BİR ZAMANLAR MİSAFİRDİK… ŞİMDİ ALMANYA'NIN
GELECEĞİNİ BİRLİKTE İNŞA EDİYORUZ
Elif Eralp Berlin'de Birinci Oldu; Ne de Güzel
Oldu
Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLİN
Sevinmek hakkımız. Hem de gönülden sevinmek.
Ama şımarmadan. Kimseye tepeden bakmadan. Kimseyi ötekileştirmeden. Çünkü bizim
hikâyemiz dün başlamadı. Almanya ile Türklerin hikâyesi de 1961'de başlamadı.
Çok daha eskilere gidiyor.
Rivayet edilen tarihî kayıtlara göre Selçuklu
ordusunda görev yapan Mehmet Sadık Selim Sultan, 13. yüzyılın sonlarında
Haçlılar tarafından esir alındı. Yollar onu Halep'ten Beyrut'a, oradan
Kıbrıs'a, Cenova'ya ve nihayet Almanya'ya kadar getirdi.
Sonra başka Türkler geldi bu topraklara. 1683 Viyana Kuşatmasının ardından esir
alınarak getirilen Osmanlılar oldu. Bazıları vaftiz edildi. Bazıları saraylarda
görev aldı. Bazıları burada evlendi, çor çocuk sahibi oldu. Burada öldü. Buraya
gömüldü.
Sonra tüccarlar geldi. Öğrenciler geldi. Subaylar geldi. Mühendisler geldi.
Doktorlar geldi.
Ve takvimler 30 Ekim 1961'i gösterdiğinde bu
defa başka bir kapı açıldı. Türkiye ile Federal Almanya arasında İşgücü
Anlaşması imzalandı. Onlara bir isim verdiler: Gastarbeiter. Misafir işçi.
Aslında kelimenin içinde her şey vardı. İşçiydiler. Ve misafirdiler. Yani
çalışacaklar, para kazanacaklar, Alman ekonomisine katkıda bulunacaklar ve
sonra memleketlerine döneceklerdi.
Öyle olmadı. Geldiler. Madenlere indiler.
Fabrikaların kapısından girdiler. Ford'da, Mercedes'te, Siemens'te çalıştılar.
Demir döktüler. Kömür çıkardılar. Gece vardiyasına kaldılar. Almanca
bilmiyorlardı. Ceplerinde sözlük taşıdılar. Bazen anlatamadılar dertlerini.
Bazen anlamadılar kendilerine söyleneni. Tahta bavulları vardı. İşçi
yurtlarında kaldılar. Memlekette bıraktıkları çocuklarının fotoğraflarını
dolaplarının kapağına astılar.
Bir gün döneceklerdi. Hep öyle söylediler.
Biraz para biriktireceklerdi. Bir ev alacaklardı. Bir traktör alacaklardı.
Sonra döneceklerdi. Dönemediler. Çünkü hayatın hesabı insanın hesabına uymadı.
Ardından eşleri geldi. Çocukları geldi.
Aileler kuruldu. Mahalleler oluştu. Camiler açıldı. Dernekler kuruldu.
Bakkallar, lokantalar, işyerleri açıldı. Çocuklar okula başladı. O çocukların
çocukları üniversiteye gitti. Doktor oldular. Mühendis oldular. Öğretmen
oldular. Hâkim oldular. Avukat oldular. Profesör oldular. Milletvekili oldular.
Belediye Başkanı oldular. Bakan oldular. Ve sonunda başbakan oldular.
Cem Özdemir, 13 Mayıs 2026'da
Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanlığı görevine seçildi. Bir işçi göçü
hikâyesinin nerelere ulaşabileceğinin sembollerinden biri oldu.
Şimdi Berlin'de yeni bir sayfa açılıyor. 20 Eylül 2026 Berlin Eyalet
seçimlerinde Elif Eralp'in başını çektiği Die Linke yüzde 25,7 oyla seçimin
birinci partisi oldu. Elif Eralp kendi seçim bölgesinde de yüzde 50,4 oy alarak
doğrudan Berlin Temsilciler Meclisi'ne seçildi. Şimdi önünde koalisyon
görüşmeleri var. Ardından Berlin Temsilciler Meclisi'nin seçeceği Eyalet
Başbakanlığı makamı var. Henüz o koltuğa oturmadı. Ama kapı ardına kadar
açıldı.
