1 Aralık 2025 Pazartesi

“SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE”

BIR AYETİN YANLIŞ ANLAŞILAN ÇIĞLIĞI: “SORUMLULUK KADIN VE ERKEK DE” Rüştü KAM 02.10. 2025 Berlin Kur’an’da geçen bazı ayetler, tarih boyunca en çok tartışılan başlıklardan olmuştur. Bunların başında da Nisâ Suresi’nin 34. ayeti gelir. Halk arasında bu ayet “kadın dövme ayeti” diye anılır. Oysa bu anlayış, ayetin gerçek anlamını gölgeleyen, hatta tersyüz eden bir algıdan doğan anlayıştır. Nisâ Suresi’nin 34. ayeti çoğu zaman tek taraflı yorumlandı. Kimileri bunu “kadını dövme ruhsatı” gibi algıladı, kimileri de tüm suçu erkeklere yükleyip meseleyi bir cinsiyet kavgasına dönüştürdü. Oysa bu ayetin sahnesini doğru kurmadan, bugüne bakan mesajını hakkıyla kavramadan ne toplumsal barış sağlanır ne de aile huzuru sağlanır. Unutmayalım: Bu ayet, orta çağ toplumuna inmiştir. O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti, örf böyleydi; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Kur’an sözü edilen ayet ile önce kadının onurunu kurtardı. Onu erkek ile aynı masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdi. Ama Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı. Kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile, tek taraflı sorumlulukla ayakta duramaz. Ayetin üç aşamalı çözüm süreci (öğüt – yatak ayırma – mesafe koyma) aslında karşılıklı sorumluluğu hatırlatma mekanizmasıdır. Sorun büyürse, büyükse birlikte yaşamak mümkün olmayacaksa o zaman Allah bir sonraki ayeti (Nisâ 35) yani, hakemi, adaleti, hukuku devreye soktu. Olmuyorsa ayrılın… Bugün için hermenötik mesaj şudur: • Erkek, güç ve öfkesini şiddete dönüştürmemelidir. Kadına el kalkmaz, kalkmamalıdır. Erkeğe de kalkmaz. Herkes gücüyle değil, adaletiyle sorumlu tutulacaktır. • Kadın da sorumluluklarını unutmamalı, aile içi dengeyi yıkacak tutumlar sergilememelidir. Sevgi, sadakat ve iletişim onun da yükümlülüğüdür. • Ailede anlaşmazlık çıktığında çözüm diyalog, sabır ve gerektiğinde adalet mekanizmalarıdır. Şiddet değildir. Kadın cinayetleri, sadece erkekleri suçlayarak çözülemez. Aynı şekilde, kadınları tümden masumlaştırmak da gerçeği ıskalamaktır. Çünkü insan sorumluluk sahibidir; kadın da erkek de birey olarak hata yapabilir. Ama çözüm, suçlamakla değil; sorumlulukları hatırlamakla, adaleti merkeze koymakla olur. Kur’an’ın bu ayetteki çağrısı, aslında çok açıktır: Kadın ve erkek ikisi de insandır. Aile kurdukları andan itibaren birlikte sorumluluk yüklenmişlerdir. Yaptıklarından ikisi de sorumludurlar. Birlikte sınanırlar. Ne tek taraflı tahakküm ne de tek taraflı mağduriyet olmaz… Çözüm, adalet, merhamet ve karşılıklı anlayışla olur. Adalet aramak için feminist olamaya gerek yoktur. Feministlik çözümsüzlüğe giden yolda atılan ilk adımdır. Cephe oluşturmaktır. Anlaşmazlığa atılan ilk adımdır. Yolların kapanmasına vesile olan ilk adımdır. Kur’an’ın bu çağrısı sadece Orta Çağ’ın insanına değil, kendisini modern diye adlandıran günümüz insanınadır da. Aileyi kurtarmak için şiddeti değil, sorumluluğu merkeze almak gerekir. Orta Çağın Zihniyeti ve Kur’an’ın Devrimi Unutmayalım: Bu ayet, Orta Çağ toplumuna inmişti. Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. İslâm bir devrim yapmıştır Orta Çağ’da. Bundan dolayı Müslümanların Orta Çağ’ı yoktur. Orta Çağ karanlığı Avrupa için geçerlidir. O dönemde erkek, sınırsız bir şiddet hakkına sahipti; kadın çoğu zaman hakları elinden alınmış, sesini çıkaramayan bir varlıktı. Tekrar vurguluyorum evet; Kur’an önce kadının onurunu kurtardı. Onu masaya oturttu, muhatap yaptı. Bu, başlı başına bir devrimdir. Bunu daha iyi anlamak için aynı dönemde Avrupa’ya bakmak lazımdır. Orta Çağ’da kilise meclislerinin “Kadın insan mıdır değil midir?” tartışmaları yaptığını biliyoruz. Kadını ikinci sınıf, hatta insanlık dışında gören bir anlayışa sahip olduklarını biliyoruz. İşte tam o çağda Kur’an, kadını onurlandırıyor, erkeğin karşısına muhatap olarak oturtuyor ve aileyi adalet zemini üzerine kuruyordu. Mescidlerde tartışılan kadının onuruydu, insan olup olmadığıydı. Bugünün Dünyasına Mesaj Zaman geçti, çağlar değişti ama kadının onuru hâlâ tartışma konusu. Bugün modern dünyada, özellikle Batı toplumlarında kadın bu kez başka bir şekilde sömürülüyor. Reklamlarda, vitrinlerde, moda ve medya sektöründe kadının bedeni bir malzeme hâline getiriliyor. Kadının sırtından para kazanılıyor, adına da “kadın–erkek eşitliği” deniliyor. Oysa gerçek eşitlik, kadının bedenini sömürmek değil, kişiliğini ve onurunu korumaktır. Kur’an’ın yaptığı da buydu: Kadını şiddetin nesnesi olmaktan çıkardı, onurlu bir birey olarak topluma kattı. Bugün Müslüman birey de aynı şeyi yapıyorsa ki yapıyor; o da kadının bedeninden para kazanan Avrupalının yolundan gidiyor demektir. Onun adının Müslüman olması Kur’an’ın yolundan gidiyor anlamına gelmez… Kadın ve Erkek: Ortak Sorumluluk Kur’an sadece erkeği hizaya sokmadı, kadına da sorumluluk yükledi. Çünkü aile tek taraflı sorumlulukla ayakta durmaz, duramaz. Erkek öfkesini şiddete dönüştürmeyecektir, kadın da sadakat ve denge sorumluluğunu üstlenecektir. Çözümsüzlük devam ederse hakem mekanizması (Nisâ 35) devreye girecektir. Kur’an bunu diyor. Hermenötik Çağrı Bugün için bu ayetin mesajı çok açıktır: • Kadın ve erkek birlikte insandır (Nisa1). • Birlikte sorumludurlar. • Birlikte sınanırlar. Ne Orta Çağ’daki şiddet ne de bugünkü tüketim kültürünün kadını metalaştırması… Hiçbiri Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’an’ın çağrısı, aileyi bozmak değildir; aileyi adalet, merhamet ve onur üzerine inşa etmektir. Buradaki “darabe” kelimesi yüzlerce yıldır “dövmek” diye tercüme edildi. Ama aynı kelimenin Kur’an’da “yola çıkmak, uzaklaşmak, misal vermek” gibi farklı anlamları da var. Orta Çağ’da anlaşıldığı gibi bugün hâlâ neden bu ayet sadece “dövmek” şeklinde anlaşılıyor? Çünkü bugünün ataerkil kültürü bu ayeti işine geldiği gibi yorumluyor da ondan. O halde şöyle diyelim: Ayet, şiddeti meşrulaştıran bir kapı değil; tam aksine, var olan şiddeti sınırlayan ve aileyi korumayı hedefleyen bir adımdır. Bugün bizim için hermenötik anlamı nettir, net olmalıdır: Şiddet yoktur. Çözüm ise; diyalog, mesafe koyma, gerekirse medeni ayrılıktır. Kadını incitmek, dövmek, aşağılamak… Bunların hiçbiri Kur’an’ın ruhuyla bağdaşmaz. Kur’an’ın temel mesajı merhamettir, adalettir, şefkattir. Yirmi birinci asırda, bir ayeti kültürel önyargılarla çarpıtıp, kadına şiddetin dini dayanağı gibi göstermek hem Kur’an’a hem insana ihanettir. Bugün bu ayet bize şunu söylüyor: Ailede sorunlar olabilir, ama çözüm asla şiddet değildir. Çözüm, konuşmaktır, sabırdır ve gerektiğinde medeni şekilde yolları ayırmaktır.

ALMANYA’DAKİ TÜRK VE MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA KİMLİK KRİZİ

PARAMPARÇA: ALMANYA’DAKİ TÜRK VE MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA KİMLİK KRİZİ Rüştü KAM 05.10.2025 Berlin -Sayımız çok ama sesimiz dağınık. Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, kimlik parçalanmasını, örgütlü çoğulculuğa çevirebildiği gün ancak o zaman etki gücüyle tanışacak- Almanya’da yaklaşık 4 milyon Türk kökenli insan yaşıyor. Diğer Müslüman topluluklarla birlikte bu sayı 6 milyona yaklaşıyor. Bu rakamın, başlı başına bir güç olması gerekirken; paramparça olduğunu görüyoruz. Çünkü bu büyük topluluk, siyasette, medyada, kültürde ve sivil alanda beklenen etkiyi gösteremiyor. Peki neden? Neden bu kadar kalabalık olmamıza rağmen bir türlü güç olamıyoruz, güçlü olamıyoruz? Cevap net ama acı: Paramparça olmuş durumdayız da ondan. Neredeyse her grup diğerine düşman hale gelmiş de ondan. “Böl parçala yönet” anlayışı sanki bizim için söylenmiş. Bugün Almanya’daki Türklerin ve Müslümanların durumuna bakarsak bu anlayış uygulama alanı bulmuş gibi. Altı milyon insandan altı milyon ayrı ses çıkıyor. Birbirinden kopuk, akortsuz sesler bunlar. Türk kimliği ve Müslüman kimliğiyse aranılan öyle bir kimlikten bahsetmek oldukça zor. Çünkü; etnik köken, mezhep farklılıkları, siyasi görüşler, hatta tarikat aidiyeti bile Türk kimliğin önüne geçmiş durumda. Her kategori yeni bir ayrışma, her ayrışma yeni bir mesafe doğuruyor. Dışarıdan bakıldığında yekpare bir topluluk gibi görünen Türkler, içeriden bakıldığında birbirine mesafeli, parçalanmış bir manzara sergiliyor. Türk, Kürt, Alevî, Sünnî; laik, muhafazakâr, solcu, milliyetçi… Liste uzayıp gidiyor. Dahası, her biri kendi içinde de parçalanmış durumda. Evet, kalabalığız bu doğru ama bu kalabalık bir türlü “biz” olamıyor. Kurumsal Çokluk, Kolektif Zayıflık Almanya’da Türklerin ve Müslümanların kurduğu yüzlerce dernek, vakıf ve cemaat var. Ama bu çoğunluk maalesef bir zenginliğin değil, çoğu zaman dağınıklığın adı oluyor. Her yapı kendi çevresine hitap ediyor, kendi faaliyetini kendi mahallesinde yapıyor. Oysa güç, birleşildiğinde, paylaşıldığında elde edilir. Birlikte hareket edebilmek ve aynı hedefe yürüyebilmek için gerekli olan şeydir güç… İşte bizde eksik olan tam da budur. Kaynaklar bölünüyor, dolayısıyla temsil zayıflıyor, genç kuşaklar sivil alandan hızla uzaklaşıyor. Yalnızlaşıyoruz… Çoğulculuğa Evet, Kaosa Hayır Farklılıklar kötü değildir; tersine, toplumun yaratıcılığını besler. Ancak koordinasyon yoksa bu zenginlik kısa sürede kaosa dönüşür. Berlin’in bugün ihtiyaç duyduğu şey, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; farklı düşüncelere rağmen ortak hedeflerde buluşabilmesidir. Ortak hedeflerde buluşmak mümkündür: Eğitim, gençlerin desteklenmesi, Hak üzere olmak, adaleti ayakta tutmak; kaynaklarımızı birleştirerek, neslimizin geleceği için ortak faaliyetlerde değerlendirmek; değerlerimizi korumak üzere kültür merkezleri açmak… Bunlar ideolojik faaliyetler değil, insani müştereklerdir. Kaynaklarımızı birleştirerek, israf etmeden, hatta mekanlarımızı da birlikte kullanarak geleceği inşa etmek mümkündür. Sadece çatı kuruluşlarıyla, dışarıdan bakanlara birlikmişiz, güçlüymüşüz gibi bir görüntü vermek yetmez, yetmiyor artık, görüyoruz bunu. Dünya görüşlerinin farklılığı diye bir şey kalmadı artık. Tek tip insan modeline doğru hızla yol alınıyor. Türk toplumu ve Müslümanlar bu yolda kaza yapmadan, yara almadan hedefine ulaşmak zorundadır. Çatılar yine dursun durmasına da altına, kendi değerlerimizin motifleriyle işlenmiş, çağdaş bir ağ örmek gerekir. Sosyal ağlar: Tematik platformlar, ortak projeler, bir amaca hizmet eden ve zamanı gelince dağılan koalisyonlar… Formül basit: Birlikte ama farklı; farklı ama uyumlu. Yeni Bir Başlangıç Mümkün Neredeyse 70 yıldır buradayız, artık şunu görmek zorundayız: Kolektif eylem, büyük laflarla, nutuklarla başlamıyor; küçük ama etkili atılan ortak adımlarla başlıyor. Şöyle: Eğitim, istihdam, ayrımcılıkla mücadele gibi konularda ortak politika geliştirmek, hazırlamak gerekiyor. Hukuk, iletişim ve veri yönetimi gibi alanlarda ortak hizmet merkezleri kurmak gerekiyor. Kadın ve gençlerin karar mekanizmalarında yer aldığı yeni platformlar oluşturmak gerekiyor… Bunlar hayal değildir, bunlar atılması mümkün olan küçük adımlardır. Etkili olacak olan adımlardır. Sadece grupların, derneklerin, cemaatlerin birlikte ciddi olarak irade beyan etmeleri gerekiyor. “Evet biz geleceğin inşasını birlikte yapacağız…” Son Söz: Kalabalık Olmak Yetmez Almanya’daki Türk ve Müslüman topluluklar, tarihî bir eşiğin üzerinde duruyorlar. Ya bu parçalanmışlıkla etkisiz kalıp eriyip gideceğiz, ya da farklılıklarımızı organize ederek kolektif bir akla dönüşeceğiz. Sonrası da yok, başkası da yok. Parçalanmayı hoş görmek veya yok farz etmek, inkâr etmek ve parçalanmışlıklardan mustarip olan topluluklar olarak sabah akşam hal-i pür melâlimizden şikayet etmek çözüm değildir. Parçalara ayrılmış olmak aslında kötü de değildir, her bir parça yeni bir oluşumdur, örgütlenmedir, âtıl halde olan insanların aktif hale getirilmesidir. Kötü olan, sıkıntı doğuran o oluşumları yönetememektir, onları asgari müştereklerde bilinçli bir çoğulculuğa dönüştürememektir. Vizyonu olan gerçek çoğunluk haline getirememektir. Sıkıntı buradadır. Soru şu: Biz, bizi paramparça eden bu ayrışmaların neresindeyiz? Ortak bir kimliğe mi yaslanacağız, yoksa bölük pörçük gruplar halinde kaybolmayı mı seçeceğiz? Sayıların rakamların şehvetinden çıkıp birbirimizin gözlerine dönebildiğimiz gün; bu paramparça hâlin yerini yeniden “biz” alacaktır. Aynı dilde ağlayıp aynı dilde gülmeyi hatırladığımızda; camiyi, cemevini, derneği, kahvehaneyi birer siper değil buluşma mekânı kıldığımızda… İşte o zaman 4 milyon olarak yalnız birey değil, tek bir vicdan olacağız. Bu şehirde çocuklarımızın adımlarını ayrılıklar değil, ortak iyilikler belirlesin istiyorsak; hemen bugün, şimdi, küçük bir selâmla ilk adımımızı atalım: Farklıyız ama düşman değiliz; ayrı yollarımız var ama aynı istikamete yürüyoruz. Çünkü bize güç verecek olan rakamlar değil, dünya görüşlerimiz değil, birbirimize uzattığımız ellerimizdir. Ve belki de o gün, Berlin bizler için yalnız bir şehir değil, yeniden bir “yuva” olacaktır.

