2 Ağustos 2026 Pazar
GURBETÇİ
MOCCA DERGİSİ
Sevgili Sefa'm:
BİR DERGİYİ YAŞATMAK, BİR KÜLTÜRÜ YAŞATMAKTIR
MOCCA DERGİSİ 47. SAYI SPONSORLUK DOSYASI
2009'dan Bugüne Bilginin, Kültürün ve Değerlerin Yolculuğu
Sayın İş İnsanları, Kurum Temsilcileri ve Kültür Dostları,
Bazı yatırımlar vardır; yıllar sonra geriye sadece kazançları kalır.
Bazı yatırımlar ise nesiller boyu yaşamaya devam eder.
Kitaplar…
Dergiler…
Kültür ve eğitim çalışmaları…
İnsan yetiştiren fikir hareketleri…
İşte onlar, toplumların gerçek sermayesidir.
2009 yılında büyük hayallerle başlayan Mocca Dergisi, bugün 47. sayısına ulaşmanın haklı gururunu yaşamaktadır.
Yaklaşık on yedi yıldır aralıksız yayımlanan dergimiz; siyasetin günlük tartışmalarının ötesinde, kalıcı eserler üretmeye çalışan, eğitim, kültür, tarih, din, medeniyet ve düşünce alanlarında yayın yapan bağımsız bir kültür dergisidir.
Bugün Almanya'da Türkçe yayın yapan dergilerin sayısı her geçen yıl azalırken, Mocca Dergisi bütün zorluklara rağmen yayın hayatını sürdürmektedir.
Çünkü biz inanıyoruz ki;
Bir toplum, kültürünü yaşattığı sürece ayakta kalır.
İKİ DİLDE YAYIN
Mocca Dergisi, **Türkçe ve Almanca** olmak üzere iki dilde yayımlanmaktadır.
Bu yönüyle yalnızca birinci kuşağa değil; Almanca eğitim gören ikinci ve üçüncü kuşak gençlere de ulaşmayı hedeflemektedir.
Dergimiz;
* Almanya'daki abonelerine,
* Türkiye'deki abonelerine,
* Başta Berlin olmak üzere çeşitli şehirlerdeki okuyucularına **ücretsiz** olarak ulaştırılmaktadır.
HEDEFİMİZ
Mocca Dergisi;
* Eğitim ve bilim dünyasına ilgi duyan,
* Tarihini ve medeniyetini önemseyen,
* Dinî, ahlâkî ve millî değerlere sahip çıkan,
* Düşünmeyi, araştırmayı ve sorgulamayı seven,
* Avrupa'daki Türk toplumunun meselelerine duyarlı
okuyucular için hazırlanmaktadır.
Her sayımız aylar süren araştırmaların ardından yayımlanmaktadır.
47. SAYIMIZ BASKIYA HAZIR
Mocca Dergisi'nin 47. sayısı tamamlanmıştır.
Yazılar…
Akademik çalışmalar…
Röportajlar…
Fotoğraflar…
Grafik tasarımlar…
Hepsi hazırdır.
Şimdi tek eksiğimiz, bu emeği okuyucularımızla buluşturacak baskı desteğidir.
Artan baskı ve dağıtım maliyetleri sebebiyle, kültür ve eğitim hizmetine gönül veren kişi ve kuruluşların desteğine ihtiyaç duyuyoruz.
REKLAM VEREREK DESTEK OLABİLİRSİNİZ
A4 Tam Sayfa Reklam Ücretleri
| Reklam Alanı | Ücret
| ------------------- | --------:
| İç Sayfa | 400 € +%19
| 2. Sayfa (İç Kapak) 600 € +%19
| Arka İç Kapak 600 € +%19
| Arka Kapak 800 € +%19
| İçerde yarım sayfa olursa 200 €+%19
Reklamlar tam renkli olarak yayımlanmaktadır.
REKLAM VERMEDEN DE DESTEK OLABİLİRSİNİZ
Mocca Dergisi'ne destek olmanın tek yolu reklam vermek değildir.
Bu derginin yayın hayatına devam etmesini isteyen kişi, kurum ve hayırseverler;
**sponsorluk** veya **bağış** yoluyla da katkıda bulunabilirler.
Çünkü bazen verilen destek, yalnızca bir reklamın karşılığı değil; bir kültür hizmetine duyulan inancın ifadesidir.
NEDEN DESTEK OLMALISINIZ?
Çünkü bugün kapanan her kültür dergisi;
bir fikir kürsüsünün susması demektir.
Bir yazarın kaleminin eksilmesi demektir.
Bir gencin okuyacağı nitelikli bir yazının kaybolması demektir.
Bir toplumun hafızasında yeni bir boşluk oluşması demektir.
Mocca Dergisi, on yedi yıldır bu hafızayı canlı tutmaya çalışmaktadır.
BİRLİKTE BAŞARABİLİRİZ
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da;
Bilgiyi,
Kültürü,
Medeniyetimizi,
Dilimizi,
Kimliğimizi,
Yeni nesillere taşımaya devam etmek istiyoruz.
Bu yolculukta sizleri de aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız.
Vereceğiniz her destek;
yalnızca bir derginin basılmasına değil,
yarının okuyucularına bırakılacak kalıcı bir kültür mirasına katkı olacaktır.
Bugün destek olduğunuz bir dergi, yarın bir gencin ufkunu açabilir.
Bu sayımızda;
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan zihniyet dönüşümü,
Yapay zekâ ve transhümanizm tartışmaları,
Batı Trakya Türklerinin hukuk mücadelesi,
Özbekistan'ın tarihî ve kültürel mirası,
Faiz (ribâ) meselesi,
İslâm'da RECM meselesi,
İslâm düşüncesine dair araştırmalar
gibi güncel ve akademik değeri yüksek dosyalar yer almaktadır.
Bir Dergiyi Yaşatmak, Bir Kültürü Yaşatmaktır.
Destekleriniz için şimdiden teşekkür ederiz.
Rüştü Kam
Genel Yayın Yönetmeni
Mocca Dergisi – Berlin
ZEITSCHRIFT MOCCA
UNTERNEHMERGESELSCHAFT
HAFTUNGSBESCHRÄNKT | DE1O1004 0000 0166 6080 00
TÜRK MİLLETİNMİN DEVLET GELENEĞİ
TÜRK MİLLETİNİN DEVLET GELENEĞİ
-Kur'an'ın Rehberliğinde Tarihten Geleceğe-
Rüştü Kam
31.07.2026 BERLİN-TED
Hutbelerden bir demet.
Aziz Müminler!
Yüce Rabbimiz insanları fert olarak yarattığı gibi milletler halinde de yaratmıştır. Her millete bir kimlik, bir dil, bir tarih ve bir medeniyet nasip etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur:
"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."(Hucurât, 49/13)
Demek ki millet olmak Allah'ın takdiridir.
Dilimiz...
Tarihimiz...
Kültürümüz...
Örfümüz...
Medeniyetimiz...
Bunların tamamı Rabbimizin bize verdiği emanetlerdir.
Aziz kardeşlerim,
Dünyada büyük devlet kurmuş milletlere baktığımızda çok önemli bir hakikat görürüz.
Hiçbir büyük medeniyet, başka milletlerin gölgesinde doğmamıştır.
Hiçbir büyük devlet, başkasının ruhunu ödünç alarak yükselmemiştir.
Medeniyetler; kendi inancıyla, kendi diliyle, kendi ahlâkıyla ve kendi örfüyle ayağa kalkmıştır. Yükselmiştir.
Türk milleti de yaklaşık iki bin beş yüz yıldır tarih sahnesinde bulunan büyük bir millettir.
Hunlardan Göktürklere…
Göktürklerden Karahanlılara…
Karahanlılardan Selçuklulara…
Selçuklulardan Osmanlı'ya…
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar uzanan uzun yürüyüşümüzde devletler değişmiştir; fakat milletin hafızası, devlet tecrübesi ve medeniyet birikimi devam etmiştir.
Kurulan her devlet, kendinden öncekinin tecrübesini devralmış; çağının ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiştir. Cumhuriyet hariç.
Çünkü kökü olmayan bir ağacın meyvesi olmaz.
Geçmişini inkâr eden milletlerin de geleceği olmaz.
Bugün bize düşen görev; geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değildir.
Bize düşen görev; geçmişten aldığımız ruhu geleceğe taşımaktır.
Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Allah, bir kavim kendisinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez."(Ra'd, 13/11)
Öyleyse geliniz, tarih boyunca kurduğumuz büyük devletlere Kur'ân'ın rehberliğinde birlikte bakalım.
I. BÜYÜK HUN DEVLETİ (MÖ 220)
Kur'ân İlkesi
"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın..." (Enfâl, 8/60)
Aziz Müminler!
Yüce Rabbimiz, müminlere yalnızca ibadet etmeyi değil, güçlü olmayı da emretmektedir. Çünkü güçsüz toplumlar çoğu zaman kendi değerlerini koruyamazlar. Ancak Kur'ân'ın istediği güç; zulmün değil, adaletin hizmetindeki kuvvettir.
Türk tarihinin bilinen ilk büyük devletlerinden biri olan Büyük Hun Devleti, MÖ 220 yılında Teoman tarafından kurulmuş, oğlu Mete Han zamanında ise dünyanın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline gelmiştir. Mete Han sadece başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda büyük bir devlet adamıdır. Bugün modern orduların temelini oluşturan onlu teşkilat sistemi onun döneminde kurulmuş, disiplin ve emir-komuta anlayışı devletin temel direği hâline gelmiştir.
Hunların başarısının arkasında yalnızca güçlü ordular yoktu. Onları ayakta tutan esas güç; disiplinli insanlar, ortak hedef etrafında birleşmiş bir millet ve sağlam bir devlet teşkilatıydı. İşte Kur'ân'ın "kuvvet hazırlayın" emrini tarih boyunca en güzel şekilde uygulayan milletlerden biri de Hun Türkleri olmuştur.
Ancak tarih bize şunu da göstermektedir: Devletler yalnızca dış düşmanlar yüzünden yıkılmaz. Birlik zayıfladığında, disiplin bozulduğunda ve devlet otoritesi sarsıldığında en güçlü ordular bile bir milleti ayakta tutamaz. Hun Devleti'nin zamanla parçalanması da bize bu gerçeği hatırlatmaktadır.
Aziz kardeşlerim!
Bugün de güçlü bir Türkiye istiyorsak önce güçlü aileler kurmalı, çalışmayı ibadet bilmeli, disiplini hayatımızın bir parçası hâline getirmeli ve devlet malını emanet kabul etmeliyiz. Çünkü disiplinini kaybeden milletler önce düzenlerini, sonra devletlerini kaybederler.
Hunlar bize disiplini öğretti. Disiplini kaybettiklerinde güçlerini de kaybettiler. Bugün bize düşen görev ise aileden devlete kadar hayatın her alanında disiplini, adaleti ve sorumluluk bilincini yeniden hâkim kılmaktır.
II. AVRUPA HUN DEVLETİ (375–469)
Kur'ân İlkesi
"Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün gelecek olan sizsiniz."
(Âl-i İmrân, 3/139)
Aziz Müminler!
Kur'ân-ı Kerîm, müminlere korkuyu, yılgınlığı ve ümitsizliği değil; cesareti, azmi ve kararlılığı öğretmektedir. Çünkü büyük hedeflere ulaşan milletler, önce büyük ideallere sahip olmuşlardır. İnancını kaybeden toplumlar cesaretini de kaybeder; cesaretini kaybedenler ise tarih sahnesinden çekilmeye mahkûm olurlar.
