15 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM IV

 ÜÇÜNCÜ DALGA VE POSTMODERN FEMİNİZM: ORTAK KADIN ANLATISININ DAĞILMASI


Rüştü KAM
13.01.2025

Üçüncü dalga feminizm, 1990’lı yıllardan itibaren Batı’da ortaya çıkan ve feminist düşüncede belirgin bir yön değişimini ifade eden teorik ve politik bir aşamayı temsil eder. Bu dönemde feminizm, ikinci dalgada merkezî hâle gelen “kadın kimliği” kavramını dahi sorgulamaya açmış; kadınlık tecrübesinin tekil, sabit ve ortak bir özne üzerinden tanımlanamayacağını ileri sürmüştür. Böylece feminizm, kadın hakları ve toplumsal roller tartışmasından çıkarak, kimlik, söylem ve anlam üretimi eksenine kaymıştır.¹

Üçüncü dalga feminizmin ayırt edici özelliği, postmodern düşünceden yoğun biçimde beslenmesidir. Postmodernizm, büyük anlatılara, evrensel doğrulara ve sabit kimliklere yönelik eleştirisiyle bilinir. Bu çerçevede üçüncü dalga feminizm, “kadın” kategorisinin kendisini problemli bulmuş; sınıf, ırk, kültür, cinsel yönelim ve bireysel deneyimlerin kadınlık tecrübesini belirleyen asli unsurlar olduğunu savunmuştur. Kadın, artık ortak bir mağduriyetin öznesi değil; parçalı, çoğul ve değişken kimliklerin taşıyıcısı olarak ele alınmıştır.²

Bu yaklaşım, feminizmin önceki evrelerinde hedef alınan “ataerkil yapı” kavramını da dönüştürmüştür. Üçüncü dalga feminizmde baskı, tek bir merkezden işleyen yapısal bir sistem olarak değil; dil, söylem ve kültürel normlar aracılığıyla sürekli yeniden üretilen dağınık ilişkiler ağı olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle eleştiri, hukuki düzenlemelerden ya da kurumsal yapılardan ziyade, dilin, temsillerin ve söylemin çözümlemesine yönelmiştir. Gücün yeri değişmiş; merkezden çevreye, yapıdan dile kaymıştır.³

Üçüncü dalga feminizmin en belirgin teorik açılımlarından biri, cinsiyetin biyolojik bir veri olmaktan çıkarılarak toplumsal ve söylemsel bir kurgu olarak ele alınmasıdır. Bu noktada feminizm, kadın–erkek ayrımının doğal ve değişmez olduğu kabulünü reddetmiş; cinsiyetin, toplumsal tekrarlar ve kültürel performanslar yoluyla üretildiğini savunmuştur. Böylece feminizm, kadın sorununu çözmekten ziyade, cinsiyetin kendisini tartışma konusu hâline getirmiştir. Tartışılan artık eşitsizlik değil; tanımın kendisidir.⁴

Bu dönemde bireysel deneyim, feminist söylemin merkezî referans noktası hâline gelmiştir. Ortak bir kadınlık anlatısının yerine, kişisel yaşantılar ve öznel hikâyeler belirleyici olmuştur. Ancak bu durum, deneyimi eleştiriden muaf bir hakikat alanına dönüştürmüş; feminist söylemin normatif ve eleştirel sınırlarını belirsizleştirmiştir. Hakikat, giderek ortak ölçütlerden değil, bireysel beyanlardan türetilir hâle gelmiştir.⁵

Bu dönüşümle birlikte feminizm, kadın hakları bağlamından büyük ölçüde uzaklaşarak daha soyut ve teorik bir zemine taşınmıştır. Eğitim, hukuk ve ekonomik eşitlik gibi somut meseleler, yerini kimlik politikalarına, temsil tartışmalarına ve norm çözümlemelerine bırakmıştır. Bu durum, feminizmin akademik alanda etkisini artırırken, geniş toplumsal kesimlerle kurduğu bağı zayıflatmıştır. Mücadele, değiştirmekten çok tanımlamaya yönelmiştir.⁶

