22 Eylül 2026 Salı

ELİF ERALP; BERLİN EYALET BAŞBAKANI 2026

 

BİR ZAMANLAR MİSAFİRDİK… ŞİMDİ ALMANYA'NIN GELECEĞİNİ BİRLİKTE İNŞA EDİYORUZ

Elif Eralp Berlin'de Birinci Oldu; Ne de Güzel Oldu

Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLİN

Sevinmek hakkımız. Hem de gönülden sevinmek. Ama şımarmadan. Kimseye tepeden bakmadan. Kimseyi ötekileştirmeden. Çünkü bizim hikâyemiz dün başlamadı. Almanya ile Türklerin hikâyesi de 1961'de başlamadı. Çok daha eskilere gidiyor.

Rivayet edilen tarihî kayıtlara göre Selçuklu ordusunda görev yapan Mehmet Sadık Selim Sultan, 13. yüzyılın sonlarında Haçlılar tarafından esir alındı. Yollar onu Halep'ten Beyrut'a, oradan Kıbrıs'a, Cenova'ya ve nihayet Almanya'ya kadar getirdi.
Sonra başka Türkler geldi bu topraklara. 1683 Viyana Kuşatmasının ardından esir alınarak getirilen Osmanlılar oldu. Bazıları vaftiz edildi. Bazıları saraylarda görev aldı. Bazıları burada evlendi, çor çocuk sahibi oldu. Burada öldü. Buraya gömüldü.
Sonra tüccarlar geldi. Öğrenciler geldi. Subaylar geldi. Mühendisler geldi. Doktorlar geldi.

Ve takvimler 30 Ekim 1961'i gösterdiğinde bu defa başka bir kapı açıldı. Türkiye ile Federal Almanya arasında İşgücü Anlaşması imzalandı. Onlara bir isim verdiler: Gastarbeiter. Misafir işçi. Aslında kelimenin içinde her şey vardı. İşçiydiler. Ve misafirdiler. Yani çalışacaklar, para kazanacaklar, Alman ekonomisine katkıda bulunacaklar ve sonra memleketlerine döneceklerdi.

Öyle olmadı. Geldiler. Madenlere indiler. Fabrikaların kapısından girdiler. Ford'da, Mercedes'te, Siemens'te çalıştılar. Demir döktüler. Kömür çıkardılar. Gece vardiyasına kaldılar. Almanca bilmiyorlardı. Ceplerinde sözlük taşıdılar. Bazen anlatamadılar dertlerini. Bazen anlamadılar kendilerine söyleneni. Tahta bavulları vardı. İşçi yurtlarında kaldılar. Memlekette bıraktıkları çocuklarının fotoğraflarını dolaplarının kapağına astılar.

Bir gün döneceklerdi. Hep öyle söylediler. Biraz para biriktireceklerdi. Bir ev alacaklardı. Bir traktör alacaklardı. Sonra döneceklerdi. Dönemediler. Çünkü hayatın hesabı insanın hesabına uymadı.

Ardından eşleri geldi. Çocukları geldi. Aileler kuruldu. Mahalleler oluştu. Camiler açıldı. Dernekler kuruldu. Bakkallar, lokantalar, işyerleri açıldı. Çocuklar okula başladı. O çocukların çocukları üniversiteye gitti. Doktor oldular. Mühendis oldular. Öğretmen oldular. Hâkim oldular. Avukat oldular. Profesör oldular. Milletvekili oldular. Belediye Başkanı oldular. Bakan oldular. Ve sonunda başbakan oldular.

Cem Özdemir, 13 Mayıs 2026'da Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanlığı görevine seçildi. Bir işçi göçü hikâyesinin nerelere ulaşabileceğinin sembollerinden biri oldu.

Şimdi Berlin'de yeni bir sayfa açılıyor. 20 Eylül 2026 Berlin Eyalet seçimlerinde Elif Eralp'in başını çektiği Die Linke yüzde 25,7 oyla seçimin birinci partisi oldu. Elif Eralp kendi seçim bölgesinde de yüzde 50,4 oy alarak doğrudan Berlin Temsilciler Meclisi'ne seçildi. Şimdi önünde koalisyon görüşmeleri var. Ardından Berlin Temsilciler Meclisi'nin seçeceği Eyalet Başbakanlığı makamı var. Henüz o koltuğa oturmadı. Ama kapı ardına kadar açıldı.