Büyük Hun Devleti'nin zayıflamasından sonra Batı'ya doğru ilerleyen Hun Türkleri, Avrupa Hun Devleti'ni kurarak tarihin akışını değiştirmişlerdir. Bu devletin en büyük hükümdarı olan Attila, yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de en dikkat çekici hükümdarlarından biridir. Kısa zamanda Orta Avrupa'nın büyük bölümünü hâkimiyeti altına almış, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarını siyasî bakımdan etkisi altına almış ve çağının en güçlü hükümdarları arasında yerini almıştır. Tarihçiler onu boşuna "Tanrı'nın Kırbacı" diye anmamışlardır; çünkü onun adı, Avrupa'da uzun yıllar boyunca kudretin ve askerî dehanın sembolü olarak hafızalarda yaşamıştır.
Ancak Attila'nın asıl büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda değildir. O, milletine büyük hedefler gösteren, askerlerine güven aşılayan ve dağınık boyları ortak bir ülkü etrafında toplayabilen güçlü bir liderdi. Bir milleti büyüten şey, sadece sahip olduğu silahlar değil; aynı ideale yönelmiş yüreklerdir.
Ne var ki Attila'nın vefatından sonra birlik zayıflamış, iç mücadeleler başlamış ve Avrupa Hun Devleti kısa süre içinde dağılmıştır. Tarih bize bir kez daha şu gerçeği göstermektedir: Büyük liderler devlet kurabilir; fakat o devleti yaşatacak olan adalet, inanç, istişare, birlik ve güçlü kurumlardır.
Aziz Kardeşlerim!
Bugün bizlere düşen görev, Attila'nın fetihlerini tekrar etmek değildir. Bizim vazifemiz; onun cesaretini, kararlılığını, millet sevgisini ve büyük hedeflere inanma ruhunu yeniden diriltmektir. Çünkü Kur'ân'ın da haber verdiği gibi, gevşemeyen, ümidini kaybetmeyen ve inancını koruyan milletler, Allah'ın izniyle daima yeniden ayağa kalkmayı başarırlar.
Rabbimiz bizlere korkunun değil cesaretin, yılgınlığın değil azmin, ayrılığın değil birliğin hâkim olduğu bir toplum olmayı nasip eylesin.
Âmin.
Avrupa Hunları bize cesareti öğretti.
Birlik zayıflayınca büyük devletler bile ayakta kalamadı.
Bugün bize düşen görev, cesaretimizi imanla, gücümüzü adaletle ve birliğimizi kardeşlikle korumaktır.
III. GÖKTÜRK KAĞANLIĞI (552–744)
Kur'ân İlkesi
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân, 3/103)
Aziz Müminler!
Yüce Rabbimiz, müminlere birlik içinde yaşamalarını emretmektedir. Çünkü ayrılık, yalnızca fertleri değil; milletleri ve devletleri de zayıflatır. Tarih boyunca nice güçlü devletler dışarıdan gelen saldırılarla değil, içeride bozulan birlik sebebiyle yıkılmıştır.
İşte Göktürk Kağanlığı bize bu gerçeği en açık şekilde gösteren devletlerden biridir.
552 yılında Bumin Kağan tarafından kurulan Göktürk Devleti, Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Çünkü tarihte ilk defa "Türk" adı bir devletin resmî adı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple Göktürkler yalnızca bir devlet kurmamış; aynı zamanda milletimizin adını tarihe kazımışlardır.
Bumin Kağan, İstemi Yabgu, Bilge Kağan ve Kül Tigin gibi büyük devlet adamları, yalnızca fetihlerle değil; kurdukları güçlü teşkilat ve millet anlayışıyla da tarihte iz bırakmışlardır. Bugün Orhun Yazıtları'nı okuduğumuzda karşımıza yalnızca taşlara kazınmış satırlar çıkmaz. Orada millete hizmet etmenin, devleti ayakta tutmanın, yöneticinin sorumluluğunun ve birlik içinde yaşamanın hikmeti anlatılır. Bilge Kağan'ın milletine yaptığı uyarılar, asırlar öncesinden bugüne seslenen birer ibret vesikasıdır.
Göktürk Devleti'nin yükselişinin temelinde birlik, disiplin ve ortak kimlik şuuru vardı. Ancak zamanla boylar arasındaki anlaşmazlıklar ve iç mücadeleler arttıkça devlet zayıfladı. Bu da bize bir kez daha göstermektedir ki, kimliğini koruyan milletler ayakta kalır; birlik ruhunu kaybedenler ise güçlerini yitirir.
Aziz Kardeşlerim!
Bugün de bize düşen görev; ismimizle övünmekten önce, o ismin taşıdığı sorumluluğu omuzlamaktır. Millet olmak, sadece aynı soydan gelmek değildir; ortak bir tarih, ortak bir ahlâk, ortak bir medeniyet ve ortak bir gelecek idealinde buluşabilmektir.
Kur'ân'ın emrettiği birlik anlayışı ile Göktürklerin bize bıraktığı devlet şuuru birleştiğinde, güçlü toplumların hangi temeller üzerinde yükseldiği daha iyi anlaşılacaktır.
İbret
Göktürkler bize kimlik sahibi olmayı öğretti.
Birliklerini korudukları sürece güçlü oldular; ayrılığa düştüklerinde zayıfladılar.
Bugün bize düşen görev ise, inancımıza, tarihimize, dilimize ve medeniyetimize sahip çıkarak birlik içinde geleceğimizi inşa etmektir.
Rabbimiz bizleri ayrılığın değil kardeşliğin, parçalanmanın değil birliğin, zayıflığın değil izzetin temsilcileri eylesin.
Âmin.
Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan'ın "Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe..." diye başlayan hitapları, millet ve devlet şuuru bakımından Türk tarihinin en kıymetli metinleri arasındadır.
IV. UYGUR DEVLETİ (744–840)
Kur'ân İlkesi
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9)
Aziz Müminler!
Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de ilmin değerini defalarca hatırlatmış, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını bildirmiştir. Çünkü ilim, sadece insanı değil; milletleri de yükselten en büyük güçtür. Kılıç devlet kurabilir; fakat kalem medeniyet kurar.
Türk tarihinin önemli devletlerinden biri olan Uygurlar, kendilerinden önceki Türk devletlerinden farklı olarak yerleşik hayatı geliştirmiş, şehirleşmeye büyük önem vermiş ve ilim ile kültür alanında dikkat çekici bir seviyeye ulaşmışlardır. Yazının yaygınlaşmasına, kitapların çoğaltılmasına ve eğitim faaliyetlerine verdikleri önem sayesinde, Türk kültür ve medeniyet tarihinde kalıcı izler bırakmışlardır.
Uygurlar, yalnızca şehirler inşa etmediler; aynı zamanda düşünceyi, sanatı ve eğitimi de geliştirdiler. Kurdukları kütüphaneler, yazdıkları eserler ve çoğalttıkları kitaplar, bilginin nesilden nesile aktarılmasına büyük katkı sağladı. Böylece devletin yalnızca askerî güçle değil, ilimle ve kültürle de ayakta durabileceğini gösterdiler.
Ancak tarih bize şunu da öğretmektedir: İlim, sağlam bir inanç, güçlü bir ahlâk ve birlik duygusuyla desteklenmediğinde tek başına bir devleti ayakta tutmaya yetmez. Devletler sadece bilgiyle değil; bilgiyi hikmete dönüştüren bir medeniyet anlayışıyla uzun ömürlü olurlar.
Aziz Kardeşlerim!
Bugün bizlere düşen görev, çocuklarımıza yalnızca diploma kazandırmak değildir. Onlara ilimle birlikte ahlâkı, bilgiyle birlikte hikmeti, meslekle birlikte sorumluluk duygusunu da kazandırmaktır. Çünkü okuyan fakat değer üretmeyen toplumlar tüketici olur; ilmi ahlâkla birleştiren milletler ise medeniyet kurar.
Kur'ân'ın ilk emri "Oku!" olmuştur. Bu ilâhî emir bize göstermektedir ki, güçlü bir geleceğin yolu ilimden, araştırmadan ve öğrenmekten geçmektedir. Fakat ilim, insanı Rabbine yaklaştırıyor, adaleti ve merhameti güçlendiriyorsa gerçek ilimdir.
İbret
Uygurlar bize ilmin, yazının ve medeniyetin değerini öğretti.
Bilgi, ahlâk ve hikmetle birleştiğinde milletleri yüceltir.
Bugün bize düşen görev ise, ilmi inancımızdan koparmadan, kendi medeniyet değerlerimizle yoğurarak yeni nesillere aktarmaktır.
Rabbimiz bizleri, okuyan, araştıran, düşünen, üreten ve ilmini insanlığın hayrına kullanan kullarından eylesin.
Âmin.
Uygurlar ilim ve şehir medeniyetinin kapısını araladılar. Karahanlılar ise bu birikimi İslâm'ın nuruyla buluşturarak Türk tarihinin yeni bir dönemini başlattılar.
V. KARAHANLI DEVLETİ (840–1212)
Kur'ân İlkesi
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 16/125)
Aziz Müminler!
Milletlerin tarihinde bazı dönüm noktaları vardır ki, yalnızca bir devletin değil, bir medeniyetin de kaderini değiştirir. Karahanlı Devleti işte böyle bir dönüm noktasıdır. Çünkü Karahanlılar, Türk tarihine yalnızca yeni bir devlet kazandırmamış; Türk milletini İslâm medeniyetinin en güçlü temsilcilerinden biri hâline getiren büyük bir yürüyüşün kapısını aralamıştır.
Abdulkerim Satuk Buğra Han'ın Müslüman olmasıyla birlikte Karahanlı Devleti, tarihte İslâmiyet'i resmî din olarak kabul eden ilk Müslüman Türk devleti olmuştur. Böylece asırlardır devlet kurma tecrübesine sahip olan Türk milleti, İslâm'ın adalet, ilim, merhamet ve hikmet anlayışıyla buluşmuş; bu buluşma yalnızca Türk tarihini değil, İslâm dünyasının geleceğini de derinden etkilemiştir.
Karahanlı hükümdarları, fetih kadar eğitime, ilme ve hikmete de önem vermişlerdir. Bu dönemde Türkçe, ilim ve edebiyat dili olarak büyük değer kazanmış; Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eseri devlet yönetiminde adaletin, aklın ve faziletin önemini anlatmış; Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eseri ise Türk dilini ve kültürünü gelecek nesillere taşıyan eşsiz bir miras olmuştur. Edip Ahmed Yüknekî'nin Atabetü'l-Hakayık adlı eseri de ilim, ahlâk ve hikmet anlayışını güçlendiren önemli eserler arasında yerini almıştır.
Aziz kardeşlerim,
Karahanlılarla birlikte Türklük ile İslâm birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki büyük değer hâline gelmiştir. Türk milleti, sahip olduğu cesareti İslâm'ın adaletiyle; devlet tecrübesini Kur'ân'ın hikmetiyle, cihan hâkimiyeti idealini ise insanlığa hizmet anlayışıyla birleştirmiştir. İşte daha sonra Selçuklu'yu, Osmanlı'yı ve büyük Türk-İslâm medeniyetini meydana getiren ruh da bu birleşmeden doğmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiği hikmet, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu doğru zamanda ve doğru yöntemle yaşayabilmektir. Karahanlılar bize, devletin yalnızca kılıçla değil; ilimle, hikmetle, adaletle ve güzel ahlâkla da ayakta tutulacağını göstermişlerdir.