Üçüncü dalga ve postmodern feminizmin bir diğer önemli sonucu, kadınlıkla birlikte aile, annelik ve fıtrat gibi kavramların da tartışmalı hâle gelmesidir. Sabit kimlik fikrinin reddi, toplumsal rollerin yanı sıra biyolojik ve ontolojik kabullerin de sorgulanmasına yol açmıştır. Bu aşamada feminizm, eşitlik talebinden çok, insanın kendisini nasıl tanımladığına ilişkin teorik bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu durum, feminizmin sonraki yıllarda queer teori ve cinsiyet akışkanlığı tartışmalarıyla daha da radikalleşmesinin zeminini hazırlamıştır.⁷

Bu bağlamda üçüncü dalga feminizm, feminizmin tarihsel seyrinde önemli bir kırılma noktasıdır. Kadının yaşadığı somut sorunlardan hareketle doğan feminist söylem, bu aşamada kendi öznesini, kavramlarını ve hedeflerini sorgulayan bir ideolojik yapıya evrilmiştir. Bu evrilme, feminizmin İslam dünyasıyla neden giderek daha az örtüşür hâle geldiğini anlamak açısından da belirleyici bir öneme sahiptir.

 

 

FEMİNİZM III

 İKİNCİ DALGA FEMİNİZM: KİMLİK, ROL VE GÜNDELİK HAYATIN SİYASALLAŞMASI


Rüştü KAM
13.01.2025

İkinci dalga feminizm, 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Batı dünyasında ortaya çıkan feminist düşünce ve hareketleri ifade eder. Birinci dalga feminizmin hukuki ve siyasal eşitlik taleplerinin önemli ölçüde karşılanmasının ardından, bu dönemde feminist söylem yön değiştirerek kadının toplumsal konumu, kimliği ve rolü üzerine yoğunlaşmıştır. Böylece feminizm, hukuki eşitsizlikten ziyade, toplumsal ve kültürel yapıların eleştirisini merkeze alan yeni bir aşamaya girmiştir.¹

İkinci dalga feminizmin temel varsayımı, kadınların maruz kaldığı eşitsizliğin yalnızca yasal düzenlemelerden kaynaklanmadığıdır. Bu yaklaşıma göre asıl sorun, aile, eğitim, din, dil ve kültür aracılığıyla yeniden üretilen toplumsal normlardır. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik gerçeklikten çok, toplumsal beklentilerle inşa edilen roller olarak ele alınmıştır. Bu nedenle feminist eleştiri, hukuki metinlerden ziyade gündelik hayatın kendisine yönelmiştir.²

Bu dönemin en etkili isimlerinden biri olan Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı eserinde kadının tarih boyunca “öteki” olarak konumlandırıldığını ileri sürer. Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesi, biyolojik cinsiyetten ziyade toplumsal ve kültürel inşaya vurgu yapan bu yaklaşımın özlü bir ifadesidir. Bu söylemle birlikte kadınlık, doğal bir durum olmaktan çıkarılarak tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak tanımlanmıştır.³

İkinci dalga feminizmde aile, annelik ve ev içi roller yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur. Geleneksel aile yapısı, kadının kamusal alandan dışlanmasının ve ekonomik bağımlılığının temel mekanizması olarak görülmüştür. Annelik ise çoğu zaman kadını sınırlandıran, onu belirli bir role hapseden bir kurum olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, kadınların bireysel özgürlüklerini gerçekleştirebilmeleri için geleneksel rollerden kurtulmaları gerektiği düşüncesini güçlendirmiştir.⁴

Bu aşamada feminizm, kadın sorununu yalnızca “hak” meselesi olarak değil, aynı zamanda kimlik meselesi olarak ele almaya başlamıştır. Kadının kendini nasıl tanımladığı, hangi rolleri kabul ettiği ya da reddettiği, feminist söylemin merkezine yerleşmiştir. Böylece feminizm, toplumsal yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen daha kapsamlı ve normatif bir ideolojiye doğru evrilmiştir.⁵