İşte ben buna seviniyorum. Partisine oy verdiğim veya onun bütün siyasî düşüncelerini paylaştığım için değil. Mesele benim için bundan daha büyük. Bir göç hikâyesinin vardığı yere bakıyorum. Bir zamanlar Almanca bilmeyen annelerin ve babaların çocuklarının, torunlarının bugün Almanya'nın yönetiminde sorumluluk alabilecek noktaya gelmesine bakıyorum. Ve seviniyorum. Ne de güzel oldu diyorum.

Çünkü Almanya artık yalnız Hans'ın, Helmut'un, Wolfgang'ın Almanya'sı değildir. Ayşe'nin de Almanya'sıdır. Mehmet'in de. Fatma'nın da. Cem'in de. Elif'in de. Bu ülkede yarım asrı aşkın süredir yaşayan, çalışan, vergi veren, çocuk yetiştiren, üreten ve bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonların da Almanya'sıdır. Türkler artık bu ülkenin geçici misafirleri değildir. Bu toplumun kalıcı unsurlarından biridir.

Burada üzerinde özellikle durmamız gereken başka bir gerçek daha var. Almanya'nın tarihî ve kültürel kökleri büyük ölçüde Hristiyanlıkla şekillenmiştir. Almanya'daki Türk toplumunun büyük çoğunluğu ise Müslümandır. Kur'an, Hristiyanları ve Yahudileri Ehl-i Kitap diye isimlendirir. Müslümanlar da kendilerini Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e uzanan vahiy geleneğinin devamında görürler. Yani birbirimize bütünüyle yabancı değiliz. Aynı değiliz elbette. İnançlarımız arasında önemli farklılıklar vardır. Fakat birbirimizi tanımaya, birbirimize adaletle davranmaya ve iyilikte buluşmaya yetecek kadar da ortak değerimiz vardır.

Hele bugün… Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, antisemitizmin, İslam düşmanlığının ve ötekileştirmenin yeniden yükseldiği bir dünyada bunun kıymeti daha da büyüktür. Hristiyan ile Müslümanın birbirinden korktuğu değil; birbirinin hukukunu koruduğu bir Almanya… Kilisenin camiden, caminin kiliseden rahatsız olmadığı; aksine haksızlık karşısında birbirinin yanında durabildiği bir Almanya… İnsanları kökenlerine göre ayırmayan, farklılıkları tehdit değil zenginlik kabul eden bir Almanya… İşte dünyaya verilebilecek en güzel cevaplardan biri budur.

İncil'in Dağ Vaazı'nda Hz. İsa'nın şu sözü aktarılır: “Ne mutlu barışı sağlayanlara; çünkü onlara Tanrı'nın çocukları denecek.” (Matta 5:9). Kur'an ise insanlığın farklı milletler ve topluluklar halinde yaratılmasının hikmetini şöyle açıklar: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık; tanışasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı sorumluluğu en fazla olanınızdır.” (Hucurât, 49/13).

Dikkat edelim: Kur'an “tanışasınız diye” diyor. Kavga edesiniz diye değil. Birbirinizi aşağılayasınız diye değil. Birbirinizin ülkesini, dilini, rengini veya inancını küçümseyesiniz diye hiç değil. Tanışmak… Anlamak… Birbirinin hukukunu gözetmek… İşte Almanya'nın geleceğinde Hristiyanların ve Müslümanların birlikte başarabilecekleri en önemli işlerden biri de budur.

Belki Almanya'nın önünde tarihî bir imkân vardır. Hristiyanı, Müslümanı, Yahudisi, inananı ve inanmayanıyla; Almanı, Türkü ve başka köklerden gelen milyonlarıyla ortak hukuk altında huzur içinde yaşayabilen bir toplum oluşturmak. Kimsenin dininden vazgeçmesini istemeden. Kimsenin kimliğini eritmeden. Aynılaşmadan birlikte yaşayabilmek. Asıl medeniyet işte  budur.

Türklerin siyasette daha fazla sorumluluk almalarını bu nedenle yalnızca “Türklerin başarısı” olarak okumak eksik olur. Bu, aynı zamanda Alman demokrasisinin de sınavıdır. Bir ülkede göçmen olarak işe başlayan bir insanın torunu, bir gün o ülkenin yönetiminde söz sahibi olabiliyorsa orada sosyal hareketlilik adına dikkate değer bir hikâye vardır. Fakat o makama gelen kişinin de kendisini yalnız Türklerin, yalnız Müslümanların veya yalnız kendisine oy verenlerin temsilcisi olarak görmemesi gerekir. Devlet yönetmek, herkese adaletle yaklaşmayı gerektirir.

