1 Aralık 2025 Pazartesi
LOZAN VII
LOZAN VII: BİTİRİRKEN
Rüştü Kam
13.08.2025
Uşi, Lozan, Montrö ve İsviçre’nin Soğuk Masaları
İsviçre’de dolaşırken zihnim hep aynı yere takıldı: Osmanlı’yı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren üç kritik antlaşmanın -Uşi, Lozan ve Montrö- bu ülkede imzalanmış olması gerçekten tesadüf olabilir mi?
Haritaya bakınca göze çarpmayan, ama dünya siyasetinin kulak kabarttığı bazı hakikatler görülebilir. İsviçre denize sınırı olmayan ama Avrupa ülkelerine sınır olan bir coğrafya. “Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık, arpa boyu yol gitmişiz.” İşte tam da böyle bir ülke. Hep yukarıya çıkacaksın bir de çıktığın kadar aşağıya ineceksin…
Demek ki; menfaat ortaklıkları savaş alanlarında değil, sessiz ve soğukkanlı odalarda masa başında kuruluyor olmalı. İsviçre tam da böyle bir ülke.
Uşi ’de (1912), Afrika’daki son topraklarımızdan anlaşmayla çekilmişiz; ama Halifeliğin gölgesini metne iliştirip, dinî otoritenin bir biçimde temsilini korumayı başarmışız. İmparatorluğun elinin artık uzanamayacağı bir coğrafyadır o topraklar ama en azından imparatorluğun kalbinin orada attığını söylemek gibi bir şey bu.
Lozan’da(1923), Boğazlar askerden arındırılmış, denetim uluslararası bir komisyona bırakılmış, 12 adalardan vazgeçilmiş, Musul’dan Kerkük’ten vaz geçilmiş…; bu karar, Lozan heyetinin basiretsizliğini göstermeye yetiyor. Lozan’da Boğazların askerden arındırılması ve denetimin uluslararası bir komisyona bırakılması, Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik üstünlüğünün de fiilen devre dışı bırakılması, bir akıl tutulması olarak görülüyor bugün baktığımız yerden. Bu nedenle söz konusu karar, hem güvenlik mimarisi hem de egemenlik algısı bakımından Lozan heyetinin bir basiretsizliğidir diyebiliyoruz.
Montrö (1936) ile Türkiye, Boğazlar’dan askerî varlık ve denetim hakkını geri almış. Bu antlaşmayla en azından biraz rahatlıyoruz.
İsviçre’de yapılan antlaşmaların dosyasında üç belge ve üç farklı duygu var:
Uşi’de geri çekilişin acısı var.
Lozan’da galip olarak masaya oturup mağlup olarak masadan kalkmanın hesabının halka nasıl verileceğinin endişesi var.
Montrö’de ise yıllar sonra gelen bir kazanım var...
Peki neden hepsi İsviçre’de imzalandı bu antlaşmaların? diye sorarsak şöyle cevap verebilmek mümkün:
Çünkü çıkar grupları, cephe gürültüsünden uzak, kimseye fazla görünmeden faaliyet yürütebilecekleri, erişimi kolay, gizliliği yüksek ve tarafsız görünen bir yer ister. İsviçre, işte tam da bu özelliklere sahip. Burada rakiplerine baskı uygulamak veya istediklerini yaptırmak, hem daha az zahmetli hem de daha az risklidir.
Bu nedenle İsviçre, salt bir mekân değil; diplomasinin sıkıntısız yürüyebileceği bir zemindir. Sonuçları doğru okumak için antlaşma metninin yanı sıra müzakerenin yapıldığı ülkeyi ve o ülkedeki mekânı da dikkate almak gerekir. En azından benim okumam böyledir.
Uşi’ye gidemedim; ama Lozan’a ve Montrö’ye özellikle gittim. Antlaşmaların imzalandığı salonlarda durup sessizliğe kulak verdim. Duvarların dili olur mu bilmem; ama ben, o odalarda imparatorluğun son temsilcilerinin yüzlerindeki çizgileri hayal ederken bile ezildim. “Böyle olmamalıydı,” dedim, bu sahne böyle bitmemeliydi, kocaman bir devlet ayak oyunlarıyla böylesine tasfiye edilmemeliydi dedim. Dedim demesine de sadece demiş oldum.
Şu şekilde bir gerekçeyle de teselli oldum. Bazen tam bağımsızlık, önce bir süreliğine bağımlı kurumlarla yan yana yürümeyi gerektirebilir; belki bugün bizler o yolu yürüyor olabiliriz, ne dersiniz?
İsviçre’ye bakınca tablo net: Savaşlardan uzak durmanın birikimi bir düzen üretmiş; ülke tertipli, derli toplu. Ülke, demografik çeşitliliğine rağmen bölünmek yerine ortak fayda üreten bir siyasal akıl geliştirmiş. Kantonlar güç gösterisi yapmak yerine denge ve uyumu seçmiş; kavgayı değil işleyen mantıklı kuralları öne çıkarmış.
Bunu kimseyi yüceltmek ya da kendi tarihimize mazeret aramak için söylemiyorum. Hatırlatmak istediğim şu: Siyasette kazanımlar çoğu zaman büyük nutuklarla değil, sabırlı kurumsallıklarla elde ediliyor anlaşılan. Kurallar, kurumlar ve istikrarlı alışkanlıklar; hamasetten daha sessiz yürüyor ama sonuçları daha kalıcı olabiliyor.
Biz, tarih boyunca savaş meydanlarında çokça kahramanlıklar biriktirmişiz. Şartlar onu gerektirmiş olabilir. Ancak at sırtından inip masaya oturunca bocalamışız. Dolayısıyla masalarda sinir, disiplin, tecrübe, cesaret ve soğukkanlılık eksikliğinden ağır bedeller ödemişiz. Bu anlaşılabilir bir şeydir.
Eğer bugün daha az bedel, daha çok sonuç istiyorsak; yüksek sesli çıkışlardan ziyade, dayanıklı kurumlara, tutarlı prosedürlere ve uzun vadeli bir sabra yatırım yapmalıyız. Elimizde ağır bedeller ödeyerek elde ettiğimiz yeteri kadar tecrübe var.
Küf Kokulu Karanlık Dehliz
Lozan üzerine yıllardır bilinmeyen “dehliz” metaforu dolaşıyor zihinlerde. Kimi o dehlizi kutsal bir koridora çeviriyor; kimi lanetli bir mahzene. Ben o küf kokulu, karanlık koridorlarda yalnızca birkaç adım atabildim. O kadarı bile yetti bana: Lozan’ı ya bütünüyle zafer ya da kökten hezimet olarak anlatanların sayısı çok fazla; üstelik onların oluşturduğu algıyı gerçek sananların sayısı, daha da fazla. Oysa gerçekler ne tezahüratla değişir ne de suskunlukla kaybolur. Belgeler, tutanaklar ve o günün şartları bir arada okunmadan hiçbirimize huzur yoktur.
Şunu da söylemeden geçemem: Biz, kendi tarihimizin tutanaklarını okuyamayan bir millet olduk. Ya birileri bizim yerimize okudu ve bize sadece özet geçti, ya da “aman canım, ne olacak” deyip kapattık o defteri. Bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı bir çağda, hâlâ sloganlarla yetinmek hem ayıp hem de büyük haksızlık. Halkın tarihiyle yüzleşme hakkı vardır; bu hak artık daha fazla ertelenmemelidir. Yüzleşmek dövünmek, yırtınmak, utanmak değildir; yüzleşmek, tam tersine kendine gelmektir, güçlenmektir.
İsviçre’nin o taş binalarında gezerken içimdeki eziklik duygusunun yerini yavaş yavaş başka bir duygu aldı: Sahiplenme. O masalar bizim de masamızdı. İmzaların bir kısmı istemediğimiz cümlelerin altına atılmış olsa da o imzalar bize aitti. O imzanın bizim yaramaz çocuklarımıza ait olması neyi değiştirir. Geçmişi başkasına devrederek bugünü kurtaramayız. Uşi’de acıyı, Lozan’da yükü, Montrö’de kazanımı birlikte taşıyacağız. O zaman, üçü bir araya gelince ortaya çıkan çizgi, “tesadüf” değil; coğrafyanın, tarihin ve aklın ortak imzası olacaktır.
Şöyle söylemem daha iyi olacak: Bizi küçük düşüren salonlar değil; o salonlarda alınan kararların arkasındaki bağlamı, görmezden gelme ısrarımızdır. Kendi tarihimizin tutanaklarını okumadıkça, okuyamadıkça başkalarının yazdığı özetlere mahkûm kalırız. Ben İsviçre’de, o sessiz, soğuk ve sakin odalarda bunu tefekkür ettim ve anlamaya çalıştım. Artık mızrakların, kılıçların gölgesinde, kalkanların arkasında değil, metinlerin ışığında konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü asıl özgüven, bir şeyleri inkâr ve kabul değil gerçeğin yanına oturabilmektir.
Teşekkür ve Hakaret Telefonları
Ben o dehlizlerde küçük adımlarla ilerlerken, bir çok dostumdan, arkadaşımdan, tanımadığım insanlardan destek aldım. Teşekkür telefonları edenler bile oldu. Adı sanı belli, makamı belli insanlardan da teşekkür telefonları aldım. Çok memnun oldum. Bu ve benzeri konularda ciğeri yanan o kadar insan varmış ki; ben bu halimle onlara tercüman olmuşum. Ben o duyarlı insanlara gerçekten teşekkür ediyorum…Marifet iltifata tabidir derler ya; bakarsınız bu iltifatlar başka marifetler doğurur. Neden olmasın…
Bu arada belden aşağı vuranlar da oldu. Yorumlarıyla canımı acıtanlar oldu. Bazı klavye silahşorları ve arkadaşlarım, “sen ilahiyatçısın, kendi işine bak, ne işin var tarih alanında” dediler. Üzüldüm tabi ki. İlahiyatçının tarih alanında söyleyecek sözü olamaz mı? Kendileri elifi görse mertek sanırlar, buna rağmen onlar ilahiyat alanında her şeyi söyleyecekler, ilahiyatçılar kendi alanının dışındaki konularda hiçbir söz söyleyemeyecekler, bu haksızlık olmaz mı? Ben üzüldüm elbet. Ama başka vesilelerle alışkın olduğum için bu tür densizliklere “Allah sizleri ıslah etsin” diyerek onlara dua ettim ve geçtim.
Ben Eğriyi de Doğruyu da Okuyarak- Dinleyerek Öğrendim; Sosyal Medyadan Değil
İlkokuldan beri bize kendi geçmişimize dudak büktüren bir dil öğretildi. Tam 102 yıl… Hâlâ aynı alışkanlıkların izleri devam ediyor. Oysa bugün geldiğimiz yerden bakınca kimlerin neyi niçin yaptığı daha berrak olarak görünüyor.
Eğriyi de doğruyu da genç yaşta, 15’imde, merhum Erbakan Hoca’mdan öğrendim. O günlerde küfredenlerin, bugünlerde yere göğe sığdıramadıkları o Erbakan’dan. Attığı temelleri arabanın bagajına koyarak “Erbakan’ın temeli işte bu” diye dalga geçtikleri o Erbakan’dan.
Sonra Necip Fazıl, Akif İnan, İsmail Kara, Eşref Edip… Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. Evet, Deli Kadir- Fesli adam diye dalga geçtikleri o Kadir Mısıroğlu’nu da okudum. 70 li yıllarda okudum ben bu kitapları. Bugün o okuduklarımın gerçekleştiğini görerek bazen oluyor üzülüyorum bazen oluyor seviniyorum. Onlar bizlere ışık oldular… “Yalan söyleyen tarih utansın” diyen Mustafa Müftüoğlu’nun yazdığı o kitapları da okudum; okulda öğretilenin dışında da hakikate açılan kapıların olduğunu gördüm.
Yaşadığımız bugünlerde Mevla’m ömür verdi, arşivlerin kısmen de olsa açıldığına şahit oldum. Yeni eserler aşikâr oldu. Bilgilerimizi netleştirdik. Kitapsız olmaz bu işler. Sosyal medya silahşorluluğuyla olmaz bu işler.
Murat Bardakçı’nın Şahbaba’sı mesela, mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Halil İnalcık, Mehmet Çelik, Tufan Gündüz, Ahmet Anapalı, Ahmet Şimşirgil, Necmettin Alkan, Mustafa Armağan… Ve daha niceleri mutlaka okunmalıdır. Yolunuzun aydınlanması için elinizde feneriniz olmalıdır. Fenersiz sokaklarda yürürseniz kafanızı mutlaka bir irime toslarsınız.
Mustafa Kemal’in Askerleriyiz Demekle Olmaz Bu İş
Berlin’de, Osmanlı’nın 700. yılı vesilesiyle yapılan bir konferansta merhum Süleyman Demirel’in şu mealde bir sözünü dinlemiştim kendisinden; yanında İlber Ortaylı da vardı: “Cumhuriyeti yerleştirmek için Osmanlı’yı kötülemek zorundaydık; şimdi gerçek Osmanlı’yı anlatma zamanıdır.”
Cümlenin tam metni tartışılabilir; fakat özü şudur: Dün bir “kurucu amaç” uğruna tarihe tek gözle bakıldıysa, bugün iki gözle, hatta farklı gözlüklerle bakmayı öğrenmeliyiz. Hiçbir millet geçmişini itibarsızlaştırarak geleceğini inşa edemez. Evet bunları söyleyen Demirel’dir. Evet evet Süleyman Demirel. Ülkeyi yıllarca yöneten kişi. Hem de Berlin’in göbeğinde. Benim kulaklarım bu sözlerin şahididir. Başka şahitler de vardı orada…
Gelin Okuyalım
Buradan Osmanlı’ya muhalefet eden kemalist kardeşlerime sesleniyorum: Aradan yüz yıl geçti bakın bir yere varamadık. Böyle giderse varmamız da mümkün olmayacak. Gelin okuyalım. Hem de çok okuyalım. Sağcısını da solcusunu da okuyalım. Müslümanını da Gayrimüslimini de okuyalım. Sonra düşünelim; düşünmeyi düşünmekten başlayarak tekrar düşünelim. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atmakla olmuyor bu işler. Böyle yaparsanız karşınıza, “Biz de falancanın askerleriyiz” diyen birileri çıkar, başka şeyler söyler, o zaman ortam gerilir ve bu gerilimin sebebi siz olursunuz. Geriyorsunuz zaten. Bu yapılan yanlıştır. Hem de çok yanlış. Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de bizimdir. İkisinin de güçlü yanları vardır; ikisinin de hataları vardır. Kusursuz insan olmadığı gibi kusursuz dönem, kusursuz lider, kusursuz rejim de olmaz.
Dini değerlere ve sembollere saldırarak bir yere varılmadığını acı tecrübelerle gördük, öğrendik. “Başörtülü” kızlarımızın kapılardan çevrildiği, üniversiteye alınmadığı günleri yaşadık. Bugün kimse rövanş peşinde değildir gördüğümüz kadarıyla; kimseye, sen başın açık üniversiteye giremezsin, mini etekle üniversiteye giremezsin diye; ikna odaları kurulmuyor. Kimse onların hayatını karartmaya çalışmıyor. Onlar sizler gibi faşist değil. Bunları görmeniz lazım.
Demokrasi Halkın İdaresidir
Demokrasi halkın idaresidir, halka rağmen demokrasi olmaz. Türk halkı Müslümandır. Müslümanların inançlarına, değerlerine, örflerine, adetlerine saygı göstermektir demokratlık. Demokratlık sandığı, hukuku, çoğulculuğu ve birbirinin inancına saygıyı birlikte taşımaktır.
Müslümanları, mütedeyyin insanları, dergâhları, tekkeleri, dervişleri, tarikatları yok farz ederek; sen hocasın, sen ilahiyatçısın diye insanları ötekileştirerek bu işler yürümez, yürümüyor da zaten. Balkanları gezerseniz, Özbekistan’ı gezerseniz, Anadolu’yu gezerseniz bu işlerin 1.000 seneden beri adalet ilkesi korunarak nasıl yürüdüğünü görürsünüz.
Ağacın meyveleri dallarındadır, görürsünüz onu, ancak o meyveleri ağacın köküdür sizlere sağlayan, onu göremezsiniz. O derinlerdedir. Ama onu bilmeniz grekir.
Sonuç;
Tarihimiz bir bütündür; Selçuklu’yu görmezden gelerek, Osmanlı’yı karalayarak Cumhuriyet’i kötüleyerek kendimizi yüceltemeyiz.
Sözün edebi, tartışmanın ahlakı olmalıdır; birbirimize hakaret etmeyelim, aşağılamayalım. Sözümüz varsa söyleyelim, yoksa, bari susmasını bilelim. Adamlık bunu gerektirir.
Dindarın da sekülerin de hayat hakkı vardır; kimse kimsenin hayat tercihine, inancına, sembolüne saldırmamalıdır, başörtüsüne, sakalına, sarığına, minaresine, ezanına saldırmamalıdır. Sen saldırırsan o da sana saldırır. Ortak payda vatandır, bayraktır, milli değerlerdir. Oraya yoğunlaşalım.
Bu, öfke değil; öz eleştiridir. Cehaletimize ve öfkemize esir düşmeyelim.
Şu dua ile bitireyim: “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme Allah’ım.” .
BİTTİ
OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ
OSMANLI TOPRAKLARINDA OKUMA YAZMA ORANI %59,7 İDİ
Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranına dair yaygın bir inanış vardır: Bu oran yalnızca %10 civarındaydı — hatta bazı kaynaklar bunu %10,6 olarak belirtir. Bu ifade, “Osmanlı halkı cahildi, Cumhuriyet gelince aydınlandı” efsanesini besler niteliktedir.