Ancak bu dönüşüm, feminizmin eleştiri alanını genişletirken aynı zamanda yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Kadınlık tecrübesinin tek tip bir baskı anlatısı üzerinden okunması, farklı kültürel ve dini bağlamların göz ardı edilmesine yol açmıştır. Ayrıca biyolojik gerçekliğin ve fıtrat kavramının bütünüyle dışlanması, feminizmin kadın sorununu çözmek yerine yeni ontolojik tartışmalar üretmesine zemin hazırlamıştır. Bu durum, feminizmin sonraki aşamalarında daha radikal teorik yönelimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.⁶

Bu bağlamda ikinci dalga feminizm, birinci dalganın hukuki eşitlik taleplerini aşarak kadınlığın anlamını ve sınırlarını tartışmaya açan bir kırılma noktasıdır. Batı dünyasında belirli tarihsel ve toplumsal sorunlara güçlü bir eleştiri sunmuş olsa da, bu yaklaşımın evrensel bir kadın tecrübesi olarak sunulması ciddi metodolojik sorunlar barındırmaktadır. Bu husus, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini değerlendirmede belirleyici bir öneme sahiptir.

Bu dönemin ayırt edici sloganı olan “özel olan politiktir” anlayışı, aile içi rollerden cinselliğe kadar uzanan alanların siyasal eleştirinin konusu hâline gelmesini sağlamıştır.
Gündelik hayatın mahrem alanlarını siyasal eleştirinin konusu hâline getiren “özel olan politiktir” yaklaşımı, birey–toplum ilişkisini yeniden tanımlama iddiası taşımakta; bu iddianın, aileyi yalnızca toplumsal bir yapı değil aynı zamanda ahlâkî bir kurum olarak ele alan İslam düşüncesiyle nasıl bir gerilim ve karşıtlık ürettiği sorusunu gündeme getirmektedir.


Devam edecek

FEMİNİZM II

 

BİRİNCİ DALGA FEMİNİZM: HUKUKİ EŞİTLİK VE YURTTAŞLIK TALEBİ

Rüştü KAM
12.01.2025

Birinci dalga feminizm, 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanan dönemde, başta Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere Batı dünyasında ortaya çıkan kadın hareketlerini ifade eder. Bu dönemin temel karakteristiği, kadınların hukuki statü, eğitim hakkı ve yurttaşlık temelinde talepler geliştirmesidir. Birinci dalga feminizm, sonraki feminist akımlarla karşılaştırıldığında, daha sınırlı fakat tarihsel bağlamı içinde oldukça somut ve belirgin hedeflere sahip bir hak arayışı olarak şekillenmiştir.

Bu dönemde kadınların karşı karşıya olduğu en temel sorun, hukuken bağımsız bir özne olarak tanınmamalarıdır. Avrupa hukuk sistemlerinde kadın, özellikle evlilik sonrasında, büyük ölçüde hukuki ehliyetini kaybetmekte; mülkiyet edinme, sözleşme yapma ve dava açma gibi temel haklardan yoksun bırakılmaktaydı. Kadının hukuki varlığı, çoğu zaman baba ya da koca üzerinden tanımlanmış; bu durum kadını kamusal alanda görünmez ve bağımlı bir konuma itmiştir.

Eğitim alanındaki dışlanma, bu hukuki eşitsizliğin hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kadınların eğitimsiz bırakılması, onların entelektüel kapasitelerinin sınırlı olduğu yönündeki önyargıları beslemiş; bu önyargılar ise kadınların hukuki ve siyasal haklardan mahrum bırakılmasını meşrulaştırmıştır. Birinci dalga feminizm, bu kısır döngüyü kırmak amacıyla, kadınların erkeklerle eşit eğitim hakkına sahip olması gerektiğini güçlü biçimde savunmuştur.

Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri, bu dönemin düşünsel çerçevesini en açık biçimde yansıtan metinlerden biridir. Wollstonecraft, kadınların aklen erkeklerden geri olmadığını; geri bırakılmışlıklarının temel nedeninin eğitimden sistematik biçimde mahrum edilmeleri olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, kadının doğasına ilişkin olumsuz kabulleri reddetmesi bakımından dönemi için önemli bir kırılma noktasıdır.