Aidiyet de zaten budur. Bir ülkeye ait olmak yalnızca o ülkenin nimetlerinden faydalanmak değildir. O ülkenin derdiyle dertlenmektir. Vergisini vermektir. Hukukuna saygı göstermektir. Komşusunu sahiplenmektir. Çocuğunun eğitimine kafa yormaktır. Sokağına sahip çıkmaktır. Yanlış gördüğünde konuşmak, doğru gördüğünde desteklemektir. Ve gerektiğinde elini taşın altına koymaktır.

Bugün artık o taşın altına daha fazla elimizi koymak zorundayız. Çünkü dünya değişiyor. Hem de baş döndürücü bir hızla. Yapay zekâ, dijitalleşme, robot teknolojileri, biyoteknoloji, iklim değişikliği, göç, yaşlanan nüfus, enerji meselesi, savaşlar, yeni yoksulluk biçimleri ve yeni yalnızlıklar… İnsanlık yeni bir çağın kapısında. Bunu görmek lazım.

Bu yeni dünyayı yalnızca teknolojinin gözüyle okumak yetmez. İnsanın gözüyle de okumak gerekir. Ahlâkın gözüyle. Vicdanın gözüyle. Farklı kültürlerin birikimiyle. İşte tam burada Almanya'daki Türklerin önünde tarihî bir sorumluluk bulunduğuna inanıyorum. Çünkü biz iki dünyanın tecrübesini taşıyoruz. Doğu'yu biliyoruz. Batı'yı biliyoruz. İstanbul'u biliyoruz. Berlin'i biliyoruz. Anadolu'nun mahallesini de biliyoruz, Avrupa'nın metropolünü de. Dedemizin hikâyesini de biliyoruz, torunumuzun dijital dünyasını da.

Bu küçümsenecek bir birikim değildir. Tam tersine Almanya'nın geleceği için büyük bir zenginliktir. Dijitalleşen dünyaya Türklerin gözüyle de bakabilmek; kendi tarihî ve kültürel birikimimizi Alman toplumunun bilim, hukuk, disiplin ve demokratik tecrübesiyle buluşturabilmek büyük bir imkândır. Almanya'nın geleceğinin inşasında bizim de aklımızın, emeğimizin, kültürümüzün, inancımızın ve vicdanımızın bulunması gurur vericidir.

Bizim çocuklarımızın görevi artık sadece “başarılı bir göçmen” olmak değildir. Daha fazlasıdır; Almanya'nın geleceğinin inşasına katkıda bulunmaktır. Bilimde, teknolojide, sanatta, eğitimde, ekonomide, siyasette ve en önemlisi ahlâkta. Çünkü teknoloji büyürken insan küçülürse bunun adına ilerleme diyemeyiz. Yapay zekâ gelişirken vicdan gerilerse insanlık kazanmış olmaz. Dijital dünya sınırları kaldırırken insanlar birbirlerine yabancılaşıyorsa ortada düşünmemiz gereken ciddi bir mesele vardır.

Belki bizim tarihî tecrübemiz tam da burada işe yarayacaktır. Aileyi bilen, komşuluğu bilen, dayanışmayı bilen, büyüğe hürmeti, küçüğe merhameti bilen, aynı sofranın etrafında oturmayı bilen bir kültürün çocukları olarak modern Almanya'ya söyleyecek sözümüz olmalıdır. Ama önce kendimiz o değerleri yaşayacağız.

İşte Elif Eralp'in Berlin seçimlerinde elde ettiği başarıya ben biraz da buradan bakıyorum. Berlin'in 2026 bütçesi yaklaşık 45,5 milyar Euro. Eğer koalisyon görüşmeleri sonunda Elif Eralp Berlin Eyalet Başbakanlığına seçilirse, yaklaşık dört milyon insanın yaşadığı bir dünya şehrinin hükümetinin başında büyük bir siyasî sorumluluk üstlenecek. Kolay değil. Böyle bir şehri yönetmek makam sahibi olmak değildir. Vebal almaktır.

Onun için sevincimizin yanına duamızı da koyalım. Başarılı olsun. Adaletli olsun. Liyakati esas alsın. Kendisini yalnızca kendisine benzeyenlerin değil, bütün Berlinlilerin sorumluluğunu taşıyan bir siyasetçi olarak görsün. Türk kökenli olması bizim için bir sevinç sebebi olabilir. Fakat başarılı olup olmadığının ölçüsü kökeni değil, yaptığı iş olacaktır. Bunu da unutmayalım.

