biri olmayınca Müslümanlık da olmaz. Betonun olması için kum, çimento ve su gereklidir. Sadece kum ve çimento ile, kum ve su ile veya sadece su ve çimento ile beton olmaz. Bu üçünün bir araya gelmesi gerekir.

 

İslâm:

* İman esasları,

* İbadet şekilleri,

* Yapılması gerekenleri yapmak ve yapılmaması gerekenleri yapmamak gibi asıl unsurlardan oluşur.

Yapılması gerekenlerin başında toplumsal barışa yönelik ibadetler gelmektedir. İslâm’a dost olmayanlar, Müslümanları köleleştirebilmek için onlardaki cihat/barış şuurunu yok etmişlerdir. Ve dolayısıyla Müslümanlar Kur’an hastanesinde tedaviye muhtaç hastalar hâline getirilmişlerdir.

 

e) Bicihat hastalığı

Bazı Müslümanlarda bicihat hastalığına yakalanmışlardır. Cihad sızlık hastalığı. Bicihat demek, cihat etmiyor demektir. Kur’an hastanesinde tedavi edilmelidir.

 

f) Konuşuyor ama yapmıyor hastalığı

Cihatsızlık hastalığına yakalananların ikinci bir hastalığı da budur.

Hep konuşur, yapılanları beğenmez, hep tenkit eder. Fakat kendisine “Haydi beraber yapalım!” denilince yan çizer. Gidilecek yere gitmez. Yapılması gerekeni yapmaz. Bir kuyuya girmiştir, orada hep gazel okur durur. Kuyunun biraz sonra tepesine yıkılıp, kendisine mezar olacağından haberi yoktur.

Cihat konuşulacak bir şey değil, yapılacak bir şeydir. Müslüman bir kardeşine kızıp cemaaten ayrılamaz. Başındaki başkanını beğenmediği için arkadaşlarıyla anlaşamadığı için “Alın anahtarınızı, benim işim burada biter.” deyip çekip gidemez. “Konuşuyor ama yapmıyor” hastalığına yakalanan bu Müslümanlar, Kur’an hastanesinde tedavi görmelidirler.

 

g) Ben olamasam da olur hastalığı

Bu hastalık, toplantıya katılmaktan sıkılanların hastalığıdır. Bugün de yine toplantı var, sıktı bu toplantılar, gibi serzenişlerle toplantılara katılmazlar. Katılmadıkları yetmiyormuş gibi etrafındaki insanlara da hastalığın mikrobunu yaymaya çalışırlar. Çoğu Müslüman ben olmasam da olur hastalığına ne yazık ki yakalanmış durumdadır bugün. Kur’an hastanesinde tedavi edilmelidirler.

 

B) Hastalıkların İlaçları

 

Bu hastalıklara yakalanan Müslümanlar uzun yıllar bunu idrak edemediler. Ama artık dünya Müslümanlarının çoğu bu hastalıkları teşhis etmiş ve tedavi yollarını aramaya koyulmuştur. Yukarıda saydığımız hastalıkların bir kısmı, Kur’an hastanesinde, İslâm’ın nasıl bir din olduğunun anlatılmasıyla, bir kısmı da cihat ibadetini yerine getirmekle tedavi edilebilir.

“De ki:

Babalarınız,

Oğullarınız,

Kardeşleriniz,

Eşleriniz,

Kabileniz/menfaat çevreniz,

Elde ettiğiniz mallar,

Eksilmesinden korktuğunuz ticaretiniz,

Hoşunuza giden konutlar.

Sizin için:

Allah’tan,

Resulü’nden,

Allah yolunda cihattan, daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu, doğruya ve güzele kılavuzlamaz.” (Tevbe 9/24)

“Öküzün kuyruğuna yapışır da cihadı terk ederseniz Allah sizi zelil eder, ta ki, tekrar cihada dönünceye kadar.” (Ebu Davud, Kitabu’l-İcare, 54, 3462)

 

II. KUR’AN’DA CİHAT

 

1) TEVBE SURESİ 24. AYET

 

Cihat ibadetini Kur’an bir kısım ayetlerinde, bizlere şu şekilde ta nıtmaktadır:

“De ki, eğer: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakın akraba çevreniz (Menfaat çevreniz), elde ettiğiniz mallar, eksilmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşunuza giden konutlar;

Sizin için;

* Allah’tan,

* Resulü’nden,

* Allah yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri ge linceye kadar bekleyin. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.”994

Tevbe Suresi’nin bu ayeti Peygamberimiz tarafından şu şekilde detaylandırılmıştır; “Öküzün kuyruğuna yapışır, cihadı terk ederseniz Allah sizi zelil eder, ta ki; tekrar cihada dönünceye kadar.”995

 

Zelil;

* Allah, Müslümanları, başkalarının hakkını korumadıkları için aç bırakır demektir.

* Zalim insanlar tarafından idare edilirler demektir.

* Görevlerini yapmayan Müslümanların nesilleri bozulur ve böylece

bozuk nesil içerisinde yaşamak zorunda kalırlar demektir.

* İşleri tersine gider, bir türlü bellerini doğrultamazlar demektir.

* Aile huzurları bozulur demektir.