Ancak tarihçi Kemal Karpat, bu algıyı istatistiksel verilerle kökten yıkar. (Ottoman Population, 1830–1914: Demographic and Social Characteristics) adlı çok değerli çalışmasında, Osmanlı topraklarındaki okuryazarlık oranını yaklaşık %59,7 olarak verir — yani toplumun yarısından fazlası okuryazardır
!
Bu tespit, Osmanlı eğitim kurumlarının —medreselerden mahalle ve sıbyan mekteplerine kadar— sanılandan çok daha yaygın ve erişilebilir olduğunu gösterir. Kadınların okuryazarlık oranında bazı bölgelerde oranlı şekilde baskı altında olduğu olsa da, genel toplumda okuma yazmanın sandığımız kadar geri olmadığı açıktır.
Öte yandan unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibarıyla kaydedilen düşük okuryazarlık oranları, Osmanlı’nın genel profilini yansıtmaz. Bu oranlar; savaştan yorgun düşen, göçlere maruz kalan, sosyal yapısı çözülen bir toplumun geçici tablosuydu ve bu veriyle geçmişi bütün boyutlarıyla aynı kefeye koymak tarihi çarpıtır.
Sonuç olarak Karpat’ın oranları yalnızca sayısal veri değil, aynı zamanda algılarla tarihsel gerçeklerin nasıl çarpıtılabileceğini gösteren güçlü bir hatırlatmadır. Osmanlı geçmişini değerlendirirken önyargısız kalmak, rakamların ideolojik kullanımına da kapılmamak gerektiğini bize tekrar öğretir.
LOZAN VIII
LOZAN VIII
GİDERKEN DE DÖNERKEN DE ÖĞRENCİ KALMAK
-Bir İsviçre (CH) Yolculuğunun Ardından-
Rüştü KAM
6.8.2025
4 Ağustos sabahı, oğlum Zülfikâr’la duamızı edip yola revan olduk. “Allah’ım! Yolculuğun güçlüklerinden, üzücü manzaralarla karşılaşmaktan, iyiyken kötüye düşmekten, mazlumun bedduasından ve dönüşte malı ve çoluk çocuğu kötü hâlde bulmaktan Sana sığınırım. Yolculuğumuzu kolay eyle, menzilimize sağ salim varmayı nasip eyle.”
Arabaya biner binmez, sanki sıla-i rahime gider gibi bir sevinç doldu içime. Memleket hasreti işte böyle bir şey. Ama bu sene yolun ucunda İsviçre vardı. Çocuklar evden kuş misali uçunca büyüklerin tercihi de değişiyor: Müsaitlerse onlar geliyor; değillerse sen onlara gidiyorsun. “Gurbet içinde gurbet” dedikleri tam da bu.
Hatıralar depreşmesin diye yolculuk süresince müzik yerine sesli kitap dinlemeyi tercih ettik; seçimi Zülfikâr yaptı. YouTube bu konuda hayli zengin. Yapay zekâ tarafından okunan kitap ve makaleler henüz zevkle dinlenir seviyede değil; Zülfikâr bu yüzden orijinal seslerle okunanları tercih ediyor. İsviçre’ye varıncaya kadar dört kitap bitirdik.
Dönüşte ise sessizliği seçtik: Ne müzik, ne de sesli kitap… Yalnızca lastiklerin yola değen uğultusunu dinleyerek ilerledik. Kavuşmanın sevinci çekilip gidince, yerini ayrılığın ince sızısı aldı.
Önce Frankfurt’a uğrayıp kızım Dilruba Hayrunnisa’ya selam verdik. Uzakdoğu seyahatinden hediye olarak getirdiği bibloyu ve hediyelerini teslim aldık. Hasbihal ettik. Bali’yi ve Uzakdoğu izlenimlerini dinledik kendisinden.
Sonra Stuttgart’a geçtik. Geceyi orada geçirdik. Dünürlerimi ziyaret ettim; hemşerim Necip Er, eski Berlinli dostlar Metin Kuş ve Kaan Avaz’la buluşup çay-kahve içtik, biraz sohbet ettik, bir camiye uğrayıp öğle namazımızı kıldık ve duamızı yaptık. Ertesi sabah yeniden direksiyon başına; İsviçre’ye vardığımızda oğlumla gelinimizin sofrası bizi bekliyordu. Kucaklaştık, hasret giderdik. Sonra da “İsviçre kazan, biz kepçe”; haritada küçük, işlevinde büyük olan bu ülkeyi baştan aşağıya dolaştık.
İsviçre, 26 kantondan oluşan bir konfederasyonmuş; her kantonun vergi, eğitim ve günlük ritmi kendine göreymiş. Dört resmî dil konuşuluyormuş: Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romansh. Nüfus kabaca dokuz milyonu buluyormuş; yüzölçümü kırk bir bin kilometrekareyi biraz aşıyormuş. Küçük olmasına küçük bir ülke ama yukarıya doğru katlanarak yükselen dağların yayıldığını düşününce ülkenin ne kadar geniş olduğunu anlıyorsunuz.
Bu ülke 1815’ten beri tarafsızmış; tarafsız kalmış mı yoksa tarafsız mı bırakılmış? onu düşünmek lazımdır. Savaşa girmemiş mi yoksa sokulmamış mı? Bunlar cevaplanmayı bekleyen sorular. Savaşa girmemekle masum kalmak ayrı şeyler. İsviçre, savaşla olan mesafesini bilinçli olarak korumuş veya korunmuş. Her ne olmuşsa olmuş; bir yandan bankacılığı ve sanayisiyle güçlenmiş, öte yandan tartışmaların odağından hiçbir zaman tamamen çıkamamış. Ama şunu teslim etmek gerekir: Ülkenin sokağında düzen, devletinde ciddiyet, insanında sükûnet var.
Bern’e vardığımızda bunu daha iyi hissettim. Bern ülkenin başkenti. Aare’nin kıvrımına yaslanan arnavut kaldırımlı sokakları büyük ölçüde trafiğe kapalı; tramvaylar neredeyse fısıltıyla geçiyorlar yanınızdan.
Haus der Religion’a da uğradık. Aynı çatının altında cami, kilise, Hindu ve Budist tapınakları bir arada bulunuyor. Hoşgörü mü, iyi bir şehircilik projesi mi? Onu bilemem. Ama biz ikisi birden diyelim. Hoşgörünün de mühendisliği oluyorrmuş; onu burada ayne’l-yakin gördük.
Eskiden şarap mahzeni olan yerler bugün kitapçıya, kafeye dönüşmüş. Oturup afogatolarımızı afiyetle içtik. Değişik bir tat. Espressonun içine bir top vanilyalı dondurma eklenerek servis ediliyor. Lezzetli.
Fribourg’a geçtiğimizde tabelaların bir yüzünün Fransızca, öbür yüzünün Almanca olduğunu fark ettim. Kantonları kışkırtan birileri yok demek ki İsviçre’de. Olsaydı çoktan birbirlerine girmiş olmaları gerekiyordu. Sen Alman’sın ben Fransız’ım kavgası…Üniversite şehriymiş Fribourg. Kışkırtılmaya da müsait aslında. Ama kavga yok. Kavgayı, menfaat birliği önlemiş olmalı. Katedraller ziyarete açık. Sokak başı kilise.
İsviçre denizsiz ama gölleriyle bambaşka bir güzelliğe sahip. Leman’ı, Luzern’i, Zürih Gölü’nü gördükçe suya bakmanın bile bir dua olduğunu düşünüyor insan. Mevlâ’m ne güzel yaratmış her şeyi. Dokunmazsanız her yaratılan kendi yolunda akıp gidiyor.
İsviçre şehirlerinde adım başı şehir çeşmeleri var. Dağlardan süzüle süzüle gelen o suyu herkes ücretsiz içiyor. Alp dağlarının tertemiz suyu. Kana kana içmek serbest. Su ticareti yapılmıyor İsviçre’de. İkram ediliyor.
Otoyolların kenarında inekler, koyunlar, keçiler otluyorlar. Süt ve et bol. Dört yüzü aşkın peynir çeşidi varmış; Emmental, Gruyère, Appenzeller derken liste uzayıp gidiyor. Üzümlerinde ayrı bir lezzet var. Şarabın çoğu içeride tüketilirmiş, ihraç edilmezmiş. O yüzden dışarıda İsviçre şarabı az bulunurmuş.
Saat ve çikolata zaten dünyaca meşhur ama asıl şaşırdığım, ilaç ve biyoteknolojinin bu kadar güçlü olmasıydı. Laboratuvarda kurulan o görünmez emek, Alp Dağlarının eteklerinde görünen refahı besliyormuş demek ki.
Bir de finans; parası olan parasını burada koruma altına aldırabilirmiş. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, İsviçre’de hesap açtırabilirmişsiniz. Nerden buldun diye sorulmazmış. Kimsecikler de bilmezmiş bu hesabı. Bilgi verilmezmiş ki bilinsin.
Böyle bir ülkede öbür mahallenin insanlarını kışkırtan olur mu? Olmaz. Olmuyormuş zaten. Bazı yerlerde anarşik bir ortamdan nemalanır menfaat çevreleri, bazı yerlerde de sükûnetten. İkisinden de nemalanan, menfaat devşiren sermaye çevreleri olunca anarşi olmuyor…Filler tepişmiyor. Filler tepişmeyince arada ezilen de olmuyor.
Pahalı mı? Evet. Çok pahalı. Ona göre de kazançlar yüksek. Burada para, önce hizmet satın alıyor: Temiz yol, dakik tren, sakin kuyruk. Bu hizmetlerin bedeli de var elbette; yüksek kiralar, katı kurallar, ücretsiz çöp hizmeti, kimseyi beklemeyen bir dakiklik.
Trenin kapısı kapandığında kimse itişmiyormuş; çocuk ağlarsa ondan rahatsız olanlar sadece gülümsüyormuş. Yani sessizlik, suskunluk nezaketin başka bir lehçesiymiş.
Sokakta Türkçe konuşurlarken duydum, hem de sık duydum. İsviçre’de “üç yüz bin Türk var” diyenler oldu; o kadar değil diyenler de. Zürih’te bir dükkân, Basel’de bir usta, Lozan’da bir öğrenci… Varlıkları sayıdan daha ziyade hikayeleriyle ön plana çıkıyor Türklerin. Benim hikâyem de, o gün oğullarımla ve gelinimle yan yana yürüdüğüm sokaklarda anlamını buldu; çeşmeden su içtik, peynirlerden tattık, akşam olunca göle yansıyan yakamozlara daldık. Bir de dünyaca ünlü Freddie Mercury’nin müzesinde hatıraları andık…Bohemian Rhapsody’nin stüdyo kayıtlarını dinledik.
Basel’de yeğenim Pınar gezdirdi bizi. Peynir çeşitlerinin bol olduğu bir kahvaltı sofrası hazırlamış. ÇAYKUR çayını da unutmamış.
Önce Theodore Herzl’in dünya Yahudilerini toplayıp 100 sene sonra kuracağı devlet için ilk kongreyi yaptığı (1897) salonu gördük. Sonra Adalet Sarayını gezdik. Dış duvarında yazan iki yazı dikkatimi çekti:
-Wo Einigkeit ist da wohnt Gott = Birlik nerede ise Allah oradadır.
-Freiheit steht über Silber und Gold = Özgürlük, gümüşten ve altından daha değerlidir.
Ren (Rhein) nehrinin ikiye ayırdığı Basel’in sokaklarını arşınlamak oldukça keyifliydi. O kadar yürüyüşten sonra da acıktık. Pınar, dağın eteğinde müşteri bekleyen Afyonlu bir esnafın açık havada kurduğu işletmesine davet etti. İtiraz etmedik. Açık havada mangal keyfi…
İsviçre’den dönüşte şöyle bir hatıra kaldı belleğimde. Sorsalar onu, söylerim soranlara: İsviçre, bir kartpostal değil; her gün yeniden kurulan bir düzen. Biz o düzene bir haftalığına misafir olduk. Yola çıkarken cebimize biraz para koymuştuk; dönerken cebimizde bir ritim kaldı: Tik-tak. Saat gibi sakin, yol gibi uzun, dua gibi derin.
Sözün özü: Bu ülke, insana yavaşlamayı ve kendini dinlemeyi öğretiyor, bir okul gibi. Sanki insanın içindeki gürültüyü usulca susturan bir sükûnet yurdu. Yavaşlayan duyuyor, duran anlıyor ve sakinleşiyor ve en kıymetli hatıranın, içimize yerleşen sessizlik olduğunun farkına varıyor..
MEVLİD KANDİLİ: BİR DOĞUMDAN FAZLASI, BİR DİRİLİŞ
MEVLİD KANDİLİ: BİR DOĞUMDAN FAZLASI, BİR DİRİLİŞ
-Rahmet, adalet ve kardeşlik mirasını bugüne taşımanın vakti-
Rüştü Kam
2 Eylül 2025
Mevlid Kandili, bir doğumu değil bir dirilişi hatırlatır. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hitabı, bu gecenin özünün özetidir: Karanlığı yaran bir merhamet ve adalet yürüyüşünün başlangıcıdır. 571’de, kabile asabiyetinin sert rüzgârlar estirdiği, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, köleliğin sıradanlaştığı, gücün hukukun yerini aldığı bir coğrafyada bir çocuk dünyaya geldi; adı Muhammed’di (s.a.s.). Kırk yaşında vahye muhatap olduğunda aldığı vazife, tevhid sancağı altında adaleti ayağa kaldırmak ve insan onurunu ihya etmektir. Orta Çağ’ın zifiri karanlığını aydınlatmaktır.
Bu sancak dalgalanmaya başlayınca, menfaat çevreleri onu hemen düşman ilan ettiler. Boykot gördü, taşlandı, yalnız bırakıldı; ama o yılmadı.
İlk hicret Habeşistan’a yapıldı; “Orada adil bir kral var” diyerek sahâbeyi Habeş Kralı Necaşi’ye emanet etti. Böylece Ehl-i Kitap’la ilk temas adalet ortak paydasında kuruldu. Mekke’de Müşriklerin baskıları, zulümleri dinmeyince Medine’ye hicret edildi ve farklı inanç ve kabilelerin birlikte yaşayabileceği yeni bir toplum inşa edildi.
Medine Vesikası, canın ve malın dokunulmazlığını, sözleşmeye sadakati, ortak güvenliği esas alan bir hukuk denemesiydi. İşledi. 571 yılında Mekke’de doğan o çocuk yirmi üç yılda bir ahlâk inkılabı gerçekleştirdi: Yetim gözetildi, kadının onuru ikame edildi, kul hakkı dinin merkezine taşındı, zalime “dur” denildi. Veda Hutbesi’nde yankılanan ilkeler hâlâ ufuktadır: Can, mal, namus dokunulmazdır; faiz zulümdür; emanetler ehline verilir; herkes kardeştir; bu yoldan sapmamak için Kur’ân’a sarılmak grekir. Temel kurallar bunlardır.
Bu gece, rahmet elçisinin doğumunu anarken yalnız geçmişi yâd etmiyoruz; onun bıraktığı emanetle yüzleşiyoruz. Ümmetin sayısı milyarları buluyor; fakat mazlumun gözyaşı dinmiyorsa, mesele sayıda değil nitelikte, kalitede ve sahicilikte demektir. İlmin, hikmetin, liyakatin, emeğin terk edildiği yerde, gürültü kalabalığı olur; adalet ve merhamet zayıflar. Yol bellidir: Bilgiyle güçlenmek, üretmek, hukuku üstün tutmak, kardeşlik hukukunu diri tutmak vecibedir.
Mevlid Kandili, bir kutlama günü değil; bir yön tayini günüdür. Kur’ân’ı raftan indirip hayata döndürme, sünneti hatıradan çıkarıp ahlâka dönüştürme günüdür. Bu yüzden bu gece, uzun uzun nutuklara gerek yoktur: Kısa bir Kur’ân tilavet edilmeli ve anlamına kulak verilmelidir. Peygamberimizin hayatından birkaç yaprak çocuklarımızla okunmalı ve nasıl hayata geçirileceği üzerinde konuşulmalıdır. Bir yetimin başını okşayış, bir öğrencinin yükünü hafifletiş; küsler arasında bir helâlleşme, terazisinde şaşmayan bir esnaf sözü; makamda adaleti, mahallede merhameti ayakta tutma iradesi ortaya konulmalı… Bu şekilde kutlanmalıdır Hz. Peygamberin doğum günü. Peygamber Kur’an’ı hayata nasıl hâkim kıldı sorusuna cevap aramaktır mevlid kandili. Mevlidin en sahici kutlaması böyle yapılır, yapılmalıdır.
Peygamberimiz 63 yaşında vefat etti; arkasında Kur’ân gibi muazzam bir miras bıraktı ve de fiili bir sünnet bıraktı.
Bugün bizden beklenen, vahyin gölgesinde ve o örnekliğin izinde küçük küçük ama sahici adımlar atmaktır. Zoru görünce kestirme yollara sapma alışkanlığımızla yüzleşmek, “çalıyı dolaşarak” belaları savuşturma konforundan vazgeçmektir. Çünkü ateş, teslim olana serinlik olur; safını belli eden karıncanın taşıdığı bir damla su bile yönü gösterir. Bir şehir taşla kurulur; ama ayakta kalmasını sağlayan, içindeki adalet ve merhamet hikâyesidir.