PAULUS'UN ÜÇÜNCÜ MEKTUBU BERGAMA'DA

PAULUS'UN ÜÇÜNCÜ MEKTUBU BERGAMA'DA Berlin Türk Eğitim Derneğinin "Kültür Gezisi" kervanı; 2014 yılında "Yedi Kiliseler" gezisine çıktı ve Paulus'un üçüncü mektubunu Bergama'da buldu. Rüştü KAM Mektubun metni aynen şöyle: "Bergama`daki kilisenin meleğine yaz. İki ağızlı keskin kılıca sahip olan şöyle diyor: `Nerede yaşadığını biliyorum; Şeytan`ın tahtı oradadır. Yine de adıma sımsıkı bağlısın. Aranızda, Şeytan’ın yaşadığı yerde öldürülen sadık tanığım Antipa`nın günlerinde bile bana olan imanını yadsımadın. Ne var ki, birkaç konuda sana karşıyım: Aranızda Balam`ın öğretisine bağlı olanlar var. Putlara sunulan kurbanların etini yemeleri, fuhuş yapmaları için İsrailoğulları`nı ayartmayı Balak`a öğreten Balam`dı. Bunun gibi, sizin aranızda da Nikolas yanlılarının öğretisine bağlı olanlar var. Bunun için tövbe et! Yoksa yanına tez gelir, ağzımdaki kılıçla onlara karşı savaşırım. Kulağı olan, Ruh`un kiliselere ne dediğini işitsin. Galip gelene saklı mandan vereceğim. Ayrıca, ona beyaz bir taş ve bu taşın üzerinde yazılı olan yeni bir ad, alandan başka kimsenin bilmediği bir ad vereceğim.` (Vahiy 2:12–17-Tam Metin) İzmir’in yaklaşık 70 kilometre kuzeyinde bulunan Bergama, ekonomik olarak Efes ve İzmir (Smyrna) kadar güçlü olmasa da kültürel açıdan önemli bir merkezdi. Attaloslar döneminde heykeltıraşlar, mimarlar, öğretmenler ve şairler burada himaye görerek sanatlarını geliştirdiler. Yaklaşık 200.000 tomara sahip kütüphanesiyle Bergama, İskenderiye’den sonra antik dünyanın en büyük ikinci kütüphanesiydi. Mısır’ın papirus ambargosu nedeniyle Bergama, hayvan derisinden elde edilen ve “parşömen” olarak bilinen yazı malzemesini geliştirdi. Bu buluş, papirüsün yerini alarak daha dayanıklı bir yazı aracı haline geldi. Bergama ayrıca Athena, Asklepios, Demeter, Dionysos ve Zeus’a adanmış tapınaklarıyla da büyük bir ün kazandı. Bizi orada Raşit Üper bekliyor olacaktı. Önceden telefonlaşmıştık. Ancak biz direk Bergama Sunağının olduğu yere çıktık. Telefonla Bergama'ya yaklaştığımızı ve nerede buluşacağımızı söylememiz gerekiyordu. Yanlış yaptık. Geriye döndüğümüzde aracı park ettiğimiz yerde Yani Kızıl Avlu'nun önünde bulduk. Bizi bekliyordu. Özür diledik kendisinden... Raşit ürper MTTB'nin Ganel başkanlarındandı. benim de dostum idi. Bergama belediye başkanlığı da yaptı. Kızıl Avlu'nun tanıtımını o yaptı bize. Sonrasında da yemeğe davet etti; davete icabet ettik. Masamız önceden ayrılmıştı. Garson, elinde kalem ve sipariş defteriyle hazır vaziyette bekliyordu. “Bergama mutfağına özgü yemeklerden tatmak istiyoruz,” dedik. O da sıraladı: “İlk sırada Bergama çığırtması vardır; yaz sofralarının baş tacı patlıcan yemeğidir. Adını patlıcanların zeytinyağında ‘çığırta çığırta’ kızartılmasından alır. Yanında söğüş ya da yoğurt olur; kahvaltı dâhil her öğüne yakışır. Ekşi mayalı köy ekmeğiyle servis edilir. İkinci sırada Bergama köftesi gelir: sarımsaksız, baharatsız, ekmeksiz; sadece kıyma ve unla, odun ateşinde pişirilir. Zeytinyağlı piyazla servis edilir. Finalde çam fıstığı tatlısı gelir; fıstıklar Kozak Yaylası’ndan toplanır—pahalıdır ama yemeye değer.” Tavsiyeye uyduk; Başkan Raşit Ürper de onayladı. “Doğru seçim.” Seçtiğimiz menüden çok memnun kaldık. Bergama’ya has, mükemmel bir öğle yemeği yedik. Hesabı başkan ödedi. Belki bütçesini biraz zorlamış olabilir; ama yaptığı ikramdan duyduğu memnuniyet her halinden belliydi. Bizim memnuniyetimizden kaynaklanıyor olmalı. İki saat serbest zamanımız var, çarşıdayız. Bergama’nın mahalleleri nostalji severler için sanki bir rüya: Eski tip tabelalar, kahvehane sandalyeleri, kapı önünde oturan mahalleli, “Kunduracı Ahmet” gibi esnaf yazıları, kefeli terazili bakkal, pedallı dikiş makinalı terzi…Burası Bergama. Açık hava müzesi gibi. Tarih korunmuş. Çoğu mekanlar, adetler bozulmadan yaşamaya devam ediyor. Çay ikramlarını zaman darlığından geri çevirmek zorunda kalsak da “Bergama’nın ileri gelenlerinin oturduğu kahveye gelince iş değişti. “Burada kahve içmeden geçip gitmek olmaz dedi Başkan Raşit Ürper.” Kahvenin içine değil; hemen önüne oturduk. Küçük küçük masalar ve sandalyeler var orada. Hoşbeşten sonra sohbet koyulaştı. Çay da içilecek cinsten çay. İçenler kalbur üstü insanlar olduğu için olsa gerek; çay da ona göre demlenmiş. Çay üstüne çay, derken zaman geçivermiş. Hepsi ayağa kalktılar ve vedalaştık. Anadolu insanı, yaşlı da olsa misafirini ayağa kalkarak uğurluyor işte. Başkan bizi arabaya kadar uğurladı... Bergama’nın antik çağdaki ihtişamını yakalaması için , herkesin taşın altına elini koyması şart. Birileri irade gösterecek ve besmele çekilecek. Sonra da Bergama o eski Bergama olacak. Tiyatro salonu, okuma salonları, kütüphaneler, sanatkârlar, yazarlar, çizerler yerlerini almalı ve Bergama Pergamon olmalı… Elveda Bergama… Sırada Akhisar var: Pavlus’un dördüncü mektubu orada. Kaptan Sezgin, bir türkü havalandırdı yola çıkar çıkmaz. Bergama türküsüymüş, “Kırmızı Buğday ayrılmıyor seçinden…” Yunan işgali günlerinde Bölcek–Sarıcalar arasında çarpışıp şehit düşen Arap Ali Osman Efe adına yakılmış; sözleri Bergamalı kadınlara, bestesi Ayasköy’de bir müezzine atfedilirmiş. Kaptan Sezgin’in her şehre giriş/çıkışta o yöreden bir türkü havalandırması bizlere yeni ufuklar açıyor. Böylece o şehir hafızamıza kazınıyor. "Gezin görün ve ibret alın diye boşuna buyurmamış Yaratan." Gelişimizde de, gidişimizde de irademizin olmadığı bu dünyada bize verilen o süreyi iyi değerlendirmek lazımdır. Bunun için de gezmek dolaşmak ve geçmiş medniyetlerin kalıntılarından ibret almak lazımdır. Gerisi boştur. Sakın ihmal etmeyesiniz. Ben gezdiğimiz yerleri kitaplaştırmaya karar verdim. Seyahatname adı altında sizinle buluşacaktır. Şu ana kadar 1900 sayfa A4 yazdım. Kitaplaşınca 3.000 sayfaya kadar ulaşabilecek. Mevlam ömür verirse elbet... Zaman zaman da böyle kısa tanıtımlar la sizi buluşturacağım...

Laodikeia/Laodikya

DENİZLİ'DE BİR HAC MERKEZİ Laodikeia/Laodikya Rüştü KAM Berlin Türk Eğitim Derneği her yıl Türkiye’ye kültür gezileri düzenliyor; amaç, ülkemizi ve tarihî mirasımızı yakından tanımak. 2017’te rotamızı, İncil’in Vahiy Kitabı’nda adı geçen Yedi Kiliseye çevirdik; Efes, İzmir/Smirna, Pergamon, Tiyatira/Akhisar, Sardis/Sart, Filadelfya/Alaşehir, Laodikya/Denizli. Ayrıca Pavlus’un mektuplarında sözü edilen toplulukların yaşadığı kentlerden mümkün olanlarını da ziyaret ettik. Yol boyunca gördüklerimizi metinlerle karşılaştırarak, mektuplardaki uyarı ve temaların bu şehirlerin tarihî arka planıyla ne kadar örtüştüğünü yerinde gördük ve değerlendirdik. Her durakta tek sorumuz vardı: Metinlerdeki uyarılar ve temalar, bu şehirlerin hafızasına ne kadar denk düşüyordu? Cevabı, taşların ve yazıtların arasında aradık ve bulduk. Son mektup Laodikya'ya gönderilmişti. Rehber eşliğinde yaptık ziyaretlerimizi. Emin Oruç. Denzililidir. İşinin ehli bir delikanlıydı. Şöyle: “Laodikya MÖ 3. yüzyıl ortalarında, Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından kuruldu; adını eşi Laodike’den alır. Alanın küçük bir bölümü günümüze sağlam ulaşsa da 2000’lerden itibaren kazılar hızlanınca; bugün stadyum, su kanalları, su kuleleri, sokaklar ve kiliseler gün yüzüne çıkarılmıştır. Şehir bir tıp okulu ve göz için merhemleri, ayrıca siyah yünlü tekstiliyle ünlüydü. Bankerlerin ve milyonerlerin yaşadığı yerdi. MS 60 depremi şehri yıkınca Roma’nın yardımını reddedecek kadar varlıklıydılar. İki tiyatrolu nadir kentlerdendir Laodikya; stadyumu, Gymnasium’u ve hamamları oldukça lükstü. Ticaret merkeziydi. Şehrin ana caddesinde at arabalarının bıraktığı o izleri hâlâ duruyor. Laodikya, antik Frigya’nın en zengin kentlerinden biridir. Roma döneminde bankacılık, tekstil ve tıp alanlarında ün yapmış; pamuklu kumaşları ve göz merhemiyle tanınmıştı. İncil’de geçen “ne sıcak, ne soğuk; ılıksın” ifadesi, kentin ılık termal sularına gönderme yapar. Bugün Pamukkale’nin hemen yanında yer alan Laodikya, hem Pavlus’un mektubuyla hem de Vahiy kitabındaki sert uyarısıyla Hristiyanlık tarihinde özel bir yere sahiptir.” Anlaşılan, bu dünyevî zenginlikler imanlıları da sarhoş etmişti. Bolluğu “Tanrı’nın özel lütfu” diye yorumlarlarken ruhsal değerleri gözden kaçırıyorlardı. Kendilerini güçlü sayıyorlardı aslında içten içe çürümüşlerdi. Paul’us yedinci mektubunu buraya hitaben yazmıştır. Oldukça sert bir mektuptur. Şöyle: “Laodikya’daki kilisenin meleğine yaz: Âmin, sadık ve gerçek tanık, Tanrı yaratılışının başlangıcı şöyle diyor: Yaptıklarını biliyorum. Ne soğuksun ne sıcak! Keşke soğuk ya da sıcak olsaydın! Ama ılıksın, ne sıcak ne soğuk; bu yüzden seni ağzımdan kusacağım. Zenginim, servet kazandım, hiçbir şeye ihtiyacım yok” diyorsun, ama aslında zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun! Sana öğüt veriyorum: Benden ateşte arıtılmış altın satın al ki zengin olasın; beyaz giysiler al ki çıplaklığın ayıbın görülmesin; gözlerine sürmek için merhem al ki net görebilesin. Ben sevdiklerimi azarlayıp terbiye ederim. Gayrete gel, tövbe et! İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onunla birlikte yemek yiyeceğim, o da benimle. Galip gelene, benimle birlikte tahtıma oturma hakkı vereceğim; nitekim ben de galip geldim ve Babam’la birlikte O’nun tahtına oturdum. Kulağı olan, Ruh’un kiliselere ne dediğini işitsin.” (Vahiy 3:14–22) “Mektupta Laodikya’daki Hristiyanlar; “ılık su” benzetmesiyle kıyasıya eleştirilir: Ne Hierapolis’in sıcağı gibi ateşli ne Kolose’nin soğuğu gibi dinç; ılık ve mide bulandırıcıdır. Kolose; Denizli ilinin Honaz ilçesi sınırları içinde yer alan antik bir Frigya kentidir. Günümüzde Honaz ilçesindeki bir höyük olarak sessizce geçmişini saklamaktadır. Bir gün kazılar başladığında, Frigya–Roma geçiş dönemine dair çok değerli arkeolojik bulgular beklenmektedir. Mektup, onların şımarıklıklarını yüzlerine vurur ve gerçek tevbeye çağırır. İncil’de adı geçen Yedi Kilise’den biri Denizli’deki Laodikya’dadır. Sekiz paye üzerine oturtulmuş, yaklaşık 2.000 m²lik büyük bir kilisedir, orijinal parçalarının çoğu korunmuştur. Kent, MS 4. yüzyıldan itibaren kutsal hac merkezi olarak da anılır.” Ben Denizliliyim. Bu mezarları defalarca gördüm, buralarda dolaştım; ama Hierapolis’in nekropolünü=Ölüler şehrini ve Laodikya’yı yıllar sonra yeni tanıdım. Yetkililere tavsiyemdir. Okul öğrencileri, rehberler eşliğinde Laodiya’ya ve Hierapolis’e ve Denizli’ye yakın olan antik kentlere mutlaka götürülmelidir. Ülkesini bütün değerleriyle tanıyan genç, ancak o zaman ülkesine âşık olabilir. O zaman Avrupa’nın Türkiye üzerinde oynadığı oyunları daha net görebilir. Laodikya oldukça sıcaktı. Her birimiz antik kente girerken hemen oradan birer şapka aldık. Ancak o şapkanın üzerinde Laodikya’dan bir resim baskısı yoktu. Yüzlerce ziyaretçi geliyor ama onlara arz edecek hediyelik eşya düşünülmemiş. Şapka bunlardan birisi olabilir. Tişört olabilir, anahtarlık olabilir, mıknatıs olabilir… Laodikya’dan ayrılmadan önce son kez dönüp baktım. Ufukta uzanan sütunlar, akşam güneşinin altında uzun gölgeler düşürüyordu. Antik caddenin iki yanına dizilmiş mermer sütunlar, bir zamanlar tüccarların, hacıların, düşünürlerin geçtiği yolun sessiz tanıklarıydı. Yüzyıllar önce kalabalıkların dolup taştığı bu sokaklarda şimdi yalnızca rüzgârın hışırtısı vardı; taşların arasından geçerken sanki geçmişin uğultusunu taşır gibi. Kentin kalbinde iki tiyatro yükseliyor: Biri doğuya, diğeri batıya bakıyor. Doğu tiyatrosu daha eski; oturma sıralarına oturup ovaya bakınca insan kendini Roma çağının ortasında hissediyor. Batı tiyatrosu ise daha büyük ve görkemli; zamanında şenliklerin, törenlerin, imparator kutlamalarının yapıldığı söyleniyor. Şimdi sessizlik hâkim… Sadece rüzgâr esiyor, bazen bir kuş konuyor sahnenin taşına; ama sanki taşların içinde hâlâ bir alkışın yankısı gizli duruyor. Laodikya, yalnızca bir ören yeri değil, taşlara sinmiş bir hafıza. Sütunlar bir dönemin gururunu, tiyatrolar o dönemin sesini anlatıyor bize. Biz ise bu sessiz kalabalığın arasından geçip bugüne dönüyoruz. Pamukkale’nin yanı başındaki Laodikya, Roma döneminde zenginliğiyle, dokumaları ve göz merhemiyle tanınmış bir kentmiş. İncil’de geçen “ılık” benzetmesi, hem kentin termal sularına hem de halkının rehavetine bir göndermedir. Bugün harabelerinin arasında gezerken hâlâ o eski zenginliğin, o uyarının sesi duyuluyor; biz de bu sesle vedalaşıp yola koyuluyoruz….