İşte ben buna seviniyorum. Partisine oy
verdiğim veya onun bütün siyasî düşüncelerini paylaştığım için değil. Mesele
benim için bundan daha büyük. Bir göç hikâyesinin vardığı yere bakıyorum. Bir
zamanlar Almanca bilmeyen annelerin ve babaların çocuklarının, torunlarının
bugün Almanya'nın yönetiminde sorumluluk alabilecek noktaya gelmesine
bakıyorum. Ve seviniyorum. Ne de güzel oldu diyorum.
Çünkü Almanya artık yalnız Hans'ın, Helmut'un,
Wolfgang'ın Almanya'sı değildir. Ayşe'nin de Almanya'sıdır. Mehmet'in de.
Fatma'nın da. Cem'in de. Elif'in de. Bu ülkede yarım asrı aşkın süredir
yaşayan, çalışan, vergi veren, çocuk yetiştiren, üreten ve bu ülkenin yükünü
omuzlayan milyonların da Almanya'sıdır. Türkler artık bu ülkenin geçici
misafirleri değildir. Bu toplumun kalıcı unsurlarından biridir.
Burada üzerinde özellikle durmamız gereken
başka bir gerçek daha var. Almanya'nın tarihî ve kültürel kökleri büyük ölçüde
Hristiyanlıkla şekillenmiştir. Almanya'daki Türk toplumunun büyük çoğunluğu ise
Müslümandır. Kur'an, Hristiyanları ve Yahudileri Ehl-i Kitap diye
isimlendirir. Müslümanlar da kendilerini Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya
ve Hz. Muhammed'e uzanan vahiy geleneğinin devamında görürler. Yani birbirimize
bütünüyle yabancı değiliz. Aynı değiliz elbette. İnançlarımız arasında önemli
farklılıklar vardır. Fakat birbirimizi tanımaya, birbirimize adaletle
davranmaya ve iyilikte buluşmaya yetecek kadar da ortak değerimiz vardır.
Hele bugün… Irkçılığın, yabancı düşmanlığının,
antisemitizmin, İslam düşmanlığının ve ötekileştirmenin yeniden yükseldiği bir
dünyada bunun kıymeti daha da büyüktür. Hristiyan ile Müslümanın birbirinden
korktuğu değil; birbirinin hukukunu koruduğu bir Almanya… Kilisenin camiden,
caminin kiliseden rahatsız olmadığı; aksine haksızlık karşısında birbirinin
yanında durabildiği bir Almanya… İnsanları kökenlerine göre ayırmayan,
farklılıkları tehdit değil zenginlik kabul eden bir Almanya… İşte dünyaya
verilebilecek en güzel cevaplardan biri budur.
İncil'in Dağ Vaazı'nda Hz. İsa'nın şu sözü
aktarılır: “Ne mutlu barışı sağlayanlara; çünkü onlara Tanrı'nın çocukları
denecek.” (Matta 5:9). Kur'an ise insanlığın farklı milletler ve
topluluklar halinde yaratılmasının hikmetini şöyle açıklar: “Ey insanlar!
Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık; tanışasınız diye sizi
halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı
sorumluluğu en fazla olanınızdır.” (Hucurât, 49/13).
Dikkat edelim: Kur'an “tanışasınız diye”
diyor. Kavga edesiniz diye değil. Birbirinizi aşağılayasınız diye değil.
Birbirinizin ülkesini, dilini, rengini veya inancını küçümseyesiniz diye hiç
değil. Tanışmak… Anlamak… Birbirinin hukukunu gözetmek… İşte Almanya'nın
geleceğinde Hristiyanların ve Müslümanların birlikte başarabilecekleri en
önemli işlerden biri de budur.
Belki Almanya'nın önünde tarihî bir imkân
vardır. Hristiyanı, Müslümanı, Yahudisi, inananı ve inanmayanıyla; Almanı,
Türkü ve başka köklerden gelen milyonlarıyla ortak hukuk altında huzur içinde
yaşayabilen bir toplum oluşturmak. Kimsenin dininden vazgeçmesini istemeden.
Kimsenin kimliğini eritmeden. Aynılaşmadan birlikte yaşayabilmek. Asıl
medeniyet işte budur.
Türklerin siyasette daha fazla sorumluluk
almalarını bu nedenle yalnızca “Türklerin başarısı” olarak okumak eksik olur.
Bu, aynı zamanda Alman demokrasisinin de sınavıdır. Bir ülkede göçmen olarak
işe başlayan bir insanın torunu, bir gün o ülkenin yönetiminde söz sahibi
olabiliyorsa orada sosyal hareketlilik adına dikkate değer bir hikâye vardır.