Çünkü bizim ihtiyacımız sembollerden daha fazlasıdır. Başarılı insanlara ihtiyacımız var. Ahlâklı insanlara. Adaletli yöneticilere. İşini bilenlere. Kamu malına kendi malından daha fazla hassasiyet gösterenlere. İnsanı kimliğine göre değil, insan olduğu için değerli görenlere.

Onun için sevinelim. Ama şımarmayalım. “Berlin'i Türkler aldı” gibi anlamsız hamasetlere hiç girmeyelim. Kimse bir yerleri almadı. Kimse birilerini yenmedi. Berlin yine Berlin. Almanya yine Almanya. Sadece bu ülkenin hikâyesine yeni insanlar katıldı. Bir zamanların misafirlerinin çocukları artık evin sorumluluğunu paylaşmaya başladı.

Bence asıl güzel olan budur.

Dedelerimiz fabrikalarda Almanya'nın kalkınmasına omuz verdiler. Babalarımız dükkânlar açtılar. Annelerimiz fabrikalarda çalışırken çocuk büyüttüler. Biz dernekler kurduk. Camiler yaptık. Gazeteler çıkardık. Çocuklarımız üniversitelere gittiler. Şimdi torunlarımız laboratuvarlarda, hastanelerde, şirketlerde, üniversitelerde, parlamentolarda ve hükümetlerde görev alıyorlar.

Hikâye devam ediyor.

1279'dan 1683'e… 1961'den 2026'ya…

Uzun bir yol.

Bir zamanlar bize, “Hoş geldiniz, misafir işçiler” denilmişti. Bugün ise çocuklarımızın önünde başka bir cümle duruyor:

Hoş geldiniz değil… Sorumluluk alın.

Çünkü artık misafir değilsiniz.

Bu ülkenin geleceğinde sizin de emeğiniz, sözünüz ve sorumluluğunuz var.

Cem Özdemir Baden-Württemberg'de… Elif Eralp Berlin'in kapısında… Yarın başka isimler başka şehirlerde. İsimlerin önemi yok. Önemli olan yolun açılmasıdır. Ve o yolda yürüyenlerin nereden geldiklerini unutmamasıdır.

Hristiyanıyla, Müslümanıyla, Yahudisiyle; inananıyla, inanmayanıyla el ele vererek daha adaletli, daha huzurlu ve daha insanca bir Almanya inşa edebilirsek, bundan yalnız Almanya kazanmaz.

Irkçılığın yeniden sesini yükselttiği dünyaya da güzel bir cevap vermiş oluruz.

Sevinelim.

Şükredelim.

Çalışalım.

Ama asla şımarmayalım.

Çünkü asıl başarı makama gelmek değil;

o makamdan ayrılırken arkanızdan “İyi ki gelmişti” dedirtebilmektir. Yolun açık olsun Elif. Duamız seninledir…

GEMEINSAM DIE ZUKUNFT DEUTSCHLANDS

Elif Eralp wurde in Berlin Erste – wie schön, dass es so gekommen ist

Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLIN

Wir dürfen uns freuen. Und zwar von Herzen. Aber ohne überheblich zu werden. Ohne auf andere herabzusehen. Ohne jemanden auszugrenzen. Denn unsere Geschichte hat nicht erst gestern begonnen. Auch die Geschichte der Türken in Deutschland begann nicht erst 1961. Sie reicht viel weiter zurück.

Überlieferten historischen Berichten zufolge geriet Mehmet Sadık Selim Sultan, der im Heer der Seldschuken diente, gegen Ende des 13. Jahrhunderts in die Gefangenschaft der Kreuzfahrer. Sein Weg führte ihn von Aleppo nach Beirut, von dort nach Zypern, weiter nach Genua und schließlich nach Deutschland.

Dann kamen andere Türken in dieses Land. Nach der Belagerung Wiens im Jahre 1683 wurden Osmanen als Gefangene nach Deutschland gebracht. Einige wurden getauft. Einige traten in den Dienst an Fürstenhöfen. Einige heirateten hier und gründeten Familien. Sie starben hier. Sie wurden hier begraben.

Dann kamen Kaufleute. Studenten kamen. Offiziere kamen. Ingenieure kamen. Ärzte kamen.