Birinci dalga feminizmin bir diğer önemli talebi, siyasal katılım ve oy hakkıdır. Kadının oy kullanma hakkı, eşit yurttaşlık anlayışının zorunlu bir sonucu olarak görülmüş; bu talep, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında örgütlü kadın hareketleri aracılığıyla gündeme taşınmıştır. Ancak bu hak, birçok Batı ülkesinde uzun mücadeleler sonucunda ve çoğu zaman kademeli biçimde tanınabilmiştir.

Bununla birlikte birinci dalga feminizmin sınırları da göz ardı edilmemelidir. Bu hareket, büyük ölçüde orta ve üst sınıfa mensup beyaz kadınların deneyimlerini merkeze almış; sınıf, sömürgecilik ve kültürel farklılıklar gibi unsurları yeterince dikkate almamıştır. Ayrıca kadın sorununu çözümlerken dini ve metafizik referansları dışlayan seküler bir zeminde ilerlemiş; bu durum, feminizmin ilerleyen dönemlerde daha ideolojik bir çizgiye evrilmesinin de zeminini hazırlamıştır.

Bu bağlamda birinci dalga feminizm, Batı dünyasında kadınların hukuki ve eğitsel alandaki dışlanmasına karşı geliştirilmiş tarihsel bir hak arayışı olarak değerlendirilmelidir. Bu talepler, kendi tarihsel bağlamında anlaşılabilir ve büyük ölçüde meşrudur. Ancak bu meşruiyet, birinci dalga feminizmin ortaya çıktığı tarihsel şartlar dikkate alınmadan evrenselleştirilmesini zorunlu kılmamaktadır. Bu nokta, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini tartışırken belirleyici bir öneme sahiptir.

Feminizm tartışması, İslam dünyasında çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülmektedir. Bu tartışma, feminizmin doğduğu tarihsel ve toplumsal bağlam yeterince dikkate alınmadan, evrensel bir hak arayışı gibi ele alınmakta; Avrupa merkezli bir ideoloji, İslam’ın vahiy temelli kadın anlayışına doğrudan uygulanmaya çalışılmaktadır. Oysa feminizmin itiraz ettiği tarihsel sorunlar ile İslam’ın hitap ettiği toplumsal gerçeklikler aynı değildir. Bu bağlam kopukluğu, İslam’ın kadınlara tanıdığı ontolojik, ahlaki ve hukuki hakların göz ardı edilmesine; kadın meselesinin vahiy yerine ideoloji üzerinden okunmasına yol açmaktadır. Böylece tartışma, İslam’ın ne söylediğini anlamaktan çok, feminizmin sorularına cevap üretme çabasına indirgenmektedir.




FEMİNİZM I

 KADIN MESELESİNİ FEMİNİZME MAHKUM ETMEK (1)

 

Rüştü KAM 

05.01.2025 BERLİN

 

Kadın meselesi bugün neredeyse otomatik bir refleksle tek bir kelimeye bağlanıyor: Feminizm.

Sanki kadın hakkında konuşmak isteyen herkes, önce bu ideolojinin kapısından geçmek zorundaymış gibi.

Oysa bu dayatma artık sorgulanmalıdır.

Çünkü feminizm evrensel bir hak arayışı değildir.

Feminizm, Avrupa’nın kendi tarihsel utancının ürünüdür.

Kadının kilise tarafından yok sayıldığı, hukuki özne kabul edilmediği, eğitimden dışlandığı,

kamusal hayattan kovulduğu, hatta “insan olup olmadığının” tartışıldığı bir tarihin ürünüdür feminizm…

 

Evet, yanlış duymadınız.

Orta Çağ’da bazı kilise çevrelerinde ve konsil tartışmalarında, kadının “insan” sayılıp sayılmayacağı bile mesele edilmiş; “kadının ruhu var mı yok mu” sorusu bu zihniyetin bir yansıması olarak dolaşıma girmiştir.