İbret
Karahanlılar bize, güçlü bir devletin en sağlam temelinin iman, ilim ve hikmet olduğunu öğretti.
Türk milleti, İslâm'ı kabul etmekle kimliğini kaybetmedi; aksine inancını, ahlâkını ve devlet anlayışını daha da derinleştiren yeni bir medeniyet ufkuna kavuştu.
Bugün bize düşen görev ise, ecdadımızın yaptığı gibi ilim ile imanı, hikmet ile adaleti, millî kimliğimiz ile İslâm ahlâkını birlikte yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.
Rabbimiz bizleri, Kur'ân'ın hikmetiyle düşünen, adaletle hükmeden, ilmi ve güzel ahlâkı hayatının merkezine alan kullarından eylesin.
Âmin.
Karahanlılar, yalnızca "ilk Müslüman Türk devleti" olarak değil; aynı zamanda Türk-İslâm düşüncesinin ve klasik Türk edebiyatının temellerini atan devlet olarak tanınırlar.
VI. GAZNELİ DEVLETİ (963–1186)
Kur'ân İlkesi
"Ey iman edenler! Eğer Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed, 47/7)
Aziz Müminler!
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de dinine samimiyetle hizmet edenlere yardım edeceğini müjdelemektedir. Bu yardım yalnızca savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle sınırlı değildir. Asıl yardım; hakkı savunabilen, adaleti ayakta tutabilen, ilmi ve hikmeti insanlığa ulaştırabilen güçlü bir medeniyet kurabilmektir.
İşte Gazneli Devleti, bu hakikatin tarihimizdeki önemli örneklerinden biridir.
963 yılında temelleri atılan Gazneli Devleti, özellikle Sultan Mahmud döneminde büyük bir kudrete ulaşmıştır. Sultan Mahmud Gaznevî, cesur bir kumandan olmasının yanında, ilme ve âlimlere büyük değer veren bir devlet adamıydı. Onun zamanında Gazne, yalnızca askerî başarılarıyla değil; ilim, kültür ve sanat hayatıyla da İslâm dünyasının önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Bu dönemde büyük Türk-İslâm âlimi Bîrûnî, astronomiden matematiğe, coğrafyadan eczacılığa kadar pek çok alanda insanlığa ışık tutan eserler vermiştir. Büyük şair Firdevsî de bu dönemde yaşamış ve Fars edebiyatının önemli eserlerinden Şehnâme'yi kaleme almıştır. Böylece Gazneliler, kılıç ile kalemi aynı çatı altında buluşturan bir medeniyet kurmuşlardır.
Sultan Mahmud'un Hindistan'a yaptığı seferler ise sadece toprak kazanma amacı taşımıyordu. O seferler, İslâm'ın Hindistan'da tanınmasına ve yayılmasına zemin hazırlamış; daha sonraki asırlarda milyonlarca insanın İslâm ile buluşmasına vesile olmuştur. Tarih boyunca birçok âlim ve davetçi de bu bölgelerde ilim ve irşat faaliyetlerini sürdürerek kalıcı bir medeniyet inşa etmiştir.
Aziz Kardeşlerim!
Gazneliler bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Devletin gerçek büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülmez. Asıl büyüklük; yetiştirdiği âlimlerle, inşa ettiği medeniyetle, adaletle yönettiği insanlarla ve insanlığa bıraktığı eserlerle ölçülür.
Kur'ân'ın müjdelediği ilâhî yardım, çalışana, üretene, adaleti ayakta tutana ve dinini güzel ahlâkla temsil edene gelir. Tarihimiz bunun pek çok örneğiyle doludur.
İbret
Gazneliler bize, fetih ile ilmin birbirinden ayrılmaması gerektiğini öğretti.
Kılıç kalemi korudu; kalem de medeniyeti inşa etti.
Bugün bize düşen görev ise, dinimizi yalnızca sözle değil; ilimle, güzel ahlâkla, çalışkanlıkla ve insanlığa faydalı eserler ortaya koyarak temsil etmektir.
Rabbimiz bizleri, dinini doğru anlayan, ilmiyle insanlığa hizmet eden, adaleti ve merhameti hayatının merkezine alan kullarından eylesin.
Âmin.
Gazneliler, Türk-İslâm medeniyetinin doğuya açılan kapısını güçlendirdiler. Ardından sahneye çıkan Büyük Selçuklular ise bu medeniyeti Horasan'dan Anadolu'ya, oradan da dünya tarihinin merkezine taşıyacaklardı.
VII. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ (1040–1157)
Kur'ân İlkesi
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor." (Nisâ, 4/58)
Aziz Müminler!
Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en temel emirlerinden biri, emanetlerin ehline verilmesidir. Çünkü ehliyet ve liyakat kaybolduğunda yalnızca kurumlar değil, devletler de zayıflamaya başlar. Adaletin temeli liyakat, liyakatin temeli ise emanete sahip çıkma şuurudur.
İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî ilkeyi devlet teşkilatında en güzel şekilde uygulayan büyük medeniyetlerden biri olmuştur.
1040 yılında Dandanakan Zaferi ile tarih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu Devleti, Tuğrul Bey ve Çağrı Bey'in öncülüğünde kısa zamanda İslâm dünyasının en güçlü devleti hâline gelmiştir. Sultan Alparslan'ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt Zaferi ise yalnızca bir savaşın kazanılması değil, Anadolu'nun Türk yurdu hâline gelmesinin başlangıcı olmuştur. Sultan Melikşah döneminde devlet, siyasî, askerî ve ilmî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır.
Ancak Büyük Selçuklu Devleti'ni asıl büyük yapan yalnızca fetihleri değildir. Onu kalıcı kılan, güçlü devlet teşkilatı ve ilme verdiği değerdir. Büyük devlet adamı Nizâmülmülk, yıllarca sürdürdüğü vezirlik görevinde devleti ehliyet ve liyakat esasına göre yönetmiş, kaleme aldığı Siyasetnâme adlı eseriyle adaletli devlet yönetiminin temel prensiplerini ortaya koymuştur.
Onun kurduğu Nizamiye Medreseleri, İslâm dünyasının ilk sistemli yükseköğretim kurumları arasında yer almış; yalnızca din ilimlerinin değil, matematikten astronomiye, felsefeden tıbba kadar birçok ilim dalının okutulduğu ilim merkezleri hâline gelmiştir. Bu medreselerde yetişen büyük âlimlerden biri de İmam Gazâlî'dir. Onun ilmi ve fikirleri, asırlar boyunca İslâm dünyasını derinden etkilemiştir.
Aziz kardeşlerim,
Büyük Selçuklular bize şu hakikati öğretmiştir: Bir devleti sadece ordular korumaz. Devleti ayakta tutan; adaletle çalışan kurumlar, ehliyet sahibi yöneticiler ve ilimle yetişen nesillerdir. Devlet aklı, şahıslardan daha uzun ömürlü olmalıdır. Güçlü devletler, güçlü kurumlar üzerinde yükselir.
Bugün de aileden başlayarak toplumun her kademesinde emaneti ehline vermek, işi ehil olana teslim etmek ve adaleti gözetmek, Kur'ân'ın bize emrettiği temel sorumluluklardan biridir. Liyakatin kaybolduğu yerde güven sarsılır; güvenin sarsıldığı yerde ise devletin temelleri zayıflamaya başlar.
İbret
Büyük Selçuklular bize, güçlü devletin yalnızca kılıçla değil; adaletle, ilimle ve liyakatle ayakta duracağını öğretti.
Nizâmülmülk'ün devlet aklı, Nizamiye Medreseleri'nin ilim anlayışı ve Alparslan'ın cesareti aynı medeniyetin birbirini tamamlayan üç temel direğidir.
Bugün bize düşen görev ise, emaneti ehline vermek, ilmi öncelemek, adaleti her şartta ayakta tutmak ve güçlü kurumlar inşa ederek gelecek nesillere sağlam bir devlet mirası bırakmaktır.
Rabbimiz bizleri, emanete sadık kalan, adaletle hükmeden, ilmi yücelten ve liyakati gözeten kullarından eylesin.
Âmin.
Büyük Selçuklular, Anadolu'nun kapılarını Türklere açtı; onların bıraktığı bu büyük miras, Anadolu Selçukluları tarafından yurt hâline getirildi, ardından Osmanlı Devleti tarafından üç kıtaya taşınan büyük bir medeniyete dönüştürüldü.
VIII. ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077–1308)
Kur'ân İlkesi
"Yeryüzünde düzen sağlandıktan sonra bozgunculuk yapmayın..." (A'râf, 7/56)
Aziz Müminler!
Yüce Rabbimiz, yeryüzünde fesadı değil; imarı, adaleti ve huzuru emretmektedir. Bir Müslümanın görevi yalnızca yaşadığı toprağı korumak değil, onu mamur hâle getirmek, insanlar için güvenli ve yaşanabilir bir yurt oluşturmaktır.
İşte Anadolu Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî anlayışın tarihimizdeki en güzel örneklerinden biridir.
1071 Malazgirt Zaferi ile kapıları açılan Anadolu, Süleyman Şah'ın kurduğu Anadolu Selçuklu Devleti sayesinde kalıcı bir Türk yurdu hâline gelmeye başlamıştır. I. Kılıç Arslan, I. Mesud ve özellikle Sultan I. Alâeddin Keykubad dönemlerinde devlet siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan büyük bir gelişme göstermiştir.
Ancak Anadolu Selçuklularını büyük yapan yalnızca kazandıkları savaşlar değildir. Onlar, fethettikleri toprakları imar ederek gerçek anlamda vatan hâline getirmişlerdir. Anadolu'nun dört bir yanında inşa ettikleri camiler, medreseler, darüşşifalar, hanlar, kervansaraylar, köprüler ve vakıf eserleri, yalnızca taş ve topraktan ibaret yapılar değildir; bunlar bir medeniyetin, bir hizmet anlayışının ve insanı merkeze alan bir devlet düşüncesinin eserleridir.
Konya, Kayseri, Sivas ve Erzurum gibi şehirler ilim ve ticaret merkezlerine dönüşmüş; İpek Yolu üzerinde kurulan kervansaraylar sayesinde tüccarlar güven içinde seyahat etmişlerdir. Devlet, yalnızca sınırlarını korumamış; ticareti geliştirmiş, ilmi desteklemiş ve halkın huzurunu sağlamaya çalışmıştır. Böylece Anadolu, savaşların yıprattığı bir coğrafyadan medeniyetin yeşerdiği bir vatana dönüşmüştür.
Bu dönemde yetişen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi gönül erleri de Anadolu'nun manevî iklimini zenginleştirmiş, sevgi, hikmet ve kardeşlik anlayışını güçlendirmişlerdir. Kılıç toprağı fetheder; gönül ise insanı fetheder.
Aziz Kardeşlerim!
Anadolu Selçukluları bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Bir toprağı vatan yapan yalnızca üzerinde dalgalanan bayrak değildir. O toprağı vatan yapan; adalet, ilim, alın teri, vakıf ruhu ve nesiller boyunca inşa edilen medeniyettir.
Bugün bize düşen görev de yaşadığımız şehirleri sadece betonla değil; ilimle, ahlâkla, merhametle ve güzel eserlerle imar etmektir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, sağlam binalardan önce sağlam bir medeniyet şuuru olmalıdır.
İbret
Anadolu Selçukluları bize, fethetmenin yeterli olmadığını; asıl büyük başarının imar etmek, yaşatmak ve medeniyet kurmak olduğunu öğretti.
Onlar Anadolu'yu sadece ele geçirmediler; ilimle, vakıfla, ticaretle ve güzel ahlâkla gerçek bir vatana dönüştürdüler.
