15 Ocak 2026 Perşembe

FEMİNİZM IV

 ÜÇÜNCÜ DALGA VE POSTMODERN FEMİNİZM: ORTAK KADIN ANLATISININ DAĞILMASI


Rüştü KAM
13.01.2025

Üçüncü dalga feminizm, 1990’lı yıllardan itibaren Batı’da ortaya çıkan ve feminist düşüncede belirgin bir yön değişimini ifade eden teorik ve politik bir aşamayı temsil eder. Bu dönemde feminizm, ikinci dalgada merkezî hâle gelen “kadın kimliği” kavramını dahi sorgulamaya açmış; kadınlık tecrübesinin tekil, sabit ve ortak bir özne üzerinden tanımlanamayacağını ileri sürmüştür. Böylece feminizm, kadın hakları ve toplumsal roller tartışmasından çıkarak, kimlik, söylem ve anlam üretimi eksenine kaymıştır.¹

Üçüncü dalga feminizmin ayırt edici özelliği, postmodern düşünceden yoğun biçimde beslenmesidir. Postmodernizm, büyük anlatılara, evrensel doğrulara ve sabit kimliklere yönelik eleştirisiyle bilinir. Bu çerçevede üçüncü dalga feminizm, “kadın” kategorisinin kendisini problemli bulmuş; sınıf, ırk, kültür, cinsel yönelim ve bireysel deneyimlerin kadınlık tecrübesini belirleyen asli unsurlar olduğunu savunmuştur. Kadın, artık ortak bir mağduriyetin öznesi değil; parçalı, çoğul ve değişken kimliklerin taşıyıcısı olarak ele alınmıştır.²

Bu yaklaşım, feminizmin önceki evrelerinde hedef alınan “ataerkil yapı” kavramını da dönüştürmüştür. Üçüncü dalga feminizmde baskı, tek bir merkezden işleyen yapısal bir sistem olarak değil; dil, söylem ve kültürel normlar aracılığıyla sürekli yeniden üretilen dağınık ilişkiler ağı olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle eleştiri, hukuki düzenlemelerden ya da kurumsal yapılardan ziyade, dilin, temsillerin ve söylemin çözümlemesine yönelmiştir. Gücün yeri değişmiş; merkezden çevreye, yapıdan dile kaymıştır.³

Üçüncü dalga feminizmin en belirgin teorik açılımlarından biri, cinsiyetin biyolojik bir veri olmaktan çıkarılarak toplumsal ve söylemsel bir kurgu olarak ele alınmasıdır. Bu noktada feminizm, kadın–erkek ayrımının doğal ve değişmez olduğu kabulünü reddetmiş; cinsiyetin, toplumsal tekrarlar ve kültürel performanslar yoluyla üretildiğini savunmuştur. Böylece feminizm, kadın sorununu çözmekten ziyade, cinsiyetin kendisini tartışma konusu hâline getirmiştir. Tartışılan artık eşitsizlik değil; tanımın kendisidir.⁴

Bu dönemde bireysel deneyim, feminist söylemin merkezî referans noktası hâline gelmiştir. Ortak bir kadınlık anlatısının yerine, kişisel yaşantılar ve öznel hikâyeler belirleyici olmuştur. Ancak bu durum, deneyimi eleştiriden muaf bir hakikat alanına dönüştürmüş; feminist söylemin normatif ve eleştirel sınırlarını belirsizleştirmiştir. Hakikat, giderek ortak ölçütlerden değil, bireysel beyanlardan türetilir hâle gelmiştir.⁵

Bu dönüşümle birlikte feminizm, kadın hakları bağlamından büyük ölçüde uzaklaşarak daha soyut ve teorik bir zemine taşınmıştır. Eğitim, hukuk ve ekonomik eşitlik gibi somut meseleler, yerini kimlik politikalarına, temsil tartışmalarına ve norm çözümlemelerine bırakmıştır. Bu durum, feminizmin akademik alanda etkisini artırırken, geniş toplumsal kesimlerle kurduğu bağı zayıflatmıştır. Mücadele, değiştirmekten çok tanımlamaya yönelmiştir.⁶

Üçüncü dalga ve postmodern feminizmin bir diğer önemli sonucu, kadınlıkla birlikte aile, annelik ve fıtrat gibi kavramların da tartışmalı hâle gelmesidir. Sabit kimlik fikrinin reddi, toplumsal rollerin yanı sıra biyolojik ve ontolojik kabullerin de sorgulanmasına yol açmıştır. Bu aşamada feminizm, eşitlik talebinden çok, insanın kendisini nasıl tanımladığına ilişkin teorik bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu durum, feminizmin sonraki yıllarda queer teori ve cinsiyet akışkanlığı tartışmalarıyla daha da radikalleşmesinin zeminini hazırlamıştır.⁷

Bu bağlamda üçüncü dalga feminizm, feminizmin tarihsel seyrinde önemli bir kırılma noktasıdır. Kadının yaşadığı somut sorunlardan hareketle doğan feminist söylem, bu aşamada kendi öznesini, kavramlarını ve hedeflerini sorgulayan bir ideolojik yapıya evrilmiştir. Bu evrilme, feminizmin İslam dünyasıyla neden giderek daha az örtüşür hâle geldiğini anlamak açısından da belirleyici bir öneme sahiptir.

 

 

FEMİNİZM III

 İKİNCİ DALGA FEMİNİZM: KİMLİK, ROL VE GÜNDELİK HAYATIN SİYASALLAŞMASI


Rüştü KAM
13.01.2025

İkinci dalga feminizm, 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Batı dünyasında ortaya çıkan feminist düşünce ve hareketleri ifade eder. Birinci dalga feminizmin hukuki ve siyasal eşitlik taleplerinin önemli ölçüde karşılanmasının ardından, bu dönemde feminist söylem yön değiştirerek kadının toplumsal konumu, kimliği ve rolü üzerine yoğunlaşmıştır. Böylece feminizm, hukuki eşitsizlikten ziyade, toplumsal ve kültürel yapıların eleştirisini merkeze alan yeni bir aşamaya girmiştir.¹

İkinci dalga feminizmin temel varsayımı, kadınların maruz kaldığı eşitsizliğin yalnızca yasal düzenlemelerden kaynaklanmadığıdır. Bu yaklaşıma göre asıl sorun, aile, eğitim, din, dil ve kültür aracılığıyla yeniden üretilen toplumsal normlardır. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik gerçeklikten çok, toplumsal beklentilerle inşa edilen roller olarak ele alınmıştır. Bu nedenle feminist eleştiri, hukuki metinlerden ziyade gündelik hayatın kendisine yönelmiştir.²

Bu dönemin en etkili isimlerinden biri olan Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı eserinde kadının tarih boyunca “öteki” olarak konumlandırıldığını ileri sürer. Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesi, biyolojik cinsiyetten ziyade toplumsal ve kültürel inşaya vurgu yapan bu yaklaşımın özlü bir ifadesidir. Bu söylemle birlikte kadınlık, doğal bir durum olmaktan çıkarılarak tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak tanımlanmıştır.³

İkinci dalga feminizmde aile, annelik ve ev içi roller yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur. Geleneksel aile yapısı, kadının kamusal alandan dışlanmasının ve ekonomik bağımlılığının temel mekanizması olarak görülmüştür. Annelik ise çoğu zaman kadını sınırlandıran, onu belirli bir role hapseden bir kurum olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, kadınların bireysel özgürlüklerini gerçekleştirebilmeleri için geleneksel rollerden kurtulmaları gerektiği düşüncesini güçlendirmiştir.⁴

Bu aşamada feminizm, kadın sorununu yalnızca “hak” meselesi olarak değil, aynı zamanda kimlik meselesi olarak ele almaya başlamıştır. Kadının kendini nasıl tanımladığı, hangi rolleri kabul ettiği ya da reddettiği, feminist söylemin merkezine yerleşmiştir. Böylece feminizm, toplumsal yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen daha kapsamlı ve normatif bir ideolojiye doğru evrilmiştir.⁵

Ancak bu dönüşüm, feminizmin eleştiri alanını genişletirken aynı zamanda yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Kadınlık tecrübesinin tek tip bir baskı anlatısı üzerinden okunması, farklı kültürel ve dini bağlamların göz ardı edilmesine yol açmıştır. Ayrıca biyolojik gerçekliğin ve fıtrat kavramının bütünüyle dışlanması, feminizmin kadın sorununu çözmek yerine yeni ontolojik tartışmalar üretmesine zemin hazırlamıştır. Bu durum, feminizmin sonraki aşamalarında daha radikal teorik yönelimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.⁶

Bu bağlamda ikinci dalga feminizm, birinci dalganın hukuki eşitlik taleplerini aşarak kadınlığın anlamını ve sınırlarını tartışmaya açan bir kırılma noktasıdır. Batı dünyasında belirli tarihsel ve toplumsal sorunlara güçlü bir eleştiri sunmuş olsa da, bu yaklaşımın evrensel bir kadın tecrübesi olarak sunulması ciddi metodolojik sorunlar barındırmaktadır. Bu husus, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini değerlendirmede belirleyici bir öneme sahiptir.