Fakat o makama gelen kişinin de kendisini yalnız Türklerin, yalnız
Müslümanların veya yalnız kendisine oy verenlerin temsilcisi olarak görmemesi
gerekir. Devlet yönetmek, herkese adaletle yaklaşmayı gerektirir.
Aidiyet de zaten budur. Bir ülkeye ait olmak
yalnızca o ülkenin nimetlerinden faydalanmak değildir. O ülkenin derdiyle
dertlenmektir. Vergisini vermektir. Hukukuna saygı göstermektir. Komşusunu
sahiplenmektir. Çocuğunun eğitimine kafa yormaktır. Sokağına sahip çıkmaktır.
Yanlış gördüğünde konuşmak, doğru gördüğünde desteklemektir. Ve gerektiğinde
elini taşın altına koymaktır.
Bugün artık o taşın altına daha fazla elimizi
koymak zorundayız. Çünkü dünya değişiyor. Hem de baş döndürücü bir hızla. Yapay
zekâ, dijitalleşme, robot teknolojileri, biyoteknoloji, iklim değişikliği, göç,
yaşlanan nüfus, enerji meselesi, savaşlar, yeni yoksulluk biçimleri ve yeni
yalnızlıklar… İnsanlık yeni bir çağın kapısında. Bunu görmek lazım.
Bu yeni dünyayı yalnızca teknolojinin gözüyle
okumak yetmez. İnsanın gözüyle de okumak gerekir. Ahlâkın gözüyle. Vicdanın
gözüyle. Farklı kültürlerin birikimiyle. İşte tam burada Almanya'daki Türklerin
önünde tarihî bir sorumluluk bulunduğuna inanıyorum. Çünkü biz iki dünyanın
tecrübesini taşıyoruz. Doğu'yu biliyoruz. Batı'yı biliyoruz. İstanbul'u
biliyoruz. Berlin'i biliyoruz. Anadolu'nun mahallesini de biliyoruz, Avrupa'nın
metropolünü de. Dedemizin hikâyesini de biliyoruz, torunumuzun dijital
dünyasını da.
Bu küçümsenecek bir birikim değildir. Tam
tersine Almanya'nın geleceği için büyük bir zenginliktir. Dijitalleşen dünyaya
Türklerin gözüyle de bakabilmek; kendi tarihî ve kültürel birikimimizi Alman
toplumunun bilim, hukuk, disiplin ve demokratik tecrübesiyle buluşturabilmek
büyük bir imkândır. Almanya'nın geleceğinin inşasında bizim de aklımızın,
emeğimizin, kültürümüzün, inancımızın ve vicdanımızın bulunması gurur
vericidir.
Bizim çocuklarımızın görevi artık sadece
“başarılı bir göçmen” olmak değildir. Daha fazlasıdır; Almanya'nın geleceğinin
inşasına katkıda bulunmaktır. Bilimde, teknolojide, sanatta, eğitimde,
ekonomide, siyasette ve en önemlisi ahlâkta. Çünkü teknoloji büyürken insan
küçülürse bunun adına ilerleme diyemeyiz. Yapay zekâ gelişirken vicdan
gerilerse insanlık kazanmış olmaz. Dijital dünya sınırları kaldırırken insanlar
birbirlerine yabancılaşıyorsa ortada düşünmemiz gereken ciddi bir mesele
vardır.
Belki bizim tarihî tecrübemiz tam da burada
işe yarayacaktır. Aileyi bilen, komşuluğu bilen, dayanışmayı bilen, büyüğe
hürmeti, küçüğe merhameti bilen, aynı sofranın etrafında oturmayı bilen bir
kültürün çocukları olarak modern Almanya'ya söyleyecek sözümüz olmalıdır. Ama
önce kendimiz o değerleri yaşayacağız.
İşte Elif Eralp'in Berlin seçimlerinde elde
ettiği başarıya ben biraz da buradan bakıyorum. Berlin'in 2026 bütçesi yaklaşık
45,5 milyar Euro. Eğer koalisyon görüşmeleri sonunda Elif Eralp Berlin
Eyalet Başbakanlığına seçilirse, yaklaşık dört milyon insanın yaşadığı bir
dünya şehrinin hükümetinin başında büyük bir siyasî sorumluluk üstlenecek.
Kolay değil. Böyle bir şehri yönetmek makam sahibi olmak değildir. Vebal
almaktır.
Onun için sevincimizin yanına duamızı da
koyalım. Başarılı olsun. Adaletli olsun. Liyakati esas alsın. Kendisini
yalnızca kendisine benzeyenlerin değil, bütün Berlinlilerin sorumluluğunu
taşıyan bir siyasetçi olarak görsün. Türk kökenli olması bizim için bir sevinç
sebebi olabilir. Fakat başarılı olup olmadığının ölçüsü kökeni değil, yaptığı
iş olacaktır. Bunu da unutmayalım.