Bu tarih, Avrupa’nın yüzleşmesi gereken bir utançtır.

Feminizm de işte bu utancın çocuğudur.

 

Ama şimdi sormak gerekir: Bu utanç İslam’a mı aittir?

Kur’an’ın indiği toplumla feminizmin doğduğu toplum aynı değildir.

Kur’an, kadını ontolojik olarak insan kabul eden, onu ahlaki ve hukuki özne kılan bir vahiydir.

Feminizm ise, kadının insanlığının bile inkâr edildiği bir medeniyetin geç kalmış itirazıdır.

O hâlde şu sorudan kaçamayız:

Avrupa’nın tarihsel günahlarına karşı üretilmiş bir ideoloji, bugün neden İslam’a uygulanmaya çalışılıyor?

Bugün İslam dünyasında yaşanan kadın sorunlarının kaynağı gerçekten vahiy midir?

Yoksa vahyin terk edilmesi, daraltılması ve geleneğin arkasına saklanılması mıdır?

Bu ayrımı yapmadan yürütülen her feminizm tartışması, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde İslam’ı sanık sandalyesine oturtmaktadır. Daha da vahimi, Müslümanlar bu ideolojik kurgunun, çoğu zaman gönüllü savunucuları hâline gelmektedir.

Sorun burada başlıyor.

Feminizm tartışması İslam dünyasında yanlış bir zeminde yürütülüyor.

Çünkü soru yanlış soruluyor.

“İslam kadınlara hak olarak ne verdi?” 

Sorulması gereken soru bu değildir:

Asıl soru şudur:

Feminizmin talep ettiği haklar, hangi tarihsel mahrumiyetlerin sonucudur?

Ve bu mahrumiyetler gerçekten İslam dünyasında mı yaşanmıştır?

 

Bugün yapılan şey açıktır: Avrupa merkezli bir ideoloji, sorgulanmadan evrensel bir hak dili gibi sunulmaktadır.

İslam, feminizmin sorularına cevap vermek zorunda bırakılmakta; Kur’an, ideolojik bir jürinin önünde savunma yapmaya zorlanmaktadır.

Bu kabul edilemez.

Kadın meselesi vahiy yerine ideoloji üzerinden okunmaya başlandığında, kadın hakları da kaçınılmaz olarak ideolojik bir çatışmanın parçası hâline gelir.

Kadın, hak sahibi bir insan olmaktan çıkar; hak arayan, sürekli mağdur, sürekli öfkeli bir kimliğe hapsedilir.

Bu yazı feminizmi “şeytanlaştırmak” için yazılmadı.

Ama onu dokunulmaz bir kurtarıcı olarak ilan etmeyi de reddediyor.

“İslami feminizm” gibi kavramlar ise ayrı bir problemdir.

Her uzlaşma çağrısı masum değildir.

Bazen uzlaşma adı altında talep edilen şey, bir medeniyetin kendi referanslarını terk etmesidir.

İslam, feminizmle güncellenmeye muhtaç değildir.

Kadın meselesi, feminizme mahkûm edilemeyecek kadar kıymetlidir ve derindir.

Vahiy ise bu meselenin dışında tutulamayacak kadar merkezîdir.

Mesele tam olarak şudur:

Kadını ideolojiler mi kurtaracak, yoksa insanı merkeze alan bir vahiy mi?

Soruyu doğru sormadan, hiçbir cevabın değeri yoktur.

Devam edecek

 

 

MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?

 MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?

