2 Nisan 2026 Perşembe

CİZRE.Hz.NUH

 

BU KADARI DA FAZLA / CİZRE’DEYİZ (II)

—Hz. Nuh’un Hatırası Üzerinden Bir Sorgulama—

Rüştü Kam
3 Nisan 2026

 

Cizre’deyiz.
Tarihin, inancın, ilmin ve hafızanın iç içe geçtiği bir coğrafyada…

Hz. Nuh Camii’nin avlusundayız. Abdestler alınıyor, namazlar kılınıyor. Rehberlerimiz anlatıyor, biz dinliyoruz. Sadece dinliyoruz. İçimiz acıyarak dinliyoruz.

Grubumuzun üyesi Niğmet Balcı kızımız ağlıyor.
Gördüklerimiz… anlatılanlar… peş peşe gelen hayal kırıklıkları. Zorumuza gidiyor.

Beş bin kilometre yol geldik buraya kadar.
Bir mekânı görmek için gelmedik sadece…
İnsanlığın atasını ziyaret etmek için geldik.

Anlatılanlar ciğerimizi deliyor.
Tarih konuşuluyor, tufan anlatılıyor, sabırdan söz ediliyor…Ve ardından yönümüzü, insanlığın ikinci atası olarak kabul edilen Hz. Nuh’un türbesine çeviriyoruz.

Ama…

Daha ilk bakışta zihinlerimizde bir tereddüt beliriyor. Bu mudur yani? Gerçekten bu mudur?

Hz. Nuh…

Kur’an’da kıssası en geniş anlatılan peygamberlerden biridir Hz. Nuh.
Bir davetin, bir direnişin, bir sabrın adıdır Hz. Nuh.

Yalnız bırakılan, alaya alınan, hanımı ve çocuklarını hafife aldığı bir peygamberdir Hz. Nuh. Bütün b u olumsuzluklara rağmen aldığı görevi yerine getirmeye çalışan sorumluluk sahibi bir elçidir Hz. Nuh. Sonunda görevini alnının akıyla tamamlayan bir peygamberdir Hz. Nuh. Görev adamıdır O.
Ve ardından tufan…Bir son değildir o tufan. Bir başlangıçtır.

İnsanlığın yeniden inşası için adım atılmıştır. Yeni bir hafıza oluşacaktır. Yeniden soy soylanacak, boy boylanacaktır. 

Bu yüzden Hz. Nuh’a “insanlığın ikinci atası” denir.
Bu yüzden onun hatırası, sıradan bir tarihî figürün hatırası değildir.

Tam da bu yüzden…
Onun adına izafe edilen bir mekânın, sadece bir yapı değil; bir anlam taşıması beklenir.

Fakat karşımızdaki yapı nedir öyleBu yapı o anlamı taşımıyor. Taşıyamıyor.

Sözü dolandırmanın bir anlamı yoktur. İnsanlığın atası olarak kabul edilen bir peygamber…
Ve onun adına yapılmış, çevresiyle uyumsuz, modern ve ruhsuz bir yapı var karşımızda

Allah aşkına, bu kadarı da olmamalı.
Akıl var, izan var.

Bu yapı için “ucube” benzetmesini yapmak zorundayım.

Evet, ağır bir ifade biliyorum ama bu ifadeyi kullanmak zorundayım.

Çünkü burada mesele yalnızca estetik değildir.
Mesele, temsil meselesidir.
Mesele, bir medeniyetin kendi değerleriyle kurduğu ilişkinin mahiyetidir.

Bu bir türbe…Ama ne kadar türbe?

Tarihî dokuyla bağ kurmayan, kuramayan, çevresiyle bütünleşmeyen,
kendi bağlamını inkâr eden bir yapı…Üstelik, sembolik değeri bu kadar yüksek bir şahsiyet adına yapılmış…Bu çelişkiyi nasıl izah edeceğiz?

Daha açık sorayım: Biz ne yapıyoruz Allah aşkına?