Ey Allah’ın Elçisi… Bu gece yalnız doğumunu kutlamıyoruz ; Senin fiilî sünnetini—adaleti, emaneti, ahde vefayı—hayata taşımaya yeniden niyet ediyoruz. Gücümüz sınırlı, zaaflarımız çok; yine de safımız belli: Mazlumdan yanayız, hakikatin peşindeyiz. Kâbe’nin gölgesinde, Medine’nin sükûnunda yaşayanlara da bize de düşen, o iki şehrin adını değil ruhunu yeniden diriltmektir. Senin dirilttiğin gibi. Rahmetin diliyle konuşmak, adaletin terazisiyle tartmak, kardeşliğin hukuku ile iş görmektir…
Rabbimiz! Bu geceyi ümmet için bir uyanışa, evlerimiz için huzura, kalplerimiz için merhamete vesile eyle. Bizi, güçlünün değil haklının yanında duranlardan kıl. Kur’ân’ı bize emanet eden Peygamberinin yolundan ayırma. Mazlumların ahını dindir; bize birliğin tadını, kardeşliğin yükünü taşıyacak güç ver. Âmin.
Mevlid Kandili’nin bereketi, şehirlerimize adalet, evlerimize sükûnet, kalplerimize rahmet olarak dönsün. Çünkü bu gece, bir adın değil bir ahlâkın doğum günüdür.
Ey Peygamber; vahiyle bizi tanıştıran Rahmet Elçisi… Sana şikâyetim var.
Kâbe’nin gölgesinde, Medine’nin o yemyeşil hurma bahçelerinde, senin huzurunda yaşayan ümmetin—adı Müslümanlıkla anılsa da—kardeşliğin hukukunu zedeliyor. Açlıktan kırılan çocukların, haysiyeti çiğnenen kadınların, yurdundan sürülen mazlumların feryadı arşa yükselirken; onların çıkar hesapları Senin öğrettiğin rahmet dilinin önüne geçti. Zalimle yan yana duruyorlar; mazlumun ahına kulaklarını tıkıyorlar. Mekke’de “emin belde”nin eminliğinden, Medine’de kardeşlik şehrinin kardeşliğinden, geriye yalnız söz kaldı, ruh kayboldu.
Ey Resûl, Senin sahabîlerinin torunlarını Sana şikâyet ediyorum.
Senin adını dillerinde yükseltiyorlar; ahlâkını işlerinden eksiltiyorlar.
Kardeşlik hukukunu zedeliyorlar; çıkarlarını rahmet dilinin önüne koyuyorlar.
Zalimle yan yana duruyorlar; mazlumun ahına kulak tıkıyorlar.
Gözlerinin önünde işlenen cinayetleri sadece seyrediyorlar.
Minareleri büyütüyorlar, petrol kuyularını çoğaltıyorlar; kul hakkını küçültüyorlar.
Sofralarını genişletiyorlar; infakı daraltıyorlar.
Ellerini taşın altına koymuyorlar, sadece şov yapıyorlar.
Şikâyetçiyim…
Mevlid kandiliniz hayırlara vesile olsun…
HİTİT DUVAR YAZSIYLA KALEME ALINMIŞ BİR DUA ÖRNEĞİ
MÖ 2000 LERE GİDELİM VE HİTİT DUVAR YAZSIYLA KALEME ALINMIŞ BİR DUA ÖRNEĞİNİ OKUYALIM; KRALIN DİLİNDEN
"Tanrım;
Beni yavaşlat. Aklımı sakinleştirip kalbimi dinlendir… Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza dek yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür. Uykunun o büyüleyici, iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, bir köpeği ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlamayı, hülyalara dalabilmeyi öğret bana…
Her gün bana kaplumbağa ile tavşanın masalını hatırlat; yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarı bakmamı sağla; büyüklüğünün yavaş ve iyi büyümesine borçlu olduğunu göreyim…
Beni yavaşlat, Tanrım; köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine gönder. Yardım et ki kaderimin yıldızlarına daha olgun, daha sağlıklı yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi:
Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için sabır,
ikisini ayırt etmek için akıl,
ve aşkın körlüğü ile yalanlarından koruyacak dostlar ver. Âmin.
(Hititlerin MÖ 2000’lere tarihlenen duvar yazılarından—Cemal Borandağ, 15 Şubat 2019.)
Schükrü Kahraman
GAZZE ÜZERİNE BİR ÖZ ELEŞTİRİ
Rüştü KAM
28.04.2025
Sevgili DOSTLAR,
Gazze bizim için ikinci sırada olan bir meseledir. Birinci sırada olan mesele Gazze değildir. O mesele biziz. Çünkü Allah, önce bize kendi evimizi, ailemizi, kurumlarımızı, çocuklarımızı soracak. Allah bizden gücümüzün yetmediği şeylerden değil, gücümüzün yettiği halde ihmal ettiğimiz şeylerden hesaba çekecek. Gazze’nin hesabını da Gazzelilerden soracak. Komşularından, diğer devletlerden, Birleşmiş Milletlerden soracak. Ama bana, sana, bize önce kendi çocuklarımızı soracak: “Onlara kimliklerini, inançlarını, değerlerini koruyup taşıyabilecekleri imkanları hazırlayıp hazırlamadığımdan soracak. Hazırlamadıysak “niçin hazırlamadınız?” diyecek.
Kendi evimiz yanarken, sabah akşam Gazze’yi konuşmanın, bizi dindar yaptığını sanıyorsak yanılıyoruz. Oysa çoğu zaman bu yaptığımız bir kaçıştır. Gerçeklerle yüzleşmemiz gereken sorumluluklardan kaçıştır. Bizim, Gazze için yapacağımız en büyük şey samimi olarak yaptığımız dualardır. Onların fiilî mücadelesi onlara aittir. Bizim fiilî duamız ise buradaki çocuklarımız, buradaki insanımız içindir. Yazıktır, günahtır: Kendi evi yanarken komşusunun evine koşan, döndüğünde evini yerinde bulamaz. O kül olup gitmiştir.
Müslüman, ehem ile mühim arasındaki farkı fark etmek zorundadır. 1961’den beri Filistin’e yardımlar gönderiliyor. Peki sonuç? Gazze hâlâ yanıyor. O yardımlar Gazze’yi bu hâle düşmekten alıkoyamadı, bundan sonra da alıkoyamaz. Çünkü Gazze Gazzellilerindir. Gazzellilerin sorumluluğundadır. Bizim sorumluluğumuz ise kendi evimiz, kendi geleceğimizdir.
Ben Almanya’da yaşıyorum. Çocuklarımın kimliklerini kaybetmeden geleceğe taşınması gerekiyor. Benim sorumluluk alanım burasıdır. Peki nasıl olacak bu? Hangi kurumla, hangi vizyonla?
Berlin’de 300 bin Türk yaşıyor. Ama geleceğe umut taşıyan hangi kurumumuz var? Kaç tane kültür merkezimiz var? Hangi vizyonumuz var? Camilerimiz var diyecekseniz, demeyin! Çünkü camiler de pansuman tedbirlerle yetiniyor, kendilerini kandırıyorlar. Bir kültür merkezi bile inşa edememiş bir toplumdan, Gazze’yi kurtarmasını mı bekliyorsunuz? Yanılıyorsunuz.
Bizim hâlimizi görenler, bize gaz vererek kendilerine hizmet ettiriyorlar. “Yürüyün arslanlarım!” diyorlar. Biz de yürüyoruz. Ama yürüyüşümüz bile yalpalı, adımlarımız da bile uygunluk yok, dağınık. Hedefimiz yok, yönümüz yok. Rüzgâr hangi tarafa eserse oraya sürükleniyoruz. Rüzgâr dindiğinde ise geriye bir bakıyoruz ki: Eyvah! Her şey darmadağın olmuş. Sonra da bütün gücümüzü enkaz temizlemekle harcıyoruz.
Allah bize akıl verdi, kullanalım diye. Ama biz aklımızı kiraya verdik. Kimlerin değirmenine su taşıdığımızı bile düşünmüyoruz. Kimin oyununa geldiğimizi sorgulamıyoruz. Sadece sloganlarla oyalanıyoruz.
Allah bizleri hesaba çekecek, evet çekecek. Ama önce Gazze’den değil! Önce çocuklarımızdan, ailemizden, kurumlarımızdan, ihmal ettiklerimizden soracak. Gazelileri de hesaba çekecek, kendi yapmadıklarından dolayı. Herkes, kendi yapmadığından hesaba çekilecek.
Ey “Kur’an’ın rehberliğinde yürüyoruz” diyenler! Gerçekten öyle mi? Kıyamda Salli-Barik dualarını okuyanlar, dikkat edin: Tarhiyata oturduğunuzda okuyacak dua bulamayabilirsiniz. Çünkü farz olan ibadet, gücümüzün yettiği ibadettir. Haram olan ibadet ise gücümüzün yetmediği bir yükün altına girip, kendi evimizi ihmal etmektir.
Kendi işimizi bırakıp başkalarının işini yapmaya kalkmak, aklımızı ve enerjimizi tüketmektir. Allah bize önce kendi evimizi, kendi insanımızı, kendi toplumumuzu soracak. Bizim görevimiz, önce buradaki yangını söndürmek, sonra ufka bakabilmektir.
Önce şunu kabul etmeliyiz: Sloganlarla gelecek kurulmaz. Yalnızca yürüyüşlerle, tekbirlerle, öfke nidalarıyla hiçbir şey değişmez. Değişim, ciddi bir vizyon ve kurumlaşma ile olur. Onları yapmayalım demiyorum yapalım elbet. Ama önce yapmamız gerekeni yapalım. Olup bitenlerden benim de ciğerim yanıyor, ama yapılması gerekenleri yapmamakla başka ciğerlerin yanmasına da sebep oluyorum.
Peki Ne Yapmalı?
• Eğitim: Çocuklarımızın kimliğini koruyacak kurumlar kurmalıyız. Anaokulundan üniversiteye kadar kendi değerlerimizle donanmış eğitim modelleri geliştirmeliyiz.
• Kurumlaşma: Dernekçilikle oyalanmayı bırakıp kalıcı kurumlar inşa etmeliyiz. Kültür merkezleri, düşünce kuruluşları, akademik yapılar, gençlik merkezleri… Bunlar olmadan geleceğe taşınamayız.
• Birlik: Küçük hesaplarla birbirimizi yemek yerine büyük hedeflere odaklanmalıyız. Kısır çekişmeler, bizi küçültüyor.
• Vizyon: Çocuklarımızı sadece Almanya’da ayakta tutmak değil, Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi kılmak zorundayız. Çünkü sorumluluk alanımız burasıdır.
Allah bize akıl verdi, imkân verdi, fırsatlar sundu. Eğer biz bu fırsatları değerlendirmezsek, yarın “Gazze için ağladık” diye değil, “Kendi evimizi niye kurtarmadık?” diye hesaba çekileceğiz.
Bugün atabileceğimiz küçük ama tutarlı adımlar yarının kaderini belirleyecektir:
• Yakın çevremizden başlayalım: Ailemizi, çocuklarımızı, komşumuzu ihmal etmeyelim.
• Bulunduğumuz şehirde kalıcı bir kültür ve eğitim merkezi için bir araya gelelim.
• Sözümüzü azaltıp işimizi çoğaltalım: Her birimiz, gücümüz ve mesleğimiz nispetinde katkı sunalım.
Ne kimseyi suçluyorum ne de kimseyi yüceltiyorum. Sadece şunu teklif ediyorum: Bulunduğumuz yerde Hep birlikte, sakin ama kararlı biçimde işe koyulalım. Bugün attığımız o küçük adımlar, yarın çocuklarımızın omurgası olacaktır.
Ben böyle bilirim, böyle söylerim.
Selam ve dua ile,
Rüştü KAM
“SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE”
BIR AYETİN YANLIŞ ANLAŞILAN ÇIĞLIĞI: “SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE”
Rüştü KAM
02.10. 2025 Berlin
Kur’an’da geçen bazı ayetler, tarih boyunca en çok tartışılan başlıklardan olmuştur. Bunların başında da Nisâ Suresi’nin 34. ayeti gelir. Halk arasında bu ayet “kadın dövme ayeti” diye anılır. Oysa bu anlayış, ayetin gerçek anlamını gölgeleyen, hatta tersyüz eden bir algıdan doğan anlayıştır. Nisâ Suresi’nin 34. ayeti çoğu zaman tek taraflı yorumlandı. Kimileri bunu “kadını dövme ruhsatı” gibi algıladı, kimileri de tüm suçu erkeklere yükleyip meseleyi bir cinsiyet kavgasına dönüştürdü.
Oysa bu ayetin sahnesini doğru kurmadan, bugüne bakan mesajını hakkıyla kavramadan ne toplumsal barış sağlanır ne de aile huzuru sağlanır.
Unutmayalım: Bu ayet, orta çağ toplumuna inmiştir. O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti, örf böyleydi; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Kur’an sözü edilen ayet ile önce kadının onurunu kurtardı. Onu erkek ile aynı masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdi.
Ama Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı. Kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile, tek taraflı sorumlulukla ayakta duramaz. Ayetin üç aşamalı çözüm süreci (öğüt – yatak ayırma – mesafe koyma) aslında karşılıklı sorumluluğu hatırlatma mekanizmasıdır. Sorun büyürse, büyükse birlikte yaşamak mümkün olmayacaksa o zaman Allah bir sonraki ayeti (Nisâ 35) yani, hakemi, adaleti, hukuku devreye soktu. Olmuyorsa ayrılın…
Bugün için hermenötik mesaj şudur:
• Erkek, güç ve öfkesini şiddete dönüştürmemelidir. Kadına el kalkmaz, kalkmamalıdır. Erkeğe de kalkmaz. Herkes gücüyle değil, adaletiyle sorumlu tutulacaktır.
• Kadın da sorumluluklarını unutmamalı, aile içi dengeyi yıkacak tutumlar sergilememelidir. Sevgi, sadakat ve iletişim onun da yükümlülüğüdür.
• Ailede anlaşmazlık çıktığında çözüm diyalog, sabır ve gerektiğinde adalet mekanizmalarıdır. Şiddet değildir.
Kadın cinayetleri, sadece erkekleri suçlayarak çözülemez. Aynı şekilde, kadınları tümden masumlaştırmak da gerçeği ıskalamaktır. Çünkü insan sorumluluk sahibidir; kadın da erkek de birey olarak hata yapabilir. Ama çözüm, suçlamakla değil; sorumlulukları hatırlamakla, adaleti merkeze koymakla olur.
Kur’an’ın bu ayetteki çağrısı, aslında çok açıktır: Kadın ve erkek ikisi de insandır. Aile kurdukları andan itibaren birlikte sorumluluk yüklenmişlerdir. Yaptıklarından ikisi de sorumludurlar. Birlikte sınanırlar.
Ne tek taraflı tahakküm ne de tek taraflı mağduriyet olmaz…
Çözüm, adalet, merhamet ve karşılıklı anlayışla olur. Adalet aramak için feminist olamaya gerek yoktur. Feministlik çözümsüzlüğe giden yolda atılan ilk adımdır. Cephe oluşturmaktır. Anlaşmazlığa atılan ilk adımdır. Yolların kapanmasına vesile olan ilk adımdır.
Kur’an’ın bu çağrısı sadece Orta Çağ’ın insanına değil, kendisini modern diye adlandıran günümüz insanınadır da. Aileyi kurtarmak için şiddeti değil, sorumluluğu merkeze almak gerekir.
Orta Çağın Zihniyeti ve Kur’an’ın Devrimi
Unutmayalım: Bu ayet, Orta Çağ toplumuna inmişti. Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. İslâm bir devrim yapmıştır Orta Çağ’da. Bundan dolayı Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. Orta Çağ karanlığı Avrupa için geçerlidir.
O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Tekrar vurguluyorum evet; Kur’an önce kadının onurunu kurtardı. Onu masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdir.
Bunu daha iyi anlamak için aynı dönemde Avrupa’ya bakmak lazımdır. Orta Çağ’da kilise meclislerinin “Kadın insan mıdır değil midir?” tartışmaları yaptığını biliyoruz. Kadını ikinci sınıf, hatta insanlık dışında gören bir anlayışa sahip olduklarını biliyoruz. İşte tam o çağda Kur’an, kadını onurlandırıyor, erkeğin karşısına muhatap olarak oturtuyor ve aileyi adalet zemini üzerine kuruyordu. Mescidlerde tartışılan kadının onuruydu, insan olup olmadığıydı.
Bugünün Dünyasına Mesaj
Zaman geçti, çağlar değişti ama kadının onuru hâlâ tartışma konusu. Bugün modern dünyada, özellikle Batı toplumlarında kadın bu kez başka bir şekilde sömürülüyor. Reklamlarda, vitrinlerde, moda ve medya sektöründe kadının bedeni bir malzeme hâline getiriliyor. Kadının sırtından para kazanılıyor, adına da “kadın–erkek eşitliği” deniliyor.
Oysa gerçek eşitlik, kadının bedenini sömürmek değil, kişiliğini ve onurunu korumaktır. Kur’an’ın yaptığı da buydu: Kadını şiddetin nesnesi olmaktan çıkardı, onurlu bir birey olarak topluma kattı. Bugün Müslüman birey de aynı şeyi yapıyorsa ki yapıyor; o da kadının bedeninden para kazanan Avrupalının yolundan gidiyor demektir. Onun adının Müslüman olması Kur’an’ın yolundan gidiyor anlamına gelmez…
Kadın ve Erkek: Ortak Sorumluluk
Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı, kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile tek taraflı sorumlulukla ayakta durmaz, duramaz. Erkek öfkesini şiddete dönüştürmeyecektir, kadın da sadakat ve denge sorumluluğunu üstlenecektir. Çözümsüzlük devam ederse hakem mekanizması (Nisâ 35) devreye girecektir. Kur’an bunu diyor.