Rüştü Kam
14 Ocak 2026 – Berlin
Miraç gecesi anlatılırken çoğu zaman gözümüz göğe çevrilir.
Kaç kat sema geçildiği, kimlerle görüşüldüğü, neyin nasıl olduğu konuşulur.
Anlatı büyüdükçe gerçekler geri çekilir.
Oysa asıl soru şudur: Miraç neden anlatıldı?
Bu soruyu sormadan Miraç’ı anlamak mümkün değildir. Çünkü Miraç, zafer günlerinin kutlanışı değil; tükenmişliğin eşiğine gelmiş, yorulmuş bir insana verilen moral desteğidir.
Peygamberliğin Mekke dönemi tam on üç yıl sürdü.
Kocaman bir on üç yıl…
Ve bu uzun sürenin sonunda davete icabet eden insan sayısı yaklaşık iki yüzdü. Üstelik bu küçük topluluğun büyük kısmı kölelerden, kimsesizlerden, toplumun en alt tabakalarından oluşuyordu. Kurtuluş umuduyla Hz. Muhammed’in çağrısına kulak vermişlerdi.
Bu on üç yılın sonunda:
Ne bir şehir kazanılmıştı,
ne bir düzen kurulmuştu,
ne de Mekke’de güç dengeleri değişmişti.
Bugünden bakınca “zafer yürüyüşü” gibi görünen o yol, o günün içinden bakıldığında yorgun, yalnız ve kırık umutların yürüyüşüydü.
Hz. Muhammed’in Taif yolculuğu bu kırılmanın en sert anıdır. Ambargodan yeni çıkmışken, bin bir umutla yola koyulur. “Hiç değilse akrabalarım var” diyerek gider Taif’e. Ama taşlanarak döner. Mekke’ye yeniden girişini ise bir kefil sayesinde yapabilir. O kefil Mut‘im b. Adiy’dir. Müşriktir; ama ahlâklıdır.
Bu tarihî detay bile başlı başına bir ders niteliğindedir.
Yanında artık ne Hatice vardır ne Ebû Tâlib.
Korumasızdır.
Kimsesizdir.
Bunalmıştır.
Hendek’te yaşanacak sıkışmışlığın benzeri, burada ruhunu kuşatır. Neredeyse Allah’ın varlığını sorgulamaya başlayacaktır. İnsanî bir eşikte durur. Tam bu noktada, İsrâ—gece yürüyüşü ile yeniden ayağa kalkar.
İşte Miraç anlatısı tam bu ruh hâlinin ardından gelir.
Burada durmak gerekir. Çünkü soru artık şudur:
Bu gecede gerçekten göğe çıkılan fiziksel bir yolculuk mu anlatılmaktadır, yoksa yerde ilerlemekte zorlanan bir peygambere açılan yeni bir pencere midir?
Kur’an bu konuda son derece temkinlidir.
Bir “gece yürüyüşünden” söz eder. “Kulu Muhammed’i, bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” (İsrâ, 17/1)
Detaylara girmez.
Kat kat gökleri, uzun tasvirleri, hikâyeleşmiş sahneleri özellikle anlatmaz.
Bu bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir.
Çünkü Kur’an için önemli olan bu yürüyüşün nasıl olduğu değil, peygamberine ne söylediğidir.
İslam itikadı, imanı, masalsı anlatılara bağımlı hâle getirmez. İman; akla, sorumluluğa ve hayata yaslanır. Bu nedenle Miraç’ı ayrıntılı bir gök seyahati gibi sunmak, onu inancın merkezine yerleştirmek itikadî savrulmaları beraberinde getirebilir.
Rivayetlerde anlatılan gece yürüyüşü, tarihsel bağlamda okunduğunda sembolik bir dildir. Bu dil, peygamberin yalnız olmadığını; kendisinden önceki vahiy geleneğinin kopmadığını, yolunun meşru ve evrensel olduğunu anlatır.
Asıl söylenen şudur:
Peygamberin morale ihtiyacı vardı.
Yeniden motive olmaya, yeniden ayağa kalkmaya, sevgiye, sevgiliye, anlam kurmaya ihtiyacı vardı.
Ve bu gece yürüyüşü ona şunu fısıldıyordu: “Göklerde gördüğün umut, yerde kurulmadıkça anlamlı değildir.”
Rüyalarda gösterilenler, vizyonlar, semboller…
Hepsi tek bir hedef içindir: Yeryüzünde başarılacak olanlar için.
Gece yürüyüşü (Miraç), bu anlamda bir kaçış değil; bir kaçış teklifinin reddidir.
Yaratıcı ona “Göğe sığın” demez.
“Yerde yürümeye devam et” der.
Nitekim kısa süre sonra Medine kapısı aralanır. Gerçek başarı gökte değil, toplum kurma iradesinde ortaya çıkar.
Bugün Miraç’ı yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Göğe kaçmak için değil, yeryüzünde sorumluluk almak için. Adaletsizlik karşısında susmamak, zulme alışmamak, umudu kaybetmemek için.
Dünyanın bu karanlık günlerinde, insanlığa yeniden bir yön göstermek için…
Miraç, göğe çıkmak için değil; yere düşmemek için, anlatılmıştır. Ve belki de en dürüst cümle şudur: Gece yürüyüşü anlatıldı, çünkü Peygamber de insandı.
Yoruldu.
Yalnız kaldı. Ama O vazgeçmedi. Mevlası O’na omuz verdi ve yoluna devam etti.