Bir yandan Hz. Nuh’un sabrını anlatıyoruz, onun insanlık tarihindeki yerini vurguluyoruz,
onu “ikinci ata” olarak yüceltiyoruz…Diğer yandan, onun adına yapılan bir yapıya bakıyoru ve susuyoruz.

Burada susmak, görmezden gelmek,
“olmuş artık” ne yapalım demek, insanlık adına, gerçek bir sanat adına, estetik adına vurdumduymazlıktır

Bu yapılanların hiçbiri masum değildir. Çünkü bu, sadece bir mimari tercih değil.
Bu, bir bilinç meselesidir.

Burada sormak zorundayım:

Bu yapı hangi anlayışın ürünüdür?
Hangi estetik ölçüyle kabul görmüştür?
Hangi denetimden geçmiştir?

Ve daha önemlisi: Hiçbir kimse durup neden şunu söylememiştirbu yapı, bu isme yakışmıyor” neden dememiştir.

Cudi Dağı’nın gölgesinde olduğuna inanılan bir mekândayız. Bir başlangıcın, bir yeniden dirilişin izindeyiz

Ama karşımızda duran ucube, o büyük hatırayı taşımakta zorlanıyor. İnsanı inciten de tam olarak bu.

Bu yazı bir öfke metni değildir. Ama kayıtsız da değildir. Bu yazı, bir sorumluluk duygusunun ifadesidir. Çünkü mesele bir türbe değildir.
Mesele, neyi nasıl temsil ettiğimizdir.

Ve son bir soru: İnsanlığın ikinci atasına,
böylesine uyumsuz, böylesine özensiz bir yapıyı reva gören bir anlayış, kendi tarihine, kendi inancına, kendi hafızasınagerçekte ne kadar sadıktır?

Hz. Nuh…
Sadece bir peygamber değil. Aynı zamanda bir eşiktir.

Bu yüzden Hz. Nuh’a “insanlığın ikinci atası” denir.
Bu yüzden onun adı, sadece tarihsel değil; varoluşsal bir anlam taşır.

Soruyorum:
Bu tercih hangi estetik anlayışın ürünüdür?

Daha da önemlisi:
Bu tercih hangi tarih bilincinin sonucudur?

İnsanlığın atası olarak kabul edilen bir peygamber…
Ve onun adına yapılan modern, uyumsuz bir yapı…

Allah aşkına, bu kadarı da olmamalı.
Akıl var, izan var.

Ben bu yapı için “ucube” benzetmesi, ağır bir ifadedir.
Ama öyledir. Bu durumda ben ne yapabilirim. Mesele sadece estetik değil;
bir saygı meselesidir. Medeniyet Meselesidir

Bir yapı düşünün…
Ne geçmişle bağ kurabiliyor, ne bulunduğu mekânla bütünleşebiliyor.

Oysa böyle yerler, sadece ziyaret edilen mekânlar değildir.
Bunlar aynı zamanda:

·       Hafızanın taşıyıcılarıdır,

·       İnancın mekâna bürünmüş hâlidir,

·       Medeniyetin kendini ifade biçimidir.

Eğer bu bağ koparsa, geriye sadece beton yığını kalır. Öyle olmuş zaten.

Buradan sormam gerekiyor:

• Kültür ve Turizm Bakanlığı bu yapıyı hiç mi görmedi, değerlendirmedi?
• Diyanet İşleri Başkanlığı bu mekânın manevî temsil gücünü hiç mi sorgulamadı?
• Mimarlar Odası bu estetik uyumsuzluğu nasıl görmezden geldi?

Bu soruları bir suçlama olarak yöneltmiyorum. Ama bir hatırlatma olarak görmezden gelinmesini de kabul etmiyorum.

Çünkü burada söz konusu olan, sıradan bir yapı değildir. Burada söz konusu olan, bir peygamberin hatırasıdır. Ve bu hatıra, ihmale bırakılabilecek bir alan değildir.