Hermenötik Çağrı
Bugün için bu ayetin mesajı çok açıktır:
• Kadın ve erkek birlikte insandır (Nisa1).
• Birlikte sorumludurlar.
• Birlikte sınanırlar.
Ne Orta Çağ’daki şiddet ne de bugünkü tüketim kültürünün kadını metalaştırması… Hiçbiri Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’an’ın çağrısı, aileyi bozmak değildir; aileyi adalet, merhamet ve onur üzerine inşa etmektir.
Buradaki “darabe” kelimesi yüzlerce yıldır “dövmek” diye tercüme edildi. Ama aynı kelimenin Kur’an’da “yola çıkmak, uzaklaşmak, misal vermek” gibi farklı anlamları da var. Orta Çağ’da anlaşıldığı gibi bugün hâlâ neden bu ayet sadece “dövmek” şeklinde anlaşılıyor? Çünkü bugünün ataerkil kültürü bu ayeti işine geldiği gibi yorumluyor da ondan.
O halde şöyle diyelim: Ayet, şiddeti meşrulaştıran bir kapı değil; tam aksine, var olan şiddeti sınırlayan ve aileyi korumayı hedefleyen bir adımdır. Bugün bizim için hermenötik anlamı nettir, net olmalıdır: Şiddet yoktur. Çözüm ise; diyalog, mesafe koyma, gerekirse medeni ayrılıktır.
Kadını incitmek, dövmek, aşağılamak… Bunların hiçbiri Kur’an’ın ruhuyla bağdaşmaz. Kur’an’ın temel mesajı merhamettir, adalettir, şefkattir. Yirmi birinci asırda, bir ayeti kültürel önyargılarla çarpıtıp, kadına şiddetin dini dayanağı gibi göstermek hem Kur’an’a hem insana ihanettir.
Bugün bu ayet bize şunu söylüyor: Ailede sorunlar olabilir, ama çözüm asla şiddet değildir. Çözüm, konuşmaktır, sabırdır ve gerektiğinde medeni şekilde yolları ayırmaktır.
ALMANYA’DAKİ TÜRK VE MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA KİMLİK KRİZİ
PARAMPARÇA: ALMANYA’DAKİ TÜRK VE MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA KİMLİK KRİZİ
Rüştü KAM
05.10.2025 Berlin
-Sayımız çok ama sesimiz dağınık. Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, kimlik parçalanmasını, örgütlü çoğulculuğa çevirebildiği gün ancak o zaman etki gücüyle tanışacak-
Almanya’da yaklaşık 4 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. Diğer Müslüman topluluklarla birlikte bu sayı 6 milyona yaklaşıyor.
Bu rakamın, başlı başına bir güç olması gerekirken; paramparça olduğunu görüyoruz. Çünkü bu büyük topluluk, siyasette, medyada, kültürde ve sivil alanda beklenen etkiyi gösteremiyor.
Peki neden? Neden bu kadar kalabalık olmamıza rağmen bir türlü güç olamıyoruz, güçlü olamıyoruz?
Cevap net ama acı: Paramparça olmuş durumdayız da ondan. Neredeyse her grup diğerine düşman hale gelmiş de ondan. “Böl parçala yönet” anlayışı sanki bizim için söylenmiş. Bugün Almanya’daki Türklerin ve Müslümanların durumuna bakarsak bu anlayış uygulama alanı bulmuş gibi. Altı milyon insandan altı milyon ayrı ses çıkıyor. Birbirinden kopuk, akortsuz sesler bunlar.
Türk kimliği ve Müslüman kimliğiyse aranılan öyle bir kimlikten bahsetmek oldukça zor. Çünkü; etnik köken, mezhep farklılıkları, siyasi görüşler, hatta tarikat aidiyeti bile Türk kimliğin önüne geçmiş durumda.
Her kategori yeni bir ayrışma, her ayrışma yeni bir mesafe doğuruyor. Dışarıdan bakıldığında yekpare bir topluluk gibi görünen Türkler, içeriden bakıldığında birbirine mesafeli, parçalanmış bir manzara sergiliyor.
Türk, Kürt, Alevî, Sünnî; laik, muhafazakâr, solcu, milliyetçi… Liste uzayıp gidiyor. Dahası, her biri kendi içinde de parçalanmış durumda. Evet, kalabalığız bu doğru ama bu kalabalık bir türlü “biz” olamıyor.
Kurumsal Çokluk, Kolektif Zayıflık
Almanya’da Türklerin ve Müslümanların kurduğu yüzlerce dernek, vakıf ve cemaat var.
Ama bu çoğunluk maalesef bir zenginliğin değil, çoğu zaman dağınıklığın adı oluyor.
Her yapı kendi çevresine hitap ediyor, kendi faaliyetini kendi mahallesinde yapıyor.
Oysa güç, birleşildiğinde, paylaşıldığında elde edilir. Birlikte hareket edebilmek ve aynı hedefe yürüyebilmek için gerekli olan şeydir güç… İşte bizde eksik olan tam da budur.
Kaynaklar bölünüyor, dolayısıyla temsil zayıflıyor, genç kuşaklar sivil alandan hızla uzaklaşıyor. Yalnızlaşıyoruz…
Çoğulculuğa Evet, Kaosa Hayır
Farklılıklar kötü değildir; tersine, toplumun yaratıcılığını besler. Ancak koordinasyon yoksa bu zenginlik kısa sürede kaosa dönüşür. Berlin’in bugün ihtiyaç duyduğu şey, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; farklı düşüncelere rağmen ortak hedeflerde buluşabilmesidir.
Ortak hedeflerde buluşmak mümkündür: Eğitim, gençlerin desteklenmesi, Hak üzere olmak, adaleti ayakta tutmak; kaynaklarımızı birleştirerek, neslimizin geleceği için ortak faaliyetlerde değerlendirmek; değerlerimizi korumak üzere kültür merkezleri açmak… Bunlar ideolojik faaliyetler değil, insani müştereklerdir. Kaynaklarımızı birleştirerek, israf etmeden, hatta mekanlarımızı da birlikte kullanarak geleceği inşa etmek mümkündür.
Sadece çatı kuruluşlarıyla, dışarıdan bakanlara birlikmişiz, güçlüymüşüz gibi bir görüntü vermek yetmez, yetmiyor artık, görüyoruz bunu. Dünya görüşlerinin farklılığı diye bir şey kalmadı artık. Tek tip insan modeline doğru hızla yol alınıyor. Türk toplumu ve Müslümanlar bu yolda kaza yapmadan, yara almadan hedefine ulaşmak zorundadır. Çatılar yine dursun durmasına da altına, kendi değerlerimizin motifleriyle işlenmiş, çağdaş bir ağ örmek gerekir. Sosyal ağlar: Tematik platformlar, ortak projeler, bir amaca hizmet eden ve zamanı gelince dağılan koalisyonlar… Formül basit: Birlikte ama farklı; farklı ama uyumlu.
Yeni Bir Başlangıç Mümkün
Neredeyse 70 yıldır buradayız, artık şunu görmek zorundayız: Kolektif eylem, büyük laflarla, nutuklarla başlamıyor; küçük ama etkili atılan ortak adımlarla başlıyor. Şöyle:
Eğitim, istihdam, ayrımcılıkla mücadele gibi konularda ortak politika geliştirmek, hazırlamak gerekiyor.
Hukuk, iletişim ve veri yönetimi gibi alanlarda ortak hizmet merkezleri kurmak gerekiyor. Kadın ve gençlerin karar mekanizmalarında yer aldığı yeni platformlar oluşturmak gerekiyor…
Bunlar hayal değildir, bunlar atılması mümkün olan küçük adımlardır. Etkili olacak olan adımlardır. Sadece grupların, derneklerin, cemaatlerin birlikte ciddi olarak irade beyan etmeleri gerekiyor. “Evet biz geleceğin inşasını birlikte yapacağız…”
Son Söz: Kalabalık Olmak Yetmez
Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, tarihî bir eşiğin üzerinde duruyorlar.
Ya bu parçalanmışlıkla etkisiz kalıp eriyip gideceğiz, ya da farklılıklarımızı organize ederek kolektif bir akla dönüşeceğiz. Sonrası da yok, başkası da yok.
Parçalanmayı hoş görmek veya yok farz etmek, inkâr etmek ve parçalanmışlıklardan mustarip olan topluluklar olarak sabah akşam hal-i pür melâlimizden şikayet etmek çözüm değildir.
Parçalara ayrılmış olmak aslında kötü de değildir, her bir parça yeni bir oluşumdur, örgütlenmedir, âtıl halde olan insanların aktif hale getirilmesidir.
Kötü olan, sıkıntı doğuran o oluşumları yönetememektir, onları asgari müştereklerde bilinçli bir çoğulculuğa dönüştürememektir. Vizyonu olan gerçek çoğunluk haline getirememektir. Sıkıntı buradadır.
Soru şu: Biz, bizi paramparça eden bu ayrışmaların neresindeyiz? Ortak bir kimliğe mi yaslanacağız, yoksa bölük pörçük gruplar halinde kaybolmayı mı seçeceğiz?
Sayıların rakamların şehvetinden çıkıp birbirimizin gözlerine dönebildiğimiz gün; bu paramparça hâlin yerini yeniden “biz” alacaktır.
Aynı dilde ağlayıp aynı dilde gülmeyi hatırladığımızda; camiyi, cemevini, derneği, kahvehaneyi birer siper değil buluşma mekânı kıldığımızda…
İşte o zaman 4 milyon olarak yalnız birey değil, tek bir vicdan olacağız.
Bu şehirde çocuklarımızın adımlarını ayrılıklar değil, ortak iyilikler belirlesin istiyorsak; hemen bugün, şimdi, küçük bir selâmla ilk adımımızı atalım:
Farklıyız ama düşman değiliz; ayrı yollarımız var ama aynı istikamete yürüyoruz. Çünkü bize güç verecek olan rakamlar değil, dünya görüşlerimiz değil, birbirimize uzattığımız ellerimizdir.
Ve belki de o gün, Berlin bizler için yalnız bir şehir değil, yeniden bir “yuva” olacaktır.
PAULUS'UN ÜÇÜNCÜ MEKTUBU BERGAMA'DA
PAULUS'UN ÜÇÜNCÜ MEKTUBU BERGAMA'DA
Berlin Türk Eğitim Derneğinin "Kültür Gezisi" kervanı; 2014 yılında "Yedi Kiliseler" gezisine çıktı ve Paulus'un üçüncü mektubunu Bergama'da buldu.
Rüştü KAM
Mektubun metni aynen şöyle:
"Bergama`daki kilisenin meleğine yaz. İki ağızlı keskin kılıca sahip olan şöyle diyor:
`Nerede yaşadığını biliyorum; Şeytan`ın tahtı oradadır. Yine de adıma sımsıkı bağlısın. Aranızda, Şeytan’ın yaşadığı yerde öldürülen sadık tanığım Antipa`nın günlerinde bile bana olan imanını yadsımadın.
Ne var ki, birkaç konuda sana karşıyım: Aranızda Balam`ın öğretisine bağlı olanlar var. Putlara sunulan kurbanların etini yemeleri, fuhuş yapmaları için İsrailoğulları`nı ayartmayı Balak`a öğreten Balam`dı.
Bunun gibi, sizin aranızda da Nikolas yanlılarının öğretisine bağlı olanlar var.
Bunun için tövbe et! Yoksa yanına tez gelir, ağzımdaki kılıçla onlara karşı savaşırım.
Kulağı olan, Ruh`un kiliselere ne dediğini işitsin. Galip gelene saklı mandan vereceğim. Ayrıca, ona beyaz bir taş ve bu taşın üzerinde yazılı olan yeni bir ad, alandan başka kimsenin bilmediği bir ad vereceğim.` (Vahiy 2:12–17-Tam Metin)
İzmir’in yaklaşık 70 kilometre kuzeyinde bulunan Bergama, ekonomik olarak Efes ve İzmir (Smyrna) kadar güçlü olmasa da kültürel açıdan önemli bir merkezdi. Attaloslar döneminde heykeltıraşlar, mimarlar, öğretmenler ve şairler burada himaye görerek sanatlarını geliştirdiler. Yaklaşık 200.000 tomara sahip kütüphanesiyle Bergama, İskenderiye’den sonra antik dünyanın en büyük ikinci kütüphanesiydi. Mısır’ın papirus ambargosu nedeniyle Bergama, hayvan derisinden elde edilen ve “parşömen” olarak bilinen yazı malzemesini geliştirdi. Bu buluş, papirüsün yerini alarak daha dayanıklı bir yazı aracı haline geldi. Bergama ayrıca Athena, Asklepios, Demeter, Dionysos ve Zeus’a adanmış tapınaklarıyla da büyük bir ün kazandı.
Bizi orada Raşit Üper bekliyor olacaktı. Önceden telefonlaşmıştık. Ancak biz direk Bergama Sunağının olduğu yere çıktık. Telefonla Bergama'ya yaklaştığımızı ve nerede buluşacağımızı söylememiz gerekiyordu. Yanlış yaptık. Geriye döndüğümüzde aracı park ettiğimiz yerde Yani Kızıl Avlu'nun önünde bulduk. Bizi bekliyordu. Özür diledik kendisinden...
Raşit ürper MTTB'nin Ganel başkanlarındandı. benim de dostum idi. Bergama belediye başkanlığı da yaptı.
Kızıl Avlu'nun tanıtımını o yaptı bize. Sonrasında da yemeğe davet etti; davete icabet ettik.
Masamız önceden ayrılmıştı. Garson, elinde kalem ve sipariş defteriyle hazır vaziyette bekliyordu.
“Bergama mutfağına özgü yemeklerden tatmak istiyoruz,” dedik. O da sıraladı: “İlk sırada Bergama çığırtması vardır; yaz sofralarının baş tacı patlıcan yemeğidir. Adını patlıcanların zeytinyağında ‘çığırta çığırta’ kızartılmasından alır. Yanında söğüş ya da yoğurt olur; kahvaltı dâhil her öğüne yakışır. Ekşi mayalı köy ekmeğiyle servis edilir. İkinci sırada Bergama köftesi gelir: sarımsaksız, baharatsız, ekmeksiz; sadece kıyma ve unla, odun ateşinde pişirilir. Zeytinyağlı piyazla servis edilir. Finalde çam fıstığı tatlısı gelir; fıstıklar Kozak Yaylası’ndan toplanır—pahalıdır ama yemeye değer.”
Tavsiyeye uyduk; Başkan Raşit Ürper de onayladı. “Doğru seçim.” Seçtiğimiz menüden çok memnun kaldık. Bergama’ya has, mükemmel bir öğle yemeği yedik. Hesabı başkan ödedi. Belki bütçesini biraz zorlamış olabilir; ama yaptığı ikramdan duyduğu memnuniyet her halinden belliydi. Bizim memnuniyetimizden kaynaklanıyor olmalı.
İki saat serbest zamanımız var, çarşıdayız. Bergama’nın mahalleleri nostalji severler için sanki bir rüya: Eski tip tabelalar, kahvehane sandalyeleri, kapı önünde oturan mahalleli, “Kunduracı Ahmet” gibi esnaf yazıları, kefeli terazili bakkal, pedallı dikiş makinalı terzi…Burası Bergama. Açık hava müzesi gibi. Tarih korunmuş. Çoğu mekanlar, adetler bozulmadan yaşamaya devam ediyor. Çay ikramlarını zaman darlığından geri çevirmek zorunda kalsak da “Bergama’nın ileri gelenlerinin oturduğu kahveye gelince iş değişti. “Burada kahve içmeden geçip gitmek olmaz dedi Başkan Raşit Ürper.” Kahvenin içine değil; hemen önüne oturduk. Küçük küçük masalar ve sandalyeler var orada. Hoşbeşten sonra sohbet koyulaştı. Çay da içilecek cinsten çay. İçenler kalbur üstü insanlar olduğu için olsa gerek; çay da ona göre demlenmiş. Çay üstüne çay, derken zaman geçivermiş. Hepsi ayağa kalktılar ve vedalaştık. Anadolu insanı, yaşlı da olsa misafirini ayağa kalkarak uğurluyor işte. Başkan bizi arabaya kadar uğurladı...
Bergama’nın antik çağdaki ihtişamını yakalaması için , herkesin taşın altına elini koyması şart. Birileri irade gösterecek ve besmele çekilecek. Sonra da Bergama o eski Bergama olacak. Tiyatro salonu, okuma salonları, kütüphaneler, sanatkârlar, yazarlar, çizerler yerlerini almalı ve Bergama Pergamon olmalı… Elveda Bergama…
Sırada Akhisar var: Pavlus’un dördüncü mektubu orada.
Kaptan Sezgin, bir türkü havalandırdı yola çıkar çıkmaz. Bergama türküsüymüş, “Kırmızı Buğday ayrılmıyor seçinden…” Yunan işgali günlerinde Bölcek–Sarıcalar arasında çarpışıp şehit düşen Arap Ali Osman Efe adına yakılmış; sözleri Bergamalı kadınlara, bestesi Ayasköy’de bir müezzine atfedilirmiş. Kaptan Sezgin’in her şehre giriş/çıkışta o yöreden bir türkü havalandırması bizlere yeni ufuklar açıyor. Böylece o şehir hafızamıza kazınıyor.
"Gezin görün ve ibret alın diye boşuna buyurmamış Yaratan." Gelişimizde de, gidişimizde de irademizin olmadığı bu dünyada bize verilen o süreyi iyi değerlendirmek lazımdır. Bunun için de gezmek dolaşmak ve geçmiş medniyetlerin kalıntılarından ibret almak lazımdır. Gerisi boştur. Sakın ihmal etmeyesiniz.
