1 Aralık 2025 Pazartesi
EMANET BİLİNCİ VE TOPLUMSAL GÜVEN
HAFTANIN HUTBESİ
“EMANET BİLİNCİ VE TOPLUMSAL GÜVEN”
Rüştü KAM
21.11.12025 TED/BERLİN
Aziz Müslümanlar, kıymetli kardeşlerim!
İnsanlık tarihi boyunca toplumların ayakta kalmasını sağlayan değer, yalnızca ekonomik güç veya siyasi kudret değildir. Milletleri bir arada tutan, aileleri koruyan, iş hayatını, devleti ve sosyal ilişkileri düzenleyen en temel ilke güvendir. Güvenin İslam’daki karşılığı ise emanettir. Emanet, sadece bir eşyanın korunması değil; insanın Allah’a, kendine, ailesine, toplumuna ve tüm yaratılmışlara karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesidir. Kur’an’ın mirası olan emanet ilkesi, insan ruhunu sağlam, toplumu diri kılan bir yapı taşıdır.
Yüce Rabbimiz Kur’an’da emanet ve güveni müminlerin en temel vasıfları arasında sayar. Nisa Suresi’nde şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermeyi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmeyi emreder.” (Nisa 4/58)
Bu ayet emanetin iki boyutunu ortaya koyar:
1. Yetkin olan kişiye sorumluluk vermek,
2. Her konuda adaletle davranmak.
Mü’minûn Suresi’nde müminlerin özellikleri anlatılırken şu vurgu yapılır:
“Onlar ki emanetlerine ve verdikleri sözlere sadıktırlar.” (Mü’minûn 23/8)
Görüldüğü gibi Kur’an, emanet bilincini imanın kalbine yerleştirir. İmanın hakikati, güvenilirliğin ahlakıyla tamamlanır.
A’râf Suresi’nde insanın yaratılıştan itibaren bir sorumluluk taşıdığı şöyle bildirilir:
“Rabbin, Âdemoğullarından onların zürriyetinden söz almıştı...” (A’râf 7/172)
Bu ayet insanın dünyaya bir “emanet sözleşmesi” ile gönderildiğini haber verir.
İnsanın vicdanındaki doğruluk, Allah’ın insana yüklediği emanettir.
Değerli kardeşlerim,
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), peygamberlikten önce bile toplumda El-Emîn, yani güvenilir insan olarak tanınıyordu. Bu, onun Risalet’inin en güçlü delilidir. Düşmanları bile ona mallarını emanet eder, onun sözünde yanılmayacağını bilirlerdi.
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur. Sözünde durmayanın dini yoktur.”
(Ahmed b. Hanbel)
Başka bir hadisinde şöyle der:
“Mümin, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî)
Demek ki müminlik sadece ibadetle değil; insanlara güven vermekle ölçülür.
Güven vermeyen bir kalbin imanı eksik, dürüst olmayan bir dilin tövbesi eksiktir.
Kıymetli Müslümanlar,
Emanet ve doğruluk yalnızca Kur’an’ın değil, önceki vahiylerin de ortak öğretileridir. İlahi mesajlar birbirini tamamlayan bir bütündür.
İNCİL’DEN ÖRNEKLER
“Size emanet edilen çok şey varsa, sizden çok şey istenir.” (Luka 12:48)
-İslam’daki “nimet arttıkça sorumluluk artar” ilkesiyle tamamen örtüşür.
“Küçük işte güvenilir olan, büyük işte de güvenilirdir.” (Luka 16:10)
-Bu, müminin karakterini anlatır: Her adımında güven.
“Sözünüz evet ise evet, hayır ise hayır olsun.” (Matta 5:37)
-Kur’an’daki “doğru söz söyleyin” emrinin tam karşılığıdır.
“Gerçeği bileceksiniz; gerçek sizi özgür kılacaktır.” (Yuhanna 8:32)
-Hakikatin gücü toplumun diriliğidir.
TEVRAT’TAN (AHİT KİTABI) ÖRNEKLER
“Adaletle hükmedeceksiniz; kişiye göre ayrım yapmayacaksınız.” (Tesniye 16:19–20)
-Bu ayet Nisa 58’in kardeşidir.
“Yalan söylemeyecek, komşuna hile yapmayacaksın.” (Levililer 19:11)
-Kur’an’ın “hıyanet etmeyin” emriyle birebir uyumludur.
“Dürüst terazi ve doğru ölçü kullanacaksınız.” (Levililer 19:36)
-Ticari emanetin ve ekonomik ahlakın temeli budur.
“Adalet, sadece adalet peşinde koşacaksın.” (Tesniye 16:20)
-Bu ayet, hükmetmenin özü olan adalet ilkesini yüceltir.
“Rab iyileri korur; dürüstleri kendine yakın eder.” (Mezmurlar 37:28)
-Kur’an’daki “Allah sadıkları sever” ilkesinin yankısıdır.
Görüldüğü gibi emanet, doğruluk ve adalet tüm semavi mesajların ortak çağrısıdır.
Bu değerler insanlığın ortak ahlaki mirasıdır.
EMANETİN TOPLUMSAL BOYUTU
Aziz Müslümanlar,
Toplum güven üzerine ayakta durur. Güven sarsıldığında tüm sistem çöker.
Alman kültüründe bilinen bir söz vardır:
“Ehrlichkeit währt am längsten.” (Dürüstlük en uzun yaşayan şeydir.)
Bu söz Kur’an’ın özeti gibidir.
Bir başka Alman sözü der ki:
“Vertrauen ist gut, Kontrolle ist besser.” (Güven iyidir, kontrol daha iyidir.)
Bu atasözü insanın zaafını hatırlatır; Kur’an ise şunu öğretir:
“Güvenilir olun ki kontrol gerekmesin.”
Emanetin yozlaştığı toplumda:
• Aile dağılır,
• Ticaret bozulur,
• Devlet mekanizması çürür,
• İnsanlar birbirinden kuşku duyar,
• Toplumsal huzur kaybolur.
Kur’an bu nedenle sıkça “adalet”, “doğruluk” ve “emanet” kelimelerini yan yana zikreder.
AİLEDE EMANET
Kardeşlerim,
Aile, toplumun özüdür. Eşler birbirine Allah’ın emanetidir. Çocuk bir emanettir, evlilik bir emanettir, aile içi sevgi bir emanettir.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en güzel olanınızdır.” (Tirmizî)
İncil’de buna benzer bir ifade vardır:
“Sevgi gerçeği gizlemez.” (1. Korintliler 13:6)
Yani sevginin özü doğruluk ve sadakattir.
MODERN DÜNYADA EMANET BİLİNCİ
Değerli Müslümanlar,
Bugün “emanet” kavramı sadece nesnelerle ilgili değildir. Modern hayat bize yeni tür emanetler yüklemiştir:
• Devlet görevi bir emanettir. Oy, kamu malı, makam…
• Bilgi bir emanettir. Yalan haber üretmemek, doğruyu gözetmek…
• İş bir emanettir. Bir görevi eksiksiz yapmak…
• Sır bir emanettir. Dostun sırrını ifşa etmemek…
• Doğa ve çevre emanettir. Çevreyi korumak…
• İnsanın kendi nefsi emanettir. Sağlığına, vaktine, karakterine sahip çıkmak…
Kur’an’ın “emaneti ehline verin” emri bugün “liyakat”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” gibi kavramlarla hayat bulmalıdır.
EMANET İNSANIN HAYSİYETİDİR
Ey Müslümanlar!
Unutmayalım ki:
• Emanet kaybolduğunda iman zayıflar.
• Güven kaybolduğunda toplum çöker.
• Doğruluk kaybolduğunda kardeşlik biter.
• Adalet kaybolduğunda devlet sarsılır.
Emanet; Müslümanın imzası, müminin karakteri, insanın vicdanıdır. Kur’an, İncil ve Tevrat’taki ortak mesaj şudur:
“Doğru olun. Adil olun. Güvenilir olun. Çünkü dünya güven üzerine durur.”
Allah’ım! Bizi emanete sadakatle yaşayan kullarından eyle.
Kalplerimize doğruluğu, dilimize dürüstlüğü, ellerimize helali, işlerimize bereketi lütfet.
Ailelerimizi huzurla, toplumumuzu güvenle, gönüllerimizi sabırla donat.
Adaleti ayakta tutanlardan, hıyanetten uzak duranlardan, emanete riayet edenlerden eyle.
Âmin.
FEDERAL ALMAN MECLİSİ
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ ALMAN FEDERAL MECLİSİNİ ZİYARET ETTİ
Rüştü KAM
20.11.2025 Berlin
Türk Eğitim Derneği, yıllardan beri eğitim ve kültür gezileri düzenler. Yalnızca bir yerleri görmek veya göstermek değildir amacı; katılımcılarına vizyon kazandırmaktır. “Gezin, görün, ibret alın” anlayışı bu gezilerin ruhunu oluşturur. Çünkü bir toplumun ilerlemesini sağlayan şey hem kendi tarihini hem de başka toplumların tarihini bilmesidir. Bilmekten öte, kendi tarihini tanıması, sahiplenmesi, gerekirse yüzleşmesi ve diğer milletlerin de hangi deneyimlerden geçerek bugünlere ulaştığını yerinde görebilmesidir.
Bu bakış açısıyla 20 kasım 2025 te Federal Alman Meclisini ziyaret ettik. İki ay öncesinden randevu almıştık. 8.45 te giriş kapısının önündeydik. Bizden başka gruplar da vardı. Kalabalıktı. Grubumuzla birlikte içeri alınmayı beklerken, Meclisin ünlü cam kubbesi gözüme çarptı. Almanya’nın karanlık geçmişinden çıkarak demokrasiye nasıl tutunduğunun adeta sembolüydü…
1986 yılında Berlin’e geldiğimde Meclisin önündeki meydanda ağaçların gölgesinde piknik yapıyorduk, top oynuyorduk. Film şeridi gibi geçip gitti o günler gözümün önünden.
II. Dünya Savaşı’nın ardından kaderine terkedilen o meclisi bugün ibret almak için ziyaret ediyoruz. 1933’teki büyük yangın sırasında ağır hasar gören ve kullanılamaz hâle gelen Meclis, II. Dünya Savaşı’nda da bombalanınca kubbe tamamen yok olmuştu. Savaş sonrası onarımlar sırasında da (1950) tamamen kaldırılmıştı. Yani eski tarihi kubbe savaş sonrası dönemde artık yoktu.
Bugün gördüğümüz ünlü cam kubbe, Sir Norman Foster tarafından tasarlanmış modern bir kubbedir ve 1999 yılında yeni Meclis binasıyla birlikte halkın hizmetine sunulmuştur.
Bütün bu badireleri atlattıktan sonra küllerinden yeniden doğan o tarihi meclis bu meclisti. Karanlık günlerini geride bırakan bu meclis, bugün ben geleceği temsil ediyorum der gibiydi. Gururluydu.
Mimar Foster’ın tasarımıyla şeffaflığı, açıklığı ve halkın iradesini simgeleyen, bugünkü haline kavuşmuştu… Biz, sadece ibretlerle dolu o karanlık geçmişini görmek istemedik meclisin; aynı zamanda yeni yüzüyle geleceğe nasıl baktığını da görmek istedik. Hem ibreti hem ümidi bir arada görmek istedik. Gördük, düşündük ve gerçekten ibret aldık.
Kubbeli Meclis’in girişinde yer alan “Dem Deutschen Volke” (Alman Halkına) yazısı, Almanya’nın karanlık geçmişinden çıkıp şeffaflığa ve demokrasiye yönelişinin sembollerinden biriydi. Bir zamanlar otoriterliğin gölgesine düşen bu bina, bugün halkına açık, cam kubbesiyle her yerden görülebilen, hesap verebilir bir parlamentoyu temsil ediyordu. Kısacası, bir milletin geçmişiyle yüzleşerek kendini yeniden inşa edişinin simgesi hâline gelmiş durumdaydı.
Hakan Demir ile Mecliste Unutulmaz Bir Buluşma
İşte tam bu sembolik atmosferin ortasında, Berlin Türk Eğitim Derneği’nin 43 kişilik grubu olarak, Bundestag’da özel bir ağırlamayla karşılandık. Bizi SPD Federal Milletvekili Hakan Demir merdivenlerde karşıladı. Samimiyeti, mütevazılığı ve Türk kültüründen getirdiği sıcaklıkla daha ilk anda gönlümüzü almasını bildi.
Kısa bir hoş-beşten sonra Paul-Löbe-Haus’un salonunda sohbete başladık. Modern bir salon. “Almanya’nın siyasi yapısı, parlamentonun işleyişi, milletvekili dağılımları, AFD ırkçılığının geldiği nokta, kira artışları,… Hakan Demir tüm bunları sade bir dille anlattı. Sorular geldiğinde ise Almanya bütçesinin önceliklerine değinerek konuşmasını sürdürdü:
– En büyük pay emeklilere,
– Ardından eğitim ve sağlık hizmetlerine,
– En küçük pay ise silahlanmaya ayrılıyormuş.
Bir süre sohbet ettikten sonra, kahve molasına geçtik. Hepimiz Hakan Bey’in etrafını sardık. Kahveleri kendi elleriyle dağıtma nezaketini gösterdi; o küçük hareketi bile yüreğimizi ısıtmaya yetti. O an fark ettim ki, aslında hepimiz onun hikâyesine biraz daha yaklaşmak istiyoruz. Çorum’dan Almanya’ya 7 yaşında gelen, burada okuyan ve emek vererek Federal Meclis’e kadar yükselen bir Türk gencinin hikâyesi, hepimize ilham verdi. Anadolu’nun tevazusu ile Avrupa siyasetinin ciddiyetini bir arada taşıyan bir profil gördük orada…
Yer altı koridorlarından geçerek tarihi koridorlara ulaştık. Sovyet askerlerinin duvarlara kazıdığı yazılar hakkında bilgi aldık… Küfürlü olanları silinmiş ama geriye kalanlar, Almanya’nın “unutmama ve kendisiyle yüzleşme” politikasının sessiz birer tanığı olarak duvarlarda duruyordu.
Sonra meclisin ana salonuna ulaştık. Vekilimiz Hakan Demir bize partilerin oturma düzenini, salonun yerleşme düzeninin nasıl bir mesaj verdiğini anlattı. Mustafa Ertin'in topluca çektiği hatıra fotoğrafından sonra, kubbenin girişinde Hakan Demir bizden ayrıldı. Biz kendi tempomuzla üst kata çıktık. Berlin’in üzerinde yükselen cam kubbede yürürken, kulaklıklarımızdan anlatımları dinledik. Burası sadece bir seyir terası değil; demokrasiye dair güçlü bir metafordu:
“Yönetenler, yönetilenlerden daha yukarıda değil; halk her zaman onların üstündedir.”
Son Söz: Geleceğe Dair Bir Umut
Vekilimiz Hakan Demir aslında bize 1,5 saat ayıracaktı; ancak sohbetin güzelliği, ilginin samimiyeti derken tam 2,5 saat yanımızda kaldı. Bu bile onun görevine, insanlara ve özellikle Türk toplumuna verdiği değerin açık bir göstergesiydi. Hiç sıkılmadı, hiç acele etmedi. Bizimle geçirdiği her dakikayı değerli kıldı.
Kendisine teşekkür ederken aslında bir şeyi de hissediyorduk:
Bu ülkede artık Türk gençleri sadece çalışan, üreten insanlar değil; söz sahibi olan, karar veren, yol gösteren bireyler haline geliyordu. Göğsümüz kabardı.
Bu ziyaret sadece bir bina gezisi değildi.
Türk Eğitim Derneği’nin “Gezin, görün, ibret alın” anlayışı, o gün bir kez daha gerçek oldu.
Savaşın izleriyle yüzleşen bir ülkeyi, yeniden küllerinden doğan bir binayı ve o binada söz sahibi olan bir Türk gencini gördük o mecliste: Hakan Demir…
O bize sadece meclisi tanıtmadı;
– Çorum’dan Berlin’e uzanan bir kararlılığı,
– Çocukluğunun mücadelesini,
– Kimliğini kaybetmeden başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu,
– Ve çalışmanın, dürüstlüğün, sabrın her kapıyı açabileceğini gösterdi.
Kendisine bir kez daha gönülden teşekkür ediyoruz.
İyi ki varsın Hakan Demir.
İnşallah gelecekte senin gibi daha nice Türk gencini bu ülkenin en önemli makamlarında, yönetiminde, bilimin merkezinde, sanatın kalbinde gururla göreceğiz. Ve çocuklarımıza şöyle diyebileceğiz:
“Bak oğlum, bak kızım…
İnsan isterse her kapıyı açar.
Yeter ki kimliğinden vazgeçmesin, çalışsın, iyilikten, dürüstlükte ayrılmasın.”
AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE
TÜRKİYE İLE AVRUPA BİRLİĞİ NİKAHLANABİLİR Mİ; NE DERSENİZ…?
Rüştü Kam
22.11.2025 Berlin
Avrupa Birliği meselesi son günlerde yeniden alevlendi; televizyon ekranlarında hararetli tartışmalar peş peşe geliyor. Ben de AB içinde yaşayan bir Müslüman Türk olarak, konuya kendi penceremden bakmak ve gözlemlerimi siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Türkiye’nin Avrupa Birliği(AB) üyeliği yıllardan beri Avrupa birliğinin çekmecesinde öylece duruyor. Türkiye arada bir çekmecenin açılmasını istiyor, istiyor istemesine de AB bu isteğe sıcak bakmıyor. Ayıp olmasın diye de bazen tamam haklısınız ama yerine getirmeniz gereken yükümlülükler var deyip çalıyı dolaşmayı tercih ediyorlar.
Konu, Ankara’nın gündeminde de zaten öylesine duruyor desek yanlış olmaz. Konunun diplomasiyle çözülme durumu çoktan geçmiş durumda. Artık bu, sadece bir üyelik başvurusu olmaktan çıkmıştır. Avrupa’nın güç haritasının, kimlik algısının ve jeopolitik yönünün yeniden şekillenmesini gerektiren derin bir tartışma haline gelmiştir.
Türkiye’de yapılan tartışmalar ise, izleyebildiğim kadarıyla çoğu zaman oldukça sığ ve içi boş. Ekrandaki konuşmacılar, Türkiye’nin gerçek çıkarlarını masaya yatırmaktan çok, kendi siyasi görüşlerini karşı tarafa kabul ettirme derdine düşmüş görünüyor. Kimi zaman bu programlar, seviyeli bir müzakereyi değil, adeta sokak kavgasını andıran sahneleri ekranlara taşıyor. Tartışmacıların önemli bir kısmı akıllarıyla değil, hisleri ve önyargılarıyla konuşuyor.
Bir yanda Kemalist reflekslerle AB’yi “muasır medeniyet” mercii olarak görenler,
bir yanda her dış meselede “emperyal oyunu” arayan kesimler,
bir yanda azınlık ve kimlik tartışmalarını Avrupa politikasıyla karıştıranlar,
bir yanda da dışarıdaki belirli odaklarla uyumlu şekilde Türkiye'nin zayıflatılmasını bir strateji zanneden muhalefet damarları…
Bütün bu karmaşa, meselenin sağlıklı biçimde tartışılmasını engelliyor; seviyeyi olması gereken yerden koparıp adeta kaosa kapı aralıyor. Oysa Türkiye–AB ilişkisini ele alırken kullanılan mercek ne ideolojik öfke olmalı, ne de romantik bir hayranlık. Bu dosyayı hakkıyla değerlendirebilecek tek yaklaşım, serinkanlı ve realist bir bakış açısıdır. Olur mu dersiniz? Doğrusunu isterseniz, ben emin değilim…
Gelin, önce arka plandaki yaşanmışlıkları, temel bilgileri sahneye çağıralım; sonra da sakin sakin şu soruya birlikte cevap arayalım: Bu evlilik gerçekten gerçekleşir mi, yoksa hiçbir zaman nikâh masasına oturamayacak iki tarafın uzun bir nişanlılık hikâyesi olarak kalır mı?
Sovyetler Birliği dağıldığında, Batı’nın yıllarca “kırmızı tehlike” diye andığı düşman sahneden çekildi ve NATO’nun, hatta tüm güvenlik mimarisinin anlamı sorgulanır oldu. Tam da o dönemde, siyasi raporlarda, konferans salonlarında, siyasetin mutfağında ve gazete köşelerinde yavaş yavaş başka bir renk dolaşıma girdi: “Yeşil tehlike.” Bu ifade, çoğu zaman açıkça telaffuz edilmese de, İslam dünyasının ve Müslüman ülkelerin yeni bir “sorun alanı” olarak kodlanmasının simgesine dönüştü. Eski NATO Genel Sekreteri Willy Claes’in “fundamentalist İslam komünizm kadar tehlikelidir” sözü, bu zihniyetin resmî dilden sızmış bir işareti gibiydi; medya da bu yaklaşımı basitleştirerek “kırmızı gitti, yeşil geldi” formülüne indirdi.
Soğuk Savaş yıllarında Sovyet tehdidini en sert dille anlatan isimlerden biri de Margaret Thatcher’dı. Margaret Thatcher, İskoçya’da yapılan bir NATO bakanlar kurulu toplantısında benzer bir çerçeve çizmişti. O konuşmasında Batı’nın güvenliğini tehdit eden “kırmızı tehlike ”Sovyetler Birliği’’ tarihe karışmıştır. Artık yeni tehditleri görmemiz gerekir. Bu yeni tehlike İslamcılık tehlikesidir. “Yeni Bolşevizm.” Böylece renkler değişmiştir, kırmızının yerini yeşil almıştır; ama tehdit algısını üreten zihniyet, özünde fazla değişmemiştir.(7 Haziran 1990)
Ayrıca, Soğuk Savaş’ın hemen ardından Münih Güvenlik Konferansı’nda da benzer bir değerlendirme gündeme gelmişti. Konferansın 1990’ların başındaki oturumlarında birçok Batılı güvenlik uzmanı ve siyasetçi, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla İslam dünyasının yeni bir “risk alanı” olarak ele alınmaya başlandığını dile getiriyordu. Diplomatik analizlerde de sıkça vurgulanan bu hava, “kırmızı tehlike bitti, şimdi yeşil tehlike konuşuluyor” şeklinde dile getirildi.
11 Eylül saldırılarının hemen ardından, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Beyaz Saray’da yaptığı bir açıklamada teröre karşı başlatılacak mücadeleyi anlatırken, bunun bir “crusade” (haçlı seferi) olacağını söyledi(2001). Bu ifade, özellikle Müslüman dünyasında derin bir rahatsızlık ve güvensizlik oluşturdu. Çünkü “haçlı seferi” sözü, tarihsel hafızada sadece teröre karşı bir operasyonu değil, doğrudan Hristiyan Batı’nın İslam dünyasına karşı topyekûn saldırısı çağrışımını taşıyordu. Artık “teröre karşı savaş” diye sunulan şey, çoklarının gözünde, eski haçlı zihniyetinin modern bir devamı gibi okunmaya başlamıştı.
Bugün Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye hep kapıda bekletilen misafir muamelesi yapmasını anlamak için, sadece teknik kriterlere değil, işte bu renklere bölünmüş tarihsel hafızaya da bakmak gerekir. Bu durumda AB’ne Türkiye’yi almaları mümkün müdür?
Türkiye’nin yalnızca nüfusu değil, aynı zamanda İslam dünyasıyla olan tarihsel ve kültürel bağları da bu kimlik katmanlarını zorlayan bir unsurdur. Türkiye içeri girdiğinde, AB’nin demografik dengesi kökten değişecek; parlamentonun güç dağılımı yeniden şekillenecek; hatta AB’nin “kimliğimizi neye göre tanımlıyoruz?” tartışması yeniden açılacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmayışı sadece teknik gerekçelerle açıklanamaz; mesele, AB açısından adeta bir varlık-yokluk meselesidir. Çünkü Türkiye’yi içine kabul ettiği anda Avrupa, kendi kimliğini, sınırlarını ve “biz kimiz?” sorusunu yeniden tartışmak zorunda kalacaktır.
Buna ek olarak, Türkiye artık "aday ülke" kategorisinden çok daha fazlasıdır. Savunma sanayiindeki yükselişi, bölgesel operasyon kapasitesi, NATO’daki pozisyonu ve özellikle Avrasya coğrafyasındaki Türk devletleriyle kurduğu güçlü bağlar; Ankara’yı sadece Avrupa'nın değil; Rusya, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu dengelerinin tam merkezine yerleştiriyor.
Bugün Türkiye, Moskova'yla rekabet ve işbirliğini aynı anda yürütebilen, Azerbaycan’dan Somali’ye kadar uzanan bir etkinlik alanı kurabilen, Balkanlar’da ve Doğu Akdeniz’de oyun kurabilen ve yeri geldiğinde bu oyunun kuralını kendi lehine değiştirebilen bir aktördür. Böyle bir ülkenin AB’ye tam üyeliği yalnızca bürokratik uyumla açıklanamaz. Bu, AB’nin sınırlarını İran’a, Irak’a ve Suriye’ye kadar uzatması anlamına gelir ki, Brüksel’in bunu kolayca hazmetmesi beklenemez. Boğazına kılçıklar dizilebilir…
ürkiye için asıl tehlike ise meselenin içeride bir “dış politika romantizmi”ne dönüştürülmesidir. Bir yanda AB üyeliğini neredeyse tek başına bir “kurtuluş reçetesi” gibi sunanlar, diğer yanda Batı karşıtlığını iç politikada kullanışlı bir manevra alanına çevirenler var. Bu iki uç yaklaşım da Türkiye’nin stratejik gerçekliğine zarar veriyor. Oysa Türkiye artık kimsenin periferisinde duracak bir ülke değildir; ne AB’nin kapısında süresiz bekleyecek kadar güçsüz, ne de AB’yi bütünüyle gözden çıkaracak kadar yalnızdır. O kendisi hakkında verilen kararlara uyan değil, karar vericiler hakkında karar verebilen bir ülkedir.
Bu nedenle mesele ne “AB bizi alır mı?” basitliğine, ne de “Biz AB’ye muhtaç mıyız?” sığlığına indirgenebilir.
Asıl soru şudur: Türkiye ile AB, birbirlerini gerçekten nereye kadar taşıyabilir, hangi aşamada birbirlerini bırakmak zorunda kalırlar? Ve o noktaya kadar atılan her adım, iki taraf için sahici bir kazanım mı olacaktır, yoksa gecikmiş bir kopuşun faturasını ağırlaştıran bir yük mü?
Türkiye AB meselesini, ithal ideolojilerle değil; stratejik akılla, özgüvenle ve tarihsel rolünün farkında olarak masaya yatırmalıdır. Gelinen noktada, AB’nin Türkiye’yi nereye koyduğundan çok, Türkiye’nin kendini nereye koyduğu belirleyici olmalıdır. AB mi, Türk Birliği mi, İslâm Ülkeleri ile oluşturulacak güçlü bir birlik mi? Türkiye’nin önünde seçenek oldukça fazladır.
Son tahlilde, Türkiye–AB ilişkisi ne bir aşk hikâyesidir ne de bir nefret masalıdır.
Bu ilişki, güçle, kimlikle ve coğrafyayla ilgilidir.
Ve bu üç başlık soğukkanlı analiz ister, berraklık ister.
Velhasıl Türkiye ile AB nikah masasına oturamaz…
ENDÜLÜS, ACILARIN ŞEHRİ
ACILARIN ŞEHRİ ENDÜLÜS
-Türk Eğitim Derneğinin Kültür Gezisinden 2012-
Flamenko
Flamenko dansını seyretmek için önceden randevu almıştık. On beş kişilik bir gruptuk. Bu gezi Berlin Türk Eğitim Derneği tarafından organize edilen Kültür Gezisinin üçüncüsüydü. Ancak grubun içinde Flamenko gösterisine gitmek konusunda tereddüt yaşayan arkadaşlarımız vardı. Kadınlı erkekli bir eğlence ortamına sıcak bakmayan arkadaşlarımızdı bunlar. “Bizim için uygun olmaz” diye düşündüklerini açıkça söylediler. Biz de anlayışla karşıladık; sonuçta herkesin kendine göre bir ölçüsü bir hassasiyeti vardı. Yine de Flamenko’nun öyle bir “eğlence” olmadığını, daha çok bir halkın acısının ve isyanının sanata dönüşmüş hâli olduğunu anlatmaya çalıştık onlara. Önce omuz silktiler ama ikna girişimlerimize de tam kapılarını kapatmadılar. Sonunda ortak bir karara vardık: Eğer sahne, seyredilemeyecek kadar uygunsuz bir hal alırsa hep birlikte salonu terk edecektik. Bu şartı kabul ettiler.
Gösteri başladığında ise hepimiz aynı anda anladık ki, Flamenko sadece bir dans değil; tarih boyunca hor görülen, ezilen insanların ruhunun sahneye taşınmış hâliydi. O ilk gitar tınısı duyulduğunda salonda bir sessizlik oldu. Gecenin ilerleyen dakikalarında, tereddüt eden arkadaşlarımızın yüzündeki ifadeyi fark ettim: Bekledikleri gibi bir eğlence değil, bir hüzün ve isyan sahnesi vardı karşımızda.
Flamenko gecesi, Urfa’nın sıra gecelerini andırıyordu aslında, tek farkla: Neşenin yerini hüzün almıştı bu gecede. Dansçıların her adımında, her parmak şıklatışında, her haykırışında birikmiş acılar dile geliyordu. Dans eden kadınların etekleri, ritimle birlikte dalga dalga savrulurken adeta bir hikâye anlatıyordu: Çingenelerin sürgünleri, Arapların dışlanmışlığı, Yahudilerin göçleri, mazlum Hristiyanların çaresizliği… Hepsi bu ritmin içinde vardı.
Dansçıların yüzlerindeki ifadeler bizi başka bir zamana götürüyordu. Birden, sahnede dönen bedenlerin arkasında bir halkın hafızası beliriyordu. Ayağın yere vuruluşu sadece ritim değil, bir öfkenin dışa yansımasıydı; kolun yukarı kalkışı bir özgürlük arayışı; gözlerdeki hüzün ise yüzyılların sessiz çığlığı gibiydi. Sahnedeki kadın, elinin kenarıyla havayı yararken sanki “Bizi görmezden geldiniz ama biz buradayız!” diyordu.
Erkek dansçının sert adımları, acıya karşı bir meydan okuma gibiydi.
Dikkat edince, dansın içinde çok iyi saklanmış bir çığlık vardı: Kırılganlık ve güç, hüzün ve isyan aynı anda anlatılıyordu. Gitarın tize çıkan sesi, canı yanan bir çocuğun feryadını andırırken; derin tok sesi, köle düzenine başkaldıran bir halkın göğsünden kopup gelen bir isyanın nefesiydi. Vokalistin ara ara yükselen hıçkırık tonlu sesi ise daha da acıklıydı, kalplere dokunuyordu. Sanki karanlık bir sokakta kaybolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi, sonra birden sahnedeki ritim sizi yeniden yola sokuyor.
Gecenin ilerleyen kısmında sahneye bir kadın dansçı çıktı. Yüzünde derin bir kararlılık, gözlerinde görünmez derin bir yara vardı. Her dönüşünde, her avuç şıklatışında içindeki fırtınayı dışarı vuruyordu:
“Kimse bilmez içimdeki yarayı,
Gülüşlerim ateşten bir örtüdür.
Dans ederim, ama her adımım
Kaderime vurduğum tokattır.”
Sahne o an sadece bir dans alanı değil; bir kadının kendi kaderiyle hesaplaşma yerine dönüşmüştü.
Gecenin sonunda son bir ağıt duyuldu. Vokalistin sesi titriyordu:
“Rüzgâr alır götürür sesimi,
Dağlara çarpar döner bana.
Ne kadar sustursalar da
Şarkım ölmez;
Çünkü acım hâlâ ayaktadır.”
Salon sessizliğe gömüldü; alkış bile gecikti. Çünkü herkes biraz kendine dönmüştü, biraz da sahnedeki acıya…
Gösteri bittiğinde hep birlikte dışarı çıktık. En çok tereddüt eden arkadaşlarımız bile memnuniyetlerini dile getiriyordu. Hepimiz aynı şeyin farkına varmıştık: Flamenko bir eğlence değildi, bir halkın tarih atlasıydı. İsyanın, hüznün, özgürlük arayışının ritme ve bedene bürünmüş hâliydi.
Flamenkonun içindeki isyanı, özgürlük arayışını, halkların ortak çilesinin ritme dönüşmüş hâlini görmeden Endülüs halkını anlamak eksik kalırmış meğer. Ve iyi ki o akşam hep birlikte oradaydık… İsyanın çığlığa dönüştüğü o salondaydık.
Flamenko’nun, İspanya’ya özgü olduğu bilinmesine rağmen, aslında Endülüs bölgesi kültürünün eseriymiş. Acıyı onlar yaşamış. İçinde acı, hüzün, isyan olan bir dans Flamenko. Halk dansı. Müthiş bir sanat. Dansçıların o kıvrak hareketleri karşısında adeta büyüleniyoruz; iki saatimizin nasıl geçtiğini bile fark edemedik.