Bu dönemin ayırt edici sloganı olan “özel olan politiktir” anlayışı, aile içi rollerden cinselliğe kadar uzanan alanların siyasal eleştirinin konusu hâline gelmesini sağlamıştır.
Gündelik hayatın mahrem alanlarını siyasal eleştirinin konusu hâline getiren “özel olan politiktir” yaklaşımı, birey–toplum ilişkisini yeniden tanımlama iddiası taşımakta; bu iddianın, aileyi yalnızca toplumsal bir yapı değil aynı zamanda ahlâkî bir kurum olarak ele alan İslam düşüncesiyle nasıl bir gerilim ve karşıtlık ürettiği sorusunu gündeme getirmektedir.


Devam edecek

FEMİNİZM II

 

BİRİNCİ DALGA FEMİNİZM: HUKUKİ EŞİTLİK VE YURTTAŞLIK TALEBİ

Rüştü KAM
12.01.2025

Birinci dalga feminizm, 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanan dönemde, başta Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere Batı dünyasında ortaya çıkan kadın hareketlerini ifade eder. Bu dönemin temel karakteristiği, kadınların hukuki statü, eğitim hakkı ve yurttaşlık temelinde talepler geliştirmesidir. Birinci dalga feminizm, sonraki feminist akımlarla karşılaştırıldığında, daha sınırlı fakat tarihsel bağlamı içinde oldukça somut ve belirgin hedeflere sahip bir hak arayışı olarak şekillenmiştir.

Bu dönemde kadınların karşı karşıya olduğu en temel sorun, hukuken bağımsız bir özne olarak tanınmamalarıdır. Avrupa hukuk sistemlerinde kadın, özellikle evlilik sonrasında, büyük ölçüde hukuki ehliyetini kaybetmekte; mülkiyet edinme, sözleşme yapma ve dava açma gibi temel haklardan yoksun bırakılmaktaydı. Kadının hukuki varlığı, çoğu zaman baba ya da koca üzerinden tanımlanmış; bu durum kadını kamusal alanda görünmez ve bağımlı bir konuma itmiştir.

Eğitim alanındaki dışlanma, bu hukuki eşitsizliğin hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kadınların eğitimsiz bırakılması, onların entelektüel kapasitelerinin sınırlı olduğu yönündeki önyargıları beslemiş; bu önyargılar ise kadınların hukuki ve siyasal haklardan mahrum bırakılmasını meşrulaştırmıştır. Birinci dalga feminizm, bu kısır döngüyü kırmak amacıyla, kadınların erkeklerle eşit eğitim hakkına sahip olması gerektiğini güçlü biçimde savunmuştur.

Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri, bu dönemin düşünsel çerçevesini en açık biçimde yansıtan metinlerden biridir. Wollstonecraft, kadınların aklen erkeklerden geri olmadığını; geri bırakılmışlıklarının temel nedeninin eğitimden sistematik biçimde mahrum edilmeleri olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, kadının doğasına ilişkin olumsuz kabulleri reddetmesi bakımından dönemi için önemli bir kırılma noktasıdır.

Birinci dalga feminizmin bir diğer önemli talebi, siyasal katılım ve oy hakkıdır. Kadının oy kullanma hakkı, eşit yurttaşlık anlayışının zorunlu bir sonucu olarak görülmüş; bu talep, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında örgütlü kadın hareketleri aracılığıyla gündeme taşınmıştır. Ancak bu hak, birçok Batı ülkesinde uzun mücadeleler sonucunda ve çoğu zaman kademeli biçimde tanınabilmiştir.

Bununla birlikte birinci dalga feminizmin sınırları da göz ardı edilmemelidir. Bu hareket, büyük ölçüde orta ve üst sınıfa mensup beyaz kadınların deneyimlerini merkeze almış; sınıf, sömürgecilik ve kültürel farklılıklar gibi unsurları yeterince dikkate almamıştır. Ayrıca kadın sorununu çözümlerken dini ve metafizik referansları dışlayan seküler bir zeminde ilerlemiş; bu durum, feminizmin ilerleyen dönemlerde daha ideolojik bir çizgiye evrilmesinin de zeminini hazırlamıştır.

Bu bağlamda birinci dalga feminizm, Batı dünyasında kadınların hukuki ve eğitsel alandaki dışlanmasına karşı geliştirilmiş tarihsel bir hak arayışı olarak değerlendirilmelidir. Bu talepler, kendi tarihsel bağlamında anlaşılabilir ve büyük ölçüde meşrudur. Ancak bu meşruiyet, birinci dalga feminizmin ortaya çıktığı tarihsel şartlar dikkate alınmadan evrenselleştirilmesini zorunlu kılmamaktadır. Bu nokta, feminizmin İslam dünyasıyla ilişkisini tartışırken belirleyici bir öneme sahiptir.

Feminizm tartışması, İslam dünyasında çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülmektedir. Bu tartışma, feminizmin doğduğu tarihsel ve toplumsal bağlam yeterince dikkate alınmadan, evrensel bir hak arayışı gibi ele alınmakta; Avrupa merkezli bir ideoloji, İslam’ın vahiy temelli kadın anlayışına doğrudan uygulanmaya çalışılmaktadır. Oysa feminizmin itiraz ettiği tarihsel sorunlar ile İslam’ın hitap ettiği toplumsal gerçeklikler aynı değildir. Bu bağlam kopukluğu, İslam’ın kadınlara tanıdığı ontolojik, ahlaki ve hukuki hakların göz ardı edilmesine; kadın meselesinin vahiy yerine ideoloji üzerinden okunmasına yol açmaktadır. Böylece tartışma, İslam’ın ne söylediğini anlamaktan çok, feminizmin sorularına cevap üretme çabasına indirgenmektedir.




FEMİNİZM I

 KADIN MESELESİNİ FEMİNİZME MAHKUM ETMEK (1)

 

Rüştü KAM 

05.01.2025 BERLİN

 

Kadın meselesi bugün neredeyse otomatik bir refleksle tek bir kelimeye bağlanıyor: Feminizm.

Sanki kadın hakkında konuşmak isteyen herkes, önce bu ideolojinin kapısından geçmek zorundaymış gibi.

Oysa bu dayatma artık sorgulanmalıdır.

Çünkü feminizm evrensel bir hak arayışı değildir.

Feminizm, Avrupa’nın kendi tarihsel utancının ürünüdür.

Kadının kilise tarafından yok sayıldığı, hukuki özne kabul edilmediği, eğitimden dışlandığı,

kamusal hayattan kovulduğu, hatta “insan olup olmadığının” tartışıldığı bir tarihin ürünüdür feminizm…

 

Evet, yanlış duymadınız.

Orta Çağ’da bazı kilise çevrelerinde ve konsil tartışmalarında, kadının “insan” sayılıp sayılmayacağı bile mesele edilmiş; “kadının ruhu var mı yok mu” sorusu bu zihniyetin bir yansıması olarak dolaşıma girmiştir.

Bu tarih, Avrupa’nın yüzleşmesi gereken bir utançtır.

Feminizm de işte bu utancın çocuğudur.

 

Ama şimdi sormak gerekir: Bu utanç İslam’a mı aittir?

Kur’an’ın indiği toplumla feminizmin doğduğu toplum aynı değildir.

Kur’an, kadını ontolojik olarak insan kabul eden, onu ahlaki ve hukuki özne kılan bir vahiydir.

Feminizm ise, kadının insanlığının bile inkâr edildiği bir medeniyetin geç kalmış itirazıdır.

O hâlde şu sorudan kaçamayız:

Avrupa’nın tarihsel günahlarına karşı üretilmiş bir ideoloji, bugün neden İslam’a uygulanmaya çalışılıyor?

Bugün İslam dünyasında yaşanan kadın sorunlarının kaynağı gerçekten vahiy midir?

Yoksa vahyin terk edilmesi, daraltılması ve geleneğin arkasına saklanılması mıdır?