GAZZE’NİN YENİDEN İNŞASI — RUHLARIN ONARIMI VE AKILLI MERHAMET

HAFTANIN HUTBESİ: GAZZE’NİN YENİDEN İNŞASI — RUHLARIN ONARIMI VE AKILLI MERHAMET Rüştü KAM 10 EKİM 2025 Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, insanlığa rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, âline ve ashabına olsun. Aziz kardeşlerim, muhterem cemaat; Bugün karşımızda hem imanî bir sınav hem de akıl ve vicdanın ortak sorumluluğu olan bir görev duruyor. Gazze’ye bir ateşkes gelmiştir; mühendisler, iş makineleri ve uluslararası yardımlarla somut yapılar inşa edilebilir — duvarlar, yollar, hastaneler yeniden yapılır. Fakat kalplerin, hatıraların, güven duygusunun, çocukların uyku ve gülüşlerinin yeniden inşası çok daha zordur, çok daha ince bir iştir. Bugün burada hem duygunun hem de aklın diliyle konuşacağız: İbret almak, empati kurmak, üçüncü kişiye dokunmak — yani doğrudan etkilenenlerin ötesinde, onların yarasına insanlığın elini koymak gerektiğini konuşacağız. Kardeşlarim Gazze’nin hikâyesi bir günde başlamadı. 1948’de Filistin topraklarının bölünmesiyle başlayan adaletsizlik, 1967’deki işgalle derinleşti. 2007 yılında Gazze’nin tam ablukaya alınmasıyla, iki milyon insan dünyanın gözü önünde açık hava hapishanesine çevrilmiş bir şehirde yaşamaya mahkûm edildi. Elektrik, su, ilaç, gıda kısıtlamaları günlük hayatın bir parçası hâline geldi. Ve 7 Ekim 2023 sabahı, yeni bir sayfa değil, eski acıların yeniden açılan yarasıydı. Ardından gelen saldırılar iki yıl boyunca sürdü. Şehirler haritadan silindi, aileler yok oldu. Yaklaşık yetmiş bin insan şehit düştü. Bu iki yıl boyunca dünya çekirdek çıtlatarak televizyonun önünde konulu film izler gibi izledi Gazze’yi; kimi sokaklarda protesto etti, kimi de sessiz kaldı. Ama o iki yıl, Filistin halkının “toprağını terk etmemek için gösterdiği direnişin” destanıydı. Evleri yıkıldı, ama inançları yıkılmadı. Bugün ateşkesin sağlanmasında Türkiye, Mısır ve Katar’ın akılcı diplomasisi belirleyici oldu. Duygu değil, akıl ve sabır devreye girdi; zira bir devletin öfkeye kapılıp savaşı genişletmesi, sadece Gazze’yi değil, tüm bölgeyi felakete sürükleyebilirdi. İşte bu da bize, Allah’ın verdiği aklın ve hikmetli davranışın ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyor. Sevgili Kardeşlerim Yetmiş bin şehit, binlerce yaralı, yüz binlerce evsiz... Her sayı bir insan, bir hikâye, bir hayat demektir. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar; annesiz kalan çocuklar, eşi olmayanlar, yıkılmış evlerin gölgesinde büyüyenlerin dünya algısı... Bu rakamları akıllarımızla anlamalı, kalplerimizle hissetmeliyiz. Çünkü akıl, hafızayı organize eder; kalp ise o hafızayı insanlığa dönüştürür. İbret, sayıyı rakam olmaktan çıkarıp insana çevirebilmektir. Kardeşlerim Akıl ve Duygu Birlikte Davranmalı Duygu harekete geçirir, akıl yönlendirir. Duygusuz akıl katıdır, akılsız duygu tehlikelidir. Gazze’nin yaralarını sarmak istiyorsak, şu üç gücü birleştirmeliyiz: • Merhamet: Acıyı paylaşmak, gözyaşını tanımak. • Adalet: Haksızlığa sessiz kalmamak. • Akıl: Hangi davranışın daha fazla iyileştirme sağlayacağını bilmek. İnsanı, aceleci öfke değil, sabırlı akıl kurtarır. Gazze’nin geleceği ancak akıllı merhamet ile şekillenir. Kardeşlerim Olanlardan ibret almak ve üçüncü kişiye dokunmak gerekir. Önce kendimizden ve en yakınımızdan başlayarak bunu yapmak gerek. İbret almak geçmişe ağlamakla değil, geleceği değiştirmekle olur. Gazze yalnızca bir halkın değil, insanlığın aynasıdır. O aynaya bakan herkes kendi vicdanını görür. Bugün üçüncü kişiye dokunmanın, yani doğrudan mağdur olmayan ama sorumluluk taşıyan bizlerin, harekete geçme zamanıdır. Travma sadece fiziksel değil, toplumsaldır. Bu yüzden yeniden inşa yalnız tuğla ile değil, ruh, eğitim, umut ve güven ile yapılmalıdır. Okullar, camiler, sivil kurumlar, gönüllüler hep birlikte bir “ruhsal rehabilitasyon seferberliği” başlatmalıdır. Aziz Mü’minler Unutmayalım: Allah aklı, insanın emaneti kılmıştır. Müslüman, aklı askıya almamalıdır; onu hikmetin hizmetine sunmalıdır. Dua etmek, kaderin pasif bekçisi olmak değil; hikmetin aktif taşıyıcısı olmaktır. Allah’ın adaletine güveniyoruz elbet; ama adaleti tesis etmek, O’nun verdiği aklı ve merhameti kullanmakla mümkündür. Kardeşlerim, şimdi bize düşen şudur: • Gazze’yi yeniden imar ederken ruhlara da dokunalım. • Yardımı sadece para değil, ilgi, eğitim, dayanışma olarak düşünelim. • Sessiz kalmayalım; sözümüz, duruşumuz, emeğimiz olsun. İşi Allah’a havale ederek tevekkül olmaz. Asıl olan fiili duadır. Fiili duamızla birlikte duamız şöyle olsun “Ey hikmetin ve merhametin Rabbi! Gazze’nin çocuklarına huzur, annelerine sabır, insanlığa uyanış ver. Öfkeyi hikmete, karanlığı ferasete dönüştür. Yıkılan taşları biz onarabiliriz; Sen, yıkılan yüreklere dokun. Bize duyguyla değil, akılla ve imanla davranma olgunluğu ver. Zulmü susturacak cesaret, adaleti kuracak irade nasip eyle. Amin.” “Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O size öğüt veriyor ki, düşünüp tutasınız.” – Nahl, 90) Allah Teâlâ bizleri adaletli, merhametli, akıllı ve sorumluluk sahibi kullarından eylesin.

EGE VE AKDENİZ GEZİSİNDEN 2017

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN KÜLTÜR GEZİSNDEN ÖRNEKLER RÜSTÜ KAM 2017 EGE VE AKDENİZ GEZİSİNDEN Kız kardeşim Derya’nın Bağbaşı’ndaki evine uzaktan otobüsün camından sadece elle sallayarak annemle vedalaşıyoruz. Cankurtaran yokuşuna tırmanırken bir lahza da olsa şöyle bir daha Denizli’ye göz atıyorum. Elveda Denizli. Gaydırı gubbak Cemilem Muğla’ya inen yol, sanki vakti yavaşlatmak için çizilmişti. Önce Tavas sonra da Kale Tavas. Yollar ayağımızın altından geriye doğru akıyordu. Dağlar, uzaktan, öğle güneşi altında için için yanar gibi. Yeşil bir tülün ardından bakılan bir rüya gibiydi manzara. Yol düzgün, rüzgâr yumuşak, hava berraktı. Kaptan Sezgin’in direksiyonu her döndürüşünde taşlar, toprak, ağaçlar bir bütünün parçası gibi hızla yer değiştiriyor, insanın içinde beliren o tatlı sükûnete sessizce eşlik ediyordu. Rehberimiz Emin Oruç aldı mikrofonu eline ve heyecanlı bir şekilde, Tavas’tan söz etmeye başladı. Sesi birden bire yumuşadı. Yöre ürünlerini sayıyor: Tavas pidesi, Kale biberi, Kızılca leblebisi ve tütünü, Kızılcabölük pekmezi… Etli, peynirli, tahinli pideleri... anlatırken, kelimeleri bile sıcacık kokuyordu. Ardından Kale Tavas biberlerinin methine geçti; “eti boldur,” dedi, “acı ve tatlı diye ayrılır ama her hâliyle merttir, delikanlıdır” dedi.” Közde kabuğu çatlayan, kızartıldığında rengi koyulaşan biberleri anlatırken, yanına sarımsaklı süzme yoğurdu da katıverdi. Dinlerken, insanın karnı değil, hafızası bile acıkıyordu. Bizimse tadına varmaya vaktimiz yoktu; yollar bizi çağırıyordu. “Dümdüz Tavas ovası, çanak gibi; ne eksen biter.” Ve elbette bu toprakların ozanı Özay Gönlümdür. Iskalayıp geçmek olmazdı. Kaptan Sezgin, “Umman Nine’nin Mektupları”ndan birini seçmiş: “Ey benim umudumun gandili, gözyaşımın mendili… Bi tenem yavrum benim, nasılsın baken, eyi misin len?…” Denizli’yi dünyaya Özay Gönlüm tanıttı. Bir vakitler “Denizli’yi rezil etti” diye kızanlar oldu; iyi ki varmış. Ondan sonra Denizli bir daha o ayarda ozan yetiştiremedi. Rahmetle anıyorum. Sevgili Özay, sen mezarında rahat uyu; bir gün biri senin Yâren’ine sahip çıkacak, kaldığın yerden türkülerini çalıp çığırmaya devam edecektir. “Gaydırı gubbak cemilem…” öksüz kalmayacaktır.” Kale Tavas da geride kaldı. Yol, sanki bir an önce denizi görmek istermişçesine aşağı doğru eğiliyordu. Otobüs, çam ormanlarının arasından sessizce süzülürken, her kıvrımda gökyüzü biraz daha açılıyordu. Rehber Emin sustu, konuşma, yerini çam ormanlarından gelen o içimizi ferahlatan kokuya bırakıverdi. O koku, çocukluğumda sobaya atılan reçineli odunlarının kokusuna benziyordu; insanın içini ısıtan, geçmişle bugünü aynı anda hatırlatan bir kokuydu. Yokuş aşağı inerken “burada mola vereceğiz” anonsunu yaptı Emin. Yokuşun bittiği yerde tekrar eğime geçmeden bir düzlük var. Orada yolun hemen kenarında ormanın içinde bir restoran. Hava tertemizdi; sanki oksijen değil, ışık soluyorduk. Birkaç tahta masa ve tahta sandalye konulmuş oraya. Herkes et çeşitlerinden karışık bir menü sipariş etti. Gözlemeye bakan bile olmadı. Tabaklar dolusu kırmızı biber, domates, soğan, bir de ağır ağır pişen keçi eti… Dumanlar rüzgârın etkisiyle havaya yükseliyordu. Özenle doğranarak tabağa sıra sıra dizilmiş köy domatesi, yan tarafta süzme keçi yoğurdu sofrayı dengeliyordu. Yufka ile servis ediliyor. İsteyen dürüm yapıyor, isteyen lokma lokma yiyor. Üzerine içilen tavşan kanı deminde olan ÇAYKUR çayı ise yemeğin değil de yolun duası gibiydi. İçen bir daha içiyordu… Sonrası bir sessizlik… Otobüs yokuş aşağı kendi hâline bırakılmış, motorun uğultusu çamların hışırtısına karışmıştı. Kimse konuşmuyordu. Yemekten sonra bir rehavet çökmüştü. Yollar kıvrıldı, ışık değişti, birden tabelalar görünmeye başladı: Muğla. Emin, yine mikrofonda. “Birazdan Gökova ayağımızın altında kalacak. Seyretmeye doyamayacağınız bir manzara ile karşılaşacaksınız. Orada kartpostal tadında fotoğraflar çekileceğiz." MUĞLA Muğla’dayız. Üniversite kampüsünün yakınlarında otobüsün de karnını doyurmamız gerekiyormuş. Onlar pompaya yaklaşırken, gruba da İhtiyaç molası verildi. Şehir turu rotamızda yoktu zaten. Akyaka’ya gideceğiz.1050 rakımdan saat farkıyla sıfır noktasına ineceğiz. Öncesinde Gökova Körfezi’ni fotoğraflayacağız. Evet yaptık o işi. Topluca çekildiğimiz anı fotoğrafından sonra herkes, eşiyle sevgilisiyle fotoğraflar çekilmeye devam etti. Hem de fazlasıyla. Mavi ile yeşilin birleştiği bir körfez burası. Seyrine doymak mümkün değil. Eminin düdüğü bu sefer toplanmamıza yetmedi. Ama o çalmaya devam etti. Akyaka – Azmak Çayı Azmak Çayı süslenmiş püslenmiş, gelin gibi takmış takıştırmış bizi bekliyordu. Gecikme sebebimizin körfezin fotoğraflanması olunca bağışladı bizi. „Halk dilinde “su kaynağı” anlamındaki Azmak’ın suları, Torosların batı uzantısı Sakar yamaçlarındaki kaynaklardan beslenir. Berraklığı olağanüstü. Sodalı su, Akyaka’nın doğusundan başlayıp yaklaşık 2 km akarak Gökova Körfezi’ne dökülür; kimi yerde derinlik 8 metreyi bulur.“ Yarım saatlik tekne turu için kayıklara bindik. Doğanın renk uyumu ve suyun berraklığı baş döndürücüydü; sekiz metre aşağıdaki taşların rengi, yosunların salınımı, sazların kökleri bile seçiliyordu. Ördekler, kazlar, balıklar… Suyun en derin yerine gelince kaptan tekneyi durdurdu hem yakından bakıp hem fotoğraf çekelim diye. Kıyıda birbirinin omzuna başını koymuş yanak yanağa gençler… Aşkını ilan etmek için Azmak kıyısından daha güzel yer mi olurmuş…Onlar da bulamamışlar zaten. İşte oradalar, o ağacın altında. Ördekler ve kurbağalar da onlara inat suyun akışına doğru sesleriyle cilveleşerek yüzüyorlar. Akyaka adeta doğal bir akvaryum. Su samurundan deniz kaplumbağasına kadar birçok tür yaşıyor; kimi tropikal iklim bitkileri de var orada. Türkiye’de az yerde bulunan benekli tatlı su kaplumbağası da var burada. Nesli tehlikede olan su samuru ve su tavuğu da. Antik kentlerden ve “Yedi Kilise” yolculuğundan sonra Azmak’la bambaşka bir âleme açıldık. Türkiye’m, güzelim güzel vatanım benim; sen bu kadar güzel ve alımlı olursan elbette sana asılan çok olacaktır…Ama biz seni kimselere yar etmeyiz…Sen rahat olasın...