Ben gezdiğimiz yerleri kitaplaştırmaya karar verdim. Seyahatname adı altında sizinle buluşacaktır. Şu ana kadar 1900 sayfa A4 yazdım. Kitaplaşınca 3.000 sayfaya kadar ulaşabilecek. Mevlam ömür verirse elbet... Zaman zaman da böyle kısa tanıtımlar la sizi buluşturacağım...
Laodikeia/Laodikya
DENİZLİ'DE BİR HAC MERKEZİ
Laodikeia/Laodikya
Rüştü KAM
Berlin Türk Eğitim Derneği her yıl Türkiye’ye kültür gezileri düzenliyor; amaç, ülkemizi ve tarihî mirasımızı yakından tanımak. 2017’te rotamızı, İncil’in Vahiy Kitabı’nda adı geçen Yedi Kiliseye çevirdik; Efes, İzmir/Smirna, Pergamon, Tiyatira/Akhisar, Sardis/Sart, Filadelfya/Alaşehir, Laodikya/Denizli.
Ayrıca Pavlus’un mektuplarında sözü edilen toplulukların yaşadığı kentlerden mümkün olanlarını da ziyaret ettik. Yol boyunca gördüklerimizi metinlerle karşılaştırarak, mektuplardaki uyarı ve temaların bu şehirlerin tarihî arka planıyla ne kadar örtüştüğünü yerinde gördük ve değerlendirdik.
Her durakta tek sorumuz vardı: Metinlerdeki uyarılar ve temalar, bu şehirlerin hafızasına ne kadar denk düşüyordu? Cevabı, taşların ve yazıtların arasında aradık ve bulduk. Son mektup Laodikya'ya gönderilmişti. Rehber eşliğinde yaptık ziyaretlerimizi. Emin Oruç. Denzililidir. İşinin ehli bir delikanlıydı. Şöyle:
“Laodikya MÖ 3. yüzyıl ortalarında, Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından kuruldu; adını eşi Laodike’den alır. Alanın küçük bir bölümü günümüze sağlam ulaşsa da 2000’lerden itibaren kazılar hızlanınca; bugün stadyum, su kanalları, su kuleleri, sokaklar ve kiliseler gün yüzüne çıkarılmıştır. Şehir bir tıp okulu ve göz için merhemleri, ayrıca siyah yünlü tekstiliyle ünlüydü. Bankerlerin ve milyonerlerin yaşadığı yerdi. MS 60 depremi şehri yıkınca Roma’nın yardımını reddedecek kadar varlıklıydılar. İki tiyatrolu nadir kentlerdendir Laodikya; stadyumu, Gymnasium’u ve hamamları oldukça lükstü. Ticaret merkeziydi. Şehrin ana caddesinde at arabalarının bıraktığı o izleri hâlâ duruyor.
Laodikya, antik Frigya’nın en zengin kentlerinden biridir. Roma döneminde bankacılık, tekstil ve tıp alanlarında ün yapmış; pamuklu kumaşları ve göz merhemiyle tanınmıştı. İncil’de geçen “ne sıcak, ne soğuk; ılıksın” ifadesi, kentin ılık termal sularına gönderme yapar. Bugün Pamukkale’nin hemen yanında yer alan Laodikya, hem Pavlus’un mektubuyla hem de Vahiy kitabındaki sert uyarısıyla Hristiyanlık tarihinde özel bir yere sahiptir.”
Anlaşılan, bu dünyevî zenginlikler imanlıları da sarhoş etmişti. Bolluğu “Tanrı’nın özel lütfu” diye yorumlarlarken ruhsal değerleri gözden kaçırıyorlardı. Kendilerini güçlü sayıyorlardı aslında içten içe çürümüşlerdi. Paul’us yedinci mektubunu buraya hitaben yazmıştır. Oldukça sert bir mektuptur. Şöyle:
“Laodikya’daki kilisenin meleğine yaz: Âmin, sadık ve gerçek tanık, Tanrı yaratılışının başlangıcı şöyle diyor: Yaptıklarını biliyorum. Ne soğuksun ne sıcak! Keşke soğuk ya da sıcak olsaydın!
Ama ılıksın, ne sıcak ne soğuk; bu yüzden seni ağzımdan kusacağım. Zenginim, servet kazandım, hiçbir şeye ihtiyacım yok” diyorsun, ama aslında zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun! Sana öğüt veriyorum: Benden ateşte arıtılmış altın satın al ki zengin olasın; beyaz giysiler al ki çıplaklığın ayıbın görülmesin; gözlerine sürmek için merhem al ki net görebilesin.
Ben sevdiklerimi azarlayıp terbiye ederim. Gayrete gel, tövbe et! İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onunla birlikte yemek yiyeceğim, o da benimle.
Galip gelene, benimle birlikte tahtıma oturma hakkı vereceğim; nitekim ben de galip geldim ve Babam’la birlikte O’nun tahtına oturdum. Kulağı olan, Ruh’un kiliselere ne dediğini işitsin.” (Vahiy 3:14–22)
“Mektupta Laodikya’daki Hristiyanlar; “ılık su” benzetmesiyle kıyasıya eleştirilir: Ne Hierapolis’in sıcağı gibi ateşli ne Kolose’nin soğuğu gibi dinç; ılık ve mide bulandırıcıdır. Kolose; Denizli ilinin Honaz ilçesi sınırları içinde yer alan antik bir Frigya kentidir. Günümüzde Honaz ilçesindeki bir höyük olarak sessizce geçmişini saklamaktadır.
Bir gün kazılar başladığında, Frigya–Roma geçiş dönemine dair çok değerli arkeolojik bulgular beklenmektedir.
Mektup, onların şımarıklıklarını yüzlerine vurur ve gerçek tevbeye çağırır. İncil’de adı geçen Yedi Kilise’den biri Denizli’deki Laodikya’dadır. Sekiz paye üzerine oturtulmuş, yaklaşık 2.000 m²lik büyük bir kilisedir, orijinal parçalarının çoğu korunmuştur. Kent, MS 4. yüzyıldan itibaren kutsal hac merkezi olarak da anılır.”
Ben Denizliliyim. Bu mezarları defalarca gördüm, buralarda dolaştım; ama Hierapolis’in nekropolünü=Ölüler şehrini ve Laodikya’yı yıllar sonra yeni tanıdım. Yetkililere tavsiyemdir. Okul öğrencileri, rehberler eşliğinde Laodiya’ya ve Hierapolis’e ve Denizli’ye yakın olan antik kentlere mutlaka götürülmelidir. Ülkesini bütün değerleriyle tanıyan genç, ancak o zaman ülkesine âşık olabilir. O zaman Avrupa’nın Türkiye üzerinde oynadığı oyunları daha net görebilir.
Laodikya oldukça sıcaktı. Her birimiz antik kente girerken hemen oradan birer şapka aldık. Ancak o şapkanın üzerinde Laodikya’dan bir resim baskısı yoktu. Yüzlerce ziyaretçi geliyor ama onlara arz edecek hediyelik eşya düşünülmemiş. Şapka bunlardan birisi olabilir. Tişört olabilir, anahtarlık olabilir, mıknatıs olabilir…
Laodikya’dan ayrılmadan önce son kez dönüp baktım. Ufukta uzanan sütunlar, akşam güneşinin altında uzun gölgeler düşürüyordu. Antik caddenin iki yanına dizilmiş mermer sütunlar, bir zamanlar tüccarların, hacıların, düşünürlerin geçtiği yolun sessiz tanıklarıydı. Yüzyıllar önce kalabalıkların dolup taştığı bu sokaklarda şimdi yalnızca rüzgârın hışırtısı vardı; taşların arasından geçerken sanki geçmişin uğultusunu taşır gibi.
Kentin kalbinde iki tiyatro yükseliyor: Biri doğuya, diğeri batıya bakıyor. Doğu tiyatrosu daha eski; oturma sıralarına oturup ovaya bakınca insan kendini Roma çağının ortasında hissediyor. Batı tiyatrosu ise daha büyük ve görkemli; zamanında şenliklerin, törenlerin, imparator kutlamalarının yapıldığı söyleniyor. Şimdi sessizlik hâkim… Sadece rüzgâr esiyor, bazen bir kuş konuyor sahnenin taşına; ama sanki taşların içinde hâlâ bir alkışın yankısı gizli duruyor.
Laodikya, yalnızca bir ören yeri değil, taşlara sinmiş bir hafıza. Sütunlar bir dönemin gururunu, tiyatrolar o dönemin sesini anlatıyor bize. Biz ise bu sessiz kalabalığın arasından geçip bugüne dönüyoruz.
Pamukkale’nin yanı başındaki Laodikya, Roma döneminde zenginliğiyle, dokumaları ve göz merhemiyle tanınmış bir kentmiş. İncil’de geçen “ılık” benzetmesi, hem kentin termal sularına hem de halkının rehavetine bir göndermedir. Bugün harabelerinin arasında gezerken hâlâ o eski zenginliğin, o uyarının sesi duyuluyor; biz de bu sesle vedalaşıp yola koyuluyoruz….
GAZZE’NİN YENİDEN İNŞASI — RUHLARIN ONARIMI VE AKILLI MERHAMET
HAFTANIN HUTBESİ: GAZZE’NİN YENİDEN İNŞASI — RUHLARIN ONARIMI VE AKILLI MERHAMET
Rüştü KAM
10 EKİM 2025
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, insanlığa rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, âline ve ashabına olsun.
Aziz kardeşlerim, muhterem cemaat;
Bugün karşımızda hem imanî bir sınav hem de akıl ve vicdanın ortak sorumluluğu olan bir görev duruyor. Gazze’ye bir ateşkes gelmiştir; mühendisler, iş makineleri ve uluslararası yardımlarla somut yapılar inşa edilebilir — duvarlar, yollar, hastaneler yeniden yapılır. Fakat kalplerin, hatıraların, güven duygusunun, çocukların uyku ve gülüşlerinin yeniden inşası çok daha zordur, çok daha ince bir iştir. Bugün burada hem duygunun hem de aklın diliyle konuşacağız: İbret almak, empati kurmak, üçüncü kişiye dokunmak — yani doğrudan etkilenenlerin ötesinde, onların yarasına insanlığın elini koymak gerektiğini konuşacağız.
Kardeşlarim
Gazze’nin hikâyesi bir günde başlamadı.
1948’de Filistin topraklarının bölünmesiyle başlayan adaletsizlik, 1967’deki işgalle derinleşti. 2007 yılında Gazze’nin tam ablukaya alınmasıyla, iki milyon insan dünyanın gözü önünde açık hava hapishanesine çevrilmiş bir şehirde yaşamaya mahkûm edildi. Elektrik, su, ilaç, gıda kısıtlamaları günlük hayatın bir parçası hâline geldi.
Ve 7 Ekim 2023 sabahı, yeni bir sayfa değil, eski acıların yeniden açılan yarasıydı. Ardından gelen saldırılar iki yıl boyunca sürdü. Şehirler haritadan silindi, aileler yok oldu.
Yaklaşık yetmiş bin insan şehit düştü.
Bu iki yıl boyunca dünya çekirdek çıtlatarak televizyonun önünde konulu film izler gibi izledi Gazze’yi; kimi sokaklarda protesto etti, kimi de sessiz kaldı.
Ama o iki yıl, Filistin halkının “toprağını terk etmemek için gösterdiği direnişin” destanıydı. Evleri yıkıldı, ama inançları yıkılmadı.
Bugün ateşkesin sağlanmasında Türkiye, Mısır ve Katar’ın akılcı diplomasisi belirleyici oldu.
Duygu değil, akıl ve sabır devreye girdi; zira bir devletin öfkeye kapılıp savaşı genişletmesi, sadece Gazze’yi değil, tüm bölgeyi felakete sürükleyebilirdi.
İşte bu da bize, Allah’ın verdiği aklın ve hikmetli davranışın ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyor.
Sevgili Kardeşlerim
Yetmiş bin şehit, binlerce yaralı, yüz binlerce evsiz...
Her sayı bir insan, bir hikâye, bir hayat demektir.
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar; annesiz kalan çocuklar, eşi olmayanlar, yıkılmış evlerin gölgesinde büyüyenlerin dünya algısı...
Bu rakamları akıllarımızla anlamalı, kalplerimizle hissetmeliyiz.
Çünkü akıl, hafızayı organize eder; kalp ise o hafızayı insanlığa dönüştürür.
İbret, sayıyı rakam olmaktan çıkarıp insana çevirebilmektir.
Kardeşlerim
Akıl ve Duygu Birlikte Davranmalı
Duygu harekete geçirir, akıl yönlendirir.
Duygusuz akıl katıdır, akılsız duygu tehlikelidir.
Gazze’nin yaralarını sarmak istiyorsak, şu üç gücü birleştirmeliyiz:
• Merhamet: Acıyı paylaşmak, gözyaşını tanımak.
• Adalet: Haksızlığa sessiz kalmamak.
• Akıl: Hangi davranışın daha fazla iyileştirme sağlayacağını bilmek.
İnsanı, aceleci öfke değil, sabırlı akıl kurtarır.
Gazze’nin geleceği ancak akıllı merhamet ile şekillenir.
Kardeşlerim
Olanlardan ibret almak ve üçüncü kişiye dokunmak gerekir. Önce kendimizden ve en yakınımızdan başlayarak bunu yapmak gerek.
İbret almak geçmişe ağlamakla değil, geleceği değiştirmekle olur.
Gazze yalnızca bir halkın değil, insanlığın aynasıdır.
O aynaya bakan herkes kendi vicdanını görür.
Bugün üçüncü kişiye dokunmanın, yani doğrudan mağdur olmayan ama sorumluluk taşıyan bizlerin, harekete geçme zamanıdır.
Travma sadece fiziksel değil, toplumsaldır.
Bu yüzden yeniden inşa yalnız tuğla ile değil, ruh, eğitim, umut ve güven ile yapılmalıdır.
Okullar, camiler, sivil kurumlar, gönüllüler hep birlikte bir “ruhsal rehabilitasyon seferberliği” başlatmalıdır.
Aziz Mü’minler
Unutmayalım: Allah aklı, insanın emaneti kılmıştır.
Müslüman, aklı askıya almamalıdır; onu hikmetin hizmetine sunmalıdır.
Dua etmek, kaderin pasif bekçisi olmak değil; hikmetin aktif taşıyıcısı olmaktır.
Allah’ın adaletine güveniyoruz elbet; ama adaleti tesis etmek, O’nun verdiği aklı ve merhameti kullanmakla mümkündür.
Kardeşlerim, şimdi bize düşen şudur:
• Gazze’yi yeniden imar ederken ruhlara da dokunalım.
• Yardımı sadece para değil, ilgi, eğitim, dayanışma olarak düşünelim.
• Sessiz kalmayalım; sözümüz, duruşumuz, emeğimiz olsun. İşi Allah’a havale ederek tevekkül olmaz. Asıl olan fiili duadır.
Fiili duamızla birlikte duamız şöyle olsun
“Ey hikmetin ve merhametin Rabbi!
Gazze’nin çocuklarına huzur, annelerine sabır, insanlığa uyanış ver.
Öfkeyi hikmete, karanlığı ferasete dönüştür.
Yıkılan taşları biz onarabiliriz; Sen, yıkılan yüreklere dokun.
Bize duyguyla değil, akılla ve imanla davranma olgunluğu ver.
Zulmü susturacak cesaret, adaleti kuracak irade nasip eyle.
Amin.”
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O size öğüt veriyor ki, düşünüp tutasınız.” – Nahl, 90)
Allah Teâlâ bizleri adaletli, merhametli, akıllı ve sorumluluk sahibi kullarından eylesin.
EGE VE AKDENİZ GEZİSİNDEN 2017
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN KÜLTÜR GEZİSNDEN ÖRNEKLER
RÜSTÜ KAM
2017 EGE VE AKDENİZ GEZİSİNDEN
Kız kardeşim Derya’nın Bağbaşı’ndaki evine uzaktan otobüsün camından sadece elle sallayarak annemle vedalaşıyoruz. Cankurtaran yokuşuna tırmanırken bir lahza da olsa şöyle bir daha Denizli’ye göz atıyorum. Elveda Denizli.
Gaydırı gubbak Cemilem
Muğla’ya inen yol, sanki vakti yavaşlatmak için çizilmişti. Önce Tavas sonra da Kale Tavas. Yollar ayağımızın altından geriye doğru akıyordu. Dağlar, uzaktan, öğle güneşi altında için için yanar gibi. Yeşil bir tülün ardından bakılan bir rüya gibiydi manzara. Yol düzgün, rüzgâr yumuşak, hava berraktı. Kaptan Sezgin’in direksiyonu her döndürüşünde taşlar, toprak, ağaçlar bir bütünün parçası gibi hızla yer değiştiriyor, insanın içinde beliren o tatlı sükûnete sessizce eşlik ediyordu.
Rehberimiz Emin Oruç aldı mikrofonu eline ve heyecanlı bir şekilde, Tavas’tan söz etmeye başladı. Sesi birden bire yumuşadı. Yöre ürünlerini sayıyor: Tavas pidesi, Kale biberi, Kızılca leblebisi ve tütünü, Kızılcabölük pekmezi… Etli, peynirli, tahinli pideleri... anlatırken, kelimeleri bile sıcacık kokuyordu. Ardından Kale Tavas biberlerinin methine geçti; “eti boldur,” dedi, “acı ve tatlı diye ayrılır ama her hâliyle merttir, delikanlıdır” dedi.” Közde kabuğu çatlayan, kızartıldığında rengi koyulaşan biberleri anlatırken, yanına sarımsaklı süzme yoğurdu da katıverdi. Dinlerken, insanın karnı değil, hafızası bile acıkıyordu. Bizimse tadına varmaya vaktimiz yoktu; yollar bizi çağırıyordu.