Bu ayrımı yapmadan yürütülen her feminizm tartışması, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde İslam’ı sanık sandalyesine oturtmaktadır. Daha da vahimi, Müslümanlar bu ideolojik kurgunun, çoğu zaman gönüllü savunucuları hâline gelmektedir.

Sorun burada başlıyor.

Feminizm tartışması İslam dünyasında yanlış bir zeminde yürütülüyor.

Çünkü soru yanlış soruluyor.

“İslam kadınlara hak olarak ne verdi?” 

Sorulması gereken soru bu değildir:

Asıl soru şudur:

Feminizmin talep ettiği haklar, hangi tarihsel mahrumiyetlerin sonucudur?

Ve bu mahrumiyetler gerçekten İslam dünyasında mı yaşanmıştır?

 

Bugün yapılan şey açıktır: Avrupa merkezli bir ideoloji, sorgulanmadan evrensel bir hak dili gibi sunulmaktadır.

İslam, feminizmin sorularına cevap vermek zorunda bırakılmakta; Kur’an, ideolojik bir jürinin önünde savunma yapmaya zorlanmaktadır.

Bu kabul edilemez.

Kadın meselesi vahiy yerine ideoloji üzerinden okunmaya başlandığında, kadın hakları da kaçınılmaz olarak ideolojik bir çatışmanın parçası hâline gelir.

Kadın, hak sahibi bir insan olmaktan çıkar; hak arayan, sürekli mağdur, sürekli öfkeli bir kimliğe hapsedilir.

Bu yazı feminizmi “şeytanlaştırmak” için yazılmadı.

Ama onu dokunulmaz bir kurtarıcı olarak ilan etmeyi de reddediyor.

“İslami feminizm” gibi kavramlar ise ayrı bir problemdir.

Her uzlaşma çağrısı masum değildir.

Bazen uzlaşma adı altında talep edilen şey, bir medeniyetin kendi referanslarını terk etmesidir.

İslam, feminizmle güncellenmeye muhtaç değildir.

Kadın meselesi, feminizme mahkûm edilemeyecek kadar kıymetlidir ve derindir.

Vahiy ise bu meselenin dışında tutulamayacak kadar merkezîdir.

Mesele tam olarak şudur:

Kadını ideolojiler mi kurtaracak, yoksa insanı merkeze alan bir vahiy mi?

Soruyu doğru sormadan, hiçbir cevabın değeri yoktur.

Devam edecek

 

 

MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?

 MİRAÇ: GÖĞE ÇIKMAK MI, YERDE KALABİLMEK Mİ?

Rüştü Kam
14 Ocak 2026 – Berlin
Miraç gecesi anlatılırken çoğu zaman gözümüz göğe çevrilir.
Kaç kat sema geçildiği, kimlerle görüşüldüğü, neyin nasıl olduğu konuşulur.
Anlatı büyüdükçe gerçekler geri çekilir.
Oysa asıl soru şudur: Miraç neden anlatıldı?
Bu soruyu sormadan Miraç’ı anlamak mümkün değildir. Çünkü Miraç, zafer günlerinin kutlanışı değil; tükenmişliğin eşiğine gelmiş, yorulmuş bir insana verilen moral desteğidir.
Peygamberliğin Mekke dönemi tam on üç yıl sürdü.
Kocaman bir on üç yıl…
Ve bu uzun sürenin sonunda davete icabet eden insan sayısı yaklaşık iki yüzdü. Üstelik bu küçük topluluğun büyük kısmı kölelerden, kimsesizlerden, toplumun en alt tabakalarından oluşuyordu. Kurtuluş umuduyla Hz. Muhammed’in çağrısına kulak vermişlerdi.
Bu on üç yılın sonunda:
Ne bir şehir kazanılmıştı,
ne bir düzen kurulmuştu,
ne de Mekke’de güç dengeleri değişmişti.
Bugünden bakınca “zafer yürüyüşü” gibi görünen o yol, o günün içinden bakıldığında yorgun, yalnız ve kırık umutların yürüyüşüydü.
Hz. Muhammed’in Taif yolculuğu bu kırılmanın en sert anıdır. Ambargodan yeni çıkmışken, bin bir umutla yola koyulur. “Hiç değilse akrabalarım var” diyerek gider Taif’e. Ama taşlanarak döner. Mekke’ye yeniden girişini ise bir kefil sayesinde yapabilir. O kefil Mut‘im b. Adiy’dir. Müşriktir; ama ahlâklıdır.
Bu tarihî detay bile başlı başına bir ders niteliğindedir.
Yanında artık ne Hatice vardır ne Ebû Tâlib.
Korumasızdır.
Kimsesizdir.
Bunalmıştır.
Hendek’te yaşanacak sıkışmışlığın benzeri, burada ruhunu kuşatır. Neredeyse Allah’ın varlığını sorgulamaya başlayacaktır. İnsanî bir eşikte durur. Tam bu noktada, İsrâ—gece yürüyüşü ile yeniden ayağa kalkar.
İşte Miraç anlatısı tam bu ruh hâlinin ardından gelir.
Burada durmak gerekir. Çünkü soru artık şudur:
Bu gecede gerçekten göğe çıkılan fiziksel bir yolculuk mu anlatılmaktadır, yoksa yerde ilerlemekte zorlanan bir peygambere açılan yeni bir pencere midir?
Kur’an bu konuda son derece temkinlidir.
Bir “gece yürüyüşünden” söz eder. “Kulu Muhammed’i, bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” (İsrâ, 17/1)
Detaylara girmez.
Kat kat gökleri, uzun tasvirleri, hikâyeleşmiş sahneleri özellikle anlatmaz.
Bu bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir.
Çünkü Kur’an için önemli olan bu yürüyüşün nasıl olduğu değil, peygamberine ne söylediğidir.
İslam itikadı, imanı, masalsı anlatılara bağımlı hâle getirmez. İman; akla, sorumluluğa ve hayata yaslanır. Bu nedenle Miraç’ı ayrıntılı bir gök seyahati gibi sunmak, onu inancın merkezine yerleştirmek itikadî savrulmaları beraberinde getirebilir.
Rivayetlerde anlatılan gece yürüyüşü, tarihsel bağlamda okunduğunda sembolik bir dildir. Bu dil, peygamberin yalnız olmadığını; kendisinden önceki vahiy geleneğinin kopmadığını, yolunun meşru ve evrensel olduğunu anlatır.
Asıl söylenen şudur:
Peygamberin morale ihtiyacı vardı.
Yeniden motive olmaya, yeniden ayağa kalkmaya, sevgiye, sevgiliye, anlam kurmaya ihtiyacı vardı.
Ve bu gece yürüyüşü ona şunu fısıldıyordu: “Göklerde gördüğün umut, yerde kurulmadıkça anlamlı değildir.”
Rüyalarda gösterilenler, vizyonlar, semboller…
Hepsi tek bir hedef içindir: Yeryüzünde başarılacak olanlar için.
Gece yürüyüşü (Miraç), bu anlamda bir kaçış değil; bir kaçış teklifinin reddidir.
Yaratıcı ona “Göğe sığın” demez.
“Yerde yürümeye devam et” der.
Nitekim kısa süre sonra Medine kapısı aralanır. Gerçek başarı gökte değil, toplum kurma iradesinde ortaya çıkar.
Bugün Miraç’ı yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Göğe kaçmak için değil, yeryüzünde sorumluluk almak için. Adaletsizlik karşısında susmamak, zulme alışmamak, umudu kaybetmemek için.
Dünyanın bu karanlık günlerinde, insanlığa yeniden bir yön göstermek için…
Miraç, göğe çıkmak için değil; yere düşmemek için, anlatılmıştır. Ve belki de en dürüst cümle şudur: Gece yürüyüşü anlatıldı, çünkü Peygamber de insandı.
Yoruldu.
Yalnız kaldı. Ama O vazgeçmedi. Mevlası O’na omuz verdi ve yoluna devam etti.