Çünkü bizim ihtiyacımız sembollerden daha
fazlasıdır. Başarılı insanlara ihtiyacımız var. Ahlâklı insanlara. Adaletli
yöneticilere. İşini bilenlere. Kamu malına kendi malından daha fazla hassasiyet
gösterenlere. İnsanı kimliğine göre değil, insan olduğu için değerli görenlere.
Onun için sevinelim. Ama şımarmayalım.
“Berlin'i Türkler aldı” gibi anlamsız hamasetlere hiç girmeyelim. Kimse bir
yerleri almadı. Kimse birilerini yenmedi. Berlin yine Berlin. Almanya yine
Almanya. Sadece bu ülkenin hikâyesine yeni insanlar katıldı. Bir zamanların
misafirlerinin çocukları artık evin sorumluluğunu paylaşmaya başladı.
Bence asıl güzel olan budur.
Dedelerimiz fabrikalarda Almanya'nın
kalkınmasına omuz verdiler. Babalarımız dükkânlar açtılar. Annelerimiz
fabrikalarda çalışırken çocuk büyüttüler. Biz dernekler kurduk. Camiler yaptık.
Gazeteler çıkardık. Çocuklarımız üniversitelere gittiler. Şimdi torunlarımız
laboratuvarlarda, hastanelerde, şirketlerde, üniversitelerde, parlamentolarda
ve hükümetlerde görev alıyorlar.
Hikâye devam ediyor.
1279'dan 1683'e… 1961'den 2026'ya…
Uzun bir yol.
Bir zamanlar bize, “Hoş geldiniz, misafir
işçiler” denilmişti. Bugün ise çocuklarımızın önünde başka bir cümle duruyor:
Hoş geldiniz değil… Sorumluluk alın.
Çünkü artık misafir değilsiniz.
Bu ülkenin geleceğinde sizin de emeğiniz,
sözünüz ve sorumluluğunuz var.
Cem Özdemir Baden-Württemberg'de… Elif Eralp
Berlin'in kapısında… Yarın başka isimler başka şehirlerde. İsimlerin önemi yok.
Önemli olan yolun açılmasıdır. Ve o yolda yürüyenlerin nereden geldiklerini
unutmamasıdır.
Hristiyanıyla, Müslümanıyla, Yahudisiyle;
inananıyla, inanmayanıyla el ele vererek daha adaletli, daha huzurlu ve daha
insanca bir Almanya inşa edebilirsek, bundan yalnız Almanya kazanmaz.
Irkçılığın yeniden sesini yükselttiği dünyaya
da güzel bir cevap vermiş oluruz.
Sevinelim.
Şükredelim.
Çalışalım.
Ama asla şımarmayalım.
Çünkü asıl başarı makama gelmek değil;
o makamdan ayrılırken arkanızdan “İyi ki
gelmişti” dedirtebilmektir. Yolun açık olsun Elif. Duamız seninledir…
GEMEINSAM DIE ZUKUNFT DEUTSCHLANDS
Elif Eralp wurde in Berlin Erste – wie schön, dass es so gekommen
ist
Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLIN
Wir
dürfen uns freuen. Und zwar von Herzen. Aber ohne überheblich zu werden. Ohne
auf andere herabzusehen. Ohne jemanden auszugrenzen. Denn unsere Geschichte hat
nicht erst gestern begonnen. Auch die Geschichte der Türken in Deutschland
begann nicht erst 1961. Sie reicht viel weiter zurück.
Überlieferten
historischen Berichten zufolge geriet Mehmet Sadık Selim Sultan, der im Heer
der Seldschuken diente, gegen Ende des 13. Jahrhunderts in die Gefangenschaft
der Kreuzfahrer. Sein Weg führte ihn von Aleppo nach Beirut, von dort nach
Zypern, weiter nach Genua und schließlich nach Deutschland.
Dann
kamen andere Türken in dieses Land. Nach der Belagerung Wiens im Jahre 1683
wurden Osmanen als Gefangene nach Deutschland gebracht. Einige wurden getauft.
Einige traten in den Dienst an Fürstenhöfen. Einige heirateten hier und
gründeten Familien. Sie starben hier. Sie wurden hier begraben.
Dann
kamen Kaufleute. Studenten kamen. Offiziere kamen. Ingenieure kamen. Ärzte
kamen.