 

2) NİSÂ SURESİ 97-100. AYETLER

 

Ayetlerin açık beyanına göre, kendilerine zulmedenlerden maksat, zalim bir yönetim altında yaşamaya devam edip oradan hicret (göç) etmeyenlerdir. Burada hicret kavramının tipik bir sergilenişini görmekteyiz. Ayetlere göre Allah’ın dünyası geniştir. Zulme uğratılanlar zulümle mücadele etmek zorundadırlar. Bu mücadelede başarısız olmaları hâlinde, ülkeyi terk etmeleri gerekir. Bunu yaparlarsa yeryüzünde gidecek çok yer, bolluk ve nimet bulurlar. Yapmazlarsa zulme onay vermiş bir duruma düşeceklerinden kendileri de zalim muamelesi görecektir.

Böylece Kur’an, zulme rıza göstermenin affedilemeyeceğine dikkat çekmektedir. Zulmü yerinde durduracak bir mücadele verilemiyorsa, mazlum başka zeminlere hicret ederek mücadelesini orada sürdüre cektir. Böyle bir aksiyon ve dövünmesi olmayanlardan Allah emanetini alacaktır. Buyruk bu doğrultudadır.

“Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin canını alacakları zaman sorarlar: ‘Siz ne yaptınız da zulme uğradınız?’ Onlar cevap verirler: ‘Biz yeryüzünde zayıf bırakılmıştık.’ Melekler: Hicret etmek için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ Onların yeri cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır. Göç için yol bulamayan zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç.”996

 

Bu duruma göre;

* Müslüman şikâyet eden değil, şikâyet edilen olmalıdır.

* Müslüman zulmü engellemek zorundadır.

* Zulme rıza göstermek yasaktır. Zulümle mücadelede başarısız olunursa o ülke terk edilir.

Allah’ın adamı;

* Yurdunu,

* Bölgesini,

* Dinini,

* İnsanlığı korumakla yükümlüdür.

“Gerçekten inanan ve sabırlı olan 20 kişi 200 kişiyi mağlup eder. 100

kişi 1000 kişiyi mağlup eder.”997

“Eğer zaaf içerisindeyseniz, gerçekten inanan ve sabırlı olan 100 kişi

 

200 kişiyi, 1000 kişi 2000 kişiyiy mağlup eder.”998

Allah’ın vaadi haktır. Bugün bu vaat gerçekleşmemişse imanda ve sabırda bir eksiklik var demektir.

 

3) BAKARA 204-205, NİSÂ SURESİ 75. AYETLER

 

“Öyle güzel konuşan insanlar vardır ki sizleri kandırırlar ve başı nıza geçerler, o zaman şu üç şey gerçekleşecektir; ekinler kurur, nesiller bozulur, anarşi doğar.”999

“Size ne oluyor da Ya Rabbi bize katından bir yardımcı gönder diye yalvarıp duran; kimsesiz kadınlar, kimsesiz çocuklar, kimsesiz ihtiyarlar, yetimler ve yoksullar uğruna (savaşmıyorsunuz) mücadele etmiyorsunuz.”1000 Ayet açıktır. Mücadele olmadan kurtuluş söz konusu değildir.

 

Bu;

* Bir miras işi değildir,

* Patent meselesi değildir,

* Irk meselesi de değildir.

Bu;

* Bir iddia meselesidir,

* “Bu işi ben yapcağım, bu yükü ben taşıyacağım” diye çırpınma meselesidir, dövünme meselesidir,

* Ehliyet meselesidir,

* Aksiyon meselesidir.

 

4) MÂİDE SURESİ 54. VE 63. AYET

 

Mâide Suresi 54. ayette, yaradılış düzeninden yani İslâm’dan sa panların emanet taşıyıcılığına ve öncü toplum olmalarına son verile ceği gösterilmiştir. Emanetlerin, özellikle evrensel emanetin taşıyıcısı olmak bir miras, patent, ırk, iddia meselesi değil, bir ehliyet ve aksiyon meselesidir. Anılan ayetler bu ehliyeti yitirenlerin taşıyıcılık onurunu da yitireceklerini ve Yaratıcı’nın, düzenin emanetlerini taşımak üzere yepyeni bir topluluk inşa edeceğini söylemektedir. Bu yeni topluluğun karakteristik nitelikleri ayette belirtilmiştir:

 

* Onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever,

* İman sahiplerine karşı mütevazi, küfre sapanlara karşı vakarlı ve çetindirler,

* Allah yolunda mücahede ederler,

* Kınayanların kınayışlarına hiç aldırmazlar.1001

 

Maide Suresi 63. ayet; başta müfessir sahâbi İbn Abbas olmak üzere, büyük müfessirlerin bazıları bu ayeti Kur’an’ın “En şiddetli ve ürkütücü uyarıyı getiren” ayeti olarak göstermişlerdir. Neden böyledir? Çünkü bu ayet, görevini yapmadığı için toplumu bozgun ve kötülüğe teslim eden din temsilcilerine hitap etmektedir.

“Neden onların din adamları ve hahamları onları günahkârca iddialardan ve her türlü kötülüğe saplanmaktan alıkoymadılar? Ortaya koydukları şey ne kötüdür!”1002

Şu bir gerçek ki, inkâr ve küfre fatura edilen zulmün tahribi, Allah’a ve dine fatura edilen zulmün tahribinden daima küçük olmuştur.

Bu ikinci tahrip süre olarak da birinciden uzundur. İşte bu yüzden din temsilcilerindeki dejenerasyon insanlığa çok pahalıya mal olmaktadır.