Bugün bize düşen görev ise, emanet olarak aldığımız bu vatanı ilimle, çalışmayla, adaletle ve güzel ahlâkla daha güçlü bir şekilde gelecek nesillere teslim etmektir.
Rabbimiz bizleri, yaşadığı yeri güzelleştiren, eser bırakan, insan yetiştiren ve ardında hayırla anılacak bir medeniyet mirası bırakan kullarından eylesin.
Âmin.
Anadolu Selçukluları bu toprakları vatan hâline getirdi; Osmanlı Devleti ise bu vatan üzerinde yükselen medeniyeti üç kıtaya taşıyarak insanlık tarihinin en büyük devletlerinden birini kurdu.
IX. OSMANLI DEVLETİ (1299–1922)
Kur'ân İlkesi
"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha uygundur." (Mâide, 5/8)
Aziz Müminler!
Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en büyük emirlerinden biri adalettir. Çünkü adalet yalnızca mahkemelerde verilen bir karar değildir; adalet, devletin ruhu, milletin vicdanı ve medeniyetin temelidir. Adalet kaybolduğunda en güçlü ordular bile devleti ayakta tutamaz.
İşte Osmanlı Devleti, altı asır boyunca bu anlayışla yaşamaya gayret eden büyük bir medeniyet olarak tarihe geçmiştir.
1299 yılında Osman Gazi'nin kurduğu küçük bir beylik, Orhan Gazi'nin teşkilatlanması, I. Murad'ın devlet düzeni, Yıldırım Bayezid'in cesareti, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethederek yeni bir çağ açması, Yavuz Sultan Selim'in İslâm dünyasının birliğini sağlaması ve Kanûnî Sultan Süleyman'ın hukuku esas alan yönetimiyle üç kıtaya yayılan büyük bir cihan devletine dönüşmüştür.
Osmanlı'nın büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülemez. Onu asıl büyük yapan; adaleti merkeze alan devlet anlayışı, ilme verdiği değer, kurduğu vakıf medeniyeti ve insana hizmeti ibadet bilen yönetim anlayışıdır.
İmparatorluğun dört bir yanında inşa edilen camiler, medreseler, darüşşifalar, imarethaneler, kütüphaneler, köprüler, çeşmeler ve hanlar yalnızca mimarî eserler değildir. Bunlar, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." anlayışının taşlara işlenmiş hâlidir. Vakıf müesseseleri sayesinde yoksullar doyurulmuş, yolcular misafir edilmiş, öğrenciler okutulmuş, hastalar tedavi edilmiş, kimsesizler korunmuştur. Böylece devlet gücü ile milletin merhameti aynı medeniyet çatısı altında birleşmiştir.
Osmanlı'nın ilim hayatı da bu medeniyetin en önemli direklerinden biri olmuştur. Akşemseddin'den Molla Fenârî'ye, Ali Kuşçu'dan Kâtip Çelebi'ye kadar birçok âlim, ilmi devletin ve toplumun hizmetine sunmuştur. Mimar Sinan'ın inşa ettiği eserler ise estetiğin, mühendisliğin ve medeniyet tasavvurunun zirvesi olarak bugün de insanlığa ilham vermektedir.
Hiç şüphesiz Osmanlı Devleti de her beşerî devlet gibi zamanla çeşitli siyasî, askerî ve ekonomik sıkıntılar yaşamış, iç ve dış sebeplerin etkisiyle zayıflamış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki hiçbir devlet, sürekli kendini yenilemeden ve adaleti ayakta tutmadan varlığını sonsuza kadar sürdüremez.
Aziz Kardeşlerim!
Osmanlı bize şu hakikati öğretmektedir: Bir devleti büyük yapan yalnızca sınırlarının genişliği değildir. Asıl büyüklük, adaletle yönetebilmek, ilim üretebilmek, insan yetiştirebilmek ve ardında hayırla yâd edilecek eserler bırakabilmektir.
Bugün bize düşen görev de ecdadımızın yaptığı gibi, adaleti her işimizin merkezine koymak, vakıf ruhunu yeniden canlandırmak, ilmi desteklemek ve insanlığa faydalı eserler bırakmaktır. Güç gelip geçicidir; fakat adalet ve güzel eserler asırlar boyunca yaşamaya devam eder.
İbret
Osmanlı Devleti bize, güçlü bir medeniyetin adalet, ilim, vakıf ve merhamet üzerine kurulacağını öğretti.
Altı asır ayakta kalan bu büyük devlet, yalnızca fetihleriyle değil; kurduğu hukuk düzeni, yetiştirdiği insanlar ve insanlığa bıraktığı eserlerle tarihte silinmez izler bıraktı.
Bugün bize düşen görev ise, geçmişle övünmekten önce onun adalet anlayışını, ilim sevgisini, hizmet ruhunu ve vakıf medeniyetini yeniden hayatımıza taşımaktır.
Rabbimiz bizleri, adaletten ayrılmayan, emaneti koruyan, ilmi yücelten, merhameti çoğaltan ve ardında hayırla anılacak eserler bırakan kullarından eylesin.
Âmin.
Osmanlı Devleti'nin sona ermesiyle birlikte Türk milleti yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyet dönemi başlamıştır. Yeni dönemde idarî ve hukukî yapıda köklü değişiklikler yaşanmış; bu değişimlerin tarihî, dinî ve kültürel etkileri ise günümüze kadar süregelen tartışmaların konusu olmuştur.
10. TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Kur'ân İlkesi
"Onların işleri aralarında istişare iledir." (Şûrâ, 42/38)
Cumhuriyet, Türk devlet geleneğinin son halkasıdır. Yeni devlet, Millî Mücadele'nin ardından kurulmuş; idarî yapıdan hukuk sistemine, eğitimden kültür politikalarına kadar pek çok alanda köklü değişikliklere gitmiştir.
Ancak bu dönem, aynı zamanda Türk tarihinin en büyük zihniyet dönüşümlerinden birine de sahne olmuştur. Yapılması gereken istişare yapılmamış. Adı cumhuriyet olan bir devlet cumhurun değerlerini yeterince dikkate almamıştır.
Yüzyıllar boyunca devletin temel referanslarından biri olan İslâm, kamu düzenindeki belirleyici konumunu büyük ölçüde kaybetmiş; hilâfet kaldırılmış, laiklik devletin temel ilkelerinden biri hâline getirilmiştir. Hukuk, eğitim ve kültür alanlarında Batı kaynaklı modeller esas alınmış; bu değişimlerin toplum üzerindeki etkileri uzun yıllar tartışılmıştır.
Dinî hayat da bu süreçten etkilenmiştir. Bir dönem ezan Türkçe okunmuş, din eğitimi ciddi ölçüde sınırlandırılmış, birçok dinî kurum faaliyetini sürdürememiş, camilerin bir kısmı farklı amaçlarla kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda özellikle kamusal alanda başörtüsü uygulamaları da toplumda derin tartışmalara yol açmıştır.
Kültür ve sanat politikalarında da Batı'yı örnek alan bir yöneliş benimsenmiş; müzikten tiyatroya, eğitim anlayışından aile hayatına kadar birçok alanda yeni bir toplum modeli oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu süreçte geleneksel Türk-İslâm kültürünün yeterince korunamadığını düşünenler olduğu gibi, yapılan reformları modernleşme açısından gerekli görenler de olmuştur.
Aziz kardeşlerim,
Bizim üzerinde durmamız gereken esas mesele, geçmişi öfkeyle yargılamak değil, tarihten ibret almaktır.
Kur'ân'ın bize öğrettiği ölçü şudur: Bir millet, kendi köklerinden koparak uzun vadede güçlü bir medeniyet inşa edemez. Başka milletlerden ilim alınır, teknoloji öğrenilir, tecrübeden faydalanılır. Ancak bir milletin inancı, dili, tarih şuuru, örfü ve medeniyet tasavvuru başkasından ödünç alınamaz.
Gerçek kalkınma; kendi kimliğini koruyarak yenilenebilmektir. Güçlü devletler, kendi milletine benzeyen devletlerdir; kendi milletine yabancılaşan devletler değil.
Milletini değiştirmeye çalışan devletler uzun ömürlü olamaz. Devletin görevi milletine yeni bir kimlik dayatmak değil; milletinin tarihinden, inancından, örfünden ve ahlâkından aldığı güçle geleceği inşa etmektir. Çünkü kökü sağlam olmayan ağacın gölgesi de uzun sürmez.
SONUÇ
Aziz Kardeşlerim!
Hunlardan bugüne kadar bize kalan en büyük miras yalnızca sınırlar değildir.
Asıl miras;
adalettir...
ilimdir...
ehliyettir...
ahlâktır...
devlet ciddiyetidir...
ve hepsinden önemlisi, kendi medeniyetine güven duyan bir millet olabilmektir.
Başka milletlerden ilim alınır.
Teknoloji alınır.
Tecrübe alınır.
Fakat bir milletin ruhu ödünç alınamaz.
Bir millet kendi ruhunu, kendi dilini, kendi tarihini ve kendi medeniyet tasavvurunu kaybetmeye başladığında, zenginleşse bile güçlenmiş sayılmaz; yalnızca başkalarına benzemeye çalışır.
Bizim medeniyetimiz, taklit üzerine değil; inşa üzerine kurulmuştur. Mete Han'dan Alparslan'a, Osman Gazi'den Fatih Sultan Mehmed'e kadar büyük devlet adamları, milletlerine yabancılaşarak değil; onların değerlerinden güç alarak tarihe yön vermişlerdir.
Bugün de bize düşen vazife; geçmişi sadece övmek değil, onun bize emanet ettiği adalet anlayışını, ilim sevgisini, çalışkanlığını ve yüksek ahlâkını yeniden diriltmektir.
Rabbimiz bizleri, tarihinden utanan değil tarihinden ibret alan; başkalarını körü körüne taklit eden değil, kendi medeniyet değerleriyle insanlığa yeniden söz söyleyebilen bir neslin mensuplarından eylesin.
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan idarecilere de itaat edin..." (Nisâ, 4/59)
Allah bizlere; adalet üzere yaşayan, emanet ehli olan, ilmi önceleyen, birliğini koruyan ve kendi köklerinden güç alarak geleceğini inşa eden bir millet olmayı nasip eylesin.
Âmin.
OSMANLI VE BATILILAŞMA
OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BATILILAŞMA SERÜVENİ:
SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-II-
Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.