9 Ocak 2026 Cuma

ÖLÜM GERÇEĞİ 2026

 

HAYATI TERSTEN YAŞAMAK; HAFTANIN HUT BESİ

RÜŞTÜ KAM

9.01.2025 BERLİN

 

Aziz kardeşlerim,
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)

Bu ilahi hüküm, insanlığın ortak kaderidir. Doğumla başlayan yolculuk, mutlaka ölümle son bulur. Ne gençlik bu yazgıyı geciktirir ne güç onu durdurur ne de makam onu unutturur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız.” (Tirmizî)

Bu hakikat yalnızca Kur’ân’da değil, insanlığa gönderilmiş önceki kutsal metinlerde de açıkça ifade edilmiştir. Tevrat’ta insanın yaratılışı ve sonu şöyle anlatılır:
“Topraktan geldin, toprağa döneceksin.”
(„Denn Staub bist du, und zum Staub kehrst du zurück.“ – 1. Mose / Genesis 3,19)

İncil’de ise Hazreti İsa (aleyhisselâm) insanı şu sözlerle uyarır:
“İnsana bütün dünyayı kazanıp da ruhunu kaybetmesi ne fayda sağlar?”
(„Was hülfe es dem Menschen, wenn er die ganze Welt gewönne und nähme doch Schaden an seiner Seele?“ – Matthäus 16,26)

Demek ki ölüm, yalnızca bir dinin değil, bütün insanlığın üzerinde birleştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Şimdi dinleyeceğimiz metin, bu gerçeği alışılmışın dışında bir dille, hayatı tersinden anlatarak bize hatırlatmaktadır. Tebessüm ettiren bu satırların ardında derin bir ibret gizlidir.

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir…

Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

Nasıl mı?

Cami’de uyanıyorsunuz.

Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua

ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz,

yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.

Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi

hazır.

Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.

Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı

alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…

Altmışlı yaşlara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.

Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin

hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve

genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan

olarak ise başlıyorsunuz.

Herkes karsınızda el pençe divan…

Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.

Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.

Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler

başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi

olur diyor.

Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi

bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’

Keyfe bakar mısınız?

Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem

başlıyor.

Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.

Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma

derdi de yok artık….

Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak,

oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.

Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta

bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.

Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli

dönem başlıyor.

Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.

Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için

ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık,

yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.

Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

Veeeeee….

En güzeli deeee……

Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatınız bitiyor…

Can Yücel

 

Aziz kardeşlerim,
Bu anlatım bize şunu fısıldar: İnsan hayatı ileriye doğru değil, farkında olmadan sona doğru yaşanır. Güç azalır, beden zayıflar, kalabalıklar seyrelir. Kur’ân bu gerçeği şöyle özetler:
“Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Hadîd, 20)

İncil’de de aynı geçiciliğe dikkat çekilir:
“Dünya ve onun tutkuları geçip gider.”
(„Und die Welt vergeht mit ihrer Lust; wer aber den Willen Gottes tut, der bleibt in Ewigkeit.“ – 1. Johannes 2,17)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise bu geçicilik karşısında insanın ne yapması gerektiğini şöyle bildirir:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (Tirmizî)

Hayatı tersten yaşamak bir hayaldir; fakat ölümü hatırlayarak yaşamak mümkündür. Asıl mesele tabuttan doğrulmak değil, tabuta girmeden önce nasıl bir hayat sürdüğümüzdür. Çünkü ölüm bir son değil, ilahi adaletin başladığı bir eştir. Tevrat’ta bu gerçek şu sözlerle ifade edilir:
“Tanrı, gizli olsun açık olsun, yapılan her şeyi yargıya getirecektir.”
(„Denn Gott wird jedes Werk vor Gericht bringen, samt allem Verborgenen, es sei gut oder böse.“ – Prediger / Kohelet 12,14)

Öyleyse geliniz, ölümü korkulacak bir karanlık değil; hayatı ölçülü ve anlamlı kılan bir uyarı olarak görelim. Ölümü unutan savrulur; ölümü hatırlayan ise istikamet bulur. Rabbimizden niyazımız şudur ki, son nefesimiz imanla, hesabımız kolay, akıbetimiz hayır olsun.

“Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön; O senden razı, sen O’ndan razı.”
(Fecr, 27–28)

Aziz kardeşlerim,
Ölüm; insanın en çok bildiği ama en az hazırlandığı hakikattir. Kur’ân bize açıkça haber verir: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Buna rağmen insan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar; sanki hesap yokmuş gibi savurur ömrünü. Oysa ölüm, vakti gelince ne gençliğe bakar ne sağlığa ne de planlara… Bir sabah kalbine düşer, bir gece nefesine ilişir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: “Kul, kabre konulduğunda onu yalnız üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla kalır.” (Buhârî, Müslim) İşte o anda insan anlar ki, ömrü boyunca sahiplendiklerinin hiçbiri kendisine ait değildir. Ölüm acıtır; çünkü alışkanlıkları koparır, gururu ezer, maskeleri düşürür. Ama asıl yakıcı olan ölüm değil, hesap günü için boş bir dosyayla huzura çıkmaktır. Kur’ân’ın uyardığı gibi: “O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selim bir kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88–89)

Aziz kardeşlerim,
Düşünün: Doğduğumuz gün belli değil, öleceğimiz gün gizlidir; fakat öleceğimiz gerçeği kesindir. Dünya dediğimiz şey, aslında uzun sandığımız kısa bir bekleme salonudur. Üzerine titrediğimiz her şey; bir gün başkasının elinde, bir gün başkasının dilinde, bir gün de başkasının mirası olacaktır. İnsan, “benim” dediği ne varsa hepsini ödünç taşır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185)
Bugün uğruna kavga ettiğimiz şeyler, yarın mezar taşımıza yazılmayacaktır. Ölüm, inkâr edilemeyen tek gerçektir; çünkü onun alternatifi yoktur. Her şey tartışılabilir, her şey ertelenebilir; fakat ölüm ne inkâr edilir ne de pazarlık kabul eder. İnsan, dünyayı ciddiye aldıkça kaybeder; ölümü ciddiye aldıkça kazanır. Çünkü bu hayatta kesin olan tek şey, bu hayatın kesin olmadığıdır.

Aziz kardeşlerim,
Dünya; insana “kalıcıyım” yalanını fısıldayan geçici bir duraktır. Bugün adına hayat dediğimiz şey, gerçekte ölümün geciktirilmiş ilanıdır. Nefes alıp veriyor olmak yaşamak değil; sadece mühlet almaktır. İnsan, farkında olmadan her gün ömrünü değil, ölümüne kalan süreyi tüketir. Ne kadar yaşadığımız değil, neye hazırlandığımız sorulacaktır. Çünkü bu dünya, sevap da üretir günah da; fakat hiçbir şeyi saklamaz. Her iz kayda geçer, her tercih karşılık bulur. Ölüm geldiğinde hayat bitmez; sadece mazeretler biter. O gün, susmak bile bizim tercihimiz olmayacaktır.
Dünya susar, insan susar; hakikat ise konuşur.
Mevla’m acısız- sıkıntısız hayırlı bir ölün nasip etsin. Amin

31 Aralık 2025 Çarşamba

HACC CE UMRE

  

 

HACC ve UMRE İBADETİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: İBADET AHLÂKTAN BAĞIMSIZ OLABİLİR Mİ?

 

Rüştü KAM
01.01.2026 / BERLİN

 

“Kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar…”
Kur’an böyle diyorHac’dan söz ederken.
Ayetin ortasında, sanki küçük bir ayrıntıymış gibi duran ama aslında bütün yükü sırtlanan bir ifade bu. Tesadüf değil. Ayetin omurgası.

“Li-yeşhedû menâfi‘a lehum…”
Yani: Kendileri için birtakım faydalara tanıklık etsinler.

Dikkat edin; ayet “sevap kazansınlar” demiyor.
“İbadet etsinler” demiyor.
“Uhrevî bir karşılık elde etsinler” hiç demiyor.

Kur’an burada bilinçli bir kelime seçiyor: Menâfi‘.
Fayda. Çıkar. Yarar.
Üstelik soyut değil; somut.
Üstelik sadece bireysel değil; toplumsal.
Ve daha da önemlisi: Çoğul. Sınırlandırılmamış. Yoruma açık.

Bu ne demek?
Hac, insana ve topluma gerçek bir fayda üretmelidir demek.

Yetmiyor. Ayet bir de “şahit olsunlar” diyor.
“Sahip olsunlar” değil.
“Elde etsinler” değil.
Şahit olsunlar.

Yani görsünler.
Yaşasınlar.
Tanıklık etsinler.
Sonra dönüp bunu dünyaya taşısınlar.

Demek ki hac, seyredilen bir ritüel değil. Dönüştüren bir tecrübe. İnsanı, toplumu ve hatta tarihi etkileyen bir karşılaşma.

Tarihte böyleydi zaten.
İlk dönemlerde hac; kabileler arası barış zeminiydi.
Silahların sustuğu, kan davalarının askıya alındığı bir zaman ve mekândı.
Ticaretin, dolaşımın, haberin, bilginin merkezlerinden biriydi.
Adaletin ve güvenliğin, hiç değilse geçici de olsa, tesis edildiği bir alandı.