Flamenko, 14. yy sonrasında dışlanan Çingenelerin, Arapların, Yahudilerin ve toplum dışı bırakılmış Hristiyanların birbirleriyle kaynaşması sonucu meydana gelmiş. O dışlanmış halk grupları, problemlerini Flamenko’yla bir şekilde ifade etmek istemişler. Bunu da müzik ve dans yoluyla yapmışlar. “Yıllarca zulüm gören, yoksulluk çeken, ezilen; toplumsal sorun ve güvenilmez olarak nitelendirilen, tarihleri boyunca mal mülk edinemeyen, adi işlerde, tarım ya da maden ocaklarında çalıştırılan bu insanlar; hırs, şefkat, özgürlük ruhu, isyan gibi etkenlerle Flamenko’yu oluşturmuşlar.
Acılarını, mutsuzluklarını Flamenko ile ifade etmişler. Flamenkodaki sert duruşlar, hüzünlü ifadeler, şarkılar bu acıları anlatıyormuş meğer.
ENDÜLÜS, EİHAMRA, KURTUBA CAMİİ, MEDİNETÜZZEHRE, İBNİ FİRNAS
YİTİK CENNET: ENDÜLÜS
-Türk Eğitim Derneğinin Kültür Gezisinden 2012-
Albayzín
Albayzín; Gırnata’nın olduğu gibi bırakılmış, tahrip edilmemiş bir mahallesi. Orta Çağ’dan kaldığı söylenen sokak taşlarıyla maruf… Mozaik gibi, küçük küçük. Bu taşlarla değişik çiçek motifleri yapılmış o daracık sokaklara.
Abdülkadir es-Sûfî bu mahallede bir cami yaptırmış: Granada Mosque. Meşhur Albayzín Mahallesi’nin siluetine uygun olarak özenle inşa edilmiş. Konumu da dikkat çekici: Elhamra’ya nazır, yokuş yukarı çıkarken şehrin eski hatırasına bakar gibi duruyor.
Biz, yani grubumuz, burada cuma namazını ve ikindi namazlarımızı cem ederek kıldık. Cami tıklım tıklımdı. Genç bir imam çıktı minbere; sarığıyla, cübbesiyle tam bir vakar içindeydi. Hutbeyi iki dilde verdi:
Hem Arapça hem İspanyolca. Namazdan sonra imam ile ayak üstü kısa bir sohbet ettik. Önce kendimizi tanıttık ve Abdülkadir es-Sûfî’yi sorduk, İspanya’daki Müslüman sayısını sorduk. Genç imam, sarığını şöyle bir düzelterek hafifçe gülümsedi ve “Hoş geldiniz kardeşlerim,” diyerek söze başladı:
“Sizleri burada görmek bizi sevindiriyor. Endülüs’e gelen her Müslüman, bize güç veriyor. Çünkü biz burada yalnızca namaz kıldırmıyoruz; bir medeniyetin hatırasını ayakta tutmaya çalışıyoruz. Bu camiyi biliyorsunuz, Abdülkadir es-Sûfî yaptırdı. 2003 yılında hizmete açıldı. Tam 500 yıl sonra Gırnata’da yeniden ezan okunur oldu. O yüzden burası sadece mescit değildir; kütüphanesiyle, eğitim odalarıyla, toplantı salonlarıyla küçük bir İslam merkezidir… Albayzín’e yakışacak şekilde, eski Endülüs mimarisine uygun olarak planlandı. Bizim için burası sadece bir binadan ibaret değil, bir nefes kapısıdır.”
Sonra, minarenin yanına doğru bakarak ekledi:
“Hutbeyi iki dilde vermemin sebebi de budur. Arapça konuşan kardeşlerimiz var burada ama çoğu cemaat İspanyoldur. Bizler, İslam’ı buraya yabancı bir din gibi değil, bu toprakların kayıp sesi gibi geri getirmek istiyoruz. Hem Arapça hem İspanyolca... Böyle olunca herkes kendini evinde hissediyor.”
Müslümanların sayısı ne kadar?
“Kesin sayı söylemek zor… Ama İspanya genelinde 2 milyonu geçtiğimizi biliyoruz. Gırnata’da da giderek artıyoruz. Fas’tan, Cezayir’den, Senegal’den, Latin Amerika’dan, hatta buralı gençlerden… Ama hâlâ yolun çok başındayız. Bu cami, 500 sene sonra yeniden başlayan bir hikâyenin ilk cümlesidir.”
Peki Abdülkadir es-Sûfî?
İmam derin bir nefes aldı ve devam etti:
“Allah ona rahmet etsin. Burayı kurarken hep şunu söylerdi: ‘Endülüs’ün sesi tamamen susmadı; sadece yeniden duyacak kulaklar arıyor.’ Biz de onun bıraktığı yerden devam ediyoruz. O kulakları arıyoruz. Her namazda biraz daha çoğalıyoruz. Dua edin, buralar tekrar İslam’ın güzel ahlakıyla dolsun.”
Sonra hafif bir tebessümle ekledi:
“Sizlerin ziyareti bile bize moral oluyor. Buraya gelen her Müslüman, bu caminin direklerine bir harf daha yazmış gibi oluyor… Kardeşlerinizi de getirin. Bizi buralarda yalnız bırakmayın.”
İmam bizi oldukça duygulandırdı. Mevla’m gayretinizi artırsın dedik ve oradan ayrıldık. Ayrılırken biraz alışveriş yaptık. Cami için para toplamıyorlar. Orada bir kutu var bağış yapacaksanız oraya atıyorsunuz. Caminin avlusunda hediyelik eşyalar alarak camiye katkıda bulunabiliyorsunuz. Ayrıca gözleme gibi yiyeceklerden ve oradaki içeceklerden de alarak katkılarınızı artırabiliyorsunuz.
Dile kolay, Müslümanlar 800 sene o coğrafyada kalmış ve medeniyet kurmuş. Sonra o medeniyetin eceli gelmiş ve tarih sayfasından silinmiş. 500 sene sonra Abdülkadir es-Sûfî isminde bir Hak dostu gelmiş ve o medeniyet, Albayzin’de küllerinden yeniden doğmuş…Allah yardımcınız olsun güzel insanlar…
İHRAM, MEKKE, UMRE, İSRAİLİYAT
İHRAM ELBİSE DEMEK DEĞİLDİR YASAK BÖLGEDİR
-Türk Eğitim Derrneğinin Kültür Gezisinden 2012-
Rüştü KAM
28.11.2025 TED/BERLİN
Saat 17.00’yi gösterdiğinde, Peygamberimizle vedalaşarak çoktan Mekke yoluna revan olmuştuk. Medine’nin hemen dışında, Zülhuleyfe denilen yerde ihrama girilmesi gerektiğini söyledi rehberimiz. Biz de kendisine, ihramın sadece “elbise”yle sınırlı bir kavram olmadığını düşündüğümüz için, “İhram giymeyeceğiz” yolumuza devam edelim dedik. Rehber bu sefer adeta çıldırdı. “Siz hangi şeyhin müridlerisiniz?” gibi küçümseyici ifadeler kullanarak bizi aşağılamaya çalıştı. Hatta işi daha da ileri götürüp, “Ben size Mekke’de hizmet etmeyeceğim, tavaf ettirmeyeceğim!” dedi. Küstü ve Mekke’ye varıncaya kadar da bizimle tek kelime konuşmadı.
Elbette kendisine, ihramın bizim anladığımız şekliyle ne demek olduğunu, meselenin sadece iki parça havludan ibaret olmadığını anlatmaya çalıştık; haram bölgeyi, canlıya zarar vermemeyi, kavga ve gürültüden uzak durmayı hatırlattık. Ama dinlemedi bile… Onu ikna etmek değildi derdimiz, en azından düşüncemize saygılı olmasını istiyorduk, ama onun ne dediğimizi anlamak gibi bir derdi de yoktu.
Bizce ihram; haram kılınan bölge ve o bölgenin ahlâkî kuralları demektiir. Yani orada “yeşile zarar vermemek, canlı öldürmemek, kavga-dövüş yapmamak”tır. Alt-üst iki havludan ibaret o kıyafet değildir. Bu yüzden, sadece şekle indirgenmiş olan o kıyafetin içine girmedik biz.
Çırılçıplak soyunuyorsunuz, sonra çıplaklığınızı iki havlu parçasıyla örtmeye kalkıyorsunuz. Altına kilot da giyemiyorsunuz; çünkü dikişli olduğu için yasak. Bu uygulamayı kefen benzetmesiyle açıklamaya çalışmak bize göre yerine oturmuyordu. Sıcakta oraya buraya uzanabiliyorsunuz, etrafta kadınlar da var… Ortaya çıkan manzara ne kadar da kötü.
Onun yerine beyaz bir pantolon ve beyaz bir fistan ya da gömlek giyseniz, güzel kokunuzu sürseniz, başınıza da beyaz bir örtü taksanız daha zarif ve daha derli toplu olmaz mısınız? Allah böyle bir şıklığı neden istemesin? O’nun bizim giysimizle ne derdi olabilir ki?
Mescitlere giderken temiz elbiselerimizi giymemizi, güzel kokular sürünmemizi isteyen bir Rabbin, burada —hem de 40–50 derecelik sıcakta— neden bizim neredeyse çıplak olmamızı istediğini anlamakta zorlanıyoruz…
Kanaatimizce ihram, İslâm öncesinde çıplak olarak Kâbe’yi tavaf eden Arapların o geleneklerinin, bugüne “uyarlanmış” bir devamı olmaktan öteye geçmez. Üstelik ihramlıyken “koku sürünmeyeceksin, dikişli giysi giymeyeceksin, kaşınmayacaksın” gibi yasaklar var. Bu yasakları çiğnerseniz cezası da hazır: Kurban keseceksiniz.
Bütün bunlar, bize göre, ibadetin ruhundan ziyade ekonomik bir düzeni besliyor gibi duruyor. Tıpkı Medine’deki “kırk vakit namaz” ısrarında olduğu gibi.
Üstelik Allah, sanki bu iki havlunun içindeyken temizlik ve bakıma adeta yasak (!) getiriyor. Biz bu yaklaşımın mantığını bir türlü kavrayamadık. Oysa biz, huzura güzel kokular sürünerek, temiz, derli toplu ve zarif bir hâlde varmamız gerektiğine inanıyoruz. Elli dereceye varan sıcağın altında terlememek mümkün değil. İhramlı olduğunuzda ise bu durum daha da sıkıntılı hâle geliyor; ter ve kir kokusuyla huzura çıkmış oluyorsunuz. Yolda, mola yerlerinde, oturup kalkarken de son derece uygunsuz ve rahatsız edici durumlarla karşılaşılabiliyorsunuz. Üstteki havlu düşerse neyse, fazla problem olmuyor; ama alttaki havlu düşerse gerçekten mesele büyüyor.
Kadınlar için ise durum farklı: Onlar dikişli elbise giyebiliyorlar. Bu da bize göre açık bir çifte standart… İki insansın, aynı ibadetin içindesin, aynı mekândasın, birine “yasak” olan şey diğerine serbest; zihnimizde cevaplanmamış sorular bırakıyor. Allah’ın çifte sıtandardı mı olurmuş?
Sonuçta Zülhuleyfe’den ayrıldık ve yolda uygun bir yerde yemek için şoförümüzle sözleştik. Rehberimiz artık bize tavrını koymuştu; bizimle konuşmuyor, her şeyi şoför üzerinden hallediyordu. Çölde akıp gidiyoruz…
Yol boyunca, dağların eteklerine serpiştirilmiş, simsiyah taşların arasına sıkışmış köyler gördük. Ne bir ağaç ne bir gölge ne de ferahlık taşıyan en küçük bir yeşil iz… Kavurucu sıcağın altında, taş yığınlarının arasında yaşayan insanlar… İçimizden şu sorular geçip durdu: Bu insanlar bu çıplak kayaların arasında nasıl hayatta kalıyor? Kim, hangi düzen, onları burada yaşamak zorunda bırakıyor?
Bir tarafta bir tane bile ağacı olmayan, yoksulluğun yüzüne çarptığı o köyler; öte tarafta küvette süt banyosu yapan Suud Krallığı… Bir tarafta gündelik hayatı “hayatta kalmak”tan ibaret olan insanlar; öbür tarafta lüksü ve israfı ibadetlerinin yanına iliştirenler…
Ve bütün bunların ortasında, ihramın dikişini, havlunun boyunu, kokunun hükmünü tartışan zavallı ziyaretçiler… Paradoks değil bu, resmen trajedi; hem de kutsal toprakların tam ortasında.
İhram, Kâbenin yanında da bırakmadı yakamızı;
Safâ ile Merve tepeleri arasında say yaparken, Karadenizli olduğunu şivesinden anladığımız ve bize müftü olduğunu söyleyen bir beyefendi önümüzü kesti, yaklaşıp bizi durdurdu:
“Bu elbiselerle say yapamazsınız; dolayısıyla say bölgesinden çıkmanız gerekir,” dedi.
“Bu elbiseler” dediği, beyaz bir fistan, bol kesim beyaz bir pantolon ve başımızda beyaz bir örtüydü. Oldukça da sert söyledi bunu, sinirliydi…
Raşit Tanrıverdi, “Biz yapıyoruz, oluyor; sen işine bak,” dedi ve yolumuza devam ettik. Kendisini de Allah’a havale ettik.
Biz Umre yaptık. Peygamberimizin İslâm’ı hayata nasıl hâkim kıldığını anlamaya çalıştık. Kâbe’yi ve Mescid-i Nebevî’yi, Arafat’ı ve Rahman Dağı’nı günah çöplüğü/mezarlığı olarak görmedik. Günahlarımızı oralarda bırakmayı da hiç düşünmedik. Allah kabul eylesin.
EBABİL, EBREHE, FİL ORDUSU
EBABİL’İN KUŞ OLMADIĞINI ANLADIK; MEĞER VOLKANİK PATLAMAYMIŞ
-Türk Eğitim Derneği’nin Kültür Gezisinden UMRE 2011-
RÜŞTÜ KAM
2911.2025 TED/BERLİN
Arafat Dağı’nın hemen yanı başında bir vadi var: Muhammes Vadisi. Ebrehe’nin ordusunun helâk edildiği yer olarak anlatılan vadi burası. Vadide dolaşırken, sanki taşların dili açılmış, çözülmüş de bize bir şeyler fısıldıyormuş gibi hissettik. Oradaki, toprağın üzerinde öylece duran, adeta fırında pişmiş gibi simsiyah kesilmiş taşlara baktığınızda, bir zamanlar şiddetli bir volkanik patlamanın yaşanmış olabileceğini anlamak hiç de zor değildi. Zaten o zeminde yürümeye bile zorlanıyorsunuz; ayağınızın altındaki her adım, sanki size “Burada sıradan bir şey olmadı” diye fısıldıyordu.
Buradaki olanlar evet sıradan şeyler değildi. Peygamberimiz’den önce gerçekleşmişti. Görüntüler burada başka bir ilahî müdahalenin izlerini taşıyor gibiydi.
Fil Suresi’ni de bu gözle yeniden okuyunca, Prof. Dr. Mikail Bayram’ın yorumuna hak vermemek mümkün değildi. Ebâbil’in ille de “kuş” olmak zorunda olmadığını gördük. Burada, çok büyük bir tabiat olayı gerçekleşmiş olabilir. Müthiş bir helâk sahnesi… İbretlik bir helâk tablosu… Âd ve Semûd kavimlerinin helakı gibi. Neden olmasın?
Mikail Bayram’ın Fil Suresi tefsirinde söylediği gibi, “ebâbil” kelimesinin aslında “bölük bölük, sürü sürü gelen şeyler” anlamına gelebileceğini; “siccil taşları”nın da volkanik patlamayla birlikte savrulan, yüksek ısıyla pişmiş taş parçaları olabileceğini anlıyoruz.
Böyle bakınca, Ebrehe ve ordusunun, gökten özel olarak gönderilmiş kuş sürülerinin gagalarından ve pençelerinden atılan taşlarla değil, Allah’ın kâinata yerleştirdiği tabiat yasaları çerçevesinde meydana gelen bir volkanik patlama sonucunda helâk edildiği ihtimali öne çıkıyor.
Kur’an, bu felaketi anlatırken hem ilahî müdahaleyi, hem de o müdahalenin tabiat içindeki izlerini birlikte bize gösteriyor olabilir. Mikail Bayram bu yorumuyla, olayı bütünüyle akıl dışı bir mucize anlatısından çıkarıp, hem vahyi hem tabiatı birlikte okumaya çağırıyor bizleri; biz de oradaki taşlara bakarken bu yaklaşımın yabana atılacak bir tarafının olmadığını ayne’l-yakîn gördük.