Ve işte bunun içindir ki Kur’an, bir din metni olmasına rağmen, ısrarlı

bir biçimde din temsilcileriyle uğraşmakta, onları çok ağır eleştirilere

hedef yapmaktadır. Andığımız 63. ayet kendinden önceki ayetle ilişkilidir. Şöyle deniyor: “Ehl-i Kitap’tan çoğunun günah işleme, düşmanlık ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür! Ruhbanlarının ve hahamlarının onları günah söz söylemek ten, haram yemekten alıkoymaları gerekmez miydi? Ne kötü şeydir yapageldikeleri!”1003

 

5) MÂİDE SURESİ 78-79. AYETLER

 

Görülüyor ki, toplumların günaha batmasında, çekişme ve düşmanlığa saplanmasında, haram lokmaya bulaşmalarında din temsilcilerinin bozulması bir numaralı etkendir. Kur’an, kötülüklerden birbirlerini alı koymayan Yahudileri lanetlemektedir.1004

Kötülüğe karşı çıkmamak, kötülüğü işlemekten daha fenadır. Çünkü kötülüğü işlemek, suçluluk psikolojisiyle birliktedir. Oysaki kötülü ğe seyirci kalmak, kötülüğü meşru göstermek gibi bir namertlik ifade eder. Dikkat çekmemiz gereken bir nokta da şudur: Bu ayetlerin Ehl-i Kitap’tan bahsetmesine bakarak, Müslümanların bu dersin muhatabı olmadıklarını zannetmek gibi bir hataya düşmemeliyiz. Çünkü sebep özel olsa da, hüküm ve espri geneldir. Yeniden ayetler inmemektedir ki, Müslüman toplumlardaki bu tür sapmaları hükme bağlasın. Biz bu ayetlerdeki hikmeti yakalayarak kendi bünyemizdeki sakatlıkları düzeltmek zorundayız. “Bunlar Ehl-i Kitap’a hitap eder, bizimle ilgisi yoktur.” diyerek işin içinden sıyrılmaya kalkanlar sadece kendilerini aldatmış olurlar.1005

 

6) CİHATLA İLGİLİ BAZI AYET MEALLERİ

 

“Ey iman edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi? O yol Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman etmeniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat etmenizdir. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.”1006

“Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz, bu sizler için daha hayırlıdır.”1007

“Ey iman edenler, küfre sapanlardan size en yakın olanlarla savaşın; sizde bir güç ve caydırıcılık görsünler. Ve bilin ki gerçekten Allah takva sahipleri ile beraberdir.”1008

“Ama Peygamber ve O’nunla birlikte olan müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.”1009

“Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.”1010

“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenlerin

 

Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.”1011

 

7) MÂÛN SURESİ

 

“Dini yalanlayanı gördün mü?” Kur’an’la ilgili sorulabilecek soruların en ürperticisi bu sorudur. Çünkü bu sorunun cevabında karşımı za dini açıkça inkâr edenler değil, dini tüm pratikleri ile yaşadığı hâlde bizzat Allah tarafından dini yalanlayıcı olarak tanıtılan kişiler çıkmaktadır. Bu, gerçekten insanı titreten bir manzaradır. Dini yalan sayan kimdir, sorusunu Kur’an, bahsimiz olan surenin ilk ayetinde soruyor ve şu cevabı veriyor: “Odur ki, yetimi iter kakar, yoksulu doyurmaya özendirmez. Vay hâline o namaz kılanların ki, sadece namazla kurtuluşa ereceklerini sanırlar. Onlar, işte onlar gösterişe saparlar ve onlar iyilik ve yardıma engel olurlar.”

Demek oluyor ki, dini yalan saymanın, biri sosyoekonomik, diğeri bireysel/psikolojik olmak üzere iki göstergesi vardır:

* Riyakârlık, özellikle namaz aktörlüğü,

* Nimetleri başkaları ile paylaşmamak, özellikle zayıf ve yoksul in sanları nimetten mahrum bırakmak.

 

8) BİR DEMET NASİHAT

1. En çok Allah’ı sev. Allah, bütün iyiliklerin ve bütün güzelliklerin ve var olmanın kaynağıdır.

2.İnsan nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmiyor değildir.

Evet, insan Allah’tan geldi ve Allah’a gidecektir. Bu, insan için bir onur dur. Allah insanı bu onura layık kılmıştır.

3.Allah, bütün insanların Rabbi (eğiteni), bütün insanların hüküm ranı ve bütün insanların Yaratıcı’sıdır. Hepsine eşit mesafededir.

4.Hiç kimseyi Allah ile arana koyarak Allah’tan uzaklaşma. Hiç kimseyi Allah’a senden daha yakın diye Allah’ın koyduğu eşitlik sırasından kendini aşağı düşürme, yoksa putperest oluverirsin.

5.Bil ki, Allah sana Kur’an’ı göndermekle sana adresini vermiş oldu.

O adresle doğru Allah’a gidersin. Sana başka adresler verenlere kanma. Bu adresteki yolu öğrenebilmen için aklını kullan. Aklını, hissine ve duygularına kaptırma.

6.Kendinden daha çok Allah’ı sevmelisin. Çünkü kendini sana veren O’dur. Diğer insanları da Allah’ın yaratığı ve senin eşitin olarak sev.

7. Kimseye zulmetme, kendine zulmedilmesine de fırsat verme ve kimsenin kimseye zulmetmesine de göz yumma, yoksa Allah’ın dediğini yapmamış olursun.