MÜBADELE VE ACIKLI YÜZÜ

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN EGE VE AKDENİZİNDEN BİR ACIKLI HİKAYE RÜSTÜ KAM 2017 -Çünkü mübadele, bir coğrafyanın değil, insanlığın kalbinde açılmış yaradır. Ve o yara, hâlâ denizin öte yakasından esen rüzgârla sızlamaya devam eder.- Kayaköy – Mübadele Bugün hedefimizde Kayaköy, Saklıkent, Santos ve Demre var. Önce Kayaköy. Rehberimiz Serdar anlatıyor: “Kayaköy, birbirinden farklı iki yerleşim yerinin toplamıdır. Osmanlı’nın son devrinde nüfusunun tamamı Rum’du. Yaklaşık 3.000 nüfusu vardı. Adı da Levissi idi. 30 Ocak 1923’te Lozan’da imzalanan mübadele sözleşmesiyle Levissi Rumları Yunanistan’a, Selanik ve çevresinden gelen Müslümanlar da Kayaköy’e yerleştirildi. Mübadele, Müslüman ve Ortodoks esasına göre yapıldı. Rum sayılanlar arasında Türkçe’den başka dil bilmeyenler de vardı. Mübadeleyle 1.200.000 Ortodoks Rum Anadolu’dan Yunanistan’a; 500.000 Müslüman da Yunanistan’dan Türkiye’ye göç ettirildi. Yunanistan’dan gelenler Kayaköy’e yerleşmek yerine ovaya yerleşmeyi tercih ettiler. Dolayısıyla Kayaköy o tarihten beri boştur. Define avcıları da köyde kazılar yapınca köy harabeye dönüşmüştür. Yıllarca çivi dahi çakılmayınca bugünkü hale gelmiştir. Ahşap aksam ve çatılar zamana yenilmiş; çoğu ev harap olmuştur." Öyle veya böyle bir tarih var burada. Kültür Bakanlığı ve ilgili kurumların bu dokuya aslına sadık bir restorasyonla el atması gerekir; evler butik konaklara dönüşebilir. Bir de “hazine avcıları”nı buralardan uzak tutmak şarttır. Köyün en yüksek tepesine kadar tırmandık. Boş evlere de girip çıktık. fotoğraflar çektik. Mübadeleyi konuştuk; “sırf din temelli” bir değiş tokuşun ne kadar yanlış olduğu üzerine tartıştık. Kararımız; “inanç kimliği üzerinden yapılan mübadele yanlıştı.” Lozan’ın Sessiz Çocukları: Gidenler ve Gelenler Bu bölümü, rakamlardan çok yüzlere, kararlardan çok kalplere bakmak için yazıyorum. 1923 Lozan'da alınan Mübadele karar iki ülkenin sınırlarını değiştirdi ama insanların iç dünyasını altüst etti. Bu satırlar hem gidenlerin hem gelenlerin, hem “biz Türküz” diyen Karamanlıların, hem de “biz Yunan değiliz” diye anlatmaya çalışan Giritli Müslümanların hazin hikâyesidir. Onlar, Ege’nin iki yakasında aynı denizin çocuklarıydılar mübadele yerlerinden edildiler. Rüzgârın yönü değişir, ama kokusu hep tanıdıktır. Ege’nin iki yakasında, aynı rüzgârın taşıdığı aynı tuz kokusu vardır. Bir yanda Karamanlı Ortodoks Türkleri, diğer yanda Yunanistan’dan gelen Müslüman mübadiller… Aynı dalganın iki yüzü gibiler: Biri ‘vatanım’ dediği topraklara elveda etti; diğeri ‘vatanım’ diyeceği ülkeye sığındı. Ama her ikisi de, yeni evlerine yerleşirken bile, içlerinde taşıdıkları yabancılığı eksiltemedi. 30 Ocak 1923… Lozan Konferansı’nda, Türkiye ile Yunanistan arasında tarihin akışını değiştirecek bir karar alınır: Türkiye’de yerleşik Rum Ortodoks dininden Türk uyruklular ile Yunanistan’da yerleşik Müslüman dininden Yunan uyruklular karşılıklı olarak değiştirilecektir. Bu cümle, soğuk bir diplomasi satırında yazılıdır ama sonucu insanın en sıcak yerini, yüreğini yakar. Bu karar ırka göre değil, dine göre alınmıştır. Yani mesele kimliğin değil, inancın meselesidir. O yüzden dilin Türkçe olması, komşunun kardeş gibi olması, bu kez hiçbir şeyi değiştirmez. Bir kalem darbesiyle bin yıllık mahalleler, dostluklar, hatıralar haritadan silinir. Yollar ayrılır, diller susar, sadece yürekler birbirini duyar hâle gelir. Karamanlı Ortodoks Türklerinin Dramı Kayseri’nin, Niğde’nin, Karaman’ın taş evlerinde bir sabah başka bir sessizlik uyanır. Güvercinlerin kanat sesine karışan bir hüzün…Karamanlı Ortodoks Türkleri o sabah anlarlar ki, artık “Türk” sayılmayacaklardır. Oysa onlar, Türkçe konuşan Hristiyanlardı. Evlerinde Türkçe konuşur, dualarını bile Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe metinlerden okurlardı. Dilleriyle Türk, inançlarıyla Ortodokstular. Ama Lozan’ın hükmü açık ve kesindi: “Müslüman olmayan herkes gidecek.” Köy köy, kasaba kasaba haber yayıldı. Kimi ağladı, kimi inanmadı. “Biz Türküz,” dediler, “sadece kiliseye gidiyoruz.” Dediler ama kimse onları dinlemedi. Devletler onlar adına kararlarını vermişlerdi. Onlara soran eden yoktu. Kararı alınmıştı; Anadolu’nun bu sessiz çocukları, Yunanistan’a gönderilecekti. Ayrılığın Son Günleri Gidilen her evde aynı sahne… Kadınlar bohçalarını sarıyor, erkekler sessizce toprağı öpüyordu. Bir çocuk kapı eşiğinde sordu annesine: “Anne, bizim ev de gidecek mi?” Bir yaşlı adam, toprağını eline alıp torbasına koydu. “Hiç değilse kokusunu götüreyim,” dedi. Gemiler dolusu insan Anadolu’dan kalktı, ama deniz onları yeni bir vatana değil, kimliksizliğe götürüyordu. Yunanistan’a vardıklarında dil bilmedikleri için “Türk tohumu” diye dışlandılar. Ne kilisede rahat edebildiler ne de sokakta. Çünkü onlar, öteki taraftan gelen Türkçe konuşan Hristiyanlardı. Zamanla Türkçeyi unuttular; bazıları bilerek sustu, bazıları çocuklarına öğretmedi. Ama içlerinde, bir türkü, bir dua, bir ses hep kaldı. Bugün Yunanistan’ın köylerinde yaşlı bir kadının dudaklarında hâlâ şu dize duyulur: “Yâr gelir giyer atlası, Gözümde tüter Karaman’ın sabahı…” Türkiye’ye Gelen 500 Bin Müslüman’ın Dıramı Lozan’ın diğer yüzü de acılıydı. Yaklaşık yarım milyon Müslüman Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilecekti: Girit, Selanik, Kavala, Drama, Yanya, Midilli… Bir sabah, “Artık burası sizin değil,” dendi onlara. Evler satıldı, bahçeler bırakıldı; zeytinlikler sessizliğe gömüldü. Bir Giritli mübadil şöyle yazar: “Toprağımızı öptük, zeytin ağacına sarıldık. ‘Artık burası sizin değil,’ dediler. Oysa burada doğmuş, burada ölmeye hazırlanmıştık.” Sonra gemilere bindiler; denizin öte yakasındaki “anavatana” doğru yola çıktılar. Ama vardıklarında, onları karşılayan kimse yoktu. Anavatan mı, Yabancı Vatan mı? Türkiye’ye geldiklerinde, kimse “hoş geldiniz” demedi onlara. Muhacir dediler. Dil farklıydı, gelenek farklıydı, yemek farklıydı. Birçoğu Rumca aksanlı Türkçe konuşuyordu; bazıları hiç Türkçe bilmiyordu. Onlara “gavur muhacirler” diyenler bile oldu. Ellerindeki zeytinyağı tenekelerini, sabun kalıplarını görünce “Bunlar Yunan kokuyor” diyenler de oldu… Yine de yılmadılar. Devlet, boş köylere ve harap topraklara yerleştirdi onları. Zamanla o toprakları yeşerttiler; yeni bir hayat kurdular. Bir kısmı İzmir’e, bir kısmı Bursa’ya, Ayvalık’a, Samsun’a yerleşti. Ege’nin kokusunu içlerinde taşıyarak yeni kökler saldılar. Ama içlerinde hep aynı soru yankılandı: “Biz zaten Türk’tük, neden buraya dönmek zorunda kaldık?” İki Yaka ve Tek Hüzün Mübadele yalnızca insanların değil, duyguların ve hafızanın da yer değiştirmesiydi. Bir taraf “vatanımdan oldum” derken, diğer taraf “vatanımda yabancılaştım” diyordu. Karamanlıların kiliselerinde Türkçe dualar sustu; Giritli Müslümanların camilerinde de Rumca dualar yerini sessizliğe bıraktı. Ama Ege’nin iki yakasında, aynı türküler yaşamaya devam etti. Bugün hâlâ hem Türkiye’de hem Yunanistan’da söylenir: Deniz üstü köpürür Kayığa binsem götürür Benim de şu cihana gelişim Bir güzelden ötürü. Bu türkü, aslında mübadelenin kendisidir: Kayığa binmiş iki halk, birbirine el sallarken gözlerinden aynı yaş süzülür Sonuç Lozan Mübadelesi, bir sayının değil, bir insanlığın hikâyesidir. 1 milyon 200 bin insanın yerinden edildiği bu değişim, gerçekte bir ev hasreti belgesidir. Karamanlı Ortodoks Türkleri, Giritli, Selanikli, Dramalı Müslüman mübadiller… Hepsi aynı denizin iki yakasında, farklı dillerde ama aynı yürekle yaşadı. Bugün Ege’nin rüzgârı estiğinde, iki tarafta da aynı koku duyulur: Tuz, toprak ve ayrılığın kokusu. Ve belki deniz, hâlâ iki yakadan gelen duaları birleştirir: Biri haç çıkarır, diğeri besmele çeker ama ikisi de aynı gökyüzüne bakar, aynı Tanrı’ya “bizi unutma” diye dua eder. Lozan Mübadelesi, iyi bir şey yapılmış gibi gururlanılacak bir karar değildir. O rakamlarla anlatılamaz. O acıdır. Gözyaşıdır. Gidenler Türkçe konuştuğu halde “Rum” sayıldı, gelenler Müslüman olduğu halde “Yunan” denilerek dışlandı. Her iki taraf da bir gecede “öteki” oluverdi. Ama hâlâ Ege’nin iki yakasında aynı rüzgâr eser; aynı tuz kokusu burna gelir. Belki de deniz, iki halkın gözyaşlarını birleştirip dalgalarında saklar. Çünkü mübadele, bir coğrafyanın değil, insanlığın kalbinde açılmış yaradır. Ve o yara, hâlâ denizin öte yakasından esen rüzgârla sızlamaya devam etmektedir.

“KUR’AN: VERSİYORNU OLMAYAN BİR DÜNYA KLASİĞİ” DİR.

“KUR’AN: VERSİYORNU OLMAYAN BİR DÜNYA KLASİĞİ” DİR. Rüştü KAM 16 Ekim 2025 Berlin’de 19. yüzyıldan bu yana sessiz ama ısrarlı bir çalışma yürüten bir kurum var; araştırtma odalarında mürekkebin kokusu, arşiv odalarında eski kâğıtların hışırtısı eksik olmamış. Odaklandıkları tek bir metin var: Kur’an. Şu soruların peşinde koşmuşlar yıllarca: Kur’an da diğer kitaplar gibi insan kaleminden çıkmış bir metin olabilir mi; yüzyıllar içinde eklemeler, eksiltmeler, anlam kaymaları yaşadı mı; yoksa indiği günden bu yana harf harf korunarak mı geldi? Paleografiden filolojiye, farklı coğrafyalardaki yazma nüshaları tek tek karşılaştırıyor, tarihlendiriyor, rivayet zincirlerini inceliyorlar. Bu titizliğin ardında yalnızca akademik merak değil, inançla şüphenin, gelenekle modernliğin kesiştiği bir alanın ağırlığı da var. Ve nihayet, yıllar süren bu araştırmalar tamamlandığında, kurumun başkanı şöyle bir cümle kurarak yaptıkları çalışmanın sonucunu dünyaya ilan ediyor: “Der Koran ist ein Weltklassiker ohne Versionen.” =Kur’an, versiyonu olmayan bir dünya klasiğidir. Bu cümle, Corpus Coranicum Projesi’nin yöneticisi Dr. Michael Marx’a aittir. İlk kez 2008’de, Berlin-Brandenburg Bilimler Akademisi (BBAW) tarafından yayımlanan bir röportajda dile getirilmiştir. Bu ifade, içinde hem bir takdir hem de bir tartışma barındırır. Çünkü Kur’an’ın eşsiz korunmuşluğuna dikkat çekerken, aynı zamanda onu “dünya klasiği” kategorisine dâhil ederek kutsal metin anlayışının sınırlarını da sorgulatır. Bir Akademik Projenin Doğuşu Corpus Coranicum, 2007 yılında Almanya’da Berlin-Brandenburg Bilimler Akademisi bünyesinde kurulan bir araştırma projesidir. Bu proje, Theodor Nöldeke’nin 19. yüzyılda başlattığı tarihsel-eleştirel Kur’an çalışmalarının modern bir devamı niteliğindedir. Amaç, Kur’an metnini filolojik, tarihsel ve kültürel açıdan inceleyerek erken dönem el yazmalarını belgelemek, varyant okumaları karşılaştırmak ve metnin oluştuğu Geç Antik Dönem bağlamını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda proje üç temel alanda ilerlemiştir: El yazmaları veritabanı, çevre metinlerin incelenmesi ve ayet yorumları (Kommentar). Corpus Coranicum, hem erken İslam dönemi metin tarihini hem de Geç Antik dönemin dinî ortamını yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir. Marx’ın “Nispi İstikrar” Vurgusu Michael Marx, 14 Mayıs 2008 tarihli bir röportajında, Kur’an’ın Hz. Osman döneminde standardize edilmesiyle metin bileşimi açısından “nispi bir istikrar” kazandığını belirtmiştir: “Diese Version wird dann verschickt und eine relative Stabilität scheint einzutreten, was den Textbestand betrifft.” Bu ifade, metnin tarihsel sürekliliğini vurgular ve Kur’an’ın “versiyonsuzluk” özelliğini bilimsel bir gözleme dayandırır. Marx, Kur’an’ı hem kutsal bir metin hem de filolojik açıdan benzersiz bir dünya mirası olarak görmektedir. Dünya Klasiği Ne Demek? Edebiyat biliminde “dünya klasiği”, yalnızca tarihsel bir metin değil; zamanlar üstü etkisi ve kültürel belirleyiciliği kanıtlanmış bir eser anlamına gelir. Bu açıdan Kur’an, hem dil hem düşünce hem de kültür üzerinde yarattığı derin etkiyle bu tanımı hak eder. Ancak “klasik” sıfatı beşerî alana, “ilahi” sıfatı ise vahiy alanına aittir. Marx’ın ifadesi, bu iki düzlemin kesişiminde duran bir değerlendirmedir. İslam Dünyasında Tepkiler Corpus Coranicum, Batı akademisinde bilimsel bir başarı olarak görülürken, İslam dünyasında temkinli ve eleştirel bir yaklaşımla karşılanmıştır. Eleştiriler genellikle üç başlıkta toplanır: Kur’an’ın beşerî bir metin gibi ele alınması, tarihsel bağlama aşırı vurgu yapılması ve oryantalist mirasın sürdürülmesi endişesi. Buna karşın bazı akademisyenler, projenin sunduğu veritabanını nesnel bir kaynak olarak değerlendirir ve Kur’an tarihi çalışmalarında kullanır. Kutsal ile Filolojik Arasında Kur’an, inananlar için Allah kelamıdır; araştırmacılar içinse insanlık tarihinin en iyi belgelenmiş metinlerinden biridir. Bu iki bakış açısı birbirine zıt değil, tamamlayıcıdır. Marx’ın “nispi istikrar” vurgusu, Kur’an’ın metinsel korunmuşluğunu filolojik temelde doğrularken, “versiyonu olmayan dünya klasiği” ifadesi bu istikrarı edebî bir dille özetler. Sonuçta mesele bir inanç beyanı değil, tarihsel bir gözlemdir. Kur’an’ın hem kutsallığına hem metin tarihine saygı duyan bir yaklaşımdır, bilimi de imanı da incitmez. Kaynakça • Michael Marx, Interview mit Muslimische Stimmen, 14 Mayıs 2008. • Berlin-Brandenburgische Akademie der Wissenschaften (BBAW), Corpus Coranicum Resmî Web Sayfası. • Esra Gözeler, “Corpus Coranicum Projesi: Kur’ân’ı Geç Antik Döneme Ait Bir Metin Olarak Okumak”, AÜİFD, 2012. • Enes Furkan Onur, Corpus Coranicum Projesi Dokümantasyon Bölümlerinin Analizi, Ankara Üniversitesi, 2022.

TÜRKLER VE MÜSLÜMANLAR OLARAK SORUMLULUĞUMUZ

HAFTANIN HUTBESİ 17 Ekim 2025 Hazırlayan: Rüştü Kam / TED TÜRKLER VE MÜSLÜMANLAR OLARAK SORUMLULUĞUMUZ Kıymetli kardeşlerim, Bizler hem Türk hem de Müslüman kimliğimizle yeryüzünde emanetçiyiz. Nerede yaşarsak yaşayalım, inancımız bize hem iyi bir insan olmayı hem de yaşadığımız topluma faydalı olmayı emreder. Rabbimiz buyuruyor: “Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstün olanınız, takvâ bakımından en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 49/13) Almanya bize çalışma, eğitim görme, güven içinde yaşama imkânı veriyor. Bu imkânları küçümsemeyelim; en güzel şekilde değerlendirelim. Nitekim bir Alman atasözü der ki: „Was du heute besorgen kannst, das verschiebe nicht auf morgen.“ (Bugün yapabileceğini yarına bırakma.) Gelin hayrı ertelemeyelim; iyi komşuluk, temiz sokak, gürültüye dikkat, trafik ve kamu düzenine riayet… Hepsinde örnek olalım. Kardeşlerim, Ekonomik güç yalnızca para değildir; helal kazanç, alın teri ve paylaşma ahlakıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir.” (Buhârî, Büyû‘, 15) Helal kazancını adaletle kullanan ve komşusuyla paylaşan her mümin, toplumun huzuruna katkı sunar. En büyük mesuliyetimiz çocuklarımızdır. Onların eğitimi, karakteri ve inancı bizden sorulur. Rabbimiz Lokman Suresi’nde öğüt verir: “Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy, başına gelenlere sabret.” (Lokman, 31/17) Unutmayalım: “Evlat, anne-babanın en kalıcı sadakasıdır; eğitirsen dua olur, ihmal edersen imtihan.” Bu sebeple taşa, binaya, arabaya değil; çocuklarımıza yatırım yapalım. Okul eğitimini aksatmayalım; dilini, dinini, kültürünü sevdirerek öğretelim. Evlerimizi ve camilerimizi okuma mekânlarına dönüştürelim; okuma salonları açalım, kitapla buluşmayı günlük hayatın parçası yapalım. Irkçılık, önyargı ve kibir insanı birbirinden uzaklaştırır. Biz biliyoruz ki üstünlük ırkta değil, takvâdadır. Efendimiz (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde buyurur: “Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvâdadır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411) O hâlde, uyuma önem verelim; komşumuzu rahatsız etmeyelim. Oturduğumuz sokağa sahip çıkalım: çöpümüzü zamanında çıkaralım, gürültü kirliliğine dikkat edelim, kamu malını koruyalım. Çünkü Müslüman, çevresine güven veren insandır: “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12) Kıymetli kardeşlerim, Gönüllerimizi diri tutmak için iyiliği çoğaltalım. Çünkü küçük adımlar büyük dönüşümler doğurur: “Bir çocuğun yüreğine dokun, dünyayı değiştirirsin sessizce; Bir sokağı temiz tut, bir şehrin huzuruna dokunursun gizlice. Bir gülümseme ver komşuna, iyilik büyür fark etmeden; Taşa değil insana yatırım yap—çünkü insan kalır, binalar yıkılır bir gün.” Son söz olarak; Taşa değil insana, paraya değil ahlâka, dünyaya değil ebediyete yatırım yapanlardan olalım. Rabbimiz şöyle uyarır bizleri: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar kötülük işlerse onu da görür.” (Zilzâl, 99/7-8) Allah’ım, bizi çocuklarına sahip çıkan, komşusuna güven veren, sokağına sahip çıkan örnek insanlar eyle. Rabbim bizleri hem dünyada hem âhirette yüz akı eyleyesin. Âmin.