Und
als der Kalender den 30. Oktober 1961 zeigte, öffnete sich diesmal eine andere
Tür. Zwischen der Türkei und der Bundesrepublik Deutschland wurde das
Anwerbeabkommen geschlossen. Man gab diesen Menschen einen Namen: Gastarbeiter.
Gastarbeiter.
Eigentlich
steckte in diesem Wort schon alles.
Sie
waren Arbeiter.
Und
sie waren Gäste.
Das
bedeutete: Sie sollten arbeiten, Geld verdienen, ihren Beitrag zur deutschen
Wirtschaft leisten und anschließend wieder in ihre Heimat zurückkehren.
Doch
so kam es nicht.
Sie
kamen. Sie stiegen hinab in die Bergwerke. Sie gingen durch die Tore der
Fabriken. Sie arbeiteten bei Ford, Mercedes und Siemens. Sie gossen Metall. Sie
förderten Kohle. Sie arbeiteten in Nachtschichten. Sie konnten kein Deutsch.
Sie trugen Wörterbücher in ihren Taschen. Manchmal konnten sie ihre Sorgen
nicht erklären. Manchmal verstanden sie nicht, was man ihnen sagte. Sie hatten
einfache Koffer. Sie lebten in Arbeiterwohnheimen. Die Fotos ihrer Kinder, die
sie in der Heimat zurückgelassen hatten, hängten sie an die Türen ihrer Spinde.
Eines
Tages würden sie zurückkehren.
Das
sagten sie immer.
Sie
wollten ein wenig Geld sparen.
Ein
Haus kaufen.
Einen
Traktor kaufen.
Und
dann zurückkehren.
Sie
kehrten nicht zurück.
Denn
die Rechnung des Lebens ging mit der Rechnung des Menschen nicht auf.
Dann
kamen ihre Ehefrauen. Ihre Kinder kamen. Familien wurden gegründet. Wohnviertel
entstanden. Moscheen wurden eröffnet. Vereine wurden gegründet.
Lebensmittelgeschäfte, Restaurants und Unternehmen entstanden. Die Kinder
gingen zur Schule. Die Kinder dieser Kinder besuchten die Universitäten. Sie
wurden Ärzte. Ingenieure. Lehrer. Richter. Rechtsanwälte. Professoren.
Abgeordnete. Bürgermeister. Minister.
Und
schließlich wurden sie Ministerpräsidenten.
Cem
Özdemir wurde am 13. Mai 2026 zum Ministerpräsidenten von Baden-Württemberg
gewählt. Er wurde zu einem der Symbole dafür, wohin die Geschichte einer
Arbeitsmigration führen kann.
Nun
wird in Berlin eine neue Seite aufgeschlagen.
Bei
der Wahl zum Berliner Abgeordnetenhaus am 20. September 2026 wurde Die Linke
unter der Führung von Elif Eralp mit 25,7 Prozent der Stimmen stärkste Partei.
Elif Eralp selbst gewann ihren Wahlkreis mit 50,4 Prozent der Stimmen direkt
und zog in das Berliner Abgeordnetenhaus ein.
Nun
stehen Koalitionsverhandlungen vor ihr.
Danach
steht die Wahl zum Amt der Regierenden Bürgermeisterin durch das Berliner
Abgeordnetenhaus an.
Noch
sitzt sie nicht auf diesem Stuhl.
Aber
die Tür steht weit offen.
Genau
darüber freue ich mich.
Nicht
deshalb, weil ich ihre Partei gewählt hätte oder weil ich alle ihre politischen
Vorstellungen teilen würde.
Für
mich geht es um etwas Größeres.
Ich
schaue darauf, wohin eine Migrationsgeschichte geführt hat.
Ich
schaue darauf, dass die Kinder und Enkel jener Mütter und Väter, die einst kein
Deutsch konnten, heute an einem Punkt angekommen sind, an dem sie Verantwortung
für die Regierung Deutschlands und seiner Länder übernehmen können.
Und
ich freue mich.
Wie
schön, sage ich.
Denn
Deutschland ist heute nicht mehr nur das Deutschland von Hans, Helmut und
Wolfgang.
Es
ist auch das Deutschland von Ayşe.
Von
Mehmet.
Von
Fatma.
Von
Cem.
Und
von Elif.
Es
ist auch das Deutschland von Millionen Menschen, die seit mehr als einem halben
Jahrhundert in diesem Land leben, arbeiten, Steuern zahlen, Kinder großziehen,
produzieren und einen Teil der Last dieses Landes auf ihren Schultern tragen.
Die
Türken sind keine vorübergehenden Gäste dieses Landes mehr.