9 Ocak 2026 Cuma

ÖLÜM GERÇEĞİ 2026

 

HAYATI TERSTEN YAŞAMAK; HAFTANIN HUT BESİ

RÜŞTÜ KAM

9.01.2025 BERLİN

 

Aziz kardeşlerim,
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)

Bu ilahi hüküm, insanlığın ortak kaderidir. Doğumla başlayan yolculuk, mutlaka ölümle son bulur. Ne gençlik bu yazgıyı geciktirir ne güç onu durdurur ne de makam onu unutturur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız.” (Tirmizî)

Bu hakikat yalnızca Kur’ân’da değil, insanlığa gönderilmiş önceki kutsal metinlerde de açıkça ifade edilmiştir. Tevrat’ta insanın yaratılışı ve sonu şöyle anlatılır:
“Topraktan geldin, toprağa döneceksin.”
(„Denn Staub bist du, und zum Staub kehrst du zurück.“ – 1. Mose / Genesis 3,19)

İncil’de ise Hazreti İsa (aleyhisselâm) insanı şu sözlerle uyarır:
“İnsana bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybetmesi ne fayda sağlar?”
(„Was hülfe es dem Menschen, wenn er die ganze Welt gewönne und nähme doch Schaden an seiner Seele?“ – Matthäus 16,26)

Demek ki ölüm, yalnızca bir dinin değil, bütün insanlığın üzerinde birleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Şimdi dinleyeceğimiz metin, bu gerçeği alışılmışın dışında bir dille, hayatı tersinden anlatarak bize hatırlatmaktadır. Tebessüm ettiren bu satırların ardında derin bir ibret gizlidir.

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir…

Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

Nasıl mı?

Cami’de uyanıyorsunuz.

Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua

ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz,

yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.

Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi

hazır.

Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.

Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı

alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…

Altmışlı yaşlara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.

Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin

hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve

genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan

olarak ise başlıyorsunuz.

Herkes karsınızda el pençe divan…

Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.

Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.

Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler

başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi

olur diyor.

Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi

bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’

Keyfe bakar mısınız?

Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem

başlıyor.

Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.

Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma

derdi de yok artık….

Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak,

oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.

Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta

bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.

Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli

dönem başlıyor.

Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.

Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için

ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık,

yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.

Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

Veeeeee….

En güzeli deeee……

Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız bitiyor…

Can Yücel

 

Aziz kardeşlerim,
Bu anlatım bize şunu fısıldar: İnsan hayatı ileriye doğru değil, farkında olmadan sona doğru yaşanır. Güç azalır, beden zayıflar, kalabalıklar seyrelir. Kur’ân bu gerçeği şöyle özetler:
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Hadîd, 20)

İncil’de de aynı geçiciliğe dikkat çekilir:
“Dünya ve onun tutkuları geçip gider.”
(„Und die Welt vergeht mit ihrer Lust; wer aber den Willen Gottes tut, der bleibt in Ewigkeit.“ – 1. Johannes 2,17)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu geçicilik karşısında insanın ne yapması gerektiğini şöyle bildirir:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (Tirmizî)