O hâlde sormak hakkımızdır:

Bu sessizlik neden?
Bu kayıtsızlık kime hizmet ediyor?

Ve en önemlisi…

Sorumsuz sorumlular,
ne zaman kendinize geleceksiniz?

Devam edecek

1 Nisan 2026 Çarşamba

CİZRE VE İsmail El-Cezeri

  

BU KADARI DA FAZLA / CİZRE’DEYİZ

-Berlin Türk Eğitim Gezisinin Diyarbakır-Van gezisinden. Şehri Abdul Aziz Bilge ve Ahmet Yavuz’un Rehberliğinde Dolaştık-

Rüştü Kam
1 Nisan 2026

Cizre’den bahsediyorum.
Yalnızca son yıllarda hendeklerle, çatışmalarla ve güvenlik politikalarıyla anılan bir şehirden değil; kökleri derinlere uzanan, fakat kendi tarihî ağırlığıyla değil, maruz kaldığı gündemlerle tanınır hâle gelmiş bir şehirden söz ediyorum.

Oysa Cizre, bir ilçe olmanın ötesinde, başlı başına bir medeniyet hafızasıdır.

Bugün çoğumuzun adını geç fark ettiği bu şehir, aslında insanlık tarihinin önemli kavşaklarından biridir. Çünkü bu şehir, XII-XIII. yüzyıllarda yaşamış olan Bedîüzzaman Ebü’l-İzz İsmâil b. er-Rezzâz el-Cezerî’yi, yani İsmail el-Cezerî’yi yetiştirmiştir. Modern anlamda mekanik düşüncenin ve otomatik sistemlerin öncülerinden kabul edilen Cezerî, yalnızca İslam dünyasının değil, dünya mühendislik tarihinin de en önemli isimlerinden biridir.

Onun ortaya koyduğu makineler, bugün “robotik” dediğimiz alanın erken örnekleri olarak kabul edilir. Bu yüzden “robotların babası” denildiğinde, bu sıfatın altını dolduran isimlerden biri odur.

Ancak burada bir hususu özellikle vurgulamak gerekir: Cezerî bir başlangıç değil, bir zirvedir. Ondan önce, IX. yüzyılda yaşamış olan Benî Mûsâ kardeşler, mekanik ve mühendislik alanında bu geleneğin temellerini atmışlardır. Dolayısıyla İslam bilim tarihinde mekanik düşünce, bir anda ortaya çıkmış değil; asırlara yayılan bir birikimin sonucunda olgunlaşmıştır. Cezerî de bu birikimin en parlak temsilcilerinden biridir.

Cizre’nin ilmî mirası yalnızca mühendislikle sınırlı değildir. Bu şehir, aynı zamanda düşüncenin, şiirin ve tasavvufun da önemli merkezlerinden biridir. Nitekim XVI-XVII. yüzyıllarda yaşamış olan Molla Ahmed el-Cezerî, klasik Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak bu topraklarda yetişmiştir. Onun şiiri, sadece estetik bir ifade değil; aynı zamanda derin bir metafizik düşüncenin yansımasıdır.

Bununla da sınırlı değil.

Cizre, XII-XIII. yüzyıllarda yaşamış olan Beni’l-Esîr ailesi gibi önemli ilim adamlarını da yetiştirmiştir. Hadis, tarih ve edebiyat alanlarında eserler veren bu aile, şehrin yalnızca yerel değil, İslam dünyası ölçeğinde bir ilim merkezi olduğunu göstermektedir.

Ayrıca XIV. yüzyılda yaşayan büyük seyyah İbn Battûta’nın bu şehre uğramış olması da Cizre’nin tarih boyunca bir geçiş ve etkileşim noktası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Seyyahın notlarında yer alan Cizre, sadece bir coğrafya değil; dikkat çeken bir merkezdir.