Sie
sind ein dauerhafter Bestandteil dieser Gesellschaft.
An
dieser Stelle gibt es noch eine weitere Tatsache, auf die wir besonders
hinweisen sollten. Deutschlands historische und kulturelle Wurzeln sind in
hohem Maße vom Christentum geprägt. Die große Mehrheit der türkischen
Gemeinschaft in Deutschland hingegen ist muslimisch. Der Koran bezeichnet
Christen und Juden als „Leute der Schrift“ – Ahl al-Kitāb. Auch die
Muslime verstehen sich als Teil einer Offenbarungstradition, die sich über
Abraham, Moses und Jesus bis zu Mohammed erstreckt.
Wir
sind einander also nicht völlig fremd.
Natürlich
sind wir nicht gleich.
Zwischen
unseren Glaubensüberzeugungen bestehen bedeutende Unterschiede.
Aber
wir besitzen genügend gemeinsame Werte, um einander kennenzulernen, einander
gerecht zu behandeln und uns im Guten zu begegnen.
Gerade
heute…
In
einer Welt, in der Rassismus, Fremdenfeindlichkeit, Antisemitismus,
Muslimfeindlichkeit und Ausgrenzung wieder zunehmen, gewinnt dies noch größere
Bedeutung.
Ein
Deutschland, in dem Christen und Muslime keine Angst voreinander haben, sondern
die Rechte des jeweils anderen schützen…
Ein
Deutschland, in dem sich Kirche und Moschee nicht gegenseitig als Störung
empfinden, sondern bei Ungerechtigkeit füreinander einstehen können…
Ein
Deutschland, das Menschen nicht nach ihrer Herkunft trennt und Unterschiede
nicht als Bedrohung, sondern als Bereicherung versteht…
Das
wäre eine der schönsten Antworten, die man der Welt geben könnte.
In
der Bergpredigt des Evangeliums wird von Jesus folgendes Wort überliefert:
„Selig sind, die Frieden stiften; denn sie werden Gottes Kinder
heißen.“
(Matthäus 5,9)
Der
Koran wiederum erklärt den Sinn der Verschiedenheit von Völkern und
Gemeinschaften mit folgenden Worten:
„O ihr Menschen! Wir haben euch aus einem Mann und einer Frau
erschaffen und euch zu Völkern und Stämmen gemacht, damit ihr einander
kennenlernt. Wahrlich, der Angesehenste von euch bei Allah ist der
Gottesfürchtigste unter euch.“
(Koran, Sure al-Hudschurāt 49,13)
Achten
wir darauf:
Der
Koran sagt: „damit ihr einander kennenlernt.“
Nicht,
damit ihr miteinander streitet.
Nicht,
damit ihr einander erniedrigt.
Und
schon gar nicht, damit ihr das Land, die Sprache, die Hautfarbe oder den
Glauben des anderen geringschätzt.
Einander
kennenlernen…
Einander
verstehen…
Die
Rechte des anderen achten…
Genau
darin liegt eine der wichtigsten Aufgaben, die Christen und Muslime für die
Zukunft Deutschlands gemeinsam bewältigen können.
Vielleicht
steht Deutschland heute vor einer historischen Chance.
Eine
Gesellschaft aufzubauen, in der Christen, Muslime, Juden, Gläubige und
Nichtgläubige, Deutsche, Türken und Millionen Menschen anderer Herkunft unter
einem gemeinsamen Recht friedlich miteinander leben können.
Ohne
von irgendjemandem zu verlangen, seinen Glauben aufzugeben.
Ohne
die Identität eines Menschen aufzulösen.
Gemeinsam leben, ohne gleich werden zu müssen.
Genau
das ist Zivilisation.
Dass
Türken zunehmend politische Verantwortung übernehmen, nur als einen „Erfolg der
Türken“ zu betrachten, wäre deshalb zu kurz gegriffen.
Es
ist zugleich auch eine Bewährungsprobe für die deutsche Demokratie.
Wenn
der Enkel eines Menschen, der einst als Arbeitsmigrant in ein Land kam, eines
Tages an der politischen Führung dieses Landes beteiligt sein kann, dann
erzählt dies eine bemerkenswerte Geschichte gesellschaftlicher Teilhabe und
sozialen Aufstiegs.
Wer
jedoch ein solches Amt übernimmt, darf sich nicht nur als Vertreter der Türken,
nur der Muslime oder nur der eigenen Wähler verstehen.
Einen
Staat zu führen bedeutet, allen Menschen mit Gerechtigkeit zu begegnen.
