MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?
15 Ocak 2026 Perşembe
MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?
9 Ocak 2026 Cuma
ÖLÜM GERÇEĞİ 2026
HAYATI TERSTEN YAŞAMAK; HAFTANIN HUT BESİ
RÜŞTÜ KAM
9.01.2025 BERLİN
Aziz kardeşlerim,
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Bu ilahi hüküm, insanlığın ortak kaderidir. Doğumla
başlayan yolculuk, mutlaka ölümle son bulur. Ne gençlik bu yazgıyı geciktirir
ne güç onu durdurur ne de makam onu unutturur. Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız.” (Tirmizî)
Bu hakikat yalnızca Kur’ân’da değil, insanlığa
gönderilmiş önceki kutsal metinlerde de açıkça ifade edilmiştir. Tevrat’ta
insanın yaratılışı ve sonu şöyle anlatılır:
“Topraktan geldin, toprağa döneceksin.”
(„Denn Staub bist du, und zum Staub kehrst du zurück.“ – 1. Mose /
Genesis 3,19)
İncil’de ise Hazreti İsa (aleyhisselâm) insanı şu
sözlerle uyarır:
“İnsana bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybetmesi ne fayda sağlar?”
(„Was hülfe es dem Menschen, wenn er die ganze Welt gewönne und nähme doch
Schaden an seiner Seele?“ – Matthäus 16,26)
Demek ki ölüm, yalnızca bir dinin değil, bütün insanlığın
üzerinde birleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Şimdi dinleyeceğimiz metin, bu
gerçeği alışılmışın dışında bir dille, hayatı tersinden anlatarak bize
hatırlatmaktadır. Tebessüm ettiren bu satırların ardında derin bir ibret
gizlidir.
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir…
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta
mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf
durmuş, iyiliğinize dua
ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan
doğruluyorsunuz,
yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar,
çocuklar torunlar hepsi
hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç
ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaşlara kadar garanti, huzur içinde
yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor,
kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün
size hoş geldin
hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor
patronunuz.. ve
genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan
tecrübeli bir insan
olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan…
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne
güzel günler
başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi
olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor
‘artık eve dön, işi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’
Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su
gölden bir dönem
başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,
araba kullanma
derdi de yok artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine
bak,
oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile
temizliyorlar, hatta
bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya
başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve
başka bir keyifli
dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için
ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık,
yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda
yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini
alıyorsunuz.
Veeeeee….
En güzeli deeee……
Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız
bitiyor…
Can Yücel
Aziz kardeşlerim,
Bu anlatım bize şunu fısıldar: İnsan hayatı ileriye doğru değil, farkında
olmadan sona doğru yaşanır. Güç azalır, beden zayıflar, kalabalıklar seyrelir.
Kur’ân bu gerçeği şöyle özetler:
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Hadîd, 20)
İncil’de de aynı geçiciliğe dikkat çekilir:
“Dünya ve onun tutkuları geçip gider.”
(„Und die Welt vergeht mit ihrer Lust; wer aber den Willen Gottes tut, der
bleibt in Ewigkeit.“ – 1. Johannes 2,17)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu geçicilik karşısında
insanın ne yapması gerektiğini şöyle bildirir:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan
kimsedir.” (Tirmizî)
Hayatı tersten yaşamak bir hayaldir; fakat ölümü
hatırlayarak yaşamak mümkündür. Asıl mesele tabuttan doğrulmak değil, tabuta
girmeden önce nasıl bir hayat sürdüğümüzdür. Çünkü ölüm bir son değil,
ilahi adaletin başladığı bir eştir. Tevrat’ta bu gerçek şu sözlerle ifade
edilir:
“Tanrı, gizli olsun açık olsun, yapılan her şeyi yargıya getirecektir.”