ARAYIŞ
Erken sayılabilecek bir dönemde kendi özel çabalarıyla Osmanlı sisteminin mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin tespit ve tekliflerini içeren ve kimin yazdığı bilinmeyen 1714/15 tarihli bir raporda (layiha), Avusturya’nın idari yapısından, hükümdarın özelliklerinden ve eyalet yönetiminden bahsedilmektedir. Ayrıca imparator seçiminin nasıl olduğu, imparatorun yetkilerinin sınırı ve bunun nasıl sınırlandırıldığı, ülke ileri gelenlerinin gelir kaynakları ve siyasi mekanizmadaki rolleri, eyaletlerin idaresi, eyalet idarecilerinin imparatorla olan münasebetleri, her ikisinin karşılıklı mükellefiyet ve yetkileri de layihada bilgi verilen hususlar olarak öne çıkarılmıştır. Yine aynı yıllarda bir başka rapor, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya “Babıâli Hizmetinde Bir Fen Kıtası Kurulması Üzerine Tasarı” adıyla takdim edilmiştir. 1716-1718 Avusturya-Osmanlı Savaşları sırasında yazıldığı tahmin edilen rapor birçok bakından dikkat çekicidir. Rochefort adında bir Fransız tarafından hazırlandığı düşünülen raporun temel konusunu Osmanlı askerî sistemi oluşturmaktadır. Bu ise Osmanlılar kadar yabancıların da Osmanlı sistemindeki çözülmeye ilişkin görüşlerde hemfikir olduğunu, çözülmenin temel belirleyicisinin ve alanının askerî sistem olarak algılandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenledir ki Osmanlı yaklaşık yüz yılı kapsayan bir süreçte, Tanzimat’a kadar uzanan dönem boyunca, neredeyse tamamen askerî alana odaklanmış, askerî sistemi ıslah etmenin çabalarını yürütmüştür. Rochefort, raporunda, artık savaşı sadece güç, kuvvet ve moralle kazanmanın mümkün olmadığını, askerî eğitim tekniklerinin ve silahların savaşları kazanmada daha etkili ve önemli hale geldiğini, bu nedenle askerî eğitim ve teknoloji konusunda Osmanlıya göre oldukça ileri düzeyde bulunan Avrupa’dan yararlanmanın Osmanlı için kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir. Rochefort, Osmanlı üst yönetiminin dikkatini çekmeyi başarmış olmalıdır ki, raporunun Divan’da konu edinildiğini biliyoruz. Proje, askerî ve mali açıdan dengeleri değiştirme potansiyeline sahip olduğu için Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın engelleyici girişimleriyle uygulamaya aktarma imkânına sahip olmamıştır. Esasen söz konusu projede dile getirilen hususlar, bu kadar detaylı ve açık olmasa bile yüz yılı aşkın bir süre önce, Hasan Kâfî-i Aksarî’nin Sultan III. Murad’a sunduğu düşünülen “Hırzü’l Mülûk, Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Âlem” (1596) isimli raporunda dile getirilen hususlarla aynıdır. Hasan Kâfî, bizzat katıldığı Eğri kuşatmasında (1596) ateşli silahların etkilerini gözlemleme imkânı bulmuş, Avrupa silah teknolojisinin Osmanlı’nınkine oranla çok ilerlediğini görmüş ve bundan yararlanmak gerektiğini dile getirmişti.
Osmanlı, 17. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, üstesinden gelmekte aciz kaldığı ağır problemlerin altında olduğunun farkındadır ve buradan bir çıkış yolu arayışındadır. Mevcut sistemi ıslah etmenin kaçınılmaz hale geldiği genel kabule dönüşmüş durumdadır. Neredeyse herkes bunda hem fikirdir. Ancak İbrahim Müteferrika farklı bir şey yapar ve ıslahı da aşan tespit ve tekliflerini dile getiren bir rapor (Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem) hazırlar. İbrahim Müteferrika, eserini Sultan III. Ahmed’e vermek için hazırlar fakat Patrona Halil isyanı sebebiyle gerçekleşen sultan değişimine bağlı olarak raporunu Sultan I. Mahmud’a sunar. Müteferrika’nın raporunu geçmişteki raporlardan farklı kılan en önemli yönünü ise ıslahı da aşan bir anlayışla hazırlanması ve yeni bir sistemin işaretlerini taşıması oluşturmaktadır. Müteferrika’nın bu eserdeki amacını, Osmanlı ile Avrupa ülkeleri arasındaki farkın Osmanlının aleyhine olacak şekilde açılmasının sebeplerini tespit etmek ve buna bağlı olarak “yapılması” gerekenlerle ilgili tavsiyelerde bulunması oluşturmaktadır. Raporda öncelikle Avrupa ülkelerindeki siyasal sistemler incelenmiştir. Müteferrika’nın ifadesiyle “monarşiya”, “aristokrasiya” ve “demokrasiya” olmak üzere üç siyasal sistem detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Müteferrika’nın asıl üzerinde durduğu ise “demokrasiya”dır. Beğendiğini gizleme ihtiyacı hissetmediği bu sistemi anlatırken, uygulama örneği olarak Hollanda ve İngiltere’yi zikretmiştir. “Demokrasiya”nın karakteristik özelliği olarak yasaların niteliğine dikkat çekmiştir. “Demokrasiya”da yasaların tanrı/din kaynaklı bir referansa sahip olmadığını, aklın temel referans olduğunu ifade etmiştir. Bu hiç kuşku yok ki o dönem Osmanlısı için son derece önemli ve dikkat çekici bir “tekliftir”. Osmanlı’da, daha doğrusu İslam dünyasında ilk defa ilahi/vahiy kaynaklı yasa yerine “aklın” ürettiği yasalara dikkat çekilmektedir. Bu son derece radikal bir tekliftir. Bu teklif seküler zihniyetin bir gereği veya seküler zihniyetin egemenliğini tesisi sağlayacak bir sürecin başlangıç aşaması olarak anlam kazanmaktadır. Tabii ki Müteferrika tüm bunları ne oranda öngördü onu bilemiyoruz, ancak “teklifi” kadim sistemi temelden değiştirecek bir değişimin yolunu açacak niteliktedir. Onun bu teklifi Tanzimat ile uygulamaya geçecek, fakat o da Osmanlı aklının işleyişinin bir gereği olarak değil, Batı’dan seküler kanunları ithal etme biçiminde gerçekleşecektir. Böylelikle, temel referans olarak Osmanlı kadim değerleriyle uyumsuz olmasının yanı sıra, Osmanlı zihniyet ve hayat tarzıyla uyumsuz kanunların ithali sebebiyle oluşacak derin ve tahrip gücü yüksek problemler o günlerden bu günlere kadar Türkiye’nin batılılaşma tarihinin değişmeyen çehrelerinden birini oluşturacaktır.
İbrahim Müteferrika’nın üzerinde durduğu konu başlıklarından bir diğeri de Avrupa’daki askerî sistemlerdir. Avrupa devletlerinin askerî sistemlerini, bu sistemlerdeki eğitim yöntemlerini ve kullanılan silah teknolojilerini detaylı şekilde anlatmıştır. Askerlikte haber almanın, istihbaratın, disiplinin önemine dikkat çekmiştir. Osmanlıdaki askerî sistemin en önemli problemi olarak asker-sivil ayrışmasının tam gerçekleşmemesine işaret etmiştir. Bu arada o zaman için son derece önemli bir şey yapmış; Avrupa’da yeni askerlik sistemini, bu sistemde kullanılan silahları, taktik ve stratejileri anlatırken “nizam-ı cedid” kelimesini kullanmıştır. Bu kelimeyi ilk kez Fazıl Mustafa Paşa (Görev süresi: 1689- 1691) kullanmıştı ancak temel referansları farklı bir zihniyet ve hayat tarzını kastetmemişti. Buna karşılık Müteferrika, referansları mevcuttakinden çok farklı bir sistem öngörüsüyle radikal bir değişimin teklifini dile getirmiştir. Bu teklifte geçmiş ve gelecek çok farklı tahayyül edilmiştir. İbrahim Müteferrika “nizam-ı cedid” ile neleri öngördüğünün farkındadır ve böylelikle “eski” (kadim) ve “yeni” (cedid) şeklinde gelişecek sürecin başlatıcılarından birisi olmuştur. Zira raporunu Sultan I. Mahmud’a sunan Müteferrika’nın eserinde “yeni bir sistem” anlayışının güçlü işaretleri açıkça sezilmektedir. Bu özelliği ile tarihsel açıdan özel bir öneme sahiptir. Müteferrika’nın raporu, yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı düşünce hayatına derinden tesir etmiş ve Nizâm-ı Cedîd Ordusu’nun kurulmasına giden süreçte önemli etkisi olmuştur. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Müteferrika, Usûlü’l-Hikem’ini kendi matbaasının dokuzuncu kitabı olarak 1732’de 500 adet basmış ve öngördüğü değişime ilişkin görüşlerinin yaygınlık kazanmasını da sağlanmıştır.
UMUT
Osmanlı için özellikle ilk zamanlar açısından Avrupa’ya yönelişin temel belirleyicisi, gittikçe büyüyüp derinleşen problemlerden kurtuluş ile ilgili sahip olunan ve her geçen gün daha da büyüyen bir “umut”tur. Bu umut, Osmanlı için 18. yüzyıldaki anlayış ve uygulamaların temel belirleyicisi olmuştur. Bir süre sonra bu umut, melankolik bir tutkuya dönüşmüştür. Bu dönüşüm 18. yüzyılın sonları itibarıyla netleşmeye başlar. Avrupa’nın eğitim, bilim, yönetim, hukuk tecrübelerinden yararlanarak Osmanlıyı çok daha güçlü kılmanın mümkün olabileceğinin düşünülmeye başlanması söz konusu umudun sebebidir. Gelinen bu aşamada, bir süredir sahip olunan mevcut problemleri çözme umut ve arzularını aşan bir durum söz konusudur. Avrupa öncekinden farklı olarak genel anlamda ve hemen her konuda model olarak görülmeye başlanmıştır. Tüm bunlara rağmen Osmanlı’nın kadim değerlerine ve kurumlarına bağlılığı hâlâ devam etmektedir. Böyle olduğu içindir ki, 18. yüzyılda girişilen “mevcut problemleri çözme” çabaları ile 18. yüzyılın sonları itibarıyla girişilen Avrupa’nın tecrübelerinden yararlanarak “kuvvet bulma” çabaları “ıslahat” olarak isimlendirilmiştir. Islah, “iyileştirme” ve “elverişli kılma”, ana kaidenin uygulanmasından doğan “aksaklıkların giderilmesi” ve kaidelerin tam olarak tatbiki anlamına gelen bir kelimedir. Islah, var olan ilkelerin anlaşılması ve uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesini ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesini ifade etmektedir. Çoğulu “ıslahat”tır. Islah ile diğer bazı kelimeler birbirine karıştırılabilmekle birlikte, ıslahın anlamı içerisinde ölü bir şeyin yeniden hayata döndürülmesi (ihya) veya eskiyi tümden ya da kısmen atıp yerine yenisini koyma ve yenileme (tecdid) anlamları yoktur. Islah, var olan ilkelerin uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesi ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu durum, Osmanlı devlet ve ilim adamlarının kendilerine ait olan, daha doğru bir ifadeyle, kendilerini bir özne olarak var eden tüm kadim özellikleri hâlâ önemsediklerini göstermesi açısından önemlidir. O günün şartlarında düşünce olarak dahi kadim değerlerden herhangi bir şekilde taviz vermeleri söz konusu değildir. Elbette ki yaşanmakta ve gerek kapsamı gerekse şiddeti her geçen gün daha da artan birtakım problemler vardı. Kanaatlerince bu problemler esasa ait değildi; arıziydi. 18. yüzyılın sonu itibarıyla, “arızi” olarak yaşanan tüm problemlerden kurtulmanın yanı sıra, daha güçlü bir şekilde var olabilmenin en kestirme yolunun, Avrupa’nın mevcut uygulamalarından yararlanmaktan geçtiği kabul edilmeye başlandı. Dönemin devlet ve ilim adamlarının görüş ve inançlarına göre, söz konusu durum gerçekleştiğinde aksaklıklar giderilecek, eksiklikler tamamlanacak, tekrar “eski dönemlerdeki gibi” azametli, güçlü ve itibarlı olunabilecekti.
Devam edecek
DENİZ GÖKTAŞ
DENİZ KÖKTAŞ, BİR SÖZLE NEDEN MİLYONLARI İNCİTTİN?
-Attığın taş, ürküttüğün kurbağaya değdi mi?-
Rüştü Kam
06.07.2026
ha-ber.com
Yapmayın be kardeşim, yapmayın! Yeter artık!