Bütün bu isimleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo son derece nettir:
Cizre, tarih boyunca ilmin, düşüncenin ve üretimin merkezlerinden biri olmuştur.

Fakat bugün aynı netlikte bir soru karşımıza çıkıyor:

Bu kadar zengin bir miras, neden bu kadar görünmez olmuştur?

Bir şehir düşünün; dünya bilim tarihine yön vermiş bir ismi bağrında taşıyor ama o isim, kendi memleketinde gerektiği kadar bilinmiyor. Caminin avlusunda kabri bulunan bir âlim, o camiye gelen insanlar tarafından tanınmıyor. Bu durum, bireysel bir eksiklikle açıklanamaz. Bu, açık bir şekilde bir kültürel kopuştur.

Sorun sadece tanımamak değil; anlatmamak, aktarmamak ve sahip çıkmamaktır.

Eğitim sisteminden kültür politikalarına, yerel yönetimlerden din hizmetlerine kadar uzanan geniş bir alanda bu kopuşun izlerini görmek mümkündür. Okullarda bu isimler yeterince öğretilmiyor, kamusal alanda bu miras görünür kılınmıyor, şehir kendi hikâyesini anlatamıyor.

Sonuç olarak, dünya literatüründe yer bulan isimler, kendi şehirlerinde “bilinmeyen kişiler” hâline geliyor.

Bu sadece bir ihmal değildir.
Bu, bir hafıza kaybıdır.

Üstelik mesele yalnızca unutmakla da sınırlı değil. Tarihî şahsiyetlerin temsil edilme biçimi de ayrı bir sorun alanıdır. Geçmişi anlamak yerine onu bugünün estetik anlayışıyla yeniden üretmek, çoğu zaman anlamaktan çok uzaklaştırır. Oysa tarih, süslenmek için değil; doğru anlaşılmak için vardır.

Bugün Cizre’ye bakarken şu soruyu sormak kaçınılmazdır:

Kırk yıldır güvenlik politikaları konuşuluyor. Peki bu şehrin bundan önceki tarihi ne olacak?
Bu toprakların ürettiği ilim ne olacak?
Bu şehrin hafızası, şiiri, medresesi, mühendisliği ne olacak?

Bir toplum kendi yetiştirdiği değerleri tanımıyorsa, mesele sadece unutkanlık değildir; o toplum, kendi hikâyesini kaybetmeye başlamış demektir.

Cizre’nin yeniden konuşulması gerekiyor.
Ama hendeklerle değil;
İsmail el-Cezerî ile, Molla Ahmed el-Cezerî ile, Beni’l-Esîr ailesi ile, İbn Battûta’nın dikkatini çeken tarihî derinliğiyle konuşulması gerekiyor.

Çünkü bir şehir, ancak kendi hakiki hafızasıyla var olur.

Ve belki de asıl soru şudur:
Bir şehir ne zaman kaybolur?
Yıkıldığında mı…
Yoksa kendi insanına unutturulduğunda mı?

Devam edecek

 

 