(„Denn Gott wird jedes Werk vor Gericht bringen, samt allem Verborgenen, es
sei gut oder böse.“ – Prediger / Kohelet 12,14)
Öyleyse geliniz, ölümü korkulacak bir karanlık değil;
hayatı ölçülü ve anlamlı kılan bir uyarı olarak görelim. Ölümü unutan savrulur;
ölümü hatırlayan ise istikamet bulur. Rabbimizden niyazımız şudur ki, son
nefesimiz imanla, hesabımız kolay, akıbetimiz hayır olsun.
“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; O senden razı, sen
O’ndan razı.”
(Fecr, 27–28)
Aziz kardeşlerim,
Ölüm; insanın en çok bildiği ama en az hazırlandığı hakikattir. Kur’ân bize
açıkça haber verir: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Buna
rağmen insan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar; sanki hesap yokmuş gibi
savurur ömrünü. Oysa ölüm, vakti gelince ne gençliğe bakar ne sağlığa ne de
planlara… Bir sabah kalbine düşer, bir gece nefesine ilişir. Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kul, kabre konulduğunda onu yalnız üç şey
takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla
kalır.” (Buhârî, Müslim) İşte o anda insan anlar ki, ömrü boyunca
sahiplendiklerinin hiçbiri kendisine ait değildir. Ölüm acıtır; çünkü
alışkanlıkları koparır, gururu ezer, maskeleri düşürür. Ama asıl yakıcı olan
ölüm değil, hesap günü için boş bir dosyayla huzura çıkmaktır. Kur’ân’ın
uyardığı gibi: “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir
kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88–89)
Aziz kardeşlerim,
Düşünün: Doğduğumuz gün belli değil, öleceğimiz gün gizlidir; fakat öleceğimiz
gerçeği kesindir. Dünya dediğimiz şey, aslında uzun sandığımız kısa bir bekleme
salonudur. Üzerine titrediğimiz her şey; bir gün başkasının elinde, bir gün
başkasının dilinde, bir gün de başkasının mirası olacaktır. İnsan, “benim”
dediği ne varsa hepsini ödünç taşır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Dünya hayatı
aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185)
Bugün uğruna kavga ettiğimiz şeyler, yarın mezar taşımıza yazılmayacaktır.
Ölüm, inkâr edilemeyen tek gerçektir; çünkü onun alternatifi yoktur. Her şey
tartışılabilir, her şey ertelenebilir; fakat ölüm ne inkâr edilir ne de
pazarlık kabul eder. İnsan, dünyayı ciddiye aldıkça kaybeder; ölümü ciddiye
aldıkça kazanır. Çünkü bu hayatta kesin olan tek şey, bu hayatın kesin
olmadığıdır.
Aziz kardeşlerim,
Dünya; insana “kalıcıyım” yalanını fısıldayan geçici bir duraktır. Bugün adına
hayat dediğimiz şey, gerçekte ölümün geciktirilmiş ilanıdır. Nefes alıp veriyor
olmak yaşamak değil; sadece mühlet almaktır. İnsan, farkında olmadan her gün
ömrünü değil, ölümüne kalan süreyi tüketir. Ne kadar yaşadığımız değil,
neye hazırlandığımız sorulacaktır. Çünkü bu dünya, sevap da üretir günah da;
fakat hiçbir şeyi saklamaz. Her iz kayda geçer, her tercih karşılık
bulur. Ölüm geldiğinde hayat bitmez; sadece mazeretler biter. O gün,
susmak bile bizim tercihimiz olmayacaktır.
Dünya susar, insan susar; hakikat ise konuşur.
Mevla’m acısız- sıkıntısız hayırlı bir ölün nasip etsin. Amin
31 Aralık 2025 Çarşamba
HACC CE UMRE
HACC ve UMRE İBADETİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: İBADET AHLÂKTAN BAĞIMSIZ OLABİLİR Mİ?
Rüştü KAM
01.01.2026 / BERLİN
“Kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar…”
Kur’an böyle diyor, Hac’dan söz ederken.
Ayetin ortasında, sanki küçük bir ayrıntıymış gibi duran ama aslında bütün yükü sırtlanan bir ifade bu. Tesadüf değil. Ayetin omurgası.