Amacımız, mucizeyi inkâr etmek değildir. Asıl sorun başka yerdedir: Her şeyi ve her olayı yalnızca “mucizelere” bağlamak, vahyin asıl amacını gözden kaçırmaktır. Bu yanlış yaklaşımın Müslümanları nasıl bir kaderciliğe sürüklediğini, aklı ve sorumluluğu nasıl gölgelediğini fark edebilmektir, mesele olan bu anlayıştır.
Yüzyıllar boyunca Müslümanların düşüncesinde, inancında her şeyi “gökten gelen kuşlara”, “görünmez güçlere” havale eden bir anlayış hâkim oldu. Aklı devre dışı bıraktı bu anlayış. Sebep–sonuç ilişkilerini küçümsedi. Tabiat hadiselerini okumayı gereksiz gördü. Ve bu hastalıklı anlayış, Müslümanlara çok şey kaybettirdi.
Dolayısıyla, tembelliklerinin, geri kalmışlıklarının temelinde bu anlayış yatıyor. Bu anlayış sayesinde “nasılsa Allah bir mucizeyle bizi kurtarır” türü sağlıksız bir anlayış doğdu. Beklentilerin arkasına gizleyen bir zihin yapısı oluştu.
Evet, biz o taşlara bakarken, aslında bu kaybın ağırlığını düşünüyorduk. Düşündükçe de insanın içi daha çok sızlıyordu.
Çünkü biliyorduk: Arayı kapatmak artık sadece teknolojiyle mümkün değildi. Zihniyeti değiştirmek gerekiyordu. Hem de köklü bir şekilde. Ve bunun da birkaç yılda, birkaç sloganla olmayacağını biliyorduk, fark ediyorduk.
Ebrehe, Mekke’yi istila etmek için filleriyle yola çıkmış büyük bir komutan. Böyle bir tehdit karşısında Abdülmuttalib’in orada öylece oturup işgali beklemesi akla da tarihin mantığına da uygun değildi. Üstelik o sırada Peygamberimiz henüz doğmamıştı; yani ortada “olağanüstü korunan özel bir şahsiyet” etrafında şekillenmiş bir liderlik sahnesi de yoktu.
Bu şartlar altında Abdülmuttalib’in, elindeki imkânlarla bir savunma hattı oluşturmuş olması, Mekke’yi ve Kâbe’yi korumak için bir direniş örgütlemesi çok daha mantıklı görünmektedir. “Kâbe Allah’ın evidir, onu O korur; ben develerimi almaya geldim” şeklindeki ajite edilmiş bir hikayenin sahnelenmesi ise, Abdülmuttalib gibi bir liderin şahsiyetine ve devlet başkanlığı vasfına pek yakışmamaktadır.
Koskoca bir kabile reisinin, şehrin ve Kâbe’nin işgal tehlikesi karşısında hiçbir askerî, siyasî, stratejik tedbir almadan sadece develerinin peşine düşmüş gibi resmedilmesi, hem tarihî gerçeklikle hem de liderlik ahlakıyla bağdaşmamaktadır.
Bu tür hikâyelerin, olayın gerçek zeminini gölgelediği; Kâbe’nin korunmasını da tamamen “mucizeye havale edilmiş pasif bir teslimiyet” gibi gösterdiği açıktır. Oysa akla ve sorumluluğa dayalı bir okuma, Abdülmuttalib’i de, Mekke’nin o dönemdeki direnişini de çok daha tutarlı bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır.
Sonuç:
Evet, Prof. Dr. Mikail Bayram haklıdır. Ebabil kuş değildir. Ebrehe Mekke'ye yaklaşınca orada volkanik bir patlama olmuş ve patlamanın etkisiyle göğe yükselen o taşlar(siccin)Ebrehe'nin ordusunu perişan etmiştir.
Ancak Ebrehe ve belirli sayıda asker kurtulup Yemen'e dönebilmişlerdir. Ebabili kuş olarak düşünürsek ve ağızlarıyla attıkları taşlarların Allah tarafından atıldığı düşünülürse ve askerleri "yenmiş ekin"e benzettiklerini varsayarsak; O zaman Allah'ın hedefleri ıskaladığını düşünmemiz gerekir ki; o da Allah'ın kemaline gölge düşürür...
PAPA 14.LEO TÜRKİYE' DE
PAPA’NIN TÜRKİYE ZİYARETİ ve ARKASINDA BIRAKTIĞI DEDİKODULUR
Rüştü KAM 30.11.2025 TED/BERLİN
Papa Türkiye’ye geldi ve gitti. Arkasında da gazete köşelerini, televizyon ekranlarını, sosyal medyayı günlerce meşgul edecek bir yığın dedikodu bıraktı. Kimileri, “1700 sene sonra neden geldi?” diye sordu; kimileri, “Trump’a ne tür sözler verildi?” ye odaklandı; kimisi, “Ruhban okulu açılacak mı?” tartışmasına kilitlendi; kimileri de, “Tala‘al-Bedru Aleynâ ilahisiyle neden karşılandı?” sorusuna takılıp kaldı.
Ama neredeyse hiç kimse şu temel soruyu sormadı:
Papa, 1700 sene sonra İznik’e (Bitinya’ya), yani Hristiyanlık tarihinin en kritik kavşaklarından birine neden geldi?
Papa’nın gelişiyle ilgili cevabı ben vereyim:
Papa, basit bir protokol ziyareti için değil, geçmişinin izini sürmek için geldi. Köklerinin peşine düştü; ilk ekümenik konsilin toplandığı, kanonik İncillerin tespit edildiği, teolojilerinin şekillendiği, kimliklerinin tarihî temellerinin atıldığı o coğrafyaya, İznik’e geldi. O, Hz. İsa’nın buyruğunun peşine takıldı da geldi:
“Hepsi bir olsunlar. Baba, sen bende, ben sende olduğum gibi onların da bizde bir olmalarını sağla; öyle ki dünya senin beni gönderdiğine iman etsin.”( Yuhanna 17:21- İsa’nın Birlik Duası)
Ben bu açıdan bakıyorum ve Papa’yı da Vatikan’ı da bu bilinçli tavırlarından dolayı alkışlıyorum. Çünkü kimlikli kalabilmek tam olarak budur: Köküne sahip çıkmak, hafızayı diri tutmak, geçmişini kutsamayı bilmek. Ancak o zaman gerçek anlamda kimlik sahibi olur, başın dik, alnın açık olarak dünya arenasında yürüyebilirsin. Gerisi laf-ı güzaf.
Garip olan ve asıl eleştirilmesi gereken, Türk halkının ve medyasının bu ziyarete bakışındaki yüzeysellik ve öz güvensizliktir. Biz neden kendi geçmişimizi inkâr ediyoruz? Neden tarihimizi küçümsüyor, hor görüyor, hatta ona küfrediyoruz? Papa Türkiye’ye geliyor, yapması gerekeni yapıyor ve gidiyor. Evet, yapıyor hem de en doğru, en tutarlı biçimde yapıyor: Kendi tarihini hatırlatıyor, köklerini yüceltiyor, hafızasını diri tutuyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Lozan’da elde ettiğimiz hakları korumak için benzer tarihî ve diplomatik ziyaretleri neden Batı Trakya’ya, Yunanistan’a yapamıyoruz? Neden kendi haklarımızı, kendi tarihî derinliğimizi savunma cesaretini gösteremiyoruz? Bu soruyu kimse sormuyor, sormaya da yanaşmıyor.
Papa ve Vatikan kendi tarihini kutsuyor; biz ise kendi tarihimize karşı yabancıyız. Hatta yabancılığı da geçtik, büyük bir kısmımız geçmişine karşı düşmanca bir dil kullanıyor. Maalesef, kendi tarihî şahsiyetlerine hakaret eden, kendi medeniyet birikimini hafife alan, kendi köklerine yabancılaşmış bir toplum hâline gelmişiz.
Papa’ya eşlik eden Hristiyan din adamlarının kıyafetlerine dikkat eden de pek yok. Hepsi kendi Hristiyan geleneğinin üniformasını giymiş durumda: Cüppeleriyle, takkeleriyle, külâhlarıyla, sembolleriyle oradalar. Kim oldukları, hangi geleneğin mensubu bulundukları, daha uzaktan göründükleri anda belli oluyor. Bu tutarlılıklarını ve temsil bilinçlerini gerçekten kutluyorum.
Bir de Papa ile aynı karede yer alan Diyanet İşleri mensuplarına bakın: Dar pantolonlu, kravatlı, “modern” takılmış, sözüm ona Avrupalı görünümlü bir profil…
Şimdi soruyorum: Sen mi Avrupalısın, yoksa karşında, geleneğinin kıyafetini gururla taşıyan o Hristiyan din adamları mı?
Sen kendi kimliğinden utanır gibi dururken, o kendi kimliğini simgeleyen kıyafetiyle dünyaya çok net bir mesaj veriyor. Ey bre gafiller, asıl sorgulanması gereken yer tam da burasıdır. Hadi sorgulasanıza…
Papa Anıtkabir’e gitmiş; bence gitmesi de yanlış değil. Diplomatik, sembolik ve tarihî bir jest yapmış oldu. İyi de yaptı. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken, bu ziyaretin bizim için ne anlam ifade ettiğidir. Papa sanki lisan-ı hâliyle, anlayana şunu söylüyor:
“Ben Katolik Hristiyan âlemini temsilen buradayım; sana şükranlarımı sunmaya geldim. Eğer sen olmasaydın, bugün Türkiye’de benim muhatabım bir ‘Halife’ olurdu. Halifeliği kaldırarak Hristiyan dünyasının önünü açtın. Var olasın! Bugün dünyada rahatça nüfuz kurabiliyorsak, İslâm coğrafyasının bu dağınık ve perişan hâlinde senin payın büyüktür.”
Yine lisan-ı hâl ile adeta şunu da ifade ediyor:
“Sen olmasaydın, Türkiye Latin alfabesine geçemeyecek, Türk halkı kendi geçmişinin şeref dolu tarihini okuyabilecekti. O zaman Osmanlı’nın insan hakları konusundaki yüksek standartlarını, inanç hürriyeti konusundaki hoşgörüsünü, farklı dinlere ve kültürlere gösterdiği saygıyı yeniden keşfedeceklerdi. Ve belki de o zaman bize özenmeyeceklerdi. Sağ olasın ‘Atam’, var olasın ‘Atam’; senin sayende bugün bu toprakların hafızasıyla bağı kopmuş bir nesil yetişti ki; işte ben buradayım.”
Hristiyan dünyası 1095 yılını unutmamış: O tarih, Birinci Haçlı Seferi’nin başlatıldığı tarihtir. Müslümanlara karşı büyük bir seferberliğin ilan edildiği, din ve kimlik üzerinden yürütülen küresel bir mücadelenin milatlarından biridir.
Çirmen Savaşı’nı da unutmamışlar. 800 kişilik bir birliğin 70.000 kişilik Haçlı ordusunu darmadağın ettiği o destansı karşılaşmayı hafızalarından silmemişler. Papa ve Batı dünyası, tarih hafızasında bu savaşı daima kritik bir kırılma olarak muhafaza ederken, ne yazık ki Türk halkının büyük kısmı bu savaşı bilmez.
Peki Türk halkına soralım:
“Çirmen Savaşı ne zaman oldu?”
Kaç kişi doğru dürüst cevap verebiliyor?
Ey bu toprakların geçmişinden koparılan acınasıca insanı! Sen otur ve önce kendi kendine yan. Gerekirse dizlerini döv. Saat kulelerinin kaçta durduğunu, kimlerin saatimize ayar vermeye çalıştığını tartışmadan önce, kendi iç saatine bak:
• Sen kimdin?
• Şimdi kimsin?
• Geçmişte ne yapıyordun, şimdi ne yapıyorsun?
• Dün kimsenin karşısında eğilmeyen bir medeniyetin mensubu iken, bugün kimin uşağı hâline geldin?
Bu sorularla yüzleşmeden, başkalarını eleştirme hakkını elde edemezsin.
Elbette şu soruları sorma hakkın var:
“Bu ziyarette ne tür tavizler verildi?”
“Arka planda hangi pazarlıklar yapıldı?”
Ama önce soru sorma hakkını elde etmen gerekir. Hafızasını kaybetmiş, tarihle bağını koparmış, kimliğini tüketim alışkanlıklarına indirgemiş bir toplum, çok yüksek perdeden soru sorsa ne olur, sormasa ne olur? Hadi oradan derler adama…
Öyle ‘Ben Müslümanım’ demekle Müslüman olunmuyor. Tıpkı “Ben milliyetçiyim” demekle tarihini bilmiş, “Ben muhafazakârım” demekle de bir değeri muhafaza etmiş sayılmadığın gibi…
Papa 1700 sene öncesine, İznik’e gidiyor; ruhen ve zihnen oraya bağlanıyor. Sen de 1700 sene öncesine gitmeye cesaret etmelisin önce. Kendi tarihinin dönüm noktalarına, kendi medeniyetinin beslendiği kaynaklara doğru bir yolculuğa çıkmalısın.
İznik’te o zaman kimler vardı? Kimlerle mücadele ettiler? O coğrafyada hangi fikrî, siyasî ve teolojik çatışmalar yaşandı? Bunları bilmeden bugünü nasıl okuyacaksın?
“İstanbul’da Latin serpuşu görmektense Müslüman sarığını görmeyi tercih ederim.” diyen Ortodoks Hristiyanları hatırla. Onlara sor:
“Sen neden böyle bir cümle kurmak zorunda kaldın? Hangi tarihî tecrübeler seni buna sevk etti?” de. Evet sor, böyle sor.
Sormaya cesaretin yoksa, zihninde şu yolculuğa çık:
1700 sene geriye git ve bu toprakların kurucu şahsiyetlerine kulak ver.
Süleyman Şah’a sor, Ertuğrul Bey’e sor, Osman Gazi’ye, Orhan Gazi’ye sor. Şeyh Edebali’ye sor. Onların dünyasında adalet, merhamet, izzet, vakar ve kimlik nasıl inşa edilmişti, onlardan öğren onları.
Bil ki, bu işler öyle yerde bulduğunu ölçüsüzce yemekle, göbek şişirmekle, son model arabalarla caddelerde fink atmakla olmuyor.
Kimlik; tüketim nesneleriyle değil, tarihî hafıza, ahlâkî duruş ve fikrî derinlikle inşa ediliyor.
Evet, ben bu ziyaretinden dolayı Papa’ya ve Vatikan’a tekrar saygılarımı sunuyorum. Çünkü bu ziyaret, az da olsa, Türkiye’de taşların yerinden oynamasına vesile olduysa, bu bile başlı başına önemli bir kazanımdır.
Sayın Papa; belki farkında olmadan bize şunu hatırlattınız, teşekkür ederim:
Kendi tarihinle bağ kurmadan, kendi köklerine tutunmadan, sadece modernliğin dış kabuğuna özenerek bir kimlik inşa edilemez.
Şimdi sıra bizde:
• Biz kendi İznik’imizi, kendi Çirmen’imizi, kendi tarihî hafızamızı yeniden keşfetmezsek;
• Kendi devlet büyüklerimize, kendi tarihimize, kendi ilim ve irfan önderlerimize kulak vermezsek;
• Kim olduğumuzu, nereye ait olduğumuzu, neyi niçin savunduğumuzu kendimize sormazsak…
Hiç kimseyi samimiyetle eleştirme hakkımız da olmaz, olamaz. “Bize niye böyle davranıyorlar?” deme lüksümüz de olamaz.
O hâlde önce kendimizle yüzleşelim, samimi olarak yüzleşelim, başımızı ayaklarımızın arasına alarak yüzleşelim;
Sonra, söz söylenmesi gerekenlere de dünyaya da olursa söyleyecek sözümüz, sözümüzü söyleyelim...
28 Kasım 2025 Cuma
HAFTANIN HUTBESİ RÜŞTÜ KAM
HAFTANIN HUTBESİ; “DİLSİZ BIRAKILMIŞ MAZLUM İÇİN AĞZINI AÇ”
Rüştü Kam
28.11.2025 TED/BERLİN
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.
أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.
Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı yoktur; Muhammed (sav) O’nun kulu ve elçisidir.
Aziz Müminler, sevgili kardeşlerim,
Dünyaya baktığımızda vicdanlarımızı zorlayan bir tablo görüyoruz. Gazze’de yıkılan evler, Doğu Türkistan’da susturulan diller, Arakan’da ateşe verilen köyler, Afrika’da açlığa terk edilen çocuklar… Ve çoğu zaman güç sahiplerinin hesapları uğruna, bu acılar görmezden geliniyor.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اِعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوٰى ﴾ (المائدة 8)
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.”
Peygamber Efendimiz (sav) de bize şu uyarıyı yapar:
« اتَّقُوا دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ، فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ »
“Mazlumun duasından sakının; çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.”