Und als der Kalender den 30. Oktober 1961 zeigte, öffnete sich diesmal eine andere Tür. Zwischen der Türkei und der Bundesrepublik Deutschland wurde das Anwerbeabkommen geschlossen. Man gab diesen Menschen einen Namen: Gastarbeiter.

Gastarbeiter.

Eigentlich steckte in diesem Wort schon alles.

Sie waren Arbeiter.

Und sie waren Gäste.

Das bedeutete: Sie sollten arbeiten, Geld verdienen, ihren Beitrag zur deutschen Wirtschaft leisten und anschließend wieder in ihre Heimat zurückkehren.

Doch so kam es nicht.

Sie kamen. Sie stiegen hinab in die Bergwerke. Sie gingen durch die Tore der Fabriken. Sie arbeiteten bei Ford, Mercedes und Siemens. Sie gossen Metall. Sie förderten Kohle. Sie arbeiteten in Nachtschichten. Sie konnten kein Deutsch. Sie trugen Wörterbücher in ihren Taschen. Manchmal konnten sie ihre Sorgen nicht erklären. Manchmal verstanden sie nicht, was man ihnen sagte. Sie hatten einfache Koffer. Sie lebten in Arbeiterwohnheimen. Die Fotos ihrer Kinder, die sie in der Heimat zurückgelassen hatten, hängten sie an die Türen ihrer Spinde.

Eines Tages würden sie zurückkehren.

Das sagten sie immer.

Sie wollten ein wenig Geld sparen.

Ein Haus kaufen.

Einen Traktor kaufen.

Und dann zurückkehren.

Sie kehrten nicht zurück.

Denn die Rechnung des Lebens ging mit der Rechnung des Menschen nicht auf.

Dann kamen ihre Ehefrauen. Ihre Kinder kamen. Familien wurden gegründet. Wohnviertel entstanden. Moscheen wurden eröffnet. Vereine wurden gegründet. Lebensmittelgeschäfte, Restaurants und Unternehmen entstanden. Die Kinder gingen zur Schule. Die Kinder dieser Kinder besuchten die Universitäten. Sie wurden Ärzte. Ingenieure. Lehrer. Richter. Rechtsanwälte. Professoren. Abgeordnete. Bürgermeister. Minister.

Und schließlich wurden sie Ministerpräsidenten.

Cem Özdemir wurde am 13. Mai 2026 zum Ministerpräsidenten von Baden-Württemberg gewählt. Er wurde zu einem der Symbole dafür, wohin die Geschichte einer Arbeitsmigration führen kann.

Nun wird in Berlin eine neue Seite aufgeschlagen.

Bei der Wahl zum Berliner Abgeordnetenhaus am 20. September 2026 wurde Die Linke unter der Führung von Elif Eralp mit 25,7 Prozent der Stimmen stärkste Partei. Elif Eralp selbst gewann ihren Wahlkreis mit 50,4 Prozent der Stimmen direkt und zog in das Berliner Abgeordnetenhaus ein.

Nun stehen Koalitionsverhandlungen vor ihr.

Danach steht die Wahl zum Amt der Regierenden Bürgermeisterin durch das Berliner Abgeordnetenhaus an.

Noch sitzt sie nicht auf diesem Stuhl.

Aber die Tür steht weit offen.

Genau darüber freue ich mich.

Nicht deshalb, weil ich ihre Partei gewählt hätte oder weil ich alle ihre politischen Vorstellungen teilen würde.

Für mich geht es um etwas Größeres.

Ich schaue darauf, wohin eine Migrationsgeschichte geführt hat.

Ich schaue darauf, dass die Kinder und Enkel jener Mütter und Väter, die einst kein Deutsch konnten, heute an einem Punkt angekommen sind, an dem sie Verantwortung für die Regierung Deutschlands und seiner Länder übernehmen können.

Und ich freue mich.

Wie schön, sage ich.

Denn Deutschland ist heute nicht mehr nur das Deutschland von Hans, Helmut und Wolfgang.

Es ist auch das Deutschland von Ayşe.

Von Mehmet.

Von Fatma.

Von Cem.

Und von Elif.

Es ist auch das Deutschland von Millionen Menschen, die seit mehr als einem halben Jahrhundert in diesem Land leben, arbeiten, Steuern zahlen, Kinder großziehen, produzieren und einen Teil der Last dieses Landes auf ihren Schultern tragen.