“Li-yeşhedû menâfi‘a lehum…”
Yani: Kendileri için birtakım faydalara tanıklık etsinler.
Dikkat edin; ayet “sevap kazansınlar” demiyor.
“İbadet etsinler” demiyor.
“Uhrevî bir karşılık elde etsinler” hiç demiyor.
Kur’an burada bilinçli bir kelime seçiyor: Menâfi‘.
Fayda. Çıkar. Yarar.
Üstelik soyut değil; somut.
Üstelik sadece bireysel değil; toplumsal.
Ve daha da önemlisi: Çoğul. Sınırlandırılmamış. Yoruma açık.
Bu ne demek?
Hac, insana ve topluma gerçek bir fayda üretmelidir demek.
Yetmiyor. Ayet bir de “şahit olsunlar” diyor.
“Sahip olsunlar” değil.
“Elde etsinler” değil.
Şahit olsunlar.
Yani görsünler.
Yaşasınlar.
Tanıklık etsinler.
Sonra dönüp bunu dünyaya taşısınlar.
Demek ki hac, seyredilen bir ritüel değil. Dönüştüren bir tecrübe. İnsanı, toplumu ve hatta tarihi etkileyen bir karşılaşma.
Tarihte böyleydi zaten.
İlk dönemlerde hac; kabileler arası barış zeminiydi.
Silahların sustuğu, kan davalarının askıya alındığı bir zaman ve mekândı.
Ticaretin, dolaşımın, haberin, bilginin merkezlerinden biriydi.
Adaletin ve güvenliğin, hiç değilse geçici de olsa, tesis edildiği bir alandı.
Müslüman olan da olmayan da orada şunu öğrenirdi: Birbirine zarar vermemeyi. Sözleşmeye sadakati. Birlikte yaşamayı.
Peki bugün?
Bugün hac, politik olarak denetimli.
Ekonomik olarak tekelleştirilmiş.
Ahlâkî ve toplumsal üretimi büyük ölçüde sınırlandırılmış bir yapı.
Orada, zulüm konuşulamıyor. Ümmetin ortak yarası dile getirilemiyor.nMazlumun sesi duyulmuyor, duyurulamıyor. Orada insanlığa örnek olacak bir ahlâk sahnesi kurulamıyor.
O zaman ayetin sorusu dönüp bize bakıyor: Hangi faydalara şahit olunuyor?
Şunu açık söylemek gerekir:
“Bugünkü hac ayetin maksadını karşılamıyor” demek, ayeti inkâr etmek değildir.
Aksine, ayeti ciddiye almak ddemektir.
Asıl sorun şudur:
Haccın “fayda” boyutunu tamamen içe kapatıp, onu yalnızca “kişisel sevap” hesabına indirgemek.
Kur’an buna izin vermez.
Çünkü Kur’an başka bir yerde daha açık konuşur: “Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Mâide 5/2)
Bu ilkeyi merkeze alan pek çok çağdaş Müslüman düşünür şunu söyler: Eğer bir ibadetin pratiği fiilen zalim bir yapıyı güçlendiriyorsa, ve o yapı zulüm üretmeye devam ediyorsa,
o pratiğe katılım, niyetten bağımsız olarak, ahlâken problemli bir alana girer.
İbadet niyeti, ahlâkî sorumluluğu otomatik olarak düşürmez.
Bu çizgi yeni değildir. Fıkıhta güçlü bir ilke vardır, bugün pek hatırlanmasa da: Def‘-i mefsedet, celb-i maslahattan evlâdır.
Yani zararı önlemek, fayda sağlamaktan önce gelir.
Bu ilkeye yaslanarak şunu söyleyebiliriz:
Hac, zatı itibarıyla ibadettir. Farz bir ibadettir. Burada sıkıntı yok. Umre de ibadettir. Orada da sıkıntı yoktur.