Tevrat’ta şöyle bir öğüt vardır:
Mişle / Süleyman’ın Meselleri 31:8
„Öffne deinen Mund für den Stummen, für das Recht aller Unglücklichen.“
“Sesini çıkar; dili susturulmuş mazlumun hakkını savun.”
İncil’de ise şöyle buyrulur:
Matta 22:39
„Du sollst deinen Nächsten lieben wie dich selbst.“
“Komşunu kendin gibi seveceksin.”
Görüldüğü gibi, vahyin ortak dili şudur: Mazluma sessizlik yakışmaz; hele Müslümana hiç yakışmaz.
Sevgili müminler,
Özellikle Almanya’da yaşayan Müslümanlar için bu hakikatler daha da önemlidir. Çünkü burada hem İslam’ın hem de ümmetin temsilcileriyiz. Bu çerçevede üç şey hayati derecede önemlidir:
1-Kimlik ve ahlâkı korumak (Müslüman olarak dimdik durmak).
Müslüman, kimliğinden utanmaz; onu kavga etmeksizin, kibirlenmeksizin üzerinde şerefle taşır. İslam’ı gizleyen, kendini değersiz gören bir duruş Müslümana yakışmaz. İş yerinde, okulda, sokakta; dürüstlüğümüz, sözümüzde duruşumuz, kul hakkı konusundaki titizliğimiz bizim en güçlü davetimizdir.
İncil’in şu cümlesi bu noktada anlamlıdır:
Matta 5:16
„Euer Licht soll vor den Menschen leuchten.“
“Işığınız insanların önünde parlasın.”
Bizim ışığımız; gösterişle değil, ahlâkla, nezaketle, çalışkanlıkla, dürüstlükle parlamalıdır.
2-Adaletin, mazlumun ve insan haklarının yanında yer almak.
Almanya’da yaşıyoruz; hukukun, insan hakları söyleminin, medyanın güçlü olduğu bir ülkedeyiz. O hâlde ırkçılık, İslamofobi, savaş suçları, işgal ve zulüm karşısında sessiz kalamayız. Bir şekilde sesimizi duyurmanın yollarını aramamız gerekir.
Tevrat’ın çağrısı nettir:
„Öffne deinen Mund für den Stummen…“
“Dilsiz bırakılmış mazlum için ağzını aç.”
Konuşmak; bazen bir imza, bazen bir yürüyüş, bazen bir mektup, bazen bir boykot, bazen de sadece açık ve net bir tavır demektir. Müslüman tavır koyandır. Müslüman beni sokmayan yılan bin yaşsın demez, diyemez.
Kur’an bize ölçüyü veriyor:
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِ ﴾ (المائدة 8’dan bölüm)
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun.”
Unutmayalım:
Müslüman olarak, bombayı üreteni destekleyip sonra da bombalanan kişi ve kişiler için gözyaşı dökmek tutarlı olmaz. Mümin, cüzdanıyla da vicdanıyla da adaletten yana tavır koyar.
3-Birlik, dayanışma ve duayı eyleme dönüştürmek gerekir.
Almanya’daki Müslümanlar olarak en büyük gücümüz birliğimiz olmalıdır. Mezhep, köken, meşrep, cemaat, siyasi görüş üzerinden kavga etmek Müslümanı küçültür. Müslümanlara karşı tavırlı olanların istediği tam da budur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا ﴾ (آل عمران 103)
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp ayrılmayın.”
Birbirimize sahip çıkmamız gerekir; camilerimizi, derneklerimizi, ailelerimizi dayanışma ve kardeşlik merkezleri hâline getirmemiz gerekir. Her işi Allah’a havale etmemeliyiz.
Dua elbette edeceğiz; ama dua, tembelliğin değil, eylemin ateşleyicisi olmalıdır.
Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:
« مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ »
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle; ona da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
O hâlde, sevgili kardeşlerim,
Kalbimizle buğz edip orada bırakmamalıyız; gücümüz nispetinde adım atan, tavır koyan, dayanışma üreten Müslümanlar olmalıyız.
Sevgili kardeşlerim…
Bazen insanlara ayet okursun, hiç duymamış gibi davranırlar. Hadis söylersin, kalplerine dokunmaz. Dünya yanar, mazlum feryat eder, zalim gülmeye devam eder… ama yine de kalpleri kıpırdamaz. Bugün tam böyle bir dönemin içindeyiz. İşte bunun için, size çok açık ve net bir şey söylemek istiyorum:
Eğer bir çocuğun cesedi ekranınıza düşüyor ve siz ekranı kapatıp kaldığınız yerden devam ediyorsanız, sizde bir şeyler eksilmiş demektir.
İbadetiniz eksik değildir…
Bilginiz eksik değildir…
Paylaşımınız da eksik değildir…
Eksik olan yüreğinizdir. Cesaretinizdir.
Sevgili kardeşlerim,
Allah bizi kuru bilgiyle değil, yukarıdaki göğü titreten bir vicdanla sınayacaktır. Çünkü Kur’an’ın emri çok açıktır:
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ
“Size ne oluyor da Allah yolunda, mazlumlar uğruna mücadele etmiyorsunuz?”
Bu ayet bugün bize soruluyor.
Bize soruluyor, yani Almanya’da rahat bir şekilde evlerinde yaşayan bizlere soruluyor;
çocuklarımız sıcacık odalarda uyurken, başka çocukların bedenleri enkazların altından toplanıyor; peki siz ne yapıyorsunuz? Bu soruya verecek cevabınız hazır mıdır?
Kardeşlerim…
Müslüman olmak sadece oruç tutmak değildir.
Müslüman olmak sadece namaz değildir.
Müslüman olmak sadece tesbih, ilahi ve slogan değildir.
Müslüman olmak;
Haksızlık karşısında ayağa kalkmaktır.
Duruşunu belli etmektir.
İyilik için risk almaktır.
Mazlumun yükünü taşımaktır.
Zalime “dur” diyebilmektir.
Hakkı, hak sahibinin yüzüne değil;
Zalimin gözüne söylemektir.”
Biz bugün bu cesareti yitirdiğimiz için dünya bu hâldedir.
Çünkü dünyada işlenen zulümlerin arkasında yalnızca zalimler yok…
suskunlar var.
duyup da görmezden gelenler var.
Bir de kalbi titremeyenler var.
Ve Allah onların hepsini görüyor.
Sevgili kardeşlerim,
Bu hutbeyi dinleyen her bir Müslüman şunu kendine sormalıdır:
“Ben mazlumun safında mıyım, yoksa rahatımın safında mı?”
Bu soru, insanı ya diriltir ya da süründürür.
Bu soruya doğru cevap veremeyen bir toplumun ne camisi ayakta kalır ne ailesi sağlam kalır ne de geleceği ışıkla dolar.
Kardeşlerim…
Bugün Almanya’da yaşayan Müslümanların taşıdığı sorumluluk, sadece belli bir cemaate, belli bir derneğe ya da bir millete ait değildir; bu sorumluluk topyekûn bütün ümmetin sorumluluğudur.
Çocuklarımızın imanını, kimliğini, ahlakını ve cesaretini bizden öğrenecekleri bir dönemdeyiz. Eğer biz sorumsuz olursak, onlar köksüz büyürler.
Eğer biz duyarsız olursak, onlar taş kalpli olurlar.
Eğer biz susarsak, onlar hiç konuşmazlar.
Cenab-ı Hak suskunları sevmez; dünyanın neresinde nefes alıyorsa orada adalet için nefes alanları sever.
Bu nedenle, kardeşlerim:
– Bugün bir adım atalım.
– Bir söz söyleyelim.
– Bir zulme karşı ses çıkaralım.
– Bir mazlumun elinden tutalım.
– Bir boykota destek verelim.
– Bir haksızlığa “hayır” diyelim. Hep beraber yapalım bunu.
Çünkü yarın Allah bize şunu soracak:
“Sen o gün neredeydin?”
Ve işte, kardeşlerim…
Bu soruya verecek bir cevabımız yoksa, asıl felaket dünyada değil, ahirette bizi bulacaktır.
Allah bizi bu soruya karşı mahcup etmesin.
Kalbimizi diriltsin, cesaretimizi arttırsın, adaletimizi korusun, mazlumun yanında sebat eden kullarından eylesin.
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ
Allah adaleti, iyiliği ve merhameti emreder.
Şimdi hep birlikte gönülden dua edelim:
Allah’ım…
Bize kimliğimizi koruyan, ahlâkıyla örnek olan, adaletten şaşmayan, mazlumun yanında duran bir iman nasip eyle.
Almanya’daki Müslüman kardeşlerimize birlik, dirlik, izzet ve basiret ihsan eyle.
Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Yemen’de, Afrika’da ve dünyanın her yerinde mazlumlara yardımını ulaştır.
Zalimleri durdur, planlarını boz, mazlumlara ferahlık kapıları aç. Amin…
13 Kasım 2025 Perşembe
İSLAM VE DÖRK EVLİLİK
KUR’AN’DA ÇOK EŞLİLİK İZNİ YOKTUR; ÇOK EŞLİLİK ŞARTLARA BAĞLI RUHSATTIR
Rüştü KAM
13.11.2025
Kur’an’ın çok eşlilik konusunda ne söylediği, uzun yıllardır hem akademinin hem de gündelik din tartışmalarının konusu olmuştur. Ne var ki pek çok değerlendirme, Nisa Suresi 3. ayetin yalnızca ilk kısmına odaklanmıştır; ayetin bağlamı, tarihsel koşulları ve Kur’an’ın genel aile tasavvuru göz ardı edilmiştir. Bu nedenle, “İslam çok eşliliği teşvik eder” şeklindeki yaygın kanaat, aslında metnin kendi bütünlüğüne ve Kur’an’ın tedricî düzenleme yöntemine aykırıdır.
Bugün ayete önyargısız veya tarafsız bir bakışla yaklaşmayı denediğimizde, Kur’an’ın çok eşlilik konusunda sunduğu model, sanıldığından çok daha farklı bir yere oturur.
Savaş Sonrası Toplumsal Travma: Ayetin Gerçek Zeminini oluşturur
“Nisa Suresi’nin çok eşlilikle ilgili düzenlemesi, Müslüman toplumun ciddi kayıplar yaşadığı Medine döneminin savaşlarla şekillenen ilk yıllarında; özellikle Bedir ve Uhud savaşlarının ardından ortaya çıkan ağır yetim ve dul kadın tablosunun belirlediği bir bağlamda nazil olmuştur. Bu dönemde:
• Çok sayıda kadın dul kalmış,
• Yetimler himayesiz kalmış,
• Ekonomik ve sosyal yapı sarsılmış,
• Miras ve nafaka mekanizmaları işlemez hale gelmiştir.
Bu tablo, modern anlamda sosyal devletin bulunmadığı bir ortamda toplumsal bir acil durum niteliği taşır. Kur’an’ın müdahalesi de tam bu noktada devreye girer: Amaç, birden fazla eş almayı teşvik etmek değil; yetimlerin ve dul kadınların korunması için o günün şartlarında işleyen bir hukuki çerçeve oluşturmaktır. Yedinci yüzyılı düşünelim. Orta Çağ Arap coğrafyasını.
Bu bağlam hatırlandığında ayetin yönü daha net anlaşılır: Bu bir aile politikası tasarımı değil, toplumsal bir yarayı sarmaya yönelik geçici bir sosyal düzenlemedir. Devrim niteliğinde bir düzenlemedir.
“İkişer, üçer, dörder…”: Teşvik Değil Sınırlandırmadır
Söz konusu ayetin ilk cümlesi sıkça gündeme getirilir:
“İkişer, üçer, dörder nikâhlayın.”
Bu ifade, çoğu kişi tarafından bir hak veya teşvik gibi okunur. Oysa bu, tarihsel formları incelendiğinde açık bir sınırlandırmadır. Zira Orta Çağ’da erkeklerin evlilik sayısına ilişkin hiçbir sınır yoktur. Kur’an, ilk kez, sınırsız evliliği ikişer, üçer, dörder diyerek sınırlandırmıştır. Yetki kamu otoritesine bırakılmıştır. Evlilik için yetkili kuruma müracaat edilecektir. O kurum da yaptığı araştırma sonucu o talibin çok eşliliğe uygun bir kişi olup olmadığına karar verecektir. Karar, adalet kavramı çerçevesinde şekillenecektir. Adalet için; ekonomik yeterlilik, yaş farkı, sevgi, kişinin karakteri göz ününde bulundurulacaktır…
Bundan daha da önemlisi ayetin devamındaki vurgudur:
“Eğer adaletsizlikten korkarsanız tek kadınla yetinin!”
Yetinin bir emirdir. Bu emri veren de Allah’tır. Ayetin asıl normatif yönlendirmesi bu cümlede yer alır. Adalet şartının yerine getiremeyeceği aşikardır. Bu tespit, teorik olarak toplumun tamamı için geçerlidir.
Adalet Şartı: Kur’an’ın Koyduğu Sınırdır
Kur’an yalnızca yönlendirme yapmakla yetinmez; sınırlandırmayı pekiştiren ikinci bir ayet daha ortaya koyar:
“Kadınlar arasında adaletli davranmaya —ne kadar isteseniz de— asla güç yetiremezsiniz.” (Nisa 4/129)
Bu ayet, birden fazla eşliliği teorik olarak mümkün kılsa da fiilen neredeyse uygulanamaz hale getirmektedir. Güç yetiremezsiniz diyen Allah’tır. Ben güç yetirebilirim derse birisi, Allah’ı bilgisizlikle suçlamış olur. Kur’an’ın hukuk mantığı açısından bakıldığında:
• Hüküm: Birden fazla eşliliğe kapı aralanır.
• Şart: Adalet zorunlu tutulur.
• Gerçek: Adaletin sağlanması insan gücünü aşar.
Sonuç olarak:
Kur’an’ın fiili yönelimi tek eşliliktir.
Bu yöntem Kur’an’ın diğer sosyal düzenlemelerde de kullandığı “tedricilik” ilkesinin tipik bir örneğidir. Şartların zorlamasıyla çok eşliliğe kapı aralanmıştır. İstismar edilmemelidir.
Kur’an’ın Aile Anlayışı
Kur’an, aile kurumunun temelini Rum Suresi 21. ayette şöyle tanımlar:
“Allah, eşlerinizle aranıza sevgi ve merhamet koydu.”
Bu yaklaşım, evliliği duygusal bütünlük, sadakat, karşılıklı güven ve sükûnet üzerine kurar. Bu değerler çok eşlilik pratiğinin doğası gereği zedelenmeye açık olduğundan, Kur’an’ın aile vizyonu tek eşlilikle uyumludur. Çok eşlilikle uyumlu değildir. Sınırları zorlamak Allah’a kafa tutmaktır…
Peygamberimizin Evlilikleri
Hz. Peygamber’in çok eşliliği de çoğu zaman yanlış bir delil olarak kullanılır. Oysa bu evliliklerin neredeyse tamamı:
• Toplumsal barışı koruma,
• Dul kadınları himaye etme,
• Kabileler arası düşmanlıkları giderme,
• Siyasi bütünlüğü sağlama,
gibi o döneme özgü toplumsal sorumluluklar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Nitekim Ahzab 50. ayette bu durumun Peygambere özgü olduğu açıkça belirtilir. Dolayısıyla bu örneklerin hüküm çıkarmak için kullanılması metodolojik açıdan hatalıdır.
Bugünün Dünyasında Çok Eşlilik
Tarihselcilik yaklaşımı, bir ayetin anlamını belirlerken hem niçin indiğine hem de bugün hangi şartlarda karşılık bulacağına bakmayı gerektirir. Savaş sonrası oluşan ağır sosyal tablo bugün mevcut değildir. Yetimlerin korunması kamu mekanizmalarıyla sağlanmakta; kadın ve çocuk haklarına ilişkin hukuki yapılar geçmişe kıyasla oldukça gelişmiş durumdadır.
Dolayısıyla çok eşlilik ayetinin inmesine sebep olan toplumsal bağlam ortadan kalkmıştır. Bunun doğal sonucu olarak hüküm, bugün ancak bağlamı açıklayan bir tarihsel tedbir niteliği taşır.
Sonuç
Kur’an’ın bütünsel yaklaşımı değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur:
• Çok eşlilik teşvik edilmemiş, sınırlandırılmıştır.
• Yetimlerin korunması amacıyla geçici bir tedbir niteliği taşır.
• Adalet şartı getirilmiştir. Nisa 129’un hükmüyle adaletin sağlanması imkansızdır.
• Kur’an’ın aile vizyonu sevgi, merhamet ve sükûnet ilkeleri üzerine kuruludur.
• Bu değerlerin doğası gereği tek eşlilik Kur’an’ın normatif aile modelidir.