Genau das bedeutet Zugehörigkeit. Zu einem Land zu gehören bedeutet
nicht nur, von den Möglichkeiten dieses Landes zu profitieren. Es bedeutet,
sich seine Sorgen zu eigen zu machen. Steuern zu zahlen. Seine Rechtsordnung zu
achten. Für den Nachbarn einzustehen. Sich Gedanken über die Bildung der
eigenen Kinder zu machen. Verantwortung für die eigene Straße und das eigene
Umfeld zu übernehmen. Das Wort zu erheben, wenn man etwas Falsches sieht, und
das Richtige zu unterstützen. Und wenn es notwendig ist, selbst Verantwortung
zu übernehmen und mit anzupacken.
Heute
müssen wir noch stärker mit anpacken.
Denn
die Welt verändert sich.
Und
zwar in atemberaubender Geschwindigkeit.
Künstliche
Intelligenz, Digitalisierung, Robotertechnologien, Biotechnologie, Klimawandel,
Migration, eine alternde Bevölkerung, Energiefragen, Kriege, neue Formen der
Armut und neue Formen der Einsamkeit…
Die
Menschheit steht an der Schwelle eines neuen Zeitalters.
Das
müssen wir erkennen.
Es
reicht nicht, diese neue Welt nur mit den Augen der Technologie zu betrachten.
Wir
müssen sie auch mit den Augen des Menschen betrachten.
Mit
den Augen der Moral.
Mit
den Augen des Gewissens.
Und
mit der Erfahrung unterschiedlicher Kulturen.
Genau
an diesem Punkt, so glaube ich, tragen die Türken in Deutschland eine
historische Verantwortung.
Denn
wir tragen die Erfahrung zweier Welten in uns.
Wir
kennen den Osten.
Wir
kennen den Westen.
Wir
kennen Istanbul.
Wir
kennen Berlin.
Wir
kennen das Leben in den Straßen und Vierteln Anatoliens ebenso wie das Leben in
den Metropolen Europas.
Wir
kennen die Geschichte unseres Großvaters.
Und
wir kennen die digitale Welt unseres Enkels.
Das
ist keine Erfahrung, die man geringschätzen sollte.
Im
Gegenteil.
Sie
ist ein großer Reichtum für die Zukunft Deutschlands.
Die
digitalisierte Welt auch mit den Augen der Türken betrachten zu können; unsere
eigene historische und kulturelle Erfahrung mit Wissenschaft,
Rechtsstaatlichkeit, Disziplin und demokratischer Erfahrung der deutschen
Gesellschaft zusammenzuführen – darin liegt eine große Chance.
Dass
auch unser Verstand, unsere Arbeit, unsere Kultur, unser Glaube und unser
Gewissen beim Aufbau der Zukunft Deutschlands ihren Platz haben, erfüllt uns
mit Stolz.
Die
Aufgabe unserer Kinder besteht heute nicht mehr nur darin, ein „erfolgreicher
Migrant“ zu sein.
Sie
geht darüber hinaus:
Sie
sollen am Aufbau der Zukunft Deutschlands mitwirken.
In
der Wissenschaft.
In
der Technologie.
In
der Kunst.
In
der Bildung.
In
der Wirtschaft.
In
der Politik.
Und
vor allem in der Moral.
Denn
wenn die Technologie wächst, während der Mensch kleiner wird, können wir das
nicht Fortschritt nennen.
Wenn
sich die künstliche Intelligenz weiterentwickelt, während das Gewissen
zurückgeht, hat die Menschheit nichts gewonnen.
Wenn
die digitale Welt Grenzen beseitigt, während sich die Menschen immer fremder
werden, dann gibt es etwas sehr Grundsätzliches, worüber wir nachdenken müssen.
Vielleicht
kann gerade hier unsere historische Erfahrung von Bedeutung sein.
Als
Kinder einer Kultur, die Familie kennt, Nachbarschaft kennt, Solidarität kennt,
die Achtung vor den Älteren und Barmherzigkeit gegenüber den Jüngeren kennt und
weiß, was es bedeutet, gemeinsam an einem Tisch zu sitzen, sollten wir dem
modernen Deutschland etwas zu sagen haben.
Aber
zuerst müssen wir selbst diese Werte leben.
Auch
aus dieser Perspektive betrachte ich den Wahlerfolg von Elif Eralp in Berlin.
Der
Berliner Haushalt für 2026 beträgt rund 45,5 Milliarden Euro.
Sollte
Elif Eralp nach Abschluss der Koalitionsverhandlungen zur Regierenden
Bürgermeisterin von Berlin gewählt werden, würde sie an der Spitze der
Regierung einer Weltstadt mit rund vier Millionen Einwohnern eine enorme
politische Verantwortung übernehmen.