"VATANINA VE MİLLETİNE AŞIK BİR MİLLET: ALMANLAR"

"VATANINA VE MİLLETİNE AŞIK BİR MİLLET: ALMANLAR" Bu yazıma yorum yazmış dostum. Önce onun yorumunu aynen buraya kopyaladım ve sonra da cevap yazdım. "Yıllarını ، ömrünün çoğunu Almanyada geçirmiş bir aydın Aklı selim sahibi bir arkadaşımız olan RÜŞTÜ Beyi kutluyorum .. ALMAN toplumunu iyi analiz etmiş. ...Yalnız genellikle yazılarını okuduğum RÜŞTÜ Bey Ülkemizdeki ,özellikle tek adam rejimine geçildikten sonra yaşanan ve yaşamakta olduklarımız konusunda hiçbir kere olsun uyarıcı olmadı. Dinden siyasete,Ekonomiden dış ilişkilere , idareden insan kayırmaya, ırkçılıktan kutuplaşmaya ,Adâletten hukuk düzenine ve işleyişine ,eğitimden sağlığa ...vs.vs. Bilerek yapılan olumsuzluklara karşı bir kere bile yüzünü ekşitmedi... ALMAN Toplumunum özellikleri ve güzelliklerini bizim insanımız hak etmiyor mu?? Bizdeki tek adam rejimi, BAŞKALARI İÇİN NOKSANLIK SAYDIĞI NE VARSA KENDİSİ İÇİN FAZİLET SAYIYOR.. Birazda bunlara tema etse güzel olacak....Selamlar.." BENİM CEVABIM: Rüştü Kam Hafızalioğlu Kilci sevgili Hocam, seni severim bilirsin. Saygılarımı sunuyorum. Neden Tükiye ile alakalı yazmadığımı soruyorsun. Birincisi ben Türkiye'de yaşamıyorum. İzine geldiğimde de öyle anlatılanlar gibi ölmüş, bitmiş, mahfolmuş bir halk görmüyorum. İnsanların çoğunluğu çift maaşlı olduğu halde tek maaş üzerinden giderlerini hesap yaparak insanların aç olduğundan dem vuruluyor. Ajıtasyon yapılıyor. İnsanlar kendi ahlaksızlığını görmüyor ama sabah akşam iktidarın ahlaksızlığından bahsediyor. Sen de bilirsin Allah "siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz" der. Eğer iktidarınız bozuksa bu bozukluk sizin bozukluğunuzdan kaynaklanıyor demektir. Alman halkı gibi vatanına ve milletine aşık bir topluluk var mı türkiye de? Ben görmedim. Türk halkı sabah akşam geçmişine küfrediyor, dinine din adamına küfrediyor, saygı yok, halk her konuda hükümeti eleştiriyor, haklı veya haksız. Muhalefet dersen iktidarın başını eleştirmekten başka bir şey yapmıyor. Kendi ülkesini dışarıya şikayet ediyor. Gezi olayları düzenliyor, terör örgütleriyle arasına mesafe koymuyor, böylelikle bile isteye onlara yardım ediyor. Türkiye aleyhine çalışanlar alkışlanıyor. İhtilaller alkışlanıyor. Siyaset dili sokak diline indirgenmiş. Halk kanaatkâr değil, doyumsuz, şükretmesini bilmiyor, daha çok kazanmanın peşinde... Açlık edebiyatı, fakirlik edebiyatı yapılıyor; şükür kalkmış, kanaat kalkmış. İnsanlar arasında sevgi ve saygı da kalmamış, herkes birbirinin ayağına basıyor. Vergi kaçırmayı herkes marifet sayıyor. "Faturasız şu kadar, faturalı bu kadar" denilnce faturasız tercih ediliyor. Türk halkının geneli ahlaksızlığı tercih etmiş. Güven ortamı yok. Halk önce üzerine düşeni yapsın, ahlak açısından kalitesini artırsın, düzgün olsun iktidar sadece zulmetmek için halkı aç bıraksın; zulmetsin, bak o zaman nasıl eleştiriyorum... Türkiye, cumhuriyet devrinde bugün geldiği yere hiç gelmedi: Vesayet kalktı, savunma sanayii ümit verici düzeyde ilerliyor. Her ilinde bir üniversite açılmış, eğitim kalitesi düşmüş; eleştireceğine onu da sen yükselt. Ulaşım problemi çözülmüş, kendi tohumunu kendisi üretir hale gelmiş. Daha ne istiyorunuz siz. Bundan sonrası bela istemektir. Hele memur olarak çalışanlar var. En çok onların sesi çıkıyor. En çok maaşı da onlar alıyor. Nereden baksan herbirinin maaşı 50-160 bin TL. aralığında. İki maaşlılar bunlar bir de. toplamda 150-170-200 bin Tl. para kazananlar da var. En çok da onlar ağlıyor. Şikayet ediyorlar. Hepsi sahtekar. Şükretmesini bilmiyorlar. Asgari ücretliler de öyle. Onların çoğu da çift maaşlı. 26 bin Tl. Çift maaş 52 bin Tl. yapar. Buna rağmen kıtkanaat geçinenler var mıdır? Vardır elbet. Onlara da zenginler yardım edecekler. Zekatlarından verecekler. Sadakalarından verecekler. Türkiye Müslüman bir ülkedir. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir." der sevgili Peygamberimiz. Sevgili Hocam; sen de Almanya'da kaldın. Alman halkını sen de tanıyorsun. Alman halkının Almanya aleyhine çalıştığını, konuştuğunu, devletini dışarıya şikayet ettiğini gördün mü? Onun için dedim "vatanına ve milletine aşık halktır Alman halkı"diye. "Ülkesini sever, halkını sever" dedim. "Geçmişiyle yüzleşir ama geçmişine küfretmez dedim." Türkiye'de önüne gelen geçmişine küfrediyor, eleştirmiyor; küfrediyor. İktidarı eleştiriyor. Üniversite mezunuyum iş bulamıyorum diyor. Dünyanın hiç bir yerinde üniversite iş bulmak için okunmaz ve bitirenlere de devlet iş bulmak zorunda değildir. Varsa kadro girer bir yere. Yoksa kendine bir iş bulur. Ben üniversite mezunuyum bana devlet iş vermiyor diye sokağa çıkıp bağırmaz. En azından Almanya'da böyledir. Üstadım derdimi deştin. Evet Türk halkı adam olduğu gün kendilerine uygun bir iktidar başlarına gelecektir. Şu andaki iktidarı bile haketmiyor Türk halkı. O zaman ben de yazacağım Türkiye ile ilgili. Yine sözü sözün Sahibi'ne bırakalım."Siz kendinizi değiştirmedikçe ben sizi değiştirmem." Değişim alttan olur, yukarıdan değil...Yapmayın etmeyin, Türkiye'ye yazık ediyorsunuz...

TEKE YÖRESİ SANCAĞI: ANTALYA

TEKE YÖRESİ SANCAĞI: ANTALYA -Gezi notları_ RÜŞTÜ KAM 2017 O kadar insan tanıyorum ki Antalya'ya gidip gelen hep kumundan sahilinden bahsediyorlar. Otellerinden ve yedikleri yemeklerden, suyun içinde kaldıkları süreden bahsediyorlar. Teke yöresinden ve yörüklerin, Selçukluların, Osmanlının geride bıraktığı eserlerden bahsetmiyorlar. En azından ben duymadım. Oysa Antalya'da tarih bu durumdan şikayetçiymiş meğer. Türk Eğitim Derneğinin düzenlediği gezi çerçevesinde biz de ziyaret ettik Antalya'yı. O kadar dolmuş ki bizi görür görmez başladı dökülmeye; şikayetçiydi o tarihi eserler, gelenlerden. Ya, insan Karatay medresesiyle, yivli minaresiyle... hiç tanışmaz mı? Şehzade Korkut Camii'nde iki rekat namaz kılmaz mı? Neyseki bizler ordaydık, hasret giderdik. Uzun uzun sohbetimiz oldu; Selçuklu ve Osmanlı beyleriyle: İsterseniz bizi takip edin birlikte gezelim: Kaleiçi “Kaleiçi, dar sokakları ve kiremit çatılı evleriyle yalnızca mimarîyi değil, bir yaşam tarzını da yansıtır. Günümüzde pansiyonlar, butik oteller, lokantalar ve barlarla doludur. Trafiğe kapalı sokaklarında dolaşmak, adeta bir zaman tünelinde yürümek gibidir. Antik Dönem'de Attaleia'yı barındıran Kaleiçi; içten ve dıştan, at nalı şeklinde surlarla çevrilidir. Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin ortak eseri olan bu surların içinde, kiremit çatılı 3 bin kadar ev bulunur. Evlerin karakteristik yapıları, Antalya'nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz; aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır. Sur içindeki dar sokaklar limandan yukarıya, duvar boyunca uzanır. Yivli Minare ve Külliyesi, Gıyaseddin Keyhüsrev Medresesi, Karatay Medresesi, Şehzade Korkut Camii, İskele Camii, Tekeli Mahmut Paşa Camii, sur içindeki önemli tarihi yapılardan bazılarıdır. Kaleiçi'ndeki antik liman, şimdilerde modern yat limanı olarak kullanılmaktadır. Yat limanı ve antik kent, birlikte; pek çok ressam, yazar ve şaire ilham veren muhteşem bir manzara ortaya çıkarır. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1984 yılında, günümüzde koruma altına alınmış olan Kaleiçi'nde yapılan restorasyon projesi ile FIJET (Dünya Turizm Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu) tarafından; "Turizmin Oscarı" olarak kabul edilen Altın Elma Ödülü'ne layık görülmüştür. Otel, pansiyon, restoran ve bar gibi yeme-içme, konaklama ve eğlence tesislerine dönüştürülmüş tarihi binalarıyla Kaleiçi, Antalyanın cazibe merkezidir. Canlılığını ve ritmini her daim koruyan Kaleiçi'nin begonvillerle süslü, turunç çiçeği kokan sokaklarında geçmişe yolculuk ederken; yöresel ürünler ve hediyelik eşya satan dükkanlarından alışveriş de yapabilirsiniz.” • Yivli Minare – Mevlevihane Antalya’nın tarihi kent merkezi Kaleiçi’nde yer alan Yivli Minare, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Alâeddin Keykubad döneminde (1220–1237) inşa edilmiştir. Zamanla etrafında bir külliye oluşmuş; bu külliyenin ana yapısını, Yivli Minare Camii (Alâeddin Camii) olarak da bilinen ulu cami ile Yivli Minare oluşturmuştur. Antalya’nın sembolü sayılan Yivli Minare, zeminden yukarı doğru kaide, pabuç, tambur, gövde, şerefe, petek ve külah bölümlerinden meydana gelir. Blok kesme taş kaide üzerine tuğla ile inşa edilen yapı, üst kısımda köşeleri pahlı biçimde yükselerek sekizgen bir kasnağa dönüşür. Bu sekizgen kasnak, taş ve tuğla dizileriyle pano görünümünde tasarlanmış nişlere ayrılmıştır. Batı cephesindeki nişlerde inşa kitabesi yer alır. Kuzey cephesindeki küçük bir kapıdan başlayan doksan basamaklı merdivenle minareye çıkılır. Minarenin yüksekliği yaklaşık otuz metredir. Yapıldığı dönemde Anadolu Türk mimarisinde yeni bir biçim denemesini temsil eden minare, yivli formu (yarım daire profilli çıkıntılar yapan örgü düzeni) ile dikkat çeker. Kırmızı tuğla örgülü dilimli gövdesi, çini mozaik süslemeleri, kufî yazıları, mukarnaslı şerefesi ve sağır nişleriyle hem yapısal hem sanatsal değere sahiptir. Bunun yanında cami, altı kubbeli ibadet mekânıyla Anadolu’daki çok kubbeli cami tipinin günümüze ulaşan en eski örneği kabul edilmektedir. Bu özellikleri dolayısıyla dünya mirası olarak önerilen Yivli Minare Camii, 2016 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer almaktadır. Yivli Minare Külliyesi’nin diğer yapıları; Atabey Armağan Medresesi, Ulucami Medresesi, Mevlevihane, Yivli Minare Hamamı, Nigâr Hatun Türbesi ve Zincir Kıran Mehmet Bey Türbesi’dir. Mevlevihane, üzerindeki yazıta göre I. Alaeddin Keykubat döneminde (1219–1236) inşa edilmiştir. Caminin zemininde, üzeri camla kapatılarak korunan antik su kanallarının, ısıtma sistemi olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Karatay Medresesi “Antalya’nın Kaleiçi semtinde, Selçuk Mahallesi’nde yer alan Karatay Medresesi, 1250–1251 yıllarında Emir Celâleddin Karatay tarafından yaptırılmıştır. Kimi kaynaklarda “Karatay Camii” veya “Karadayı Camii” olarak da anılan yapı, Anadolu Selçuklu döneminin özgün taş işçiliğini yansıtan önemli örneklerden biridir. Medresenin büyük bölümü günümüze ulaşmamış olsa da, iki eyvanlı plan düzeni, giriş eyvanı ve ana eyvandaki mihrap kalıntıları hâlâ görülebilmektedir. Yivli Minare Külliyesi’nin hemen yakınındaki medrese, Kaleiçi’nin dar sokakları arasında sade ama etkileyici bir görünüm sergiler. Taş yüzeylerdeki zarif bezemeler, Selçuklu taş ustalığının izlerini taşır. Zamanla harap olsa da, duvarlarındaki motifler hâlâ sessiz bir zarafetle konuşur. Osmanlı döneminde de kullanıldığı bilinen yapı, 19. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir. Bugün ziyaretçiler, Yivli Minare’den aşağı süzülen yolları takip ederek Karatay Medresesi’ne ulaşabilir. Sabah erken saatlerde ya da akşamüstü ışığında taş süslemelerinin gölgeleri belirginleşir ve yapı, tarihî atmosferiyle ziyaretçisini geçmişe taşır.” Bu yapı, sadece bir okul değil; taşlarının diliyle suskun bir hikâye anlatıyor. Duvarlarında çini parıltısı yok belki, ama her taşın yüzeyinde bir ustanın nefesi var. Güneş, öğle vaktinde kemerli girişin üzerine vurduğunda gölgeler, desenlerin içine çekiliyor; taşın dili, zamana karşı hâlâ direnen bir sabrı anlatıyor. 1250–1251 yıllarında Emir Celâleddin Karatay tarafından yaptırılan bu medrese, bugün Kaleiçi’nin dar sokaklarında sessizce duruyor. Kapısının önünden geçenler çoğu kez fark etmeden yanından geçip gidiyor; oysa taşın soğukluğunda yüzyılların sıcak emeği gizli. Çökmüş kubbelerin, yarım kemerlerin arasında hâlâ bir düzen, bir ritim hissediliyor — tıpkı bir zamanlar burada yankılanan ders halkalarının sesi gibi. Antalya’nın güneşi altında, Karatay Medresesi’nin taşları gün boyu ısınıp akşam serinliğinde soluk alıyor. Ve her akşam, gökyüzü yavaşça kararırken taş duvarlar, sanki bir dua mırıldanır gibi eski günleri hatırlatıyor. Düden Şelalesi “Antalya merkezinin yaklaşık on kilometre kuzeydoğusunda yer alan Düden Şelalesi, yirmi metreden dökülen suları ve çevresindeki yeşil doku ile kentin en bilinen doğal simgelerinden biridir.” Şelaleye vardığımızda sağ tarafta bir patika yol görünüyor. Oradan aşağıya doğru indik ve suyun döküldüğü noktaya ulaştık. Şelale yukarıdan adeta uçarak geliyor; suyun düştüğü yerin arkası boşluk. O noktadan şelaleyi seyretmenin tadı bambaşka. Rüzgârın yönü değiştikçe, uçuşarak düşen suların serpintisi yüzümüzü serinletiyor; tabii bu arada elbiselerimiz de payına düşeni alıyor. Su sesiyle insan sesleri birbirine karışıyor; kahkahalar, hayret nidaları ve deklanşör sesleriyle birlikte ortalık âdeta coşkulu bir konser alanına dönüşüyor. Fotoğraf faslından sonra yamacı dik ama manzarası muhteşem olan sol taraftaki restorana indik. Rehberimiz sevgili Emin kardeşim tarafından önceden yer ayrılmış olmasına rağmen işletme belli ki hazırlıksızdı; geleceğimizi unutmuşlar. Bir anlık telaşla garsonların elleri ayaklarına dolaştı, siparişler karıştı, ortalıkta kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Arkadaşlar siparişlerin karışmasına öfkeliydiler. Hüseyin Bozkurt ortalığı sakinleştirdi. Ahmet başkanın ölüm haberinin geldiği Demre’den beri tadımız yok zaten. Herkes pimi çekilmiş el bombası gibi. Neyse ki sonunda her şey tatlıya bağlandı. Böyle durumlarda sabır şart; hele Türk Eğitim Derneği’nin misyonunu taşıyorsanız, iki kat daha fazla şart. Günün sonunda, hem şelalenin sesi hem yüzümüzdeki o serinlik, Antalya’nın kalbinden hafızamıza kazınmış bir anı olarak kaldı. Antalya, tarih ve doğanın birbirine yaslandığı bir şehir. Yivli Minare’nin taşlarıyla Karatay Medresesi’nin sessizliği, Düden Şelalesi’nin su sesiyle birleşiyor. Her köşesi ayrı bir nefes, her durağı ayrı bir hikâye. Antalya’da dolaşmak, tarihin, sanatın ve doğanın aynı cümlede buluştuğu bir metni adım adım okumak gibi.