Die Türken sind keine vorübergehenden Gäste dieses Landes mehr.

Sie sind ein dauerhafter Bestandteil dieser Gesellschaft.

An dieser Stelle gibt es noch eine weitere Tatsache, auf die wir besonders hinweisen sollten. Deutschlands historische und kulturelle Wurzeln sind in hohem Maße vom Christentum geprägt. Die große Mehrheit der türkischen Gemeinschaft in Deutschland hingegen ist muslimisch. Der Koran bezeichnet Christen und Juden als „Leute der Schrift“ – Ahl al-Kitāb. Auch die Muslime verstehen sich als Teil einer Offenbarungstradition, die sich über Abraham, Moses und Jesus bis zu Mohammed erstreckt.

Wir sind einander also nicht völlig fremd.

Natürlich sind wir nicht gleich.

Zwischen unseren Glaubensüberzeugungen bestehen bedeutende Unterschiede.

Aber wir besitzen genügend gemeinsame Werte, um einander kennenzulernen, einander gerecht zu behandeln und uns im Guten zu begegnen.

Gerade heute…

In einer Welt, in der Rassismus, Fremdenfeindlichkeit, Antisemitismus, Muslimfeindlichkeit und Ausgrenzung wieder zunehmen, gewinnt dies noch größere Bedeutung.

Ein Deutschland, in dem Christen und Muslime keine Angst voreinander haben, sondern die Rechte des jeweils anderen schützen…

Ein Deutschland, in dem sich Kirche und Moschee nicht gegenseitig als Störung empfinden, sondern bei Ungerechtigkeit füreinander einstehen können…

Ein Deutschland, das Menschen nicht nach ihrer Herkunft trennt und Unterschiede nicht als Bedrohung, sondern als Bereicherung versteht…

Das wäre eine der schönsten Antworten, die man der Welt geben könnte.

In der Bergpredigt des Evangeliums wird von Jesus folgendes Wort überliefert:

„Selig sind, die Frieden stiften; denn sie werden Gottes Kinder heißen.“
(Matthäus 5,9)

Der Koran wiederum erklärt den Sinn der Verschiedenheit von Völkern und Gemeinschaften mit folgenden Worten:

„O ihr Menschen! Wir haben euch aus einem Mann und einer Frau erschaffen und euch zu Völkern und Stämmen gemacht, damit ihr einander kennenlernt. Wahrlich, der Angesehenste von euch bei Allah ist der Gottesfürchtigste unter euch.“
(Koran, Sure al-Hudschurāt 49,13)

Achten wir darauf:

Der Koran sagt: „damit ihr einander kennenlernt.“

Nicht, damit ihr miteinander streitet.

Nicht, damit ihr einander erniedrigt.

Und schon gar nicht, damit ihr das Land, die Sprache, die Hautfarbe oder den Glauben des anderen geringschätzt.

Einander kennenlernen…

Einander verstehen…

Die Rechte des anderen achten…

Genau darin liegt eine der wichtigsten Aufgaben, die Christen und Muslime für die Zukunft Deutschlands gemeinsam bewältigen können.

Vielleicht steht Deutschland heute vor einer historischen Chance.

Eine Gesellschaft aufzubauen, in der Christen, Muslime, Juden, Gläubige und Nichtgläubige, Deutsche, Türken und Millionen Menschen anderer Herkunft unter einem gemeinsamen Recht friedlich miteinander leben können.

Ohne von irgendjemandem zu verlangen, seinen Glauben aufzugeben.

Ohne die Identität eines Menschen aufzulösen.

Gemeinsam leben, ohne gleich werden zu müssen.

Genau das ist Zivilisation.

Dass Türken zunehmend politische Verantwortung übernehmen, nur als einen „Erfolg der Türken“ zu betrachten, wäre deshalb zu kurz gegriffen.

Es ist zugleich auch eine Bewährungsprobe für die deutsche Demokratie.

Wenn der Enkel eines Menschen, der einst als Arbeitsmigrant in ein Land kam, eines Tages an der politischen Führung dieses Landes beteiligt sein kann, dann erzählt dies eine bemerkenswerte Geschichte gesellschaftlicher Teilhabe und sozialen Aufstiegs.

Wer jedoch ein solches Amt übernimmt, darf sich nicht nur als Vertreter der Türken, nur der Muslime oder nur der eigenen Wähler verstehen.

Einen Staat zu führen bedeutet, allen Menschen mit Gerechtigkeit zu begegnen.