8.Bilgini artır, bilginin kaynağını iyi tespit et ve aldığın bilgiyi akıl süzgecinden ve Kur’an’ın ilkelerinin eleğinden geçir. Yaptığın her iş, iyi, güzel ve başkasına faydalı ise, onun ibadet olduğunu ve Allah’ın onu emrettiğini bil, eğer tersi ise onun günah olduğunu ve Allah’ın onu yasakladığını unutma.

9. Hayatta hangi bilim dalını seversen onu seç ve onda en bilgili ol. Aklını çalıştır. Bunun en büyük ibadet olduğunu düşün. Dinî bilgiler açısından Müslümanın, günlük, haftalık ve yıllık ibadetleri bilecek kadar öğrenmesi, meslek öğretimi olmayıp kerrat cetvelini öğrenmek gibi herkese gereklidir. Başkalarına öğretecek derecede bilmek meslek işidir ve meslek sahibi onu iyi yapmakla sorumludur.

10. Sakın din bölücülüğü yapma ve bölücülük yapana gitme. Bir kimsenin fikrini ve davranışlarını gerçek dinmiş gibi benimseyip gruplaşmak, halkalaşmak dinde fırkacılık, hizipçilik meydana getirdiği için Kur’an’da yasaklanmıştır.

11. Kendi cemaatinin yanlışlarına göz yummak ve fazilet olarak görmek, başkalarının iyi taraflarını göz ardı etmek ve yanlışlarını meydana çıkarıp yaymak ve onları kötü göstermek, Müslümanlar arasında ayrıcalık yapmak ve düşmanlık sokmaktan başka bir şey değildir.

12. Kendi kötü adamını ve yeteneksiz arkadaşını başka iyi ve yetenekli kimseye tercih etme. Bu, İslâm’ın temel amacına ve hakşinaslık sıfatı olan Allah’ın hak olma sıfatına taban tabana zıttır ve fitneye sebep olmaktır. Fitne ise adam öldürmekten kötüdür.

13. İyiliği tek zümreye ve gruba değil, herkese yap, grupçu iyilikten kurtul, yaygın iyilik yap. İslâm’ın menfaatını kendi menfaatı içinde görene kulak asma, kendi çıkarını İslâm’ın çıkarı içinde görene kulak ver. Bunu birbirinden iyi ayırt et.

14. Müslümanları parçalayan, Müslümanların kendi aralarında-ki şahsi çıkarlarını dinin faydasına gibi gösterip yaptıklarıdır. Müslüman, Allah’a olan inancı derecesinde çıkarcılardan uzak durur. Bunların içinde ne kadar faal rol oynarsa, Allah’a inanmış olmaktan, o kadar uzak düşer. Bunu yapma ve yapanlara aldanma!

 

9) İSLÂM’DA UYGULAMA ÖĞRETİSİ

 

İslâm’da “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker/iyiliği tavsiye ve kötüyü yasaklama” kuralı bulunmaktadır. Bu kuralın, cahil ve âlim herkes tarafından uygulanmasının farz olduğuna inanılır. Bu yanlıştır. Doğrusu şudur; İslâm dinindeki hükümler iki kısımdır.

* Bunların bir kısmı (namaz, oruç vs.) insanla Allah arasındadır.

İnsan bunlardan ancak kendini sorumlu tutabilir başkalarına yaptırım uygulama hakkı yoktur. Eğitim ve öğretim için kamu düzenini sağlamak için kullanılan gerekli yaptırımlar hariç.

* İkinci kısım hükümler, insanla toplum, arasındaki ilişkilere dairdir. Bunlar, doğruluk, adalet, temizlik, zekât, yardım gibi iyi işler ile zina, adam öldürme, hırsızlık, yalan, iftira, aldatma ve sarhoş olma gibi yasaklardır. Müslümanın bunlara karşı iki türlü davranışı bulunmaktadır.

* Birincisi; kendisinin bunlara uymasıdır.

* İkinci tür davranışı, başkasını bunlara uymaya çağırmasıdır.

 

Hz. Peygamber bir sözünde bunu şöyle derecelendirmiştir:

1. Kötü bir şey gördüğünüz zaman onu gücünüzle önleyin, emri kamu güçlerine ait bir emirdir. Çünkü insanı ancak kamu otoritesi korur.

2. Kötü iş sözle önlenecek cinsten ise onu sözle önleyin, emri din bilginlerine ait bir görevdir. Çünkü, dinin emir ve yasaklarının nasıl uygulanacağını en iyi onlar anlatabilir ve en iyi onlar öğretebilir. Kur’an böyle insanların yetiştirilmesini emretmektedir.1012

3. Kötü bir şey gördüğünüz zaman buğzedin emri, din âlimi ya da kamu otoritesi mensubu olmayan halktan kimselere özgüdür. En güçlü silah vicdandır. Kim tarafından yapılırsa yapılsın, haksızlıklar ve zulümler ilgililere hemen bildirilmelidir.

 

Velhasıl, iyiliği tavsiye etmenin ve kötülüğü önlemenin üç temel şartı vardır:

* Hikmet ile anlatmak,

* Güzel öğütle bildirmek,

* En güzel biçimde tartışmak.

Bunlar Kur’an’ın emridir.1013

 

 

SONUÇ: CİHAT KONUŞMAK DEĞİL, SORUMLULUK ÜSTLENMEKTİR

 

Cihat, Müslümanın hayatında zaman zaman hatırlayacağı, ihtiyaç duyduğunda başvuracağı bir kavram değildir. İmanın davranışa, bilginin eyleme, iyi niyetin toplumsal faydaya dönüşmesidir. İnsanın önce kendisiyle, sonra kötülüklerle, haksızlıklarla, cehaletle, yoksullukla ve zulümle mücadele etmesidir.

Bir Müslüman namazını kılabilir, orucunu tutabilir, hacca gidebilir. Fakat bütün bunları yaparken çevresindeki haksızlıklara sessiz kalıyorsa, açları görmezden geliyor, yetimlerin elinden tutmuyor, toplumun sorunlarına çözüm üretmek için gayret göstermiyorsa, dinin toplumsal sorumluluk boyutunu ihmal ediyor demektir.

Kur’an, iyiliği yalnızca tavsiye etmekle yetinmez. İyiliğin hayata geçirilmesini, kötülüğün önlenmesini, adaletin ayakta tutulmasını ister. Müslümandan beklenen de budur. Ancak bu mücadele akılla, bilgiyle, hikmetle, hukukla ve güzel öğütle yürütülmelidir. İyiliği hâkim kılmak isteyen insan, kötülüğün yöntemlerine başvuramaz.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyaçlarından biri, cihat kavramını yeniden Kur’an'ın bütünlüğü içerisinde anlamaktır. Cihadı yalnızca silahlı mücadeleye indirgemek ne kadar yanlışsa, onu hiçbir sorumluluk gerektirmeyen soyut bir kavrama dönüştürmek de o kadar yanlıştır.

Cihat; okul açmaktır, ilim öğretmektir, yoksulun sofrasına katkıda bulunmaktır, haksızlığa karşı sesini yükseltmektir, mazlumun hakkını savunmaktır. İnsanların birbirini öldürmediği, birbirinin hakkını yemediği, farklılıklarına rağmen barış içerisinde yaşayabildiği bir dünya için çalışmaktır.

Bütün bunlar kendiliğinden gerçekleşmez. Emek ister. Sabır ister. Fedakârlık ister. Gerektiğinde bedel ödemeyi göze almayı gerektirir.

Öyleyse artık kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır:

 

Biz Müslümanlar, inandığımız değerlerin hayata geçirilmesi için ne yapıyoruz?

Yalnızca konuşuyor muyuz, yoksa çalışıyor muyuz? Şikâyet mi ediyoruz, çözüm mü üretiyoruz? Başkalarından mı bekliyoruz, yoksa sorumluluk mu üstleniyoruz?

Unutmayalım ki toplumlar yalnızca kötülük yapanlar yüzünden bozulmaz. Kötülüğe engel olabilecek durumda oldukları hâlde sessiz kalanların da bunda sorumluluğu vardır.

Kur’an şöyle buyurur:

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39)

Öyleyse çalışacağız. Öğreneceğiz. Öğreteceğiz. Üreteceğiz. İyiliği çoğaltacak, kötülüğü azaltacağız. Haksızlığa karşı duracak, adaletin yanında yer alacağız. Bütün bunları yaparken insan onurunu, hukuku ve barışı koruyacağız.

Çünkü cihat, insanları birbirine düşürmenin değil, insanlığın ortak iyiliği için sorumluluk üstlenmenin adıdır.

Son sözümüz şudur:

İman iddiadır, cihat aksiyondur.

İddianın değeri, onu hayata geçirmek için gösterilen gayretle ölçülür.

İyilikten söz etmek yetmez. İyiliği hâkim kılmak için çalışmak gerekir.

İşte cihat budur.

 

 

 

 

 

 


CİHAD NEDİR, NE DEĞİLDİR?

-Kur’an'da Cihad, Kıtal ve Günümüz Müslümanlarının Sorumluluğu-

 

Cihad denilince insanların aklına ne geliyor?

Savaş mı? Kılıç mı? Fetih mi? İnsanları zorla Müslüman yapmak mı? Yoksa insanın kendi nefsiyle mücadelesi mi?

Ne yazık ki günümüzde cihad kavramı, birbirine zıt iki anlayışın arasında sıkışıp kalmıştır. Bir tarafta cihadı yalnızca silahlı mücadele olarak görenler, diğer tarafta onun tarihî ve askerî boyutunu tamamen yok sayarak sadece insanın kendi nefsiyle mücadelesinden ibaret olduğunu söyleyenler bulunmaktadır.

Oysa mesele bu kadar basit değildir.

Kur’an'ın cihad kavramına yüklediği anlam, her iki yaklaşımın da ötesindedir. Bu kavramı doğru anlayabilmek için önce kelimenin anlamını, sonra Kur’an'ın indiği tarihî şartları, ardından da Müslümanların bu kavramı tarih boyunca nasıl yorumladıklarını incelemek gerekir.

Çünkü bir kavramı doğduğu tarihî ortamdan koparırsanız, ona istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz. İşte asıl tehlike de burada başlar.

Tarihselci yaklaşımın temel sorusu şudur: Kur’an bir hükümle o günün insanlarına ne söylemiştir ve o hükmün arkasındaki temel ilke bugünün insanına ne söylemektedir?

Bu soruya cevap aramadan cihadı anlamak da anlatmak da kolay değildir.

 

1. Cihadın kelime anlamı: Savaş mı, gayret mi?

Cihad, Arapça cehd kökünden türemiştir. Güç ve gayret sarf etmek, zorluklara katlanmak, bir amaç uğruna bütün imkânlarını seferber etmek anlamlarına gelir.