Bu millet artık yoruldu.
Her birkaç yılda bir önümüze yeni bir kavga dosyası konuluyor. Dün sağ-sol denildi, sonra Türk-Kürt denildi, ardından terör örgütleriyle yıllarımız geçti. Tam "artık huzur konuşacağız" derken bu defa mezhep tartışmaları yeniden ısıtılıyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Kim istiyor bunu?
Kim kazanıyor bu gerilimlerden?
Kim, aynı milletin evlatlarını yeniden birbirine şüpheyle baktırmak istiyor?
Bugün Türkiye'nin en son ihtiyaç duyduğu şey, Sünni-Alevi gerilimidir.
Çünkü bu topraklarda yüzyıllardır aynı ezan okunuyor, aynı kıbleye dönülüyor, aynı vatanda yaşanıyor. Farklı yorumlar olabilir; ama ortak paydamız İslam'dır, bu vatandır, bu millettir. Bunları korumak hepimizin sorumluluğudur.
Evet...
Fikir özgürlüğü vardır.
Eleştiri hakkı vardır.
Sanatın da mizahın da kendine ait bir ahlakı vardır vardır.
Fakat hiçbir özgürlük, başkasının kutsalına hakaret etme hakkını vermez.
Milyonlarca insanın iman ettiği değerlere alaycı ifadeler yöneltmek ne mizahın gereğidir ne de düşünce özgürlüğünün.
Bir komedyenin söylediği, "Dört kitap vardır; üçü doğrudur, dördüncüsü yanlıştır." sözü tam da bu sebeple toplumun önemli bir kesiminde derin bir rahatsızlık oluşturmuştur.
İşin ilginç tarafı ise şudur:
Bugün sokaklarda yürüyenlerin önemli bir kısmı, bu sözün doğru olup olmadığını, neden söylendiğini ya da niçin insanları incittiğini tartışmıyor.
Onun yerine Yavuz Sultan Selim konuşuluyor.
Madımak konuşuluyor.
Maraş konuşuluyor.
Sivas konuşuluyor.
Geçmişin bütün acıları yeniden bugünün meydanlarına taşınıyor.
Elbette tarih konuşulacaktır.
Acılar unutulmayacaktır.
Haksızlıklar araştırılacaktır.
Fakat tarih, bugünün insanlarını birbirine düşman etmek için kullanılmamalıdır.
Çünkü tarih intikam almak için değil, ibret almak için okunur.
Bir başka husus daha var.
Siyaset...
Tecrübeli siyasetçilerin görevi, toplumu sakinleştirmektir; öfkeyi büyütmek değildir.
Toplum gerilirken kullanılan her cümle iki defa düşünülmelidir.
Çünkü söylenen sözler yalnızca meydandaki kalabalığa değil, milyonların evine ulaşmaktadır.
İnsan bazen şu soruyu da sormadan edemiyor:
Ülkemizde yıllardır başarılı komedyenler yetişiyor.
Mizah yapıyorlar.
Siyaseti eleştiriyorlar.
İktidarı da muhalefeti de eleştiriyorlar.
Ama neden hepsi toplumun en hassas fay hatlarına dokunma ihtiyacı hissetmiyor?
Çünkü iyi mizah, insanları birbirine düşürmez.
İyi mizah güldürür.
Düşündürür.
Ama kin üretmez.
Başkalarının yarasını kaşımak mizah değildir.
Toplumsal fay hatlarını zorlamak cesaret değildir.
İnsanların kutsalları üzerinden prim yapmak sanat değildir.
Bugün hepimizin kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz gerçekten birlikte yaşamak mı istiyoruz?
Yoksa sürekli birbirimizin geçmişini önümüze koyarak yeni kavgalar mı üretmek istiyoruz?
Türkiye'nin artık buna tahammülü kalmamıştır.
Bu millet, yeterince acı yaşamıştır.
Yeterince evlat toprağa vermiştir.
Yeterince gözyaşı dökmüştür.
Artık yeni cepheler açmanın değil, ortak değerlerde buluşmanın zamanıdır.
Sünnisiyle...
Alevisiyle...
Türküyle...
Kürdüyle...
Bu ülke hepimizindir.
Kimsenin bu milleti mezhep üzerinden ayrıştırmaya hakkı yoktur.
Kimsenin insanların inancını aşağılayarak bunu "özgürlük" diye sunmaya da hakkı yoktur.
Özgürlük, başkasının kutsalına saygıyı da içinde taşır.
Unutmayalım...
Toplumlar, farklılıklarıyla değil; farklılıklarını düşmanlığa dönüştüren akıllarla parçalanırlar.
Bugün yapılması gereken öfkeye taraf olmak değil, sağduyuya sahip çıkmaktır.
Çünkü bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey, bağıranlar değil; birleştirenlerdir.
Kur'an, müminleri kardeş ilan ediyor (Hucurât 49/10).
Kur'an, birbirimizle çekişmememizi emrediyor (Enfâl 8/46).
Kur'an, başkalarının kutsallarına bile hakaret edilmesini yasaklıyor (En'âm 6/108).
Kur'an, alay etmeyi yasaklıyor (Hucurât 49/11).
Resûlullah ise "Ya hayır söyleyin ya da susun." buyuruyor.
O hâlde bize düşen; öfkeyi büyütmek değil, hikmeti büyütmektir. Mezhep üzerinden yeni cepheler açmak değil, kardeşliği yeniden inşa etmektir. Çünkü bu ülkenin en büyük ihtiyacı, birbirini suçlayan kalabalıklar değil; birbirini anlamaya çalışan insanlardır.
İZİN VE GURBETÇİ III
İZİN DEĞİL, HASRET YOLCULUĞU (III)
Rüştü KAM 14.07.2026 BERLİN ---
DÖNÜŞ... GURBETÇİNİN İKİNCİ AYRILIĞI
Aslında gurbetçi memleketinden yalnızca bir defa ayrılmaz; her yıl yeniden ayrılır. Her vedada biraz daha eksilir, her dönüşte biraz daha yaşlanır. Çünkü gurbetçi kilometrelerle değil, vedalarla ve eksilmelerle yaşlanır.
Anne, oğlunun yüzüne bakarken aslında yılları saymaktadır. Son gelişindeki çizgilerle bugünkü çizgileri karşılaştırır. Ellerine bakar, saçlarına bakar... "Yorulmuş..." der içinden. Ama bunu söylemez, söyleyemez. Çünkü anneler en büyük acılarını susarak yaşarlar.
MEZARLIK ZİYARETİ
Gurbetçi; annesini, babasını, eşini son kez ziyaret etmek için mezarlığa gider. Mezarın başındadır artık. Ayrılık mezarda da olsa zordur. Gözyaşlarıyla sular mezar toprağını. Orada hiçbir unvanı yoktur; mezar başında insanın bütün unvanları düşer.
Ne işçidir ne patron ne de gurbetçi... Sadece annesinin evladı, sadece babasının oğludur.
Ayrılır mezarın başından. Araba köyün son virajını dönerken köy artık görünmez olur. Ama gurbetçi yine de dikiz aynasına bakmaya devam eder. Çünkü bazen insan, artık görünmeyeni de görmek ister.
Yol uzundur. Saatler geçer, sınırlar aşılır, ülkeler değişir. Fakat insanın içindeki vatan yerinden hiç kıpırdamaz. İşte bu yüzden gurbetçinin yaptığı yolculuk, hiçbir zaman yalnızca bir izin yolculuğu değildir. O bavul taşımaz, hasret taşır; kilometre aşmaz, ömür aşındırır.
İki ülke arasında gidip gelen yalnızca otomobiller değildir:
• Annelerin dualarıdır...
• Babaların bekleyişidir...
• Çocukların geleceğidir...
• Ve yıllardır iki vatan arasında bölünmüş yüreklerdir.
Gurbetçinin hikâyesi belki bir gün biter fakat geride bıraktığı fedakârlık, bu milletin hafızasında yaşamaya devam edecektir. Çünkü bazı insanlar servet değil, bir nesil bırakırlar. Ve bazı yolculuklar tatil değildir, izin değildir; hasret yolculuğudur.
VEFA
Gurbet üzerine çok şey söylendi, çok haber yapıldı, çok rapor hazırlandı, çok istatistik yayımlandı:
• Kaç kişi gitti?
• Kaç kişi döndü?
• Ne kadar döviz gönderildi?
• Kaç ev yapıldı?
• Kaç milyar avro ekonomiye kazandırıldı?
Bütün bunlar elbette önemlidir. Fakat gurbeti rakamlarla anlatamazsınız; çünkü gurbet, bir istatistik değildir.
Gurbet; bir annenin yıllarca kapıya bakması, bir babanın "Bu bayram gelir mi acaba?" diye iç geçirmesidir. Bir çocuğun dedesiyle aynı dili konuşamaması, bir torunun anneannesinin duasını tam anlayamamasıdır. Bir mezar taşının başında sessizce Fâtiha okumak, bir bavula yılların hasretini sığdırmaya çalışmaktır.
Gurbetçiler yalnızca yurt dışında yaşayan insanlar değildir; onlar, milletimizin sınırların ötesindeki emanetidir. Gittikleri ülkelerde alın teriyle çalışırken yalnız ailelerinin geçimini sağlamadılar; aynı zamanda milletlerinin vakarını, çalışkanlığını ve dürüstlüğünü de temsil ettiler.
İşçi, usta, mühendis, doktor, öğretmen, iş insanı, sanatkâr ve bilim insanı oldular. Dernekler kurdular, camiler inşa ettiler. Çocuklarını okutmaya çalıştılar; bazen başarılı oldular, bazen hata yaptılar ama hiçbir zaman memleketlerini yüreklerinden çıkaramadılar.
Bugün Anadolu'nun herhangi bir köyüne gidin; bir evin duvarında gurbetçinin emeğini, bir okulun temelinde onun katkısını, bir caminin taşında alın terini, bir öğrencinin eğitiminde ise gönderdiği bursu görürsünüz. Bunların hiçbiri manşet olmadı ama hepsi bu milletin sessiz tarihine yazıldı.
Artık yeni bir muhasebe yapmanın zamanı gelmiştir. Belki bugüne kadar gurbetçiye en çok şu soru soruldu:
"Ne getirdin?" Artık başka bir soru sormalıyız:
"Sen oralarda ne yaşadın?" İnanıyorum ki bu sorunun cevabı, hepimize yeni bir vicdan kazandıracaktır.
VASİYET
Buradan özellikle Türkiye'deki kardeşlerime seslenmek istiyorum: Yol kenarında yabancı plakalı bir otomobil gördüğünüzde, onu yalnızca Avrupa'dan gelen bir araba olarak görmeyin.
• Belki direksiyonun başındaki insan aylarca bu izni beklemiştir.
• Belki annesini son defa görebilmek için yola çıkmıştır.
• Belki babasının mezarı başında Fâtiha okumaya gidiyordur.
• Belki çocuğuna, "Bak evladım... Deden bu köyde büyüdü," diyebilmek için binlerce kilometre yol katetmiştir.
Ona gülümseyin, ona kolaylık gösterin. Çünkü o yalnızca memleketine gelmiyor; ömrünün eksik kalan tarafını tamamlamaya çalışıyor. Ona yol verin, tebessüm edin. Çünkü o sadece kilometreleri değil, ömrünü tüketiyor.