Amasya 2018

BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018 RÜŞTÜ KAM Amasya 2018 Samsun Havaalanı’nda Emin, Kaptan Sezgin ve rehberimiz Mehmet Doğan Öz bizi bekliyordu. Kısa bir hal-hatır sohbetinden sonra hemen otobüse bindik. Akşam Amasya’da konaklayacağız. Güneş daha Amasya’yı terk etmemişti ki Şehzadeler Şehri’ne adım attık. Önce otele yerleşip biraz nefeslendik. Akşam yemeğinden sonra düştük Amasya sokaklarına. İlk gelişimizde bizleri ellerinde lambalarla karşılayan Ferhat ile Şirin, bu sefer karşılamadı bizi. Şehir karalara bürünmüştü. Sokak lambaları dışında özel bir ışıklandırma yapılmamıştı; Kaya Mezarları da gizlenmişti, görünmüyordu. Sadece hafiften bir su sesi geliyordu kulağımıza: Yeşilırmak’ın sesi… Gizliden gizliye ağlıyor gibiydi. Belki de bu yıl Ferhat ile Şirin’in ölüm yıldönümüdür, yoksa şehir niçin karalar bağlasın böyle diye dü şündük… Şehzadeler Sokak lambalarının cılız ışığında da olsa Şehzadeleri selamlamayı ihmal etmedik. Orada nehrin kenarında sıra sıra dizilmişler ziyaretçilerini karşılıyorlar gece gündüz, yaz kış demeden. Rehberimiz —aynı zamanda doktora öğrencisi; inançlı, bilgili ve saygılı— kısa kısa anlattı şehzadelerin Amasya hatıralarını. Amasya, Osmanlı şehzadelerini çok sevmiş, bağrına basmış onları, sütünü ve aşını onlarla paylaşmış; sonra da dualarla cihan padişahı olarak uğurlamış onları Amasya’dan Payitahta. Bundan daha büyük bahtiyarlık mı olurmuş? Heyecanlıyız. Yeşilırmak kenarında aheste aheste yürüyoruz. Aynı zamanda salepçi arıyoruz. Amasya’nın salebini çok methettiler. İçmeden gitmek olmazmış. Sokaklarda önümüze gelene “Nerede salep içebiliriz?” diye soruyoruz; her sorduğumuz kişi başka yer tarif ediyor. Baktı olmuyor böyle, Recai önden hızlıca gitti, ara sokaklarda kayboldu, biz de aynı istikamette ilerliyoruz; az sonra ilerde sokağın başında göründü Recai el sallıyor, “buldum, buldum!” Hep birlikte düştük peşine: Salepçi Dursun. Salepçi Dursun Önce tanıştık. İnce, uzun boylu; başında sekiz köşeli şapkasıyla esmer bir Amasyalı beyefendi. Buyur etti bizleri. Otuz kişiyiz. Masalar birleştirildi. Hâl hatır soruldu. “Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” Bildik sorular işte. Anlattık. Soru sorma sırası bize geldi: “Sadece salep kurtarıyor mu, başka bir şey satmıyorsun, dükkânda gördüğümüz kadarıyla?” “Şükretmesini bildikten sonra Allah insanın rızkını çoğaltır. Elhamdülillah, biz de şükredenlerdeniz.” “Allah bereketini versin.” “Dursun amca, biraz da salepten bahsedelim. Anlatır mısın salebi; ham maddesi nedir, nasıl hazırlanır ve pişirilir?” “Salebin ham maddesi yabani orkidedir; Anadolu orkidesi. Kışın evlerde, kafelerde, pastanelerde içilir; üzerine tarçın ekleyerek servis edilir, içinizi ısıtır. Hele rayihasını şöyle bir içinize çekerseniz salebin tadına varırsınız. Bir kilo salep için 2.500 orkide çiçeği gerekir. Türkiye’de doğal ortamda yetişen yaklaşık 40 çeşit yabani orkide vardır; kalitesi yetiştiği yere ve türe göre değişir. Salep ticaret merkezi Bucak, Burdur’dur. Salebin faydasına gelince, o saymakla bitmez. Öksürüğe, sindirime iyi gelir; enerji verir, zihni açar… Geleneğimizde salep kulpsuz porselen fincanlarda içilir. Salep içmenin bir kültürü vardır. Orkideler bilinçsiz bir şekilde toplanıyor; dolayısıyla bazı orkidelerin nesli tükenmek üzere. Devlet koruma altına almalıdır. Kahramanmaraş dondurmasına kıvam ve esneklik veren de saleptir. Salep, ilaç hammaddesi olarak da kullanılır.” Dursun amcanın sohbeti ve salebi içimizi ısıttı. Sadece müşteri memnuniyeti değil; mesleğini bilip sormamız onu ziyadesiyle sevindirdi. Fotoğraflarımızı çektik ve müsaade istedik Dursun amcadan. Ayağa kalktı, kapının dışına kadar çıktı ve uğurladı bizi. Keşke her esnaf, Dursun amca gibi mesleğini ibadet aşkıyla, hilesiz hurdasız yapsa… Elveda Dursun amca; belki yine çalarız kapını. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Amasya programı başladı. Önce Hazeran Konağı… Önceden gördüğümüz yerleri bu kez rehberimiz otobüste anlattı; bu sefer farklı duraklara yöneldik. Hazeran Konağı Sabah erkenden ayrıldık otelden. Hemen otelin yan tarafında bir konak varmış. Yürüme mesafesinde. Kocaman bri tahta kapıdan girdik içeriye. Küçük de olsa bir bahçesi var konağın. Hemen orada bir de su kuyusu var. Suyu kova ile çekiyorlarmış o zaman. Otantik. Konağa merdivenle çıkılıyor. “1865’te, Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa’nın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış. Hasan Talat’ın kız kardeşi Hazeran Hanım uzun yıllar burada yaşadığı için adını ondan almış. Konağın planı haremlik–selamlık olarak yapılmıştır. 20. yüzyıl başındaki ‘Türk evi’ tipinin seçkin örneğidir. Doğu cephesi penceresiz (bitişik nizamdan), diğer cepheler cumbalı ve pencerelidir. Güney ve batı odalarında pencerelerin önünde sedirler; karşı duvarlarda barok etkili alçı şerbetlikler, yanlarda kapaklı yüklükler (yatak odalarında bir yanı gusülhane). Vardır. Selamlık bölümü misafir ağırlama mekânıdır. Paşa Odası. Başoda da denir. Evin en aydınlık ve görüşü en geniş odasıdır. Üst katta mâbeyn, çeyiz, hizmetçi ve ebeveyn odaları; alt katta mutfak, kiler ve oturma–yatak odaları vardır. Avlunun doğu köşesinden bodruma inilir.” Kısa bir gezinti ve fotoğraf molasından sonra yürüyerek Ulu Cami’ye geçtik. Yeşilırmak üzerindeki köprüden geçtik. Sanki sevgililerin fotoğraf çekmeleri için yapılmış. Yeşil Irmağın huzur veren sesi şehrin anlamına anlam katıyor. Yeşilırmak, Kösedağ eteklerinden yola çıkarmış; yolda Çekerek Irmağı ve Deli Çayı ile buluşurmuş. Ferhat ile Şirin’in düğün alayına katılmak isterlermiş, aceleleri ondanmış ama kısmet olmamış. Onlar da madem ferhat ile Şirin’e bu dünya yar olmadı, bize de olmasın diye öfkelenmişler, şehri ortasından ikiye bölerek, başlarını taştan taşa vura vura yol almışlar Karadeniz’e doğru. Sonrasında da Karadeniz de intihar etmişler. Amasya hüzünlü bir şehir.

CUMHURU OLMAYAN CUMHURİYET Mİ OLURMUŞ?

CUMHURU OLMAYAN CUMHURİYET Mİ OLURMUŞ? Rüştü KAM 29.10.2025/Berlim 29 Ekim geldi şehirler yine bayraklarla donatıldı, resmî törenlerde nutuklar atıldı, çocuklar okullarda marşlar söyledi. Ben ise yıllardır aynı sorunun etrafında dolaşıp duruyorum: Neyin bayramını kutluyoruz? Bu sorunun cevabını bilmeden bir şeyi kutlamak bana mantıklı gelmiyor. İçimden de gelmiyor bilmediğim bir şeyi kutlamak, alkışlamak. Bana göre önce “cumhur”a, yani bu ülkenin gerçek sahiplerine bakmak gerekiyor. Onlar ne istiyorlar? Bir imparatorluğun yıkıntılarından doğdu bu devlet. 23 milyon kilometrekarelik bir coğrafyadan geriye 783.562 km² kaldı; rüzgâr sert esti bu doğru, ama bize yine de umut taşıyan bir yurt bıraktı. Peki sonra? Bu yurdun üzerinde bir ulus-devlet yükseldi ve adına “cumhuriyet” denildi. Kulağa hoş gelen bir söz cumhuriyet: Cumhurun idaresidemek, yönetimde çoğunluğun, halkın söz sahibi olması demek. Fakat soruyorum: Cumhuru ötekileştirilmiş, dili, dini, musikisi ve hafızası budanmış, değerleri yok edilmiş bir toplumu yöneten idareye cumhuriyet mi denirmiş? Hadi ordan… O cumhurun değerleri yok edildi. Alfabesi bir gecede değiştirildi; dedesinin mezar taşını okuyamayan torunlar oluştu. Din, anayasal kimlikten sökülürken, inançla devlet arasına kalın duvarlar örüldü. Yıllarca süren tek sesli bir idare —adı ne olursa olsun— cumhurun sesini kıstı. Senin bahsettiğin cumhuriyet kimin cumhuriyetidir, söyler misin? Mızrak çuvala sığmayınca bir parti daha kuruldu. Bu sefer sandık başka bir kapı aralayınca, darbelerin gölgesinde idam sehpaları kuruldu; bir başbakan ve iki bakan idam edildi. Siz, hangi cumhuriyetten bahsediyorsunuz? Ezan Türkçeleştirildi; camilerin minarelerinden yükselen ses, toplumun kulaklarına yabancılaştırıldı. Okullarda Türk musikisi yasaklandı; yüzlerce yıllık birikim “cumhurun diye, eskidi” diye bir kenara itildi. Kur’an okumak, öğrenmek, öğretmek yasaklandı; dinle bağ kurmak bile fişlenme sebebi oldu. Savunma sanayi konusunda üretmekten söz eden öncü girişimler “zamansız” ya da “sakıncalı” bulundu; göğe uzanacak kanatlar erken budandı, yollara düşecek otomobil tekerleri yerinden söküldü. Ticaret, medeni ve ceza hukukunda “yerli olan”ın sesi bastırıldı; müktesebatımız bir başka dünyanın; Almanya’nın, İsviçre’nin, İtalya’nın aynasında yeniden yazıldı. Senin bahsettiğin cumhuriyet kimin cumhuriyetidir söyler misin? Cumhuriyetin “kazanımları” deniyor. Allah aşkına, biri bana söylesin: Nedir o kazanım dedikleri şey? Her on yılda bir yapılan darbeler mi? Bu darbelerle her defasında “cumhurun değerleri” biraz daha tırpanlanmadı mı, infaz edilmedi mi? Halkın iradesi “balans ayarı” yapıyoruz diye tankların paletlerinin altında ezilmedi mi? Düşünen, inanan, sorgulayan insan susturulmadı mı? Nedir bu kazanımlar bana söyler misiniz? Neyin cumhuriyetidir bu kutlanan? Cumhur’u görmeyen, cumhurun inancını, dilini, musikisini, örfünü “gericilik” sayan bir düzenin bayramı mı olurmuş? “Cumhur” hâlâ ortalıkta yoksa, “cumhuriyet” neyin nesidir? Kutlamak isteyen elbette kutlasın; bu ülkede herkesin sevincine de acısın na da yer vardır. Ama ben, yıkıntılar arasından yükselen bu yeni binanın harcına bakınca, gözüm yaşarıyor. Çünkü o harçta sökülmüş alfabenin harfleri, susturulmuş ezanın nefesi, müzikten mahrum bırakılmış çocukların yoksunluğu, darağaçlarının gölgesi var. Bunca acının üstünü konfetiyle örtemeyiz! Bir bayram, ancak ortak hafızanın ortak sevincine dönüşebilirse bayramdır. Biz ise ortak acılarımızı bile paylaşamaz hâle geldik. “Cumhuriyet” diyorsak, önce cumhurun onurunu, inancını, dilini, kültürünü, emeğini baş tacı etmeliyiz. Devlet, tebaasından vatandaş çıkarırken vatandaşını kendine benzetmeye çalışmaz; onu kendi olduğu gibi kabul eder. Farklılıkları tehdit değil zenginlik sayar. Seçkinin değil, sıradan insanın hikâyesi kıymetlidir; çünkü cumhur onunla başlar. O yüzden bugün bence sevinmekten önce düşünmek gerek. Geçmişin hatalarıyla yüzleşmeden, “yeni”yi yalnızca eskiyi yok sayarak, eskiye küfrederek kuramayız. Cumhuriyet, bir tabeladan ibaret kalmasın istiyorsak, o tabelanın altında gerçekten milletin nefesini duymalıyız. Cumhuru kaybettiğimiz yerden geri çağırmalıyız. Yasaklarla değil, özgürlüklerle; tek tiplikle değil, çoğulculukla; korkuyla değil, adaletle geri çağırmalıyız... Belki o gün geldiğinde, 29 Ekim sabahı aynı soruyu kendime sormayacağım. Belki o gün, bu topraklarda kutlama ile yas birbirine karışmayacak; sevinç de, hüzün de hak ettiği yere oturacak. O vakit, gerçekten hepimizin olan bir bayramı, içim sızlamadan, başım dik, kalbim ferah kutlayacağım. Çünkü cumhur yerini bulduğunda, cumhuriyet de nihayet adını hak etmiş olacak. Şimdilik ben, kutlama ile yas arasında ince bir çizgide durmayı sürdürürken, bu ülkenin hakiki sahibinin sesi olsun diye aynı cümleyi tekrar ediyorum: Cumhuru olmayanın cumhuriyeti olmaz. Cumhursuz cumhuriyet mi olurmuş…!