22 Mart 2026 Pazar

RAMAZAN BAYRAMI 2026 HUTBESİ

 RAMAZAN BAYRAMI 2026 HUTBESİ

Rüştü Kam
20.03.2026
Aziz kardeşlerim, muhterem cemaat…
Ramazan Bayramınız hayırlara vesile olsun. Rabbimiz tuttuğumuz oruçları, yaptığımız ibadetleri, verdiğimiz sadakaları kabul eylesin. Bizleri Ramazan’ın rahmetinden, mağfiretinden ve bereketinden nasipdar eylesin.
Kıymetli Müminler,
Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Fakat şunu çok iyi bilmeliyiz ki Ramazan sadece gelip geçen bir ay değildir. Ramazan, hayatımızı düzene koymak için bize verilen bir eğitim sürecidir. Oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç; dili tutmaktır, kalbi temiz tutmaktır, nefsi terbiye etmektir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kalan sadece açlık ve susuzluktur.” (İbn Mâce)
Öyleyse orucu sadece aç kalmak olarak değil;
  • Kin tutmamak olarak,
  • İftira atmamak olarak,
  • Gıybet etmemek olarak,
  • Gururdan-kibirden uzak durmak olarak,
  • Yetimin başını okşamak olarak,
  • Mazluma sahip çıkmak, zalimin karşısında olmak olarak anlamak zorundayız.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara, 2/183)
Demek ki orucun hedefi takvadır. Yani oruç Allah’a karşı sorumluluk bilincidir.
Aziz Cemaat,
Ramazan bitti diye kulluk bitmez!
Ramazan bitti diye ibadet bitmez!
Ramazan bitti diye sorumluluk bitmez!
Bilakis asıl imtihan şimdi başlıyor.
Ramazan’da kazandığımız güzel ahlakı yılın tamamına yaymak zorundayız. İsraftan uzak durmak, paylaşmak, kardeşliği büyütmek zorundayız.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)
Kardeşlerim,
Bugün sadece bayram sevinci yaşamıyoruz. Aynı zamanda ümmetin halini de düşünmek zorundayız. Ramazan boyunca Gazze’de, İran’da ve diğer İslam coğrafyalarında, Ukrayna’da, Arakan‘da acılar dinmedi. Zulüm devam etti, ediyor ve maalesef etmeye de devam edecek.
Şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Bugün yaşananlar sadece bir toprak kavgası değildir. Bu, bir medeniyet mücadelesidir. Bu, hak ile batılın mücadelesidir.
Kur’an bize bunu asırlar önce haber vermiştir:
“Onlar, güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.” (Bakara, 2/217)
Değerli Müslümanlar,
Bugün ümmetin en büyük sorunu dış düşmanlardan önce iç zaaflardır.
Bu cümle kuru bir tespit değildir; acı bir hakikatin ifadesidir. Çünkü tarih boyunca hiçbir ümmet, içeriden zayıflamadan dışarıdan yıkılmamıştır. Bir bina temelden çürürse, en küçük sarsıntıda yıkılır. Bugün bizim de yaşadığımız budur.
Her şeyden önce birlik ruhunu kaybettik. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba inanan insanlar; mezhep, meşrep, ırk ve çıkar kavgaları yüzünden birbirine düşman hâle geldi. Oysa Rabbimiz açıkça emrediyor:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Ama biz ne yaptık?
Birbirimizi ötekileştirdik, küçük hesapları büyük davaların önüne koyduk. Kardeşliği slogan hâline getirdik ama hayatımıza geçiremedik.
İkinci büyük zaafımız: Dünyevîleşmedir…
Paraya, mala, makama olan bağlılık kalplerimizi esir aldı. Hakikat yerine menfaatin peşine düştük. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kalplerinize yerleştiğinde zillet size musallat olur.”
Bugün Müslüman, haklı olduğu yerde bile susuyorsa;
Zulme karşı durmuyorsa; mazlumu savunmak yerine kendi konforunu düşünüyorsa…
Bunun adı zaaf değil, çöküştür.
Üçüncü zaafımız: Sorumluluktan kaçıştır…
Herkes konuşuyor ama kimse elini taşın altına koymak istemiyor.
Herkes ümmetten bahsediyor ama ümmet için fedakârlık yapmıyor.
Kur’an bize açık bir ölçü veriyor:
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)
Demek ki değişim dışarıdan değil, içeriden başlayacaktır.
Dördüncü zaafımız: Kurumsuzluk ve dağınıklıktır…
Bireysel olarak iyi niyetliyiz ama sistem kuramıyoruz. Kurumlaşamıyoruz. Birlikte hareket edemiyoruz. Herkes kendi küçük alanında çabalıyor ama büyük bir güç oluşturamıyoruz. Bu da bizi kolay lokma hâline getiriyor.
Beşinci ve en tehlikeli zaaf: Bilinç kaybıdır…
Ne olup bittiğini anlamayan, okumayan, araştırmayan bir toplum hâline geldik. Duygularla hareket ediyoruz, akılla değil. Tepki veriyoruz ama yön veremiyoruz.
Aziz Cemaat,
Şunu açıkça söyleyelim:
İslâm düşmanları güçlü olabilir, plan yapıyor olabilir…
Ama biz güçlü, bilinçli ve birlik olursak hiçbir plan tutmaz. Emin olunuz tutmaz.
  • Asıl tehlike dışarıda değil; Asıl tehlike içimizde…
Eğer biz;
  • Kardeşliğimizi yeniden inşa edersek,
  • Dünya sevgisini kalbimizden çıkarırsak,
  • Sorumluluk alırsak,
  • Bilinçlenirsek ve birlikte hareket edersek…
  • İşte o zaman Allah’ın yardımı tecelli edecektir. Böyle darmadağın Müslümanlara Allah ne diye yardım etsin.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 47/7)
  • Öyleyse gelin bugün bayramı sadece kutlamayalım…
    Aynı zamanda bir uyanışa vesile kılalım.
  • Kendimizi düzeltmeden dünyayı düzeltemeyeceğimizi anlayalım.
  • Birbirimize düşmemiz, paraya, mala, mülke esir olmamız, kardeşliği kaybetmemize sebvep olmaktadır. Bunu görüyoruz. İşte bu zayıflıklardır İslâm düşmanlarının işini kolaylaştıran. Bu hastalıktır. Acilen Kur’an hastanesinde tedavi olmamız gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin sofraya üşüştüğü gibi sizin üzerinize üşüşecekler.”
Sahabe sorar: “O gün sayıca az mı olacağız?”
Efendimiz buyurur: “Hayır, bilakis çok olacaksınız. Fakat selin üzerindeki köpük gibi olacaksınız…” (Ebû Dâvûd)
Bugün tam da bu hadisin tecellisini yaşamıyor muyuz?
Kardeşlerim,
İslam kaynaklarında büyük savaşlardan, fitnelerden bahsedilir. “Melhame-i Kübra” olarak ifade edilen büyük imtihanlardan söz edilir. Bir başka adıyla Armegedon savaşları. Amig Ovasında gerçekleşecek olan savaşlardır bunlar. Amig Ovası hatay’dadır.