“Dümdüz Tavas ovası, çanak gibi; ne eksen biter.” Ve elbette bu toprakların ozanı Özay Gönlümdür. Iskalayıp geçmek olmazdı. Kaptan Sezgin, “Umman Nine’nin Mektupları”ndan birini seçmiş: “Ey benim umudumun gandili, gözyaşımın mendili… Bi tenem yavrum benim, nasılsın baken, eyi misin len?…”
Denizli’yi dünyaya Özay Gönlüm tanıttı. Bir vakitler “Denizli’yi rezil etti” diye kızanlar oldu; iyi ki varmış. Ondan sonra Denizli bir daha o ayarda ozan yetiştiremedi. Rahmetle anıyorum. Sevgili Özay, sen mezarında rahat uyu; bir gün biri senin Yâren’ine sahip çıkacak, kaldığın yerden türkülerini çalıp çığırmaya devam edecektir. “Gaydırı gubbak cemilem…” öksüz kalmayacaktır.”
Kale Tavas da geride kaldı. Yol, sanki bir an önce denizi görmek istermişçesine aşağı doğru eğiliyordu. Otobüs, çam ormanlarının arasından sessizce süzülürken, her kıvrımda gökyüzü biraz daha açılıyordu. Rehber Emin sustu, konuşma, yerini çam ormanlarından gelen o içimizi ferahlatan kokuya bırakıverdi. O koku, çocukluğumda sobaya atılan reçineli odunlarının kokusuna benziyordu; insanın içini ısıtan, geçmişle bugünü aynı anda hatırlatan bir kokuydu.
Yokuş aşağı inerken “burada mola vereceğiz” anonsunu yaptı Emin. Yokuşun bittiği yerde tekrar eğime geçmeden bir düzlük var. Orada yolun hemen kenarında ormanın içinde bir restoran. Hava tertemizdi; sanki oksijen değil, ışık soluyorduk. Birkaç tahta masa ve tahta sandalye konulmuş oraya. Herkes et çeşitlerinden karışık bir menü sipariş etti. Gözlemeye bakan bile olmadı.
Tabaklar dolusu kırmızı biber, domates, soğan, bir de ağır ağır pişen keçi eti… Dumanlar rüzgârın etkisiyle havaya yükseliyordu. Özenle doğranarak tabağa sıra sıra dizilmiş köy domatesi, yan tarafta süzme keçi yoğurdu sofrayı dengeliyordu. Yufka ile servis ediliyor. İsteyen dürüm yapıyor, isteyen lokma lokma yiyor. Üzerine içilen tavşan kanı deminde olan ÇAYKUR çayı ise yemeğin değil de yolun duası gibiydi. İçen bir daha içiyordu…
Sonrası bir sessizlik… Otobüs yokuş aşağı kendi hâline bırakılmış, motorun uğultusu çamların hışırtısına karışmıştı. Kimse konuşmuyordu. Yemekten sonra bir rehavet çökmüştü. Yollar kıvrıldı, ışık değişti, birden tabelalar görünmeye başladı: Muğla.
Emin, yine mikrofonda. “Birazdan Gökova ayağımızın altında kalacak. Seyretmeye doyamayacağınız bir manzara ile karşılaşacaksınız. Orada kartpostal tadında fotoğraflar çekileceğiz."
MUĞLA
Muğla’dayız. Üniversite kampüsünün yakınlarında otobüsün de karnını doyurmamız gerekiyormuş. Onlar pompaya yaklaşırken, gruba da İhtiyaç molası verildi. Şehir turu rotamızda yoktu zaten.
Akyaka’ya gideceğiz.1050 rakımdan saat farkıyla sıfır noktasına ineceğiz. Öncesinde Gökova Körfezi’ni fotoğraflayacağız. Evet yaptık o işi. Topluca çekildiğimiz anı fotoğrafından sonra herkes, eşiyle sevgilisiyle fotoğraflar çekilmeye devam etti. Hem de fazlasıyla. Mavi ile yeşilin birleştiği bir körfez burası. Seyrine doymak mümkün değil. Eminin düdüğü bu sefer toplanmamıza yetmedi. Ama o çalmaya devam etti.
Akyaka – Azmak Çayı
Azmak Çayı süslenmiş püslenmiş, gelin gibi takmış takıştırmış bizi bekliyordu. Gecikme sebebimizin körfezin fotoğraflanması olunca bağışladı bizi. „Halk dilinde “su kaynağı” anlamındaki Azmak’ın suları, Torosların batı uzantısı Sakar yamaçlarındaki kaynaklardan beslenir. Berraklığı olağanüstü. Sodalı su, Akyaka’nın doğusundan başlayıp yaklaşık 2 km akarak Gökova Körfezi’ne dökülür; kimi yerde derinlik 8 metreyi bulur.“
Yarım saatlik tekne turu için kayıklara bindik. Doğanın renk uyumu ve suyun berraklığı baş döndürücüydü; sekiz metre aşağıdaki taşların rengi, yosunların salınımı, sazların kökleri bile seçiliyordu. Ördekler, kazlar, balıklar…
Suyun en derin yerine gelince kaptan tekneyi durdurdu hem yakından bakıp hem fotoğraf çekelim diye. Kıyıda birbirinin omzuna başını koymuş yanak yanağa gençler… Aşkını ilan etmek için Azmak kıyısından daha güzel yer mi olurmuş…Onlar da bulamamışlar zaten. İşte oradalar, o ağacın altında. Ördekler ve kurbağalar da onlara inat suyun akışına doğru sesleriyle cilveleşerek yüzüyorlar.
Akyaka adeta doğal bir akvaryum. Su samurundan deniz kaplumbağasına kadar birçok tür yaşıyor; kimi tropikal iklim bitkileri de var orada. Türkiye’de az yerde bulunan benekli tatlı su kaplumbağası da var burada. Nesli tehlikede olan su samuru ve su tavuğu da. Antik kentlerden ve “Yedi Kilise” yolculuğundan sonra Azmak’la bambaşka bir âleme açıldık.
Türkiye’m, güzelim güzel vatanım benim; sen bu kadar güzel ve alımlı olursan elbette sana asılan çok olacaktır…Ama biz seni kimselere yar etmeyiz…Sen rahat olasın...
MÜBADELE VE ACIKLI YÜZÜ
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN EGE VE AKDENİZİNDEN BİR ACIKLI HİKAYE
RÜSTÜ KAM
2017
-Çünkü mübadele, bir coğrafyanın değil, insanlığın kalbinde açılmış yaradır.
Ve o yara, hâlâ denizin öte yakasından esen rüzgârla sızlamaya devam eder.-
Kayaköy – Mübadele
Bugün hedefimizde Kayaköy, Saklıkent, Santos ve Demre var. Önce Kayaköy.
Rehberimiz Serdar anlatıyor:
“Kayaköy, birbirinden farklı iki yerleşim yerinin toplamıdır. Osmanlı’nın son devrinde nüfusunun tamamı Rum’du. Yaklaşık 3.000 nüfusu vardı. Adı da Levissi idi. 30 Ocak 1923’te Lozan’da imzalanan mübadele sözleşmesiyle Levissi Rumları Yunanistan’a, Selanik ve çevresinden gelen Müslümanlar da Kayaköy’e yerleştirildi. Mübadele, Müslüman ve Ortodoks esasına göre yapıldı. Rum sayılanlar arasında Türkçe’den başka dil bilmeyenler de vardı.
Mübadeleyle 1.200.000 Ortodoks Rum Anadolu’dan Yunanistan’a; 500.000 Müslüman da Yunanistan’dan Türkiye’ye göç ettirildi. Yunanistan’dan gelenler Kayaköy’e yerleşmek yerine ovaya yerleşmeyi tercih ettiler. Dolayısıyla Kayaköy o tarihten beri boştur. Define avcıları da köyde kazılar yapınca köy harabeye dönüşmüştür.
Yıllarca çivi dahi çakılmayınca bugünkü hale gelmiştir. Ahşap aksam ve çatılar zamana yenilmiş; çoğu ev harap olmuştur."
Öyle veya böyle bir tarih var burada. Kültür Bakanlığı ve ilgili kurumların bu dokuya aslına sadık bir restorasyonla el atması gerekir; evler butik konaklara dönüşebilir. Bir de “hazine avcıları”nı buralardan uzak tutmak şarttır.
Köyün en yüksek tepesine kadar tırmandık. Boş evlere de girip çıktık. fotoğraflar çektik. Mübadeleyi konuştuk; “sırf din temelli” bir değiş tokuşun ne kadar yanlış olduğu üzerine tartıştık. Kararımız; “inanç kimliği üzerinden yapılan mübadele yanlıştı.”
Lozan’ın Sessiz Çocukları: Gidenler ve Gelenler
Bu bölümü, rakamlardan çok yüzlere, kararlardan çok kalplere bakmak için yazıyorum.
1923 Lozan'da alınan Mübadele karar iki ülkenin sınırlarını değiştirdi ama insanların iç dünyasını altüst etti. Bu satırlar hem gidenlerin hem gelenlerin, hem “biz Türküz” diyen Karamanlıların, hem de “biz Yunan değiliz” diye anlatmaya çalışan Giritli Müslümanların hazin hikâyesidir.
Onlar, Ege’nin iki yakasında aynı denizin çocuklarıydılar mübadele yerlerinden edildiler.
Rüzgârın yönü değişir, ama kokusu hep tanıdıktır. Ege’nin iki yakasında, aynı rüzgârın taşıdığı aynı tuz kokusu vardır.
Bir yanda Karamanlı Ortodoks Türkleri, diğer yanda Yunanistan’dan gelen Müslüman mübadiller…
Aynı dalganın iki yüzü gibiler: Biri ‘vatanım’ dediği topraklara elveda etti; diğeri ‘vatanım’ diyeceği ülkeye sığındı. Ama her ikisi de, yeni evlerine yerleşirken bile, içlerinde taşıdıkları yabancılığı eksiltemedi.
30 Ocak 1923…
Lozan Konferansı’nda, Türkiye ile Yunanistan arasında tarihin akışını değiştirecek bir karar alınır: Türkiye’de yerleşik Rum Ortodoks dininden Türk uyruklular ile Yunanistan’da yerleşik Müslüman dininden Yunan uyruklular karşılıklı olarak değiştirilecektir. Bu cümle, soğuk bir diplomasi satırında yazılıdır ama sonucu insanın en sıcak yerini, yüreğini yakar.
Bu karar ırka göre değil, dine göre alınmıştır. Yani mesele kimliğin değil, inancın meselesidir. O yüzden dilin Türkçe olması, komşunun kardeş gibi olması, bu kez hiçbir şeyi değiştirmez. Bir kalem darbesiyle bin yıllık mahalleler, dostluklar, hatıralar haritadan silinir.
Yollar ayrılır, diller susar, sadece yürekler birbirini duyar hâle gelir.
Karamanlı Ortodoks Türklerinin Dramı
Kayseri’nin, Niğde’nin, Karaman’ın taş evlerinde bir sabah başka bir sessizlik uyanır.
Güvercinlerin kanat sesine karışan bir hüzün…Karamanlı Ortodoks Türkleri o sabah anlarlar ki, artık “Türk” sayılmayacaklardır.
Oysa onlar, Türkçe konuşan Hristiyanlardı. Evlerinde Türkçe konuşur, dualarını bile Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe metinlerden okurlardı. Dilleriyle Türk, inançlarıyla Ortodokstular.
Ama Lozan’ın hükmü açık ve kesindi: “Müslüman olmayan herkes gidecek.”
Köy köy, kasaba kasaba haber yayıldı.
Kimi ağladı, kimi inanmadı.
“Biz Türküz,” dediler, “sadece kiliseye gidiyoruz.” Dediler ama kimse onları dinlemedi.
Devletler onlar adına kararlarını vermişlerdi. Onlara soran eden yoktu. Kararı alınmıştı; Anadolu’nun bu sessiz çocukları, Yunanistan’a gönderilecekti.
Ayrılığın Son Günleri
Gidilen her evde aynı sahne…
Kadınlar bohçalarını sarıyor, erkekler sessizce toprağı öpüyordu. Bir çocuk kapı eşiğinde sordu annesine: “Anne, bizim ev de gidecek mi?”
Bir yaşlı adam, toprağını eline alıp torbasına koydu. “Hiç değilse kokusunu götüreyim,” dedi.
Gemiler dolusu insan Anadolu’dan kalktı, ama deniz onları yeni bir vatana değil, kimliksizliğe götürüyordu. Yunanistan’a vardıklarında dil bilmedikleri için “Türk tohumu” diye dışlandılar. Ne kilisede rahat edebildiler ne de sokakta. Çünkü onlar, öteki taraftan gelen
Türkçe konuşan Hristiyanlardı.
Zamanla Türkçeyi unuttular; bazıları bilerek sustu, bazıları çocuklarına öğretmedi.
Ama içlerinde, bir türkü, bir dua, bir ses hep kaldı.
Bugün Yunanistan’ın köylerinde yaşlı bir kadının dudaklarında hâlâ şu dize duyulur:
“Yâr gelir giyer atlası,
Gözümde tüter Karaman’ın sabahı…”
Türkiye’ye Gelen 500 Bin Müslüman’ın Dıramı
Lozan’ın diğer yüzü de acılıydı.
Yaklaşık yarım milyon Müslüman Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilecekti: Girit, Selanik, Kavala, Drama, Yanya, Midilli…
Bir sabah, “Artık burası sizin değil,” dendi onlara. Evler satıldı, bahçeler bırakıldı; zeytinlikler sessizliğe gömüldü. Bir Giritli mübadil şöyle yazar:
“Toprağımızı öptük, zeytin ağacına sarıldık. ‘Artık burası sizin değil,’ dediler. Oysa burada doğmuş, burada ölmeye hazırlanmıştık.”
Sonra gemilere bindiler; denizin öte yakasındaki “anavatana” doğru yola çıktılar. Ama vardıklarında, onları karşılayan kimse yoktu.
Anavatan mı, Yabancı Vatan mı?
Türkiye’ye geldiklerinde, kimse “hoş geldiniz” demedi onlara. Muhacir dediler.
Dil farklıydı, gelenek farklıydı, yemek farklıydı.
Birçoğu Rumca aksanlı Türkçe konuşuyordu; bazıları hiç Türkçe bilmiyordu.
Onlara “gavur muhacirler” diyenler bile oldu.
Ellerindeki zeytinyağı tenekelerini, sabun kalıplarını görünce “Bunlar Yunan kokuyor” diyenler de oldu…
Yine de yılmadılar.
Devlet, boş köylere ve harap topraklara yerleştirdi onları. Zamanla o toprakları yeşerttiler; yeni bir hayat kurdular. Bir kısmı İzmir’e, bir kısmı Bursa’ya, Ayvalık’a, Samsun’a yerleşti.
Ege’nin kokusunu içlerinde taşıyarak yeni kökler saldılar.
Ama içlerinde hep aynı soru yankılandı: “Biz zaten Türk’tük, neden buraya dönmek zorunda kaldık?”
İki Yaka ve Tek Hüzün
Mübadele yalnızca insanların değil, duyguların ve hafızanın da yer değiştirmesiydi. Bir taraf “vatanımdan oldum” derken, diğer taraf “vatanımda yabancılaştım” diyordu.
Karamanlıların kiliselerinde Türkçe dualar sustu; Giritli Müslümanların camilerinde de Rumca dualar yerini sessizliğe bıraktı.
Ama Ege’nin iki yakasında, aynı türküler yaşamaya devam etti. Bugün hâlâ hem Türkiye’de hem Yunanistan’da söylenir:
Deniz üstü köpürür
Kayığa binsem götürür
Benim de şu cihana gelişim
Bir güzelden ötürü.
Bu türkü, aslında mübadelenin kendisidir: Kayığa binmiş iki halk, birbirine el sallarken gözlerinden aynı yaş süzülür
Sonuç
Lozan Mübadelesi, bir sayının değil, bir insanlığın hikâyesidir. 1 milyon 200 bin insanın yerinden edildiği bu değişim, gerçekte bir ev hasreti belgesidir.
Karamanlı Ortodoks Türkleri, Giritli, Selanikli, Dramalı Müslüman mübadiller…
Hepsi aynı denizin iki yakasında, farklı dillerde ama aynı yürekle yaşadı.
Bugün Ege’nin rüzgârı estiğinde, iki tarafta da aynı koku duyulur: Tuz, toprak ve ayrılığın kokusu.
Ve belki deniz, hâlâ iki yakadan gelen duaları birleştirir: Biri haç çıkarır, diğeri besmele çeker ama ikisi de aynı gökyüzüne bakar, aynı Tanrı’ya “bizi unutma” diye dua eder.
Lozan Mübadelesi, iyi bir şey yapılmış gibi gururlanılacak bir karar değildir. O rakamlarla anlatılamaz. O acıdır. Gözyaşıdır. Gidenler Türkçe konuştuğu halde “Rum” sayıldı, gelenler Müslüman olduğu halde “Yunan” denilerek dışlandı. Her iki taraf da bir gecede “öteki” oluverdi.
Ama hâlâ Ege’nin iki yakasında aynı rüzgâr eser; aynı tuz kokusu burna gelir. Belki de deniz, iki halkın gözyaşlarını birleştirip dalgalarında saklar.
Çünkü mübadele, bir coğrafyanın değil, insanlığın kalbinde açılmış yaradır.
Ve o yara, hâlâ denizin öte yakasından esen rüzgârla sızlamaya devam etmektedir.
“KUR’AN: VERSİYORNU OLMAYAN BİR DÜNYA KLASİĞİ” DİR.