Bugün yapılması gereken, ayetin indiği tarihsel zemini bilerek, Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet ve merhamet merkezli aile anlayışını günümüzün toplumsal gerçekliği içinde yeniden okumaktır.
Kur’an’ın aile kurumuna yönelik temel mesajı ise her zamankinden daha açıktır:
Adaletin, sevginin ve merhametin olduğu yerde aile vardır.
Bu modelin doğal formu ise tek eşliliktir. Çok eşlilik değildir.
11 Kasım 2025 Salı
İTHAL DAMAT VE İTHAL GELİN
HAFTANIN HUTBESİ
İTHAL GELİN VE İTHAL DAMAT:
AİLE, KUL HAKKI VE MÎSÂK-I GALÎZ
Rüştü KAM
14.11.2025 Berlin/Ted
Aziz Müminler,
İlerde literatüre girecek olan bir kavram kullanıyoruz Almanya’da; “ithal gelin” ve “ithal damat.” Türkiye’den Almanya’ya getirilen damatlar ve gelinler için kullanılan bir kavram. Elbette insanların yuva kurma hakları vardır, teşvik de edilir evlilikler. Ama bunların evlilikleri sıkıntılara yol açıyor.
Evlilik; ırk, dil, din, millet ve coğrafya farkı gözetmeksizin iki insanın helal bir yuva kurma iradesidir ve Allah evliliği teşvik eder. Ancak bazı evliliklerin sağlıklı bir tanışma, güven, ailenin rızası ve sorumluluk bilinci üzerine kurulmadığı; “başlık parası”, “menfaat evliliği” ya da “kaçış yolu arama” gibi sebeplerle gerçekleştiği de acı bir gerçektir.
İşte bu noktada, Almanya’da bazı evliliklerin sonuçları çoğu zaman hüzünlü hikâyelerle karşımıza çıkmaktadır. Nice kızlarımız gurbet ellerde zorluklara sürüklenmekte, nice delikanlılarımız ise tanımadıkları kültürlerin içinde istismar ve mağduriyetin öznesi hâline gelmektedirler. Sevincin yerini pişmanlıklar, huzurun yerini de kırgınlıklar almaktadır.
Bugün hutbemizde bu meselenin aileyi, toplumu ve bireyi nasıl etkilediğinin üzerinde duracağız ve nerede hata yapıldığına ve nelerden sakınmamız gerektiğine dikkat çekeceğiz. Rabbimizin bize emanet ettiği aile kurumunun korunması için nelere ihtiyacımızın olduğuna hep birlikte göz atacağız.
Aziz Müminler!
Allah Teâlâ evliliği insan hayatının temeline yerleştirmiş, onu “huzur, sevgi ve merhamet” üzerine kurmuştur. Buyruk şöyledir:
“Sizin için kendilerinde huzur bulacağınız eşler yaratması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm 30/21)
Ve yine Kur’ân, evlilik sözleşmesini “mîsâk-ı galîz” yani ağır, sorumluluk yüklü bir akit olarak tanımlar. (Nisâ 4/21)
Mîsâk-ı galîz ifadesi, evliliğin bir oyun, bir heves, bir çıkar aracı değil; Allah katında mesuliyet doğuran şerefli bir sözleşme olduğunu göstermektedir. Önemlidir.
Kardeşlerim!
Almanya’da Müslüman toplumumuzun karşı karşıya olduğu acı bir gerçek vardır:
Kanayan bir yaramızdır. İthal Gelin ve İthal Damat betimlemesi.
Bu büyük bir meseledir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Birbirinizin mallarını ve haklarını haksız yollarla yemeyin.” (Bakara 2/188)
Hak sadece mal değildir; bir insanın duygusunu, emeğini, sadakatini, emanetini suistimal etmek de hak gaspıdır.
Muhterem Cemaat!
Türkiye’den bir kız ve damak bulmak yanlıştır. Bu yanlışlığın kurbanlarına İthal gelin–ithal damat diyoruz. Bu yanlışlığın arkasında gelin ve damattan ziyade aileler vardır. Kültürel uyumsuzluklar, kısa sürede gerçekleşen boşanmalar, ekonomik beklentiler, psikolojik sarsıntılar, kimlik bunalımına giren çocuklar, kırılan gönüller ve dağılan yuvalar bu yanlış kararların alınmasına vesile olan ailelerin eseridir.
Yanlış kurulan bir evlilik sadece iki kişiyi değil, iki aileyi ve toplumun güven dokusunu da yaralar. Almanlar bu konuda şöyle derler:
“Vertrauen kommt zu Fuß und geht zu Pferd.”
(Güven adım adım gelir ama dört nala gider.)
Değerli Müslümanlar!
Kur’ân’ın nikâh öğretisi çok nettir:
Nikâh özgür iradeyle yapılmalıdır.
İcap ve kabul, yani tarafların açık ve gönüllü rızası esastır. Bu evliliklerin tamamen gönül rızasıyla yapıldığına inanmak oldukça zordur.
Dolayısıyla özgür iradeyle yapılmayan, taraflardan birinin gönülsüz olduğu kabuller sıkıntı doğurur. Doğuruyor da zaten.
Aziz Cemaat!
Aile, toplumun çekirdeğidir. Evlilik, sadece iki gencin kararı değil; iki hanenin, iki kültürün, iki hayatın birleşmesidir. Bu nedenle evlilik konusunda aileler de büyük sorumluluk taşırlar.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi koruyun.” (Tahrîm 66/6)
Aileler, evlilik kararlarını kendileri vermemelidir, kimler evlenecekse onlar vermelidir. Onları da acele etmemeleri konusunda aileler uyarmalıdırlar. Gençlerin birbirlerini tanımaları gerekir, çıkar evliliği yapmamaları gerekir aileler bu tür evliliklere göz yummamalıdır. Aileler çocuklarına doğruluk ve sorumluluk konusunda rehberlik etmelidirler.
Friedrich Schiller’in şöyle der:
„Drum prüfe, wer sich ewig bindet,
Ob sich das Herz zum Herzen findet!“
“Kim ömür boyu bağlanacaksa iyice düşünsün;
Yürek, yüreğe uyuyor mu, önce ona baksın.”
Şüphesiz bu söz Kur’ân’ın hikmetiyle de uyumlu bir sözdür.
Kıymetli Müminler!
Evlilik bir emanettir.
Emanete ihanet, kişinin hem Allah katında hem insanların yanında hesap vereceği ağır bir suçtur.
Gelin, evliliği çıkar aracı değil, ibadet bilinciyle ele alalım.
Gelin, gizlilik değil şeffaflık; keyfîlik değil sorumluluk, heves değil sadakat üzerine yuva kuralım.
Ve unutmayalım: “Ehrlich währt am längsten.”
(Dürüstlük en uzun ömürlü olandır.)
Şunu da unutmayalım ki evlilik sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın ortak değeridir. Sadakat ve güven, bütün ilahî mesajların ortak emridir. Nitekim İncil’de de şöyle buyrulur:
„Die Ehe soll von allen in Ehren gehalten werden, und das Ehebett soll unbefleckt sein; denn Unzüchtige und Ehebrecher wird Gott richten.“ (İbraniler (Hebräer) 13:4)
“Evlilik herkes tarafından saygıdeğer tutulmalı, evlilik yatağı lekesiz olmalıdır; çünkü Allah fuhuş yapanları ve zina edenleri yargılayacaktır.”
Bu ayetin güçlendirdiği mesaj şudur:
Evlilik kutsaldır, korunmalıdır.
Sadakat ihlali, sadece sosyal değil manevî bir suçtur.
Allah, aileyi yıkan davranışları asla hafife almaz.
Aile, sadakat ve kul hakkı, insanlığın ortak emanetidir.
Bu kadar açıklamadan sonra, gelelim ithal gelin ve ithal damat meselesine.
Aziz kardeşlerim,
Dilini, kültürünü, alışkanlıklarını bilmediğiniz gelini ya da damadı, sırf bir akrabanın sözüyle, bir tanıdığın yönlendirmesiyle Türkiye’den getiriyorsunuz. Türkiye’den bakıldığında Almanya cazip göründüğü için hem gelin hem damat açısından buraya gelmek büyük bir fırsat gibi algılanıyor. Ne yazık ki işin derinliği düşünülmeden, geleceği hesap edilmeden bu evliliklere onay veriliyor. Ve bu acele kararı en çok da anne babalar veriyor.
Ama Almanya’ya gelince işin rengi değişiyor.
Kayınvalide, gelin ve damat daha adımını atar atmaz başlıyor baskı kurmaya. Sanki eve gelin değil, bir hizmetçi getirilmiş gibi davranılıyor. Daha yeni yuva kurmuş gençlerin üzerine yükleniliyor; gelin de, damat da aşağılanıyor, baskı altında tutuluyor, adeta köleleştiriliyorlar.
Hele ithal gelin getiren damadın burada önceden bir ilişkisi varsa, o evlilik çok daha erken çöküyor. Türkiye’den damat getiren kız için de aynı vefasızlık geçerlidir; terk edilme, örselenme, hayal kırıklığı…
Kültür farkları da cabası.
Bu farklar zamanla tarafları yıpratıyor, yoruyor, tüketiyor. Birçok evlilik birkaç ay içinde ya da bir kaç yıl içinde son buluyor. Olan, nice umutlarla buraya gelen ithal gelinlere ve damatlara oluyor.
Erkekler yine bir şekilde bir yol bulabiliyorlar ama özellikle kadınlar büyük sıkıntı yaşıyorlar. Hele ortada bir de çocuk varsa, o annenin dünyası bir anda kararıyor; hayalleri yıkılıyor, geleceği belirsizleşiyor.
Ben buradan ailelere sesleniyorum:
Bu problemlerin çoğu sizin aceleciliğinizden, ısrarcı tavırlarınızdan ve gerçekleri görmezden gelişinizden kaynaklanıyor.
Sırf “evlensin de kurtulayım” diye çocuklarınızı bilmedikleri topraklardan insanlarla evlendirmeyin. O masumların hayatıyla oynamayın. Bu iş vebaldir; Allah katında da, kul katında da hesabı ağırdır.
Elbette mutlu olan ithal gelinler, ithal damatlar vardır. Ancak istisnalar üzerinden konuşarak geneli görmezden gelemeyiz. Ben burada gerçeğin ağırlığını dile getiriyorum; yaşanan sıkıntıların fotoğrafını çekiyorum. Bir yuva kurmak kolay değildir. Bir insanı başka bir coğrafyadan getirip bir hayata dahil etmek, sandığınız gibi basit bir iş değildir. Bu mesele kader meselesidir. Çocukların, torunların, gelecek nesillerin hayatını şekillendiren bir meseledir.
Bir de dinin yanlış anlaşılmasından doğan bir sıkıntı var. Bu, özellikle kızlar söz konusu olduğunda yaygın bir kanaattir. Müslüman bir erkek, Müslüman bir kadınla evlenebildiği gibi Hristiyan bir kadınla da evlenebiliyor; Mâide Suresi’nin beşinci ayeti bu konuda açıktır. Ancak yaygın anlayışa göre Müslüman bir kız yalnızca Müslüman bir erkekle evlenebilir; Hristiyan bir erkekle evlenemez. Dini hassasiyeti olan insanlar bu noktaya dikkat ediyorlar. Böyle olunca Müslüman erkeğin seçenekleri oldukça genişlerken, Müslüman kadının seçenekleri tek ihtimale kadar daralıyor.
Seçeneklerin sınırlı olması nedeniyle aileler ve kızlar, ister istemez Türkiye’den bir eş arayışına yöneliyor. Zoraki ya da mecburiyet kokan evliliklerin önemli bir kısmı da bu şekilde gündeme geliyor; böylece “ithal damat” meselesi ortaya çıkıyor. Kız iyi niyetli ve sabırlı ise, belli sıkıntılar aşıldıktan sonra evlilik rayına oturabiliyor; iyi niyet ve sabır yoksa, birkaç ay içinde herkes kendi yolunu çiziyor. Menfaat merkezli kurulan evliliklerin ise uzun soluklu olmadığı görülüyor. Tam da bu noktada, Mâide Suresi’nin beşinci ayetine bir kez daha bakmak gerekiyor:
“Bugün size bütün iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Ehl-i kitabın yiyeceği size helâl, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. İffetinizi korumanız, zina etmemeniz, gizli dost edinmemeniz şartıyla ve mehirlerini verdiğiniz takdirde hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları size helâldir.” (Mâide 5/5)
Bu ayette “kadınlar Ehl-i Kitap erkeklerle evlenemez” diye bir yasak yoktur. Kur’an’ın mütakabiliyet ilkesi gereği kızlarımız da Ehl-i Kitap bir erkekle evlenebilir. Müslümanların bu yanlış anlayıştan dönerek kızlarına gerçekçi bir seçenek sunmaları gerekir. Bu yaklaşım hem Allah’ın iradesine uygundur hem de içinde bulunduğumuz fiilî duruma karşılık geldiği için kızlarımızın hayat alanını genişletecektir. Böylece Türkiye’deki erkekler de “ithal damat” olmak zorunda kalmayacaklardır.
Sevgili Müminler bir de Sahtekârlar var
Aile birleşimi yoluyla Almanya’ya gelebilmek için Türkiye’de eşini boşayıp, Almanya’da başka biriyle nikâhlanıyor — bu bir sahtekârlıktır. Evlilik hukukunu, dinî hükümlerin ciddiyetini ve insanların güvenini istismar eden bu davranışlar sadece bireysel bir hata değildir; aile kurumunu zedeler, çocukları savunmasız bırakır ve toplumun güvenini sarsar. Böyle davrananlar hem hukuka hem de ahlâka karşı büyük bir haksızlık yapmaktadırlar. Bu, düpedüz sahtekârlıktır hem hukuka hem de Allah’ın hukukuna karşı ağır bir ihlaldir ve kesinlikle kınanmalıdır.
Dua
Allah’ım!
Bizi ailede doğruluk, sadakat ve emanet bilinciyle yaşayan kullarından eyle.
Evliliklerimizi huzurla, evlatlarımızı hayırla, yuvalarımızı bereketle doldur.
Bizleri kul hakkından uzak eyle.
Nesillerimizi hidayet ve ahlak üzere daim kıl.
Âmin.
8 Kasım 2025 Cumartesi
KELEBEK CUMHURİYETİ
TÜRK EĞİTİM DENEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN BİR KESİT: KELEBEK CUMHURİYETİ
RÜŞTÜ KAM
Kelebeğin hikâyesi, dışarıdan bakınca hafif duran bir ömrün aslında ne kadar ağır bir yolculuk sürecinden geçtiğini anlatır. Yumurtayla başlar her şey; küçücük, sessiz bir başlangıç. Sonra o yumurtanın içinden, hayata tutunmak için bir kurtçuk çıkar. Ne sığınacağı yer bellidir ne de kaderi. Yaprağın üzerinde açlıkla, saklanmayla, hayatta kalma telaşıyla sürer gider günleri. Çünkü o bilir ki; hayat üç günlük bir uçuştan ibaret de olsa yaşamaya değer.
Tırtıl, bazen bir kuşun gölgesinden korkup kaçar, bazen rüzgârın sesinden korkup saklanır. Büyür, yorulur, durur… Sonra kendine bir koza örer; karanlığın içine kapanır. İşte o kozanın sessizliğinde başlar gerçek mücadele: Etini karanlığa teslim ederken kanadını ışığa hazırlar. Sancı vardır bu dönüşümde, sızı vardır. Ama o bilir ki; acı, yolculuğun bir parçasıdır.
Ve sonra… Kısacık bir ömrü süslemek için, kanadını dünyanın rengine boyayarak çıkar karşımıza. Üç gün için bunca çaba; üç gün için bunca emek. Yine de pes etmez, doğasına küsmek nedir bilmez. Çünkü kelebek bilir ki o üç gün, bir ömrün en hak edilmiş nefesidir.
Bu yüzden ibretliktir kelebek: Yaşamın uzunluğuyla değil, dönüşmeye razı oluşuyla ölçüldüğünü hatırlattığı için.
Polonezköy’den İstanbul’a giderken, yolun solundaki yeşilliklerin arasından birden çıkıverdi karşımıza kelebek çiftliği. Randevumuz vardı; kapıda oyalanmadık. Görevliler bahçeye buyur ettiler. Şehrin uğultusu burada sanki kenara çekilmiş, nefes aralığı bırakmıştı. Çimenlerin üzerindeki ahşap masalarda oturuyoruz, yere uzananlar da var. Hemen çaylar geldi. Görevli bayan bu arada çiflik hakkında da kısaca bilgi verdi. Hafta içi ağırlıklı olarak İstanbul ve çevre illerden gelen okul gruplarını misafir ederlermiş çiftlikte. Hafta sonları da ise hem zengin kahvaltı menüsüyle hem de geniş yeşil alanıyla aileleri çekiyormuş kendine. Şehirden neredeyse tamamen izole bir ortam, kurumsal etkinlikler ve kır düğünleri için de bölgenin en çok tercih edilen mekânlarından biriymiş.