İSLAM TOPLUMU MİLLİ GÖRÜŞ (IGMG) TEŞKİLATLARINDA BİR HESAPLAŞMA: 2025

İSLAM TOPLUMU MİLLİ GÖRÜŞ (IGMG) TEŞKİLATLARINDA BİR HESAPLAŞMA: 2025 “Keser döner, sap döner; bir gün gelir, hesap döner.” Rüştü Kam 29.10.2025 Berlin Zaman, unutulanın üstünü örter gibi görünür; fakat vicdanın mahkemesi ertelemeyi bilmez. Bugün sosyal medyada yükselen serzenişler, dün yaşananların gölgesinde yankılanıyor. Atalar “Keser döner, sap döner; bir gün hesap döner” derken, bir hakaret değil, bir ikaz bırakmışlar geriye: Dava adıyla kurulan her cümle, önce ahlâk ve vefa terazisine çıkar. Bu söz, sadece bir atasözü değildir; hayatın adalet terazisini hatırlatan kadim bir ikazdır. Aşağıdaki satırlar, kimin haklı olduğundan çok, nerede hata yapıldığını görmek içindir. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir video düştü önüme. Bir saatlik bir konuşma... “Hukuksuzluktan, adaletsizlikten, vefasızlıktan” söz ediliyor o konuşmada. Konuşan kişi, Milli Görüş Teşkilatlarının tanınan isimlerinden Yavuz Çelik Karahan. Bir zamanlar gençlik kolları başkanlığı, teşkilatlanma başkanlığı yapmış hatta genel başkanlık yapmış; bugünlerde de “Onursal Başkan” sıfatıyla anılıyormuş. Kendisi öyle söylüyor. Onursal başkan ne demekse… Videoda mevcut Başkan Kemal Ergün’ün hatalarından, tek adamlığa doğru gidişinden, tüzük değişikliği yaparak üyelerin-delegelerin iradelerine ipotek koymak istediğinden, teşkilat içindeki çürümeden bahsediyor. Aslında bu şikayetler bana yabancı değil. Yıllar önce Hakkı Çiftçi’nin benzer bir yazısı geçmişti elime; neredeyse kelimesi kelimesine aynı tonda serzenişler... Görünen o ki, teşkilat içinde bir kavga varmış bugünlerde yeniden alevlenmiş. Ne var ki bugün “adalet” diye feryat edenlerin çoğu, başta Yavuz Çelik Karahan olmak üzere, aynı hataların içinde olan insanlar. O gün ellerinde güç varken kendilerinden olmayanları ötekileştirdiler, mağdur ettiler. Nice insanı işsiz, aşsız bıraktılar; kapı dışarı ettiler. Çeşitli kulplar takarak yaptılar bunu. Soranlara da “Millî Görüşçü” değil diye bir de damga vurdular. Güç onlardaydı…Haklı olmamız bir anlam ifade etmedi. Berlin’de de ay nı kavga var. O kavgayı da aynı yolun yolcusu kifayetsizler sürdürüyor. Dün kendilerine günahsız gözüyle bakılan, “geleceğin Fatihi”yim ben afra ve tafrasıyla caka satan kifayetsizler bunlar da. Koltuktan düşmüşler düşmesine de yandaşları düşmesin diye uğraşıyorlar. Bunlar da dava adamı! Ben de onların hışmına uğrayan mağdurlardan biriyim. Yaşadıklarımı yıllar sonra bir kitapta topladım: “Bir Hezarfen’in Sergüzeşti.” Adıyla piyasaya arz edildi. O kitapta, Millî Görüş Teşkilatlarında geçen yıllarımı ve gördüğüm yanlışları anlattım. Yavuz Çelik Karahan’ın bugün dile getirdiği şikayetlerin çoğu, dün bizzat kendisinin bizlere yaptığı şeylerdir. Onun söylemiyle; “hukuksuzluklardır ve vefasızlıktır, tek adam yönetimidir.” Yaşanmışlıklarımız var bizim. Neler yaşadığımızı biz biliyoruz. O gün bizim telefonlarımıza çıkmayan, bizi yok sayan Yavuz Çelik Karahan, bugün kendi telefonlarına çıkılmayınca, dönülmeyince şikayet ediyor. Allah’ın sopası yok ki;… Ne garip bir döngü... Tarih gerçekten tekerrür ediyor. Olan ne Yavuz’a, ne Kemal’e oldu. Olan teşkilata oldu. Üyelere oldu, Hocalara oldu… Bin bir emekle, alın teriyle, gece gündüz çalışılarak kurulmuş bir davaya oldu. Bugün o köklü teşkilat, kifayetsiz muhterislerin elinde bir koltuk yarışına dönüşmüş durumda. Makam ve mevki, dava ruhunun önüne geçmiş. Ben 15 yaşından beri bu hareketin içindeyim — 1969’dan bu yana. Biz o günlerde bu teşkilatı bir okul bildik. Evimize gitmediğimiz, çocuğumuzun yüzünü göremediğimiz günler oldu. Aç kaldık, yorgun düştük ama dert etmedik. Çünkü inanıyorduk. İnandığımız şey, bir koltuk değil; bir dava idi. Biz “ben” değil, “biz” demeyi öğrendik o ocakta. Hâlâ aynı şekilde devam ediyoruz. Dün bizlere inanmayanlar, dava adamı gözüyle bakmayanlar bugün gerçekleri görüyorlar. Evet biz haklıydık ama güçlü değildik, güçlü olan onlardı… Bugün ise görüyoruz ki, bu yüce hareketin ruhunu koltuk sevdasına kurban edenler yine onlar. Kavgalar, kırgınlıklar, ithamlar...Yazıklar olsun sizlere…İkinize de yazıklar olsun. Oysa biz, “tevazu”yu ve “vefa”yı bir dava ahlakı olarak öğrendik. O düşüncemiz aynen devam ediyor. Tevazu ve vefa dava ahlakıdır. Atalarımız yine haklı çıktılar: “Keser döner, sap döner, bir gün gelir hesap döner” Ve o hesap ne mahkemede ne de sandıkta görülecek; vicdanlarda görülecektir. Bu millet sizi anladı. Siz zannetmeyin ki anlamadı, inanın anladı, hem de çok iyi anladı. O dava dediğiniz şey var ya ağzınızda sakız gibi çiğnediğiniz; rica ediyorum onu bir daha ağzınıza almayın, yakışmıyor, sırıtıyor; düşürmeyin onu ayağa. O, safiyetiyle gerçekten davaya inananların hafızasında öylece kalsın. Dün kendisine dokunulmaz sananların, bugün dokunulmaz olmadığını görmesi en büyük sevincimizdir... İşte hayatın adalet terazisi budur. Bu dünya, etme–bulma dünyasıdır. Kime ne makam verilirse verilsin, sonunda herkes yaptığının hesabını verir. Geride kalanlara ise sadece bir dua düşer: Allah, davasını şahsi menfaatine feda edenlerden değil, davasını kalbiyle taşıyanlardan eylesin.

Anadilin Önemi

HAFTANIN HUTBESİ RÜŞTÜ KAM – BERLİN | 30 EKİM 2025 Anadilin Önemi Aziz Müminler! Değerli Veliler! Altmış yıldan beri Almanya’da yaşıyoruz. Bazılarımızın hayatının tamamı, bazılarımızın yarısı burada geçti. Artık bu ülkenin insanlarıyız. Üstelik iki dille büyüyen yeni bir de neslimiz var: Biri hayatı kolaylaştıran Almanca, diğeri varoluşumuzun ve kimliğimizin sesi olan Türkçe. İki kanada sahipler. Bugün hutbemizde; okulda ve evde, işyerinde ve sokakta rahatça yol almamızı sağlayan bu iki kanadımızı nasıl güçlendireceğimizi hatırlatacak, anadilimizin kalbimize ve gündelik hayatımıza nasıl yerleşeceğini konuşacağız. Sevgili Mü’minler Dil, kültürün taşıyıcısı ve toplumun sürekliliğini sağlayan temel unsurdur. Bunun merkezinde ise anadil vardır: Kişinin kimliğinin temelidir; kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlar, aidiyeti belirler. İnsan, kimliğini ve düşünme yetisini önce anadiliyle geliştirir. Anadil, çocuğun kimlik kazanmasına, duygu ve düşüncelerini ifade etmesine ve topluma uyumuna doğrudan katkı sunar. Araştırmalar, anadilin vazgeçilmez bir değer olduğunu; zihinsel gelişimde belirleyici rol oynadığını ve ikinci dil öğrenimi için sağlam bir zemin oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Anadilin zayıflaması ise kimlik ve özgüven sorunlarına, iletişim ve öğrenme güçlüklerine yol açabilmektedir. Avrupa’da yaşayan Türkler için Türkçe, kimliğin korunmasında büyük önem taşır. Türkçe, Almanya’da 5 milyonu, Berlin’de 300 bini aşkın kişi tarafından konuşulan en büyük azınlık dilidir. Ancak kuşaklar ilerledikçe Türkçeye hâkimiyet azalmaktadır ve bu durum kültürel kimliği tehdit etmektedir. Sosyo-kültürel koşullar, aile içi sınırlı iletişim, ihmalkarlıklar, ailelerin “ehem” ile “mühim” arasındaki farkı fark edememeleri ve eğitim politikalarındaki belirsizlikler, çocukların anadilini yeterli düzeyde öğrenmesini engellemektedir. Bu durum “yarı dillilik” riskini büyütmekte ve eğitim başarısını olumsuz etkilemektedir. Almanya’da genel politikalar Türkçenin kurumsallaşmasını yeterince desteklememektedir, hatta gündemde tutulmasını bile istememektedir. Anadilin temel insan haklarından olduğu ve güçlenmesi gerektiği konusunda kurumsal destek yoktur. Aileler de anadile mesafeli oldukları için bu iş kanaat önderlerine düşmektedir. Bunun için mesai sarf edilmelidir. Ailelere, önce anadilin önemi anlatılmalı, sadece anlatmak yetmez ikna çalışmaları yapılmalıdır; sonra da güçlü müfredat ve elini taşın altına koyacak kadar yürekli ve nitelikli öğretmenler gerekmektedir. Sivil toplum kuruluşları seferber olmalıdırlar. Bu iş için gerekli olan maddi desteği de iş adamlarımız temin etmelidirler. Büyükelçilik ve başkonsolosluklardaki görevli yetkililer de bu işe iştiyakla sarılmalı, görev sürelerinin hesabını yapmadan emek vermelidirler. Bu iş, yürek ve fedakârlık ister; mesai süresi hesabıyla yürümez. Evet bu iş fedakârlık ister. Evet, bu iş benim işimdir diyecek gönül erleri ister. Anadilin korunması hem bireyin kimliğini hem de kültürel devamlılığı güvence altına alacaktır. Almanya’da, özellikle Berlin’de Türk toplumunun dilini yaşatması için aile, okul, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının süratle iş birliği yapmaları şarttır. Aksi hâlde bir kuşakta oluşacak kopuş, domino etkisiyle geri dönüşü zor bir kayba dönüşecektir. Ondan sonraki süreç kayboluşu seyretme sürecidir. Rabbimiz anadilin önemini şöyle vurgular: “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki anlayasınız.” (Yûsuf, 12/2) Ve devamla: “Sizi milletler ve kabileler hâline yarattık ki tanışasınız, kaynaşasınız.” (Hucurât, 49/13) Diller, kültürler ve kimlikler Allah’ın ayetlerindendir. Dil sadece bir konuşma aracı değildir; inancın, hafızanın, duygunun, kimliğin evidir. Nasıl ki Kur’ân’ı doğru anlamak için anadile (Araplar için) ihtiyaç varsa, kendimizi, kökümüzü, tarih ve medeniyetimizi anlamak için de anadilimize ihtiyaç vardır. Kur’an’ı anlamak için de anadilde yazılmış meale ihtiyacımız vardır. Bu böyledir. Peygamber Efendimiz (sav) buyurur: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Biz dilimizi sevmezsek, sevdirmezsek çocuklarımız kimlerle beraber olacaklardır? Bir güzel söz vardır: “Dilini kaybeden, kendini de kaybeder.” Alman atasözü der ki: „Sprache ist Heimat.“ — Dil, insana vatan olur. Ve yine Almanların başka bir sözü de şöyledir: „Wie man spricht, so ist man.“ — İnsan, nasıl konuşursa öyledir. Aziz kardeşlerim, Dil, sadece kelimeler değildir; bir milletin ruhudur, hafızasıdır, vakar ve haysiyetidir. Espri bile anadilde yapılmalıdır; çünkü duygu, incelik, çağrışım, hafıza o dilin içinde yaşar. Anadiline yabancı kalan, asimilasyona en yakın duran kişidir. Kıymetli Müminler! Berlin’de yaşıyoruz. Bu şehirde 300 bine yakın Türk yaşıyor. Bir zamanlar okullarda Türkçe dersleri verilirken, bugün çoğu yerde dersler daraldı; yük derneklere, camilere kaldı. Ama acı gerçek şudur: Çocuklarımızı Türkçe dersine getirmekte zorlanıyoruz; çünkü önce veliyi ikna etmek gerekiyor. Yetkili kurumlar bu konuda iştahsız. Her şey önlerine gelsin diye bekliyorlar. Bunun için özel gayret göstermiyorlar. Dar çerçevede yapılan toplantılarla, iş yerlerinin camlarına birkaç el ilanı yapıştırmakla bu iş yürümez. Hiç emek harcamadan, çaba göstermeden her şeyin hazır gelmesini beklemek; hazıra konmak, “Armut piş ağzıma düş!” olmaz öyle. Aileleri suçlamakla da olmaz bu işler. Onlar zaten ellerindeki değneği atarak buraya gelen insanlardır. 60 seneden beri kimliklerini kaybetmemek için o cahil halleriyle buraya kadar gelmişler daha ne istenir onlardan…Geldikleri yerde belleri bükülmüş gözleri görmüyor, bütün azaları dökülüyor; onlar alkışlanmalıdır, suçlanmamalıdır. Daha güzelini yapmanız için devlet sizleri göndermiş buraya. Onların elinden bayrağı alarak devam etmeniz için…Oysa sizler sızlanıyorsunuz…Etmeyin eylemeyin, yazık oluyor bu insanlara… Türkçe dersine iki, beş, on öğrenci katılıyor… O da haftada bir saat. Sadece teori veriliyor. Bu, kimliğimizi inşa etmek ve yaşatmak için yeterli değildir. Bazı veliler de diyorlar ki: “Almanca bize yeterlidir!” Hayır! Almanca yetmez, Almanca lazımdır; Türkçe ise bizimdir. Yetecek olan bizim olandır. Biri geçim içindir, öteki var oluş içindir. Bir Alman atasözü der ki: „Zwei Sprachen öffnen mehr Türen als eine.“ — İki dil, bir dilden daha çok kapı açar. Ve devam eder: „Nur wer seine Wurzeln kennt, kann wachsen.“ — Köklerini bilen ancak büyüyebilir. Sevgili Mü’minler Dil meselesi pansuman tedbirlerle öğrenilmez. Bu mesele ciddi plan ister sabır ister yürek ister. Öyleyse Neler yapılmalıdır: 1. Hutbeler Almanya’daki bütün camilerde yılda birkaç defa Anadilin önemiyle ilgili ortak Türkçe hutbeler okunmalıdır. Minber yaraya dokunursa, aile değişir. 2. Kitaplar ve Müfredat Ders materyalleri Almanya’daki çocuğun dünyasına göre hazırlanmalıdır. Türkiye’deki çocuğun dünyasına göre değil. Bu çalışmayı da burada yaşayanlar yapmalıdır. Buradaki hayatı anlamayan kitap, çocuğa dokunamaz. 3. İçerikte Denge Tarihimiz saygıyla anlatılmalı, herkesin gönlü kazanılmalı. Bu doğrudur. Ancak, kitaplar hazırlanırken hedef kitlenin ve içinde bulunulan toplumun hassasiyetlerine de dikkat edilmelidir. Ben yaptım oldu demekle olmaz. Olmuyor zaten. Mesela yerli yersiz kitapların içine Atatürk resmi konulmamalıdır. Konuyla ilgiliyse tamam. Dayatma sevgiyi doğurmaz; nefreti doğurur, bizim hikmet yolunda olmamız gerekir. Burası Almanya, başka bir ülke. Bu unutulmamalıdır. Burada değneksiz dolaşılmaz. 4. Öğretmen Yaklaşımı Öğretmenler mesai saati dolunca işlerinin bittiğini sanmamalıdır. Onlar için iş yeni başlar. Çocukla bağ kurulmalıdır; müze gezileri yapılmalıdır, çocukla bağ kurabilmek için zaman zaman dondurma yemeğe gidilmelidir. Öğretmen bizzat taşın altına elini koymalıdır. Bu çocuklar gurbetçi çocuğudur. Çileli bir hayat yaşamışlardır onlarınj babaları. Bu insanlar, Almanya dahil nereleri imar etmediler ki; Almanya onlara “sen yabancısın” diyor zaten, sen de mesai hesabı yaparsan, onun durumuyla ilgili empati yapmazsan; sen neye varsın ki;… Sevgili öğretmen kardeşim: Çocuk, sevdiği insanın dilini öğrenir. Seni sevmemişse senin dilini niçin öğrensin ki;… Almanca bir deyim de şöyle denir: „Liebe geht durch die Sprache.“ — Sevgi, dilden geçer. Aziz Müminler, Sizlerin de biraz daha esnek olmanız gerekir. Cami sadece namaz kılma yeri değildir, olmamalıdır; kimliğin, kültürün, hafızanın sığınağıdır. Camilerimiz çocukların eğlenebilecekleri, Türkçe filmler seyredebilecekleri mekanlar haline getirilmelidir. Bu faaliyetler için ayrıca yeni yerler kiralanmamalıdır. 60 seneden beri 300 bin insanın yaşadığı bir şehirde bir kültür evi kurulamamış zaten. Bunun için nutuklar atılmış toplantılar yapılmış sonuç sıfır. Siz bari açın camileri de çocuklarımız kaybolmasınlar. Cami de sporlarını yapsınlar, dillerini öğrensinler, müziklerini çalsınlar söylesinler, oyunlarını oynasınlar, kendileri olsunlar. Ayrıca evlerimizde çocuklarımızla Türkçe konuşunuz. Evladınıza bırakacağınız en kıymetli miras, para değildir; kimliktir. Ve kimlik de ancak dille kazanılır ve yaşatılır. Hz. Ali (ra) buyurur ki: “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.” Bizim çocuklarımız iki vatanlı, iki kültürlü büyüyor. O hâlde onları iki kanatla uçabilecek hale getirelim, birlikte getirelim: Bir kanadı Almanca, bir kanadı Türkçe olsun. Unutmayalım: Dil giderse, iz de gider. İz giderse, nesil de kaybolur. „Ohne Sprache keine Zukunft.“ — Dil yoksa gelecek de yoktur. Rabbim çocuklarımıza kimlik bilinci, bizlere de o bilinci oluşturacak irade ve sorumluluk bilinci nasip eyle. Allah’ım dillerimizi doğru sözde sabit kıl. Bizi kendine, dinimize ve dilimize yabancı düşürme. Âmin.