“KUR’AN: VERSİYORNU OLMAYAN BİR DÜNYA KLASİĞİ” DİR.
Rüştü KAM
16 Ekim 2025
Berlin’de 19. yüzyıldan bu yana sessiz ama ısrarlı bir çalışma yürüten bir kurum var; araştırtma odalarında mürekkebin kokusu, arşiv odalarında eski kâğıtların hışırtısı eksik olmamış. Odaklandıkları tek bir metin var: Kur’an.
Şu soruların peşinde koşmuşlar yıllarca: Kur’an da diğer kitaplar gibi insan kaleminden çıkmış bir metin olabilir mi; yüzyıllar içinde eklemeler, eksiltmeler, anlam kaymaları yaşadı mı; yoksa indiği günden bu yana harf harf korunarak mı geldi?
Paleografiden filolojiye, farklı coğrafyalardaki yazma nüshaları tek tek karşılaştırıyor, tarihlendiriyor, rivayet zincirlerini inceliyorlar. Bu titizliğin ardında yalnızca akademik merak değil, inançla şüphenin, gelenekle modernliğin kesiştiği bir alanın ağırlığı da var. Ve nihayet, yıllar süren bu araştırmalar tamamlandığında, kurumun başkanı şöyle bir cümle kurarak yaptıkları çalışmanın sonucunu dünyaya ilan ediyor:
“Der Koran ist ein Weltklassiker ohne Versionen.” =Kur’an, versiyonu olmayan bir dünya klasiğidir.
Bu cümle, Corpus Coranicum Projesi’nin yöneticisi Dr. Michael Marx’a aittir. İlk kez 2008’de, Berlin-Brandenburg Bilimler Akademisi (BBAW) tarafından yayımlanan bir röportajda dile getirilmiştir. Bu ifade, içinde hem bir takdir hem de bir tartışma barındırır. Çünkü Kur’an’ın eşsiz korunmuşluğuna dikkat çekerken, aynı zamanda onu “dünya klasiği” kategorisine dâhil ederek kutsal metin anlayışının sınırlarını da sorgulatır.
Bir Akademik Projenin Doğuşu
Corpus Coranicum, 2007 yılında Almanya’da Berlin-Brandenburg Bilimler Akademisi bünyesinde kurulan bir araştırma projesidir. Bu proje, Theodor Nöldeke’nin 19. yüzyılda başlattığı tarihsel-eleştirel Kur’an çalışmalarının modern bir devamı niteliğindedir. Amaç, Kur’an metnini filolojik, tarihsel ve kültürel açıdan inceleyerek erken dönem el yazmalarını belgelemek, varyant okumaları karşılaştırmak ve metnin oluştuğu Geç Antik Dönem bağlamını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda proje üç temel alanda ilerlemiştir: El yazmaları veritabanı, çevre metinlerin incelenmesi ve ayet yorumları (Kommentar). Corpus Coranicum, hem erken İslam dönemi metin tarihini hem de Geç Antik dönemin dinî ortamını yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir.
Marx’ın “Nispi İstikrar” Vurgusu
Michael Marx, 14 Mayıs 2008 tarihli bir röportajında, Kur’an’ın Hz. Osman döneminde standardize edilmesiyle metin bileşimi açısından “nispi bir istikrar” kazandığını belirtmiştir: “Diese Version wird dann verschickt und eine relative Stabilität scheint einzutreten, was den Textbestand betrifft.” Bu ifade, metnin tarihsel sürekliliğini vurgular ve Kur’an’ın “versiyonsuzluk” özelliğini bilimsel bir gözleme dayandırır. Marx, Kur’an’ı hem kutsal bir metin hem de filolojik açıdan benzersiz bir dünya mirası olarak görmektedir.
Dünya Klasiği Ne Demek?
Edebiyat biliminde “dünya klasiği”, yalnızca tarihsel bir metin değil; zamanlar üstü etkisi ve kültürel belirleyiciliği kanıtlanmış bir eser anlamına gelir. Bu açıdan Kur’an, hem dil hem düşünce hem de kültür üzerinde yarattığı derin etkiyle bu tanımı hak eder. Ancak “klasik” sıfatı beşerî alana, “ilahi” sıfatı ise vahiy alanına aittir. Marx’ın ifadesi, bu iki düzlemin kesişiminde duran bir değerlendirmedir.
İslam Dünyasında Tepkiler
Corpus Coranicum, Batı akademisinde bilimsel bir başarı olarak görülürken, İslam dünyasında temkinli ve eleştirel bir yaklaşımla karşılanmıştır. Eleştiriler genellikle üç başlıkta toplanır:
Kur’an’ın beşerî bir metin gibi ele alınması, tarihsel bağlama aşırı vurgu yapılması ve oryantalist mirasın sürdürülmesi endişesi. Buna karşın bazı akademisyenler, projenin sunduğu veritabanını nesnel bir kaynak olarak değerlendirir ve Kur’an tarihi çalışmalarında kullanır.
Kutsal ile Filolojik Arasında
Kur’an, inananlar için Allah kelamıdır; araştırmacılar içinse insanlık tarihinin en iyi belgelenmiş metinlerinden biridir. Bu iki bakış açısı birbirine zıt değil, tamamlayıcıdır. Marx’ın “nispi istikrar” vurgusu, Kur’an’ın metinsel korunmuşluğunu filolojik temelde doğrularken, “versiyonu olmayan dünya klasiği” ifadesi bu istikrarı edebî bir dille özetler. Sonuçta mesele bir inanç beyanı değil, tarihsel bir gözlemdir. Kur’an’ın hem kutsallığına hem metin tarihine saygı duyan bir yaklaşımdır, bilimi de imanı da incitmez.
Kaynakça
• Michael Marx, Interview mit Muslimische Stimmen, 14 Mayıs 2008.
• Berlin-Brandenburgische Akademie der Wissenschaften (BBAW), Corpus Coranicum Resmî Web Sayfası.
• Esra Gözeler, “Corpus Coranicum Projesi: Kur’ân’ı Geç Antik Döneme Ait Bir Metin Olarak Okumak”, AÜİFD, 2012.
• Enes Furkan Onur, Corpus Coranicum Projesi Dokümantasyon Bölümlerinin Analizi, Ankara Üniversitesi, 2022.
TÜRKLER VE MÜSLÜMANLAR OLARAK SORUMLULUĞUMUZ
HAFTANIN HUTBESİ
17 Ekim 2025
Hazırlayan: Rüştü Kam / TED
TÜRKLER VE MÜSLÜMANLAR OLARAK SORUMLULUĞUMUZ
Kıymetli kardeşlerim,
Bizler hem Türk hem de Müslüman kimliğimizle yeryüzünde emanetçiyiz. Nerede yaşarsak yaşayalım, inancımız bize hem iyi bir insan olmayı hem de yaşadığımız topluma faydalı olmayı emreder. Rabbimiz buyuruyor:
“Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstün olanınız, takvâ bakımından en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Almanya bize çalışma, eğitim görme, güven içinde yaşama imkânı veriyor. Bu imkânları küçümsemeyelim; en güzel şekilde değerlendirelim. Nitekim bir Alman atasözü der ki:
„Was du heute besorgen kannst, das verschiebe nicht auf morgen.“
(Bugün yapabileceğini yarına bırakma.)
Gelin hayrı ertelemeyelim; iyi komşuluk, temiz sokak, gürültüye dikkat, trafik ve kamu düzenine riayet… Hepsinde örnek olalım.
Kardeşlerim,
Ekonomik güç yalnızca para değildir; helal kazanç, alın teri ve paylaşma ahlakıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir.” (Buhârî, Büyû‘, 15)
Helal kazancını adaletle kullanan ve komşusuyla paylaşan her mümin, toplumun huzuruna katkı sunar.
En büyük mesuliyetimiz çocuklarımızdır. Onların eğitimi, karakteri ve inancı bizden sorulur. Rabbimiz Lokman Suresi’nde öğüt verir:
“Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy, başına gelenlere sabret.” (Lokman, 31/17)
Unutmayalım: “Evlat, anne-babanın en kalıcı sadakasıdır; eğitirsen dua olur, ihmal edersen imtihan.”
Bu sebeple taşa, binaya, arabaya değil; çocuklarımıza yatırım yapalım. Okul eğitimini aksatmayalım; dilini, dinini, kültürünü sevdirerek öğretelim. Evlerimizi ve camilerimizi okuma mekânlarına dönüştürelim; okuma salonları açalım, kitapla buluşmayı günlük hayatın parçası yapalım.
Irkçılık, önyargı ve kibir insanı birbirinden uzaklaştırır. Biz biliyoruz ki üstünlük ırkta değil, takvâdadır. Efendimiz (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde buyurur:
“Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvâdadır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411)
O hâlde, uyuma önem verelim; komşumuzu rahatsız etmeyelim. Oturduğumuz sokağa sahip çıkalım: çöpümüzü zamanında çıkaralım, gürültü kirliliğine dikkat edelim, kamu malını koruyalım. Çünkü Müslüman, çevresine güven veren insandır:
“Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12)
Kıymetli kardeşlerim,
Gönüllerimizi diri tutmak için iyiliği çoğaltalım. Çünkü küçük adımlar büyük dönüşümler doğurur:
“Bir çocuğun yüreğine dokun, dünyayı değiştirirsin sessizce;
Bir sokağı temiz tut, bir şehrin huzuruna dokunursun gizlice.
Bir gülümseme ver komşuna, iyilik büyür fark etmeden;
Taşa değil insana yatırım yap—çünkü insan kalır, binalar yıkılır bir gün.”
Son söz olarak;
Taşa değil insana, paraya değil ahlâka, dünyaya değil ebediyete yatırım yapanlardan olalım. Rabbimiz şöyle uyarır bizleri:
“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar kötülük işlerse onu da görür.” (Zilzâl, 99/7-8)
Allah’ım, bizi çocuklarına sahip çıkan, komşusuna güven veren, sokağına sahip çıkan örnek insanlar eyle.
Rabbim bizleri hem dünyada hem âhirette yüz akı eyleyesin.
Âmin.
"VATANINA VE MİLLETİNE AŞIK BİR MİLLET: ALMANLAR"
"VATANINA VE MİLLETİNE AŞIK BİR MİLLET: ALMANLAR"
Bu yazıma yorum yazmış dostum. Önce onun yorumunu aynen buraya kopyaladım ve sonra da cevap yazdım.
"Yıllarını ، ömrünün çoğunu Almanyada geçirmiş bir aydın
Aklı selim sahibi bir arkadaşımız olan RÜŞTÜ Beyi kutluyorum ..
ALMAN toplumunu iyi analiz etmiş.
...Yalnız genellikle yazılarını okuduğum RÜŞTÜ Bey Ülkemizdeki ,özellikle tek adam rejimine geçildikten sonra yaşanan ve yaşamakta olduklarımız konusunda hiçbir kere olsun uyarıcı olmadı.
Dinden siyasete,Ekonomiden dış ilişkilere , idareden insan kayırmaya, ırkçılıktan kutuplaşmaya ,Adâletten hukuk düzenine ve işleyişine ,eğitimden sağlığa ...vs.vs.
Bilerek yapılan olumsuzluklara karşı bir kere bile yüzünü ekşitmedi...
ALMAN Toplumunum özellikleri ve güzelliklerini bizim insanımız hak etmiyor mu??
Bizdeki tek adam rejimi,
BAŞKALARI İÇİN NOKSANLIK SAYDIĞI NE VARSA KENDİSİ İÇİN FAZİLET SAYIYOR..
Birazda bunlara tema etse güzel olacak....Selamlar.."
BENİM CEVABIM:
Rüştü Kam
Hafızalioğlu Kilci sevgili Hocam, seni severim bilirsin. Saygılarımı sunuyorum. Neden Tükiye ile alakalı yazmadığımı soruyorsun. Birincisi ben Türkiye'de yaşamıyorum. İzine geldiğimde de öyle anlatılanlar gibi ölmüş, bitmiş, mahfolmuş bir halk görmüyorum. İnsanların çoğunluğu çift maaşlı olduğu halde tek maaş üzerinden giderlerini hesap yaparak insanların aç olduğundan dem vuruluyor. Ajıtasyon yapılıyor.
İnsanlar kendi ahlaksızlığını görmüyor ama sabah akşam iktidarın ahlaksızlığından bahsediyor. Sen de bilirsin Allah "siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz" der. Eğer iktidarınız bozuksa bu bozukluk sizin bozukluğunuzdan kaynaklanıyor demektir.
Alman halkı gibi vatanına ve milletine aşık bir topluluk var mı türkiye de? Ben görmedim.
Türk halkı sabah akşam geçmişine küfrediyor, dinine din adamına küfrediyor, saygı yok, halk her konuda hükümeti eleştiriyor, haklı veya haksız.
Muhalefet dersen iktidarın başını eleştirmekten başka bir şey yapmıyor. Kendi ülkesini dışarıya şikayet ediyor. Gezi olayları düzenliyor, terör örgütleriyle arasına mesafe koymuyor, böylelikle bile isteye onlara yardım ediyor.
Türkiye aleyhine çalışanlar alkışlanıyor. İhtilaller alkışlanıyor. Siyaset dili sokak diline indirgenmiş. Halk kanaatkâr değil, doyumsuz, şükretmesini bilmiyor, daha çok kazanmanın peşinde...
Açlık edebiyatı, fakirlik edebiyatı yapılıyor; şükür kalkmış, kanaat kalkmış. İnsanlar arasında sevgi ve saygı da kalmamış, herkes birbirinin ayağına basıyor.
Vergi kaçırmayı herkes marifet sayıyor. "Faturasız şu kadar, faturalı bu kadar" denilnce faturasız tercih ediliyor. Türk halkının geneli ahlaksızlığı tercih etmiş. Güven ortamı yok.
Halk önce üzerine düşeni yapsın, ahlak açısından kalitesini artırsın, düzgün olsun iktidar sadece zulmetmek için halkı aç bıraksın; zulmetsin, bak o zaman nasıl eleştiriyorum...
Türkiye, cumhuriyet devrinde bugün geldiği yere hiç gelmedi: Vesayet kalktı, savunma sanayii ümit verici düzeyde ilerliyor. Her ilinde bir üniversite açılmış, eğitim kalitesi düşmüş; eleştireceğine onu da sen yükselt.
Ulaşım problemi çözülmüş, kendi tohumunu kendisi üretir hale gelmiş. Daha ne istiyorunuz siz. Bundan sonrası bela istemektir. Hele memur olarak çalışanlar var. En çok onların sesi çıkıyor. En çok maaşı da onlar alıyor. Nereden baksan herbirinin maaşı 50-160 bin TL. aralığında. İki maaşlılar bunlar bir de. toplamda 150-170-200 bin Tl. para kazananlar da var. En çok da onlar ağlıyor. Şikayet ediyorlar. Hepsi sahtekar. Şükretmesini bilmiyorlar. Asgari ücretliler de öyle. Onların çoğu da çift maaşlı. 26 bin Tl. Çift maaş 52 bin Tl. yapar.
Buna rağmen kıtkanaat geçinenler var mıdır? Vardır elbet. Onlara da zenginler yardım edecekler. Zekatlarından verecekler. Sadakalarından verecekler. Türkiye Müslüman bir ülkedir. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir." der sevgili Peygamberimiz.
Sevgili Hocam; sen de Almanya'da kaldın. Alman halkını sen de tanıyorsun. Alman halkının Almanya aleyhine çalıştığını, konuştuğunu, devletini dışarıya şikayet ettiğini gördün mü?
Onun için dedim "vatanına ve milletine aşık halktır Alman halkı"diye. "Ülkesini sever, halkını sever" dedim. "Geçmişiyle yüzleşir ama geçmişine küfretmez dedim."
Türkiye'de önüne gelen geçmişine küfrediyor, eleştirmiyor; küfrediyor. İktidarı eleştiriyor. Üniversite mezunuyum iş bulamıyorum diyor. Dünyanın hiç bir yerinde üniversite iş bulmak için okunmaz ve bitirenlere de devlet iş bulmak zorunda değildir. Varsa kadro girer bir yere. Yoksa kendine bir iş bulur. Ben üniversite mezunuyum bana devlet iş vermiyor diye sokağa çıkıp bağırmaz. En azından Almanya'da böyledir.
Üstadım derdimi deştin. Evet Türk halkı adam olduğu gün kendilerine uygun bir iktidar başlarına gelecektir. Şu andaki iktidarı bile haketmiyor Türk halkı. O zaman ben de yazacağım Türkiye ile ilgili.
Yine sözü sözün Sahibi'ne bırakalım."Siz kendinizi değiştirmedikçe ben sizi değiştirmem." Değişim alttan olur, yukarıdan değil...Yapmayın etmeyin, Türkiye'ye yazık ediyorsunuz...
TEKE YÖRESİ SANCAĞI: ANTALYA
TEKE YÖRESİ SANCAĞI: ANTALYA
-Gezi notları_
RÜŞTÜ KAM
2017
O kadar insan tanıyorum ki Antalya'ya gidip gelen hep kumundan sahilinden bahsediyorlar. Otellerinden ve yedikleri yemeklerden, suyun içinde kaldıkları süreden bahsediyorlar. Teke yöresinden ve yörüklerin, Selçukluların, Osmanlının geride bıraktığı eserlerden bahsetmiyorlar. En azından ben duymadım. Oysa Antalya'da tarih bu durumdan şikayetçiymiş meğer. Türk Eğitim Derneğinin düzenlediği gezi çerçevesinde biz de ziyaret ettik Antalya'yı. O kadar dolmuş ki bizi görür görmez başladı dökülmeye; şikayetçiydi o tarihi eserler, gelenlerden. Ya, insan Karatay medresesiyle, yivli minaresiyle... hiç tanışmaz mı? Şehzade Korkut Camii'nde iki rekat namaz kılmaz mı? Neyseki bizler ordaydık, hasret giderdik. Uzun uzun sohbetimiz oldu; Selçuklu ve Osmanlı beyleriyle: İsterseniz bizi takip edin birlikte gezelim:
Kaleiçi
“Kaleiçi, dar sokakları ve kiremit çatılı evleriyle yalnızca mimarîyi değil, bir yaşam tarzını da yansıtır. Günümüzde pansiyonlar, butik oteller, lokantalar ve barlarla doludur. Trafiğe kapalı sokaklarında dolaşmak, adeta bir zaman tünelinde yürümek gibidir.