İnce belli bardaklarda çaylarımız dumanlanırken, Polonezköy’ü bir kez daha tarttık içimizde: Dar yollarını, ahşap evlerini, o yılların hafızası Częstochowa Meryem Ana Kilisesini ve Osmanlı hoşgörüsünü … Çayın etrafında muhabbet koyulaşmıştı ki; zarafeti yüzünden taşan genç bir hanımefendi yanımıza gelip “hazırsanız içeriye buyurun, kelebekler sizi bekliyor” dedi. O an, bahçenin dinginliğinden kelebeklerin renkli dünyasına açılan kapı aralandı ve merakla içeri adım attık. Hemen sunum başladı:
“Ülkemizde tek, Avrupa’da ise sayılı örneklerden biridir, İstanbul Kelebek Çiftliği. Çiftlik, kimya öğretmeni Çiğdem Ünlü ile akademisyen Nafiz Ünlü ’nün, çocukların doğayla barışık büyüyebileceği bir mekân hayaliyle 2014’te kurdukları bir dünyadır. Bugün burada yaklaşık yirmi nadir tropikal tür yaşıyor. Bulunan en eski kelebek fosillerinin 50 milyon yıl önceye dayandığı göz önüne alınırsa; kırılgan görünümlerine rağmen ne kadar köklü bir geçmişe sahip oldukları anlaşılır. Ne var ki daralan yaşam alanları, bugün pek çok türün geleceğini tehlikeye atıyor.
Çiftliği kurarken Ünlü çiftinin amacı, kelebeklerin doğal yaşamını korumakmış. Türlerin yok olmasını engellemek, insanlara da doğayı tanıma fırsatı sunmak istemişler.
Buradaki kelebekler doğadan toplanmıyor; dünya genelindeki çiftliklerde özel olarak üretiliyor. Böylece hem doğal ekosistem zarar görmüyor hem de üretimin yapıldığı köylerde yaşayan insanlar için önemli bir gelir sağlanmış oluyor.
Kelebekler, doğanın en güzel ve en zarif yaratıklarındandır. Dünyada boyları 1,5 ila 30 santimetreye ulaşan yaklaşık 200.000 kelebek türü vardır. Kelebekler hakkında en çarpıcı olan, ömürlerinin büyük kısmını tırtıl olarak geçirmeleridir. Bahçelerde sürünen, yaprakların arasında saklanan; kimi zaman bir kuş dışkısına ya da solgun bir yaprağa benzeyen bu küçük canlılar, kısa süre sonra kâğıt inceliğinde kanatlara sahip rengârenk bir mucizeye dönüşür. Ama bu değişim, dışarıdan göründüğü gibi acısız ve dertsiz değildir. Kelebeğin hikâyesi, hayatta kalmanın hikâyesidir aslında. Yumurtadan çıkan küçücük bir tırtılın, türlü tehlikeler ve düşmanlar arasından sıyrılarak kelebeğe dönüşmesi doğanın en büyük mucizelerindendir. Tüm bu mücadelenin ödülü ise çoğu tür için yalnızca birkaç gün süren renkli bir uçuştan ibarettir.
Belki de bu yüzden hayranız kelebeklere; yalnız hafifliklerine, renklerine değil. O narin kanadın ardında saklanan acıya, sabra; bunca sancıya rağmen üç günlük hayat için kurtçuktan kelebeğe dönüşmeye razı oluşlarına. Kısacık ömürlerine karşın bıraktıkları o uzun nefese.”
İnsan, kendi hayat mücadelesini de o kurtçuğun serüveninde görmelidir. Kabuğunu kırmakta zorlanır tırtıl, sonra bir bakar ki; zaten uçmak için yaratılmış ve uçar. Ama bu uçuş için mücadele şarttır. Hem de kabuğunu çatlatma pahasına. Kelebeğin dünyası işte böyledir, ibretlik: Kimine lüzumsuz görünen bu üç günlük kısa ömür için çekilen o kadar sancı, kabuğu yararken duyulan o tarifi mümkün olmayan acı, onu kısa da olsa çıkacağı yoldan alıkoyamaz. Yumurtadan tırtıla, kozadan kanada durmadan yürüyen kelebeğin direnci insanı hayran bırakır. Ve kulağımıza en çok unuttuğumuz şeyi fısıldar: Umudu. Değişmek mümkündür — hem de acıların içinden geçerek.
Kelebek bahçesinde dolaşırken, hafifçe duyulabilen kanat seslerinin arasında bir kelebek gelip elime kondu. Ne ürktü ne de kaçtı. Arkadaşlar o kadar insanın içinde kelebeğin beni seçmesini olmayan kerametime yordular.
İşte böyle, o kelebeğin kanadında hafifçe sürüklenen bir hatırayla İstanbul’a doğru yola koyulduk. Kelebek cumhuriyetiyle vedalaşarak...
18 Ekim 2025 Cumartesi
VATANINA VE MİLLETİNE AŞIK BİR MİLLET: ALMANLAR
-Kendi vatanına ve milletine âşık bir halk tanıyorum: Almanlar. Onlar için vatan sevgisi nutuklarda yankılanan bir söz değil, sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bir sorumluluktur. Disiplin, dürüstlük ve çalışkanlık, karakterlerinin özünü oluşturur-
Rüştü Kam
2025 Ekim 18/ Berlin
Savaşın ardından yıkılmış şehirlerde, bombalanmış fabrikalarda, taş taş üstünde kalmamış meydanlarda bir halk yeniden doğdu. 1945 sonrasında Almanya, küllerinden doğan bir ülke oldu. Kadınlar ellerine kürek, kazma alıp enkaz kaldırdı; o kadınlara “Trümmerfrauen” dediler. Erkekler savaşın acısıyla, kadınlar yokluğun yüküyle mücadele etti. Tarlalarda patates ektiler, azla yetindiler ama şikâyet etmediler. Açlığı tanıdılar, ama açlıktan dolayı haysiyetlerini yitirmediler.
O yıllarda Alman halkı, devleti için, milleti için sabretti. Devlete isyan etmedi; devlete omuz verdi. Çünkü bilirlerdi ki devlet, milletin en büyük ortak emeğidir. Bir Alman, “benim devletim” demekten gurur duyar; çünkü o devlete eliyle, alın teriyle katkıda bulunmuştur.
Onların hayat felsefesi şu birkaç, sade ama derin atasözünde saklıdır:
• “Ordnung ist das halbe Leben.” (Düzen hayatın yarısıdır.)
• “Ohne Fleiß kein Preis.” (Emek olmadan ödül olmaz.)
• “Ehrlich währt am längsten.” (Dürüstlük en uzun ömürlü yoldur.)
• “Wer die Pflicht hat, hat auch das Recht.” (Görevi olanın hakkı da vardır.)
• “Nach Regen folgt Sonnenschein.” (Her yağmurdan sonra güneş doğar.)
Bu sözler, sadece duvarlarda yazılı değil; her Alman’ın gündelik hayatında yaşar. Bir kafeye oturduğunuzda, kahvenizle birlikte fişiniz de gelir. Vergi gizlenmez, aksine bir vatandaşlık onurudur. Çünkü bilirler ki “vergi vermek vatana hizmettir.” Kimse “faturasız şu kadar olur, faturalı bu kadar” demez; çünkü bu anlayış, bir ülkenin düzenine kastetmektir.
Bir yanlış gördüklerinde “bana ne lazım” demezler; hemen yetkiliyi ararlar. Çünkü bilirler ki adalet, sessiz kalındığında değil, korunmak istendiğinde büyür. Kanun karşısında herkes eşittir: Bir bakan da, bir işçi de.
Siyasetleri de bu ahlâkla örülüdür. Partiler çekişir ama birbirlerini düşman değil, devletin farklı yüzleri olarak görürler. Muhalefettekiler bile devleti zayıflatmak yerine güçlendirecek projeler üretir. Çünkü hepsinin ortak gayesi birdir: Almanya’nın iyiliği.
Geçmişle Yüzleşmek, Ahlâkla Kalmak
Almanlar geçmişleriyle yüzleşirler; ama küfretmeden, kin üretmeden, hukuku ve ahlâkı rehber edinerek. Okullarda hatayı saklamazlar, anıtlarda unutturmazlar, mahkeme kararlarında şahsîleştirmezler. “Suçu kutsamak” da “milleti aşağılamak” da onların usulü değildir. Tarihî yanlışları inkâr etmeden, bugünü kirletmeden konuşurlar; geçmişi istismar etmeden, geleceği bozmayacak bir dil kurarlar. Böylece hafızayı korur, haysiyeti de korurlar.
Alman halkı okuyan bir halktır. Gazeteyi eline almak, bilgiyle güne başlamak demektir. Kitap raflarında tarih, felsefe, bilim ve sanat yan yanadır. “Lesen ist Denken mit den Augen” (Okumak, gözlerle düşünmektir) derler.
Ve o okuma kültürü, yüzyıllar boyunca Goethe’nin hikmetini, Kant’ın aklını, Marx’ın toplumsal çözümlemesini, Bach’ın ahengini, Beethoven’in derinliğini doğurdu. Bu topraklarda bilgi, emekle birleşti; düşünce, ahlâkla yoğruldu. Tesadüfen değil, çalışarak, düşünerek, sabrederek bir medeniyet kurdular.
Sokakları temizdir; çöplerini ayrıştırırlar, suyu israf etmezler. Çünkü çevreyi korumak sadece ekolojik değil, ahlâkî bir sorumluluk olarak görülür. Temizlik onlarda bir alışkanlık değil, bir inançtır.
Ve en önemlisi: Onlar kadirşinas bir millettir. Devletine sadık, emeğe saygılı, başarısını başkasıyla paylaşabilen bir toplum. Açlığı unutmamış, tokluğun kıymetini bilmiş bir halktır. Bugün Almanya zenginse, bu zenginlik lüksle değil, sabırla ve ahlâkla inşa edilmiştir.
Bizim kültürümüzde;
“Emek olmadan yemek olmaz”,
“Taş yerinde ağırdır”,
“Dost acı söyler” gibi sözler vardır. Alman halkının duruşu, bu atasözlerinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Belki bizim için asıl ders budur: Slogandan çok, davranışla vatansever olmak; şikâyet etmektense katkı sunmak; ve devleti eleştirmek yerine, onu yaşatacak ahlâkı inşa etmek.
Çünkü bir milletin büyüklüğü, ordusunun gücüyle değil, ahlâkının derinliğiyle ölçülür. Ve Alman halkı, bu derinliği çalışarak, sabrederek, dürüst kalarak göstermiştir.
Kurumlara Saygı, Adalete İman
Almanlar din adamlarına saygılıdır; inancı hayatın vakarına dâhil ederler. Aynı saygıyı hukuka ve hukuk insanlarına da gösterirler. Boşuna denmemiştir: “Es gibt noch Richter in Berlin.” (Berlin’de hâlâ hâkimler var) Bu söz, kralın bile hukuk karşısında sınırlandığını anlatan o meşhur değirmenci kıssasının özüdür: Güç kimde olursa olsun, adalet ondan bağımsız ve üstündür. İşte bu yüzden hâkim kürsüsü de mabedin eşiği kadar hürmet görür; biri vicdanı, diğeri hukuku ayakta tutar.
Almanların vatan ve millet sevgisi, nutuklarda değil davranışlarda, kelimelerde değil hayatta görünür. Onlar sevdiklerini alkışla değil, emekle severler; ülkelerini sözle değil, düzenle ve dürüstlükle yüceltirler. Goethe’nin kaleminde, Bach’ın notasında, Kant’ın düşüncesinde, Beethoven’in melodisinde hep aynı şey yankılanır:
Vatanı yüceltmek, insanı yüceltmektir. Ve geçmişleriyle yüzleşirken bile, kıymet bilir, dilini temiz tutar; yüzleşmeyi nefretin değil, ahlâkın diliyle yaparlar. İşte bu yüzden Almanya güçlüdür; çünkü halkı, devletini yüreğinde taşır.
Onlar için mabedin eşiğiyle mahkeme kürsüsü aynı hürmeti hak eder; çünkü bilirler ki “Es gibt noch Richter in Berlin” Berlin’de hâlâ hâkimler vardır.
4 Ekim 2025 Cumartesi
ALMANYA'DA TÜRKLER VE MÜSLÜMANLAR
PARAMPARÇA: ALMANYA’DAKİ TÜRK VE MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA KİMLİK KRİZİ
Rüştü KAM
05.10.2025 Berlin
-Sayımız çok ama sesimiz dağınık. Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, kimlik parçalanmasını, örgütlü çoğulculuğa çevirebildiği gün ancak o zaman etki gücüyle tanışacak-
Almanya’da yaklaşık 4 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. Diğer Müslüman topluluklarla birlikte bu sayı 6 milyona yaklaşıyor.
Bu rakamın, başlı başına bir güç olması gerekirken; paramparça olduğunu görüyoruz. Çünkü bu büyük topluluk, siyasette, medyada, kültürde ve sivil alanda beklenen etkiyi gösteremiyor.
Peki neden? Neden bu kadar kalabalık olmamıza rağmen bir türlü güç olamıyoruz, güçlü olamıyoruz?
Cevap net ama acı: Paramparça olmuş durumdayız da ondan. Neredeyse her grup diğerine düşman hale gelmiş de ondan. “Böl parçala yönet” anlayışı sanki bizim için söylenmiş. Bugün Almanya’daki Türklerin ve Müslümanların durumuna bakarsak bu anlayış uygulama alanı bulmuş gibi. Altı milyon insandan altı milyon ayrı ses çıkıyor. Birbirinden kopuk, akortsuz sesler bunlar.
Türk kimliği ve Müslüman kimliğiyse aranılan öyle bir kimlikten bahsetmek oldukça zor. Çünkü; etnik köken, mezhep farklılıkları, siyasi görüşler, hatta tarikat aidiyeti bile Türk kimliğin önüne geçmiş durumda.
Her kategori yeni bir ayrışma, her ayrışma yeni bir mesafe doğuruyor. Dışarıdan bakıldığında yekpare bir topluluk gibi görünen Türkler, içeriden bakıldığında birbirine mesafeli, parçalanmış bir manzara sergiliyor.
Türk, Kürt, Alevî, Sünnî; laik, muhafazakâr, solcu, milliyetçi… Liste uzayıp gidiyor. Dahası, her biri kendi içinde de parçalanmış durumda. Evet, kalabalığız bu doğru ama bu kalabalık bir türlü “biz” olamıyor.
Kurumsal Çokluk, Kolektif Zayıflık
Almanya’da Türklerin ve Müslümanların kurduğu yüzlerce dernek, vakıf ve cemaat var.
Ama bu çoğunluk maalesef bir zenginliğin değil, çoğu zaman dağınıklığın adı oluyor.
Her yapı kendi çevresine hitap ediyor, kendi faaliyetini kendi mahallesinde yapıyor.
Oysa güç, birleşildiğinde, paylaşıldığında elde edilir. Birlikte hareket edebilmek ve aynı hedefe yürüyebilmek için gerekli olan şeydir güç… İşte bizde eksik olan tam da budur.
Kaynaklar bölünüyor, dolayısıyla temsil zayıflıyor, genç kuşaklar sivil alandan hızla uzaklaşıyor. Yalnızlaşıyoruz…
Çoğulculuğa Evet, Kaosa Hayır
Farklılıklar kötü değildir; tersine, toplumun yaratıcılığını besler. Ancak koordinasyon yoksa bu zenginlik kısa sürede kaosa dönüşür. Berlin’in bugün ihtiyaç duyduğu şey, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; farklı düşüncelere rağmen ortak hedeflerde buluşabilmesidir.
Ortak hedeflerde buluşmak mümkündür: Eğitim, gençlerin desteklenmesi, Hak üzere olmak, adaleti ayakta tutmak; kaynaklarımızı birleştirerek, neslimizin geleceği için ortak faaliyetlerde değerlendirmek; değerlerimizi korumak üzere kültür merkezleri açmak… Bunlar ideolojik faaliyetler değil, insani müştereklerdir. Kaynaklarımızı birleştirerek, israf etmeden, hatta mekanlarımızı da birlikte kullanarak geleceği inşa etmek mümkündür.