Buradan gurbetçi kardeşlerime de birkaç söz söylemek istiyorum: Çocuklarınızın elini hiç bırakmayın. Onlara yalnızca iyi bir meslek değil, iyi bir ahlâk da kazandırın. Yalnızca yabancı dil değil, Türkçe dua etmeyi de öğretin. Anneannelerinin masallarını, dedelerinin hatıralarını anlatın; köylerini, kabristanları gösterin. Nereden geldiklerini bilsinler. Çünkü kökünü unutan ağacın, ilk fırtınada ayakta kalması zordur.
Unutmayın; çocuklarınız iki medeniyet arasında sıkışmak zorunda değildir. İki medeniyetin güzelliklerini birlikte taşıyabilirler. Yeter ki onlara sağlam bir kimlik ve güçlü bir karakter bırakabilelim.
Yüce Rabbimiz bizlere şöyle dua etmeyi öğretmiştir:
"Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak evlatlar ihsan et ve bizi takvâ sahiplerine önder eyle." (Furkân, 25/74)
Bu dua, evladının geleceği için kaygı duyan bütün anne ve babaların duasıdır. Bugün bu duaya belki de en çok gurbetçilerin ihtiyacı vardır.
Rabbim yollarınızı açık eylesin. Direksiyonunuza emniyet, yüreğinize huzur, yuvanıza bereket ihsan eylesin. Anne ve babası hayatta olanlara onların kıymetini bilmeyi nasip etsin. Vefat etmiş geçmişlerimize rahmetiyle muamele eylesin; kabirlerini cennet bahçelerinden bir bahçe kılsın.
SON SÖZ
Bazı insanlar ömürleri boyunca aynı yolu yürürler. Onlar turist değildir, sıradan yolcu da değildir. Onlar, iki vatan arasında ömrünü tüketen, hasreti sabra dönüştüren, anne duasını azık, baba nasihatini pusula yapan; adı çok anılıp hikâyesi çok az dinlenen insanlardır.
Bu yazıyı; ömrünü iki vatan arasında tüketen, bir elinde ekmeğini diğer elinde memleket hasretini taşıyan ve çocuklarına köklerini unutturmamaya çalışan bütün gurbetçilere saygı ve muhabbetle ithaf ediyorum.
Unutmayalım; bazı yolculuklar tatil değildir, izin değildir. Hasret yolculuğudur.
Devam edecek
GURBETÇİ
YANİ ŞİMDİ BU NEYİN NESİ, NE DİYELİM ŞİMDİ BEN;
NEDEN BÖYLE BİR KANUN ÇIKARILIR Kİ?
-Gurbetçinin Sırtından Artık İnme Zamanı Gelmedi mi?-
Rüştü Kam
19.07.2026 – Berlin
ha-ber.com
Her yaz aynı hikâye...
Avrupa'nın dört bir yanındaki gurbetçiler aylar öncesinden izin hesapları yapar. Çocuklar memleket hayalleri kurar. Anne-babalar gün sayar. Bavullar hazırlanır, hediyeler alınır ve binlerce kilometrelik hasret yolculuğu başlar.
Çoğu insanın birkaç saatlik uçuşla ulaşacağı mesafeyi, binlerce gurbetçi üç gün direksiyon sallayarak aşar. Fiyat açısından daha uygun olsun diye bunu yapar. Aile kalabalıktır. Saatlerce sınır kapılarında bekler. Uykusuz kalır, yorulur, fakat yine de şikâyet etmez. Çünkü yolun sonunda vatan vardır. Anne vardır. Baba vardır. Çocukluğun geçtiği sokaklar vardır.
Fakat ne gariptir ki gurbetçinin çilesi yol bitince sona ermez; asıl o zaman başlar.
Arabasını evinin önüne çeker. Biraz dinlenmek ister. Kardeşi markete gidecektir, oğlu dedesini hastaneye götürecektir, yeğeni ve bir arkadaşı küçük bir işini görecektir. Anahtarı uzatır. Sonrası ise birçok gurbetçinin artık ezbere bildiği manzaradır.
Polis çevirmesi...
"Bu aracı sizden başkası kullanamaz."
Ardından ceza...
Bazen aracın bağlanması...
Bazen saatler süren işlemler...
Bazen de bütün tatilin buruk geçmesine sebep olan gereksiz bir mağduriyet...
Şimdi gerçekten sormak gerekiyor:
Bu uygulamanın kime ne faydası var?
Bu araç kaçak değildir.
Çalıntı değildir.
Vergisi ödenmeden ülkeye sokulmuş değildir.
Sahibi bellidir.
Kullanan kişi de çoğu zaman yabancı biri değil; kardeşi, evladı, babası ya da eşidir, arkadaşıdır.
O halde neden bu kadar ağır ve hayatın doğal akışına aykırı bir uygulama sürdürülmektedir?
Üstelik geçmişte bu işler çok daha kolaydı. Basit bir vekâletname ile mesele çözülebiliyordu. Bugün ise konsolosluk randevuları, noter işlemleri, harçlar ve sayısız bürokratik engel çıkarılıyor. En küçük bir eksiklik ise ağır yaptırımlarla sonuçlanabiliyor.
Devlet elbette kurallar koyacaktır.
Hiç kimse buna itiraz etmiyor, etmez de zaten.
Kaçakçılığın ve usulsüzlüğün önlenmesi de elbette devletin görevidir.
Ancak milyonlarca vatan sevdalısı gurbetçiyi potansiyel suçlu gibi gören uygulamalar, ne adalet duygusuyla ne de devlet-vatandaş ilişkisiyle bağdaşmaktadır.
Her yıl milyarlarca avroyu Türkiye ekonomisine kazandıran insanlar bunlar...
Akaryakıttan konaklamaya...
Alışverişten lokantaya...
Esnaftan turizme kadar pek çok sektöre önemli katkı sağlayan insanlar bunlar.
Fakat ne yazık ki birçok uygulamada gurbetçi hâlâ bir vatandaş olarak değil, adeta sürekli gelir elde edilecek bir kaynak olarak görülmektedir.
Bir harç...
Bir ceza...
Bir yeni düzenleme...
Bir yeni yasak...
Sanki gurbetçinin sırtına her yıl yeni bir yük yüklenmektedir.
Artık şu gerçeği görmek gerekiyor:
Gurbetçi, yalnızca döviz getiren bir insan olmaktan çıkarılmalıdır. O gurbetçidir. Adı üstünde gurbetçi. Vatan sevdalısı.
O bu milletin evladıdır.
Yarım asırdır iki vatan arasında ömür tüketen, hem yaşadığı ülkeye hem de anavatanına emek veren insanlardır onlar.
Onun sırtına yeni yükler yüklemek yerine, yükünü hafifletmek devlet olmanın gereğidir.
Kanunların amacı vatandaşın hayatını zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır.
Kurallar insanların hayatına hizmet ettiği sürece değerlidir.
Hayatın gerçeklerinden kopan kurallar ise zamanla vatandaşın vicdanında karşılığını kaybeder.
Bugün yapılması gereken şey çok basittir.
Yurt dışından getirilen araçları kullanmanın önü açılmalıdır. Kim kullanırsa kullansın. Arabanın ruhsatı var, plakası belli. Kim kullanırsa kullansın bu devleti niçin ilgilendirir ki…
Dijital sistemlerle bu işlem güvenli şekilde takip edilebilir.
Ne devlet zarar görür...
Ne vatandaş mağdur olur...
Hem hukuk korunur hem de insanlar cezalandırılmadan hayatlarını yaşayabilir.
Sözün özü şudur:
Sayın yetkililer...
Gurbetçinin sırtına yeni yükler yüklemeyin artık. Gerçekten yorulduk. Hem de çok yorulduk. Her yaz memleket hasretiyle yollara düşen bu insanlar, zaten yolun, hasretin ve ayrılığın bedelini fazlasıyla ödüyor.
Artık bir de gereksiz bürokrasiyle, anlamsız yasaklarla ve ağır cezalarla bu bedeli büyütmeyin.
Gurbetçinin sırtından artık inin.
Çünkü o, bugüne kadar bu ülkeye yük olmadı.
Tam aksine, yıllardır bu ülkenin yükünü omuzlayan, ekonomisine katkı sağlayan, hasretini hiç kaybetmeyen milyonlarca vefalı evlattan biridir gurbetçi.
Bunca fedakârlığın ardından çok şey mi istiyor?
Bir teşekkür...
Samimi bir tebessüm...
"Hoş geldiniz memleketinize." diyen sıcak bir ses...
"Rahat edin, gönlünüzce gezin. Bir sıkıntınız olursa devletiniz yanınızdadır; kapımız da gönlümüz de size her zaman açıktır." diyen bir anlayış...
Bunları söylemek gerçekten bu kadar zor mu?
Gurbetçi ayrıcalık istemiyor.
İmtiyaz istemiyor.
Sadece kendi ülkesinde kendisini yük gibi hissettirmeyen bir yaklaşım bekliyor.
Çünkü gurbetçi, bu ülkeye hiçbir zaman yük olmadı.
Yarım asırdır alın teriyle, gönderdiği dövizle, yaptığı yatırımlarla ve hiç eksilmeyen vatan sevgisiyle bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonlarca sessiz kahramandan biri oldu.
Belki de artık devletin, gurbetçinin sırtından biraz olsun inmesinin; onun omzundaki yükü artırmak yerine hafifletmesinin zamanı gelmiştir.
İSTANBUL VALİSİ OKULLARDA NAMAZ KILMAYI SERBEST BIRAKTI
MÜSLÜMAN BİR ÜLKEDE SALYANGOZ MU SATILIRMIŞ
Rüştü Kam
01.08.2026 – Berlin
İstanbul Valiliği'nin, isteyen öğrenci ve öğretmenlerin ibadetlerini yerine getirebilmeleri amacıyla okullarda mescit açılmasına imkân tanıyan kararı bazı çevreleri yine rahatsız etti. "Laikliğe aykırı", "Cumhuriyet elden gidiyor" sesleri yükselmeye başladı.
Oysa sorulması gereken soru şudur: Bir insanın ibadet edebilmesi için uygun bir mekânın bulunması kimin hakkını ihlal ediyor?
İnsan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biri din ve vicdan özgürlüğüdür. Özgürlük sadece konuşma hakkı değildir; inanma, inanmama, ibadet etme veya etmeme hakkıdır. Eğer bir öğrenci ders arasında namaz kılmak istiyorsa ve bunun için küçük bir mescit ayrılıyorsa, bundan rahatsız olmak özgürlük anlayışıyla değil, başkasının özgürlüğünü sınırlandırma arzusuyla açıklanabilir.
Türkiye'de laiklik kavramı uzun yıllar boyunca, özellikle dindar kesimler tarafından, Batı'daki örneklerinden farklı biçimde uygulandığı yönünde eleştirildi. Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde dinî hayatı etkileyen pek çok düzenleme yapıldı; bunlar arasında ezanın bir dönem Türkçe okunması uygulaması ve bazı dinî kurumların kapatılması gibi tarihsel örnekler de yer aldı. Bu uygulamalar bugün de toplumda farklı şekillerde değerlendirilmektedir. Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, geçmişte yaşanan tartışmaların bugünün özgürlük anlayışını daraltmasına gerekçe yapılmaması gerekir.
Kur'an-ı Kerim bu konuda çok açık bir ilke ortaya koyar:
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 2/256)
Bu ayet, kimsenin inanmaya zorlanamayacağı gibi, inananın da inancını yaşamasının engellenemeyeceğini gösteren evrensel bir ilkedir.