Hayatı tersten yaşamak bir hayaldir; fakat ölümü hatırlayarak yaşamak mümkündür. Asıl mesele tabuttan doğrulmak değil, tabuta girmeden önce nasıl bir hayat sürdüğümüzdür. Çünkü ölüm bir son değil, ilahi adaletin başladığı bir eştir. Tevrat’ta bu gerçek şu sözlerle ifade edilir:
“Tanrı, gizli olsun açık olsun, yapılan her şeyi yargıya getirecektir.”
(„Denn Gott wird jedes Werk vor Gericht bringen, samt allem Verborgenen, es sei gut oder böse.“ – Prediger / Kohelet 12,14)

Öyleyse geliniz, ölümü korkulacak bir karanlık değil; hayatı ölçülü ve anlamlı kılan bir uyarı olarak görelim. Ölümü unutan savrulur; ölümü hatırlayan ise istikamet bulur. Rabbimizden niyazımız şudur ki, son nefesimiz imanla, hesabımız kolay, akıbetimiz hayır olsun.

“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; O senden razı, sen O’ndan razı.”
(Fecr, 27–28)

Aziz kardeşlerim,
Ölüm; insanın en çok bildiği ama en az hazırlandığı hakikattir. Kur’ân bize açıkça haber verir: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Buna rağmen insan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar; sanki hesap yokmuş gibi savurur ömrünü. Oysa ölüm, vakti gelince ne gençliğe bakar ne sağlığa ne de planlara… Bir sabah kalbine düşer, bir gece nefesine ilişir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kul, kabre konulduğunda onu yalnız üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla kalır.” (Buhârî, Müslim) İşte o anda insan anlar ki, ömrü boyunca sahiplendiklerinin hiçbiri kendisine ait değildir. Ölüm acıtır; çünkü alışkanlıkları koparır, gururu ezer, maskeleri düşürür. Ama asıl yakıcı olan ölüm değil, hesap günü için boş bir dosyayla huzura çıkmaktır. Kur’ân’ın uyardığı gibi: “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88–89)

Aziz kardeşlerim,
Düşünün: Doğduğumuz gün belli değil, öleceğimiz gün gizlidir; fakat öleceğimiz gerçeği kesindir. Dünya dediğimiz şey, aslında uzun sandığımız kısa bir bekleme salonudur. Üzerine titrediğimiz her şey; bir gün başkasının elinde, bir gün başkasının dilinde, bir gün de başkasının mirası olacaktır. İnsan, “benim” dediği ne varsa hepsini ödünç taşır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185)
Bugün uğruna kavga ettiğimiz şeyler, yarın mezar taşımıza yazılmayacaktır. Ölüm, inkâr edilemeyen tek gerçektir; çünkü onun alternatifi yoktur. Her şey tartışılabilir, her şey ertelenebilir; fakat ölüm ne inkâr edilir ne de pazarlık kabul eder. İnsan, dünyayı ciddiye aldıkça kaybeder; ölümü ciddiye aldıkça kazanır. Çünkü bu hayatta kesin olan tek şey, bu hayatın kesin olmadığıdır.

Aziz kardeşlerim,
Dünya; insana “kalıcıyım” yalanını fısıldayan geçici bir duraktır. Bugün adına hayat dediğimiz şey, gerçekte ölümün geciktirilmiş ilanıdır. Nefes alıp veriyor olmak yaşamak değil; sadece mühlet almaktır. İnsan, farkında olmadan her gün ömrünü değil, ölümüne kalan süreyi tüketir. Ne kadar yaşadığımız değil, neye hazırlandığımız sorulacaktır. Çünkü bu dünya, sevap da üretir günah da; fakat hiçbir şeyi saklamaz. Her iz kayda geçer, her tercih karşılık bulur. Ölüm geldiğinde hayat bitmez; sadece mazeretler biter. O gün, susmak bile bizim tercihimiz olmayacaktır.
Dünya susar, insan susar; hakikat ise konuşur.
Mevla’m acısız- sıkıntısız hayırlı bir ölün nasip etsin. Amin