Azis Müminler; bu süreçler, sadece savaş değildir; aynı zamanda imanların sınandığı dönemlerdir.
Ancak şunu asla unutmamalıyız:
Mümin korku üretmez, umut taşır.
Mümin karamsarlık yaymaz, bilinç oluşturur.
Mümin fitneye değil, vahdete çağırır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Aziz Cemaat,
Bugün bize düşen görevler çok açıktır:
  • Birliğimizi güçlendirmektir.
  • Bilinçlenmektit.
  • Kurumsallaşmaktır.
  • Ekonomik ve sosyal olarak güçlenmektir.
  • Mazlumların yanında durmaktır.…
Unutmayalım ki;
Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. (Ra’d, 13/11)
Bugün yeniden kendimize dönme günüdür.
Bugün yeniden dirilme günüdür.
Bugün Ramazan’ın ruhunu hayatımıza taşıma günüdür.
Son olarak şunu söyleyelim:
Bayram sadece sevinç günü değildir, aynı zamanda muhasebe günüdür.
Kendimize şu soruyu sormakla başlayalım işe:
Ramazan gerçekten bu anlamada bizi değiştirdi mi?
Eğer değiştirmediyse, asıl kayıp budur.
Rabbim bizleri Ramazan’ın ruhunu yılın tamamına taşıyan kullarından eylesin.
Rabbim ümmeti Muhammed’e birlik, dirlik ve izzet nasip eylesin.
Mazlumların yardımcısı, zalimlerin karşısında dimdik duranlardan eylesin.
Bayramınız mübarek olsun.
Allah’a emanet olun.