Ama uygulandığı bağlam büyük bir mefsedet üretiyorsa, ümmete, mazlumlara ve insanlığa zarar veriyorsa, geçici olarak terk edilmesi ahlâken daha uygun olabilir.
Bu yaklaşım, ibadeti ahlâktan koparmayanların yaklaşımıdır.
Siyaseti dinden, dini hayattan, ibadeti vicdandan ayırmayanların yani…
Hac Sûresi 28. ayet, haccı salt bireysel bir kulluk eylemi olmaktan çıkarır.
Eğer ortada topluma, ümmete ve insanlığa yansıyan görülür bir fayda yoksa, o zaman ayetin ruhu askıya alınmış demektir.
İtiraz tam da buradadır.
Bu bir inkâr değil.
Bu, Kur’an’la yapılan bir muhasebedir.
2025 yılı itibarıyla, hac ve umre yapan Müslümanların sayısı 20 milyonu aşmış durumda. Bu yalnızca bir “ibadet istatistiği” değil; aynı zamanda devasa bir ekonomik akış anlamına geliyor. Kaba bir hesapla, kişi başı en düşük harcama varsayıldığında bile, yalnızca bir yıl içinde on milyarlarca dolarlık bir para trafiğinden söz ediyoruz. Daha gerçekçi senaryolarda bu rakam 50, hatta 100 milyar dolara yaklaşıyor.
Şimdi bu tabloyu dünyanın geri kalanıyla yan yana koyalım. İnsanların ilaç bulamadığı, çocukların açlıktan öldüğü, milyonların temiz suya ulaşamadığı bir dünyadayız. Birleşmiş Milletler verilerine göre, bazı mülteci kamplarında bir insanın aylık gıda desteği 6 dolara kadar düşmüş durumda. Yıllık karşılığı 72 dolar. Yani bugün hac ve umre için harcanan parayla, yüz milyonlarca insanın bir yıllık temel gıda ihtiyacı karşılanabilir.
Burada kimse “ibadet yapılmasın” demiyor. Ama şu soru artık ertelenemez hâle geliyor:
Kur’an’ın “kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar” dediği bir ibadet, bugün kime, ne fayda üretiyor? Ümmet perişanken, mazlumlar sahipsizken, açlık ve ilaçsızlık bu kadar yaygınken, devasa kaynakların toplumsal fayda üretmeyen bir ritüel ekonomisine akması gerçekten savunulabilir mi?
Bu bir iman tartışması değil. Bu, bir öncelik meselesi. Bir ahlâk muhasebesi. Ve belki de Kur’an’ın sorduğu soruyu, yıllar sonra ilk kez ciddiyetle kendimize sorma cesareti:
Hangi faydaya şahit oluyoruz?
30 Aralık 2025 Salı
CUMHURİYET VE SONRASI
HAFTANIN HUTBESİ
27 Aralık 2025 Cumartesi
MEHMET AKİF ERSOY VEFATI MÜNASEBETİYLE
BİR MİLLET AYAĞA KALKTI, BİR ADAM YALNIZ KALDI; MEHMET ÂKİF ERSOY
Rüştü Kam
25.12.2025
Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
Mehmet Âkif Ersoy, bu dizelerle milletine sadece bir temenni değil, bir vasiyet bırakıyordu. Güzel vatanımızın semalarında yankılanan ezanın, bu toprakların şahitliği olarak ebediyen sürmesini istiyordu. Bu, aynı zamanda bir duaydı. Âkif’çe bir dua… Acıdan süzülmüş, iman ile yoğrulmuş bir yakarış.
Mehmet Âkif, acıların şairiydi. İlhamını konforlu salonlardan değil, yangın yerlerinden aldı. Hayatını dinine ve vatanına adayan bir dava adamıydı. Sözüyle eğilmeyen, duruşuyla savrulmayan, adam gibi bir adamdı.
Türk Arapsız yaşamaz, kim ki 'yaşar' der delidir,
Arab'ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsrân-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billâhi ne din!