Das
ist keine leichte Aufgabe.
Eine
solche Stadt zu regieren bedeutet nicht einfach, ein Amt zu besitzen.
Es
bedeutet, Verantwortung auf sich zu nehmen.
Deshalb sollten wir neben unsere Freude auch unser Gebet stellen.
Möge sie erfolgreich sein. Möge sie gerecht handeln. Möge sie Eignung und
Leistung zum Maßstab machen. Möge sie sich nicht nur für diejenigen
verantwortlich fühlen, die ihr ähnlich sind, sondern für alle Berlinerinnen und
Berliner. Ihre türkische Herkunft mag für uns ein Grund zur Freude sein. Doch
der Maßstab ihres Erfolges wird nicht ihre Herkunft sein, sondern das, was sie
in ihrem Amt leistet. Auch das sollten wir nicht vergessen.
Denn
wir brauchen mehr als Symbole.
Wir
brauchen erfolgreiche Menschen.
Menschen
mit moralischen Grundsätzen.
Gerechte
Verantwortliche.
Menschen,
die ihr Handwerk verstehen.
Menschen,
die mit öffentlichem Eigentum noch sorgsamer umgehen als mit ihrem eigenen.
Menschen,
die einen Menschen nicht aufgrund seiner Identität wertschätzen, sondern weil
er ein Mensch ist.
Deshalb:
Freuen
wir uns.
Aber
werden wir nicht überheblich.
Lassen
wir uns nicht auf sinnlose Parolen wie „Die Türken haben Berlin erobert“
ein.
Niemand
hat irgendetwas erobert.
Niemand
hat irgendjemanden besiegt.
Berlin
bleibt Berlin.
Deutschland
bleibt Deutschland.
Nur
sind neue Menschen Teil der Geschichte dieses Landes geworden.
Die
Kinder jener Menschen, die einst Gäste waren, beginnen nun, Verantwortung für
das gemeinsame Haus zu übernehmen.
Genau
darin liegt für mich das eigentlich Schöne.
Unsere
Großväter halfen in den Fabriken beim Aufbau Deutschlands.
Unsere
Väter eröffneten Geschäfte.
Unsere
Mütter arbeiteten in Fabriken und zogen gleichzeitig ihre Kinder groß.
Wir
gründeten Vereine.
Wir
bauten Moscheen.
Wir
gaben Zeitungen und Zeitschriften heraus.
Unsere
Kinder gingen an die Universitäten.
Und
heute arbeiten unsere Enkel in Laboren, Krankenhäusern, Unternehmen,
Universitäten, Parlamenten und Regierungen.
Die
Geschichte geht weiter.
Von
1279 bis 1683…
Von
1961 bis 2026…
Ein
langer Weg.
Einst
sagte man zu uns:
„Herzlich willkommen, Gastarbeiter.“
Heute
steht vor unseren Kindern ein anderer Satz:
Nicht mehr: Herzlich willkommen …
Sondern: Übernehmt Verantwortung.
Denn
ihr seid keine Gäste mehr.
Auch
eure Arbeit, eure Stimme und eure Verantwortung gehören zur Zukunft dieses
Landes.
Cem
Özdemir in Baden-Württemberg…
Elif
Eralp vor der Tür des Roten Rathauses in Berlin…
Morgen
werden es andere Namen in anderen Städten sein.
Die
Namen sind nicht das Entscheidende.
Entscheidend
ist, dass sich der Weg geöffnet hat.
Und
dass diejenigen, die diesen Weg gehen, niemals vergessen, woher sie gekommen
sind.
Wenn
es uns gelingt, als Christen, Muslime und Juden, als Gläubige und Nichtgläubige
Hand in Hand ein gerechteres, friedlicheres und menschlicheres Deutschland
aufzubauen, dann wird davon nicht nur Deutschland profitieren.
Wir würden damit zugleich einer Welt, in der der Rassismus wieder
seine Stimme erhebt, eine eindrucksvolle Antwort geben.
Freuen
wir uns.
Seien
wir dankbar.
Arbeiten
wir.
Aber
werden wir niemals überheblich.
Denn
der eigentliche Erfolg besteht nicht darin, ein Amt zu erreichen.
Der
eigentliche Erfolg besteht darin, dass die Menschen, wenn man dieses Amt eines
Tages verlässt, sagen:
„Wie gut, dass sie da war.“
Elif, möge dein Weg offen sein. Unsere Gebete begleiten dich …
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder