1 Aralık 2025 Pazartesi
Amasya 2018
BERLİN TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018
RÜŞTÜ KAM
Amasya 2018
Samsun Havaalanı’nda Emin, Kaptan Sezgin ve rehberimiz Mehmet Doğan Öz bizi bekliyordu. Kısa bir hal-hatır sohbetinden sonra hemen otobüse bindik. Akşam Amasya’da konaklayacağız.
Güneş daha Amasya’yı terk etmemişti ki Şehzadeler Şehri’ne adım attık. Önce otele yerleşip biraz nefeslendik. Akşam yemeğinden sonra düştük Amasya sokaklarına.
İlk gelişimizde bizleri ellerinde lambalarla karşılayan Ferhat ile Şirin, bu sefer karşılamadı bizi. Şehir karalara bürünmüştü. Sokak lambaları dışında özel bir ışıklandırma yapılmamıştı; Kaya Mezarları da gizlenmişti, görünmüyordu. Sadece hafiften bir su sesi geliyordu kulağımıza: Yeşilırmak’ın sesi… Gizliden gizliye ağlıyor gibiydi. Belki de bu yıl Ferhat ile Şirin’in ölüm yıldönümüdür, yoksa şehir niçin karalar bağlasın böyle diye dü
şündük…
Şehzadeler
Sokak lambalarının cılız ışığında da olsa Şehzadeleri selamlamayı ihmal etmedik. Orada nehrin kenarında sıra sıra dizilmişler ziyaretçilerini karşılıyorlar gece gündüz, yaz kış demeden. Rehberimiz —aynı zamanda doktora öğrencisi; inançlı, bilgili ve saygılı— kısa kısa anlattı şehzadelerin Amasya hatıralarını. Amasya, Osmanlı şehzadelerini çok sevmiş, bağrına basmış onları, sütünü ve aşını onlarla paylaşmış; sonra da dualarla cihan padişahı olarak uğurlamış onları Amasya’dan Payitahta. Bundan daha büyük bahtiyarlık mı olurmuş?
Heyecanlıyız. Yeşilırmak kenarında aheste aheste yürüyoruz. Aynı zamanda salepçi arıyoruz. Amasya’nın salebini çok methettiler. İçmeden gitmek olmazmış. Sokaklarda önümüze gelene “Nerede salep içebiliriz?” diye soruyoruz; her sorduğumuz kişi başka yer tarif ediyor. Baktı olmuyor böyle, Recai önden hızlıca gitti, ara sokaklarda kayboldu, biz de aynı istikamette ilerliyoruz; az sonra ilerde sokağın başında göründü Recai el sallıyor, “buldum, buldum!” Hep birlikte düştük peşine: Salepçi Dursun.
Salepçi Dursun
Önce tanıştık. İnce, uzun boylu; başında sekiz köşeli şapkasıyla esmer bir Amasyalı beyefendi. Buyur etti bizleri. Otuz kişiyiz. Masalar birleştirildi. Hâl hatır soruldu. “Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” Bildik sorular işte. Anlattık. Soru sorma sırası bize geldi:
“Sadece salep kurtarıyor mu, başka bir şey satmıyorsun, dükkânda gördüğümüz kadarıyla?”
“Şükretmesini bildikten sonra Allah insanın rızkını çoğaltır. Elhamdülillah, biz de şükredenlerdeniz.”
“Allah bereketini versin.”
“Dursun amca, biraz da salepten bahsedelim. Anlatır mısın salebi; ham maddesi nedir, nasıl hazırlanır ve pişirilir?”
“Salebin ham maddesi yabani orkidedir; Anadolu orkidesi. Kışın evlerde, kafelerde, pastanelerde içilir; üzerine tarçın ekleyerek servis edilir, içinizi ısıtır. Hele rayihasını şöyle bir içinize çekerseniz salebin tadına varırsınız.
Bir kilo salep için 2.500 orkide çiçeği gerekir. Türkiye’de doğal ortamda yetişen yaklaşık 40 çeşit yabani orkide vardır; kalitesi yetiştiği yere ve türe göre değişir. Salep ticaret merkezi Bucak, Burdur’dur.
Salebin faydasına gelince, o saymakla bitmez. Öksürüğe, sindirime iyi gelir; enerji verir, zihni açar… Geleneğimizde salep kulpsuz porselen fincanlarda içilir. Salep içmenin bir kültürü vardır. Orkideler bilinçsiz bir şekilde toplanıyor; dolayısıyla bazı orkidelerin nesli tükenmek üzere. Devlet koruma altına almalıdır.
Kahramanmaraş dondurmasına kıvam ve esneklik veren de saleptir. Salep, ilaç hammaddesi olarak da kullanılır.”
Dursun amcanın sohbeti ve salebi içimizi ısıttı. Sadece müşteri memnuniyeti değil; mesleğini bilip sormamız onu ziyadesiyle sevindirdi. Fotoğraflarımızı çektik ve müsaade istedik Dursun amcadan. Ayağa kalktı, kapının dışına kadar çıktı ve uğurladı bizi. Keşke her esnaf, Dursun amca gibi mesleğini ibadet aşkıyla, hilesiz hurdasız yapsa…
Elveda Dursun amca; belki yine çalarız kapını.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Amasya programı başladı. Önce Hazeran Konağı… Önceden gördüğümüz yerleri bu kez rehberimiz otobüste anlattı; bu sefer farklı duraklara yöneldik.
Hazeran Konağı
Sabah erkenden ayrıldık otelden. Hemen otelin yan tarafında bir konak varmış. Yürüme mesafesinde. Kocaman bri tahta kapıdan girdik içeriye. Küçük de olsa bir bahçesi var konağın. Hemen orada bir de su kuyusu var. Suyu kova ile çekiyorlarmış o zaman. Otantik. Konağa merdivenle çıkılıyor.
“1865’te, Amasya Mutasarrıfı Ziya Paşa’nın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış. Hasan Talat’ın kız kardeşi Hazeran Hanım uzun yıllar burada yaşadığı için adını ondan almış.
Konağın planı haremlik–selamlık olarak yapılmıştır. 20. yüzyıl başındaki ‘Türk evi’ tipinin seçkin örneğidir. Doğu cephesi penceresiz (bitişik nizamdan), diğer cepheler cumbalı ve pencerelidir.
Güney ve batı odalarında pencerelerin önünde sedirler; karşı duvarlarda barok etkili alçı şerbetlikler, yanlarda kapaklı yüklükler (yatak odalarında bir yanı gusülhane). Vardır.
Selamlık bölümü misafir ağırlama mekânıdır. Paşa Odası. Başoda da denir. Evin en aydınlık ve görüşü en geniş odasıdır. Üst katta mâbeyn, çeyiz, hizmetçi ve ebeveyn odaları; alt katta mutfak, kiler ve oturma–yatak odaları vardır. Avlunun doğu köşesinden bodruma inilir.”
Kısa bir gezinti ve fotoğraf molasından sonra yürüyerek Ulu Cami’ye geçtik. Yeşilırmak üzerindeki köprüden geçtik. Sanki sevgililerin fotoğraf çekmeleri için yapılmış. Yeşil Irmağın huzur veren sesi şehrin anlamına anlam katıyor.
Yeşilırmak, Kösedağ eteklerinden yola çıkarmış; yolda Çekerek Irmağı ve Deli Çayı ile buluşurmuş. Ferhat ile Şirin’in düğün alayına katılmak isterlermiş, aceleleri ondanmış ama kısmet olmamış. Onlar da madem ferhat ile Şirin’e bu dünya yar olmadı, bize de olmasın diye öfkelenmişler, şehri ortasından ikiye bölerek, başlarını taştan taşa vura vura yol almışlar Karadeniz’e doğru. Sonrasında da Karadeniz de intihar etmişler. Amasya hüzünlü bir şehir.
CUMHURU OLMAYAN CUMHURİYET Mİ OLURMUŞ?
CUMHURU OLMAYAN CUMHURİYET Mİ OLURMUŞ?
Rüştü KAM
29.10.2025/Berlim
29 Ekim geldi şehirler yine bayraklarla donatıldı, resmî törenlerde nutuklar atıldı, çocuklar okullarda marşlar söyledi. Ben ise yıllardır aynı sorunun etrafında dolaşıp duruyorum: Neyin bayramını kutluyoruz? Bu sorunun cevabını bilmeden bir şeyi kutlamak bana mantıklı gelmiyor. İçimden de gelmiyor bilmediğim bir şeyi kutlamak, alkışlamak. Bana göre önce “cumhur”a, yani bu ülkenin gerçek sahiplerine bakmak gerekiyor. Onlar ne istiyorlar?
Bir imparatorluğun yıkıntılarından doğdu bu devlet. 23 milyon kilometrekarelik bir coğrafyadan geriye 783.562 km² kaldı; rüzgâr sert esti bu doğru, ama bize yine de umut taşıyan bir yurt bıraktı. Peki sonra? Bu yurdun üzerinde bir ulus-devlet yükseldi ve adına “cumhuriyet” denildi. Kulağa hoş gelen bir söz cumhuriyet:
Cumhurun idaresidemek, yönetimde çoğunluğun, halkın söz sahibi olması demek. Fakat soruyorum: Cumhuru ötekileştirilmiş, dili, dini, musikisi ve hafızası budanmış, değerleri yok edilmiş bir toplumu yöneten idareye cumhuriyet mi denirmiş? Hadi ordan…
O cumhurun değerleri yok edildi. Alfabesi bir gecede değiştirildi; dedesinin mezar taşını okuyamayan torunlar oluştu. Din, anayasal kimlikten sökülürken, inançla devlet arasına kalın duvarlar örüldü. Yıllarca süren tek sesli bir idare —adı ne olursa olsun— cumhurun sesini kıstı. Senin bahsettiğin cumhuriyet kimin cumhuriyetidir, söyler misin?
Mızrak çuvala sığmayınca bir parti daha kuruldu. Bu sefer sandık başka bir kapı aralayınca, darbelerin gölgesinde idam sehpaları kuruldu; bir başbakan ve iki bakan idam edildi. Siz, hangi cumhuriyetten bahsediyorsunuz?
Ezan Türkçeleştirildi; camilerin minarelerinden yükselen ses, toplumun kulaklarına yabancılaştırıldı. Okullarda Türk musikisi yasaklandı; yüzlerce yıllık birikim “cumhurun diye, eskidi” diye bir kenara itildi.
Kur’an okumak, öğrenmek, öğretmek yasaklandı; dinle bağ kurmak bile fişlenme sebebi oldu.
Savunma sanayi konusunda üretmekten söz eden öncü girişimler “zamansız” ya da “sakıncalı” bulundu; göğe uzanacak kanatlar erken budandı, yollara düşecek otomobil tekerleri yerinden söküldü. Ticaret, medeni ve ceza hukukunda “yerli olan”ın sesi bastırıldı; müktesebatımız bir başka dünyanın; Almanya’nın, İsviçre’nin, İtalya’nın aynasında yeniden yazıldı. Senin bahsettiğin cumhuriyet kimin cumhuriyetidir söyler misin?
Cumhuriyetin “kazanımları” deniyor. Allah aşkına, biri bana söylesin: Nedir o kazanım dedikleri şey? Her on yılda bir yapılan darbeler mi? Bu darbelerle her defasında “cumhurun değerleri” biraz daha tırpanlanmadı mı, infaz edilmedi mi? Halkın iradesi “balans ayarı” yapıyoruz diye tankların paletlerinin altında ezilmedi mi? Düşünen, inanan, sorgulayan insan susturulmadı mı? Nedir bu kazanımlar bana söyler misiniz? Neyin cumhuriyetidir bu kutlanan?
Cumhur’u görmeyen, cumhurun inancını, dilini, musikisini, örfünü “gericilik” sayan bir düzenin bayramı mı olurmuş?
“Cumhur” hâlâ ortalıkta yoksa, “cumhuriyet” neyin nesidir?
Kutlamak isteyen elbette kutlasın; bu ülkede herkesin sevincine de acısın na da yer vardır.
Ama ben, yıkıntılar arasından yükselen bu yeni binanın harcına bakınca, gözüm yaşarıyor. Çünkü o harçta sökülmüş alfabenin harfleri, susturulmuş ezanın nefesi, müzikten mahrum bırakılmış çocukların yoksunluğu, darağaçlarının gölgesi var. Bunca acının üstünü konfetiyle örtemeyiz!
Bir bayram, ancak ortak hafızanın ortak sevincine dönüşebilirse bayramdır. Biz ise ortak acılarımızı bile paylaşamaz hâle geldik. “Cumhuriyet” diyorsak, önce cumhurun onurunu, inancını, dilini, kültürünü, emeğini baş tacı etmeliyiz. Devlet, tebaasından vatandaş çıkarırken vatandaşını kendine benzetmeye çalışmaz; onu kendi olduğu gibi kabul eder. Farklılıkları tehdit değil zenginlik sayar. Seçkinin değil, sıradan insanın hikâyesi kıymetlidir; çünkü cumhur onunla başlar.
O yüzden bugün bence sevinmekten önce düşünmek gerek. Geçmişin hatalarıyla yüzleşmeden, “yeni”yi yalnızca eskiyi yok sayarak, eskiye küfrederek kuramayız. Cumhuriyet, bir tabeladan ibaret kalmasın istiyorsak, o tabelanın altında gerçekten milletin nefesini duymalıyız. Cumhuru kaybettiğimiz yerden geri çağırmalıyız. Yasaklarla değil, özgürlüklerle; tek tiplikle değil, çoğulculukla; korkuyla değil, adaletle geri çağırmalıyız...
Belki o gün geldiğinde, 29 Ekim sabahı aynı soruyu kendime sormayacağım. Belki o gün, bu topraklarda kutlama ile yas birbirine karışmayacak; sevinç de, hüzün de hak ettiği yere oturacak.
O vakit, gerçekten hepimizin olan bir bayramı, içim sızlamadan, başım dik, kalbim ferah kutlayacağım. Çünkü cumhur yerini bulduğunda, cumhuriyet de nihayet adını hak etmiş olacak.
Şimdilik ben, kutlama ile yas arasında ince bir çizgide durmayı sürdürürken, bu ülkenin hakiki sahibinin sesi olsun diye aynı cümleyi tekrar ediyorum:
Cumhuru olmayanın cumhuriyeti olmaz. Cumhursuz cumhuriyet mi olurmuş…!
İSLAM TOPLUMU MİLLİ GÖRÜŞ (IGMG) TEŞKİLATLARINDA BİR HESAPLAŞMA: 2025
İSLAM TOPLUMU MİLLİ GÖRÜŞ (IGMG) TEŞKİLATLARINDA BİR HESAPLAŞMA: 2025
“Keser döner, sap döner; bir gün gelir, hesap döner.”
Rüştü Kam
29.10.2025
Berlin
Zaman, unutulanın üstünü örter gibi görünür; fakat vicdanın mahkemesi ertelemeyi bilmez. Bugün sosyal medyada yükselen serzenişler, dün yaşananların gölgesinde yankılanıyor. Atalar “Keser döner, sap döner; bir gün hesap döner” derken, bir hakaret değil, bir ikaz bırakmışlar geriye: Dava adıyla kurulan her cümle, önce ahlâk ve vefa terazisine çıkar. Bu söz, sadece bir atasözü değildir; hayatın adalet terazisini hatırlatan kadim bir ikazdır. Aşağıdaki satırlar, kimin haklı olduğundan çok, nerede hata yapıldığını görmek içindir.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir video düştü önüme. Bir saatlik bir konuşma... “Hukuksuzluktan, adaletsizlikten, vefasızlıktan” söz ediliyor o konuşmada. Konuşan kişi, Milli Görüş Teşkilatlarının tanınan isimlerinden Yavuz Çelik Karahan. Bir zamanlar gençlik kolları başkanlığı, teşkilatlanma başkanlığı yapmış hatta genel başkanlık yapmış; bugünlerde de “Onursal Başkan” sıfatıyla anılıyormuş. Kendisi öyle söylüyor. Onursal başkan ne demekse…
Videoda mevcut Başkan Kemal Ergün’ün hatalarından, tek adamlığa doğru gidişinden, tüzük değişikliği yaparak üyelerin-delegelerin iradelerine ipotek koymak istediğinden, teşkilat içindeki çürümeden bahsediyor.
Aslında bu şikayetler bana yabancı değil. Yıllar önce Hakkı Çiftçi’nin benzer bir yazısı geçmişti elime; neredeyse kelimesi kelimesine aynı tonda serzenişler... Görünen o ki, teşkilat içinde bir kavga varmış bugünlerde yeniden alevlenmiş.
Ne var ki bugün “adalet” diye feryat edenlerin çoğu, başta Yavuz Çelik Karahan olmak üzere, aynı hataların içinde olan insanlar. O gün ellerinde güç varken kendilerinden olmayanları ötekileştirdiler, mağdur ettiler. Nice insanı işsiz, aşsız bıraktılar; kapı dışarı ettiler. Çeşitli kulplar takarak yaptılar bunu. Soranlara da “Millî Görüşçü” değil diye bir de damga vurdular. Güç onlardaydı…Haklı olmamız bir anlam ifade etmedi. Berlin’de de ay nı kavga var. O kavgayı da aynı yolun yolcusu kifayetsizler sürdürüyor.
Dün kendilerine günahsız gözüyle bakılan, “geleceğin Fatihi”yim ben afra ve tafrasıyla caka satan kifayetsizler bunlar da. Koltuktan düşmüşler düşmesine de yandaşları düşmesin diye uğraşıyorlar. Bunlar da dava adamı!
Ben de onların hışmına uğrayan mağdurlardan biriyim. Yaşadıklarımı yıllar sonra bir kitapta topladım: “Bir Hezarfen’in Sergüzeşti.” Adıyla piyasaya arz edildi.
O kitapta, Millî Görüş Teşkilatlarında geçen yıllarımı ve gördüğüm yanlışları anlattım.
Yavuz Çelik Karahan’ın bugün dile getirdiği şikayetlerin çoğu, dün bizzat kendisinin bizlere yaptığı şeylerdir. Onun söylemiyle; “hukuksuzluklardır ve vefasızlıktır, tek adam yönetimidir.” Yaşanmışlıklarımız var bizim. Neler yaşadığımızı biz biliyoruz. O gün bizim telefonlarımıza çıkmayan, bizi yok sayan Yavuz Çelik Karahan, bugün kendi telefonlarına çıkılmayınca, dönülmeyince şikayet ediyor. Allah’ın sopası yok ki;…
Ne garip bir döngü... Tarih gerçekten tekerrür ediyor.
Olan ne Yavuz’a, ne Kemal’e oldu. Olan teşkilata oldu. Üyelere oldu, Hocalara oldu…
Bin bir emekle, alın teriyle, gece gündüz çalışılarak kurulmuş bir davaya oldu.
Bugün o köklü teşkilat, kifayetsiz muhterislerin elinde bir koltuk yarışına dönüşmüş durumda. Makam ve mevki, dava ruhunun önüne geçmiş.
Ben 15 yaşından beri bu hareketin içindeyim — 1969’dan bu yana.
Biz o günlerde bu teşkilatı bir okul bildik. Evimize gitmediğimiz, çocuğumuzun yüzünü göremediğimiz günler oldu. Aç kaldık, yorgun düştük ama dert etmedik. Çünkü inanıyorduk.
İnandığımız şey, bir koltuk değil; bir dava idi.
Biz “ben” değil, “biz” demeyi öğrendik o ocakta. Hâlâ aynı şekilde devam ediyoruz. Dün bizlere inanmayanlar, dava adamı gözüyle bakmayanlar bugün gerçekleri görüyorlar. Evet biz haklıydık ama güçlü değildik, güçlü olan onlardı…
Bugün ise görüyoruz ki, bu yüce hareketin ruhunu koltuk sevdasına kurban edenler yine onlar. Kavgalar, kırgınlıklar, ithamlar...Yazıklar olsun sizlere…İkinize de yazıklar olsun.
Oysa biz, “tevazu”yu ve “vefa”yı bir dava ahlakı olarak öğrendik. O düşüncemiz aynen devam ediyor. Tevazu ve vefa dava ahlakıdır.
Atalarımız yine haklı çıktılar:
“Keser döner, sap döner, bir gün gelir hesap döner”
Ve o hesap ne mahkemede ne de sandıkta görülecek; vicdanlarda görülecektir. Bu millet sizi anladı. Siz zannetmeyin ki anlamadı, inanın anladı, hem de çok iyi anladı. O dava dediğiniz şey var ya ağzınızda sakız gibi çiğnediğiniz; rica ediyorum onu bir daha ağzınıza almayın, yakışmıyor, sırıtıyor; düşürmeyin onu ayağa. O, safiyetiyle gerçekten davaya inananların hafızasında öylece kalsın.
Dün kendisine dokunulmaz sananların, bugün dokunulmaz olmadığını görmesi en büyük sevincimizdir...
İşte hayatın adalet terazisi budur.
Bu dünya, etme–bulma dünyasıdır.
Kime ne makam verilirse verilsin, sonunda herkes yaptığının hesabını verir.
Geride kalanlara ise sadece bir dua düşer:
Allah, davasını şahsi menfaatine feda edenlerden değil, davasını kalbiyle taşıyanlardan eylesin.
Anadilin Önemi
HAFTANIN HUTBESİ
RÜŞTÜ KAM – BERLİN | 30 EKİM 2025
Anadilin Önemi
Aziz Müminler! Değerli Veliler!
Altmış yıldan beri Almanya’da yaşıyoruz. Bazılarımızın hayatının tamamı, bazılarımızın yarısı burada geçti. Artık bu ülkenin insanlarıyız. Üstelik iki dille büyüyen yeni bir de neslimiz var: Biri hayatı kolaylaştıran Almanca, diğeri varoluşumuzun ve kimliğimizin sesi olan Türkçe. İki kanada sahipler. Bugün hutbemizde; okulda ve evde, işyerinde ve sokakta rahatça yol almamızı sağlayan bu iki kanadımızı nasıl güçlendireceğimizi hatırlatacak, anadilimizin kalbimize ve gündelik hayatımıza nasıl yerleşeceğini konuşacağız.
Sevgili Mü’minler
Dil, kültürün taşıyıcısı ve toplumun sürekliliğini sağlayan temel unsurdur. Bunun merkezinde ise anadil vardır: Kişinin kimliğinin temelidir; kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlar, aidiyeti belirler. İnsan, kimliğini ve düşünme yetisini önce anadiliyle geliştirir. Anadil, çocuğun kimlik kazanmasına, duygu ve düşüncelerini ifade etmesine ve topluma uyumuna doğrudan katkı sunar. Araştırmalar, anadilin vazgeçilmez bir değer olduğunu; zihinsel gelişimde belirleyici rol oynadığını ve ikinci dil öğrenimi için sağlam bir zemin oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Anadilin zayıflaması ise kimlik ve özgüven sorunlarına, iletişim ve öğrenme güçlüklerine yol açabilmektedir.
Avrupa’da yaşayan Türkler için Türkçe, kimliğin korunmasında büyük önem taşır. Türkçe, Almanya’da 5 milyonu, Berlin’de 300 bini aşkın kişi tarafından konuşulan en büyük azınlık dilidir. Ancak kuşaklar ilerledikçe Türkçeye hâkimiyet azalmaktadır ve bu durum kültürel kimliği tehdit etmektedir. Sosyo-kültürel koşullar, aile içi sınırlı iletişim, ihmalkarlıklar, ailelerin “ehem” ile “mühim” arasındaki farkı fark edememeleri ve eğitim politikalarındaki belirsizlikler, çocukların anadilini yeterli düzeyde öğrenmesini engellemektedir. Bu durum “yarı dillilik” riskini büyütmekte ve eğitim başarısını olumsuz etkilemektedir.
Almanya’da genel politikalar Türkçenin kurumsallaşmasını yeterince desteklememektedir, hatta gündemde tutulmasını bile istememektedir. Anadilin temel insan haklarından olduğu ve güçlenmesi gerektiği konusunda kurumsal destek yoktur. Aileler de anadile mesafeli oldukları için bu iş kanaat önderlerine düşmektedir.
Bunun için mesai sarf edilmelidir. Ailelere, önce anadilin önemi anlatılmalı, sadece anlatmak yetmez ikna çalışmaları yapılmalıdır; sonra da güçlü müfredat ve elini taşın altına koyacak kadar yürekli ve nitelikli öğretmenler gerekmektedir. Sivil toplum kuruluşları seferber olmalıdırlar.
Bu iş için gerekli olan maddi desteği de iş adamlarımız temin etmelidirler. Büyükelçilik ve başkonsolosluklardaki görevli yetkililer de bu işe iştiyakla sarılmalı, görev sürelerinin hesabını yapmadan emek vermelidirler. Bu iş, yürek ve fedakârlık ister; mesai süresi hesabıyla yürümez.
Evet bu iş fedakârlık ister. Evet, bu iş benim işimdir diyecek gönül erleri ister. Anadilin korunması hem bireyin kimliğini hem de kültürel devamlılığı güvence altına alacaktır. Almanya’da, özellikle Berlin’de Türk toplumunun dilini yaşatması için aile, okul, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının süratle iş birliği yapmaları şarttır. Aksi hâlde bir kuşakta oluşacak kopuş, domino etkisiyle geri dönüşü zor bir kayba dönüşecektir. Ondan sonraki süreç kayboluşu seyretme sürecidir.
Rabbimiz anadilin önemini şöyle vurgular:
“Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki anlayasınız.” (Yûsuf, 12/2)
Ve devamla:
“Sizi milletler ve kabileler hâline yarattık ki tanışasınız, kaynaşasınız.” (Hucurât, 49/13)
Diller, kültürler ve kimlikler Allah’ın ayetlerindendir. Dil sadece bir konuşma aracı değildir; inancın, hafızanın, duygunun, kimliğin evidir.
Nasıl ki Kur’ân’ı doğru anlamak için anadile (Araplar için) ihtiyaç varsa, kendimizi, kökümüzü, tarih ve medeniyetimizi anlamak için de anadilimize ihtiyaç vardır. Kur’an’ı anlamak için de anadilde yazılmış meale ihtiyacımız vardır. Bu böyledir.
Peygamber Efendimiz (sav) buyurur:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Biz dilimizi sevmezsek, sevdirmezsek çocuklarımız kimlerle beraber olacaklardır?
Bir güzel söz vardır:
“Dilini kaybeden, kendini de kaybeder.”
Alman atasözü der ki:
„Sprache ist Heimat.“ — Dil, insana vatan olur.
Ve yine Almanların başka bir sözü de şöyledir:
„Wie man spricht, so ist man.“ — İnsan, nasıl konuşursa öyledir.
Aziz kardeşlerim,
Dil, sadece kelimeler değildir; bir milletin ruhudur, hafızasıdır, vakar ve haysiyetidir. Espri bile anadilde yapılmalıdır; çünkü duygu, incelik, çağrışım, hafıza o dilin içinde yaşar. Anadiline yabancı kalan, asimilasyona en yakın duran kişidir.
Kıymetli Müminler!
Berlin’de yaşıyoruz. Bu şehirde 300 bine yakın Türk yaşıyor. Bir zamanlar okullarda Türkçe dersleri verilirken, bugün çoğu yerde dersler daraldı; yük derneklere, camilere kaldı.
Ama acı gerçek şudur:
Çocuklarımızı Türkçe dersine getirmekte zorlanıyoruz; çünkü önce veliyi ikna etmek gerekiyor. Yetkili kurumlar bu konuda iştahsız. Her şey önlerine gelsin diye bekliyorlar. Bunun için özel gayret göstermiyorlar. Dar çerçevede yapılan toplantılarla, iş yerlerinin camlarına birkaç el ilanı yapıştırmakla bu iş yürümez. Hiç emek harcamadan, çaba göstermeden her şeyin hazır gelmesini beklemek; hazıra konmak, “Armut piş ağzıma düş!” olmaz öyle.
Aileleri suçlamakla da olmaz bu işler. Onlar zaten ellerindeki değneği atarak buraya gelen insanlardır. 60 seneden beri kimliklerini kaybetmemek için o cahil halleriyle buraya kadar gelmişler daha ne istenir onlardan…Geldikleri yerde belleri bükülmüş gözleri görmüyor, bütün azaları dökülüyor; onlar alkışlanmalıdır, suçlanmamalıdır.
Daha güzelini yapmanız için devlet sizleri göndermiş buraya. Onların elinden bayrağı alarak devam etmeniz için…Oysa sizler sızlanıyorsunuz…Etmeyin eylemeyin, yazık oluyor bu insanlara…
Türkçe dersine iki, beş, on öğrenci katılıyor… O da haftada bir saat. Sadece teori veriliyor. Bu, kimliğimizi inşa etmek ve yaşatmak için yeterli değildir.
Bazı veliler de diyorlar ki:
“Almanca bize yeterlidir!”
Hayır! Almanca yetmez, Almanca lazımdır; Türkçe ise bizimdir. Yetecek olan bizim olandır.
Biri geçim içindir, öteki var oluş içindir.
Bir Alman atasözü der ki:
„Zwei Sprachen öffnen mehr Türen als eine.“ — İki dil, bir dilden daha çok kapı açar.
Ve devam eder:
„Nur wer seine Wurzeln kennt, kann wachsen.“ — Köklerini bilen ancak büyüyebilir.
Sevgili Mü’minler
Dil meselesi pansuman tedbirlerle öğrenilmez. Bu mesele ciddi plan ister sabır ister yürek ister.
Öyleyse Neler yapılmalıdır:
1. Hutbeler
Almanya’daki bütün camilerde yılda birkaç defa Anadilin önemiyle ilgili ortak Türkçe hutbeler okunmalıdır. Minber yaraya dokunursa, aile değişir.
2. Kitaplar ve Müfredat
Ders materyalleri Almanya’daki çocuğun dünyasına göre hazırlanmalıdır. Türkiye’deki çocuğun dünyasına göre değil. Bu çalışmayı da burada yaşayanlar yapmalıdır. Buradaki hayatı anlamayan kitap, çocuğa dokunamaz.
3. İçerikte Denge
Tarihimiz saygıyla anlatılmalı, herkesin gönlü kazanılmalı. Bu doğrudur. Ancak, kitaplar hazırlanırken hedef kitlenin ve içinde bulunulan toplumun hassasiyetlerine de dikkat edilmelidir. Ben yaptım oldu demekle olmaz. Olmuyor zaten. Mesela yerli yersiz kitapların içine Atatürk resmi konulmamalıdır. Konuyla ilgiliyse tamam.
Dayatma sevgiyi doğurmaz; nefreti doğurur, bizim hikmet yolunda olmamız gerekir. Burası Almanya, başka bir ülke. Bu unutulmamalıdır. Burada değneksiz dolaşılmaz.
4. Öğretmen Yaklaşımı
Öğretmenler mesai saati dolunca işlerinin bittiğini sanmamalıdır. Onlar için iş yeni başlar. Çocukla bağ kurulmalıdır; müze gezileri yapılmalıdır, çocukla bağ kurabilmek için zaman zaman dondurma yemeğe gidilmelidir. Öğretmen bizzat taşın altına elini koymalıdır. Bu çocuklar gurbetçi çocuğudur. Çileli bir hayat yaşamışlardır onlarınj babaları. Bu insanlar, Almanya dahil nereleri imar etmediler ki; Almanya onlara “sen yabancısın” diyor zaten, sen de mesai hesabı yaparsan, onun durumuyla ilgili empati yapmazsan; sen neye varsın ki;…
Sevgili öğretmen kardeşim:
Çocuk, sevdiği insanın dilini öğrenir. Seni sevmemişse senin dilini niçin öğrensin ki;… Almanca bir deyim de şöyle denir:
„Liebe geht durch die Sprache.“ — Sevgi, dilden geçer.
Aziz Müminler,
Sizlerin de biraz daha esnek olmanız gerekir. Cami sadece namaz kılma yeri değildir, olmamalıdır; kimliğin, kültürün, hafızanın sığınağıdır.
Camilerimiz çocukların eğlenebilecekleri, Türkçe filmler seyredebilecekleri mekanlar haline getirilmelidir. Bu faaliyetler için ayrıca yeni yerler kiralanmamalıdır. 60 seneden beri 300 bin insanın yaşadığı bir şehirde bir kültür evi kurulamamış zaten. Bunun için nutuklar atılmış toplantılar yapılmış sonuç sıfır. Siz bari açın camileri de çocuklarımız kaybolmasınlar. Cami de sporlarını yapsınlar, dillerini öğrensinler, müziklerini çalsınlar söylesinler, oyunlarını oynasınlar, kendileri olsunlar.
Ayrıca evlerimizde çocuklarımızla Türkçe konuşunuz. Evladınıza bırakacağınız en kıymetli miras, para değildir; kimliktir. Ve kimlik de ancak dille kazanılır ve yaşatılır.
Hz. Ali (ra) buyurur ki:
“Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirin.”
Bizim çocuklarımız iki vatanlı, iki kültürlü büyüyor. O hâlde onları iki kanatla uçabilecek hale getirelim, birlikte getirelim:
Bir kanadı Almanca, bir kanadı Türkçe olsun.
Unutmayalım:
Dil giderse, iz de gider. İz giderse, nesil de kaybolur.
„Ohne Sprache keine Zukunft.“ — Dil yoksa gelecek de yoktur.
Rabbim çocuklarımıza kimlik bilinci, bizlere de o bilinci oluşturacak irade ve sorumluluk bilinci nasip eyle.
Allah’ım dillerimizi doğru sözde sabit kıl. Bizi kendine, dinimize ve dilimize yabancı düşürme.
Âmin.
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018: SİNOP
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN 2018: SİNOP
RÜŞTÜ KAM
Teselli Ağacı
...Hapishanenin çıkışına yakın küçük bir kafede soluklanırken, bahçedeki yaşlı dut ağacının hikâyesini anlattı bize mekânın sahibesi:
“Hüseyin Pehlivan mahkûmlardan biridir. Kafkas göçmeni bir ailenin oğludur. Henüz yirmi bir yaşındayken kan davası yüzünden idama mahkum olmuş ve Sinop Cezaevi’ne düşmüştür. Cezası bir müddet sonra, müebbete çevrilmiştir. Buna rağmen kendini salmamış ve içeride okuma yazma öğrenmiştir, yaşama sevincini hiç yitirmemiştir.
1959 yılında cezaevi müdürüne bir dilekçe yazar:
‘Bahçeye bir dut ağacı dikmek istiyorum,’ der.
Müdür şaşırır:
— ‘Neden?’ diye sorar.
Hüseyin Pehlivan gülümseyerek cevap verir:
— ‘Müdürüm, yıllar sonra buraya gelen mahkûmlar, “Bu ağacı diken idamlıkmış; cezası müebbete çevrilmiş; sonra da hürriyetine kavuşmuş,” desinler de onlara yaşama umudu olsun. Ben umudumu yitirmedim; onlar da yitirmesinler.’
Müdür, bu sözlerden etkilenir, insanlık duygusu ağır basar:
— ‘İstediğin yere dik ağacını,’ der.
İşte bugün bahçede gördüğünüz o kocaman dut ağacı, Hüseyin Pehlivan’ın diktiği ağaçtır. Mahkûmlar ona “Teselli Ağacı” adını vermişlerdir. Yıllar geçtikçe nice yorgun gönül, o ağacın gölgesinde umut bulmuştur.
Gel zaman git zaman, on yıl sonra af çıkar. Müebbet cezası alan Hüseyin Pehlivan da bu aftan yararlanarak özgürlüğüne kavuşur. O gider, ama diktiği dut ağacı görevini yapmaya devam eder. Bugün hâlâ oradadır; gövdesiyle direnç, yapraklarıyla umut fısıldar.”
Teselli Ağacı'nın hikayesi etkiledi bizi. Ağacın altında teselli arayanlar da gelince Emin harekete geçti. Çaldı düdüğünü.
Cezaevinin hüznünden çıkıp şehrin göbeğinde, fıçısındaki Diyojen’e gidiyoruz.
Diyojen
Orada tepenin başında, yol üzerinde fıçının içinde bir adam. Filozof Diyojen. Etrafında toplandık heykelin ve rehberimiz Doğa Öz'ü dinliyoruz.
"MÖ 412 dolaylarında Sinop’ta doğan filozof Diyojen, babasının kalpazanlığının anlaşılması üzerine Atina’ya sürgün edilirler. Babasının işlediği sahtekârlığın utancını sırtında taşımak istemeyen Diyojen dünyadan el etek çeker; sade bir hayatı seçer. Evden de ayrılmıştır. Evsizdir; bir fıçının içinde yaşamaya başlar. Elindeki tası bile, avucuyla su içen bir çocuğu görünce “demek buna da gerek yok” diyerek onu da bıraktığı anlatılır.
Gündüz vakti elinde fenerle sokaklarda dolaşır; soranlara kısa ve o sarsıcı cevabını verir: “Adam arıyorum.”
Bir gün karşısına Büyük İskender çıkagelir. Ona sorar, sen kimsin?
— “Ben İskender’im.”
— “Ben de Diyojen.”
— “Benden korkmuyor musun?”
— “Sen iyi misin, kötü mü?”
— “İyiyim.”
— “Öyleyse niye korkayım?”
— “Dile benden ne dilersen.” der İskender.
— “Gölge etme; başka ihsan istemem senden.” Der.
İskender oradan ayrılırken maiyetine döner ve şu sözü söyler: “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.”
Sinop, görülmeye değer sürprizlerle dolu bir şehirmiş meğer. Akşamki hayal kırıklığı bizi yanıltmış. Sokaklarında her adımda yeni bir hikâyeye rastlıyorsunuz. Biliyor muydunuz? 2018’de şehirde trafik lambası yoktu; korna sesine de rastlamıyoruz. Herkesin yol hakkına riayet ettiği, dingin bir şehir Sinop… “Türkiye’nin en mutlu insanları” unvanını boşuna vermemişler meğer. Şehrin rüzgârı yüzünüzü okşarken, fenerli bir filozofun gölgesi sanki hâlâ dar sokakların kıvrımlarında dolaşıyor. Burası Sinop.
Sinop Mantısı
Öğleye yaklaşırken Emin, yüzünde o tanıdık tebessümüyle, “Sinop mantısı yemeden buradan gidilmez,” dedi ve devam etti; hem de teyzenin mekânında yenmelidir diye de vurguladı. Emin öyle diyorsa öyledir, onun sözü, bu yolculuklarda bir tür kanundur — kimse itiraz etmez. Düştük peşine.
“Teyzenin Yeri” dedikleri küçük, sade bir lokanta. Kapıda karşılandık. Yerimiz ayrılmış. Servis açılmış. Garson refakat etti masamıza kadar ve hemen; “Buyurun efendim ne arzu ederdiniz? Birebirimize bakıştık. Garson anlamış olmalı ki kararsızlığımızı hemen devreye girdi ve ben karışık öneririm” dedi. Bize de evet dedik. Mantılar geldi.
Meğer Sinop usulü karışık mantının yarısı yoğurtlu, yarısı cevizli olurmuş.
Cevizler, tereyağında kavrulup mantının üzerine dökülüyor — o koku, insanı çocukluğuna, mutfağın huzuruna götüren cinsten bir koku. Nefis. Gözlerimizi yumarak içimize çekiyoruz.
İlk lokmada anladık ki; bu sadece bir yemek değil, bir kültürün inceliği, bir memleketin nezaketi.
Yemekten sonra, yine Emin’in tavsiyesine uyarak, yolun öbür tarafındaki dükkândan Boyabat ezmesi de aldık; Sinop’a veda tatlısı anlamında.
Her şehirden ayrılırken uyguladığımız sünnetimizi Sinop’tan ayrılırken de uyguladık. Birer birer mikrofona gelerek sıcağı sıcağına Sinop’un bizlerde bıraktığı izleri anlattık. Mikrofona her gelen, Recai’nin hikayesiyle başladı söze. Sinop duygularımızı altüst etmişti. Bir tarafta Sinop Cezaevi ve teselli ağacı, öbür tarafta Dijojen’in hikayesi ve şehirde trafik lambasının olmayışı ve Sabahattin Ali…Elveda Sinop.
Kaptan Sezgin dururmu, hemen bir türkü havalandırdı: “Aldırma Gönül aldırma.”
Bir anda herkes sustu; türkü sadece kulağımızda değil, yüreğimizde de yankılandı. Hüzünlendik, türkü hepimize hitap ediyordu. Gözlerimiz nemlendi.
Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma...
O an anladık ki; bu türkü sadece bizden yana değildi, Sinop’tan da yana söyleniyordu.
Sanki şehir kendi kendine arkamızdan su döküyordu ve hafifçe fısıldıyordu kulağımıza:
“Başınız öne eğilmesin…”
BİRLİKTE YAŞAMAK BEDEL ÖDETMEMELİDİR
BİRLİKTE YAŞAMAK BEDEL ÖDETMEMELİDİR
Haftanın Hutbesi – Almanya’da Müslümanların Toplumsal Sorumluluğu VE Devletin Kucaklayıcılığı, Adalet ve Birlik Mesajı
Rüştü KAM
24.10.2025 /BERLIN
الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين.
Aziz Müminler,
Allah’a hamd, Resûlü Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salât ve selam olsun. Bizleri imanla, sorumlulukla ve kardeşlik şuuru ile yaşatan Rabbimize sonsuz şükürler olsun.
İçinde yaşadığımız Almanya’da son dönemde Müslümanların Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde izin kullanabilmesi üzerine tartışmalar gündeme geldi. 6 milyon Müslümanın yaşadığı Almanya’da bu konu; 60 yıl sonra gündeme geldi. Kimileri bu adımı “ayrıcalık” olarak gördü, kimileri ise “adaletin gereği” dedi. Oysa adalet, bir kimseye fazla hak vermek değil; herkese hakkını tam vermektir.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 90)
Başka bir ayette: “Adaletle davranın; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 😎
Almanca’da bir söz vardır: “Gerechtigkeit ist die Grundlage des Friedens.” — Adalet, barışın temelidir. Bu doğrudur. Toplumda adalet varsa barış olur; eşitlik varsa huzur doğar.
Bu yüzden Müslümanlar hakkı talep ederken ölçülü ve yapıcı bir dil kullanırlar; aynı zamanda toplumun ortak iyiliğini, huzurunu ve hukukunu korumaya da özen gösterirler.
Değerli kardeşlerim,
Almanya’da son haftalarda siyasî söylemler ve medyadaki tartışmalar, toplumun bazı kesimlerinde Müslümanlara karşı ön yargıların tazelenmesine yol açabiliyor. Bu bağlamda kamuoyuna yansıyan “Kızlarınıza bakın!” gibi ifadeler, görünüşte kültürel farklılıkları hatırlatıyor gibi dursa da birçok Müslüman aile ve özellikle Müslüman kadınlar için ötekileştirici algılanabilmektedir. Hele bu sözü söyleyen Başbakan Friedrich Merz olursa bu daha da ürkütücü olmaktadır. Oysa unutulmamalıdır ki, bir ülkenin gerçek gücü, çeşitliliğiyle ve farklı kökenlerden gelen insanları onurlu bir şekilde bir arada yaşatabilme kabiliyetiyle ölçülür.
Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurât, 13) buyurur. Bu ayet bize farklılığın bir tehdit değil, rahmet olduğunu öğretir.
Bu nedenle, başörtüsü takan kadınlar da dâhil olmak üzere kimse inancı, kimliği veya kıyafeti sebebiyle dışlanmamalıdır. Başörtülü kadınlara iş ve eğitim imkânları açık olmalı; onların toplumsal hayata katılımı desteklenmelidir. Ötekileştirilen birinden entegrasyon için adım atmasını beklemek, insaflı da gerçekçi de değildir.
Almanca bir sözle hatırlayalım: “Schau nicht auf das Tuch, sondern in das Herz.” — Örtüye değil, kalbe bak. Karakterin ölçüsü kıyafet değil; dürüstlük, emanete riayet ve faydalı olmaktır.
Gerçek entegrasyon, bir tarafın diğerine benzemesi değil, birbirini anlamasıyla mümkündür. Siyasî dil de bunu beslemelidir. Toplumu ayrıştıran değil, birleştiren kelimeler kullanılmalıdır. Çünkü kelimeler kalpleri ya yakınlaştırır ya da uzaklaştırır. “Worte sind Fenster oder Mauern.” — Sözler ya penceredir ya da duvar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor: “İnsanlara kolaylık gösterin, zorluk çıkarmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” Bizim yolumuz budur, karşı taraftan isteğimiz de: Sabır, hikmet, merhamet ve adalet.
Sevgili Mü’minler
Almanya’da zaman zaman Müslümanlara, camilere ve İslâmî kurumlara yönelik önyargı ve düşmanlık görülebilmektedir. Bu tür imtihan zamanlarında Müslümanlar öfke yerine hikmeti, kırıp dökmek yerine onarmayı seçmelidir. Kur’an, “Kötülüğü en güzel olanla sav; o zaman aranızda düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluverir.” (Fussilet, 34) buyurur.
Bu ayetin gereği olarak, kötülüğe kötülükle değil iyilikle karşılık vererek, ama aynı zamanda hukuka ve adalete de sarılarak, hakkımızı hukuk zemininde aramalıyız.
“Wo Vertrauen wächst, da blüht das Leben.”
— Güvenin filizlendiği yerde hayat çiçek açar. Biz güvenin tohumu olacağız: Dürüstlük, sözünde durmak, komşuluk hakkına riayet ve topluma fayda üretmek bizim görevimiz olacak.
Camilerimiz sadece namaz kılınan mekânlar değil; toplumsal dayanışma, eğitim ve diyalog merkezleri haline getirilmelidir. Zaten öyledir ama biraz daha gayret edilmelidir. Açık Cami Günü (Tag der offenen Moschee) gibi faaliyetler, önyargıların kırılması ve birlikte yaşama iradesinin güçlenmesi için büyük fırsattır. İhmal edilmemelidir.
Sevgili Mü’minler,
Mücadelemizi prıfesyonece yapmamız gerekir. Bir şey istiyorsak, bu hukuki zemnde olmalıdır. Bunun için: Herkes İçin Adalet, Herkes İçin Fırsat
1) İş hayatında fırsat eşitliği: Başörtülü kadınlar dâhil herkese liyakat esasıyla kapılar açık olmalı; istihdamda ayrımcılığa karşı net ve etkili mekanizmalar işletilmelidir.
2) Eğitimde kapsayıcılık: Okullarda kültürlerarası farkındalık programları ve velilerle açık iletişim kanalları güçlendirilmelidir.
3) Dilde nezaket: Siyasetçilerden medyaya kadar, kamu dilinde ötekileştirmeyi besleyen genellemelerden kaçınılmalı; birleştirici bir üslup benimsenmelidir.
4) Sivil katılım: Müslümanlar sivil toplum kuruluşlarında aktif rol almalı, mahallî projelerde gönüllülük yapmalı ve ortak iyilik üretmelidir. “Viele kleine Leute an vielen kleinen Orten, die viele kleine Dinge tun, können das Gesicht der Welt verändern.” — Birçok küçük yerde birçok küçük şey yapan küçük insanlar, dünyanın yüzünü değiştirebilir.
Sevgili Mü’minler
Hutbeme son verirken şöyle diyelim: Birlikte yaşamak bedel ödetmemelidir. Birlik, adalet ve karşılıklı saygı üzerine yükselmelidir. Barış arıyorsak, sevgiyle başlanmalıdır, sevgi de karşılıklı olmalıdır: “Wer den Frieden sucht, muss mit Liebe beginnen.”
= “Barışı arayan, sevgiyle başlamalıdır.”
اللهم اجعلنا من الذين يستمعون القول فيتبعون أحسنه. اَللّٰهُمَّ وَحِّدْ كَلِمَتَنَا وَأَلِّفْ بَيْنَ قُلُوبِنَا، وَارْزُقْنَا السَّلاَمَ وَالاَمْنَ فِي هٰذَا الْبَلَدِ وَفِي كُلِّ بِلَادِ الْمُسْلِمِينَ. آمِينَ.
Rabbimiz, bizi adaletli, sabırlı ve barışsever kullarından eyle; kalplerimizi birleştir, toplumumuzu huzurla doldur. Âmin.
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ "KÜLTÜR GEZİSİ" ÇERÇEVESİNDE BATI KARADENİZ ZONGULDAK
ZONGULDAK
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ "KÜLTÜR GEZİSİ" ÇERÇEVESİNDE BATI KARADENİZ DEDİ VE ZONGULDAK'A DA UĞRADI
RÜSTÜ KAM
2015
“Zonguldak ve çevresinin tarihi Hititlerle başlar. Anadolu’da ilk siyasî birliği kuran Hitit İmparatorluğu, bu bölgeyi de sınırları içine dâhil eder; bu devirde bölge “Palla” adıyla anılır. Hititlerden sonra Frigyalılar, Lidyalılar, Persler ve Makedonya Kralı İskender bölgeye hâkim olur.
Yıldırım Bâyezîd Han’ın 1402 Ankara Savaşı’nda Timûr Han’a yenilmesinin ardından Osmanlı Devleti “Fetret Devri” diye anılan sıkıntılı bir döneme girer; taht kavgaları sebebiyle neredeyse parçalanmanın eşiğine gelir. Çelebi Sultan Mehmed Han büyük güçlüklerle birliği yeniden tesis eder. Fetret Devri’nin ardından devlet eski kudretine kavuşur; seferler ve genişleme süreci başlar, bu bölge de Osmanlı hâkimiyetine girer.
Osmanlı devrinde bölge halkı, büyük ölçüde istilâ ve savaşlardan uzak kalır; bölge tarihi bu dönemde kayda değer bir vakaya sahne olmaz. On dokuzuncu asrın başlarında gemilerde buhar gücü kullanılmaya başlanır; buharın kaynağı kömürdür. Ticaret ve savaş gemileri buharla çalışırken, henüz Osmanlı topraklarında maden kömürü bulunamamıştır. Bunun üzerine Sultan II. Mahmud, bir fermanla imparatorluk dâhilinde kömür arama seferberliği başlatır; kömür bulanlara mükâfat vaad eder. Orduda askerlere maden kömürü tanıtılır; terhislerinde memleketlerinde bu madeni aramaları öğütlenir.
Kara Elmas (Kömür)
1829 senesinde Ereğli’nin Kestanelik köyünde oturan Uzun Mehmed, bir gün deniz kenarına iner. Fırtına çıkınca “Limancık” denilen kuytu bir köşeye sığınır ve ısınmak için ateş yakar. Az sonra ateşin etrafındaki siyah taşların kor hâline geldiğini görünce, askerde öğrendiklerine benzeterek “Buldum, kömürü buldum!” diye haykırmaya başlar. Oradan bir küfe dolusu kömürü sırtına yükleyip Alaplı yoluyla İstanbul’a gidert. İlgililere başvurur; yapılan incelemede bunun aranılan maden kömürü olduğu anlaşılır. Padişah fermanıyla Uzun Mehmed’e 30 altın mükâfat ve ölünceye kadar aylık 6 altın maaş bağlanır.
1848 tarihli Havza-i Fahmiyye uygulamaları ile 1865 Dilâver Paşa Nizamnâmesi, havzadaki üretim ve işleyişe esas teşkil eder. Böylece Zonguldak ve çevresi, sanayi çağında Osmanlı’nın mühim bir kömür havzası hâline gelir.
Kömür madeni sayesinde Zonguldak giderek gelişir; Cumhuriyet devrinde en hızlı büyüyen şehirlerden biri olur. Ereğli Demir ve Çelik Tesisleri’nin kurulmasıyla dakalkınma ivme kazanır. Cumhuriyet döneminde il statüsü kazanan Zonguldak, demiryolu ile Ankara’ya bağlanır.”
Kömür Yıkama Tesisi(Lavvar)
Zonguldak’taki harabe durumundaki eski kömür yıkama tesisleri (lavvar), “tarihî eser” gerekçesiyle koruma altına alınmış. 1957’de Fransızlar tarafından inşa edilen bu tesisler, 200 dönümlük bir arazi üzerine kuruluymuş ve bugün âtıl vaziyette duruyor. Kapatılmış maden ocaklarını dışarıdan gördük; o hâliyle ürkütücü. Ocağın çökmesiyle yaşanan ölümleri hatırlamamız, bu tedirginliğin sebebi olabilir.
Ana cadde üzerinde kömür yıkama kuleleri var; onlara lavvar deniyor. Öylece, birer ucube gibi ortada duruyorlar. “Tarihî eser” diye koruma altına alınmışlar; doğru da yapmışlar, bize göre de tarihî eserler. Zonguldak’ın kaderini değiştiren yapılar bunlar. Tarihî eser olması için ille de ev, cami, köprü ya da kervansaray olmak gerekmiyor. Evet, tarihî eserler; ama böyle terk edilmiş hâlde ortalık yerde kalmaları şehrin siluetini de bozuyor. Oysa lavvarlar, bilinçli bir restorasyonla çok güzel birer restoran veya kahvehane olarak düzenlenebilir, şehrin görünümüne yeni bir soluk katabilir. Tesisler kütüphaneye dönüştürülebilir, kültürel etkinliklere ayrılabilir, restoran hâline getirilebilir ya da kadınlar için el işi eğitim merkezi olarak değerlendirilebilir. Yanlara merdivenler veya asansörler kurulup üst kotlara çıkış sağlanabilir; yapılar üstten köprülerle birbirine bağlanabilir. Daha neler neler…
İstenirse olmayacak şeyler değil bunlar. Ne var ki anladığımız kadarıyla siyaset, Zonguldak için iyi işlerin önüne set çekiyor; Amasra’da da benzer bir anlayışla karşılaşmıştık.
İddiaya göre AK Parti hükümeti lavvarları değerlendirmek istiyor; ancak belediye CHP’de olduğu için buna müsaade edilmiyormuş. Taraflar arasındaki çekişme, lavvarlara daha fazla zarar veriyor. Türkiye, siyasî kısır çekişmeler yüzünden maalesef çok şey kaybediyor; yazıktır, günahtır.
Zonguldak’ı grupla gezmek mümkün olmadı. Hem rehberimiz hem de görüştüğümüz Zonguldaklılar, şehirde gezilip görülecek pek yer olmadığını söylediler. Grup serbest bırakıldı; kimi otelde istirahate çekildi, kimi şehre indi.
Biz de Recai ile takıldık. Recai’nin Zonguldak’ta bir arkadaşı varmış; bizi aldı, kendi arabasıyla kısa bir şehir turu yaptırdı. Zonguldak, tepelerin üzerine kurulu bir şehir; yollar döne döne yükseliyor. Önce Ecevit Üniversitesi’ne gittik. Denize nazır bir tepede yer alıyor; ancak içeri girip gezemedik. Üniversitenin çevresinde düzensiz bir yapılaşma göze çarpıyor: dar sokaklar, akşamüstü olmasına rağmen kalabalık; yürümekte zorlandık. Recai’nin arkadaşı, öğrencilerin dolaştığı bu sokaklar hakkında iç açıcı bilgiler vermedi; Zonguldaklılar da durumdan memnun değilmiş.
Bazı binaların temellerinde çöküntüler var. Söylenene göre her yıl yapılarda üç-beş santimetrelik çökmeler yaşanabiliyormuş; çünkü üzerinde gezdiğimiz bu tepelerin altında kömür ocakları varmış — ya da vaktiyle varmış.
Fener
“Fener” denilen mevkide, deniz fenerine kadar tırmandık. Fener lokalinde çay içip soluklandık; atmosfer hoş. Sonra fenerden Zonguldak’a tepeden baktık: ışıl ışıl bir şehir. Çok güzel görünüyor ama pek canlı değil; sahil kenarında oturacak bir mekân bile bulamadık. Biz nisan ayında oradaydık; “Yazın biraz canlanır,” dediler.
Akşam otele döndük. Recai’nin arkadaşına teşekkür ederek ayrıldık; kendisine yanımızdaki Mocca Dergisi’nden de verdik…
ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMANIN BEDELİ VE SORUMLULUĞU
HAFTANIN HUTBESİ: ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMANIN BEDELİ VE SORUMLULUĞU
Rüştü KAM
06.11.2025 BERLİN/TED
الحمد لله ربّ العالمين، نحمده ونستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا. من يهده الله فلا مضلّ له ومن يضلل فلا هادي له.
Aziz Müminler!
Allah Teâlâ insanı çeşit çeşit yaratmış, renkleri, dilleri, coğrafyaları ve kültürleri farklı farklı kılmıştır. Hepimize bulunduğumuz mekâna göre imkânlar ve imtihanlar vermiştir. Rabbimiz
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız.” (Hucurât 49/13)
Bu ayet, farklılıklarımızın bir çatışma değil, bir tanışma ve hikmet vesilesi olduğunu bildirir. Bugün Almanya’da Müslüman olarak yaşamak, bu ilahi hikmetin içinde kendimize bir yol bulmayı gerektirir. Müslüman burada hem inancını yaşamanın bedelini, hem de bu topluma adalet ve güzellikle katkı sunmanın sorumluluğunu taşır. O Müslümandır. Sorumlulukları ve görevleri vardır.
Bugün hutbemizin ağırlığı, Almanya’da Müslümanların en çok zorlandığı iki mesele hakkında olacaktır:
İbadet özgürlüğünü korumak ve çocuklarımızı kimlikleri üzere yetiştirmek.
İbadet Özgürlüğü: Kullukta Sebat Ve Vakar
Aziz kardeşlerim!
Müslüman için en büyük izzet, Allah’a kul olmaktır. Müslümanın namazı, orucu, bayramı, helâl-haram hassasiyeti ve ahlâkı, onun kimliğinin temel direkleridir. Ancak Almanya’da yaşayan kardeşlerimizin bir kısmı zaman zaman şu zorluklarla yüzleşebilmektedir:
— İş yerlerinde namaz için yer bulamamak,
— Cuma izni konusunda sıkıntı yaşamak,
— Bayramların resmî tatil olmaması,
— Ramazan’da çalışma şartlarının ağırlaşması,
— Çocuklarını inandıkları gibi yetiştirememek,
— Kimliğini ibadet üzerinden yaşarken yanlış anlaşılmak.
Bu zorluklar, bizleri ümitsizliğe değil, daha bilinçli bir kulluğa çağırır. Mücadelemizi hukuk çerçevesi içinde sürdürmemiz gerekir. Demokratik haklarımızı sonuna kadar zorlamalıyız. Yıkmadan, dökmeden. Müslümana yakışır gibi.
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 2/286)
Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurur:
“Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı.” (Buhârî, Teyemmüm 1)
Bu ilahi kolaylık, müminin ibadetini her şartta sürdürebileceğinin göstergesidir.
Kardeşlerim! İbadet özgürlüğü hem insan hakkıdır hem anayasal haktır. Bunu talep etmek nezakettir; hakkını aramak ise vakardır. Almanların sözü bunu ne güzel ifade eder:
“Respekt ist keine Einbahnstraße.” – “Saygı tek yönlü bir yol değildir.”
Biz iş yerinde dürüst, güvenilir ve saygılı oldukça; ibadete dair taleplerimiz toplum tarafından daha kolay anlaşılır ve karşılık bulur.
Çocuklarımızı İnançları Üzere Yetiştirmek
Aziz Müslümanlar!
Yabancı bir kültürde çocuk yetiştirmek, Müslüman aileler için büyük bir sorumluluk ve aynı zamanda büyük bir imtihandır. Okullarda verilen eğitim, toplumun kültürü, arkadaş çevresi, medya alışkanlıkları ve kendi inancına uymayan bir yaşam tarzının cazibesi bazı aileleri endişeye sevk etmektedir.
Rabbimiz buyurur:
“Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” (Tahrîm 66/6)
Bu koruma; öncelikle hak olarak kamu otoritesinden alınarak yapılacaktır. Olmalıdır da. Eğitim konusunda veliler hak arama yolunu sürekli meşgul etmek zorundadırlar. Camilerde verilen dini eğitim pansuman tedbir olarak değerlendirilmelidir. Dini eğitim için Alman makamları zorlanmalıdırlar. Mektuplar yazarak, dilekçeler vererek, temsilciler göndererek yapılmalıdır. 60 seneden beri burada yaşayan Müslümanların okullarda İslam Din dersi alma hakları vardır. Ancak ağlamayan çocuğa meme verilmez.
Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm 1)
Evet çabanız. Ancak koyunlarımızı kurtlar kapmak üzere. Gerekli alt yapı çalışmalarını yapmaz isek, önümüzde ne koyun kalacak ne de kuzu.
Öte yandan ailenin başka görevleri de vardır. Ev; çocuğun ilk mektebidir. Evin sıcaklığında yapılan kısa bir dua, sofraya konulan besmele, haftada bir camiye birlikte gitmek gibi küçük alışkanlıklar; çocukta ömür boyu sürecek bir kimlik inşa eder. Bunlar da ihmal edilmemelidir.
Almanların meşhur atasözü bunu açıkça ifade eder:
“Was Hänschen nicht lernt, lernt Hans nimmermehr.” – “Küçükken öğrenilmeyen, büyüyünce zor öğrenilir.”
Öfke değil, merhamet; yasak değil, rehberlik; zorlamak değil, örnek olmak çocuklarımızı güçlü kılar.
İncil’de geçen şu evrensel öğüt de kulaklarımızda yankılanmalıdır:
Alman Komşularımıza Hitaben
Ey değerli Alman komşularımız!
Bizler bu ülkenin bir parçası olarak sizinle aynı sokakları, aynı çatıları, aynı şehirleri paylaşıyoruz. Hepimiz huzur arıyor, emek veriyor ve ortak bir geleceği birlikte inşa ediyoruz.
Sizin kutsal kitabınız İncil’de şöyle buyrulmaktadır:
“İçinizde yaşayan yabancıya haksızlık etmeyin; ona kendiniz gibi davranın.”
(Levililer 19:33–34)
Biz Müslümanlar bu öğüdü gönülden tasdik ediyoruz. Çünkü adalet, merhamet ve komşuluk; bizim dinimizin de temelidir. Ancak Hristiyanlar olarak, sizlerden de bu yüce ilkenin ruhuna uygun şekilde karşılıklı anlayış, olgunluk ve güven bekleriz. Bunu beklemek hakkımızdır. Üstelik sizlerle aramızda ortak bir anlayış için görev birliği yapma zorunluluğumuz var. Bu zorunluluk aynı zamanda sizin de zorunluluğunuzdur. İncil bu sorumluluğu size yüklemiştir. Bizler bu ülkeye katkı sunmak, birlikte yaşamanın güzelliğini artırmak ve önyargıları azaltmak için geldik, siz davet ettiniz de geldik. Misafirinize saygılı olmak sizin ev ödevinizdir.
Biliyoruz ki komşuluğun değeri; din, dil, renk farkı gözetmez.
Biz sizlerden gördüğümüz iyi muameleyi karşılıksız bırakmayız; nezaketle, dürüstlükle ve karşılıklı saygıyla örnek bir birliktelik kurmak isteriz.
Güzel Temsil: Müslümanın Sessiz Dili
Aziz kardeşlerim!
Müslüman nerede olursa olsun; Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir. Davranışı, dürüstlüğü, komşuluğu, iş disiplini ve merhametiyle tanınır.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Îmân 12)
Almanların da dediği gibi:
“Ein gutes Beispiel ist die beste Predigt.” – “En güzel vaaz, güzel bir örnektir.”
Biz örnek oldukça önyargılar çözülür, gönüller yumuşar, birlikte yaşamanın huzuru artar.
Hutbemi bir dua ile bitireyim:
Allah’ım! Bu ülkede bize kolaylıklar ihsan eyle.
Ailelerimizi, çocuklarımızı ve nesillerimizi muhafaza eyle.
İbadetlerimizi özgürce yaşamayı nasip eyle.
Bizlere sabır, vakar, güzel temsil ve hikmet ihsan eyle.
Komşuluklarımızı, iş ortamlarımızı ve toplumumuzu huzurla doldur.
Önyargıları gider, adaleti ve merhameti hâkim kıl.
Âmin.
BATI KARADENİZ GEZİSİ;POLENEZKÖY VE KELEBEK CENNETİ
TÜRK EĞİTİM DENEĞİNİN BATI KARADENİZ GEZİSİNDEN BİR KESİT: KELEBEK CUMHURİYETİ
RÜŞTÜ KAM
Kelebeğin hikâyesi, dışarıdan bakınca hafif duran bir ömrün aslında ne kadar ağır bir yolculuk sürecinden geçtiğini anlatır. Yumurtayla başlar her şey; küçücük, sessiz bir başlangıç. Sonra o yumurtanın içinden, hayata tutunmak için bir kurtçuk çıkar. Ne sığınacağı yer bellidir ne de kaderi. Yaprağın üzerinde açlıkla, saklanmayla, hayatta kalma telaşıyla sürer gider günleri. Çünkü o bilir ki; hayat üç günlük bir uçuştan ibaret de olsa yaşamaya değer.
Tırtıl, bazen bir kuşun gölgesinden korkup kaçar, bazen rüzgârın sesinden korkup saklanır. Büyür, yorulur, durur… Sonra kendine bir koza örer; karanlığın içine kapanır. İşte o kozanın sessizliğinde başlar gerçek mücadele: Etini karanlığa teslim ederken kanadını ışığa hazırlar. Sancı vardır bu dönüşümde, sızı vardır. Ama o bilir ki; acı, yolculuğun bir parçasıdır.
Ve sonra… Kısacık bir ömrü süslemek için, kanadını dünyanın rengine boyayarak çıkar karşımıza. Üç gün için bunca çaba; üç gün için bunca emek. Yine de pes etmez, doğasına küsmek nedir bilmez. Çünkü kelebek bilir ki o üç gün, bir ömrün en hak edilmiş nefesidir.
Bu yüzden ibretliktir kelebek: Yaşamın uzunluğuyla değil, dönüşmeye razı oluşuyla ölçüldüğünü hatırlattığı için.
Polonezköy’den İstanbul’a giderken, yolun solundaki yeşilliklerin arasından birden çıkıverdi karşımıza kelebek çiftliği. Randevumuz vardı; kapıda oyalanmadık. Görevliler bahçeye buyur ettiler. Şehrin uğultusu burada sanki kenara çekilmiş, nefes aralığı bırakmıştı. Çimenlerin üzerindeki ahşap masalarda oturuyoruz, yere uzananlar da var. Hemen çaylar geldi. Görevli bayan bu arada çiflik hakkında da kısaca bilgi verdi. Hafta içi ağırlıklı olarak İstanbul ve çevre illerden gelen okul gruplarını misafir ederlermiş çiftlikte. Hafta sonları da ise hem zengin kahvaltı menüsüyle hem de geniş yeşil alanıyla aileleri çekiyormuş kendine. Şehirden neredeyse tamamen izole bir ortam, kurumsal etkinlikler ve kır düğünleri için de bölgenin en çok tercih edilen mekânlarından biriymiş.
İnce belli bardaklarda çaylarımız dumanlanırken, Polonezköy’ü bir kez daha tarttık içimizde: Dar yollarını, ahşap evlerini, o yılların hafızası Częstochowa Meryem Ana Kilisesini ve Osmanlı hoşgörüsünü … Çayın etrafında muhabbet koyulaşmıştı ki; zarafeti yüzünden taşan genç bir hanımefendi yanımıza gelip “hazırsanız içeriye buyurun, kelebekler sizi bekliyor” dedi. O an, bahçenin dinginliğinden kelebeklerin renkli dünyasına açılan kapı aralandı ve merakla içeri adım attık. Hemen sunum başladı:
“Ülkemizde tek, Avrupa’da ise sayılı örneklerden biridir, İstanbul Kelebek Çiftliği. Çiftlik, kimya öğretmeni Çiğdem Ünlü ile akademisyen Nafiz Ünlü ’nün, çocukların doğayla barışık büyüyebileceği bir mekân hayaliyle 2014’te kurdukları bir dünyadır. Bugün burada yaklaşık yirmi nadir tropikal tür yaşıyor. Bulunan en eski kelebek fosillerinin 50 milyon yıl önceye dayandığı göz önüne alınırsa; kırılgan görünümlerine rağmen ne kadar köklü bir geçmişe sahip oldukları anlaşılır. Ne var ki daralan yaşam alanları, bugün pek çok türün geleceğini tehlikeye atıyor.
Çiftliği kurarken Ünlü çiftinin amacı, kelebeklerin doğal yaşamını korumakmış. Türlerin yok olmasını engellemek, insanlara da doğayı tanıma fırsatı sunmak istemişler.
Buradaki kelebekler doğadan toplanmıyor; dünya genelindeki çiftliklerde özel olarak üretiliyor. Böylece hem doğal ekosistem zarar görmüyor hem de üretimin yapıldığı köylerde yaşayan insanlar için önemli bir gelir sağlanmış oluyor.
Kelebekler, doğanın en güzel ve en zarif yaratıklarındandır. Dünyada boyları 1,5 ila 30 santimetreye ulaşan yaklaşık 200.000 kelebek türü vardır. Kelebekler hakkında en çarpıcı olan, ömürlerinin büyük kısmını tırtıl olarak geçirmeleridir. Bahçelerde sürünen, yaprakların arasında saklanan; kimi zaman bir kuş dışkısına ya da solgun bir yaprağa benzeyen bu küçük canlılar, kısa süre sonra kâğıt inceliğinde kanatlara sahip rengârenk bir mucizeye dönüşür. Ama bu değişim, dışarıdan göründüğü gibi acısız ve dertsiz değildir. Kelebeğin hikâyesi, hayatta kalmanın hikâyesidir aslında. Yumurtadan çıkan küçücük bir tırtılın, türlü tehlikeler ve düşmanlar arasından sıyrılarak kelebeğe dönüşmesi doğanın en büyük mucizelerindendir. Tüm bu mücadelenin ödülü ise çoğu tür için yalnızca birkaç gün süren renkli bir uçuştan ibarettir.
Belki de bu yüzden hayranız kelebeklere; yalnız hafifliklerine, renklerine değil. O narin kanadın ardında saklanan acıya, sabra; bunca sancıya rağmen üç günlük hayat için kurtçuktan kelebeğe dönüşmeye razı oluşlarına. Kısacık ömürlerine karşın bıraktıkları o uzun nefese.”
İnsan, kendi hayat mücadelesini de o kurtçuğun serüveninde görmelidir. Kabuğunu kırmakta zorlanır tırtıl, sonra bir bakar ki; zaten uçmak için yaratılmış ve uçar. Ama bu uçuş için mücadele şarttır. Hem de kabuğunu çatlatma pahasına. Kelebeğin dünyası işte böyledir, ibretlik: Kimine lüzumsuz görünen bu üç günlük kısa ömür için çekilen o kadar sancı, kabuğu yararken duyulan o tarifi mümkün olmayan acı, onu kısa da olsa çıkacağı yoldan alıkoyamaz. Yumurtadan tırtıla, kozadan kanada durmadan yürüyen kelebeğin direnci insanı hayran bırakır. Ve kulağımıza en çok unuttuğumuz şeyi fısıldar: Umudu. Değişmek mümkündür — hem de acıların içinden geçerek.
Kelebek bahçesinde dolaşırken, hafifçe duyulabilen kanat seslerinin arasında bir kelebek gelip elime kondu. Ne ürktü ne de kaçtı. Arkadaşlar o kadar insanın içinde kelebeğin beni seçmesini olmayan kerametime yordular.
İşte böyle, o kelebeğin kanadında hafifçe sürüklenen bir hatırayla İstanbul’a doğru yola koyulduk. Kelebek cumhuriyetiyle vedalaşarak...
İTHAL GELİN VE İTHAL DAMAT
HAFTANIN HUTBESİ
İTHAL GELİN VE İTHAL DAMAT: AİLE, KUL HAKKI VE MÎSÂK-I GALÎZ
Rüştü KAM
14.11.2025 Berlin/Ted
Aziz Müminler,
İlerde literatüre girecek olan bir kavram kullanıyoruz Almanya’da; “ithal gelin” ve “ithal damat.” Türkiye’den Almanya’ya getirilen damatlar ve gelinler için kullanılan bir kavram. Elbette insanların yuva kurma hakları vardır, teşvik de edilir evlilikler. Ama bunların evlilikleri sıkıntılara yol açıyor.
Evlilik; ırk, dil, din, millet ve coğrafya farkı gözetmeksizin iki insanın helal bir yuva kurma iradesidir ve Allah evliliği teşvik eder. Ancak bazı evliliklerin sağlıklı bir tanışma, güven, ailenin rızası ve sorumluluk bilinci üzerine kurulmadığı; “başlık parası”, “menfaat evliliği” ya da “kaçış yolu arama” gibi sebeplerle gerçekleştiği de acı bir gerçektir.
İşte bu noktada, Almanya’da bazı evliliklerin sonuçları çoğu zaman hüzünlü hikâyelerle karşımıza çıkmaktadır. Nice kızlarımız gurbet ellerde zorluklara sürüklenmekte, nice delikanlılarımız ise tanımadıkları kültürlerin içinde istismar ve mağduriyetin öznesi hâline gelmektedirler. Sevincin yerini pişmanlıklar, huzurun yerini de kırgınlıklar almaktadır.
Bugün hutbemizde bu meselenin aileyi, toplumu ve bireyi nasıl etkilediğinin üzerinde duracağız ve nerede hata yapıldığına ve nelerden sakınmamız gerektiğine dikkat çekeceğiz. Rabbimizin bize emanet ettiği aile kurumunun korunması için nelere ihtiyacımızın olduğuna hep birlikte göz atacağız.
Aziz Müminler!
Allah Teâlâ evliliği insan hayatının temeline yerleştirmiş, onu “huzur, sevgi ve merhamet” üzerine kurmuştur. Buyruk şöyledir:
“Sizin için kendilerinde huzur bulacağınız eşler yaratması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm 30/21)
Ve yine Kur’ân, evlilik sözleşmesini “mîsâk-ı galîz” yani ağır, sorumluluk yüklü bir akit olarak tanımlar. (Nisâ 4/21)
Mîsâk-ı galîz ifadesi, evliliğin bir oyun, bir heves, bir çıkar aracı değil; Allah katında mesuliyet doğuran şerefli bir sözleşme olduğunu göstermektedir. Önemlidir.
Kardeşlerim!
Almanya’da Müslüman toplumumuzun karşı karşıya olduğu acı bir gerçek vardır:
Kanayan bir yaramızdır. İthal Gelin ve İthal Damat betimlemesi.
Bu büyük bir meseledir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Birbirinizin mallarını ve haklarını haksız yollarla yemeyin.” (Bakara 2/188)
Hak sadece mal değildir; bir insanın duygusunu, emeğini, sadakatini, emanetini suistimal etmek de hak gaspıdır.
Muhterem Cemaat!
Türkiye’den bir kız ve damak bulmak yanlıştır. Bu yanlışlığın kurbanlarına İthal gelin–ithal damat diyoruz. Bu yanlışlığın arkasında gelin ve damattan ziyade aileler vardır. Kültürel uyumsuzluklar, kısa sürede gerçekleşen boşanmalar, ekonomik beklentiler, psikolojik sarsıntılar, kimlik bunalımına giren çocuklar, kırılan gönüller ve dağılan yuvalar bu yanlış kararların alınmasına vesile olan ailelerin eseridir.
Yanlış kurulan bir evlilik sadece iki kişiyi değil, iki aileyi ve toplumun güven dokusunu da yaralar. Almanlar bu konuda şöyle derler:
“Vertrauen kommt zu Fuß und geht zu Pferd.”
(Güven adım adım gelir ama dört nala gider.)
Değerli Müslümanlar!
Kur’ân’ın nikâh öğretisi çok nettir:
Nikâh özgür iradeyle yapılmalıdır.
İcap ve kabul, yani tarafların açık ve gönüllü rızası esastır. Bu evliliklerin tamamen gönül rızasıyla yapıldığına inanmak oldukça zordur.
Dolayısıyla özgür iradeyle yapılmayan, taraflardan birinin gönülsüz olduğu kabuller sıkıntı doğurur. Doğuruyor da zaten.
Aziz Cemaat!
Aile, toplumun çekirdeğidir. Evlilik, sadece iki gencin kararı değil; iki hanenin, iki kültürün, iki hayatın birleşmesidir. Bu nedenle evlilik konusunda aileler de büyük sorumluluk taşırlar.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi koruyun.” (Tahrîm 66/6)
Aileler, evlilik kararlarını kendileri vermemelidir, kimler evlenecekse onlar vermelidir. Onları da acele etmemeleri konusunda aileler uyarmalıdırlar. Gençlerin birbirlerini tanımaları gerekir, çıkar evliliği yapmamaları gerekir aileler bu tür evliliklere göz yummamalıdır. Aileler çocuklarına doğruluk ve sorumluluk konusunda rehberlik etmelidirler.
Friedrich Schiller’in şöyle der:
„Drum prüfe, wer sich ewig bindet,
Ob sich das Herz zum Herzen findet!“
“Kim ömür boyu bağlanacaksa iyice düşünsün;
Yürek, yüreğe uyuyor mu, önce ona baksın.”
Şüphesiz bu söz Kur’ân’ın hikmetiyle de uyumlu bir sözdür.
Kıymetli Müminler!
Evlilik bir emanettir.
Emanete ihanet, kişinin hem Allah katında hem insanların yanında hesap vereceği ağır bir suçtur.
Gelin, evliliği çıkar aracı değil, ibadet bilinciyle ele alalım.
Gelin, gizlilik değil şeffaflık; keyfîlik değil sorumluluk, heves değil sadakat üzerine yuva kuralım.
Ve unutmayalım: “Ehrlich währt am längsten.”
(Dürüstlük en uzun ömürlü olandır.)
Şunu da unutmayalım ki evlilik sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın ortak değeridir. Sadakat ve güven, bütün ilahî mesajların ortak emridir. Nitekim İncil’de de şöyle buyrulur:
„Die Ehe soll von allen in Ehren gehalten werden, und das Ehebett soll unbefleckt sein; denn Unzüchtige und Ehebrecher wird Gott richten.“ (İbraniler (Hebräer) 13:4)
“Evlilik herkes tarafından saygıdeğer tutulmalı, evlilik yatağı lekesiz olmalıdır; çünkü Allah fuhuş yapanları ve zina edenleri yargılayacaktır.”
Bu ayetin güçlendirdiği mesaj şudur:
Evlilik kutsaldır, korunmalıdır.
Sadakat ihlali, sadece sosyal değil manevî bir suçtur.
Allah, aileyi yıkan davranışları asla hafife almaz.
Aile, sadakat ve kul hakkı, insanlığın ortak emanetidir.
Bu kadar açıklamadan sonra, gelelim ithal gelin ve ithal damat meselesine.
Aziz kardeşlerim,
Dilini, kültürünü, alışkanlıklarını bilmediğiniz gelini ya da damadı, sırf bir akrabanın sözüyle, bir tanıdığın yönlendirmesiyle Türkiye’den getiriyorsunuz. Türkiye’den bakıldığında Almanya cazip göründüğü için hem gelin hem damat açısından buraya gelmek büyük bir fırsat gibi algılanıyor. Ne yazık ki işin derinliği düşünülmeden, geleceği hesap edilmeden bu evliliklere onay veriliyor. Ve bu acele kararı en çok da anne babalar veriyor.
Ama Almanya’ya gelince işin rengi değişiyor.
Kayınvalide, gelin ve damat daha adımını atar atmaz başlıyor baskı kurmaya. Sanki eve gelin değil, bir hizmetçi getirilmiş gibi davranılıyor. Daha yeni yuva kurmuş gençlerin üzerine yükleniliyor; gelin de, damat da aşağılanıyor, baskı altında tutuluyor, adeta köleleştiriliyorlar.
Hele ithal gelin getiren damadın burada önceden bir ilişkisi varsa, o evlilik çok daha erken çöküyor. Türkiye’den damat getiren kız için de aynı vefasızlık geçerlidir; terk edilme, örselenme, hayal kırıklığı…
Kültür farkları da cabası.
Bu farklar zamanla tarafları yıpratıyor, yoruyor, tüketiyor. Birçok evlilik birkaç ay içinde ya da bir kaç yıl içinde son buluyor. Olan, nice umutlarla buraya gelen ithal gelinlere ve damatlara oluyor.
Erkekler yine bir şekilde bir yol bulabiliyorlar ama özellikle kadınlar büyük sıkıntı yaşıyorlar. Hele ortada bir de çocuk varsa, o annenin dünyası bir anda kararıyor; hayalleri yıkılıyor, geleceği belirsizleşiyor.
Ben buradan ailelere sesleniyorum:
Bu problemlerin çoğu sizin aceleciliğinizden, ısrarcı tavırlarınızdan ve gerçekleri görmezden gelişinizden kaynaklanıyor.
Sırf “evlensin de kurtulayım” diye çocuklarınızı bilmedikleri topraklardan insanlarla evlendirmeyin. O masumların hayatıyla oynamayın. Bu iş vebaldir; Allah katında da, kul katında da hesabı ağırdır.
Elbette mutlu olan ithal gelinler, ithal damatlar vardır. Ancak istisnalar üzerinden konuşarak geneli görmezden gelemeyiz. Ben burada gerçeğin ağırlığını dile getiriyorum; yaşanan sıkıntıların fotoğrafını çekiyorum. Bir yuva kurmak kolay değildir. Bir insanı başka bir coğrafyadan getirip bir hayata dahil etmek, sandığınız gibi basit bir iş değildir. Bu mesele kader meselesidir. Çocukların, torunların, gelecek nesillerin hayatını şekillendiren bir meseledir.
Bir de dinin yanlış anlaşılmasından doğan bir sıkıntı var. Bu, özellikle kızlar söz konusu olduğunda yaygın bir kanaattir. Müslüman bir erkek, Müslüman bir kadınla evlenebildiği gibi Hristiyan bir kadınla da evlenebiliyor; Mâide Suresi’nin beşinci ayeti bu konuda açıktır. Ancak yaygın anlayışa göre Müslüman bir kız yalnızca Müslüman bir erkekle evlenebilir; Hristiyan bir erkekle evlenemez. Dini hassasiyeti olan insanlar bu noktaya dikkat ediyorlar. Böyle olunca Müslüman erkeğin seçenekleri oldukça genişlerken, Müslüman kadının seçenekleri tek ihtimale kadar daralıyor.
Seçeneklerin sınırlı olması nedeniyle aileler ve kızlar, ister istemez Türkiye’den bir eş arayışına yöneliyor. Zoraki ya da mecburiyet kokan evliliklerin önemli bir kısmı da bu şekilde gündeme geliyor; böylece “ithal damat” meselesi ortaya çıkıyor. Kız iyi niyetli ve sabırlı ise, belli sıkıntılar aşıldıktan sonra evlilik rayına oturabiliyor; iyi niyet ve sabır yoksa, birkaç ay içinde herkes kendi yolunu çiziyor. Menfaat merkezli kurulan evliliklerin ise uzun soluklu olmadığı görülüyor. Tam da bu noktada, Mâide Suresi’nin beşinci ayetine bir kez daha bakmak gerekiyor:
“Bugün size bütün iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Ehl-i kitabın yiyeceği size helâl, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. İffetinizi korumanız, zina etmemeniz, gizli dost edinmemeniz şartıyla ve mehirlerini verdiğiniz takdirde hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları size helâldir.” (Mâide 5/5)
Bu ayette “kadınlar Ehl-i Kitap erkeklerle evlenemez” diye bir yasak yoktur. Kur’an’ın mütakabiliyet ilkesi gereği kızlarımız da Ehl-i Kitap bir erkekle evlenebilir. Müslümanların bu yanlış anlayıştan dönerek kızlarına gerçekçi bir seçenek sunmaları gerekir. Bu yaklaşım hem Allah’ın iradesine uygundur hem de içinde bulunduğumuz fiilî duruma karşılık geldiği için kızlarımızın hayat alanını genişletecektir. Böylece Türkiye’deki erkekler de “ithal damat” olmak zorunda kalmayacaklardır.
Sevgili Müminler bir de Sahtekârlar var
Aile birleşimi yoluyla Almanya’ya gelebilmek için Türkiye’de eşini boşayıp, Almanya’da başka biriyle nikâhlanıyor — bu bir sahtekârlıktır. Evlilik hukukunu, dinî hükümlerin ciddiyetini ve insanların güvenini istismar eden bu davranışlar sadece bireysel bir hata değildir; aile kurumunu zedeler, çocukları savunmasız bırakır ve toplumun güvenini sarsar. Böyle davrananlar hem hukuka hem de ahlâka karşı büyük bir haksızlık yapmaktadırlar. Bu, düpedüz sahtekârlıktır hem hukuka hem de Allah’ın hukukuna karşı ağır bir ihlaldir ve kesinlikle kınanmalıdır.
Dua
Allah’ım!
Bizi ailede doğruluk, sadakat ve emanet bilinciyle yaşayan kullarından eyle.
Evliliklerimizi huzurla, evlatlarımızı hayırla, yuvalarımızı bereketle doldur.
Bizleri kul hakkından uzak eyle.
Nesillerimizi hidayet ve ahlak üzere daim kıl.
Âmin.
ISFAHAN, İRAN
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN İRAN GEZİSİNDEN 2015
Rüştü KAM
İsfahan
İsfahan’a vardığımızda saat 13.30’du. Güneş tam tepedeydi, hava berrak, yolun yorgunluğu ise üzerimizde. Hiç vakit kaybetmeden Nakş-ı Cihan Meydanı’na indik. Meydan, şehir planlamacılığının şahane bir örneği. Cennet’te bir bahçe gibi. 500 metre uzunluğunda, 160 metre genişliğinde; çevresi sütunlu yapılarla çevrilmiş, ortasında geniş bir havuz parlıyor. Sanki şehir, bütün ruhunu bu meydana bırakmış. Meydandaki İmam Mescidi, Şah Abbas’ın emriyle tam 18 yılda tamamlanmış; 1629 tarihli. Her bir çinisi, sabırla dizilmiş bir dua gibi.
Meydanın etrafında kapalı çarşılar uzanıyor. Dükkanlardan sedef kokusu, bakır tınısı yükseliyor. İnce İsfahan sanatı her yerde: Minyatürlerde sabrın, kakmalarda zarafetin, metal işlemelerde ustalığın izi var. Bu pazar haftada bir gün erkeklere kapatılıp yalnızca kadınlara açılıyormuş. O gün, şehrin renkleri değişiyor olmalı; kadınların sesleri, kahkahaları, çarşının taş duvarlarına karışıyordur.
İsfahan’ın ruhu, mavi çinilerinde saklı. Her cami, her kubbe, her mihrap… gökyüzünden bir parça koparılmış gibi. Şehrin mimarisi kadar havası da yumuşak; Tahran’ın gerginliği yok burada, Kum’un sertliği de yok. Huzurlu, dingin, neredeyse mistik bir sessizlik hakim. Devrim ateşinin harareti değil, sanatın içtenliği sarmış insanlarını.
İran’ın üçüncü büyük şehriymiş İsfahan; nüfusu iki milyon civarında. Yeşili bol, suyu bol, her taraf tarih. Bulvarlarıyla, köprüleriyle, saraylarıyla, minareleriyle bir açık hava müzesi gibi. Her köşeden tarih bir şeyler fısıldıyor ziyaretçilerine; taşlar bile geçmişi anlatmak için sıraya girmişler, birbirleriyle yarış ediyorlar.
Selçuklu hanedanının kurucusu Tuğrul Bey, 11. yüzyıl ortasında burayı başkent yapmış. Torunu Melikşah döneminde şehir büyümüş, güzelleşmiş; o dönemde Mescid-i Cuma’nın yapımına başlanmış. Ardından 13. yüzyıl gelmiş—Timur’un orduları.
O güzelim şehir yağmalanmış, tarumar edilmiş. Yine de küllerinden doğmuş İsfahan. 17. yüzyılda Nakş-ı Cihan Meydanı inşa edilmiş; bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde.
Zayende Nehri, şehrin kalbinden geçiyor. Üzerindeki köprülerden en meşhuru Siose Pol—“33 Gözlü Köprü.” 300 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde. Akşamüstü ışığında taşları sanki canlanıyor. Biz gündüz gözüyle göremedik köprüyü; ama o köprünün gece ışığında nasıl bir şiire dönüştüğünü görmek lazım, tahmin etmeniz zor değil.
İsfahan, adeta İran’ın kalbinde atan bir sanat nefesi. Her sokak, her kemer, her çini… sabrın, inceliğin ve derin bir ruhun tanıklığı gibi. Dedim ya İsfahan gerçekten Cennet’ten bir köşe. Biz o cenneti çevreleyen çepeçevre saran binaların birinci katında bir sofraya oturduk. Yer sofrası. Harika bir tasarım yapılmış.
Tabağımızda İsfahan’ın sade lezzetleri; aşağıda suyun serinliği. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi ile baş başa vererek uzun bir sohbet ettik. Dopdolu bir insan Hüseyin Hoca. Şii külliyatına hâkim ama öyle hatır için konuşanlardan değil. Yeri geldiğinde eleştirel yaklaşabiliyor.
Revakların üzerinden, kalabalığı yukarıdan seyrediyoruz. Sanatın sabrı, mavi çininin dili, Şah Abbas’ın şehir tasavvuru ve Hüseyin Hatemi’nin dilinden şu cümleler dökülüveriyor. “Bu meydan İslam medeniyetinin şehir anlayışını temsil eder. Bu meydan, sadece taş ve sütunlardan ibaret bir mimari düzen değil; bir dünya görüşünün, bir yaşam felsefesinin mekâna yansımış hâlidir.”
Başımızı salladık. Cümlenin tadı damağımızda kaldı.
İmam Mescidi’ne çevrildi gözlerimiz; 18 yılda sabırla örülen, 1629’un imzası. Her çini, bir dua. Her mihrap, gökyüzünden inmiş bir parça gibi…İsfahan sen bir başkasın…
Otele dönünce arkadaşlar istirahate çekildi; biz ise Veli Karakaya kardeşimle yine İsfahan caddelerine düştük. Şehri keşfetmek gerekiyordu. Cuma olduğu için alışveriş merkezlerinin çoğu kapalıydı. Vardığımız sonuç: İsfahan gerçekten harika bir şehir. Cennet’te İsfahan’dan daha güzel ne ola ki;…
GURBETİN İÇİNDE GURBETİ YAŞAMAK
GURBETİN İÇİNDE GURBET: SEVGİ KADAR UZAK, YALNIZLIK KADAR YAKIN
Rüştü Kam – 13 Kasım 2025
-İnsanın en büyük gurbiyeti bazen memleketinden değil, kendi kalbinden uzak düşmesidir-
Bazen geceler kabus gibi çöküyor insanın üzerine. Şehir uykuda ama ışıkları sönmüyor. Camdan dışarı baktığında, sanki her pencerede bir yalnızlık nöbet tutuyor. İnsan kalabalığın içinde kaybolmaya alışıyor. Sesler, arabalar, ışıklar… Hepsi birer yankı sadece. Gerçek bir ses arıyor insan; yüreğine dokunan, onu anlayan bir ses. Ama şehir, duygulara fazla yer bırakmıyor. Her şey hızlı, her şey geçici. Hüzün bile fazla kalamıyor insanda, hemen bir sonraki gündeme karışıyor.
Yine de bazı sesler var ki, insanı geçmişin içli bir anına götürüyor. Arabesk mesela… Kimileri küçümser, ama o şarkılarda bir hakikat saklıdır. Çünkü o ezgiler, içini bastıramayan insanların duasıdır. Müslüm’ün Usta’sına seslenişi, Kıvırcık Ali’nin sitemi, teselli isteyen Orhan Baba’nın sessiz isyanı, Ferdi Tayfur’un çeşme başındaki bekleyişi… Onlar, şehirde kaybolmuş kalplerin tercümanıdırlar. Arabesk hem dinlenir hem de dinlendirir; çünkü insana “yalnız değilsin” der bir bakıma. Hüzün paylaşıldıkça çoğalmaz, aksine onlar sayesinde hafifler.
Arabesk sadece bir müzik değildir aslında; bir iç döküş biçimi, bir isyanın içe atılmış hâlidir. Dinlenmez mi hiç? Dinleniyor işte… Hem dinleniyor hem de dinlendiriyor. Çünkü o nağmelerde insan kendi acısının yankısını buluyor. Bu dünya zaten bir gurbet; insan, doğduğu günden beri ayrılığın içinde yaşıyor. Bir de gurbet içinde gurbet var: Hasretle yoğrulmuş hayatlar, uzaklarda kalmış sevdalar, dönüşü olamayan yollar...
Yalnızlık Allah’a mahsustur derler ya, doğru derler. Çünkü insan ne kadar güçlü görünse de aslında etrafında, yanında hep bir ses, bir nefes, bir sıcaklık arar.
Bu koca şehirde, Berlin’de herkes bir telaşın içinde, bir şeyler arıyor. Aslında aradığı kendisidir. Kendisini aradığının farkında bile değildir. İnsan ilgi istiyor. O, ilgisizliğin ortasında sessizce soluk almaya çalışıyor. İlgi görmeyen ruh, güneşsiz bitkiye benzer; bir süre daha yaşar, ama içten içe kurur. O yüzden insan, sadece sevilmek değil, fark edilmek ister. Görülmek, duyulmak, anlaşılmak ister. Maddî aşk bedene sığınır, ama ilgi aşkı ruha dokunur. Birinin “seni hissediyorum” deyişi bazen binlerce kelimeden değerlidir.
Belki de modern yalnızlık dediğimiz şey, tam olarak budur. Herkes birbirine yakın, ama kimse birbirine ait değil. Parmak uçlarıyla yazıyor insanlar, ama kalpler susuyor. Sevgi, emek isteyen bir kelimeydi geçmişte; şimdi bildirime indirgendi. Artık kimse Mecnun gibi çöllere düşmüyor, çünkü çöl insanın içindedir artık. Ferhat dağları delmiyor, çünkü günümüzde dağ denilen sevgiliyle aradaki mesafedir. Ama Yunus’un arayışı hâlâ geçerlidir: “Yolu aşk olanın menzili Allah’tır.”
İnsan sevdiklerinden ayrılır bazen ölümle, bazen mesafeyle, bazen de mecburiyetle. Rızık peşinde koşarken savrulur uzak diyarlara. “Üç günlük dünya” der, ama içinde bir ömürlük özlem taşır. Şehirde herkes gülüyor gibi görünür, ama kimbilir kaç kişi ağlamayı unutmuştur. Ve bazen insanın en sessiz hâli, en gürültülü çığlığıdır.
Olacak olan olur, olanlar zaten olacak olanlardır, deriz. Aslında bu cümlede bile bir teslimiyet değil, bir yorgunluk vardır. İnsan kabullenir; çünkü başka çaresi yoktur. Fakat bu kabullenişin içinde ince bir bilgelik de vardır: “Her şey fanidir, ama sevgi bakidir.” Belki de asıl olan, kaybettiklerimize rağmen içimizdeki sevgiyi canlı tutabilmektir. Çünkü sevmek, hâlâ bu çağda insan kalabilmenin en güçlü direnişidir.
Sonunda anlar insan: Hayatın anlamı ne büyük hedeflerde ne de parlayan ışıklardadır. Hayat, birinin seni anladığı bir bakışta, bir şarkının seni ağlattığı bir kelimede ya da hiç tanımadığın birinin gülümsemesinde saklıdır. Arabesk de bunu anlatır aslında: Bir yara, bir özlem ve aynı zamanda bir direniştir arabesk. Hüzün bazen insanı yıkan değil, insan eden şeydir. Arabesk bunu sağlar.
Belki de en hakiki huzur, gurbetin ortasında bile kalbini diri tutabilmektir. İnsan, içindeki sevgiyi koruyabildiği-yaşatabildiği sürece, hiçbir yer tam anlamıyla gurbet değildir.
Belki de insanın sınavı budur: Kırılmadan, yıkılmadan hem ağlayıp hem gülmeyi hem kaybedip hem sevmeyi öğrenmek. Belki de en büyük erdem, gurbetin içinde bile gönül evini diri tutabilmektir.
İRAN;TAHRAN,KUM,ŞİRAZ,ISFAHAN,MEŞHED;HÜSEYİN HATEMİ
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİNİN DÜZENLEDİĞİ İRAN GEZİSİNDEN 2013
-Türbeler, İran’da donuk mekanlar değildir-
Şah-ı Çerağ Türbesi
Şiraz'da, Şair Hâfız’dan sonra Şah-ı Çerağ türbesine geçtik; akşamla yatsıyı cem ederek burada kıldık. Bahçeden içeri giriyoruz, hava serin; türbenin o geniş avlusu neredeyse bom boş. Cemaat yok dışarıda, herkes türbenin içine girmiş. Dışarıda taş, ağaç, birkaç sessiz gölge var; içeride ise ışık, kalabalık ve dua var, gözyaşı var.
Hüseyin hatemi Hocamız açıklama yapıyor:
“Şiîliğin önemli isimlerinden olan, İmam Rıza’nın öz kardeşi Seyyid Emir Ahmed’in türbesi buradadır. Emir Ahmed savaş sırsında, Şiraz’a sığınmış ve burada şehit düşmüştür. Şehrin kalbine “Işıkların Şahı” olarak yerleşmiştir. Bu türbe 14. yüzyılda, asırlar sonra onun anısına yapılmıştır. Yüzyıllar boyunca depremlerle sarsılmış, hanedanlarla genişlemiş; her dönemde yeniden onarılmış, yeniden parlatılmıştır. Bugün karşımızda duran türbe tek bir çağın eseri değil; katman katman tarihin, duaların, gözyaşlarının birikimiminin eseri olan bir türbedir.”
Türbe Şiîliğin en önemli ziyaret yerlerindenmiş; kapıdan içeri adım atınca anlaşılıyor zaten önemli bir türbe olduğu. Kadınlı erkekli, yaşlısı genci, kucağında bebeğiyle gelenler, tekerlekli sandalyede itilen yaşlılar… Kimisi adak adamış, kimisi şifa ummuş, kimisi sadece içini dökmeye gelmiş.
“Türbeler, İran halkı için kuru bir anı mekânı değil; hâlâ yaşayan, cevap veren, teselli eden yerlerdir. Bir nevi aile büyüğü gibi; insanlar gelip içlerini açıyorlar türbede, bir parça yüklerini bırakıp öyle ayrılıyorlar buradan.”
Ziyaret adabı başlı başına bir dünya: İçeride Kur’an okuyanlar, ellerinde hurma ve şeker dağıtanlar, “nezrini”yerine getirenler, sessizce ağlayanlar, duvarlara yüzünü yaslayıp uzun uzun dua edenler…
Türbenin iç duvarları milyonlarca küçük ayna ile mozaik işli. “Işıkların Şahı” adı boşuna verilmemiş. Girdiğiniz anda sanki bir aynanın içine değil, parçalanmış bir gökyüzüne giriyorsunuz; her parçada başka bir yıldız yanıp sönüyor gibi. Yeşil, mavi ve beyaz ışıklar; kristal avizelerden süzülen parıltılar; tavanın, kubbenin, sütunların üstünde dans ediyorlar.
Işık her yere çarpıyor, her çarpışta binlerce kez çoğalıyor. Bir tek kandilin ışığı, duvarlarda sanki bir galaksiye dönüşüyor. İnsan kendi siluetini değil, kendi içini görüyor gibi; her aynada başka bir yüz, başka bir ifade var.
Hem türbe, hem cami, hem de koca bir meydan burası; İran’ın dinî hayatı ile sosyal hayatının birbirine karıştığı yerlerden. Bir köşede huşû içinde namaz kılınırken, diğer tarafta çocuklar koşuşturuyor; gençler, telefonlarının ışığıyla bu aynalı ihtişamı yakalamaya çalışıyorlar. Kimi sessizce tesbih çekiyor, kimi yüksek sesle dua ediyor, kimi de oturup sadece seyrediyor; ışığı, kalabalığı ve de kendini…
Hüseyin Hatemi Hoca anlatmaya devam ediyor:
“Türbeler, İran’da sadece ölümle ilgili donuk mekanlar değildir; hayatın tam ortasındadır. Doğumlar, hastalıklar, sınavlar, yolculuklar… Hayatın insana nefesini dar ettiği ya da ufkunu açtığı her anda insanların yol düşer bir türbeye. Her dönemeçte bir ziyaret, dudaklarda Fâtiha, içten içe söylenen sessiz bir niyaz vardır.
Yolunu şaşıran, önce buralara uğrar; kararını buralarda gözden geçirir, yönünü kaybedenler buralarda yola girerler. İran’da türbeler, insanı şehrin gürültüsünden çekip alan, kalbinin sesini biraz daha duyulur kılan mekânlardır; kimisi için teselli, kimisi için yeni bir başlangıçtır. Türbeler, insanı, yeniden hayata karışmaya ikna eden yerleridir. Son duraktır diyebiliriz. Şah-ı Çerağ’da öyledir; buraya gelenler sadece Emir Ahmed’in kabrini ziyaret etmiyorlar, kendi hayatlarına da çeki düzen veriyorlar.”
Hoca haksız değil galiba; bu kadar ışığın içinde insanın gözü kamaşıyor ama içi biraz aydınlanıyor sanki.
Türbenin aynalı salonlarından avluya çıktığımızda gece serin, gökyüzü sakin; kulaklarımızda ise az önceki kalabalığın bıraktığı uğultu var.
Gece ilerlemişti. Türbenin avlusundan çıkıp Şiraz’ın sessiz sokaklarına karıştığımızda saat 01.00’e geliyordu. Karnımız oldukça aç. Köşede ışığı yanan küçük bir pizzacı gözümüze çarptı. Türbenin aynalarından, dualarından çıkıp sıcak bir dilim pizzaya uzanan bu kısa yürüyüş, Şiraz’ın dünüyle bugünü arasındaki mesafeyi kısaltan sade bir sahne olarak kaldı aklımda; abartısız, gösterişsiz, ama unutulmayacak kadar gerçekti her şey. Elveda Şiraz.
EMANET BİLİNCİ VE TOPLUMSAL GÜVEN
HAFTANIN HUTBESİ
“EMANET BİLİNCİ VE TOPLUMSAL GÜVEN”
Rüştü KAM
21.11.12025 TED/BERLİN
Aziz Müslümanlar, kıymetli kardeşlerim!
İnsanlık tarihi boyunca toplumların ayakta kalmasını sağlayan değer, yalnızca ekonomik güç veya siyasi kudret değildir. Milletleri bir arada tutan, aileleri koruyan, iş hayatını, devleti ve sosyal ilişkileri düzenleyen en temel ilke güvendir. Güvenin İslam’daki karşılığı ise emanettir. Emanet, sadece bir eşyanın korunması değil; insanın Allah’a, kendine, ailesine, toplumuna ve tüm yaratılmışlara karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesidir. Kur’an’ın mirası olan emanet ilkesi, insan ruhunu sağlam, toplumu diri kılan bir yapı taşıdır.
Yüce Rabbimiz Kur’an’da emanet ve güveni müminlerin en temel vasıfları arasında sayar. Nisa Suresi’nde şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermeyi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmeyi emreder.” (Nisa 4/58)
Bu ayet emanetin iki boyutunu ortaya koyar:
1. Yetkin olan kişiye sorumluluk vermek,
2. Her konuda adaletle davranmak.
Mü’minûn Suresi’nde müminlerin özellikleri anlatılırken şu vurgu yapılır:
“Onlar ki emanetlerine ve verdikleri sözlere sadıktırlar.” (Mü’minûn 23/8)
Görüldüğü gibi Kur’an, emanet bilincini imanın kalbine yerleştirir. İmanın hakikati, güvenilirliğin ahlakıyla tamamlanır.
A’râf Suresi’nde insanın yaratılıştan itibaren bir sorumluluk taşıdığı şöyle bildirilir:
“Rabbin, Âdemoğullarından onların zürriyetinden söz almıştı...” (A’râf 7/172)
Bu ayet insanın dünyaya bir “emanet sözleşmesi” ile gönderildiğini haber verir.
İnsanın vicdanındaki doğruluk, Allah’ın insana yüklediği emanettir.
Değerli kardeşlerim,
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), peygamberlikten önce bile toplumda El-Emîn, yani güvenilir insan olarak tanınıyordu. Bu, onun Risalet’inin en güçlü delilidir. Düşmanları bile ona mallarını emanet eder, onun sözünde yanılmayacağını bilirlerdi.
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur. Sözünde durmayanın dini yoktur.”
(Ahmed b. Hanbel)
Başka bir hadisinde şöyle der:
“Mümin, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî)
Demek ki müminlik sadece ibadetle değil; insanlara güven vermekle ölçülür.
Güven vermeyen bir kalbin imanı eksik, dürüst olmayan bir dilin tövbesi eksiktir.
Kıymetli Müslümanlar,
Emanet ve doğruluk yalnızca Kur’an’ın değil, önceki vahiylerin de ortak öğretileridir. İlahi mesajlar birbirini tamamlayan bir bütündür.
İNCİL’DEN ÖRNEKLER
“Size emanet edilen çok şey varsa, sizden çok şey istenir.” (Luka 12:48)
-İslam’daki “nimet arttıkça sorumluluk artar” ilkesiyle tamamen örtüşür.
“Küçük işte güvenilir olan, büyük işte de güvenilirdir.” (Luka 16:10)
-Bu, müminin karakterini anlatır: Her adımında güven.
“Sözünüz evet ise evet, hayır ise hayır olsun.” (Matta 5:37)
-Kur’an’daki “doğru söz söyleyin” emrinin tam karşılığıdır.
“Gerçeği bileceksiniz; gerçek sizi özgür kılacaktır.” (Yuhanna 8:32)
-Hakikatin gücü toplumun diriliğidir.
TEVRAT’TAN (AHİT KİTABI) ÖRNEKLER
“Adaletle hükmedeceksiniz; kişiye göre ayrım yapmayacaksınız.” (Tesniye 16:19–20)
-Bu ayet Nisa 58’in kardeşidir.
“Yalan söylemeyecek, komşuna hile yapmayacaksın.” (Levililer 19:11)
-Kur’an’ın “hıyanet etmeyin” emriyle birebir uyumludur.
“Dürüst terazi ve doğru ölçü kullanacaksınız.” (Levililer 19:36)
-Ticari emanetin ve ekonomik ahlakın temeli budur.
“Adalet, sadece adalet peşinde koşacaksın.” (Tesniye 16:20)
-Bu ayet, hükmetmenin özü olan adalet ilkesini yüceltir.
“Rab iyileri korur; dürüstleri kendine yakın eder.” (Mezmurlar 37:28)
-Kur’an’daki “Allah sadıkları sever” ilkesinin yankısıdır.
Görüldüğü gibi emanet, doğruluk ve adalet tüm semavi mesajların ortak çağrısıdır.
Bu değerler insanlığın ortak ahlaki mirasıdır.
EMANETİN TOPLUMSAL BOYUTU
Aziz Müslümanlar,
Toplum güven üzerine ayakta durur. Güven sarsıldığında tüm sistem çöker.
Alman kültüründe bilinen bir söz vardır:
“Ehrlichkeit währt am längsten.” (Dürüstlük en uzun yaşayan şeydir.)
Bu söz Kur’an’ın özeti gibidir.
Bir başka Alman sözü der ki:
“Vertrauen ist gut, Kontrolle ist besser.” (Güven iyidir, kontrol daha iyidir.)
Bu atasözü insanın zaafını hatırlatır; Kur’an ise şunu öğretir:
“Güvenilir olun ki kontrol gerekmesin.”
Emanetin yozlaştığı toplumda:
• Aile dağılır,
• Ticaret bozulur,
• Devlet mekanizması çürür,
• İnsanlar birbirinden kuşku duyar,
• Toplumsal huzur kaybolur.
Kur’an bu nedenle sıkça “adalet”, “doğruluk” ve “emanet” kelimelerini yan yana zikreder.
AİLEDE EMANET
Kardeşlerim,
Aile, toplumun özüdür. Eşler birbirine Allah’ın emanetidir. Çocuk bir emanettir, evlilik bir emanettir, aile içi sevgi bir emanettir.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en güzel olanınızdır.” (Tirmizî)
İncil’de buna benzer bir ifade vardır:
“Sevgi gerçeği gizlemez.” (1. Korintliler 13:6)
Yani sevginin özü doğruluk ve sadakattir.
MODERN DÜNYADA EMANET BİLİNCİ
Değerli Müslümanlar,
Bugün “emanet” kavramı sadece nesnelerle ilgili değildir. Modern hayat bize yeni tür emanetler yüklemiştir:
• Devlet görevi bir emanettir. Oy, kamu malı, makam…
• Bilgi bir emanettir. Yalan haber üretmemek, doğruyu gözetmek…
• İş bir emanettir. Bir görevi eksiksiz yapmak…
• Sır bir emanettir. Dostun sırrını ifşa etmemek…
• Doğa ve çevre emanettir. Çevreyi korumak…
• İnsanın kendi nefsi emanettir. Sağlığına, vaktine, karakterine sahip çıkmak…
Kur’an’ın “emaneti ehline verin” emri bugün “liyakat”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” gibi kavramlarla hayat bulmalıdır.
EMANET İNSANIN HAYSİYETİDİR
Ey Müslümanlar!
Unutmayalım ki:
• Emanet kaybolduğunda iman zayıflar.
• Güven kaybolduğunda toplum çöker.
• Doğruluk kaybolduğunda kardeşlik biter.
• Adalet kaybolduğunda devlet sarsılır.
Emanet; Müslümanın imzası, müminin karakteri, insanın vicdanıdır. Kur’an, İncil ve Tevrat’taki ortak mesaj şudur:
“Doğru olun. Adil olun. Güvenilir olun. Çünkü dünya güven üzerine durur.”
Allah’ım! Bizi emanete sadakatle yaşayan kullarından eyle.
Kalplerimize doğruluğu, dilimize dürüstlüğü, ellerimize helali, işlerimize bereketi lütfet.
Ailelerimizi huzurla, toplumumuzu güvenle, gönüllerimizi sabırla donat.
Adaleti ayakta tutanlardan, hıyanetten uzak duranlardan, emanete riayet edenlerden eyle.
Âmin.
FEDERAL ALMAN MECLİSİ
TÜRK EĞİTİM DERNEĞİ ALMAN FEDERAL MECLİSİNİ ZİYARET ETTİ
Rüştü KAM
20.11.2025 Berlin
Türk Eğitim Derneği, yıllardan beri eğitim ve kültür gezileri düzenler. Yalnızca bir yerleri görmek veya göstermek değildir amacı; katılımcılarına vizyon kazandırmaktır. “Gezin, görün, ibret alın” anlayışı bu gezilerin ruhunu oluşturur. Çünkü bir toplumun ilerlemesini sağlayan şey hem kendi tarihini hem de başka toplumların tarihini bilmesidir. Bilmekten öte, kendi tarihini tanıması, sahiplenmesi, gerekirse yüzleşmesi ve diğer milletlerin de hangi deneyimlerden geçerek bugünlere ulaştığını yerinde görebilmesidir.
Bu bakış açısıyla 20 kasım 2025 te Federal Alman Meclisini ziyaret ettik. İki ay öncesinden randevu almıştık. 8.45 te giriş kapısının önündeydik. Bizden başka gruplar da vardı. Kalabalıktı. Grubumuzla birlikte içeri alınmayı beklerken, Meclisin ünlü cam kubbesi gözüme çarptı. Almanya’nın karanlık geçmişinden çıkarak demokrasiye nasıl tutunduğunun adeta sembolüydü…
1986 yılında Berlin’e geldiğimde Meclisin önündeki meydanda ağaçların gölgesinde piknik yapıyorduk, top oynuyorduk. Film şeridi gibi geçip gitti o günler gözümün önünden.
II. Dünya Savaşı’nın ardından kaderine terkedilen o meclisi bugün ibret almak için ziyaret ediyoruz. 1933’teki büyük yangın sırasında ağır hasar gören ve kullanılamaz hâle gelen Meclis, II. Dünya Savaşı’nda da bombalanınca kubbe tamamen yok olmuştu. Savaş sonrası onarımlar sırasında da (1950) tamamen kaldırılmıştı. Yani eski tarihi kubbe savaş sonrası dönemde artık yoktu.
Bugün gördüğümüz ünlü cam kubbe, Sir Norman Foster tarafından tasarlanmış modern bir kubbedir ve 1999 yılında yeni Meclis binasıyla birlikte halkın hizmetine sunulmuştur.
Bütün bu badireleri atlattıktan sonra küllerinden yeniden doğan o tarihi meclis bu meclisti. Karanlık günlerini geride bırakan bu meclis, bugün ben geleceği temsil ediyorum der gibiydi. Gururluydu.
Mimar Foster’ın tasarımıyla şeffaflığı, açıklığı ve halkın iradesini simgeleyen, bugünkü haline kavuşmuştu… Biz, sadece ibretlerle dolu o karanlık geçmişini görmek istemedik meclisin; aynı zamanda yeni yüzüyle geleceğe nasıl baktığını da görmek istedik. Hem ibreti hem ümidi bir arada görmek istedik. Gördük, düşündük ve gerçekten ibret aldık.
Kubbeli Meclis’in girişinde yer alan “Dem Deutschen Volke” (Alman Halkına) yazısı, Almanya’nın karanlık geçmişinden çıkıp şeffaflığa ve demokrasiye yönelişinin sembollerinden biriydi. Bir zamanlar otoriterliğin gölgesine düşen bu bina, bugün halkına açık, cam kubbesiyle her yerden görülebilen, hesap verebilir bir parlamentoyu temsil ediyordu. Kısacası, bir milletin geçmişiyle yüzleşerek kendini yeniden inşa edişinin simgesi hâline gelmiş durumdaydı.
Hakan Demir ile Mecliste Unutulmaz Bir Buluşma
İşte tam bu sembolik atmosferin ortasında, Berlin Türk Eğitim Derneği’nin 43 kişilik grubu olarak, Bundestag’da özel bir ağırlamayla karşılandık. Bizi SPD Federal Milletvekili Hakan Demir merdivenlerde karşıladı. Samimiyeti, mütevazılığı ve Türk kültüründen getirdiği sıcaklıkla daha ilk anda gönlümüzü almasını bildi.
Kısa bir hoş-beşten sonra Paul-Löbe-Haus’un salonunda sohbete başladık. Modern bir salon. “Almanya’nın siyasi yapısı, parlamentonun işleyişi, milletvekili dağılımları, AFD ırkçılığının geldiği nokta, kira artışları,… Hakan Demir tüm bunları sade bir dille anlattı. Sorular geldiğinde ise Almanya bütçesinin önceliklerine değinerek konuşmasını sürdürdü:
– En büyük pay emeklilere,
– Ardından eğitim ve sağlık hizmetlerine,
– En küçük pay ise silahlanmaya ayrılıyormuş.
Bir süre sohbet ettikten sonra, kahve molasına geçtik. Hepimiz Hakan Bey’in etrafını sardık. Kahveleri kendi elleriyle dağıtma nezaketini gösterdi; o küçük hareketi bile yüreğimizi ısıtmaya yetti. O an fark ettim ki, aslında hepimiz onun hikâyesine biraz daha yaklaşmak istiyoruz. Çorum’dan Almanya’ya 7 yaşında gelen, burada okuyan ve emek vererek Federal Meclis’e kadar yükselen bir Türk gencinin hikâyesi, hepimize ilham verdi. Anadolu’nun tevazusu ile Avrupa siyasetinin ciddiyetini bir arada taşıyan bir profil gördük orada…
Yer altı koridorlarından geçerek tarihi koridorlara ulaştık. Sovyet askerlerinin duvarlara kazıdığı yazılar hakkında bilgi aldık… Küfürlü olanları silinmiş ama geriye kalanlar, Almanya’nın “unutmama ve kendisiyle yüzleşme” politikasının sessiz birer tanığı olarak duvarlarda duruyordu.
Sonra meclisin ana salonuna ulaştık. Vekilimiz Hakan Demir bize partilerin oturma düzenini, salonun yerleşme düzeninin nasıl bir mesaj verdiğini anlattı. Mustafa Ertin'in topluca çektiği hatıra fotoğrafından sonra, kubbenin girişinde Hakan Demir bizden ayrıldı. Biz kendi tempomuzla üst kata çıktık. Berlin’in üzerinde yükselen cam kubbede yürürken, kulaklıklarımızdan anlatımları dinledik. Burası sadece bir seyir terası değil; demokrasiye dair güçlü bir metafordu:
“Yönetenler, yönetilenlerden daha yukarıda değil; halk her zaman onların üstündedir.”
Son Söz: Geleceğe Dair Bir Umut
Vekilimiz Hakan Demir aslında bize 1,5 saat ayıracaktı; ancak sohbetin güzelliği, ilginin samimiyeti derken tam 2,5 saat yanımızda kaldı. Bu bile onun görevine, insanlara ve özellikle Türk toplumuna verdiği değerin açık bir göstergesiydi. Hiç sıkılmadı, hiç acele etmedi. Bizimle geçirdiği her dakikayı değerli kıldı.
Kendisine teşekkür ederken aslında bir şeyi de hissediyorduk:
Bu ülkede artık Türk gençleri sadece çalışan, üreten insanlar değil; söz sahibi olan, karar veren, yol gösteren bireyler haline geliyordu. Göğsümüz kabardı.
Bu ziyaret sadece bir bina gezisi değildi.
Türk Eğitim Derneği’nin “Gezin, görün, ibret alın” anlayışı, o gün bir kez daha gerçek oldu.
Savaşın izleriyle yüzleşen bir ülkeyi, yeniden küllerinden doğan bir binayı ve o binada söz sahibi olan bir Türk gencini gördük o mecliste: Hakan Demir…
O bize sadece meclisi tanıtmadı;
– Çorum’dan Berlin’e uzanan bir kararlılığı,
– Çocukluğunun mücadelesini,
– Kimliğini kaybetmeden başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu,
– Ve çalışmanın, dürüstlüğün, sabrın her kapıyı açabileceğini gösterdi.
Kendisine bir kez daha gönülden teşekkür ediyoruz.
İyi ki varsın Hakan Demir.
İnşallah gelecekte senin gibi daha nice Türk gencini bu ülkenin en önemli makamlarında, yönetiminde, bilimin merkezinde, sanatın kalbinde gururla göreceğiz. Ve çocuklarımıza şöyle diyebileceğiz:
“Bak oğlum, bak kızım…
İnsan isterse her kapıyı açar.
Yeter ki kimliğinden vazgeçmesin, çalışsın, iyilikten, dürüstlükte ayrılmasın.”
AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE
TÜRKİYE İLE AVRUPA BİRLİĞİ NİKAHLANABİLİR Mİ; NE DERSENİZ…?