Sadece çatı kuruluşlarıyla, dışarıdan bakanlara birlikmişiz, güçlüymüşüz gibi bir görüntü vermek yetmez, yetmiyor artık, görüyoruz bunu. Dünya görüşlerinin farklılığı diye bir şey kalmadı. Tek tip insan modeline doğru hızla yol alınıyor. Türk toplumu ve Müslümanlar bu yolda kaza yapmadan, yara almadan hedefine ulaşmak zorundadır. Çatılar yine dursun durmasına dursun da altına, kendi değerlerimizin motifleriyle işlenmiş, çağdaş bir ağ örmek gerekir. Sosyal ağlar: Tematik platformlar, ortak projeler, bir amaca hizmet eden ve zamanı gelince dağılan koalisyonlar… Formül basit: Birlikte ama farklı; farklı ama uyumlu.
Yeni Bir Başlangıç Mümkün
Neredeyse 70 yıldır buradayız, artık şunu görmek zorundayız: Kolektif eylem, büyük laflarla, nutuklarla başlamıyor; küçük ama etkili atılan ortak adımlarla başlıyor. Şöyle:
Eğitim, istihdam, ayrımcılıkla mücadele gibi konularda ortak politika geliştirmek, hazırlamak gerekiyor.
Hukuk, iletişim ve veri yönetimi gibi alanlarda ortak hizmet merkezleri kurmak gerekiyor. Kadın ve gençlerin karar mekanizmalarında yer aldığı yeni platformlar oluşturmak gerekiyor…
Bunlar hayal değildir, bunlar atılması mümkün olan küçük adımlardır. Etkili olacak olan adımlardır. Sadece grupların, derneklerin, cemaatlerin birlikte ciddi olarak irade beyan etmeleri gerekiyor. “Evet biz geleceğin inşasını birlikte yapacağız…”
Son Söz: Kalabalık Olmak Yetmez
Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, tarihî bir eşiğin üzerinde duruyorlar.
Ya bu parçalanmışlıkla etkisiz kalıp eriyip gideceğiz, ya da farklılıklarımızı organize ederek kolektif bir akla dönüşeceğiz. Sonrası da yok, başkası da yok.
Parçalanmayı hoş görmek veya yok farz etmek, inkâr etmek ve parçalanmışlıklardan mustarip olan topluluklar olarak sabah akşam hal-i pür melâlimizden şikayet etmek çözüm değildir.
Parçalara ayrılmış olmak aslında kötü değildir, her bir parça yeni bir oluşumdur, örgütlenmedir, âtıl halde olan insanların aktif hale getirilmesidir.
Kötü olan, sıkıntı doğuran o oluşumları yönetememektir, onları asgari müştereklerde bilinçli bir çoğulculuğa dönüştürememektir. Vizyonu olan gerçek çoğunluk haline getirememektir. Sıkıntı buradadır.
Soru şu: Biz, bizi paramparça eden bu ayrışmaların neresindeyiz? Ortak bir kimliğe mi yaslanacağız, yoksa bölük pörçük gruplar halinde kaybolmayı mı seçeceğiz?
Sayıların rakamların şehvetinden çıkıp birbirimizin gözlerine dönebildiğimiz gün; bu paramparça hâlin yerini yeniden “biz” alacaktır.
Aynı dilde ağlayıp aynı dilde gülmeyi hatırladığımızda; camiyi, cemevini, derneği, kahvehaneyi birer siper değil buluşma mekânı kıldığımızda…
İşte o zaman 4 milyon olarak yalnız birey değil, tek bir vicdan olacağız.
Bu şehirde çocuklarımızın adımlarını ayrılıklar değil, ortak iyilikler belirlesin istiyorsak; hemen bugün, şimdi, küçük bir selâmla ilk adımımızı atalım:
Farklıyız ama düşman değiliz; ayrı yollarımız var ama aynı istikamete yürüyoruz. Çünkü bize güç verecek olan rakamlar değil, dünya görüşlerimiz değil, birbirimize uzattığımız ellerimizdir.
Ve belki de o gün, Berlin bizler için yalnız bir şehir değil, yeniden bir “yuva” olacaktır.
28 Eylül 2025 Pazar
GAZZE ÜZERİNE
GAZZE ÜZERİNE BİR ÖZ ELEŞTİRİ
Rüştü KAM
28.04.2026
Sevgili DOSTLAR,
Gazze bizim için ikinci sırada olan bir meseledir. Birinci sırada olan mesele Gazze değildir. O mesele biziz. Çünkü Allah, önce bize kendi evimizi, ailemizi, kurumlarımızı, çocuklarımızı soracak. Allah bizden gücümüzün yetmediği şeylerden değil, gücümüzün yettiği halde ihmal ettiğimiz şeylerden hesaba çekecek. Gazze’nin hesabını da Gazzelilerden soracak. Komşularından, diğer devletlerden, Birleşmiş Milletlerden soracak. Ama bana, sana, bize önce kendi çocuklarımızı soracak: “Onlara kimliklerini, inançlarını, değerlerini koruyup taşıyabilecekleri imkanları hazırlayıp hazırlamadığımdan soracak. Hazırlamadıysak “niçin hazırlamadınız?” diyecek.
Kendi evimiz yanarken, sabah akşam Gazze’yi konuşmanın, bizi dindar yaptığını sanıyorsak yanılıyoruz. Oysa çoğu zaman bu yaptığımız bir kaçıştır. Gerçeklerle yüzleşmemiz gereken sorumluluklardan kaçıştır. Bizim, Gazze için yapacağımız en büyük şey samimi olarak yaptığımız dualardır. Onların fiilî mücadelesi onlara aittir. Bizim fiilî duamız ise buradaki çocuklarımız, buradaki insanımız içindir. Yazıktır, günahtır: Kendi evi yanarken komşusunun evine koşan, döndüğünde evini yerinde bulamaz. O kül olup gitmiştir.
Müslüman, ehem ile mühim arasındaki farkı fark etmek zorundadır. 1961’den beri Filistin’e yardımlar gönderiliyor. Peki sonuç? Gazze hâlâ yanıyor. O yardımlar Gazze’yi bu hâle düşmekten alıkoyamadı, bundan sonra da alıkoyamaz. Çünkü Gazze Gazzellilerindir. Gazzellilerin sorumluluğundadır. Bizim sorumluluğumuz ise kendi evimiz, kendi geleceğimizdir.
Ben Almanya’da yaşıyorum. Çocuklarımın kimliklerini kaybetmeden geleceğe taşınması gerekiyor. Benim sorumluluk alanım burasıdır. Peki nasıl olacak bu? Hangi kurumla, hangi vizyonla?
Berlin’de 300 bin Türk yaşıyor. Ama geleceğe umut taşıyan hangi kurumumuz var? Kaç tane kültür merkezimiz var? Hangi vizyonumuz var? Camilerimiz var diyecekseniz, demeyin! Çünkü camiler de pansuman tedbirlerle yetiniyor, kendilerini kandırıyorlar. Bir kültür merkezi bile inşa edememiş bir toplumdan, Gazze’yi kurtarmasını mı bekliyorsunuz? Yanılıyorsunuz.
Bizim hâlimizi görenler, bize gaz vererek kendilerine hizmet ettiriyorlar. “Yürüyün arslanlarım!” diyorlar. Biz de yürüyoruz. Ama yürüyüşümüz bile yalpalı, adımlarımız da bile uygunluk yok, dağınık. Hedefimiz yok, yönümüz yok. Rüzgâr hangi tarafa eserse oraya sürükleniyoruz. Rüzgâr dindiğinde ise geriye bir bakıyoruz ki: Eyvah! Her şey darmadağın olmuş. Sonra da bütün gücümüzü enkaz temizlemekle harcıyoruz.
Allah bize akıl verdi, kullanalım diye. Ama biz aklımızı kiraya verdik. Kimlerin değirmenine su taşıdığımızı bile düşünmüyoruz. Kimin oyununa geldiğimizi sorgulamıyoruz. Sadece sloganlarla oyalanıyoruz.
Allah bizleri hesaba çekecek, evet çekecek. Ama önce Gazze’den değil! Önce çocuklarımızdan, ailemizden, kurumlarımızdan, ihmal ettiklerimizden soracak. Gazelileri de hesaba çekecek, kendi yapmadıklarından dolayı. Herkes, kendi yapmadığından hesaba çekilecek.
Ey “Kur’an’ın rehberliğinde yürüyoruz” diyenler! Gerçekten öyle mi? Kıyamda Salli-Barik dualarını okuyanlar, dikkat edin: Tarhiyata oturduğunuzda okuyacak dua bulamayabilirsiniz. Çünkü farz olan ibadet, gücümüzün yettiği ibadettir. Haram olan ibadet ise gücümüzün yetmediği bir yükün altına girip, kendi evimizi ihmal etmektir.
Kendi işimizi bırakıp başkalarının işini yapmaya kalkmak, aklımızı ve enerjimizi tüketmektir. Allah bize önce kendi evimizi, kendi insanımızı, kendi toplumumuzu soracak. Bizim görevimiz, önce buradaki yangını söndürmek, sonra ufka bakabilmektir.
Önce şunu kabul etmeliyiz: Sloganlarla gelecek kurulmaz. Yalnızca yürüyüşlerle, tekbirlerle, öfke nidalarıyla hiçbir şey değişmez. Değişim, ciddi bir vizyon ve kurumlaşma ile olur. Onları yapmayalım demiyorum yapalım elbet. Ama önce yapmamız gerekeni yapalım. Olup bitenlerden benim de ciğerim yanıyor, ama yapılması gerekenleri yapmamakla başka ciğerlerin yanmasına da sebep oluyorum.
Peki Ne Yapmalı?
• Eğitim: Çocuklarımızın kimliğini koruyacak kurumlar kurmalıyız. Anaokulundan üniversiteye kadar kendi değerlerimizle donanmış eğitim modelleri geliştirmeliyiz.
• Kurumlaşma: Dernekçilikle oyalanmayı bırakıp kalıcı kurumlar inşa etmeliyiz. Kültür merkezleri, düşünce kuruluşları, akademik yapılar, gençlik merkezleri… Bunlar olmadan geleceğe taşınamayız.
• Birlik: Küçük hesaplarla birbirimizi yemek yerine büyük hedeflere odaklanmalıyız. Kısır çekişmeler, bizi küçültüyor.
• Vizyon: Çocuklarımızı sadece Almanya’da ayakta tutmak değil, Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi kılmak zorundayız. Çünkü sorumluluk alanımız burasıdır.
Allah bize akıl verdi, imkân verdi, fırsatlar sundu. Eğer biz bu fırsatları değerlendirmezsek, yarın “Gazze için ağladık” diye değil, “Kendi evimizi niye kurtarmadık?” diye hesaba çekileceğiz.
Bugün atabileceğimiz küçük ama tutarlı adımlar yarının kaderini belirleyecektir:
• Yakın çevremizden başlayalım: Ailemizi, çocuklarımızı, komşumuzu ihmal etmeyelim.
• Bulunduğumuz şehirde kalıcı bir kültür ve eğitim merkezi için bir araya gelelim.
• Sözümüzü azaltıp işimizi çoğaltalım: Her birimiz, gücümüz ve mesleğimiz nispetinde katkı sunalım.
Ne kimseyi suçluyorum ne de kimseyi yüceltiyorum. Sadece şunu teklif ediyorum: Bulunduğumuz yerde Hep birlikte, sakin ama kararlı biçimde işe koyulalım. Bugün attığımız o küçük adımlar, yarın çocuklarımızın omurgası olacaktır.
Ben böyle bilirim, böyle söylerim.
Selam ve dua ile,
Rüştü KAM
15 Eylül 2025 Pazartesi
TÜRKLER TANRI'NIN GÖNDERDİĞİ CEZADIR
TÜRKLER TANRI’NIN GÖNDERDİĞİ CEZADIR
RÜŞTÜ KAM
Ben bu yazıyı 2015 yılında yazmışım ha-ber.com internet sayfamdaki köşemde. Terörsüz Türkiye konusunun gündemde olduğu günümüzde; Avrupalıların ve Amerika'nın Türkiye'ye karşı tutumlarını gözden geçirmeniz için yeniden yayınlıyorum.
"Avrupalılar, 1815’te Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın yeniden düzenlenmesi için toplandılar. Osmanlı İmparatorluğu bir Avrupa devleti olmasına rağmen bu kongreye davet edilmedi. Bu dışlayıcı tavır aslında yeni değildi. 1095’te Papa II. Urban’ın Clermont Konsili’nde yaptığı “Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarma” çağrısının hâlâ devam eden bir yansımasıydı.
Aradan yüzyıllar geçti, sahneye Martin Luther çıktı (1483-1546). Reform hareketinin öncüsü olan Luther, Türkleri Katolik Kilisesi’nin günahlarının ve yolsuzluklarının bedeli olarak görüyordu. Ona göre Türkler, “Tanrı’nın öfkeli kırbacı” ve “şeytanın uşağı”ydı. Luther şöyle diyordu:
“Türk’ün tanrısı şeytandır. Şeytanı yenmeden Türk’ü yenmek kolay olmayacaktır. Tanrı, işlenen günahlar nedeniyle Türkleri Almanların başına bela etmiştir. Bir Türk’ü öldüren vicdan azabı duymamalı; tersine Hristiyanlığın düşmanını yok ettiği için içi rahat olmalıdır. Eğer Samson gibi güçlü olsaydım, her gün bir Türk öldürürdüm.”
En az Papa kadar Türk düşmanı olan Luther, halkını “Türklerden korunmak için Tanrı’ya dua etmeye” çağırıyordu. Hatta bir dizi “Türk duaları” ve “Türk vaazları” hazırlamıştı. Dualarında hem Papayı hem de Türkleri şeytanla özdeşleştiriyor, onlara karşı Tanrı’dan yardım diliyordu. Dualarının, Katoliklerin dualarından farkı yoktu; ikisinin de ortak noktası Türk düşmanlığıydı.
Luther’den dört asır sonra sahneye Johannes Lepsius (1858-1926) çıktı. Bu kez düşmanlık, savaş meydanlarından siyasete taşınmıştı. Protestan bir din adamı olan Lepsius, Ermeni yanlısı faaliyetleriyle tanındı. “Alman Doğu Misyonu” ve “Alman Ermeni Cemiyeti”nin başında yer aldı. Ermeniler hakkında kaleme aldığı kitaplar, bugün Batı’da sözde soykırım iddialarının başlıca kaynakları arasında gösteriliyor. Ne var ki bu eserlerde gerçek bir belge bulunmuyor.
Ve geldik 2015 yılına… Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliseleri, Luther’in yolundan giderek Türk= Müslüman düşmanlığını sürdürdüler. Almanya’da 95 farklı yerde Osmanlı’nın Ermenilere soykırım uyguladığı iddiasıyla programlar düzenlendi. Bunların 54’ü Berlin’de, 15’i ise Charlottenburg Belediyesi’nin desteğiyle yapıldı. Yaklaşık 3 milyon Türkün yaşadığı bir ülkede gerçekleşti bütün bunlar. Peki Türklerden kayda değer bir tepki geldi mi? Hayır.
Kiliseler organize bir şekilde çalışırken, bizim dini cemaatlerimiz ne yaptı? Başta DİTİB olmak üzere… Camilerinde, ortak bir bildiri yayımladılar mı? Hayır.
Demokratik haklarını kullanıp sokağa çıktılar mı? Hayır. Bu konularda, cemaatlerini, üyelerini aydınlattılar mı? Yine hayır. Böyle bir durumda Almanlara ne diyebiliriz? Elbette hiçbir şey diyemeyiz.
Bugün açıkça görülüyor ki, George Bush’un başlattığı Haçlı Seferi hâlâ devam ediyor. Hatta artık “örtülü Haçlı Seferi” diyebileceğimiz bir süreç yaşıyoruz. İşin acı tarafı, Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk ve 4 milyon Müslüman da bu gidişata karşı sessiz. Birlikten, beraberlikten çok söz ediliyor ama ortada bir hareket yok.
Bizimkiler dünyada olup bitenlerden bigane kendi iç kavgalarıyla meşguller, ülkelerini dışarıya şikayet etmekle meşguller: Sağcı, solcu, Milli Görüşçü, Süleymancı, Kürt, tarikatçı, Alevi, Caferi, Atatürkçü, milliyetçi, Alperen…
Kimisi halkına “göbeğini kaşıyan adam” diyor, kimisi “Türk milletinin yüzde sekseni ahmaktır” diye aşağılıyor. Kimisi de milli bir meseleyi fırsat bilip kendi iktidar hesaplarına meze ediyor.
Velhasıl, biz çelik çomak oynarken, başkaları davasına hizmet için gece gündüz çalışıyor. O halde suçlu kim? Her yolu deneyerek kendi çıkarına çalışanlar mı, yoksa kendi davasına ihanet eden bizler mi? Kararı siz verin…
Son sözü bir ayetle bitirelim:
“Allah’ım, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helak eder misin?” (A‘râf, 155)
Not: "Atatürkçü Düşünce Derneği’ni Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenilere soykırım yapmamıştır" diye gündem oluşturmasından dolayı ve fiilen bu konudaki çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)