Bugün dünya baş döndürücü bir hızla dijitalleşiyor. Yapay zekâdan uzay teknolojilerine kadar insanlık yeni bir çağa giriyor. Böyle bir dönemde insanların ibadet etmesini tartışma konusu yapmak, onların inançlarıyla alay etmek veya ibadetlerini küçümsemek, çağdaş insan hakları anlayışıyla bağdaşmaz. Medeniyet, insanların hangi dine mensup olduklarını tartışarak değil, birbirlerinin haklarına saygı göstererek ilerler.
Üstelik mesele yalnızca Müslümanların hakkı da değildir. Eğer bir okulda Hristiyan öğrenciler için dua edebilecekleri uygun bir mekân ihtiyacı doğarsa, bu da insan hakları çerçevesinde değerlendirilebilir. Aynı şekilde Musevi öğrencilerin dinî ihtiyaçları söz konusu olduğunda da çözüm üretilebilmelidir. Devletin görevi, vatandaşlarının inançlarını belirlemek değil; onların temel haklarını güvence altına almaktır.
İstanbul Valiliği'nin aldığı karar tam da bu bakımdan yerindedir. Kimseyi ibadete zorlamamakta, fakat ibadet etmek isteyenlere imkân sunmaktadır. Özgürlük tam olarak budur.
Artık Türkiye'nin, dinî tercihleri üzerinden vatandaşlarını yargılayan, insanların ibadetlerini ideolojik tartışmaların malzemesi yapan anlayışları geride bırakması gerekiyor. Farklı hayat tarzları bu ülkenin gerçeğidir. Kimsenin yaşam biçimi, başkasının özgürlüğünü ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz.
Son söz…
Bir asırdır bu topraklarda laiklik, demokrasi ve özgürlük üzerine çok şey söylendi. Artık sözün değil, hakkaniyetin zamanı gelmelidir. Bir öğrencinin namaz kılmasına tahammül edemeyen bir anlayışın özgürlükten söz etmesi inandırıcı değildir. Gerçek özgürlük, başkasının hakkını da kendi hakkın kadar savunabildiğin gün başlar. Mescide tahammül edemeyen, yarın kiliseye de, havraya da tahammül edemez. İnsan hakları seçerek uygulanmaz; ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir.
3 Temmuz 2026 Cuma
BABA, BABAM, BABA OLMAK
BABAM… GİTTİKTEN SONRA ANLADIM
-Galiba babalığı ben beceremedim...-
Baba öldüğünde yalnızca bir insan ölmez. Bir
evin direği yıkılır, bir çınarın gölgesi çekilir. İnsan bunu çoğu zaman
babasının ardından yürürken anlar. Ben de o zaman anladım…
Rüştü KAM
03.07.2026 BERLİN
Babam, bu dünyaya doksan altı yıllık bir ömür
sığdırdın.
Bir asra yaklaşan bir hayat...
Çocukluk gördün.
Yokluk gördün.
Savaş yıllarını gördün.
Açlığı gördün.
Soğuğu gördün.
Çalışmayı gördün.
Evlat büyütmeyi gördün.
Sonra sessizce çekip gittin. Arkanda bizleri
bırakarak...
Aslında bizi terk edip gitmedin Sen.
Gitmen gerektiği için gittin.
Çünkü dünya, ebedi olarak kalınacak bir yer
değildi.
Allah, hepimize farklı günler yazmıştı.
Senin günün dolmuştu.
Biz ise arkandan bakakaldık.
...
Biz senin evlatlarındık.
Belki de hayatta en çok sevdiklerindik.
Babalar da sever...
Hem de öyle derinden sever ki...
Fakat anneler gibi değildir onların sevgisi.
Anne sevgisini aşikar eder, saklayamaz.
Baba ise sevgisini içinde aşır.
Anne ağlar. Hem de bağıra bağıra ağlar.
Baba ise içine ağlar.
Anne "oğlum, oğlummm" diye bağırır.
Baba ise sessizce sofraya bir tabak daha
koyar.
Anne sarılır.
Baba sen üşüme diye gecenin ayazında odun
keser.
İşte onun sevgisi böyledir.
Biz babanın sevgisini çoğu zaman sevgi
zannetmeyiz.
"Babam beni sevmiyor galiba..."
deriz.
Kaç çocuk bu cümleyi kurmuştur kimbilir.
Oysa baba konuşmaz.
Çalışır.
Terler.
Susar.
Fedakârlık yapar. Ama sever.
Benim babam da öyleydi.
Beni severdi. Bilirdim onu.
Ama söylemezdi.
Belki o zamanın örfü böyleydi.
Erkek adam sevgisini de gözyaşını da içine
gömerdi.
Fakat ben babamın ağladığını gördüm.
Hem de birkaç defa gördüm...
Arkası dönüktü.
Yüzünü bize çevirmiyordu.
Çünkü çocukları babalarının ağladığını
görmesin istiyordu.
Şimdi düşünüyorum da...
Asıl güçlü adam hiç ağlamayan değilmiş.
Ağladığını kimseye göstermeyen adammış.
Babaymış
...
Ben on beş yaşımda çıktım gurbete.
Çameli'nin Kolak Köyü'nden...
Çam ormanlarının içinden...
Hayat beni aldı, kilometrelerce uzağa savurdu.
O yıllarda bugünkü gibi değildi.
Ne uçak bileti vardı.
Ne otoyollar...
Ne hafta sonu memlekete gitmek...
Aylar geçerdi.
Bazen de yıllar geçerdi.
Hasret büyürdü.
İşte o günlerde bir şarkı vardı.
Aslında şarkı değil, kaderimdi o şarkı dediğim.
"Gurbet o kadar acı ki ne varsa içinde...
Ben gurbette değilim...
Gurbet benim içimde..."
...
Yaz tatili gelince köye dönerdim.
Daha uzaktan annem görürdü beni.
"Oğlum..."
diye bağırarak koşardı.
Annem sevgisini saklayamazdı.
Babam ise hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Sessizce avluya giderdi.
Bir tavuk keserdi.
Bazen de bir erkeç...
İşte onun "Hoş geldin oğlum." demesi
böyleydi.
Bugün bunu anlayabiliyorum. Hem de çok.
O gün anlayamamıştım.
...
Biz keçilerin çocuklarıydık.
Yetmiş, seksen keçiyi dağlarda güttüğümüz
günler oldu.
Cırcır böceklerinin hiç susmadığı o çamların
arasında...Ağustos böcekleri de denirdi onlara.
Çam reçinesinin kokusu...
Dağların sessizliği...
Yıldızlarla örtülü geceler...
Meğer dünyanın en büyük serveti onların
içindeymiş.
Biz fakir olduğumuzu sanıyorduk.
Meğer ne kadar zenginmişiz.
...
Sonra zaman değişti.
Orman politikaları değişti.
Dağlar tıraş edildi, düz kesim yapıldı.
Keçiler bitti.
Çobanlık bitti.
Geçim kaynağı da bitti.
Babalar başka çareler aramaya başladı.
Bizler ise okumaya...
Ben köyün ilk okuyanlarından biri oldum
sayılır.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da.
Aslında okuyan ben değildim.
Babam okuyordu.
Benim elimdeki kalemin mürekkebi, onun nasırlı
ellerinden damlayan alın teriydi.
Ben yazıyordum aslında.
Ama yazdıran oydu, BABAM.
...
Baba...
Nasıl da küçücük bir kelime.
Fakat içine koskoca bir ömür sığıyor.
Baba dağdır. Sırtını verirsin.
Baba çınardır. Gölgesinde dinlenirsin.
Baba kapıdır. Gece geç de gelsen açıktır.
Baba ekmektir. Sofraya sessizce gelir.
Baba duadır. Fark etmezsin ama ömrün boyunca
seni korur.
İnsan bunları babası yaşarken anlayamıyor.
Nasihatlerinden sıkılıyor babanın.
Sözlerine kızıyor.
Bazen sesini yükseltiyor babaya karşı.
Bazen gönlünü kırıyor onun.
Sonra...Sonra…
Bir gün telefon çalmıyor.
Kapı açılmıyor.
Bayram sabahı elini öpeceğin kimse kalmıyor.
İşte o gün anlıyorsun. Evden bir insan
eksilmemiş.
Bir ömür eksilmiş.
Bir gölge çekilmiş.
Bir dağ yıkılmış. O dağa yaslanamıyorsun artık…
...
Ey bu satırları okuyan kardeşim...
Eğer baban hayattaysa...
Ne olur bu yazıyı bitirince telefonunu eline
al.
Onu ara. "Babacığım, nasılsın?" de.
İmkânın varsa git. Elini öp.
Hiçbir şey konuşmasanız bile yanında otur.
Bir bardak çayı birlikte için.
Bırak aynı cümleleri onuncu defa anlatsın. Sen
on birinci defa dinle.
Çünkü bir gün o ses tamamen susacak.
İşte o zaman dünyanın en büyük servetini
kaybettiğini anlayacaksın.
Mezarlıklarda en çok söylenen kelime
"keşke"dir.
Keşke biraz daha yanında otursaydım...
Keşke onu daha çok arasaydım...
Keşke elini biraz daha sık tutsaydım...
Keşke...Keşke…Keşke…
Ama mezarlıkların dili yoktur.
Orada cevap verilmez.
...
Bugün insanlar imkanları olduğu halde
rahatları bozulmasın diye, anne-babalarını huzurevlerine bırakıyor.
Yoğunuz, işimiz çok diyorlar.
Vaktimiz yok diyorlar.
Oysa anne ve babalarının kendileri için
uykusuz geçirdiği geceleri unutuyorlar.
Altını temizledikleri günleri...
Hastalandıklarında başlarında sabahladıkları
geceleri...
Çocukken yürüyebilsin diye parmaklarından
tuttuklarını...
Unutuyorlar.
Şunu hiç unutmayalım:
Anne ve babasını yaşlanınca onları yük gören
bir toplumun geleceği de yaşlanmıştır.
Çünkü merhametin bittiği yerde medeniyet de
biter.
...
Bugün ben de babayım.
Şimdi daha iyi anlıyorum babamı.
Çocuklarıma baktıkça onu görüyorum.
Sustuğu yerleri...
Sabrettiği günleri görüyorum…
Yorulduğu hâlde belli etmediği zamanları...
Ve içimden sadece bir cümle geçiyor:
"Babam meğer ne kadar büyük
adammış..."
Bunu anlamak için onun ölmesini beklemem
gerekmezdi.
Ama bekledim.
Hepimiz gibi...
...
Şimdi mezarının başına gidince konuşmak
istiyorum.
Sanki beni duyuyormuş gibi...
"Baba..."
"Seni çok özledim."
"Hem de çok..."
"Ben hakkımı sana defalarca helâl
ettim."
"Ne olur..."
"Sen de bana hakkını helâl et."
Sonra sessizlik...
Toprak sessiz...
Rüzgâr sessiz...
Çam ağaçları sessiz...
Ama vicdan konuşuyor.
Ve bana şunu söylüyor babam mezarından:
Babalar ölmez...
Onlar evlatlarının vicdanında yaşamaya devam
ederler. Hayır... Babalar ölmez.
Onlar, her doğru kararımızda bize yol gösteren ses olurlar.
Her duamızda adları geçer.
Her secdede gözlerimiz dolar.
Ve bir gün, biz de baba olduğumuzda, aynaya baktığımızda kendi yüzümüzde
onların yüzünü görürüz. Evet babalar ölmez…
Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin.
Hayatta olan anne ve babalarımıza sağlık,
afiyet ve uzun ömürler versin.
Onların kıymetini, mezar taşlarını öptükten
sonra değil; ellerini öperken bilen kullarından eylesin.
Âmin.