Rüştü Kam
22.11.2025 Berlin
Avrupa Birliği meselesi son günlerde yeniden alevlendi; televizyon ekranlarında hararetli tartışmalar peş peşe geliyor. Ben de AB içinde yaşayan bir Müslüman Türk olarak, konuya kendi penceremden bakmak ve gözlemlerimi siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Türkiye’nin Avrupa Birliği(AB) üyeliği yıllardan beri Avrupa birliğinin çekmecesinde öylece duruyor. Türkiye arada bir çekmecenin açılmasını istiyor, istiyor istemesine de AB bu isteğe sıcak bakmıyor. Ayıp olmasın diye de bazen tamam haklısınız ama yerine getirmeniz gereken yükümlülükler var deyip çalıyı dolaşmayı tercih ediyorlar.
Konu, Ankara’nın gündeminde de zaten öylesine duruyor desek yanlış olmaz. Konunun diplomasiyle çözülme durumu çoktan geçmiş durumda. Artık bu, sadece bir üyelik başvurusu olmaktan çıkmıştır. Avrupa’nın güç haritasının, kimlik algısının ve jeopolitik yönünün yeniden şekillenmesini gerektiren derin bir tartışma haline gelmiştir.
Türkiye’de yapılan tartışmalar ise, izleyebildiğim kadarıyla çoğu zaman oldukça sığ ve içi boş. Ekrandaki konuşmacılar, Türkiye’nin gerçek çıkarlarını masaya yatırmaktan çok, kendi siyasi görüşlerini karşı tarafa kabul ettirme derdine düşmüş görünüyor. Kimi zaman bu programlar, seviyeli bir müzakereyi değil, adeta sokak kavgasını andıran sahneleri ekranlara taşıyor. Tartışmacıların önemli bir kısmı akıllarıyla değil, hisleri ve önyargılarıyla konuşuyor.
Bir yanda Kemalist reflekslerle AB’yi “muasır medeniyet” mercii olarak görenler,
bir yanda her dış meselede “emperyal oyunu” arayan kesimler,
bir yanda azınlık ve kimlik tartışmalarını Avrupa politikasıyla karıştıranlar,
bir yanda da dışarıdaki belirli odaklarla uyumlu şekilde Türkiye'nin zayıflatılmasını bir strateji zanneden muhalefet damarları…
Bütün bu karmaşa, meselenin sağlıklı biçimde tartışılmasını engelliyor; seviyeyi olması gereken yerden koparıp adeta kaosa kapı aralıyor. Oysa Türkiye–AB ilişkisini ele alırken kullanılan mercek ne ideolojik öfke olmalı, ne de romantik bir hayranlık. Bu dosyayı hakkıyla değerlendirebilecek tek yaklaşım, serinkanlı ve realist bir bakış açısıdır. Olur mu dersiniz? Doğrusunu isterseniz, ben emin değilim…
Gelin, önce arka plandaki yaşanmışlıkları, temel bilgileri sahneye çağıralım; sonra da sakin sakin şu soruya birlikte cevap arayalım: Bu evlilik gerçekten gerçekleşir mi, yoksa hiçbir zaman nikâh masasına oturamayacak iki tarafın uzun bir nişanlılık hikâyesi olarak kalır mı?
Sovyetler Birliği dağıldığında, Batı’nın yıllarca “kırmızı tehlike” diye andığı düşman sahneden çekildi ve NATO’nun, hatta tüm güvenlik mimarisinin anlamı sorgulanır oldu. Tam da o dönemde, siyasi raporlarda, konferans salonlarında, siyasetin mutfağında ve gazete köşelerinde yavaş yavaş başka bir renk dolaşıma girdi: “Yeşil tehlike.” Bu ifade, çoğu zaman açıkça telaffuz edilmese de, İslam dünyasının ve Müslüman ülkelerin yeni bir “sorun alanı” olarak kodlanmasının simgesine dönüştü. Eski NATO Genel Sekreteri Willy Claes’in “fundamentalist İslam komünizm kadar tehlikelidir” sözü, bu zihniyetin resmî dilden sızmış bir işareti gibiydi; medya da bu yaklaşımı basitleştirerek “kırmızı gitti, yeşil geldi” formülüne indirdi.
Soğuk Savaş yıllarında Sovyet tehdidini en sert dille anlatan isimlerden biri de Margaret Thatcher’dı. Margaret Thatcher, İskoçya’da yapılan bir NATO bakanlar kurulu toplantısında benzer bir çerçeve çizmişti. O konuşmasında Batı’nın güvenliğini tehdit eden “kırmızı tehlike ”Sovyetler Birliği’’ tarihe karışmıştır. Artık yeni tehditleri görmemiz gerekir. Bu yeni tehlike İslamcılık tehlikesidir. “Yeni Bolşevizm.” Böylece renkler değişmiştir, kırmızının yerini yeşil almıştır; ama tehdit algısını üreten zihniyet, özünde fazla değişmemiştir.(7 Haziran 1990)
Ayrıca, Soğuk Savaş’ın hemen ardından Münih Güvenlik Konferansı’nda da benzer bir değerlendirme gündeme gelmişti. Konferansın 1990’ların başındaki oturumlarında birçok Batılı güvenlik uzmanı ve siyasetçi, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla İslam dünyasının yeni bir “risk alanı” olarak ele alınmaya başlandığını dile getiriyordu. Diplomatik analizlerde de sıkça vurgulanan bu hava, “kırmızı tehlike bitti, şimdi yeşil tehlike konuşuluyor” şeklinde dile getirildi.
11 Eylül saldırılarının hemen ardından, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Beyaz Saray’da yaptığı bir açıklamada teröre karşı başlatılacak mücadeleyi anlatırken, bunun bir “crusade” (haçlı seferi) olacağını söyledi(2001). Bu ifade, özellikle Müslüman dünyasında derin bir rahatsızlık ve güvensizlik oluşturdu. Çünkü “haçlı seferi” sözü, tarihsel hafızada sadece teröre karşı bir operasyonu değil, doğrudan Hristiyan Batı’nın İslam dünyasına karşı topyekûn saldırısı çağrışımını taşıyordu. Artık “teröre karşı savaş” diye sunulan şey, çoklarının gözünde, eski haçlı zihniyetinin modern bir devamı gibi okunmaya başlamıştı.
Bugün Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye hep kapıda bekletilen misafir muamelesi yapmasını anlamak için, sadece teknik kriterlere değil, işte bu renklere bölünmüş tarihsel hafızaya da bakmak gerekir. Bu durumda AB’ne Türkiye’yi almaları mümkün müdür?
Türkiye’nin yalnızca nüfusu değil, aynı zamanda İslam dünyasıyla olan tarihsel ve kültürel bağları da bu kimlik katmanlarını zorlayan bir unsurdur. Türkiye içeri girdiğinde, AB’nin demografik dengesi kökten değişecek; parlamentonun güç dağılımı yeniden şekillenecek; hatta AB’nin “kimliğimizi neye göre tanımlıyoruz?” tartışması yeniden açılacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmayışı sadece teknik gerekçelerle açıklanamaz; mesele, AB açısından adeta bir varlık-yokluk meselesidir. Çünkü Türkiye’yi içine kabul ettiği anda Avrupa, kendi kimliğini, sınırlarını ve “biz kimiz?” sorusunu yeniden tartışmak zorunda kalacaktır.
Buna ek olarak, Türkiye artık "aday ülke" kategorisinden çok daha fazlasıdır. Savunma sanayiindeki yükselişi, bölgesel operasyon kapasitesi, NATO’daki pozisyonu ve özellikle Avrasya coğrafyasındaki Türk devletleriyle kurduğu güçlü bağlar; Ankara’yı sadece Avrupa'nın değil; Rusya, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu dengelerinin tam merkezine yerleştiriyor.
Bugün Türkiye, Moskova'yla rekabet ve işbirliğini aynı anda yürütebilen, Azerbaycan’dan Somali’ye kadar uzanan bir etkinlik alanı kurabilen, Balkanlar’da ve Doğu Akdeniz’de oyun kurabilen ve yeri geldiğinde bu oyunun kuralını kendi lehine değiştirebilen bir aktördür. Böyle bir ülkenin AB’ye tam üyeliği yalnızca bürokratik uyumla açıklanamaz. Bu, AB’nin sınırlarını İran’a, Irak’a ve Suriye’ye kadar uzatması anlamına gelir ki, Brüksel’in bunu kolayca hazmetmesi beklenemez. Boğazına kılçıklar dizilebilir…
ürkiye için asıl tehlike ise meselenin içeride bir “dış politika romantizmi”ne dönüştürülmesidir. Bir yanda AB üyeliğini neredeyse tek başına bir “kurtuluş reçetesi” gibi sunanlar, diğer yanda Batı karşıtlığını iç politikada kullanışlı bir manevra alanına çevirenler var. Bu iki uç yaklaşım da Türkiye’nin stratejik gerçekliğine zarar veriyor. Oysa Türkiye artık kimsenin periferisinde duracak bir ülke değildir; ne AB’nin kapısında süresiz bekleyecek kadar güçsüz, ne de AB’yi bütünüyle gözden çıkaracak kadar yalnızdır. O kendisi hakkında verilen kararlara uyan değil, karar vericiler hakkında karar verebilen bir ülkedir.
Bu nedenle mesele ne “AB bizi alır mı?” basitliğine, ne de “Biz AB’ye muhtaç mıyız?” sığlığına indirgenebilir.
Asıl soru şudur: Türkiye ile AB, birbirlerini gerçekten nereye kadar taşıyabilir, hangi aşamada birbirlerini bırakmak zorunda kalırlar? Ve o noktaya kadar atılan her adım, iki taraf için sahici bir kazanım mı olacaktır, yoksa gecikmiş bir kopuşun faturasını ağırlaştıran bir yük mü?
Türkiye AB meselesini, ithal ideolojilerle değil; stratejik akılla, özgüvenle ve tarihsel rolünün farkında olarak masaya yatırmalıdır. Gelinen noktada, AB’nin Türkiye’yi nereye koyduğundan çok, Türkiye’nin kendini nereye koyduğu belirleyici olmalıdır. AB mi, Türk Birliği mi, İslâm Ülkeleri ile oluşturulacak güçlü bir birlik mi? Türkiye’nin önünde seçenek oldukça fazladır.
Son tahlilde, Türkiye–AB ilişkisi ne bir aşk hikâyesidir ne de bir nefret masalıdır.
Bu ilişki, güçle, kimlikle ve coğrafyayla ilgilidir.
Ve bu üç başlık soğukkanlı analiz ister, berraklık ister.
Velhasıl Türkiye ile AB nikah masasına oturamaz…
ENDÜLÜS, ACILARIN ŞEHRİ
ACILARIN ŞEHRİ ENDÜLÜS
-Türk Eğitim Derneğinin Kültür Gezisinden 2012-
Flamenko
Flamenko dansını seyretmek için önceden randevu almıştık. On beş kişilik bir gruptuk. Bu gezi Berlin Türk Eğitim Derneği tarafından organize edilen Kültür Gezisinin üçüncüsüydü. Ancak grubun içinde Flamenko gösterisine gitmek konusunda tereddüt yaşayan arkadaşlarımız vardı. Kadınlı erkekli bir eğlence ortamına sıcak bakmayan arkadaşlarımızdı bunlar. “Bizim için uygun olmaz” diye düşündüklerini açıkça söylediler. Biz de anlayışla karşıladık; sonuçta herkesin kendine göre bir ölçüsü bir hassasiyeti vardı. Yine de Flamenko’nun öyle bir “eğlence” olmadığını, daha çok bir halkın acısının ve isyanının sanata dönüşmüş hâli olduğunu anlatmaya çalıştık onlara. Önce omuz silktiler ama ikna girişimlerimize de tam kapılarını kapatmadılar. Sonunda ortak bir karara vardık: Eğer sahne, seyredilemeyecek kadar uygunsuz bir hal alırsa hep birlikte salonu terk edecektik. Bu şartı kabul ettiler.
Gösteri başladığında ise hepimiz aynı anda anladık ki, Flamenko sadece bir dans değil; tarih boyunca hor görülen, ezilen insanların ruhunun sahneye taşınmış hâliydi. O ilk gitar tınısı duyulduğunda salonda bir sessizlik oldu. Gecenin ilerleyen dakikalarında, tereddüt eden arkadaşlarımızın yüzündeki ifadeyi fark ettim: Bekledikleri gibi bir eğlence değil, bir hüzün ve isyan sahnesi vardı karşımızda.
Flamenko gecesi, Urfa’nın sıra gecelerini andırıyordu aslında, tek farkla: Neşenin yerini hüzün almıştı bu gecede. Dansçıların her adımında, her parmak şıklatışında, her haykırışında birikmiş acılar dile geliyordu. Dans eden kadınların etekleri, ritimle birlikte dalga dalga savrulurken adeta bir hikâye anlatıyordu: Çingenelerin sürgünleri, Arapların dışlanmışlığı, Yahudilerin göçleri, mazlum Hristiyanların çaresizliği… Hepsi bu ritmin içinde vardı.
Dansçıların yüzlerindeki ifadeler bizi başka bir zamana götürüyordu. Birden, sahnede dönen bedenlerin arkasında bir halkın hafızası beliriyordu. Ayağın yere vuruluşu sadece ritim değil, bir öfkenin dışa yansımasıydı; kolun yukarı kalkışı bir özgürlük arayışı; gözlerdeki hüzün ise yüzyılların sessiz çığlığı gibiydi. Sahnedeki kadın, elinin kenarıyla havayı yararken sanki “Bizi görmezden geldiniz ama biz buradayız!” diyordu.
Erkek dansçının sert adımları, acıya karşı bir meydan okuma gibiydi.
Dikkat edince, dansın içinde çok iyi saklanmış bir çığlık vardı: Kırılganlık ve güç, hüzün ve isyan aynı anda anlatılıyordu. Gitarın tize çıkan sesi, canı yanan bir çocuğun feryadını andırırken; derin tok sesi, köle düzenine başkaldıran bir halkın göğsünden kopup gelen bir isyanın nefesiydi. Vokalistin ara ara yükselen hıçkırık tonlu sesi ise daha da acıklıydı, kalplere dokunuyordu. Sanki karanlık bir sokakta kaybolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi, sonra birden sahnedeki ritim sizi yeniden yola sokuyor.
Gecenin ilerleyen kısmında sahneye bir kadın dansçı çıktı. Yüzünde derin bir kararlılık, gözlerinde görünmez derin bir yara vardı. Her dönüşünde, her avuç şıklatışında içindeki fırtınayı dışarı vuruyordu:
“Kimse bilmez içimdeki yarayı,
Gülüşlerim ateşten bir örtüdür.
Dans ederim, ama her adımım
Kaderime vurduğum tokattır.”
Sahne o an sadece bir dans alanı değil; bir kadının kendi kaderiyle hesaplaşma yerine dönüşmüştü.
Gecenin sonunda son bir ağıt duyuldu. Vokalistin sesi titriyordu:
“Rüzgâr alır götürür sesimi,
Dağlara çarpar döner bana.
Ne kadar sustursalar da
Şarkım ölmez;
Çünkü acım hâlâ ayaktadır.”
Salon sessizliğe gömüldü; alkış bile gecikti. Çünkü herkes biraz kendine dönmüştü, biraz da sahnedeki acıya…
Gösteri bittiğinde hep birlikte dışarı çıktık. En çok tereddüt eden arkadaşlarımız bile memnuniyetlerini dile getiriyordu. Hepimiz aynı şeyin farkına varmıştık: Flamenko bir eğlence değildi, bir halkın tarih atlasıydı. İsyanın, hüznün, özgürlük arayışının ritme ve bedene bürünmüş hâliydi.
Flamenkonun içindeki isyanı, özgürlük arayışını, halkların ortak çilesinin ritme dönüşmüş hâlini görmeden Endülüs halkını anlamak eksik kalırmış meğer. Ve iyi ki o akşam hep birlikte oradaydık… İsyanın çığlığa dönüştüğü o salondaydık.
Flamenko’nun, İspanya’ya özgü olduğu bilinmesine rağmen, aslında Endülüs bölgesi kültürünün eseriymiş. Acıyı onlar yaşamış. İçinde acı, hüzün, isyan olan bir dans Flamenko. Halk dansı. Müthiş bir sanat. Dansçıların o kıvrak hareketleri karşısında adeta büyüleniyoruz; iki saatimizin nasıl geçtiğini bile fark edemedik.
Flamenko, 14. yy sonrasında dışlanan Çingenelerin, Arapların, Yahudilerin ve toplum dışı bırakılmış Hristiyanların birbirleriyle kaynaşması sonucu meydana gelmiş. O dışlanmış halk grupları, problemlerini Flamenko’yla bir şekilde ifade etmek istemişler. Bunu da müzik ve dans yoluyla yapmışlar. “Yıllarca zulüm gören, yoksulluk çeken, ezilen; toplumsal sorun ve güvenilmez olarak nitelendirilen, tarihleri boyunca mal mülk edinemeyen, adi işlerde, tarım ya da maden ocaklarında çalıştırılan bu insanlar; hırs, şefkat, özgürlük ruhu, isyan gibi etkenlerle Flamenko’yu oluşturmuşlar.
Acılarını, mutsuzluklarını Flamenko ile ifade etmişler. Flamenkodaki sert duruşlar, hüzünlü ifadeler, şarkılar bu acıları anlatıyormuş meğer.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)