Genau das bedeutet Zugehörigkeit. Zu einem Land zu gehören bedeutet nicht nur, von den Möglichkeiten dieses Landes zu profitieren. Es bedeutet, sich seine Sorgen zu eigen zu machen. Steuern zu zahlen. Seine Rechtsordnung zu achten. Für den Nachbarn einzustehen. Sich Gedanken über die Bildung der eigenen Kinder zu machen. Verantwortung für die eigene Straße und das eigene Umfeld zu übernehmen. Das Wort zu erheben, wenn man etwas Falsches sieht, und das Richtige zu unterstützen. Und wenn es notwendig ist, selbst Verantwortung zu übernehmen und mit anzupacken.

Heute müssen wir noch stärker mit anpacken.

Denn die Welt verändert sich.

Und zwar in atemberaubender Geschwindigkeit.

Künstliche Intelligenz, Digitalisierung, Robotertechnologien, Biotechnologie, Klimawandel, Migration, eine alternde Bevölkerung, Energiefragen, Kriege, neue Formen der Armut und neue Formen der Einsamkeit…

Die Menschheit steht an der Schwelle eines neuen Zeitalters.

Das müssen wir erkennen.

Es reicht nicht, diese neue Welt nur mit den Augen der Technologie zu betrachten.

Wir müssen sie auch mit den Augen des Menschen betrachten.

Mit den Augen der Moral.

Mit den Augen des Gewissens.

Und mit der Erfahrung unterschiedlicher Kulturen.

Genau an diesem Punkt, so glaube ich, tragen die Türken in Deutschland eine historische Verantwortung.

Denn wir tragen die Erfahrung zweier Welten in uns.

Wir kennen den Osten.

Wir kennen den Westen.

Wir kennen Istanbul.

Wir kennen Berlin.

Wir kennen das Leben in den Straßen und Vierteln Anatoliens ebenso wie das Leben in den Metropolen Europas.

Wir kennen die Geschichte unseres Großvaters.

Und wir kennen die digitale Welt unseres Enkels.

Das ist keine Erfahrung, die man geringschätzen sollte.

Im Gegenteil.

Sie ist ein großer Reichtum für die Zukunft Deutschlands.

Die digitalisierte Welt auch mit den Augen der Türken betrachten zu können; unsere eigene historische und kulturelle Erfahrung mit Wissenschaft, Rechtsstaatlichkeit, Disziplin und demokratischer Erfahrung der deutschen Gesellschaft zusammenzuführen – darin liegt eine große Chance.

Dass auch unser Verstand, unsere Arbeit, unsere Kultur, unser Glaube und unser Gewissen beim Aufbau der Zukunft Deutschlands ihren Platz haben, erfüllt uns mit Stolz.

Die Aufgabe unserer Kinder besteht heute nicht mehr nur darin, ein „erfolgreicher Migrant“ zu sein.

Sie geht darüber hinaus:

Sie sollen am Aufbau der Zukunft Deutschlands mitwirken.

In der Wissenschaft.

In der Technologie.

In der Kunst.

In der Bildung.

In der Wirtschaft.

In der Politik.

Und vor allem in der Moral.

Denn wenn die Technologie wächst, während der Mensch kleiner wird, können wir das nicht Fortschritt nennen.

Wenn sich die künstliche Intelligenz weiterentwickelt, während das Gewissen zurückgeht, hat die Menschheit nichts gewonnen.

Wenn die digitale Welt Grenzen beseitigt, während sich die Menschen immer fremder werden, dann gibt es etwas sehr Grundsätzliches, worüber wir nachdenken müssen.

Vielleicht kann gerade hier unsere historische Erfahrung von Bedeutung sein.

Als Kinder einer Kultur, die Familie kennt, Nachbarschaft kennt, Solidarität kennt, die Achtung vor den Älteren und Barmherzigkeit gegenüber den Jüngeren kennt und weiß, was es bedeutet, gemeinsam an einem Tisch zu sitzen, sollten wir dem modernen Deutschland etwas zu sagen haben.

Aber zuerst müssen wir selbst diese Werte leben.

Auch aus dieser Perspektive betrachte ich den Wahlerfolg von Elif Eralp in Berlin.

Der Berliner Haushalt für 2026 beträgt rund 45,5 Milliarden Euro.

Sollte Elif Eralp nach Abschluss der Koalitionsverhandlungen zur Regierenden Bürgermeisterin von Berlin gewählt werden, würde sie an der Spitze der Regierung einer Weltstadt mit rund vier Millionen Einwohnern eine enorme politische Verantwortung übernehmen.

Das ist keine leichte Aufgabe.

Eine solche Stadt zu regieren bedeutet nicht einfach, ein Amt zu besitzen.

Es bedeutet, Verantwortung auf sich zu nehmen.

Deshalb sollten wir neben unsere Freude auch unser Gebet stellen. Möge sie erfolgreich sein. Möge sie gerecht handeln. Möge sie Eignung und Leistung zum Maßstab machen. Möge sie sich nicht nur für diejenigen verantwortlich fühlen, die ihr ähnlich sind, sondern für alle Berlinerinnen und Berliner. Ihre türkische Herkunft mag für uns ein Grund zur Freude sein. Doch der Maßstab ihres Erfolges wird nicht ihre Herkunft sein, sondern das, was sie in ihrem Amt leistet. Auch das sollten wir nicht vergessen.

Denn wir brauchen mehr als Symbole.

Wir brauchen erfolgreiche Menschen.

Menschen mit moralischen Grundsätzen.

Gerechte Verantwortliche.

Menschen, die ihr Handwerk verstehen.

Menschen, die mit öffentlichem Eigentum noch sorgsamer umgehen als mit ihrem eigenen.

Menschen, die einen Menschen nicht aufgrund seiner Identität wertschätzen, sondern weil er ein Mensch ist.

Deshalb:

Freuen wir uns.

Aber werden wir nicht überheblich.

Lassen wir uns nicht auf sinnlose Parolen wie „Die Türken haben Berlin erobert“ ein.

Niemand hat irgendetwas erobert.

Niemand hat irgendjemanden besiegt.

Berlin bleibt Berlin.

Deutschland bleibt Deutschland.

Nur sind neue Menschen Teil der Geschichte dieses Landes geworden.

Die Kinder jener Menschen, die einst Gäste waren, beginnen nun, Verantwortung für das gemeinsame Haus zu übernehmen.

Genau darin liegt für mich das eigentlich Schöne.

Unsere Großväter halfen in den Fabriken beim Aufbau Deutschlands.

Unsere Väter eröffneten Geschäfte.

Unsere Mütter arbeiteten in Fabriken und zogen gleichzeitig ihre Kinder groß.

Wir gründeten Vereine.

Wir bauten Moscheen.

Wir gaben Zeitungen und Zeitschriften heraus.

Unsere Kinder gingen an die Universitäten.

Und heute arbeiten unsere Enkel in Laboren, Krankenhäusern, Unternehmen, Universitäten, Parlamenten und Regierungen.

Die Geschichte geht weiter.

Von 1279 bis 1683…

Von 1961 bis 2026…

Ein langer Weg.

Einst sagte man zu uns:

„Herzlich willkommen, Gastarbeiter.“

Heute steht vor unseren Kindern ein anderer Satz:

Nicht mehr: Herzlich willkommen …

Sondern: Übernehmt Verantwortung.

Denn ihr seid keine Gäste mehr.

Auch eure Arbeit, eure Stimme und eure Verantwortung gehören zur Zukunft dieses Landes.

Cem Özdemir in Baden-Württemberg…

Elif Eralp vor der Tür des Roten Rathauses in Berlin…

Morgen werden es andere Namen in anderen Städten sein.

Die Namen sind nicht das Entscheidende.

Entscheidend ist, dass sich der Weg geöffnet hat.

Und dass diejenigen, die diesen Weg gehen, niemals vergessen, woher sie gekommen sind.

Wenn es uns gelingt, als Christen, Muslime und Juden, als Gläubige und Nichtgläubige Hand in Hand ein gerechteres, friedlicheres und menschlicheres Deutschland aufzubauen, dann wird davon nicht nur Deutschland profitieren.

Wir würden damit zugleich einer Welt, in der der Rassismus wieder seine Stimme erhebt, eine eindrucksvolle Antwort geben.

Freuen wir uns.

Seien wir dankbar.

Arbeiten wir.

Aber werden wir niemals überheblich.

Denn der eigentliche Erfolg besteht nicht darin, ein Amt zu erreichen.

Der eigentliche Erfolg besteht darin, dass die Menschen, wenn man dieses Amt eines Tages verlässt, sagen:

„Wie gut, dass sie da war.“

Elif, möge dein Weg offen sein. Unsere Gebete begleiten dich …

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder