MEFSEDET-İ MEDENİYYET
30 Ekim 2026 Cuma
BERLİN ÜZERİNE BİR ŞİİR DENEMESİ
GÖÇNÜN 65.YILI
GÖÇÜN 65. YILI
TÜRKLERİN ALMANYA'YA GELİŞİNİN 65. YILI
65 YIL GEÇTİ GEÇMESİNE DE… GELİN BİR DE BİZE SORUN NASIL GEÇTİĞİNİ!
CİHAD SAVAŞ DEMEK DEĞİLDİR , BİR AMAÇ UĞRUNA ÇALIŞMAKTIR
CİHAD
(İYİLİĞİ HÂKİM
KILMAK İÇİN ÇALIŞMAK)
İMAN İDDİADIR, CİHAT AKSİYONDUR
İnsan inanır. İnandığını söyler. İnancının gereklerini yerine getirdiğini
düşünür. Namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, zekât verir. Peki, bütün bunlar
yeterli midir? İçinde yaşadığı toplumda haksızlıklar devam ederken, insanlar
zulüm altında inlerken, yoksullar açlıkla mücadele ederken, yetimler sahipsiz
kalırken bir Müslüman yalnızca kendi ibadetleriyle meşgul olabilir mi?
Kur’an'ın bu soruya verdiği cevap açıktır. Müslüman, yalnızca kendisinden
sorumlu değildir. İçinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. İyiliğin
yaygınlaşması, kötülüğün önlenmesi, adaletin sağlanması ve insanların barış
içerisinde yaşayabilmesi için çalışmak zorundadır. İşte bu çalışmanın
Kur’an'daki karşılığı cihattır.
Ne yazık ki cihat kavramı tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmış,
zaman zaman da yalnızca savaşla özdeşleştirilmiştir. Oysa cihat, savaştan çok
daha geniş bir anlam taşır. Cehaletle mücadele etmek cihattır. Yoksulluğu
ortadan kaldırmak için çalışmak cihattır. Haksızlığa karşı çıkmak, mazlumun
yanında durmak, ilim öğrenmek ve öğretmek, insanlara faydalı olmak, toplumda
adaleti ve barışı hâkim kılmak için gayret göstermek de cihattır.
İnsanın kendi nefsindeki kötülüklerle mücadele etmesi de bu sorumluluğun
bir parçasıdır. Çünkü kendisini düzeltemeyen insanın toplumu düzeltmesi kolay
değildir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Bizim uğrumuzda gayret gösterenleri elbette yollarımıza iletiriz.”
(Ankebût, 29/69)
Demek ki insanın önüne yolların açılması, onun gayret göstermesine
bağlıdır. Çalışmadan, mücadele etmeden, sorumluluk üstlenmeden yalnızca dua
ederek toplumun düzelmesini beklemek, Kur’an'ın ortaya koyduğu sorumluluk
anlayışıyla bağdaşmaz.
Bugün Müslüman toplumların en önemli meselelerinden biri de budur. Çok
konuşuyoruz. Çok şikâyet ediyoruz. Yanlışları görüyoruz. Haksızlıkları
eleştiriyoruz. Fakat sıra sorumluluk üstlenmeye, elimizi taşın altına koymaya
gelince çoğu zaman geri duruyoruz.
Oysa cihat, konuşmakla yerine getirilen bir ibadet değildir. Çalışmak
gerekir. Üretmek gerekir. Bilgi sahibi olmak gerekir. Örgütlü ve disiplinli bir
biçimde, ortak akılla hareket etmek gerekir. İnsanların hayatına dokunmak,
toplumun sorunlarına çözüm üretmek gerekir.
Kur’an'ın şu çağrısı üzerinde özellikle düşünmeliyiz:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu
memleketten çıkar!' diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda
mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 4/75)
Bu ayet, cihadın yalnızca kişinin kendi inancını korumasıyla sınırlı
olmadığını, zulme uğrayan insanların haklarını savunmayı da kapsadığını
göstermektedir.
Burada önemli olan bir başka husus da şudur: İyiliği hâkim kılmak için
yapılan mücadele, bizzat kötülüğe dönüşmemelidir. Adalet adına adaletsizlik
yapılamaz. Barış adına zulme başvurulamaz. Din adına insanların hakları
çiğnenemez. Çünkü amaç kadar, o amaca ulaşmak için kullanılan yöntem de
önemlidir.
Cihat, kişisel ihtirasların, mezhep ve meşrep kavgalarının, siyasi
çıkarların aracı hâline getirilemez. İnsanları birbirine düşürmek, toplumu
parçalamak, farklı düşünenleri düşmanlaştırmak cihat değildir. Cihat, insanı ve
toplumu iyiliğe taşıma gayretidir.
Öyleyse kendimize sormalıyız:
Biz Müslümanlar bugün neyin mücadelesini veriyoruz? Hangi kötülüğü ortadan
kaldırmak için çalışıyoruz? Hangi yoksulun sofrasına katkıda bulunuyoruz? Hangi
yetimin elinden tutuyoruz? Hangi haksızlığın karşısında duruyoruz? Hangi gencin
eğitimine destek oluyoruz? İnsanlığın ortak geleceği için ne üretiyoruz?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, cihat anlayışımızın da göstergesi
olacaktır.
Çünkü iman bir iddiadır. Cihat ise o iddianın hayata geçirilmesidir.
İddia etmek kolaydır. Bedel ödemek zordur. Konuşmak kolaydır. Çalışmak
zordur. İyilikten söz etmek kolaydır. İyiliği hâkim kılmak ise emek, sabır,
fedakârlık ve kararlılık ister.
Unutmayalım:
İman, insanın neye inandığını gösterir. Cihat ise inandığı değerler için ne
yaptığını ortaya koyar.
İşte bu çalışmada cihadı, yalnızca savaş kavramıyla sınırlandırmadan;
insanın kendisine, topluma ve bütün insanlığa karşı taşıdığı sorumluluk
açısından ele alacağız. Kur’an'ın ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde cihadın
anlamını, önemini, çeşitlerini ve yerine getirilme şartlarını inceleyeceğiz.
Çünkü mesele yalnızca iyi bir insan olduğunu söylemek değildir.
Mesele, iyiliğin hâkim olması için ne yaptığımızdır.
1) CİHADIN TANIMI
Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 40’a yakın yerde geçen bu kavramın
kökü olan “cehd” kararlı ve şuurlu gayret demektir. İslâm li teratüründe bu
gayretin;
* Bedensel olanına cihat,
* Ruhsal olanına mücahede,
* Fikirsel ve bilimsel olanına içtihat denmektedir ki, hepsinin kökü
“cehd”den gelir.
Kur’an terminolojisinde cihat üç tip “cehd”in tümünü ifade edecek biçimde
kullanılmaktadır. Kur’an bunu; “Allah yolunda gayret göstermek” şeklinde
ifadeye koyuyor. 980
Cihat, iyiliği hâkim kılmak için bütün gücümüzle çalışmak demektir. Cihat,
yeryüzünde yaşayan herkes Müslümanlığı duysun, duyan Müslümanlığı öğrenebilsin,
öğrenen Müslüman olabilsin, Müslüman olan, Müslümanca yaşayabilsin, Müslümanca
yaşayanlar aralarındaki anlaşmazlıkları, Müslümanca çözümleyebilsin diye bütün
gücümüzle çalışmaktır.
2) CİHADIN ÇEŞİTLERİ
İslâm literatüründe başlangıçtan beri dört tip cihattan bahsedilmiştir. Çok
sayıda hadisin de kaynaklık ettiği bu cihat türleri şöyledir. 980
A) İç Dünyamızda Nefs ile Cihat
Bu konuda şu hadis çok meşhurdur: “Gerçek mücahit Allah yolunda nefsinin
kötülüklerini yenmek için cihat edendir.” Bu anlamda cihadın bir numaralı alanı
insan benliğidir. İkbal, bu en büyük cihada dikkat çekerken şöyle diyor: “Benim
içim, atsız ve ordusuz bir savaşın alanıdır. Onu, görme gücü benim gibi olanlar
görebilir.”981
B) Şeytan ile Cihat
Bu da kötü duygu ve düşünceler ve saplantılarla cihat olarak anlatılır.
C) İnkârcılar ve İkiyüzlülerle Cihat
Bunun da kolaydan zora doğru dört mertebesi vardır.
* Gönülden karşı çıkma,
* Dil ile karşı çıkma,
* Mal ile karşı çıkma ve
* Bedenle karşı çıkma.
D) Zalimler ve İnsanlara Kötülük Edenlerle Cihat
Bu noktada Hz. Peygamber’in şu sözüne sık sık gönderme yapılır:
“Zalim yönetici karşısında gerçeği dile getirmek cihadın en büyükle rinden
biridir.”982
Kur’an’ın bu konudaki tutumu çok açıktır. Nisâ Suresi 75’inci ayette şöyle
denir:
“Size ne oluyor da: ‘Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan şu memleketten
çıkar; bize tarafından bir yardımcı gönder, bize katından bir dost yolla!’
diyen ezilip horlanmış erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda
savaşmıyorsunuz!”
Başta Bernard Lewis olmak üzere bazı Batılı yazarların “Zalim yö netime
karşı çıkmak düşüncesi İslâm’a yabancıdır.”983 yolundaki düşünceleri,
yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, yanlış bir tespittir.
Cihada sarılanlar, Allah’a giden yolu bulurlar.984
Cihadı terk edenlerse, onun yerine koydukları ne olursa olsun, çöküş ve
bitişe mahkûm olurlar.985
3) CİHADIN ÖNEMİ
Ağacın topraksız, balığın susuz, kuşun havasız yaşayamadığı gibi İslâm dini
de cihatsız yaşayamaz. Öyleyse ilk iş olarak farz olan cihat ibadeti
yapılmalıdır. Cihattan bahsetmek, savaş etmek demek değildir.
Sabahtan akşama kadar namazdan bahsedilse ve kalkıp namaz kılın masa, namaz
kılınmış olunmaz. Sabahtan akşama kadar yemekten bahsedilse ve yemek yenilmese
karın doymaz. Cihat da böyledir. Kötülerin kötülüklerinden bahsetmekle, kötüler
kötülüklerinden vazgeçmezler.
Ziya Paşa konuya ne güzel açıklık getirmiştir: “Âyinesi iştir kişinin lafa
bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Müslüman ne kadar inanırsa o kadar çalışır; yılanın yüzde yüz so kacağına
inanan insan parmağını yılanın deliğine sokamaz. Kışın geleceğine inanan
insanlar kış hazırlığı yapar. Cennete cihatsız girileme yeceğine inananlar da
cihat eder. Cihat izzeti, cihatsızlık zilleti getirir.
İslâm’ın hak nizam olduğuna, Kur’an’ın hükmünün yürümesi gerekti ğine
inananlar, bu uğurda cihat ederler.
Namaz kılmak, oruç tutmak, boy abdesti almak ne kadar farz ise, cihat etmek
de o kadar farzdır. Hatta cihat etmek o ibadetlerden daha üstün bir farzdır.
İnsanlar hem maddi yönünden hem de görevleri ve konumları yönünden diğer
varlıklardan üstündür.
İbadetleri farz kılan da Allah’tır, şartlarını belirleyen de. Şöyle ki:
“En yakın akrabanı uyar!”986
“Ve müminlerden sana uyanlara kanadını indir!”987
“Müminler o insanlardır ki, Allah ve Resulü’ne inanırlar. Resul’le beraber
ortaklaşa bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin al madan çekip
gitmezler. O senden izin isteyenler var ya, onlar Allah’a ve O’nun Resulü’ne
iman edenlerdir. Bazı uğraşları için senden izin istediklerinde, onlardan
dilediğine izin ver ve onlar için af dile.”988
4) CİHADIN 5 ŞARTI
Cihadın şartları beştir. İslâm’ın şartlarını bilir gibi her Müslüman bu
şartları da bilmek zorundadır.
A) Kur’an’da En Fazla Emrolunan Farzdır
Kur’an’a baktığımız zaman, hemen hemen her sayfada, mutlaka cihat
ibadetinden bahseden ayetlerin olduğunu görürüz. Kur’an’da 500’den fazla ayet,
cihat farzını emretmektedir. Peygamberlerin hayatını anla tan ayetler de cihat
ayetleridir: Çünkü peygamberler hep Hakk’ın hâ kimiyeti için çalışmışlardır.
B) Zamanı Yoktur
Farz namazlarının, haccın, ramazan orucunun bir vakti vardır. Bu ibadetler
vakti gelmeden yapılmaz. Cihat ibadetinin ise tespit edilmiş bir vakti yoktur.
Cihat ibadeti, yılın 365 gününde ve günün 24 saatinde yapılması gereken bir
ibadettir. Müslüman uykuya yatarken bile, dinle nip daha çok cihat edeyim,
diyerek yatmalıdır.
C) Miktarı Yoktur
Cihat ibadetinin miktarı, takatin sonuna kadardır. Maddi ve manevi yönden
bu böyledir. Cihadı az yapmak suçtur. Hiç yapmamak en büyük suçtur. Batıla
çalışmak ise ihanettir.
D) İlk Eda Edilecek İbadettir
Bunun için şunların yapılması gerekir;
* Bir cemaat oluşturmak:
Bir Müslümanın, bu dünyada yapacağı ilk iş, cihat cemaatini bulup ona dahil
olmaktır. Böyle bir cemaat yok ise; namazdan, abdestten, Kur’an okumaktan ve
tespih çekmekten önce cemaati oluşturmak ve onun başkanını seçmek
zorundadırlar. “Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp
parçalanmayın, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”989
* Tam mesaili elamanlar istihdam etmek:
Bütün Müslümanlar, cemaatin işini görmek için ihtiyaca göre tam mesaili
elemanlar çalıştırmak zorundadırlar.
* Haftalık program yapılırken cihat saatini unutmamak:
Bütün Müslümanlar lazım amellere nasıl vakit ayırıyorlarsa, müteaddi
amellere, yani kamu yararına çalışan derneklere (STK) de günde en az bir saat
zaman ayırmak zorundadırlar.
E) Cihat En Büyük İbadettir
Çünkü, insanlığın mutluluğu barış için yapılan çalışmayla kurulur ve
yaşatılır. Barış için çalışarak ölenlere şehit denir. Şehitler ölmezler ve
şehitler cennetin en üst makamında olacaklardır. En faziletli insanın kim
olduğu sorulduğunda, Allah Resulü: “Canı ve malı ile Allah yolun da cihat eden
mümindir.” buyurmuştur.990
“Peygamber Efendimize, ‘Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?’ diye
soruldu. Efendimiz, ‘Ona denk bir iş bulamazsınız.’ buyurdu. İki veya üç defa
aynı soruyu tekrarladılar; Resulullah her defasında, ‘Ona denk bir iş
bulamazsınız.’ cevabını tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu: ‘Allah yolunda
cihat eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan,
Allah’ın ayetlerine hakkıyla itaat eden ve Allah yolunda cihat eden kimse,
cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiçbir şekilde ara vermeyen kimsenin
benzeridir.”991
5) CİHADIN EDASININ ŞARTLARI
Cihat ibadetinin edasının şartları beştir:
1. Cemaate dahil olmak: Barış için tek başına çalışılmaz, cemaatle beraber
olmak şarttır.
2. Cemaat başkanına tabi olmak: Nasıl namazda bir imam bir de cemaat varsa,
cemaat imama tabi olmak zorundaysa ve bu uyum ger çekleşmeden namaz olmuyorsa,
barış için çalışırken de başkana uymak şarttır. Bir zincirle tavana asılan
avize, zincirinin bir halkasının kop masıyla yere düşer ve parçalanır.
Avizenin yere düşmesi için, zincirin halkalarının hepsinin kopması
gerekmez. Hiyerarşik yapı zincirin halkalarına benzer. Bir fabrikada binlerce
çark vardır, fabrikanın, sıhhatli çalışması için dişlilerin ahenk içerisinde
olmaları gerekir. Buyruk şöyledir: “Ey iman sahipleri! Allah’a itaat edin,
Rasulü’ne ve sizden olan iş ve yönetim sahiplerine itaat edin. Sonra bir şeyde
tartışmaya girdiğiniz zaman, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu
Allah’a ve Resulü’ne arzediniz.”992
3. İhsan: Verilen görevi itina ile yapmaktır.
4. Tefrika yapmamak: Cemaat içinde ayrım yapmamaktır. Cemaat içerisinde
herkes kardeştir, ırk, meşrep ve mezhep ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde
kulis de yapılmaz, barış çalışmasında istişare esas tır. Cemaate rağmen ben de
hizmet ediyorum diye organizenin dışına çıkılmaz. Cemaat içerisinde “ırk”
ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde “tekke” ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde
“mezhep” ayrımı yapılmaz.
Cemaat içerisinde “meşrep” ayrımı yapılmaz. Cemaat içerisinde “tarikat”
ayrımı yapılmaz. Velhasıl; barış için çalışıyorum diye tek başına herkes
“aklına geleni” yapamaz. Cemaate ve cemaatin liderine bağlı olarak çalışmak
gerekir.
5. Barış yoluna: Nefesimizi, zamanımızı, paramızı, gerektiği zaman canımızı
vermek gerekir. Barış yoluna nefesi, mal ve mülkü ortaya koymak cihat
ibadetinin olmazsa olmaz şartlarındandır. Kur’an onları şöyle tanıtır: “Allah
yolunda mallarıyla canlarıyla barış için çalışanlar...”993 Burada önce mal
zikrediliyor, daha sonrada can fedakârlığından bahsediliyor. İnsan malı sever
ama canını daha çok sever. Bütün bu fedakârlıklar yapılırken tedbir de elden
bırakılmamalıdır.
Kur’an, ibadetlerin nasıl yapılacağını en ince teferruatına kadar anlatır.
İbadetler bu anlatılan şekilde yapıldıkları zaman makbul olurlar. Namazın eda
şekli başka, orucun eda şekli başka, helal lokma yeme ibadetinin eda şekli
başka, cihadın eda şekli başkadır.
6) CİHAT İBADETİYLE İLGİLİ HASTALIKLAR
A) Cihat İbadetine Mani Olan Hastalıklar
Cihat ibadetinin yapılmasına engel teşkil eden bazı hastalıklar vardır bu
hastalıkları sırasıyla şu şekilde sıralamak mümkündür:
a) Adı Müslüman hastalığı
Bazı Müslümanlar İslâm’ı sadece ahiret dini olarak görürler ve
“Elhamdülillah Müslümanız” demekle Müslümanlık görevinin yerine getirildiğine
inanırlar. Müslümanlığı “Ben Müslümanım” demekten ibaret sanırlar. En meşhur
sloganları “kalp temizliği”dir. Toplumsal barışa yönelik işlerde hep yan
çizerler. Bu insanlar “adı Müslüman” hastalığına yakalanmışlardır. Kur’an
hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.
b) Yedek lastik hastalığı
Bazıları İslâm’ı yedek lastik gibi görürler. Sıkışınca İslâm’a başvururlar
ve onu menfaatlerine alet ederler. İşleri bitince de yedeğe alırlar. Bu
insanlar “yedek lastik” hastalığına yakalanan zavallılardır, Kur’an
hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.
c) Meşrep ve mezhep hastalığı
Bu hastalık barış şuurundan yoksun olan Müslümanların hastalığıdır.
Hastalığın belirtilerini şöylece sıralayabiliriz:
Bazı Müslümanlar ancak kendi meşreplerinin mensuplarının kurtuluşa
ereceğine inanırlar, diğer meşreplere hayat hakkı tanımazlar. Aynı şeyi
mezhepler konusunda da söylemek mümkündür. Bazıları İslâm’ı, el kesmek ve dört
kadınla evlenmekten ibaret görürler. Bazıları da İslâm’ı şekilcilik olarak
görürler. “Meşrep ve mezhep” hastalığına yakalanan bu Müslümanların da Kur’an
hastanesinde tedavi edilmeleri gerekir.
d) Mavi boncuk hastalığı
Bazı Müslümanlar, camiye gelirler, sakal bırakırlar, hacca giderler cihada
gelince yan çizerler. Kur’an’ı çeyiz
sandığına koyarlar veya evin duvarına asarlar, mevlit okuturlar, hatim
indirirler ve böylece Müslümanlık görevlerinin tamamlandığına inanırlar. “Mavi
boncuk” hastalığına yakalanan bu Müslümanlar Kur’an hastanesinde tedavi
edilmelidirler.
Müslümanlığın yarısı veya çeyreği, Müslümanlık değildir. Adı üstünde
yarısıdır, çeyreğidir. Siz tabağı ikiye bölseniz sizin iki tabağınız olmaz,
üstelik elinizdeki tabaktan da olursunuz. Müslümanlığın yarısını yaşamak da
Müslümanlık değildir. Ceketinizin bir kolu, pantolonunuzun bir paçası olmazsa
ve onu öylece giyerek sokağa çıkarsanız herkes size güler.
İslâm dini, kendine has iman esasları, ibadet şekilleri ve yaşayış biçimiyle
bir bütündür. Bu üç esastan biri olmayınca Müslümanlık da olmaz. Betonun olması
için kum, çimento ve su gereklidir. Sadece kum ve çimento ile, kum ve su ile
veya sadece su ve çimento ile beton olmaz. Bu üçünün bir araya gelmesi gerekir.
İslâm:
* İman esasları,
* İbadet şekilleri,
* Yapılması gerekenleri yapmak ve yapılmaması gerekenleri yapmamak gibi
asıl unsurlardan oluşur.
Yapılması gerekenlerin başında toplumsal barışa yönelik ibadetler
gelmektedir. İslâm’a dost olmayanlar, Müslümanları köleleştirebilmek için
onlardaki cihat/barış şuurunu yok etmişlerdir. Ve dolayısıyla Müslümanlar
Kur’an hastanesinde tedaviye muhtaç hastalar hâline getirilmişlerdir.
e) Bicihat hastalığı
Bazı Müslümanlarda bicihat hastalığına yakalanmışlardır. Cihad sızlık
hastalığı. Bicihat demek, cihat etmiyor demektir. Kur’an hastanesinde tedavi
edilmelidir.
f) Konuşuyor ama yapmıyor hastalığı
Cihatsızlık hastalığına yakalananların ikinci bir hastalığı da budur.
Hep konuşur, yapılanları beğenmez, hep tenkit eder. Fakat kendisine “Haydi
beraber yapalım!” denilince yan çizer. Gidilecek yere gitmez. Yapılması
gerekeni yapmaz. Bir kuyuya girmiştir, orada hep gazel okur durur. Kuyunun
biraz sonra tepesine yıkılıp, kendisine mezar olacağından haberi yoktur.
Cihat konuşulacak bir şey değil, yapılacak bir şeydir. Müslüman bir
kardeşine kızıp cemaaten ayrılamaz. Başındaki başkanını beğenmediği için
arkadaşlarıyla anlaşamadığı için “Alın anahtarınızı, benim işim burada biter.”
deyip çekip gidemez. “Konuşuyor ama yapmıyor” hastalığına yakalanan bu
Müslümanlar, Kur’an hastanesinde tedavi görmelidirler.
g) Ben olamasam da olur hastalığı
Bu hastalık, toplantıya katılmaktan sıkılanların hastalığıdır. Bugün de
yine toplantı var, sıktı bu toplantılar, gibi serzenişlerle toplantılara
katılmazlar. Katılmadıkları yetmiyormuş gibi etrafındaki insanlara da
hastalığın mikrobunu yaymaya çalışırlar. Çoğu Müslüman ben olmasam da olur
hastalığına ne yazık ki yakalanmış durumdadır bugün. Kur’an hastanesinde tedavi
edilmelidirler.
B) Hastalıkların İlaçları
Bu hastalıklara yakalanan Müslümanlar uzun yıllar bunu idrak edemediler.
Ama artık dünya Müslümanlarının çoğu bu hastalıkları teşhis etmiş ve tedavi
yollarını aramaya koyulmuştur. Yukarıda saydığımız hastalıkların bir kısmı,
Kur’an hastanesinde, İslâm’ın nasıl bir din olduğunun anlatılmasıyla, bir kısmı
da cihat ibadetini yerine getirmekle tedavi edilebilir.
“De ki:
Babalarınız,
Oğullarınız,
Kardeşleriniz,
Eşleriniz,
Kabileniz/menfaat çevreniz,
Elde ettiğiniz mallar,
Eksilmesinden korktuğunuz ticaretiniz,
Hoşunuza giden konutlar.
Sizin için:
Allah’tan,
Resulü’nden,
Allah yolunda cihattan, daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye
kadar bekleyiniz. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu, doğruya ve güzele
kılavuzlamaz.” (Tevbe 9/24)
“Öküzün kuyruğuna yapışır da cihadı terk ederseniz Allah sizi zelil eder,
ta ki, tekrar cihada dönünceye kadar.” (Ebu Davud, Kitabu’l-İcare, 54, 3462)
II. KUR’AN’DA CİHAT
1) TEVBE SURESİ 24. AYET
Cihat ibadetini Kur’an bir kısım ayetlerinde, bizlere şu şekilde ta
nıtmaktadır:
“De ki, eğer: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakın
akraba çevreniz (Menfaat çevreniz), elde ettiğiniz mallar, eksilmesinden
korktuğunuz ticaretiniz, hoşunuza giden konutlar;
Sizin için;
* Allah’tan,
* Resulü’nden,
* Allah yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri ge linceye
kadar bekleyin. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele
kılavuzlamaz.”994
Tevbe Suresi’nin bu ayeti Peygamberimiz tarafından şu şekilde
detaylandırılmıştır; “Öküzün kuyruğuna yapışır, cihadı terk ederseniz Allah
sizi zelil eder, ta ki; tekrar cihada dönünceye kadar.”995
Zelil;
* Allah, Müslümanları, başkalarının hakkını korumadıkları için aç bırakır
demektir.
* Zalim insanlar tarafından idare edilirler demektir.
* Görevlerini yapmayan Müslümanların nesilleri bozulur ve böylece
bozuk nesil içerisinde yaşamak zorunda kalırlar demektir.
* İşleri tersine gider, bir türlü bellerini doğrultamazlar demektir.
* Aile huzurları bozulur demektir.
2) NİSÂ SURESİ 97-100. AYETLER
Ayetlerin açık beyanına göre, kendilerine zulmedenlerden maksat, zalim bir
yönetim altında yaşamaya devam edip oradan hicret (göç) etmeyenlerdir. Burada
hicret kavramının tipik bir sergilenişini görmekteyiz. Ayetlere göre Allah’ın
dünyası geniştir. Zulme uğratılanlar zulümle mücadele etmek zorundadırlar. Bu
mücadelede başarısız olmaları hâlinde, ülkeyi terk etmeleri gerekir. Bunu
yaparlarsa yeryüzünde gidecek çok yer, bolluk ve nimet bulurlar. Yapmazlarsa
zulme onay vermiş bir duruma düşeceklerinden kendileri de zalim muamelesi
görecektir.
Böylece Kur’an, zulme rıza göstermenin affedilemeyeceğine dikkat
çekmektedir. Zulmü yerinde durduracak bir mücadele verilemiyorsa, mazlum başka
zeminlere hicret ederek mücadelesini orada sürdüre cektir. Böyle bir aksiyon ve
dövünmesi olmayanlardan Allah emanetini alacaktır. Buyruk bu doğrultudadır.
“Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin canını alacakları zaman sorarlar:
‘Siz ne yaptınız da zulme uğradınız?’ Onlar cevap verirler: ‘Biz yeryüzünde
zayıf bırakılmıştık.’ Melekler: Hicret etmek için Allah’ın arzı geniş değil
miydi?’ Onların yeri cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır. Göç için yol
bulamayan zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç.”996
Bu duruma göre;
* Müslüman şikâyet eden değil, şikâyet edilen olmalıdır.
* Müslüman zulmü engellemek zorundadır.
* Zulme rıza göstermek yasaktır. Zulümle mücadelede başarısız olunursa o
ülke terk edilir.
Allah’ın adamı;
* Yurdunu,
* Bölgesini,
* Dinini,
* İnsanlığı korumakla yükümlüdür.
“Gerçekten inanan ve sabırlı olan 20 kişi 200 kişiyi mağlup eder. 100
kişi 1000 kişiyi mağlup eder.”997
“Eğer zaaf içerisindeyseniz, gerçekten inanan ve sabırlı olan 100 kişi
200 kişiyi, 1000 kişi 2000 kişiyiy mağlup eder.”998
Allah’ın vaadi haktır. Bugün bu vaat gerçekleşmemişse imanda ve sabırda bir
eksiklik var demektir.
3) BAKARA 204-205, NİSÂ SURESİ 75. AYETLER
“Öyle güzel konuşan insanlar vardır ki sizleri kandırırlar ve başı nıza
geçerler, o zaman şu üç şey gerçekleşecektir; ekinler kurur, nesiller bozulur,
anarşi doğar.”999
“Size ne oluyor da Ya Rabbi bize katından bir yardımcı gönder diye yalvarıp
duran; kimsesiz kadınlar, kimsesiz çocuklar, kimsesiz ihtiyarlar, yetimler ve
yoksullar uğruna (savaşmıyorsunuz) mücadele etmiyorsunuz.”1000 Ayet açıktır.
Mücadele olmadan kurtuluş söz konusu değildir.
Bu;
* Bir miras işi değildir,
* Patent meselesi değildir,
* Irk meselesi de değildir.
Bu;
* Bir iddia meselesidir,
* “Bu işi ben yapcağım, bu yükü ben taşıyacağım” diye çırpınma meselesidir,
dövünme meselesidir,
* Ehliyet meselesidir,
* Aksiyon meselesidir.
4) MÂİDE SURESİ 54. VE 63. AYET
Mâide Suresi 54. ayette, yaradılış düzeninden yani İslâm’dan sa panların
emanet taşıyıcılığına ve öncü toplum olmalarına son verile ceği gösterilmiştir.
Emanetlerin, özellikle evrensel emanetin taşıyıcısı olmak bir miras, patent,
ırk, iddia meselesi değil, bir ehliyet ve aksiyon meselesidir. Anılan ayetler
bu ehliyeti yitirenlerin taşıyıcılık onurunu da yitireceklerini ve
Yaratıcı’nın, düzenin emanetlerini taşımak üzere yepyeni bir topluluk inşa
edeceğini söylemektedir. Bu yeni topluluğun karakteristik nitelikleri ayette
belirtilmiştir:
* Onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever,
* İman sahiplerine karşı mütevazi, küfre sapanlara karşı vakarlı ve
çetindirler,
* Allah yolunda mücahede ederler,
* Kınayanların kınayışlarına hiç aldırmazlar.1001
Maide Suresi 63. ayet; başta müfessir sahâbi İbn Abbas olmak üzere, büyük
müfessirlerin bazıları bu ayeti Kur’an’ın “En şiddetli ve ürkütücü uyarıyı
getiren” ayeti olarak göstermişlerdir. Neden böyledir? Çünkü bu ayet, görevini
yapmadığı için toplumu bozgun ve kötülüğe teslim eden din temsilcilerine hitap
etmektedir.
“Neden onların din adamları ve hahamları onları günahkârca iddialardan ve
her türlü kötülüğe saplanmaktan alıkoymadılar? Ortaya koydukları şey ne
kötüdür!”1002
Şu bir gerçek ki, inkâr ve küfre fatura edilen zulmün tahribi, Allah’a ve
dine fatura edilen zulmün tahribinden daima küçük olmuştur.
Bu ikinci tahrip süre olarak da birinciden uzundur. İşte bu yüzden din
temsilcilerindeki dejenerasyon insanlığa çok pahalıya mal olmaktadır.
Ve işte bunun içindir ki Kur’an, bir din metni olmasına rağmen, ısrarlı
bir biçimde din temsilcileriyle uğraşmakta, onları çok ağır eleştirilere
hedef yapmaktadır. Andığımız 63. ayet kendinden önceki ayetle ilişkilidir.
Şöyle deniyor: “Ehl-i Kitap’tan çoğunun günah işleme, düşmanlık ve haram yemede
birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür! Ruhbanlarının
ve hahamlarının onları günah söz söylemek ten, haram yemekten alıkoymaları
gerekmez miydi? Ne kötü şeydir yapageldikeleri!”1003
5) MÂİDE SURESİ 78-79. AYETLER
Görülüyor ki, toplumların günaha batmasında, çekişme ve düşmanlığa
saplanmasında, haram lokmaya bulaşmalarında din temsilcilerinin bozulması bir
numaralı etkendir. Kur’an, kötülüklerden birbirlerini alı koymayan Yahudileri
lanetlemektedir.1004
Kötülüğe karşı çıkmamak, kötülüğü işlemekten daha fenadır. Çünkü kötülüğü
işlemek, suçluluk psikolojisiyle birliktedir. Oysaki kötülü ğe seyirci kalmak,
kötülüğü meşru göstermek gibi bir namertlik ifade eder. Dikkat çekmemiz gereken
bir nokta da şudur: Bu ayetlerin Ehl-i Kitap’tan bahsetmesine bakarak,
Müslümanların bu dersin muhatabı olmadıklarını zannetmek gibi bir hataya
düşmemeliyiz. Çünkü sebep özel olsa da, hüküm ve espri geneldir. Yeniden
ayetler inmemektedir ki, Müslüman toplumlardaki bu tür sapmaları hükme
bağlasın. Biz bu ayetlerdeki hikmeti yakalayarak kendi bünyemizdeki
sakatlıkları düzeltmek zorundayız. “Bunlar Ehl-i Kitap’a hitap eder, bizimle
ilgisi yoktur.” diyerek işin içinden sıyrılmaya kalkanlar sadece kendilerini
aldatmış olurlar.1005
6) CİHATLA İLGİLİ BAZI AYET MEALLERİ
“Ey iman edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber
vereyim mi? O yol Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman etmeniz, mallarınızla ve
canlarınızla Allah yolunda cihat etmenizdir. Bu, sizin için daha hayırlıdır;
eğer bilirseniz.”1006
“Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve
canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz, bu sizler için daha hayırlıdır.”1007
“Ey iman edenler, küfre sapanlardan size en yakın olanlarla savaşın; sizde
bir güç ve caydırıcılık görsünler. Ve bilin ki gerçekten Allah takva sahipleri
ile beraberdir.”1008
“Ama Peygamber ve O’nunla birlikte olan müminler, mallarıyla ve canlarıyla
cihat ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler
onlardır.”1009
“Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.
Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
görendir.”1010
“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat
edenlerin
Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler
bunlardır.”1011
7) MÂÛN SURESİ
“Dini yalanlayanı gördün mü?” Kur’an’la ilgili sorulabilecek soruların en
ürperticisi bu sorudur. Çünkü bu sorunun cevabında karşımı za dini açıkça inkâr
edenler değil, dini tüm pratikleri ile yaşadığı hâlde bizzat Allah tarafından
dini yalanlayıcı olarak tanıtılan kişiler çıkmaktadır. Bu, gerçekten insanı
titreten bir manzaradır. Dini yalan sayan kimdir, sorusunu Kur’an, bahsimiz
olan surenin ilk ayetinde soruyor ve şu cevabı veriyor: “Odur ki, yetimi iter
kakar, yoksulu doyurmaya özendirmez. Vay hâline o namaz kılanların ki, sadece
namazla kurtuluşa ereceklerini sanırlar. Onlar, işte onlar gösterişe saparlar
ve onlar iyilik ve yardıma engel olurlar.”
Demek oluyor ki, dini yalan saymanın, biri sosyoekonomik, diğeri
bireysel/psikolojik olmak üzere iki göstergesi vardır:
* Riyakârlık, özellikle namaz aktörlüğü,
* Nimetleri başkaları ile paylaşmamak, özellikle zayıf ve yoksul in sanları
nimetten mahrum bırakmak.
8) BİR DEMET NASİHAT
1. En çok Allah’ı sev. Allah, bütün iyiliklerin ve bütün güzelliklerin ve
var olmanın kaynağıdır.
2.İnsan nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmiyor değildir.
Evet, insan Allah’tan geldi ve Allah’a gidecektir. Bu, insan için bir onur
dur. Allah insanı bu onura layık kılmıştır.
3.Allah, bütün insanların Rabbi (eğiteni), bütün insanların hüküm ranı ve
bütün insanların Yaratıcı’sıdır. Hepsine eşit mesafededir.
4.Hiç kimseyi Allah ile arana koyarak Allah’tan uzaklaşma. Hiç kimseyi
Allah’a senden daha yakın diye Allah’ın koyduğu eşitlik sırasından kendini
aşağı düşürme, yoksa putperest oluverirsin.
5.Bil ki, Allah sana Kur’an’ı göndermekle sana adresini vermiş oldu.
O adresle doğru Allah’a gidersin. Sana başka adresler verenlere kanma. Bu
adresteki yolu öğrenebilmen için aklını kullan. Aklını, hissine ve duygularına
kaptırma.
6.Kendinden daha çok Allah’ı sevmelisin. Çünkü kendini sana veren O’dur.
Diğer insanları da Allah’ın yaratığı ve senin eşitin olarak sev.
7. Kimseye zulmetme, kendine zulmedilmesine de fırsat verme ve kimsenin
kimseye zulmetmesine de göz yumma, yoksa Allah’ın dediğini yapmamış olursun.
8.Bilgini artır, bilginin kaynağını iyi tespit et ve aldığın bilgiyi akıl
süzgecinden ve Kur’an’ın ilkelerinin eleğinden geçir. Yaptığın her iş, iyi,
güzel ve başkasına faydalı ise, onun ibadet olduğunu ve Allah’ın onu
emrettiğini bil, eğer tersi ise onun günah olduğunu ve Allah’ın onu
yasakladığını unutma.
9. Hayatta hangi bilim dalını seversen onu seç ve onda en bilgili ol.
Aklını çalıştır. Bunun en büyük ibadet olduğunu düşün. Dinî bilgiler açısından
Müslümanın, günlük, haftalık ve yıllık ibadetleri bilecek kadar öğrenmesi,
meslek öğretimi olmayıp kerrat cetvelini öğrenmek gibi herkese gereklidir.
Başkalarına öğretecek derecede bilmek meslek işidir ve meslek sahibi onu iyi
yapmakla sorumludur.
10. Sakın din bölücülüğü yapma ve bölücülük yapana gitme. Bir kimsenin
fikrini ve davranışlarını gerçek dinmiş gibi benimseyip gruplaşmak, halkalaşmak
dinde fırkacılık, hizipçilik meydana getirdiği için Kur’an’da yasaklanmıştır.
11. Kendi cemaatinin yanlışlarına göz yummak ve fazilet olarak görmek,
başkalarının iyi taraflarını göz ardı etmek ve yanlışlarını meydana çıkarıp
yaymak ve onları kötü göstermek, Müslümanlar arasında ayrıcalık yapmak ve
düşmanlık sokmaktan başka bir şey değildir.
12. Kendi kötü adamını ve yeteneksiz arkadaşını başka iyi ve yetenekli
kimseye tercih etme. Bu, İslâm’ın temel amacına ve hakşinaslık sıfatı olan
Allah’ın hak olma sıfatına taban tabana zıttır ve fitneye sebep olmaktır. Fitne
ise adam öldürmekten kötüdür.
13. İyiliği tek zümreye ve gruba değil, herkese yap, grupçu iyilikten
kurtul, yaygın iyilik yap. İslâm’ın menfaatını kendi menfaatı içinde görene
kulak asma, kendi çıkarını İslâm’ın çıkarı içinde görene kulak ver. Bunu
birbirinden iyi ayırt et.
14. Müslümanları parçalayan, Müslümanların kendi aralarında-ki şahsi
çıkarlarını dinin faydasına gibi gösterip yaptıklarıdır. Müslüman, Allah’a olan
inancı derecesinde çıkarcılardan uzak durur. Bunların içinde ne kadar faal rol
oynarsa, Allah’a inanmış olmaktan, o kadar uzak düşer. Bunu yapma ve yapanlara
aldanma!
9) İSLÂM’DA UYGULAMA ÖĞRETİSİ
İslâm’da “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker/iyiliği tavsiye ve
kötüyü yasaklama” kuralı bulunmaktadır. Bu kuralın, cahil ve âlim herkes
tarafından uygulanmasının farz olduğuna inanılır. Bu yanlıştır. Doğrusu şudur;
İslâm dinindeki hükümler iki kısımdır.
* Bunların bir kısmı (namaz, oruç vs.) insanla Allah arasındadır.
İnsan bunlardan ancak kendini sorumlu tutabilir başkalarına yaptırım
uygulama hakkı yoktur. Eğitim ve öğretim için kamu düzenini sağlamak için
kullanılan gerekli yaptırımlar hariç.
* İkinci kısım hükümler, insanla toplum, arasındaki ilişkilere dairdir.
Bunlar, doğruluk, adalet, temizlik, zekât, yardım gibi iyi işler ile zina, adam
öldürme, hırsızlık, yalan, iftira, aldatma ve sarhoş olma gibi yasaklardır.
Müslümanın bunlara karşı iki türlü davranışı bulunmaktadır.
* Birincisi; kendisinin bunlara uymasıdır.
* İkinci tür davranışı, başkasını bunlara uymaya çağırmasıdır.
Hz. Peygamber bir sözünde bunu şöyle derecelendirmiştir:
1. Kötü bir şey gördüğünüz zaman onu gücünüzle önleyin, emri kamu güçlerine
ait bir emirdir. Çünkü insanı ancak kamu otoritesi korur.
2. Kötü iş sözle önlenecek cinsten ise onu sözle önleyin, emri din
bilginlerine ait bir görevdir. Çünkü, dinin emir ve yasaklarının nasıl
uygulanacağını en iyi onlar anlatabilir ve en iyi onlar öğretebilir. Kur’an
böyle insanların yetiştirilmesini emretmektedir.1012
3. Kötü bir şey gördüğünüz zaman buğzedin emri, din âlimi ya da kamu
otoritesi mensubu olmayan halktan kimselere özgüdür. En güçlü silah vicdandır.
Kim tarafından yapılırsa yapılsın, haksızlıklar ve zulümler ilgililere hemen
bildirilmelidir.
Velhasıl, iyiliği tavsiye etmenin ve kötülüğü önlemenin üç temel şartı
vardır:
* Hikmet ile anlatmak,
* Güzel öğütle bildirmek,
* En güzel biçimde tartışmak.
Bunlar Kur’an’ın emridir.1013
SONUÇ: CİHAT KONUŞMAK DEĞİL, SORUMLULUK ÜSTLENMEKTİR
Cihat, Müslümanın hayatında zaman zaman hatırlayacağı, ihtiyaç duyduğunda
başvuracağı bir kavram değildir. İmanın davranışa, bilginin eyleme, iyi niyetin
toplumsal faydaya dönüşmesidir. İnsanın önce kendisiyle, sonra kötülüklerle,
haksızlıklarla, cehaletle, yoksullukla ve zulümle mücadele etmesidir.
Bir Müslüman namazını kılabilir, orucunu tutabilir, hacca gidebilir. Fakat
bütün bunları yaparken çevresindeki haksızlıklara sessiz kalıyorsa, açları
görmezden geliyor, yetimlerin elinden tutmuyor, toplumun sorunlarına çözüm
üretmek için gayret göstermiyorsa, dinin toplumsal sorumluluk boyutunu ihmal
ediyor demektir.
Kur’an, iyiliği yalnızca tavsiye etmekle yetinmez. İyiliğin hayata
geçirilmesini, kötülüğün önlenmesini, adaletin ayakta tutulmasını ister.
Müslümandan beklenen de budur. Ancak bu mücadele akılla, bilgiyle, hikmetle,
hukukla ve güzel öğütle yürütülmelidir. İyiliği hâkim kılmak isteyen insan,
kötülüğün yöntemlerine başvuramaz.
Bugün Müslümanların en büyük ihtiyaçlarından biri, cihat kavramını yeniden
Kur’an'ın bütünlüğü içerisinde anlamaktır. Cihadı yalnızca silahlı mücadeleye
indirgemek ne kadar yanlışsa, onu hiçbir sorumluluk gerektirmeyen soyut bir
kavrama dönüştürmek de o kadar yanlıştır.
Cihat; okul açmaktır, ilim öğretmektir, yoksulun sofrasına katkıda
bulunmaktır, haksızlığa karşı sesini yükseltmektir, mazlumun hakkını
savunmaktır. İnsanların birbirini öldürmediği, birbirinin hakkını yemediği,
farklılıklarına rağmen barış içerisinde yaşayabildiği bir dünya için
çalışmaktır.
Bütün bunlar kendiliğinden gerçekleşmez. Emek ister. Sabır ister.
Fedakârlık ister. Gerektiğinde bedel ödemeyi göze almayı gerektirir.
Öyleyse artık kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır:
Biz Müslümanlar, inandığımız değerlerin hayata geçirilmesi için ne
yapıyoruz?
Yalnızca konuşuyor muyuz, yoksa çalışıyor muyuz? Şikâyet mi ediyoruz, çözüm
mü üretiyoruz? Başkalarından mı bekliyoruz, yoksa sorumluluk mu üstleniyoruz?
Unutmayalım ki toplumlar yalnızca kötülük yapanlar yüzünden bozulmaz.
Kötülüğe engel olabilecek durumda oldukları hâlde sessiz kalanların da bunda
sorumluluğu vardır.
Kur’an şöyle buyurur:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39)
Öyleyse çalışacağız. Öğreneceğiz. Öğreteceğiz. Üreteceğiz. İyiliği
çoğaltacak, kötülüğü azaltacağız. Haksızlığa karşı duracak, adaletin yanında
yer alacağız. Bütün bunları yaparken insan onurunu, hukuku ve barışı
koruyacağız.
Çünkü cihat, insanları birbirine düşürmenin değil, insanlığın ortak iyiliği
için sorumluluk üstlenmenin adıdır.
Son sözümüz şudur:
İman iddiadır, cihat aksiyondur.
İddianın değeri, onu hayata geçirmek için gösterilen gayretle ölçülür.
İyilikten söz etmek yetmez. İyiliği hâkim kılmak için çalışmak gerekir.
İşte
cihat budur.
CİHAD NEDİR, NE DEĞİLDİR?
-Kur’an'da Cihad, Kıtal ve Günümüz Müslümanlarının Sorumluluğu-
Cihad denilince insanların aklına ne geliyor?
Savaş mı? Kılıç mı? Fetih mi? İnsanları zorla Müslüman yapmak mı? Yoksa
insanın kendi nefsiyle mücadelesi mi?
Ne yazık ki günümüzde cihad kavramı, birbirine zıt iki anlayışın arasında
sıkışıp kalmıştır. Bir tarafta cihadı yalnızca silahlı mücadele olarak
görenler, diğer tarafta onun tarihî ve askerî boyutunu tamamen yok sayarak
sadece insanın kendi nefsiyle mücadelesinden ibaret olduğunu söyleyenler
bulunmaktadır.
Oysa mesele bu kadar basit değildir.
Kur’an'ın cihad kavramına yüklediği anlam, her iki yaklaşımın da
ötesindedir. Bu kavramı doğru anlayabilmek için önce kelimenin anlamını, sonra
Kur’an'ın indiği tarihî şartları, ardından da Müslümanların bu kavramı tarih
boyunca nasıl yorumladıklarını incelemek gerekir.
Çünkü bir kavramı doğduğu tarihî ortamdan koparırsanız, ona istediğiniz
anlamı yükleyebilirsiniz. İşte asıl tehlike de burada başlar.
Tarihselci yaklaşımın temel sorusu şudur: Kur’an bir hükümle o günün
insanlarına ne söylemiştir ve o hükmün arkasındaki temel ilke bugünün insanına
ne söylemektedir?
Bu soruya cevap aramadan cihadı anlamak da anlatmak da kolay değildir.
1. Cihadın kelime anlamı: Savaş mı, gayret mi?
Cihad, Arapça cehd kökünden türemiştir. Güç ve gayret sarf etmek,
zorluklara katlanmak, bir amaç uğruna bütün imkânlarını seferber etmek
anlamlarına gelir.
Kur’an'da cihad kavramı farklı bağlamlarda kullanılır. Kimi yerde inanç
uğruna gösterilen çabayı, kimi yerde baskılara karşı direnmeyi, kimi yerde de
mal ve canla gerçekleştirilen mücadeleyi ifade eder.
Ancak Kur’an'da savaş için ayrıca kıtal kavramı kullanılır. Kıtal,
karşılıklı savaşmayı ve silahlı çatışmayı anlatır. Kur’an'da cihad ile kıtal
aynı anlama gelmez. Cihad, insanın bütün imkânlarıyla gösterdiği gayreti ifade
eden geniş kapsamlı bir kavramdır. Kıtal ise ‘katele’ kökünden türeyen,
savaşmayı ve silahlı çatışmayı anlatan özel bir kavramdır. Bu nedenle Kur’an'ın
her cihad çağrısını savaş emri olarak yorumlamak, hem Arapçanın dil
yapısına hem de ayetlerin tarihî bağlamına aykırıdır.
Öyleyse şu ayrımı yapmamız gerekir:
Her kıtal cihad değildir. Her cihad da kıtal değildir.
Bir savaşın cihad olarak adlandırılması, o savaşın kendiliğinden haklı
olduğu anlamına gelmez. Savaşın amacı, gerekçesi ve uygulanma biçimi de ahlâkî
değerlendirmeye tabidir.
Kur’an'ın Furkân suresinde şöyle buyrulur:
"İnkârcılara boyun eğme ve bu Kur’an ile onlara karşı büyük bir
mücadele ver." (Furkân, 25/52)
Dikkat edelim. Burada savaş emredilmiyor. Kur’an'la mücadele emrediliyor.
Yani düşünceyle, sözle, delille ve ikna yoluyla mücadele.
Üstelik bu ayet Mekke dönemine aittir. Müslümanların henüz silahlı bir
siyasi güç oluşturmadıkları bir döneme.
Demek ki cihad kavramının başlangıçtan itibaren askerî olmayan bir anlamı
da bulunmaktadır. Nitekim Taberî'nin ayete ilişkin aktardığı yorumlarda da
Kur’an'la mücadele anlamı öne çıkar.
2. Mekke'den Medine'ye: Mücadelenin değişen şartları
Hz. Muhammed'in peygamberliğinin Mekke döneminde Müslümanlar ciddi
baskılarla karşılaştılar. İnançlarından dolayı dışlandılar, ekonomik ve sosyal
boykotlara uğradılar. İşkence görenler oldu. Yurtlarını terk etmek zorunda
kalanlar oldu.
Buna rağmen Mekke döneminde Müslümanlara silahlı savaş emredilmedi.
Medine'ye hicretle birlikte şartlar değişti. Müslümanlar artık yalnızca
dinî bir topluluk değildi. Siyasi ve toplumsal bir örgütlenmeye de sahiptiler.
Güvenlik, savunma, antlaşmalar ve topluluklar arası ilişkiler yeni meseleler
olarak ortaya çıktı.
Kur’an'ın savaşla ilgili hükümleri de bu tarihî ortam içerisinde
şekillendi.
Hac suresinde şöyle buyrulur:
"Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğramış olmaları sebebiyle
savaşma izni verildi." (Hac, 22/39)
Bu ayet, geleneksel yorumlarda savaş izninin ilk örneklerinden biri olarak
değerlendirilir. Savaş izninin gerekçesi de uğranılan zulümdür.
Bakara suresinde ise:
"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın.
Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 2/190)
Burada yalnızca savaş izni değil, savaşın sınırları da belirlenmektedir.
Demek ki savaş, sınır tanımayan bir şiddet uygulaması değildir. Allah adına
hareket ettiğini söyleyen bir insanın da sınırları vardır.
Allah adına hareket etmek, insana sınırsız yetki vermez.
3. Savaş ayetleri tarihî bağlamlarından koparılabilir mi?
Cihad konusunda en çok tartışılan ayetlerden biri Tevbe suresinin beşinci
ayetidir.
Bu ayetin belirli bir bölümünde müşriklerle savaşılması emredilmektedir.
Ancak ayeti tek başına okuyup bütün gayrimüslimlere yönelik sürekli bir savaş
emri çıkarmak, ayetin içinde bulunduğu tarihî ve metinsel bağlamı göz ardı
etmektir.
Çünkü aynı surenin dördüncü ayetinde antlaşmalarına sadık kalan müşriklerle
yapılan antlaşmalara uyulması istenir. Altıncı ayetinde ise güvence isteyen bir
müşriğe güvence verilmesi ve güvenli bir yere ulaştırılması emredilir.
O hâlde sorulması gereken soru şudur:
Bu hükümler, yedinci yüzyıl Arabistan'ındaki belirli siyasi ve askerî
ilişkilerle mi ilgilidir, yoksa bütün zamanlarda bütün gayrimüslimlere karşı
uygulanacak genel hükümler midir?
Klasik İslâm hukukçuları bu meseleye farklı cevaplar vermişlerdir. Bazıları
savaş ayetlerinin kapsamını geniş yorumlamış, bazıları ise antlaşma, saldırı,
güvenlik ve barış şartlarını öne çıkarmıştır.
Bir hükmün tarihî muhatabı ile o hükümden çıkarılabilecek evrensel ahlâkî
ilke aynı şey değildir.
Geçmişteki belirli bir savaş emrinden, bugün bütün farklı inanç
mensuplarıyla savaşılması gerektiği sonucu çıkarılamaz.
4. İslâm'ın amacı insanları zorla Müslüman yapmak mıdır?
Kur’an şöyle buyurur:
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 2/256)
Bir başka ayette ise Hz. Peygamber'e şu soru yöneltilir:
"Sen mi insanları mümin olmaya zorlayacaksın?" (Yûnus, 10/99)
Bu iki ayet, inanç ile zorlamanın bir araya getirilmesinin ne kadar sorunlu
olduğunu gösterir.
İnsan korkutularak susturulabilir. Baskıyla belirli davranışlara
zorlanabilir. Fakat gönlünde gerçekten inanması sağlanamaz.
Çünkü iman, insanın vicdanıyla ilgilidir.
Elbette İslâm tarihinde siyasi fetihler, askerî yayılmalar ve devletler
arası savaşlar yaşanmıştır. Bunları inkâr edemeyiz. Fakat Müslüman devletlerin
gerçekleştirdiği her savaşı doğrudan Kur’an'ın evrensel emri olarak görmek de
doğru değildir.
Müslümanların tarihi ile İslâm'ın ilkeleri birbirinden ayrılarak
incelenmelidir.
5. Bazı âlimler Cihad meselesine nasıl yaklaşmıkşlardır?
Burada özellikle iki düşünürün yönteminden yararlanabiliriz.
Fazlur Rahman (1919–1988)
Fazlur Rahman'ın Kur’an yorumunda geliştirdiği çift yönlü hareket yöntemi
önemlidir. Bu yöntemde önce Kur’an'ın indiği tarihî şartlara gidilir. Ayetin
hangi soruna cevap verdiği araştırılır. Ardından o cevabın temel ahlâkî amacı
belirlenerek günümüz şartlarına dönülür.
Bu yöntem, cihad ve savaş ayetlerini değerlendirirken de kullanılabilir.
Önemli olan, yedinci yüzyılın savaş biçimlerini aynen tekrar etmek değil, o
hükümlerin arkasındaki adalet, güvenlik ve zulmü önleme gibi ilkelerin bugün
nasıl gerçekleştirilebileceğini araştırmaktır. Bu, Fazlur Rahman'ın yönteminden
hareketle yapılan bir değerlendirmedir; kendisine ait doğrudan bir cihad tanımı
değildir.
Muhammed Esed (1900–1992)
Muhammed Esed, Kur’an Mesajı adlı eserinde Bakara suresinin 190. ayetini
açıklarken savaşın meşruiyetini savunma ve saldırganlığın önlenmesi
çerçevesinde değerlendirir.
Esed'e göre savaş ayetleri, tarihî bağlamları ve Kur’an'ın diğer
hükümleriyle birlikte okunmalıdır. Onun yorumunda özellikle saldırmazlık ve
zulme karşı koyma ilkeleri öne çıkar.
Bu iki yaklaşımın ortak noktası, Kur’an ayetlerini birbirinden kopuk
hükümler olarak değil, tarihî ve ahlâkî bütünlük içerisinde değerlendirme
çabasıdır.