'Medeniyyet' size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Arnavutlar size ibret olacakken halâ,
Ne bu şûride (bulanık) siyaset, ne bu fâsid dâva?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz,
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..
Onun için aidiyet, kanla değil imanla ölçülürdü. Irkı değil, inancı esas alan bir birlik fikri vardı. “Asım’ın Nesli” dediği o nesil; çağın savrulmalarına kapılmayan, imanla ahlâkı ve aksiyonu bir arada taşıyan ideal bir nesildi.
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
Âkif, bu dizelerle de şehitliğin ulaşabileceği en son mertebeyi işaret ediyordu. Mezarı toprağın bağrında değil, Peygamber’in kucağında arıyordu. Şehitlik, onun şiirinde mekânla sınırlı bir ölüm değil; manevî bir dirilişti.
Balkan Savaşı’nın vahşeti, mazlumların uğradığı zulüm karşısında Âkif’in kalbi dayanmaz hâle gelmişti. Nefesi boğazına düğümleniyordu. Adalet arayışı, feryada dönüşmüştü:
Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı?
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!
Ve o meşhur feryat:
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!
Bu bir isyan değildi; imanın acıyla dile gelişiydi. Âkif, isyanını bile dua cümleleriyle Rabb’ine arz edebilen bir hissiyata sahipti. Kapısını çaldığı tek merci yine Yaradan’dı.
O, sadece yazan bir şair değildi. Kürsülere çıktı, camilerde konuştu, şehir şehir dolaştı. Zağanos Paşa Camii’ndeki konuşmasında Müslümanların içine düştüğü dağınıklığı ve ümitsizliği sert ama sarsıcı bir dille yüzlerine vurdu. Asıl felaketin dış düşmanlar değil; imanın zayıflaması, tembellik ve tefrika olduğunu haykırdı. Batı karşısındaki geri kalmışlığın sebebini dinde değil, dinin terk edilmesinde aradı.
İslâm’ı, hayattan çekilme değil; çalışmayı, ilmi, ahlâkı ve sorumluluğu emreden bir nizam olarak anlattı. “Allah’a dayanıp çalışmayan” bir toplumun ayakta kalamayacağını söyledi. Birlik çağrısı yaptı. Irkın, mezhebin, bölgenin değil; ümmet ve millet şuurunun kurtuluş olduğunu vurguladı. Bu vaazlar bir hitabe değil, bir uyanış çağrısıydı.
İstiklâl Marşı’nın şairi Mehmet Âkif Ersoy, millî mücadelenin en zor günlerinde milletin sesi oldu. Umutsuzluğun kol gezdiği bir zamanda umut aşıladı. Şiiriyle, hutbesiyle, nutkuyla cephe gerisinde bir ordu kurdu. Büyük fedakârlıklarla kazanılan İstiklâl Savaşı’nı mısralarıyla ebedîleştirdi.
Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin;
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Ve sonra…
Cumhuriyet ilan edildi.
Ne acıdır ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Âkif’e vefa gösterilmedi. İnancından, duruşundan, eğilmeyişinden rahatsız oldular. İtibarsızlaştırmaya çalıştılar. Ardına hafiyeler taktılar. Kontrol altında bir hayata mahkûm ettiler. Buna sürgün demek daha doğrudur. Mısır’a gitti. On bir yıl süren bir gurbet hayatı yaşadı.
Canından çok sevdiği vatanına, uğruna ailesini ve hayatını ihmal ettiği topraklara hasta hâlde döndü.
Ve acılar içinde bu dünyadan ayrıldı. Mehmet Âkif Ersoy, 27 Aralık 1936’da İstanbul’da Hakk’a yürüdü. Ardında alkış değil, imanlı bir sükût bırakarak; resmî makamların vefasızlığına rağmen o milletin yüreğinden kopan önde üniversite gençliğinin ardında milletinin omuzlarında Edirnekapı Şehitliği’ne emanet edildi.