Müslüman olan da olmayan da orada şunu öğrenirdi: Birbirine zarar vermemeyi. Sözleşmeye sadakati. Birlikte yaşamayı.

Peki bugün?

Bugün hac, politik olarak denetimli.
Ekonomik olarak tekelleştirilmiş.
Ahlâkî ve toplumsal üretimi büyük ölçüde sınırlandırılmış bir yapı.

Orada, zulüm konuşulamıyor. Ümmetin ortak yarası dile getirilemiyor.nMazlumun sesi duyulmuyor, duyurulamıyor. Orada insanlığa örnek olacak bir ahlâk sahnesi kurulamıyor.

O zaman ayetin sorusu dönüp bize bakıyor: Hangi faydalara şahit olunuyor?

Şunu açık söylemek gerekir:
“Bugünkü hac ayetin maksadını karşılamıyor” demek, ayeti inkâr etmek değildir.
Aksine, ayeti ciddiye almak ddemektir.

Asıl sorun şudur:
Haccın “fayda” boyutunu tamamen içe kapatıp, onu yalnızca “kişisel sevap” hesabına indirgemek.

Kur’an buna izin vermez.

Çünkü Kur’an başka bir yerde daha açık konuşur: “Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Mâide 5/2)

Bu ilkeyi merkeze alan pek çok çağdaş Müslüman düşünür şunu söyler: Eğer bir ibadetin pratiği fiilen zalim bir yapıyı güçlendiriyorsa, ve o yapı zulüm üretmeye devam ediyorsa,
o pratiğe katılımniyetten bağımsız olarakahlâken problemli bir alana girer.

İbadet niyeti, ahlâkî sorumluluğu otomatik olarak düşürmez.

Bu çizgi yeni değildir. Fıkıhta güçlü bir ilke vardır, bugün pek hatırlanmasa da: Def‘-i mefsedet, celb-i maslahattan evlâdır.
Yani zararı önlemek, fayda sağlamaktan önce gelir.

Bu ilkeye yaslanarak şunu söyleyebiliriz:
Hac, zatı itibarıyla ibadettir. Farz bir ibadettir. Burada sıkıntı yok. Umre de ibadettir. Orada da sıkıntı yoktur.
Ama uygulandığı bağlam büyük bir mefsedet üretiyorsa, ümmete, mazlumlara ve insanlığa zarar veriyorsa, geçici olarak terk edilmesi ahlâken daha uygun olabilir.

Bu yaklaşım, ibadeti ahlâktan koparmayanların yaklaşımıdır.
Siyaseti dinden, dini hayattan, ibadeti vicdandan ayırmayanların yani

Hac Sûresi 28. ayet, haccı salt bireysel bir kulluk eylemi olmaktan çıkarır.
Eğer ortada topluma, ümmete ve insanlığa yansıyan görülür bir fayda yoksa, o zaman ayetin ruhu askıya alınmış demektir.

İtiraz tam da buradadır.
Bu bir inkâr değil.
Bu, Kur’an’la yapılan bir muhasebedir.

2025 yılı itibarıyla, hac ve umre yapan Müslümanların sayısı 20 milyonu aşmış durumda. Bu yalnızca bir “ibadet istatistiği” değil; aynı zamanda devasa bir ekonomik akış anlamına geliyor. Kaba bir hesapla, kişi başı en düşük harcama varsayıldığında bile, yalnızca bir yıl içinde on milyarlarca dolarlık bir para trafiğinden söz ediyoruz. Daha gerçekçi senaryolarda bu rakam 50, hatta 100 milyar dolara yaklaşıyor.

Şimdi bu tabloyu dünyanın geri kalanıyla yan yana koyalım. İnsanların ilaç bulamadığı, çocukların açlıktan öldüğü, milyonların temiz suya ulaşamadığı bir dünyadayız. Birleşmiş Milletler verilerine göre, bazı mülteci kamplarında bir insanın aylık gıda desteği 6 dolara kadar düşmüş durumda. Yıllık karşılığı 72 dolar. Yani bugün hac ve umre için harcanan parayla, yüz milyonlarca insanın bir yıllık temel gıda ihtiyacı karşılanabilir.

Burada kimse “ibadet yapılmasın” demiyor. Ama şu soru artık ertelenemez hâle geliyor:
Kur’an’ın “kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar” dediği bir ibadet, bugün kime, ne fayda üretiyor? Ümmet perişanken, mazlumlar sahipsizken, açlık ve ilaçsızlık bu kadar yaygınken, devasa kaynakların toplumsal fayda üretmeyen bir ritüel ekonomisine akması gerçekten savunulabilir mi?

Bu bir iman tartışması değil. Bu, bir öncelik meselesi. Bir ahlâk muhasebesi. Ve belki de Kur’an’ın sorduğu soruyu, yıllar sonra ilk kez ciddiyetle kendimize sorma cesareti:
Hangi faydaya şahit oluyoruz?