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018: SİNOP

TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018: SİNOP RÜŞTÜ KAM Teselli Ağacı ...Hapishanenin çıkışına yakın küçük bir kafede soluklanırken, bahçedeki yaşlı dut ağacının hikâyesini anlattı bize mekânın sahibesi: “Hüseyin Pehlivan mahkûmlardan biridir. Kafkas göçmeni bir ailenin oğludur. Henüz yirmi bir yaşındayken kan davası yüzünden idama mahkum olmuş ve Sinop Cezaevi’ne düşmüştür. Cezası bir müddet sonra, müebbete çevrilmiştir. Buna rağmen kendini salmamış ve içeride okuma yazma öğrenmiştir, yaşama sevincini hiç yitirmemiştir. 1959 yılında cezaevi müdürüne bir dilekçe yazar: ‘Bahçeye bir dut ağacı dikmek istiyorum,’ der. Müdür şaşırır: — ‘Neden?’ diye sorar. Hüseyin Pehlivan gülümseyerek cevap verir: — ‘Müdürüm, yıllar sonra buraya gelen mahkûmlar, “Bu ağacı diken idamlıkmış; cezası müebbete çevrilmiş; sonra da hürriyetine kavuşmuş,” desinler de onlara yaşama umudu olsun. Ben umudumu yitirmedim; onlar da yitirmesinler.’ Müdür, bu sözlerden etkilenir, insanlık duygusu ağır basar: — ‘İstediğin yere dik ağacını,’ der. İşte bugün bahçede gördüğünüz o kocaman dut ağacı, Hüseyin Pehlivan’ın diktiği ağaçtır. Mahkûmlar ona “Teselli Ağacı” adını vermişlerdir. Yıllar geçtikçe nice yorgun gönül, o ağacın gölgesinde umut bulmuştur. Gel zaman git zaman, on yıl sonra af çıkar. Müebbet cezası alan Hüseyin Pehlivan da bu aftan yararlanarak özgürlüğüne kavuşur. O gider, ama diktiği dut ağacı görevini yapmaya devam eder. Bugün hâlâ oradadır; gövdesiyle direnç, yapraklarıyla umut fısıldar.” Teselli Ağacı'nın hikayesi etkiledi bizi. Ağacın altında teselli arayanlar da gelince Emin harekete geçti. Çaldı düdüğünü. Cezaevinin hüznünden çıkıp şehrin göbeğinde, fıçısındaki Diyojen’e gidiyoruz. Diyojen Orada tepenin başında, yol üzerinde fıçının içinde bir adam. Filozof Diyojen. Etrafında toplandık heykelin ve rehberimiz Doğa Öz'ü dinliyoruz. "MÖ 412 dolaylarında Sinop’ta doğan filozof Diyojen, babasının kalpazanlığının anlaşılması üzerine Atina’ya sürgün edilirler. Babasının işlediği sahtekârlığın utancını sırtında taşımak istemeyen Diyojen dünyadan el etek çeker; sade bir hayatı seçer. Evden de ayrılmıştır. Evsizdir; bir fıçının içinde yaşamaya başlar. Elindeki tası bile, avucuyla su içen bir çocuğu görünce “demek buna da gerek yok” diyerek onu da bıraktığı anlatılır. Gündüz vakti elinde fenerle sokaklarda dolaşır; soranlara kısa ve o sarsıcı cevabını verir: “Adam arıyorum.” Bir gün karşısına Büyük İskender çıkagelir. Ona sorar, sen kimsin? — “Ben İskender’im.” — “Ben de Diyojen.” — “Benden korkmuyor musun?” — “Sen iyi misin, kötü mü?” — “İyiyim.” — “Öyleyse niye korkayım?” — “Dile benden ne dilersen.” der İskender. — “Gölge etme; başka ihsan istemem senden.” Der. İskender oradan ayrılırken maiyetine döner ve şu sözü söyler: “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.” Sinop, görülmeye değer sürprizlerle dolu bir şehirmiş meğer. Akşamki hayal kırıklığı bizi yanıltmış. Sokaklarında her adımda yeni bir hikâyeye rastlıyorsunuz. Biliyor muydunuz? 2018’de şehirde trafik lambası yoktu; korna sesine de rastlamıyoruz. Herkesin yol hakkına riayet ettiği, dingin bir şehir Sinop… “Türkiye’nin en mutlu insanları” unvanını boşuna vermemişler meğer. Şehrin rüzgârı yüzünüzü okşarken, fenerli bir filozofun gölgesi sanki hâlâ dar sokakların kıvrımlarında dolaşıyor. Burası Sinop. Sinop Mantısı Öğleye yaklaşırken Emin, yüzünde o tanıdık tebessümüyle, “Sinop mantısı yemeden buradan gidilmez,” dedi ve devam etti; hem de teyzenin mekânında yenmelidir diye de vurguladı. Emin öyle diyorsa öyledir, onun sözü, bu yolculuklarda bir tür kanundur — kimse itiraz etmez. Düştük peşine. “Teyzenin Yeri” dedikleri küçük, sade bir lokanta. Kapıda karşılandık. Yerimiz ayrılmış. Servis açılmış. Garson refakat etti masamıza kadar ve hemen; “Buyurun efendim ne arzu ederdiniz? Birebirimize bakıştık. Garson anlamış olmalı ki kararsızlığımızı hemen devreye girdi ve ben karışık öneririm” dedi. Bize de evet dedik. Mantılar geldi. Meğer Sinop usulü karışık mantının yarısı yoğurtlu, yarısı cevizli olurmuş. Cevizler, tereyağında kavrulup mantının üzerine dökülüyor — o koku, insanı çocukluğuna, mutfağın huzuruna götüren cinsten bir koku. Nefis. Gözlerimizi yumarak içimize çekiyoruz. İlk lokmada anladık ki; bu sadece bir yemek değil, bir kültürün inceliği, bir memleketin nezaketi. Yemekten sonra, yine Emin’in tavsiyesine uyarak, yolun öbür tarafındaki dükkândan Boyabat ezmesi de aldık; Sinop’a veda tatlısı anlamında. Her şehirden ayrılırken uyguladığımız sünnetimizi Sinop’tan ayrılırken de uyguladık. Birer birer mikrofona gelerek sıcağı sıcağına Sinop’un bizlerde bıraktığı izleri anlattık. Mikrofona her gelen, Recai’nin hikayesiyle başladı söze. Sinop duygularımızı altüst etmişti. Bir tarafta Sinop Cezaevi ve teselli ağacı, öbür tarafta Dijojen’in hikayesi ve şehirde trafik lambasının olmayışı ve Sabahattin Ali…Elveda Sinop. Kaptan Sezgin dururmu, hemen bir türkü havalandırdı: “Aldırma Gönül aldırma.” Bir anda herkes sustu; türkü sadece kulağımızda değil, yüreğimizde de yankılandı. Hüzünlendik, türkü hepimize hitap ediyordu. Gözlerimiz nemlendi. Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül, aldırma... O an anladık ki; bu türkü sadece bizden yana değildi, Sinop’tan da yana söyleniyordu. Sanki şehir kendi kendine arkamızdan su döküyordu ve hafifçe fısıldıyordu kulağımıza: “Başınız öne eğilmesin…”

BİRLİKTE YAŞAMAK BEDEL ÖDETMEMELİDİR

BİRLİKTE YAŞAMAK BEDEL ÖDETMEMELİDİR Haftanın Hutbesi – Almanya’da Müslümanların Toplumsal Sorumluluğu VE Devletin Kucaklayıcılığı, Adalet ve Birlik Mesajı Rüştü KAM 24.10.2025 /BERLIN الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين. Aziz Müminler, Allah’a hamd, Resûlü Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salât ve selam olsun. Bizleri imanla, sorumlulukla ve kardeşlik şuuru ile yaşatan Rabbimize sonsuz şükürler olsun. İçinde yaşadığımız Almanya’da son dönemde Müslümanların Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde izin kullanabilmesi üzerine tartışmalar gündeme geldi. 6 milyon Müslümanın yaşadığı Almanya’da bu konu; 60 yıl sonra gündeme geldi. Kimileri bu adımı “ayrıcalık” olarak gördü, kimileri ise “adaletin gereği” dedi. Oysa adalet, bir kimseye fazla hak vermek değil; herkese hakkını tam vermektir. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 90) Başka bir ayette: “Adaletle davranın; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 😎 Almanca’da bir söz vardır: “Gerechtigkeit ist die Grundlage des Friedens.” — Adalet, barışın temelidir. Bu doğrudur. Toplumda adalet varsa barış olur; eşitlik varsa huzur doğar. Bu yüzden Müslümanlar hakkı talep ederken ölçülü ve yapıcı bir dil kullanırlar; aynı zamanda toplumun ortak iyiliğini, huzurunu ve hukukunu korumaya da özen gösterirler. Değerli kardeşlerim, Almanya’da son haftalarda siyasî söylemler ve medyadaki tartışmalar, toplumun bazı kesimlerinde Müslümanlara karşı ön yargıların tazelenmesine yol açabiliyor. Bu bağlamda kamuoyuna yansıyan “Kızlarınıza bakın!” gibi ifadeler, görünüşte kültürel farklılıkları hatırlatıyor gibi dursa da birçok Müslüman aile ve özellikle Müslüman kadınlar için ötekileştirici algılanabilmektedir. Hele bu sözü söyleyen Başbakan Friedrich Merz olursa bu daha da ürkütücü olmaktadır. Oysa unutulmamalıdır ki, bir ülkenin gerçek gücü, çeşitliliğiyle ve farklı kökenlerden gelen insanları onurlu bir şekilde bir arada yaşatabilme kabiliyetiyle ölçülür. Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurât, 13) buyurur. Bu ayet bize farklılığın bir tehdit değil, rahmet olduğunu öğretir. Bu nedenle, başörtüsü takan kadınlar da dâhil olmak üzere kimse inancı, kimliği veya kıyafeti sebebiyle dışlanmamalıdır. Başörtülü kadınlara iş ve eğitim imkânları açık olmalı; onların toplumsal hayata katılımı desteklenmelidir. Ötekileştirilen birinden entegrasyon için adım atmasını beklemek, insaflı da gerçekçi de değildir. Almanca bir sözle hatırlayalım: “Schau nicht auf das Tuch, sondern in das Herz.” — Örtüye değil, kalbe bak. Karakterin ölçüsü kıyafet değil; dürüstlük, emanete riayet ve faydalı olmaktır. Gerçek entegrasyon, bir tarafın diğerine benzemesi değil, birbirini anlamasıyla mümkündür. Siyasî dil de bunu beslemelidir. Toplumu ayrıştıran değil, birleştiren kelimeler kullanılmalıdır. Çünkü kelimeler kalpleri ya yakınlaştırır ya da uzaklaştırır. “Worte sind Fenster oder Mauern.” — Sözler ya penceredir ya da duvar. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor: “İnsanlara kolaylık gösterin, zorluk çıkarmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” Bizim yolumuz budur, karşı taraftan isteğimiz de: Sabır, hikmet, merhamet ve adalet. Sevgili Mü’minler Almanya’da zaman zaman Müslümanlara, camilere ve İslâmî kurumlara yönelik önyargı ve düşmanlık görülebilmektedir. Bu tür imtihan zamanlarında Müslümanlar öfke yerine hikmeti, kırıp dökmek yerine onarmayı seçmelidir. Kur’an, “Kötülüğü en güzel olanla sav; o zaman aranızda düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluverir.” (Fussilet, 34) buyurur. Bu ayetin gereği olarak, kötülüğe kötülükle değil iyilikle karşılık vererek, ama aynı zamanda hukuka ve adalete de sarılarak, hakkımızı hukuk zemininde aramalıyız. “Wo Vertrauen wächst, da blüht das Leben.” — Güvenin filizlendiği yerde hayat çiçek açar. Biz güvenin tohumu olacağız: Dürüstlük, sözünde durmak, komşuluk hakkına riayet ve topluma fayda üretmek bizim görevimiz olacak. Camilerimiz sadece namaz kılınan mekânlar değil; toplumsal dayanışma, eğitim ve diyalog merkezleri haline getirilmelidir. Zaten öyledir ama biraz daha gayret edilmelidir. Açık Cami Günü (Tag der offenen Moschee) gibi faaliyetler, önyargıların kırılması ve birlikte yaşama iradesinin güçlenmesi için büyük fırsattır. İhmal edilmemelidir. Sevgili Mü’minler, Mücadelemizi prıfesyonece yapmamız gerekir. Bir şey istiyorsak, bu hukuki zemnde olmalıdır. Bunun için: Herkes İçin Adalet, Herkes İçin Fırsat 1) İş hayatında fırsat eşitliği: Başörtülü kadınlar dâhil herkese liyakat esasıyla kapılar açık olmalı; istihdamda ayrımcılığa karşı net ve etkili mekanizmalar işletilmelidir. 2) Eğitimde kapsayıcılık: Okullarda kültürlerarası farkındalık programları ve velilerle açık iletişim kanalları güçlendirilmelidir. 3) Dilde nezaket: Siyasetçilerden medyaya kadar, kamu dilinde ötekileştirmeyi besleyen genellemelerden kaçınılmalı; birleştirici bir üslup benimsenmelidir. 4) Sivil katılım: Müslümanlar sivil toplum kuruluşlarında aktif rol almalı, mahallî projelerde gönüllülük yapmalı ve ortak iyilik üretmelidir. “Viele kleine Leute an vielen kleinen Orten, die viele kleine Dinge tun, können das Gesicht der Welt verändern.” — Birçok küçük yerde birçok küçük şey yapan küçük insanlar, dünyanın yüzünü değiştirebilir. Sevgili Mü’minler Hutbeme son verirken şöyle diyelim: Birlikte yaşamak bedel ödetmemelidir. Birlik, adalet ve karşılıklı saygı üzerine yükselmelidir. Barış arıyorsak, sevgiyle başlanmalıdır, sevgi de karşılıklı olmalıdır: “Wer den Frieden sucht, muss mit Liebe beginnen.” = “Barışı arayan, sevgiyle başlamalıdır.” اللهم اجعلنا من الذين يستمعون القول فيتبعون أحسنه. اَللّٰهُمَّ وَحِّدْ كَلِمَتَنَا وَأَلِّفْ بَيْنَ قُلُوبِنَا، وَارْزُقْنَا السَّلاَمَ وَالاَمْنَ فِي هٰذَا الْبَلَدِ وَفِي كُلِّ بِلَادِ الْمُسْلِمِينَ. آمِينَ. Rabbimiz, bizi adaletli, sabırlı ve barışsever kullarından eyle; kalplerimizi birleştir, toplumumuzu huzurla doldur. Âmin.