Antik Dönem'de Attaleia'yı barındıran Kaleiçi; içten ve dıştan, at nalı şeklinde surlarla çevrilidir. Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin ortak eseri olan bu surların içinde, kiremit çatılı 3 bin kadar ev bulunur. Evlerin karakteristik yapıları, Antalya'nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz; aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır. Sur içindeki dar sokaklar limandan yukarıya, duvar boyunca uzanır. Yivli Minare ve Külliyesi, Gıyaseddin Keyhüsrev Medresesi, Karatay Medresesi, Şehzade Korkut Camii, İskele Camii, Tekeli Mahmut Paşa Camii, sur içindeki önemli tarihi yapılardan bazılarıdır.
Kaleiçi'ndeki antik liman, şimdilerde modern yat limanı olarak kullanılmaktadır. Yat limanı ve antik kent, birlikte; pek çok ressam, yazar ve şaire ilham veren muhteşem bir manzara ortaya çıkarır. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1984 yılında, günümüzde koruma altına alınmış olan Kaleiçi'nde yapılan restorasyon projesi ile FIJET (Dünya Turizm Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu) tarafından; "Turizmin Oscarı" olarak kabul edilen Altın Elma Ödülü'ne layık görülmüştür.
Otel, pansiyon, restoran ve bar gibi yeme-içme, konaklama ve eğlence tesislerine dönüştürülmüş tarihi binalarıyla Kaleiçi, Antalyanın cazibe merkezidir. Canlılığını ve ritmini her daim koruyan Kaleiçi'nin begonvillerle süslü, turunç çiçeği kokan sokaklarında geçmişe yolculuk ederken; yöresel ürünler ve hediyelik eşya satan dükkanlarından alışveriş de yapabilirsiniz.”
•
Yivli Minare – Mevlevihane
Antalya’nın tarihi kent merkezi Kaleiçi’nde yer alan Yivli Minare, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Alâeddin Keykubad döneminde (1220–1237) inşa edilmiştir. Zamanla etrafında bir külliye oluşmuş; bu külliyenin ana yapısını, Yivli Minare Camii (Alâeddin Camii) olarak da bilinen ulu cami ile Yivli Minare oluşturmuştur.
Antalya’nın sembolü sayılan Yivli Minare, zeminden yukarı doğru kaide, pabuç, tambur, gövde, şerefe, petek ve külah bölümlerinden meydana gelir. Blok kesme taş kaide üzerine tuğla ile inşa edilen yapı, üst kısımda köşeleri pahlı biçimde yükselerek sekizgen bir kasnağa dönüşür. Bu sekizgen kasnak, taş ve tuğla dizileriyle pano görünümünde tasarlanmış nişlere ayrılmıştır. Batı cephesindeki nişlerde inşa kitabesi yer alır. Kuzey cephesindeki küçük bir kapıdan başlayan doksan basamaklı merdivenle minareye çıkılır. Minarenin yüksekliği yaklaşık otuz metredir.
Yapıldığı dönemde Anadolu Türk mimarisinde yeni bir biçim denemesini temsil eden minare, yivli formu (yarım daire profilli çıkıntılar yapan örgü düzeni) ile dikkat çeker. Kırmızı tuğla örgülü dilimli gövdesi, çini mozaik süslemeleri, kufî yazıları, mukarnaslı şerefesi ve sağır nişleriyle hem yapısal hem sanatsal değere sahiptir. Bunun yanında cami, altı kubbeli ibadet mekânıyla Anadolu’daki çok kubbeli cami tipinin günümüze ulaşan en eski örneği kabul edilmektedir. Bu özellikleri dolayısıyla dünya mirası olarak önerilen Yivli Minare Camii, 2016 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer almaktadır.
Yivli Minare Külliyesi’nin diğer yapıları; Atabey Armağan Medresesi, Ulucami Medresesi, Mevlevihane, Yivli Minare Hamamı, Nigâr Hatun Türbesi ve Zincir Kıran Mehmet Bey Türbesi’dir.
Mevlevihane, üzerindeki yazıta göre I. Alaeddin Keykubat döneminde (1219–1236) inşa edilmiştir. Caminin zemininde, üzeri camla kapatılarak korunan antik su kanallarının, ısıtma sistemi olarak kullanıldığı düşünülmektedir.
Karatay Medresesi
“Antalya’nın Kaleiçi semtinde, Selçuk Mahallesi’nde yer alan Karatay Medresesi, 1250–1251 yıllarında Emir Celâleddin Karatay tarafından yaptırılmıştır. Kimi kaynaklarda “Karatay Camii” veya “Karadayı Camii” olarak da anılan yapı, Anadolu Selçuklu döneminin özgün taş işçiliğini yansıtan önemli örneklerden biridir. Medresenin büyük bölümü günümüze ulaşmamış olsa da, iki eyvanlı plan düzeni, giriş eyvanı ve ana eyvandaki mihrap kalıntıları hâlâ görülebilmektedir.
Yivli Minare Külliyesi’nin hemen yakınındaki medrese, Kaleiçi’nin dar sokakları arasında sade ama etkileyici bir görünüm sergiler. Taş yüzeylerdeki zarif bezemeler, Selçuklu taş ustalığının izlerini taşır. Zamanla harap olsa da, duvarlarındaki motifler hâlâ sessiz bir zarafetle konuşur. Osmanlı döneminde de kullanıldığı bilinen yapı, 19. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.
Bugün ziyaretçiler, Yivli Minare’den aşağı süzülen yolları takip ederek Karatay Medresesi’ne ulaşabilir. Sabah erken saatlerde ya da akşamüstü ışığında taş süslemelerinin gölgeleri belirginleşir ve yapı, tarihî atmosferiyle ziyaretçisini geçmişe taşır.”
Bu yapı, sadece bir okul değil; taşlarının diliyle suskun bir hikâye anlatıyor. Duvarlarında çini parıltısı yok belki, ama her taşın yüzeyinde bir ustanın nefesi var. Güneş, öğle vaktinde kemerli girişin üzerine vurduğunda gölgeler, desenlerin içine çekiliyor; taşın dili, zamana karşı hâlâ direnen bir sabrı anlatıyor.
1250–1251 yıllarında Emir Celâleddin Karatay tarafından yaptırılan bu medrese, bugün Kaleiçi’nin dar sokaklarında sessizce duruyor. Kapısının önünden geçenler çoğu kez fark etmeden yanından geçip gidiyor; oysa taşın soğukluğunda yüzyılların sıcak emeği gizli. Çökmüş kubbelerin, yarım kemerlerin arasında hâlâ bir düzen, bir ritim hissediliyor — tıpkı bir zamanlar burada yankılanan ders halkalarının sesi gibi.
Antalya’nın güneşi altında, Karatay Medresesi’nin taşları gün boyu ısınıp akşam serinliğinde soluk alıyor. Ve her akşam, gökyüzü yavaşça kararırken taş duvarlar, sanki bir dua mırıldanır gibi eski günleri hatırlatıyor.
Düden Şelalesi
“Antalya merkezinin yaklaşık on kilometre kuzeydoğusunda yer alan Düden Şelalesi, yirmi metreden dökülen suları ve çevresindeki yeşil doku ile kentin en bilinen doğal simgelerinden biridir.” Şelaleye vardığımızda sağ tarafta bir patika yol görünüyor. Oradan aşağıya doğru indik ve suyun döküldüğü noktaya ulaştık. Şelale yukarıdan adeta uçarak geliyor; suyun düştüğü yerin arkası boşluk. O noktadan şelaleyi seyretmenin tadı bambaşka.
Rüzgârın yönü değiştikçe, uçuşarak düşen suların serpintisi yüzümüzü serinletiyor; tabii bu arada elbiselerimiz de payına düşeni alıyor. Su sesiyle insan sesleri birbirine karışıyor; kahkahalar, hayret nidaları ve deklanşör sesleriyle birlikte ortalık âdeta coşkulu bir konser alanına dönüşüyor.
Fotoğraf faslından sonra yamacı dik ama manzarası muhteşem olan sol taraftaki restorana indik. Rehberimiz sevgili Emin kardeşim tarafından önceden yer ayrılmış olmasına rağmen işletme belli ki hazırlıksızdı; geleceğimizi unutmuşlar. Bir anlık telaşla garsonların elleri ayaklarına dolaştı, siparişler karıştı, ortalıkta kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Arkadaşlar siparişlerin karışmasına öfkeliydiler. Hüseyin Bozkurt ortalığı sakinleştirdi. Ahmet başkanın ölüm haberinin geldiği Demre’den beri tadımız yok zaten. Herkes pimi çekilmiş el bombası gibi. Neyse ki sonunda her şey tatlıya bağlandı. Böyle durumlarda sabır şart; hele Türk Eğitim Derneği’nin misyonunu taşıyorsanız, iki kat daha fazla şart.
Günün sonunda, hem şelalenin sesi hem yüzümüzdeki o serinlik, Antalya’nın kalbinden hafızamıza kazınmış bir anı olarak kaldı.
Antalya, tarih ve doğanın birbirine yaslandığı bir şehir. Yivli Minare’nin taşlarıyla Karatay Medresesi’nin sessizliği, Düden Şelalesi’nin su sesiyle birleşiyor. Her köşesi ayrı bir nefes, her durağı ayrı bir hikâye. Antalya’da dolaşmak, tarihin, sanatın ve doğanın aynı cümlede buluştuğu bir metni adım adım okumak gibi.
Amasya 2018
BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018
RÜŞTÜ KAM
Amasya 2018
Samsun Havaalanı’nda Emin, Kaptan Sezgin ve rehberimiz Mehmet Doğan Öz bizi bekliyordu. Kısa bir hal-hatır sohbetinden sonra hemen otobüse bindik. Akşam Amasya’da konaklayacağız.
Güneş daha Amasya’yı terk etmemişti ki Şehzadeler Şehri’ne adım attık. Önce otele yerleşip biraz nefeslendik. Akşam yemeğinden sonra düştük Amasya sokaklarına.
İlk gelişimizde bizleri ellerinde lambalarla karşılayan Ferhat ile Şirin, bu sefer karşılamadı bizi. Şehir karalara bürünmüştü. Sokak lambaları dışında özel bir ışıklandırma yapılmamıştı; Kaya Mezarları da gizlenmişti, görünmüyordu. Sadece hafiften bir su sesi geliyordu kulağımıza: Yeşilırmak’ın sesi… Gizliden gizliye ağlıyor gibiydi. Belki de bu yıl Ferhat ile Şirin’in ölüm yıldönümüdür, yoksa şehir niçin karalar bağlasın böyle diye dü
şündük…
Şehzadeler
Sokak lambalarının cılız ışığında da olsa Şehzadeleri selamlamayı ihmal etmedik. Orada nehrin kenarında sıra sıra dizilmişler ziyaretçilerini karşılıyorlar gece gündüz, yaz kış demeden. Rehberimiz —aynı zamanda doktora öğrencisi; inançlı, bilgili ve saygılı— kısa kısa anlattı şehzadelerin Amasya hatıralarını. Amasya, Osmanlı şehzadelerini çok sevmiş, bağrına basmış onları, sütünü ve aşını onlarla paylaşmış; sonra da dualarla cihan padişahı olarak uğurlamış onları Amasya’dan Payitahta. Bundan daha büyük bahtiyarlık mı olurmuş?
Heyecanlıyız. Yeşilırmak kenarında aheste aheste yürüyoruz. Aynı zamanda salepçi arıyoruz. Amasya’nın salebini çok methettiler. İçmeden gitmek olmazmış. Sokaklarda önümüze gelene “Nerede salep içebiliriz?” diye soruyoruz; her sorduğumuz kişi başka yer tarif ediyor. Baktı olmuyor böyle, Recai önden hızlıca gitti, ara sokaklarda kayboldu, biz de aynı istikamette ilerliyoruz; az sonra ilerde sokağın başında göründü Recai el sallıyor, “buldum, buldum!” Hep birlikte düştük peşine: Salepçi Dursun.
Salepçi Dursun
Önce tanıştık. İnce, uzun boylu; başında sekiz köşeli şapkasıyla esmer bir Amasyalı beyefendi. Buyur etti bizleri. Otuz kişiyiz. Masalar birleştirildi. Hâl hatır soruldu. “Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” Bildik sorular işte. Anlattık. Soru sorma sırası bize geldi:
“Sadece salep kurtarıyor mu, başka bir şey satmıyorsun, dükkânda gördüğümüz kadarıyla?”
“Şükretmesini bildikten sonra Allah insanın rızkını çoğaltır. Elhamdülillah, biz de şükredenlerdeniz.”
“Allah bereketini versin.”
“Dursun amca, biraz da salepten bahsedelim. Anlatır mısın salebi; ham maddesi nedir, nasıl hazırlanır ve pişirilir?”
“Salebin ham maddesi yabani orkidedir; Anadolu orkidesi. Kışın evlerde, kafelerde, pastanelerde içilir; üzerine tarçın ekleyerek servis edilir, içinizi ısıtır. Hele rayihasını şöyle bir içinize çekerseniz salebin tadına varırsınız.
Bir kilo salep için 2.500 orkide çiçeği gerekir. Türkiye’de doğal ortamda yetişen yaklaşık 40 çeşit yabani orkide vardır; kalitesi yetiştiği yere ve türe göre değişir. Salep ticaret merkezi Bucak, Burdur’dur.
Salebin faydasına gelince, o saymakla bitmez. Öksürüğe, sindirime iyi gelir; enerji verir, zihni açar… Geleneğimizde salep kulpsuz porselen fincanlarda içilir. Salep içmenin bir kültürü vardır. Orkideler bilinçsiz bir şekilde toplanıyor; dolayısıyla bazı orkidelerin nesli tükenmek üzere. Devlet koruma altına almalıdır.
Kahramanmaraş dondurmasına kıvam ve esneklik veren de saleptir. Salep, ilaç hammaddesi olarak da kullanılır.”
Dursun amcanın sohbeti ve salebi içimizi ısıttı. Sadece müşteri memnuniyeti değil; mesleğini bilip sormamız onu ziyadesiyle sevindirdi. Fotoğraflarımızı çektik ve müsaade istedik Dursun amcadan. Ayağa kalktı, kapının dışına kadar çıktı ve uğurladı bizi. Keşke her esnaf, Dursun amca gibi mesleğini ibadet aşkıyla, hilesiz hurdasız yapsa…
Elveda Dursun amca; belki yine çalarız kapını.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Amasya programı başladı. Önce Hazeran Konağı… Önceden gördüğümüz yerleri bu kez rehberimiz otobüste anlattı; bu sefer farklı duraklara yöneldik.
Hazeran Konağı
Sabah erkenden ayrıldık otelden. Hemen otelin yan tarafında bir konak varmış. Yürüme mesafesinde. Kocaman bri tahta kapıdan girdik içeriye. Küçük de olsa bir bahçesi var konağın. Hemen orada bir de su kuyusu var. Suyu kova ile çekiyorlarmış o zaman. Otantik. Konağa merdivenle çıkılıyor.
“1865’te, Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa’nın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış. Hasan Talat’ın kız kardeşi Hazeran Hanım uzun yıllar burada yaşadığı için adını ondan almış.
Konağın planı haremlik–selamlık olarak yapılmıştır. 20. yüzyıl başındaki ‘Türk evi’ tipinin seçkin örneğidir. Doğu cephesi penceresiz (bitişik nizamdan), diğer cepheler cumbalı ve pencerelidir.
Güney ve batı odalarında pencerelerin önünde sedirler; karşı duvarlarda barok etkili alçı şerbetlikler, yanlarda kapaklı yüklükler (yatak odalarında bir yanı gusülhane). Vardır.
Selamlık bölümü misafir ağırlama mekânıdır. Paşa Odası. Başoda da denir. Evin en aydınlık ve görüşü en geniş odasıdır. Üst katta mâbeyn, çeyiz, hizmetçi ve ebeveyn odaları; alt katta mutfak, kiler ve oturma–yatak odaları vardır. Avlunun doğu köşesinden bodruma inilir.”
Kısa bir gezinti ve fotoğraf molasından sonra yürüyerek Ulu Cami’ye geçtik. Yeşilırmak üzerindeki köprüden geçtik. Sanki sevgililerin fotoğraf çekmeleri için yapılmış. Yeşil Irmağın huzur veren sesi şehrin anlamına anlam katıyor.
Yeşilırmak, Kösedağ eteklerinden yola çıkarmış; yolda Çekerek Irmağı ve Deli Çayı ile buluşurmuş. Ferhat ile Şirin’in düğün alayına katılmak isterlermiş, aceleleri ondanmış ama kısmet olmamış. Onlar da madem ferhat ile Şirin’e bu dünya yar olmadı, bize de olmasın diye öfkelenmişler, şehri ortasından ikiye bölerek, başlarını taştan taşa vura vura yol almışlar Karadeniz’e doğru. Sonrasında da Karadeniz de intihar etmişler. Amasya hüzünlü bir şehir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)