30 Aralık 2025 Salı

CUMHURİYET VE SONRASI

 HAFTANIN HUTBESİ

İTİBARSIZLAŞTIRILAN İNANÇ ve KAYIP NESIL
Rüştü KAM
25 Aralık 2025
Aziz Müminler,
Cumhuriyet’ten sonra sistematik olarak başlayan ve uzun yıllar boyunca sistemli biçimde sürdürülen bir iklim vardı geldiğimiz ülkede:
Müslümanı küçültme, dindarı aşağı görme, inancı itibarsızlaştırma iklimi…
Bugün önümüzde duran ve her gün şikâyet ettiğimiz tabloyu, işte bu uzun sürecin doğal sonucu olarak okumak gerekir.
Bunu bir “komplo” kolaycılığıyla değil; bir zihniyetin, bir eğitim ve kültür politikasının, bilinçli ya da bilinçsiz bir sosyal mühendisliğin ürünü olarak görmek zorundayız.
Bugün karşımızda ne olduğu, nereden beslendiği, hangi değerlerin üzerinde durduğu belli olmayan bir nesil var.
Kendi kökleriyle kavgalı, kendine yabancı, kendinden olana mesafeli; çoğu zaman da kendine düşman bir nesil…
Bin beş yüz yıllık bir medeniyetin çocukları, belki de ilk defa bu ölçekte bir kimliksizlik hâli yaşıyor.
Ne din biliyorlar,
ne dil,
ne ahlâk,
ne terbiye,
ne edep…
Ne büyüğe hürmet var,
ne ilme merak…
Önümüzde duran tablo budur: Kayıp bir nesil.
Peki bu hâl kendiliğinden mi oldu?
Hayır.
Bu hâlin arkasında, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte başlayan ve yıllar boyunca farklı araçlarla sürdürülen bir algı üretimi vardır.
Bu algı, Müslümanı ve muhafazakârı çoğu zaman şu kalıplarla kodladı:
– “Cahil ama kurnaz”
– “Dindar ama sahtekâr”
– “İbadet eder ama adaletsizdir”
– “Hacca gider ama zalimdir”
– “Zekât verir ama gösteriş içindir”
Bu şablonlar, masum birer eleştiri değil; bir zihniyetin ürettiği kalıcı klişeler hâline geldi.
Bu kalıp, sıradan bir karikatür olmaktan çıktı;
bir millete kendisine dışarıdan bakmayı,
kendi değerlerinden utanmayı,
kendi inancını aşağılık görmeyi telkin eden bir propaganda diline dönüştü.
Aziz Kardeşlerim,
Cumhuriyet’ten sonra toplumun hafızasında derin izler bırakan dönüşüm, sadece kanunlar, yasaklar ve kurumlar üzerinden yürütülmedi.
Asıl tahribat; mizahın, popüler kültürün, romanın, sinemanın, karikatürün ürettiği “tip”ler üzerinden yapıldı.
Dindar insan, hacı-hoca, muhafazakâr-mütedeyyin, muhafazakâr mahalle bakkalı;
uzun yıllar boyunca ekranlarda, sahnelerde, romanlarda ve karikatürlerde aynı tipler anlatıldı:
İçi başka, dışı başka…
Dilinde yalan, işinde hile…
Elinde tespih, ağzında dua, çenesinde sakal, başında takke-başörtüsü-çarşaf…ve sahtekâr Müslüman. Hep bu görüntü pompalandı…
Bu, istisnaî bir anlatı değildir; cumhuriyet döneminde sürekli tekrar edilen bir kurgudur.
Türk halkına dindarlık, bir ahlâk kaynağı olarak değil; adeta bir sahtekârlık aparatı gibi sunuldu.
Mesela, ev sahibi hacıdır, başında takkesi vardır; asık suratlıdır, kiracısını sürekli ezer.
Hele kiracı dul bir kadınsa, “kirayı başka türlü de ödeyebilirsin” iması eksik olmaz...
Bu imgeler, yıllar içinde insanların bilinçaltına şu fısıltıyı yerleştirdi:
“Dindar dediğin güvenilmez birisidir.”
Toplumun içinde elbette sahtekâr da vardır, istismarcı da. Bunlar Müslüman olabileceği gibi Kemalist de olabilir. Ateist de olabilir.
Mesele bireysel örnekler değildir.
Mesele, dindarlığın tekrar tekrar “kötülüğün doğal adresi” gibi sunulması ve bunun kalıcı bir algıya dönüştürülmesidir.
Burada karikatürün rolü de büyük olmuştur.
Çünkü karikatür ayrıntıyı değil, tipi üretir.
Tip üretildi mi, artık insanlar gerçeği tek tek şahıslar üzerinden değil, o tip üzerinden okur.
İşte bu noktada, dönemin mizah iklimi ve Karikatürist Nehar Tüblek unutulmamalıdır. Elbette her çizgi için aynı hükmü vermek adil olmaz.
Fakat genel damar şuydu:
İnançlı insanlar ya saf, ya gerici, ya da çıkarcı bir figür olarak çizildi devamlı. Kirli sakallı, çapa dişili, sevimsiz, sünepe tipler…
Takke, tespih, sakal, çarşaf, ayet, hadis, dinî söz; ahlâkın değil, aldatmanın aksesuarına dönüştürüldü.
Böylece inanç, insanı güzelleştiren bir değer olmaktan çıkarıldı; bir gülme nesnesi hâline getirildi.
Üstelik bu gülme, yukarıdan aşağıya bir gülmeydi.
Eleştiri değil, düşmanlıktı.
Evet açık bir İslâm düşmanlığıydı.
Aziz Müminler,
Karikatürün verdiği tahribat, tek bir çizginin değil; yıllarca tekrar eden bir dilin tahribatıdır.
Çocuk, genç ve aile;
aynı tipleri her gün görürse ekranda, gazetede, dergide; zamanla onları farkında olmadan hakikat sanmaya başlar.
Sonra bir gün bir hocanın fedakârlığını, bir dindarın merhametini, bir Müslüman iş insanının emeğini görse bile zihni hemen itiraz eder: “İstisnadır bu.”
Çünkü tip, zihinlerde kural hâline getirilmiştir.
Bu, toplumun en tehlikeli kırılmalarından biridir:
Kendi değerini taşıyan insana şüpheyle bakmak,
kendi kültürünü küçük görmek,
kendinden olana yabancılaşmak…
Neticede ortaya kökleriyle barışamayan, kendi evinden, ailesinden, tarihinden, musikisinden, dininden, örf ve adetlerinden utanmaya başlayan bir kuşak ortaya çıkar.
Kur’an ne güzel diyor?
الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۚ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ ۖ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا
“Kim izzeti Allah’tan başkasında ararsa, bilsin ki izzet bütünüyle Allah’a aittir.” (Nisâ, 139)
Bu bağ kopunca, insan ya köksüzleşir ya da celladına âşık olur.
Tevrat’ta da benzer bir uyarı vardır:
„Eine Generation, die den Weg ihrer Väter verlässt, wandelt in Schande.“
(Deuteronomium / 5. Mose 32)
“Babalarının yolunu terk eden nesil, utançla dolaşır.” (Tesniye, 32)
İncil’de ise şu ifade yer alır:
„Wer sein eigenes Haus verleugnet, kann im Haus eines anderen nicht einmal Gast sein.“ (nach Matthäus 10, sinngemäß)
“Kendi evini inkâr eden, başkasının evinde misafir bile olamaz.” (Matta, 10)
Aziz Kardeşlerim,
Burada altı çizilmesi gereken fark şudur:
Dindarlığı istismar eden sahtekârı eleştirmek başka şeydir; dindarlığın kendisini topyekûn aşağılamak başka şeydir.
Birincisi adalet olabilir; ikincisi bir toplumun ruhunu yaralamaktır.
Resûlullah (s.a.v.) buyurur:
خَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ
(Hadis: el-Muʿcemü’l-Evsat, Taberânî; ayrıca Beyhakî rivayet etmiştir.)
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”
Dindarlığı bu hakikatten koparırsanız, geriye sadece bir enkaz kalır.
Bugün yaşadığımız kimlik bunalımının bir parçası, işte bu kültürel dilin içinde büyümüş olmamızdandır.
Cumhuriyet döneminin nesli, önce kendi değerlerinin “geri” ve “gülünç” olduğuna ikna edilmiştir.
Bazen okulda,
bazen yasakta,
bazen medyada,
bazen bir karikatür karesinde,
bazen kitle iletişim araçlarında,
bazen bir dergide, gazetede…
Sonuç ortadadır:
Kendi dinini bilmeyen bir nesil…
Kendi tarihine güvenmeyen bir nesil…
Kendi diline, edebine, irfanına yabancı bir nesil…yetişti. Cumhuriyet nesli…
Bir millete yıllarca:
“Sen gericisin, senin dinin tehlikeli, senin insanın sahtekâr” dersen;
o milletin çocukları ya köklerinden kopar ya da köklerinden utanır hale gelir.
Bugün yaşadığımız tam da budur.
Bu kuşağı suçlamak kolaydır.
Asıl zor olan, bu kuşağı doğuran iklimle yüzleşmektir. Nasıl bir iklimde doğdu bu nesil. Onunla yüzleşmek lazımdır. Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyerek Kemalizm’in arkasına sığınarak olmuyor bu işler.
Çünkü kayıp nesil tesadüfen kaybolmamıştır. Kayıp nesil, tercihlerin ürünüdür. Amaçsız, gayesiz, geçmişine düşman bir nesil. Ve biz bu tercihlerle yüzleşmezsek, yarın daha büyük bir kaybı konuşuyor olacağız.
Bugün karşımızda duran kimlik bunalımının birer parçası olan insanımızın suçu! işte bu kültürel dilin içinde büyümüş olmasıdır. Kendi değerlerini savunamayan bir nesil, çoğu zaman önce kendi değerlerinin “gülünç” ve “geri” olduğuna ikna edilmiştir. Bu ikna, bazen okulda, bazen yasakta, bazen medyada; bazen de bir karikatür karesinin içine sığdırılmış küçümseyici bir bakışla yapılmıştır.
Bazen cumhuriyet adına yapılmıştır, bazen Kemalizm adına yapılmıştır, bazen ilericilik adına yapılmıştır. Sonuçta kötü bir şey yapılmıştır. Mesele yapılan yanlışları dile getirerek bir dönemi tamamen suçlamak değildir; mesele, bu dilin ürettiği yarayı görmek ve yeni yaralar açılmasın diye yeni bir dil kurmaktır: İnancı istismardan arındıran, sahtekârlığı dinin üstüne boca etmeyen, eleştiriyi küçümsemeye dönüştürmeyen, insanı onuruyla merkeze alan bir dil. Çünkü bir toplum, kendine saygı duymayı kaybederse, bütün değerlerini kaybeder ve başkasına hayran olur. Bu içi boş hayranlıkla uzun süre yaşayamaz. Yaşatmazlar zaten onu.
Cumhuriyet döneminde bu ülkede uzun yıllar:
• Kur’an öğrenmek ve öğretmek baskı gördü, itibarsızlaştırıldı.
• Ezanın Arapça okunması yasaklandı.
• Dini eğitim, dönem dönem daraltıldı, “tehlike” gibi sunuldu.
• Başörtüsü, eğitimden ve kamusal alandan dışlanmanın gerekçesi hâline getirildi; üniversite kapıları kapandı, başörtülü seçilmiş milletvekilleri mecliste bile hedef oldu.
• Kur’an kursları yıllarca karalama kampanyalarıyla örselendi; topluma “şüpheli” kurumlar gibi tanıtılmaya çalışıldı. Bu alışkanlık hâlâ devam etmektedir.
Bunlar, yalnızca birer politik tercih değildi; toplumun hafızasında derin izler bırakan kırılmalardı. Kendi kültürünü taşıyan insanlar, “gerici” diye aşağılandı. Kendi değerine sahip çıkanlar, “tehdit” diye yaftalandı. Dindarlık, bir süre sonra hakikat değil, bir “ayıp” gibi gösterildi.
Sonuç ne oldu?
Kendi dinini bilmeyen bir nesil…
Kendi tarihine güvenmeyen bir nesil…
Kendi dilinin, edebinin, irfanının farkında olmayan bir nesil…
Kendi kimliğiyle barışamadığı için, başkasının kimliğine hayran;
kendi evine yabancılaştığı için, başkasının evine aşık bir nesil…Yetişti.
Allah bizleri,
kendi kökleriyle barışık,
kendi değerleriyle onurlu,
inancını ahlâkla taşıyan nesiller yetiştiren kullarından eylesin.
Âmin.