İstiklâl Marşı, Mehmet Âkif’in sadece kaleminden dökülen bir şiir değil; yaşadığı hayatın, ödediği bedelin ve inandığı hakikatin sesidir. O marşta korkuya karşı iman, esarete karşı hürriyet, zulme karşı adalet konuşur. Ve belki de en çok, o kadar vefasızlığa rağmen bu milleti terk etmeyen bir yüreğin sadakati yankılanır. Bugün o mısraları her okuduğumuzda, aslında bir şairi değil; imanla dimdik durmuş bir vicdanı selâmlıyoruz.
Mehmet Âkif Ersoy, “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” derken; bir şiirin gururunu değil, o şiiri yazdıran ihanetleri, yoksulluğu, sahipsizliği ve bu millete reva görülen acı kaderi hatırlatıyordu. Bu söz, aynı zamanda vefasızlığa karşı suskun ama derin bir sitemdi.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
23 Aralık 2025 Salı
BATI TRAKYA'da TÜRK AZINLIK
BATI TRAKYA'DA TÜRK OLMANIN AĞIRLIĞINI OMUZLARINDA TAŞIYAN BİR TÜRK KADINI: DR.PERVİN HAYRULLAH
RÜSTÜ KAM/2018
Pervin Hayrullah Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (BAKEŞ)’nin Genel Müdürü. Bu şirket, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim ve kültürel seviyesinin yükseltilmesi için çalışmalar yürütmeyi amaçlayan bir yapı olarak kurulmuş.
Sesi sakin, cümleleri net. Yorulmuş ama vazgeçmiş değil.
İstanbul doğumlu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu. İnsan hakları uzmanı. Kâğıt üzerinde yazınca sade duruyor belki; ama anlatmaya başlayınca genişliyor hikâye. Eğitim üzerine çalışıyorlar. Araştırmalar yapılıyor, arşivler tutuluyor. Elli bin fotoğraftan oluşan bir bellekten bahsediyorum. Biriktirilmiş, saklanmış, kayda geçirilmiş bir hayat. Kitap çalışmaları var. Henüz tamamlanmamış belki ama başlamış olmak bile başlı başına bir direnç.
Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (BAKEŞ); kar amacı gütmeyen, vakıf niteliğinde bir yapı. 2007 yılında İskeçe’de, kırk dört kurucu üye ile kurulmuş. Amaçları net: Batı Trakya Türk azınlığının eğitim ve kültür seviyesini yükseltmek. Türk dilini ve kültürünü araştırmak, yaymak. Eğitimsel, pedagojik, kültürel ve bilimsel çalışmalar yapmak. Anaokulları, çocuk yuvaları ve eğitim kurumları açmak. Yerli ve yabancı kurumlarla işbirliği yürütmek. Pervin Hayrullah, işte bu çok yönlü yapının genel müdürü.
Kreşler açıyorlar.
İki buçuk ile beş yaş arası çocuklar için.
Ardından okul derslerine yardımcı kurslar açıyorlar… Beş ile on iki yaş arası çocuklar için. Çocuk büyüdükçe ihtiyaç da büyüyor çünkü. Ortaokul açmak için müracaat etmişler. Yıl 2011. Hâlâ cevap bekliyorlar. Aynı dönemde başvuran Yunanlı bir arkadaşın izni 2012’de çıkmış bir sene sonra. Pervin Hayrullah bunu anlatırken sesi yükselmiyor. Zaten gerek de duymuyor buna. Rakamlar yeterince konuşuyor.
Ama resmî makamlarla ilişkiler ise biraz zor. “Bizi yok farz ettikleri için, işlerimizin takibinde zorlanıyoruz. Yok sayılmak, bazen açık bir yasaktan daha ağır geliyor insana.