Kur’an'da cihad kavramı farklı bağlamlarda kullanılır. Kimi yerde inanç uğruna gösterilen çabayı, kimi yerde baskılara karşı direnmeyi, kimi yerde de mal ve canla gerçekleştirilen mücadeleyi ifade eder.

Ancak Kur’an'da savaş için ayrıca kıtal kavramı kullanılır. Kıtal, karşılıklı savaşmayı ve silahlı çatışmayı anlatır. Kur’an'da cihad ile kıtal aynı anlama gelmez. Cihad, insanın bütün imkânlarıyla gösterdiği gayreti ifade eden geniş kapsamlı bir kavramdır. Kıtal ise ‘katele’ kökünden türeyen, savaşmayı ve silahlı çatışmayı anlatan özel bir kavramdır. Bu nedenle Kur’an'ın her cihad çağrısını savaş emri olarak yorumlamak, hem Arapçanın dil yapısına hem de ayetlerin tarihî bağlamına aykırıdır.

 

Öyleyse şu ayrımı yapmamız gerekir:

Her kıtal cihad değildir. Her cihad da kıtal değildir.

Bir savaşın cihad olarak adlandırılması, o savaşın kendiliğinden haklı olduğu anlamına gelmez. Savaşın amacı, gerekçesi ve uygulanma biçimi de ahlâkî değerlendirmeye tabidir.

Kur’an'ın Furkân suresinde şöyle buyrulur:

"İnkârcılara boyun eğme ve bu Kur’an ile onlara karşı büyük bir mücadele ver." (Furkân, 25/52)

Dikkat edelim. Burada savaş emredilmiyor. Kur’an'la mücadele emrediliyor. Yani düşünceyle, sözle, delille ve ikna yoluyla mücadele.

Üstelik bu ayet Mekke dönemine aittir. Müslümanların henüz silahlı bir siyasi güç oluşturmadıkları bir döneme.

Demek ki cihad kavramının başlangıçtan itibaren askerî olmayan bir anlamı da bulunmaktadır. Nitekim Taberî'nin ayete ilişkin aktardığı yorumlarda da Kur’an'la mücadele anlamı öne çıkar.

 

2. Mekke'den Medine'ye: Mücadelenin değişen şartları

Hz. Muhammed'in peygamberliğinin Mekke döneminde Müslümanlar ciddi baskılarla karşılaştılar. İnançlarından dolayı dışlandılar, ekonomik ve sosyal boykotlara uğradılar. İşkence görenler oldu. Yurtlarını terk etmek zorunda kalanlar oldu.

Buna rağmen Mekke döneminde Müslümanlara silahlı savaş emredilmedi.

Medine'ye hicretle birlikte şartlar değişti. Müslümanlar artık yalnızca dinî bir topluluk değildi. Siyasi ve toplumsal bir örgütlenmeye de sahiptiler. Güvenlik, savunma, antlaşmalar ve topluluklar arası ilişkiler yeni meseleler olarak ortaya çıktı.

Kur’an'ın savaşla ilgili hükümleri de bu tarihî ortam içerisinde şekillendi.

Hac suresinde şöyle buyrulur:

"Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramış olmaları sebebiyle savaşma izni verildi." (Hac, 22/39)

Bu ayet, geleneksel yorumlarda savaş izninin ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Savaş izninin gerekçesi de uğranılan zulümdür.

Bakara suresinde ise:

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 2/190)

Burada yalnızca savaş izni değil, savaşın sınırları da belirlenmektedir.

Demek ki savaş, sınır tanımayan bir şiddet uygulaması değildir. Allah adına hareket ettiğini söyleyen bir insanın da sınırları vardır.

Allah adına hareket etmek, insana sınırsız yetki vermez.

 

3. Savaş ayetleri tarihî bağlamlarından koparılabilir mi?

Cihad konusunda en çok tartışılan ayetlerden biri Tevbe suresinin beşinci ayetidir.

Bu ayetin belirli bir bölümünde müşriklerle savaşılması emredilmektedir. Ancak ayeti tek başına okuyup bütün gayrimüslimlere yönelik sürekli bir savaş emri çıkarmak, ayetin içinde bulunduğu tarihî ve metinsel bağlamı göz ardı etmektir.

Çünkü aynı surenin dördüncü ayetinde antlaşmalarına sadık kalan müşriklerle yapılan antlaşmalara uyulması istenir. Altıncı ayetinde ise güvence isteyen bir müşriğe güvence verilmesi ve güvenli bir yere ulaştırılması emredilir.

O hâlde sorulması gereken soru şudur:

Bu hükümler, yedinci yüzyıl Arabistan'ındaki belirli siyasi ve askerî ilişkilerle mi ilgilidir, yoksa bütün zamanlarda bütün gayrimüslimlere karşı uygulanacak genel hükümler midir?

Klasik İslâm hukukçuları bu meseleye farklı cevaplar vermişlerdir. Bazıları savaş ayetlerinin kapsamını geniş yorumlamış, bazıları ise antlaşma, saldırı, güvenlik ve barış şartlarını öne çıkarmıştır.

Bir hükmün tarihî muhatabı ile o hükümden çıkarılabilecek evrensel ahlâkî ilke aynı şey değildir.

Geçmişteki belirli bir savaş emrinden, bugün bütün farklı inanç mensuplarıyla savaşılması gerektiği sonucu çıkarılamaz.

 

4. İslâm'ın amacı insanları zorla Müslüman yapmak mıdır?