Mustafa Öztürk ve Ömer Özsoy'un çalışmaları da bu tartışmaya katkı
sağlayabilecek niteliktedir.
6. Günümüz Müslümanının cihadı ne olmalıdır?
Şimdi gelelim meselenin en önemli tarafına.
Bugün Müslümanlar neyle mücadele etmelidir?
Cehaletle mi, yoksa farklı inanç mensuplarıyla mı?
Yoksullukla mı, yoksa kendileri gibi düşünmeyen insanlarla mı?
Haksızlıkla mı, yoksa başka kültürlerden gelen komşularıyla mı?
Bir toplum düşünün. Okullarında eğitim yetersiz. Gençleri işsiz. Kadınları
şiddete uğruyor. Çocukları ihmal ediliyor. Yöneticileri adaletten uzaklaşıyor.
İnsanları birbirlerinin haklarını çiğniyor.
Böyle bir toplumda cihad adına yalnızca geçmiş savaşları anlatmak yeterli
olabilir mi?
Bir Müslüman, Kur’an'ın adalet emrini yerine getirmeden, kul hakkını
gözetmeden, yoksulun elinden tutmadan, insan onurunu savunmadan cihad
sorumluluğunu yerine getirdiğini söyleyebilir mi?
Kanaatimce söyleyemez.
Bugün cihadın geniş ahlâkî anlamından hareketle yapılabilecek en önemli
mücadelelerden biri, insanı insan yapan değerleri korumaktır.
Bilim üretmek, eğitim kurumları açmak, çocukları kötü alışkanlıklardan
korumak, çevreyi kirletmemek, kamu malını gözetmek, haksızlığa uğrayanların
yanında durmak, farklı inanç mensuplarıyla barış içinde yaşamak...
Bütün bunlar Müslümanın inancından doğan sorumluluklar olarak
değerlendirilebilir.
Ancak şunu da belirtelim: Bunların tamamını klasik fıkıhtaki teknik cihad
kavramıyla özdeşleştirmiyoruz. Cihadın geniş anlamından ve Kur’an'ın ahlâkî
ilkelerinden hareketle çağımıza ilişkin bir yorum yapıyoruz.
7. Avrupa'da yaşayan Müslümanların cihad sorumluluğu
Avrupa'da yaşayan Müslümanlar açısından konu daha da önemlidir.
Burada farklı dinlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin bir arada
yaşadığı toplumların içerisindeyiz.
Müslümanın görevi bu toplumlarla çatışmak değil, ortak hayatın adalet,
güven ve karşılıklı saygı içerisinde sürdürülmesine katkıda bulunmaktır.
Bir Müslüman yaşadığı ülkenin dilini öğrenmeli, hukukuna saygı göstermeli,
demokratik haklarını kullanmalı, çocuklarının eğitimine önem vermeli ve
toplumsal sorumluluklardan kaçmamalıdır.
Irkçılığa karşı çıkarken kendisi de ırkçılık yapmamalıdır. Din özgürlüğü
isterken başkalarının din özgürlüğünü inkâr etmemelidir. Adalet isterken
yalnızca kendisi için değil, herkes için istemelidir.
Nitekim Kur’an şöyle buyurur:
"Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan
çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletli davranmanızı
yasaklamaz." (Mümtehine, 60/8)
Bu ayet, farklı inanç mensuplarıyla ilişkilerde iyilik ve adaletin önemini
açıkça ortaya koymaktadır.
Avrupa'da bir Müslümanın cihadı, kendi inancını özgürce yaşarken
başkalarının da aynı özgürlüğe sahip olmasını savunmak olmalıdır.
Çünkü hak yalnızca bize ait değildir. Adalet de yalnızca bizim için
istenemez.
SONUÇ
Cihadı yeniden düşünmek zorundayız.
Ancak bunu yaparken ne tarihî gerçekleri gizlemeli ne de Kur’an'ın
hükümlerini bugünün şartlarından bağımsız değerlendirmeliyiz.
Cihadın tarih boyunca askerî bir boyutu olmuştur. Bu gerçeği yok sayamayız.
Fakat onu yalnızca savaşla özdeşleştirmek de Kur’an'ın kullandığı kavramın
anlamını daraltmaktır.
Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlar ortadadır. Savaşlar,
yoksulluk, açlık, çevre felaketleri, ırkçılık, ayrımcılık, cehalet ve
adaletsizlik...
Bütün bunların karşısında Müslümanın sorumluluğu nedir?
Bir insan açlıktan ölürken, bir çocuk eğitimden mahrum kalırken, bir kadın
şiddete uğrarken, bir toplum hukuksuzluk altında ezilirken Müslüman bütün
bunlara seyirci kalabilir mi?
Kalamaz.
Öyleyse cihadı yalnızca geçmişte yapılan savaşların adı olarak değil, bugün
yerine getirilmesi gereken sorumlulukların da ahlâkî bir ifadesi olarak
düşünmeliyiz.
Cihad, başkalarının hayatına hükmetme hakkı değil, insanın kendi
sorumluluklarından kaçmama bilincidir.
Ve son sözümüz şudur:
Bugün Müslümanın en büyük mücadelelerinden biri, başkalarını kendisine
benzetmeye çalışmak değil; kendi inancının gerektirdiği adaleti, dürüstlüğü,
merhameti ve ahlâkı kendi hayatında görünür kılmaktır.
Çünkü insanlığa örnek olmanın yolu, insanları korkutmaktan değil, onlara
güven vermekten geçer.
……………………………….
DİPNOTLAR VE KAYNAKLAR
980. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 73
981. Muhammed İkbal, Cavidname Beyt: 786, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2014
982. Ebu Davud, Melahim, 17; İbn Mâce, Fiten, 20; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
C. 4, s.
983. Bernard Lewis, Islam in History, ldeas, Men and Events in the Middle
East, London, Alcove Press, 1973, s. 256-
314, 315; Beyhakî, Es-Sünenü’l-Kübrâ, C. 10, s. 91
984. Ankebût 29/69
985. Tevbe 9/24
986. Müddessir 74/2
987. Şuarâ 26/215
988. Nûr 24/62
989. Âl-i İmrân 3/103
990. Buhârî, Cihad, 2; Müslim, İmaret, 122
991. Buhârî, Cihad, 1; Müslim, İmaret, 110
992. Nisâ 4/59
993. Nisâ 4/95
994. Tevbe 9/24
995. Ebu Davud, Kitabu’l-İcare 54, 3462; Ahmed bin Hanbel, Müsned, C. 2, s.
42, 84
996. Nisâ 4/97-100
997. Enfâl 8/65
998. Enfâl 8/66
999. Bakara 2/204-205
1000. Nisâ 4/75
1001. Mâide 5/54
1002. Mâide 5/63
1003. Mâide 5/62
1004. Mâide 5/78-79
1005. Öztürk, Kur’an’daki İslâm, ilgili ayetlerin açıklaması
1006. Saff 61/10-11
1007. Tevbe 9/41
1008. Tevbe 9/123
1009. Tevbe 9/88
1010. Enfâl 8/39
1011. Tevbe 9/20
1012. Âl-i İmrân 3/104; Tevbe 9/122
1013. Nahl 16/125
Kaynaklar ve dipnotlar
- Kur’an-ı
Kerim: Furkân 25/52; Hac 22/39–40; Bakara 2/190–193, 2/256; Tevbe 9/4–6;
Yûnus 10/99; Mümtehine 60/8. Ayetlerin Türkçe ifadeleri anlam merkezli
verilmiştir.
- Fazlur
Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition,
University of Chicago Press, 1982, özellikle s. 5; tarihî bağlamdan genel
ilkelere ve yeniden günümüze uzanan yorum yöntemi.
- Fazlur
Rahman, Major Themes of the Qur'an (Ana Konularıyla Kur’an); Kur’an'ın
temel konularını bütüncül okuma yaklaşımı.
- Muhammed
Esed, The Message of the Qur'an (Kur’an Mesajı), Bakara 2/190–193
ayetlerine ilişkin açıklamalar.
- Taberî,
Câmiʿu'l-beyân, Furkân 25/52 tefsiri; Kur’an ile gerçekleştirilen
mücadeleye ilişkin rivayetler.