27 Aralık 2025 Cumartesi

MEHMET AKİF ERSOY VEFATI MÜNASEBETİYLE

 BİR MİLLET AYAĞA KALKTI, BİR ADAM YALNIZ KALDI; MEHMET ÂKİF ERSOY


Rüştü Kam
25.12.2025

Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

Mehmet Âkif Ersoy, bu dizelerle milletine sadece bir temenni değil, bir vasiyet bırakıyordu. Güzel vatanımızın semalarında yankılanan ezanın, bu toprakların şahitliği olarak ebediyen sürmesini istiyordu. Bu, aynı zamanda bir duaydı. Âkif’çe bir dua… Acıdan süzülmüş, iman ile yoğrulmuş bir yakarış.
Mehmet Âkif, acıların şairiydi. İlhamını konforlu salonlardan değil, yangın yerlerinden aldı. Hayatını dinine ve vatanına adayan bir dava adamıydı. Sözüyle eğilmeyen, duruşuyla savrulmayan, adam gibi bir adamdı.

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki 'yaşar' der delidir,
Arab'ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsrân-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billâhi ne din!
'Medeniyyet' size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Arnavutlar size ibret olacakken halâ,
Ne bu şûride (bulanık) siyaset, ne bu fâsid dâva?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz,
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..

Onun için aidiyet, kanla değil imanla ölçülürdü. Irkı değil, inancı esas alan bir birlik fikri vardı. “Asım’ın Nesli” dediği o nesil; çağın savrulmalarına kapılmayan, imanla ahlâkı ve aksiyonu bir arada taşıyan ideal bir nesildi.

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Âkif, bu dizelerle de şehitliğin ulaşabileceği en son mertebeyi işaret ediyordu. Mezarı toprağın bağrında değil, Peygamber’in kucağında arıyordu. Şehitlik, onun şiirinde mekânla sınırlı bir ölüm değil; manevî bir dirilişti.
Balkan Savaşı’nın vahşeti, mazlumların uğradığı zulüm karşısında Âkif’in kalbi dayanmaz hâle gelmişti. Nefesi boğazına düğümleniyordu. Adalet arayışı, feryada dönüşmüştü:

Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı?
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

Ve o meşhur feryat:
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!

Bu bir isyan değildi; imanın acıyla dile gelişiydi. Âkif, isyanını bile dua cümleleriyle Rabb’ine arz edebilen bir hissiyata sahipti. Kapısını çaldığı tek merci yine Yaradan’dı.
O, sadece yazan bir şair değildi. Kürsülere çıktı, camilerde konuştu, şehir şehir dolaştı. Zağanos Paşa Camii’ndeki konuşmasında Müslümanların içine düştüğü dağınıklığı ve ümitsizliği sert ama sarsıcı bir dille yüzlerine vurdu. Asıl felaketin dış düşmanlar değil; imanın zayıflaması, tembellik ve tefrika olduğunu haykırdı. Batı karşısındaki geri kalmışlığın sebebini dinde değil, dinin terk edilmesinde aradı.
İslâm’ı, hayattan çekilme değil; çalışmayı, ilmi, ahlâkı ve sorumluluğu emreden bir nizam olarak anlattı. “Allah’a dayanıp çalışmayan” bir toplumun ayakta kalamayacağını söyledi. Birlik çağrısı yaptı. Irkın, mezhebin, bölgenin değil; ümmet ve millet şuurunun kurtuluş olduğunu vurguladı. Bu vaazlar bir hitabe değil, bir uyanış çağrısıydı.
İstiklâl Marşı’nın şairi Mehmet Âkif Ersoy, millî mücadelenin en zor günlerinde milletin sesi oldu. Umutsuzluğun kol gezdiği bir zamanda umut aşıladı. Şiiriyle, hutbesiyle, nutkuyla cephe gerisinde bir ordu kurdu. Büyük fedakârlıklarla kazanılan İstiklâl Savaşı’nı mısralarıyla ebedîleştirdi.

Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin;
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

Ve sonra…
Cumhuriyet ilan edildi.
Ne acıdır ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Âkif’e vefa gösterilmedi. İnancından, duruşundan, eğilmeyişinden rahatsız oldular. İtibarsızlaştırmaya çalıştılar. Ardına hafiyeler taktılar. Kontrol altında bir hayata mahkûm ettiler. Buna sürgün demek daha doğrudur. Mısır’a gitti. On bir yıl süren bir gurbet hayatı yaşadı.
Canından çok sevdiği vatanına, uğruna ailesini ve hayatını ihmal ettiği topraklara hasta hâlde döndü.

Ve acılar içinde bu dünyadan ayrıldı. Mehmet Âkif Ersoy, 27 Aralık 1936’da İstanbul’da Hakk’a yürüdü. Ardında alkış değil, imanlı bir sükût bırakarak; resmî makamların vefasızlığına rağmen o milletin yüreğinden kopan önde üniversite gençliğinin ardında milletinin omuzlarında Edirnekapı Şehitliği’ne emanet edildi.

İstiklâl Marşı, Mehmet Âkif’in sadece kaleminden dökülen bir şiir değil; yaşadığı hayatın, ödediği bedelin ve inandığı hakikatin sesidir. O marşta korkuya karşı iman, esarete karşı hürriyet, zulme karşı adalet konuşur. Ve belki de en çok, o kadar vefasızlığa rağmen bu milleti terk etmeyen bir yüreğin sadakati yankılanır. Bugün o mısraları her okuduğumuzda, aslında bir şairi değil; imanla dimdik durmuş bir vicdanı selâmlıyoruz.

Mehmet Âkif Ersoy, “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” derken; bir şiirin gururunu değil, o şiiri yazdıran ihanetleri, yoksulluğu, sahipsizliği ve bu millete reva görülen acı kaderi hatırlatıyordu. Bu söz, aynı zamanda vefasızlığa karşı suskun ama derin bir sitemdi.

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.




23 Aralık 2025 Salı

BATI TRAKYA'da TÜRK AZINLIK

 BATI TRAKYA'DA TÜRK OLMANIN AĞIRLIĞINI OMUZLARINDA TAŞIYAN BİR TÜRK KADINI: DR.PERVİN HAYRULLAH


RÜSTÜ KAM/2018

Pervin Hayrullah Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (BAKEŞ)’nin Genel Müdürü. Bu şirket, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim ve kültürel seviyesinin yükseltilmesi için çalışmalar yürütmeyi amaçlayan bir yapı olarak kurulmuş.
Sesi sakin, cümleleri net. Yorulmuş ama vazgeçmiş değil.
İstanbul doğumlu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu. İnsan hakları uzmanı. Kâğıt üzerinde yazınca sade duruyor belki; ama anlatmaya başlayınca genişliyor hikâye. Eğitim üzerine çalışıyorlar. Araştırmalar yapılıyor, arşivler tutuluyor. Elli bin fotoğraftan oluşan bir bellekten bahsediyorum. Biriktirilmiş, saklanmış, kayda geçirilmiş bir hayat. Kitap çalışmaları var. Henüz tamamlanmamış belki ama başlamış olmak bile başlı başına bir direnç.
Batı Trakya Azınlığı Kültür ve Eğitim Şirketi (BAKEŞ); kar amacı gütmeyen, vakıf niteliğinde bir yapı. 2007 yılında İskeçe’de, kırk dört kurucu üye ile kurulmuş. Amaçları net: Batı Trakya Türk azınlığının eğitim ve kültür seviyesini yükseltmek. Türk dilini ve kültürünü araştırmak, yaymak. Eğitimsel, pedagojik, kültürel ve bilimsel çalışmalar yapmak. Anaokulları, çocuk yuvaları ve eğitim kurumları açmak. Yerli ve yabancı kurumlarla işbirliği yürütmek. Pervin Hayrullah, işte bu çok yönlü yapının genel müdürü.
Kreşler açıyorlar.
İki buçuk ile beş yaş arası çocuklar için.
Ardından okul derslerine yardımcı kurslar açıyorlar… Beş ile on iki yaş arası çocuklar için. Çocuk büyüdükçe ihtiyaç da büyüyor çünkü. Ortaokul açmak için müracaat etmişler. Yıl 2011. Hâlâ cevap bekliyorlar. Aynı dönemde başvuran Yunanlı bir arkadaşın izni 2012’de çıkmış bir sene sonra. Pervin Hayrullah bunu anlatırken sesi yükselmiyor. Zaten gerek de duymuyor buna. Rakamlar yeterince konuşuyor.
Ama resmî makamlarla ilişkiler ise biraz zor. “Bizi yok farz ettikleri için, işlerimizin takibinde zorlanıyoruz. Yok sayılmak, bazen açık bir yasaktan daha ağır geliyor insana.
Batı Trakya’da bir dönem yaklaşık yüz on beş iki dilli azınlık okulu vardı. Kâğıt üzerinde böyle kaldı bu sayı. Zamanla okullar kapandı, birleştirildi ya da işlevsiz hâle getirildi. Oysa azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurma ve yönetme hakkı, yalnızca ikili antlaşmalarla değil; uluslararası azınlık hakları belgeleriyle de güvence altına alınmıştır. Buna rağmen Batı Trakya’da azınlık toplumunun okul açma hakkı hukuken tanınmış olsa da fiilen kullandırılmıyor. Yeni okul talepleri karşılıksız bırakılırken, çözüm olarak sürekli devlet okulları öneriliyor. İskeçe Azınlık Lisesi var, evet; ancak sayı ve kapasite bakımından ihtiyacı karşılamaktan uzak. Medrese-i Hayriye ise bir zamanlar öğretmen yetiştiren bir eğitim kurumu iken, zamanla lise statüsüne çekildi. Eğitim zincirinde bir halka koparılmış gibi; bir eksilme var ama adı konulmuyor.”

Azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurma ve sürdürme hakkı, yalnızca 1923 Lozan Antlaşması’yla değil; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile AGİT azınlık hakları belgeleriyle de güvence altına alınmıştır. Bu metinlerde, azınlıkların dilini, kültürünü ve kimliğini eğitim yoluyla yaşatma hakkı temel bir ilke olarak kabul edilir. Batı Trakya örneğinde ise bu hak, hukuken tanınmış olmasına rağmen idarî uygulamalar ve dolaylı kısıtlamalar yoluyla fiilen sınırlandırılmaktadır.
“Yunanistan, klasik anlamda laik bir devlet yapısına sahip değildir. Eğitim sistemi de bu yapının bir parçasıdır. Devlet okullarının açılmasında ve yönetiminde Ortodoks Kilisesi’nin, özellikle metropolitlerin etkisi belirgindir. Azınlık açısından bakıldığında ise, Lozan Antlaşması’nın tanıdığı haklar çerçevesinde, Müslüman toplumun kendi dinî ve eğitim kurumlarını kendi temsilcileri eliyle yönetmesi gerekirken, bu ilke fiilen işletilmemektedir.
Lozan Antlaşması’na göre Batı Trakya’da on iki bölgede müftülük bulunması öngörülmesine rağmen, günümüzde yalnızca üç bölgede sınırlı ve tartışmalı biçimde seçime izin verilmektedir. Seçilen müftülerin yetkileri ise idarî ve hukuki düzenlemelerle büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Diğer bölgelerde görev yapan müftüler devlet tarafından atanmakta, bu durum azınlık toplumunun dinî özerkliği konusunda ciddi bir sorun alanı oluşturmaktadır.
Yunanistan’da yaklaşık yedi yüz bin Müslüman yaşamaktadır. 2017 yılında müftülük ve şer‘î yetkilere ilişkin bazı yasal düzenlemeler yapılmış olsa da, Türk azınlığın statüsü uygulamada hâlâ “özel” ve çoğu zaman “dışsal” bir unsur gibi ele alınmaktadır. Bu çerçevede azınlık meseleleri, klasik bir iç politika konusu olmaktan ziyade, fiilen Dışişleri Bakanlığı’nın yetki alanında değerlendirilmektedir. Güvenlik bürokrasisi, siyaset ve idare bu alanda eşgüdümlü hareket etmekte; bu durum, azınlık haklarının sivil ve eşit yurttaşlık temelinde ele alınmasını zorlaştırmaktadır.

Avrupa Birliği fonları, kâğıt üzerinde Batı Trakya’daki tüm yurttaşlara eşit biçimde ulaşıyor görünür. Resmî raporlar böyle yazıyor. Programlar var, bütçeler ayrılmış, tablolar tamam. Fakat sahaya inildiğinde başka bir manzara çıkıyor ortaya. Türk azınlığın yaşadığı köylerde, mahallelerde bu fonların izini sürmek zor. Kreşlerde, okullarda, kültür merkezlerinde, yerel projelerde… Eksiklik hissediliyor. Somut, gündelik bir eksiklik bu.
Sorun, çoğu zaman açık bir engellemeden değil; dolaylı mekanizmalarla işleyen bir dışlamadan kaynaklanıyor. Fonlara erişim için gereken idarî şartlar, bürokratik dil, başvuru süreçleri ve onay mekanizmaları azınlık yapıları için fiilen aşılması güç hâle geliyor. Yerel yönetimler ve merkezi idare, projeleri genellikle azınlık dışı kurumlar üzerinden yürütmeyi tercih ediyor. Böylece eşitlik, belgelerde sağlanmış oluyor; ama uygulamada dağıtım kanalları eşitsiz işliyor.

Azınlık kurumları bu fonlardan yararlanmak istediklerinde, ya uzun süre cevapsız bırakılıyor ya da teknik gerekçelerle süreç dışına itiliyor. Aynı nitelikteki projelerin çoğunluk toplumuna ait kurumlarca daha hızlı ve sorunsuz biçimde hayata geçirildiği görülüyor. Bu durum, resmî olarak inkâr edilemeyen ama fiilen hissedilen bir ayrımcılık alanı oluşturuyor.
En çok da günlük hayatta hissediliyor bu fark.
Bir köy okulunun yenilenememesinde.
Bir kültür merkezinin açılamamasında.
Bir kreşin ya da gençlik projesinin sürekli “gelecek yıla” ertelenmesinde.
Avrupa Birliği düzeyinde eşit yurttaşlık vurgusu yapılırken, Batı Trakya Türk azınlığı bu eşitliğin son halkasında kalıyor. Kağıt üzerinde var olan haklar, hayata geçmediğinde bir teselliye dönüşmüyor. Aksine, görünmez bir yük hâline geliyor. Çünkü eksik kalan her hizmet, her proje, her destek; azınlık için yalnızca maddi değil, varoluşsal bir boşluk anlamına geliyor.”

Bir hafta kaldım Batı Trakya’da. Evlere misafir oldum. Kahvelerde halkla birlikte oturdum; vakit namazlarında cemaatin arasına karıştım, Cuma namazı bile kıldım. Yakından bakınca insan daha iyi görüyor. İnsanlar çok dertli. Sürekli tetikte yaşamak gibi bu. Her an diken üzerinde durur hâlde. Söz söylerken, iş yaparken, talepte bulunurken.
Kanaat önderleri de öyle. Bütün güçleriyle çalışıyorlar. Gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Lüks bir hayatları yok. Evlerini bile tamir edemiyorlar çoğu zaman. Bir sürü prosedür, bir sürü engel. En basit iş bile aylar sürüyor. Amaç açık: Yormak, bıktırmak, vazgeçirmek. Göç etmelerini sağlamak. Büyük ölçüde de başarmışlar bunu.
İşte tam bu noktada, “eşitlik” meselesi çıkıyor karşımıza.
Uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği normlarında eşitlik, yalnızca hakların metinlerde tanınmasıyla ölçülmüyor. Asıl ölçü, bu haklardan fiilen ve etkili biçimde yararlanılıp yararlanılamadığı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Avrupa Birliği hukukunun yerleşik yaklaşımı da bunu söylüyor: Görünüşte tarafsız olan ama belirli bir grubu sürekli dezavantajlı kılan uygulamalar, dolaylı ayrımcılık sayılıyor.

Batı Trakya’da yaşanan tam olarak bu.
Kâğıt üzerinde eşitlik var.
Sahada ise eksiklik.
Avrupa Birliği fonları hukuken herkese açık, ama Türk azınlık için erişilmesi güç. Eğitimde, barınmada, kültürde, gündelik hayatta… Bu fark en çok da yaşamın içinde hissediliyor.
Bir hafta yetti bunu görmek için.
Bir haftada çözülmüyor elbette ama bir haftada anlaşılıyor.
Sorun ne yüksek sesle söyleniyor ne de gizleniyor.
Sessizce yaşanıyor.
Ve belki de en ağır olanı bu.