Kur’an şöyle buyurur:

"Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 2/256)

Bir başka ayette ise Hz. Peygamber'e şu soru yöneltilir:

"Sen mi insanları mümin olmaya zorlayacaksın?" (Yûnus, 10/99)

Bu iki ayet, inanç ile zorlamanın bir araya getirilmesinin ne kadar sorunlu olduğunu gösterir.

İnsan korkutularak susturulabilir. Baskıyla belirli davranışlara zorlanabilir. Fakat gönlünde gerçekten inanması sağlanamaz.

Çünkü iman, insanın vicdanıyla ilgilidir.

Elbette İslâm tarihinde siyasi fetihler, askerî yayılmalar ve devletler arası savaşlar yaşanmıştır. Bunları inkâr edemeyiz. Fakat Müslüman devletlerin gerçekleştirdiği her savaşı doğrudan Kur’an'ın evrensel emri olarak görmek de doğru değildir.

Müslümanların tarihi ile İslâm'ın ilkeleri birbirinden ayrılarak incelenmelidir.

 

5. Bazı âlimler Cihad meselesine nasıl yaklaşmıkşlardır?

Burada özellikle iki düşünürün yönteminden yararlanabiliriz.

 

Fazlur Rahman (1919–1988)

Fazlur Rahman'ın Kur’an yorumunda geliştirdiği çift yönlü hareket yöntemi önemlidir. Bu yöntemde önce Kur’an'ın indiği tarihî şartlara gidilir. Ayetin hangi soruna cevap verdiği araştırılır. Ardından o cevabın temel ahlâkî amacı belirlenerek günümüz şartlarına dönülür.

Bu yöntem, cihad ve savaş ayetlerini değerlendirirken de kullanılabilir.

Önemli olan, yedinci yüzyılın savaş biçimlerini aynen tekrar etmek değil, o hükümlerin arkasındaki adalet, güvenlik ve zulmü önleme gibi ilkelerin bugün nasıl gerçekleştirilebileceğini araştırmaktır. Bu, Fazlur Rahman'ın yönteminden hareketle yapılan bir değerlendirmedir; kendisine ait doğrudan bir cihad tanımı değildir.

 

Muhammed Esed (1900–1992)

Muhammed Esed, Kur’an Mesajı adlı eserinde Bakara suresinin 190. ayetini açıklarken savaşın meşruiyetini savunma ve saldırganlığın önlenmesi çerçevesinde değerlendirir.

Esed'e göre savaş ayetleri, tarihî bağlamları ve Kur’an'ın diğer hükümleriyle birlikte okunmalıdır. Onun yorumunda özellikle saldırmazlık ve zulme karşı koyma ilkeleri öne çıkar.

 

Bu iki yaklaşımın ortak noktası, Kur’an ayetlerini birbirinden kopuk hükümler olarak değil, tarihî ve ahlâkî bütünlük içerisinde değerlendirme çabasıdır.

 

Mustafa Öztürk ve Ömer Özsoy'un çalışmaları da bu tartışmaya katkı sağlayabilecek niteliktedir.

 

6. Günümüz Müslümanının cihadı ne olmalıdır?

Şimdi gelelim meselenin en önemli tarafına.

Bugün Müslümanlar neyle mücadele etmelidir?

Cehaletle mi, yoksa farklı inanç mensuplarıyla mı?

Yoksullukla mı, yoksa kendileri gibi düşünmeyen insanlarla mı?

Haksızlıkla mı, yoksa başka kültürlerden gelen komşularıyla mı?

Bir toplum düşünün. Okullarında eğitim yetersiz. Gençleri işsiz. Kadınları şiddete uğruyor. Çocukları ihmal ediliyor. Yöneticileri adaletten uzaklaşıyor. İnsanları birbirlerinin haklarını çiğniyor.

Böyle bir toplumda cihad adına yalnızca geçmiş savaşları anlatmak yeterli olabilir mi?

Bir Müslüman, Kur’an'ın adalet emrini yerine getirmeden, kul hakkını gözetmeden, yoksulun elinden tutmadan, insan onurunu savunmadan cihad sorumluluğunu yerine getirdiğini söyleyebilir mi?

Kanaatimce söyleyemez.

Bugün cihadın geniş ahlâkî anlamından hareketle yapılabilecek en önemli mücadelelerden biri, insanı insan yapan değerleri korumaktır.

Bilim üretmek, eğitim kurumları açmak, çocukları kötü alışkanlıklardan korumak, çevreyi kirletmemek, kamu malını gözetmek, haksızlığa uğrayanların yanında durmak, farklı inanç mensuplarıyla barış içinde yaşamak...

Bütün bunlar Müslümanın inancından doğan sorumluluklar olarak değerlendirilebilir.

Ancak şunu da belirtelim: Bunların tamamını klasik fıkıhtaki teknik cihad kavramıyla özdeşleştirmiyoruz. Cihadın geniş anlamından ve Kur’an'ın ahlâkî ilkelerinden hareketle çağımıza ilişkin bir yorum yapıyoruz.

 

7. Avrupa'da yaşayan Müslümanların cihad sorumluluğu

Avrupa'da yaşayan Müslümanlar açısından konu daha da önemlidir.

Burada farklı dinlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin bir arada yaşadığı toplumların içerisindeyiz.

Müslümanın görevi bu toplumlarla çatışmak değil, ortak hayatın adalet, güven ve karşılıklı saygı içerisinde sürdürülmesine katkıda bulunmaktır.