Batı Trakya’da bir dönem yaklaşık yüz on beş iki dilli azınlık okulu vardı. Kâğıt üzerinde böyle kaldı bu sayı. Zamanla okullar kapandı, birleştirildi ya da işlevsiz hâle getirildi. Oysa azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurma ve yönetme hakkı, yalnızca ikili antlaşmalarla değil; uluslararası azınlık hakları belgeleriyle de güvence altına alınmıştır. Buna rağmen Batı Trakya’da azınlık toplumunun okul açma hakkı hukuken tanınmış olsa da fiilen kullandırılmıyor. Yeni okul talepleri karşılıksız bırakılırken, çözüm olarak sürekli devlet okulları öneriliyor. İskeçe Azınlık Lisesi var, evet; ancak sayı ve kapasite bakımından ihtiyacı karşılamaktan uzak. Medrese-i Hayriye ise bir zamanlar öğretmen yetiştiren bir eğitim kurumu iken, zamanla lise statüsüne çekildi. Eğitim zincirinde bir halka koparılmış gibi; bir eksilme var ama adı konulmuyor.”
Azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurma ve sürdürme hakkı, yalnızca 1923 Lozan Antlaşması’yla değil; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile AGİT azınlık hakları belgeleriyle de güvence altına alınmıştır. Bu metinlerde, azınlıkların dilini, kültürünü ve kimliğini eğitim yoluyla yaşatma hakkı temel bir ilke olarak kabul edilir. Batı Trakya örneğinde ise bu hak, hukuken tanınmış olmasına rağmen idarî uygulamalar ve dolaylı kısıtlamalar yoluyla fiilen sınırlandırılmaktadır.
“Yunanistan, klasik anlamda laik bir devlet yapısına sahip değildir. Eğitim sistemi de bu yapının bir parçasıdır. Devlet okullarının açılmasında ve yönetiminde Ortodoks Kilisesi’nin, özellikle metropolitlerin etkisi belirgindir. Azınlık açısından bakıldığında ise, Lozan Antlaşması’nın tanıdığı haklar çerçevesinde, Müslüman toplumun kendi dinî ve eğitim kurumlarını kendi temsilcileri eliyle yönetmesi gerekirken, bu ilke fiilen işletilmemektedir.
Lozan Antlaşması’na göre Batı Trakya’da on iki bölgede müftülük bulunması öngörülmesine rağmen, günümüzde yalnızca üç bölgede sınırlı ve tartışmalı biçimde seçime izin verilmektedir. Seçilen müftülerin yetkileri ise idarî ve hukuki düzenlemelerle büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Diğer bölgelerde görev yapan müftüler devlet tarafından atanmakta, bu durum azınlık toplumunun dinî özerkliği konusunda ciddi bir sorun alanı oluşturmaktadır.
Yunanistan’da yaklaşık yedi yüz bin Müslüman yaşamaktadır. 2017 yılında müftülük ve şer‘î yetkilere ilişkin bazı yasal düzenlemeler yapılmış olsa da, Türk azınlığın statüsü uygulamada hâlâ “özel” ve çoğu zaman “dışsal” bir unsur gibi ele alınmaktadır. Bu çerçevede azınlık meseleleri, klasik bir iç politika konusu olmaktan ziyade, fiilen Dışişleri Bakanlığı’nın yetki alanında değerlendirilmektedir. Güvenlik bürokrasisi, siyaset ve idare bu alanda eşgüdümlü hareket etmekte; bu durum, azınlık haklarının sivil ve eşit yurttaşlık temelinde ele alınmasını zorlaştırmaktadır.
Avrupa Birliği fonları, kâğıt üzerinde Batı Trakya’daki tüm yurttaşlara eşit biçimde ulaşıyor görünür. Resmî raporlar böyle yazıyor. Programlar var, bütçeler ayrılmış, tablolar tamam. Fakat sahaya inildiğinde başka bir manzara çıkıyor ortaya. Türk azınlığın yaşadığı köylerde, mahallelerde bu fonların izini sürmek zor. Kreşlerde, okullarda, kültür merkezlerinde, yerel projelerde… Eksiklik hissediliyor. Somut, gündelik bir eksiklik bu.