Bir Müslüman yaşadığı ülkenin dilini öğrenmeli, hukukuna saygı göstermeli, demokratik haklarını kullanmalı, çocuklarının eğitimine önem vermeli ve toplumsal sorumluluklardan kaçmamalıdır.

Irkçılığa karşı çıkarken kendisi de ırkçılık yapmamalıdır. Din özgürlüğü isterken başkalarının din özgürlüğünü inkâr etmemelidir. Adalet isterken yalnızca kendisi için değil, herkes için istemelidir.

Nitekim Kur’an şöyle buyurur:

"Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz." (Mümtehine, 60/8)

Bu ayet, farklı inanç mensuplarıyla ilişkilerde iyilik ve adaletin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Avrupa'da bir Müslümanın cihadı, kendi inancını özgürce yaşarken başkalarının da aynı özgürlüğe sahip olmasını savunmak olmalıdır.

Çünkü hak yalnızca bize ait değildir. Adalet de yalnızca bizim için istenemez.

 

SONUÇ

Cihadı yeniden düşünmek zorundayız.

Ancak bunu yaparken ne tarihî gerçekleri gizlemeli ne de Kur’an'ın hükümlerini bugünün şartlarından bağımsız değerlendirmeliyiz.

Cihadın tarih boyunca askerî bir boyutu olmuştur. Bu gerçeği yok sayamayız. Fakat onu yalnızca savaşla özdeşleştirmek de Kur’an'ın kullandığı kavramın anlamını daraltmaktır.

Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlar ortadadır. Savaşlar, yoksulluk, açlık, çevre felaketleri, ırkçılık, ayrımcılık, cehalet ve adaletsizlik...

Bütün bunların karşısında Müslümanın sorumluluğu nedir?

Bir insan açlıktan ölürken, bir çocuk eğitimden mahrum kalırken, bir kadın şiddete uğrarken, bir toplum hukuksuzluk altında ezilirken Müslüman bütün bunlara seyirci kalabilir mi?

Kalamaz.

Öyleyse cihadı yalnızca geçmişte yapılan savaşların adı olarak değil, bugün yerine getirilmesi gereken sorumlulukların da ahlâkî bir ifadesi olarak düşünmeliyiz.

Cihad, başkalarının hayatına hükmetme hakkı değil, insanın kendi sorumluluklarından kaçmama bilincidir.

Ve son sözümüz şudur:

Bugün Müslümanın en büyük mücadelelerinden biri, başkalarını kendisine benzetmeye çalışmak değil; kendi inancının gerektirdiği adaleti, dürüstlüğü, merhameti ve ahlâkı kendi hayatında görünür kılmaktır.

Çünkü insanlığa örnek olmanın yolu, insanları korkutmaktan değil, onlara güven vermekten geçer.

 

……………………………….

DİPNOTLAR VE KAYNAKLAR

 

980. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 73

981. Muhammed İkbal, Cavidname Beyt: 786, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2014

982. Ebu Davud, Melahim, 17; İbn Mâce, Fiten, 20; Ahmed bin Hanbel, Müsned, C. 4, s.

983. Bernard Lewis, Islam in History, ldeas, Men and Events in the Middle East, London, Alcove Press, 1973, s. 256-  314, 315; Beyhakî, Es-Sünenü’l-Kübrâ, C. 10, s. 91

984. Ankebût 29/69

985. Tevbe 9/24

986. Müddessir 74/2

987. Şuarâ 26/215

988. Nûr 24/62

989. Âl-i İmrân 3/103

990. Buhârî, Cihad, 2; Müslim, İmaret, 122

991. Buhârî, Cihad, 1; Müslim, İmaret, 110

992. Nisâ 4/59

993. Nisâ 4/95

994. Tevbe 9/24

995. Ebu Davud, Kitabu’l-İcare 54, 3462; Ahmed bin Hanbel, Müsned, C. 2, s. 42, 84

996. Nisâ 4/97-100

997. Enfâl 8/65

998. Enfâl 8/66

999. Bakara 2/204-205

1000. Nisâ 4/75

1001. Mâide 5/54

1002. Mâide 5/63

1003. Mâide 5/62

1004. Mâide 5/78-79

1005. Öztürk, Kur’an’daki İslâm, ilgili ayetlerin açıklaması

1006. Saff 61/10-11

1007. Tevbe 9/41

1008. Tevbe 9/123

1009. Tevbe 9/88

1010. Enfâl 8/39

1011. Tevbe 9/20

1012. Âl-i İmrân 3/104; Tevbe 9/122

1013. Nahl 16/125


Kaynaklar ve dipnotlar

  1. Kur’an-ı Kerim: Furkân 25/52; Hac 22/39–40; Bakara 2/190–193, 2/256; Tevbe 9/4–6; Yûnus 10/99; Mümtehine 60/8. Ayetlerin Türkçe ifadeleri anlam merkezli verilmiştir.
  2. Fazlur Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition, University of Chicago Press, 1982, özellikle s. 5; tarihî bağlamdan genel ilkelere ve yeniden günümüze uzanan yorum yöntemi.
  3. Fazlur Rahman, Major Themes of the Qur'an (Ana Konularıyla Kur’an); Kur’an'ın temel konularını bütüncül okuma yaklaşımı.
  4. Muhammed Esed, The Message of the Qur'an (Kur’an Mesajı), Bakara 2/190–193 ayetlerine ilişkin açıklamalar.
  5. Taberî, Câmiʿu'l-beyân, Furkân 25/52 tefsiri; Kur’an ile gerçekleştirilen mücadeleye ilişkin rivayetler.