Sorun, çoğu zaman açık bir engellemeden değil; dolaylı mekanizmalarla işleyen bir dışlamadan kaynaklanıyor. Fonlara erişim için gereken idarî şartlar, bürokratik dil, başvuru süreçleri ve onay mekanizmaları azınlık yapıları için fiilen aşılması güç hâle geliyor. Yerel yönetimler ve merkezi idare, projeleri genellikle azınlık dışı kurumlar üzerinden yürütmeyi tercih ediyor. Böylece eşitlik, belgelerde sağlanmış oluyor; ama uygulamada dağıtım kanalları eşitsiz işliyor.
Azınlık kurumları bu fonlardan yararlanmak istediklerinde, ya uzun süre cevapsız bırakılıyor ya da teknik gerekçelerle süreç dışına itiliyor. Aynı nitelikteki projelerin çoğunluk toplumuna ait kurumlarca daha hızlı ve sorunsuz biçimde hayata geçirildiği görülüyor. Bu durum, resmî olarak inkâr edilemeyen ama fiilen hissedilen bir ayrımcılık alanı oluşturuyor.
En çok da günlük hayatta hissediliyor bu fark.
Bir köy okulunun yenilenememesinde.
Bir kültür merkezinin açılamamasında.
Bir kreşin ya da gençlik projesinin sürekli “gelecek yıla” ertelenmesinde.
Avrupa Birliği düzeyinde eşit yurttaşlık vurgusu yapılırken, Batı Trakya Türk azınlığı bu eşitliğin son halkasında kalıyor. Kağıt üzerinde var olan haklar, hayata geçmediğinde bir teselliye dönüşmüyor. Aksine, görünmez bir yük hâline geliyor. Çünkü eksik kalan her hizmet, her proje, her destek; azınlık için yalnızca maddi değil, varoluşsal bir boşluk anlamına geliyor.”
Bir hafta kaldım Batı Trakya’da. Evlere misafir oldum. Kahvelerde halkla birlikte oturdum; vakit namazlarında cemaatin arasına karıştım, Cuma namazı bile kıldım. Yakından bakınca insan daha iyi görüyor. İnsanlar çok dertli. Sürekli tetikte yaşamak gibi bu. Her an diken üzerinde durur hâlde. Söz söylerken, iş yaparken, talepte bulunurken.
Kanaat önderleri de öyle. Bütün güçleriyle çalışıyorlar. Gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Lüks bir hayatları yok. Evlerini bile tamir edemiyorlar çoğu zaman. Bir sürü prosedür, bir sürü engel. En basit iş bile aylar sürüyor. Amaç açık: Yormak, bıktırmak, vazgeçirmek. Göç etmelerini sağlamak. Büyük ölçüde de başarmışlar bunu.
İşte tam bu noktada, “eşitlik” meselesi çıkıyor karşımıza.
Uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği normlarında eşitlik, yalnızca hakların metinlerde tanınmasıyla ölçülmüyor. Asıl ölçü, bu haklardan fiilen ve etkili biçimde yararlanılıp yararlanılamadığı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Avrupa Birliği hukukunun yerleşik yaklaşımı da bunu söylüyor: Görünüşte tarafsız olan ama belirli bir grubu sürekli dezavantajlı kılan uygulamalar, dolaylı ayrımcılık sayılıyor.
Batı Trakya’da yaşanan tam olarak bu.
Kâğıt üzerinde eşitlik var.
Sahada ise eksiklik.
Avrupa Birliği fonları hukuken herkese açık, ama Türk azınlık için erişilmesi güç. Eğitimde, barınmada, kültürde, gündelik hayatta… Bu fark en çok da yaşamın içinde hissediliyor.
Bir hafta yetti bunu görmek için.
Bir haftada çözülmüyor elbette ama bir haftada anlaşılıyor.
Sorun ne yüksek sesle söyleniyor ne de gizleniyor.
Sessizce yaşanıyor.
Ve belki de en ağır olanı bu.
19 Aralık 2025 Cuma
Bir Nesli Kaybediyoruz: Camiler Nerede Yanlış Yapıyor?
HAFTANIN HUTBESİ